tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.
Bir Hükümdar Gider
Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730).
Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.
Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732).
Bir Hanedan Gelir
Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti.
Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.
Bugüne Yadigâr Sınırlar
Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi.
Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu.
Elçiye Emanet Bir Hazine
Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı.
Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir.
Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?
Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
“Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”
1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı.
“Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı.
Kime Niyet Kime Kısmet
Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti.
“ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”
Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti.
Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748).
Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.
Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine
Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.
İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.
Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #







