1876 doğumlu Ziya Gökalp, tam 100 sene önce, cumhuriyetin birinci yılında İstanbul’da vefat etti. Türk sosyolojisinin, Türkiye milliyetçiliğinin yakın tarihte en önemli isimlerinden Gökalp, Çemberlitaş’taki 2. Mahmud Türbesi’ne defnedilmiş; vefat tarihi mezartaşına yanlış yazılmış; uzun yıllar sonra bu düzeltilmiş; ancak hatalar devam etmişti ve ediyor.
Türk tefekkür tarihinin en önemli isimlerinden Ziya Gökalp, 48 yıllık kısa bir ömrüne rağmen ülkemizde çok derin etkiler oluşturmuş, önemli eserlere imza atmış, sayısız makale-yazı kaleme almıştı. 25 Ekim 1924’te Fransız Hastanesi’nde vefat eden Gökalp, hem Türk sosyolojisinin başta gelen isimlerindendir hem de Türkiye milliyetçiliğini sistem içine alan kişi olarak kabul edilir.
Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp’in vefatıyla ilgili çok kıymetli bir makale, 2007’de Erdal Aydoğan tarafından “Ziya Gökalp’in Ölümünün Türk Kamuoyu ve Basındaki Yansımaları” (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi) başlığıyla yayımlanmıştır. Ölümü İstanbul’da da büyük üzüntü yaratan bu kıymetli şahsiyetin cenazesine 50 bin kişinin üzerinde katılım olmuş, cenaze Beyoğlu yakasından büyük bir kortej eşliğinde Köprü geçilerek Ayasofya Camii’ne getirilmiş; sonrasında da da Divanyolu Caddesi üzerinde, 2. Mahmud Türbesi içindeki mezarlığa gömülmüştür. Bütün bu cenaze alayı ve tören filme alınmış, dönemin gazetelerinde geniş yer bulmuştur (Ziya Gökalp’in cenaze töreni ile ilgili filmleri internet üzerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT2 arşivinde bulmak ve izlemek mümkündür).
Ziya Gökalp, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluş çalışmalarına katılmış, umde ve ilkelerini hazırlayanlardan biri olmuştu. Bu bakımdan da Mustafa Kemal tarafından sevilen ve güvenilen biriydi. 1924’ün Ekim ayında Ziya Gökalp’in hastalığı basında yer alınca Atatürk, Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’i çağırıp Gökalp’in sağlığı ile özel olarak ilgilenmesini istemişti. Ayrıca kendisi de Fransız Hastanesi’nde yatmakta olan Gökalp’e özel bir telgraf çekerek geçmiş olsun dileğinde bulunmuş, tedavisi için yurtdışı seyahati dahil her türlü imkanın kendi hesabından karşılanarak gerekenini yapılacağını bildirmişti. 23-24 Ekim’de komaya giren Ziya Gökalp, 25 Ekim 1924 Cumartesi sabaha karşı “hastayım, iyiyim, fakat müsterihim” dedikten sonra gözlerini kapamıştır. Gökalp’in ölüm haberi Türkiye’de bütün basında büyük yankı uyandırmış, irili-ufaklı bütün yayın organlarında ölüm haberi yer almış ve bu büyük acı haberleştirilmiştir.
Ziya Gökalp’in cenazesinde dönemin askerî erkanı, pek çok tasavvuf insanı, şeyhler, devlet ricali, kültür insanları katılmıştır. Mezarı başında Türk Ocakları adına Dr. Fethi (Tevetoğlu), Eski Selanik Şehbenderi Fahreddin Hayri Bey, Baytar Mektebi öğrencileri adına bir öğrenci, Resul-zade Mehmet Emin Bey, Darülfünun emini (rektörü) İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) konuşmuştur. Ertesi günkü gazetelerde, Yunus Nadi, İsmail Müştak Mayakon, Halide Edip Adıvar ve birçok aydın tarafından yazılan makaleler yayımlanmıştır.
Ziya Gökalp’in cenazesi sonrasında mezartaşı, çok önemli bir mimar olan Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanır. Türk Ocakları genel sekreteri Hasan Ferit Cansever’in imzasıyla gönderilen bir yazıyla, Gökalp’in taşının yapımı Arif Hikmet Bey’den istenir. Arif Hikmet Bey anılarında “Ankara’daki atölyeme akşamları Ziya Gökalp gelirdi ve ‘Bakalım Hikmet bugün neler yaptın? Tekmil haberi ver’ derdi ve günlük çalışmalarımı önemle incelerdi. Bir gün bana ‘Eski mimari eserlerimiz üzerinde çalışman beni çok sevindiriyor, sana bir isteğimi söyleyeyim. Öldüğüm zaman mezarımı da sen yap ve sevdiğim bezemelerle süsle’ dedi. Bu söz bana çok dokunmuştu. ‘Aman hocam, inşallah daha çok zaman sağlık ve saadet içinde yaşayacaksın, böyle acı sözler söyleme’ demiştim. Aradan bir müddet geçmiş ve Ziya Gökalp vefat etmişti. Ben onun sözünü unutmamıştım; bunu yerine getirmek için bir şeyler düşünürken Türk Ocağı’ndan mektubu aldım, hemen harekete geçtim.”
Ulusal mimarlık akımının önde gelen temsilcilerinden olan mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, Gökalp’ın taşı hakkında anılarını şöyle tamamlar: “Temel betonunu kendi elimle koyarken hem çok üzgündüm hem de onun isteğini yerine getirdiğime seviniyordum. Tanrı’dan rahmet dilerim ve mermer işlerini para için değil, sırf ‘hayırlı bir iş için yapıyorum’ diye paraya kıymet vermeden gerçekleştiren merhum ustabaşım Hüseyin Avni Efendi’yi ve Salih Sabri Bey’i rahmet ve minnetle anarım.”
Ziya Gökalp’in birkaç sene içinde yapılan, lahit şeklindeki mezartaşı çok büyük ve ihtişamlıdır. Ancak bu taş, pek çok mükemmel özelliğine rağmen bir kusur barındırır. Gökalp’ın ölüm tarihi yanlış yazılmıştır! Bu hata yıllar sonra Türkiye Muallimler Birliği tarafından yayımlanan aylık kültür mecmuası Bilgi’de (1 Kasım 1955, sayı: 55) Y. M. rumuzuyla çıkan yazıda şu şekilde anlatılır:
“XXII’inci Müsteşrikler Kongresi münasebetiyle İstanbul’a gelen beşyüz kadar müsteşrik içinde Türkoloji ile meşgul olanları, (Türkiye Muallimler Birliği) 20 Eylül 951 de bir çaya davet etti. Bu toplantıya gelenler arasında Prof. Jaeschke dikkati celbediyordu. Zira bu pekdeğerli Alman müsteşrik, Ziya Gökalp’ı Avrupa’ya tanıtmak hususunda hayli gayret sarfetmiştir. Çok samimi bir hava içinde geçen toplantı sırasında kıymetli Prof. Jaeschke heyet azaları ile görüşürken, İstanbul’a gelir gelmez merhum mütefekkirin mezarını ziyaret ettiğini, fakat ölüm tarihinin mezartaşına yanlış geçtiğini anlattı. Bütün misafirler ve yerliler hayret içinde kaldı. Zira 1924’te ölen mütefekkir, bir sene evvel, 1923’te ölmüş gösteriliyormuş. Gittik, gördük. Gerçekten böyle. Gazeteler vaziyeti bahis mevzuu ettiler. Profesöre teşekkür edildi.
Toplantıda hazır bulunmayan Türkiye Muallimler Birliği azasından Ali Nüzhet ile bir muharririmiz görüştü. Sorduk. Bize dedi ki: ‘Mezartaşındaki yanlışlık doğrudur. Fakat bu yanlışlığı ben üç defa ortaya attım. Bir defa 1929’da Cumhuriyet gazetesinde, bir defa Hakimiyet-i Milliye’de, bir de 1950’de yeniden neşrettiğim Türkleşmek kitabında. Sayın müsteşrikin de dikkatimizi çekmesi beni memnun etti. Yerlinin sözünü dinlemeyenler belki ecnebi bir fikir adamından utanırlar!’
Bunun üzerinde Muallimler Birliği kitaplığında mevcut olan Türkleşmek kitabını açtık. Dördüncü sahifesinde şöyle yazılı: ‘…Nihayet Türk Ocağı’nın yaptırdığı mezar projesi 1927 de gerçekleşti. Fakat alakanın derecesine bakmalı ki ölümünün üçüncü yılında yapılan mezartaşında ölüm tarihi 924 gösterileceğine yanlış olarak 923 yazılmış…’
Gerek Ali Nüzhet Bey’e, gerek Prof. Jaeschke’ye teşekkür ederiz. Bakalım bu yanlışlık ne zaman düzelecek.”
Ziya Gökalp’in vefatından sonra yapılan ve bugün de Çemberlitaş’taki 2. Mahmud Türbesi içindeki alanda bulunan mezartaşında şöyle yazmaktadır:
“Büyük Mürşid
Ziya Gökalp burada yatıyor.
Öldüğü gün millî bir matem günü oldu.
Türk Ocağı onun aziz vücudunu
Kendisini yetiştirmekle mağrur
Olan vatanın bu toprağına ve mübarek
Hatırasını kendi kalbine gömdü.
Teşrinevvel 1923 Günü
25 Sene (Nuri) Cumartesi
Mimar: [Arif] Hikmet: İsmet
İmali: Unkapanı’nda Salih Sabri ve Hüseyin Avni”
Mezartaşındaki 1923 tarihi, tabii hatalıdır. Bu hata sonradan 1924 olarak düzeltilecektir. Ziya Gökalp’in mezartaşı kitabesini son hattalardan Beşiktaşlı Nuri Efendi (Korman) yazmıştır. İstif ve hüsn-i hat onundur. Bu özellik hemen hemen hiçbir kaynakta kayıtlı değildir. Nedense bu da gözden kaçmıştır.
Günümüzde yine aynı yerde bulunan bu anıtsal mezartaşındaki hata düzeltilmiştir. 3 rakamı oyulup çıkarılmış, yerine 4 rakamı yerleştirilmiştir. Daha sonraki yıllarda Ziya Gökalp’ın taşının arkasına konulmuş günümüz Türkçesi ile yazılı kitabede ise bu defa yapan mimarın ismi “Hikmet İsmet” olarak hatalı yazılmıştır ve bugün hâlâ orada durmaktadır! Bu büyük Türk düşünürünün mezarına hatasız bir mezartaşı veya kitabe koyamayacağız galiba.
FİLORİNALI NÂZIM BEY’İN ŞİİRİ
‘Dünya’yı arasak buna yok bir eş, Ziyalar neşr eden bir umman söndü!’
Ziya Gökalp’in ölümüne çok üzülen ve cenaze törenine katılanlardan biri de Filorinalı Nâzım (Özgünay) Bey’dir. Kendisi 26 Ekim 1924 tarihli “Ziya Gökalp’in tabutu huzurunda…” başlıklı 4 sayfalık bir broşür kitapçık yayınlamıştır. “Türk Ocağı’na ithaf-ı tekrim” diyerek armağan ettiği uzunca şiirini hemen kitaplaştırmıştır:
Gönüller gamlıdır, gözler yaşarmış…
(Ziya Gökalp) değil bir cihan söndü!
Ortalık mükedder, hava kararmış…
Sanırım parlayan asuman söndü!
(Ziya Gökalp) de mi ölümü kurdu?
Yarabbi şu büyük kalp de mi durdu?
Ki çarpan (küreler) gibi vururdu!
Feryadı yükselen bir tufan söndü!
Yanar dağ gibiydi beyninde ateş,
Parlayıp parlayıp battı bir güneş!
Dünya’yı arasak buna yok bir eş,
Ziyalar neşr eden bir umman söndü!
Hummalar içinde kıvranan Ziya,
Can yakan bir meşale gibiydi güya!
Nihayet bak bir hazin rüya
Bir dalgın deryaydı bi-zeban söndü!
Varlığı çalkanıp sönene muamma
Mevti de bekayı eyliyor ima!
Tabutu başlarda yükselen sema!
Zekalar parlatan kahraman söndü!
Ateşin ruhuyla nafiz sesiyle,
Türklüğü yükseltti son nefesiyle,
İnkılap yapmıştı felsefesiyle
Tekâmül gösteren bir iman söndü.
Gençliğe fer veren şu ulvi rehber
Göz kamaştıran bir şafaktı yekser!
Vad eden güya ki bir Kuran söndü!
Şu büyük alim ki şiiri severdi
Milliyetperverdi, vatanperverdi!
Türklüğe yeni bir cereyan verdi,
Bu çılgın aşk ile pür tuğyan söndü.
Diyemem alemde vefalar gördü,
Malta yolunda cefalar gördü,
Milliyet uğrunda menfalar gördü,
Ziya’yla çalkalanan bir vicdan söndü!
Mevtiyle kalbinden millet vuruldu,
Şu büyük nur için mahşer kuruldu,
Bu tabut önünde divan duruldu,
Dualar kabesinde bir insan söndü
Batan günden hazin bir hayat ağlar,
Bu tabut önünde kâinat ağlar!
Bulutlarla gökler yaslı tul ağlar
Asırlar fevkinde bir irfan söndü!
İlhamım fışkıran matem kesildi
Yaşaran gözleri melekler sildi!
Bu tabut önünde “Türklük” eksildi,
Allah’ım ne parlak bir cihan söndü!
İstanbul – 26 Teşrinievvel 340
(26 Ekim 1924)
Aklı karışık, ihtifaller yapmaya meraklı, dönemin ünlü edebiyatçılarına ziyaretlerde bulunarak onlar hakkında kitaplar yazan bu ilginç edebiyatçımızın bu küçük kitapçığından sözeden pek kimse olmamıştır. Ön kapakta hayranı olduğu Sami Paşazade Sezai Bey’in Filorinalıyı öven bir sözü, içerdeki şiirden bir dörtlük yer alır. İç kapak ve arka kapakta, yine Sami Paşazade Sezai’ye Büyük Millet Meclisi tarafından maaş bağlanması hakkında açık bir mektup (istida), arka kapakta ise Tevfik Fikret için hazırlanan kitabın tanıtımı yer alır. Bu ilginç ve küçük risale sayıca çok az basılıp dağıtılmış olmalı ki pek çok araştırmacının gözünden kaçmıştır.










