Zehir gibi kadınların erkekleri ‘uyku’ya daveti

Kadın, toplumsal hayatta varolma, güç ve özgürlük mücadelesini çoğu zaman gizli ve ince düşünülmüş adımlarla sürdürmek zorunda kaldı. Erkek egemenliğindeki toplumlarda neredeyse her dönemde cehennem hayatı yaşayan kadınların, eşlerini – sevgililerini – akrabalarını “cennete göndermek” için uyguladıkları karışımlar-formüller-yemekler…

Rodoslu Apollonius MÖ 3. yüzyılda Argonautica’da anlatmış. Limni adasının kadınları Afrodit’e tapınmayı uzun süre ihmal edince, çok kızan Tanrıça bunların kocalarını Trakyalı köle kadınlara âşık eder. Buna içerleyen kadınlar da bir gece intikam almak için Ada’daki tüm erkekleri yataklarında katleder. Artık Limni’nin havasından mı suyundan mı bilinmez, Demosthenes bir söylevinde MÖ 4.yüzyılın ortalarında Atina’da yargılanan Limnili Theoris isimli bir kadının davasını anlatır. Dediğine göre, hizmetçisi kendisi aleyhine tanıklık etmiş ve Theoris, zararlı ilaçlar ve büyülü sözler içeren tılsımlar kullandığı gerekçesiyle çocuklarıyla birlikte idam edilmiş.

İşte görüyorsunuz: Baltayla veya zehirle olsun, bir kadın erkeğinden sonsuza dek kurtulmak isterse kimse onu durduramaz. Bir zamanlar, kimseye farkettirmeden birini öldürmenin en emin yolu onu zehirlemekti. Tarihe adını “zehirci” olarak yazdırmış kadınlar, işi epey abartan veya ticarete dökmüş olanlar. O zamanlarda ya hırsa kapılınca ya da biri gammazlayınca yakayı ele veriyormuşsun. Arada kimbilir kaç koca veya sevgili doğal yollardan öldü zannedilerek göçüp gitmiştir.

kapdos-gastro-1
“La Voisin” olarak da bilinen Catherine Deshayes, Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Karabüyüleri ve zehirleri binlerce kişiyi öldürdü.

Antik Yunan’da pharmakis denen ilaç ve “bitki uzmanı” kadınlardan, büyücü ve(ya) şifacı olarak bahsedilir. O dönemde büyü yapmak kanunsuz sayılmıyordu. Ancak öldürmek niyeti ile iksir içirmek ve yedirmek, kanıtlandığı takdirde cezalandırılırdı. Antik Yunan ve Roma’da ilaç ve büyü yapan kadınların yargılanmaları hakkında doğrudan yasal bir düzenleme olmadığından, böylesi davalara ilişkin pek bilgimiz yok; ama birkaç yazarın bahislerinde bu nedenle yargılanmış kadınlarla ilgili bilgiye rastgeliyoruz. Örneğin Aelianus, bitki uzmanı bir kadının zehir kullandığı gerekçesiyle yargılandığını ve ölüme mahkum edildiğini, ama hamile olduğu için cezasının doğum ertesine kaldığını kaydetmiş.

Bir diğer cinayetle yargılanan kadından bahis Antiphon’un “Zehirleme Nedeniyle Üvey Anneye Karşı” adlı savunmasında yer almaktadır. Philoneos evinde akşam yemeği sırasında arkadaşıyla birlikte zehirlenir. Kendisi hemen, arkadaşı ise 20 gün sonra ölür. İlaçlı içkiyi Philoneos’a ikram eden köle bir kadın, suçlu bulunarak idam edilir. Ancak Philoneos’un gayrimeşru oğlu, üvey annesini cinayetle suçlayınca dava yeniden açılır. Davacı asıl sorumlunun üvey annesi olduğunu, köle kadının ona yardım ettiğini, hattâ üvey annenin kocasını daha önce de bu şekilde öldürme girişimlerinde bulunduğunu iddia etmektedir. Davacı, ilk girişiminde üvey annesinin, içkisine zehir koyarken babası tarafından yakalandığını, ancak üvey annenin bu içkinin bir aşk iksiri olduğuna babasını ikna ettiğinden bahseder.

Antik Roma’da şair Horace; Martina ve Locusta ile birlikte Roma’nın profesyonel “zehirci üçlü”sünden Canidia’yı anlatır. İmparator Nero, bunların en azılısı olan Locusta’yı maaşa bağlamıştır. Locusta’yı esas keşfeden de Nero’nun annesi Agrippina’dır.

Roma döneminde hayvansal ve mineral zehirlerin birçoğu biliniyordu ama, elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler daha çok rağbet görüyordu. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenler idi. Arsenik de biliniyordu ama en çok kullanılan zehirler arasında değildi. Siyanür ise daha ortalarda yoktu.

kapdos-gastro-2
Roma döneminde elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler kullanılırdı. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenlerdi.

Tarihçiler zehirlenme olaylarını anlatırken, kullanılan zehirlerden nadiren bahsetmişler. Bununla birlikte Canidia’nın tercih ettiği zehrin bala karıştırdığı baldıran olduğunu biliyoruz; Ovidius ise kurtboğanı “üvey annelerin tercihi” olarak adlandırmış. Agrippina’nın başka birinden olan oğlu Nero’yu tahta çıkarmak için, imparator Claudius’a akşam yemeğinde zehirli bir mantar (amanita phalloides) yedirdiği söylenir. Tek başına değildir bu girişimde; Locusta’dan tavsiye alır. Locusta bu mantarın adını verir; çeşnicibaşı tadarmış gibi yapar ve imparatora yemeği yiyebileceğini söyler; imparator zehirlenme belirtileri gösterip kusar; çağırılan saray hekimi, zehir yedirilmiş bir tüy ile Claudius’u kusturmak istermiş gibi yaparak ölümünü çabuklaştırır. Böylelikle Agrippina, aslında amcası olan kocası Claudius’tan kurtulur. Oğlu Nero tahta çıkar ve Claudius’un ilk eşinden olan oğlu ve doğrudan vârisi Britannicus’u da zehirlemek için yine Locusta’dan yardım ister.

Britannicus ikinci denemede ölünce, zehirci Locusta’ya toprak ve mülkler bağışlanır. Nero daha da ileri gidecek, bu defa suçortağı ve annesi Agrippina’yı zehirlemek için yine Locusta’ya başvuracaktır. Tam 3 kere yemeğine-içkisine zehir katılır ama Agrippina ölmez! Zira önceden panzehiri almıştır (Eski Mith- ridates numaraları bunlar. O da her gün az az zehir içermiş ki gün olup da kendisine ciddi bir zehir verirlerse bağışıklık kazansın diye). Nero giderek iktidarının karaya oturduğunu hissettiğinde, Locusta’dan kendisi için de bir zehir hazırlamasını ister; ancak sonra intihar için bu zehir yerine bıçağı tercih eder. Locusta böylece kapkara kariyerinin sonuna gelmiştir. Nero’dan sonra başa geçen Galba tarafından zincirlenip sokaklarda gezdirildikten sonra öldürülür.

Peki ya çok daha önce Antik Mısır’da zehirlemeler yok mu? Antik Mısır’da iklim sıcak, çölde akrep, yılan malum çok. Kleopatra’nın da zehirlerle içli-dışlı olduğu ve karışımlarının çoğunu hüküm giymiş mahkumlar üzerinde denediği söylenir. Başarılı ve güçlü kadınlar için anlatılanların ne kadarı erkeklerin palavrası ne kadarı gerçek asla bilemeyeceğiz. Cleopatra intihar mı etti, yoksa rakipleri tarafından mı öldürüldü, bunu da bilemiyoruz ama, afyon, kurtboğan ve baldıran karışımı bir zehir ile görece acısız şekilde gittiğini biliyoruz. “Kendini yılana sokturdu”, bir nevi Antik Çağ asparagası yani.

kapdos-gastro-3
Ressam Alexandre Cabanel’ın 1887’de çizdiği “Ölüm Cezasına Çarptırılanlar Üzerinde Zehirleri Deneyen Kleopatra” isimli tablo, Antwerp Sanat Müzesi.

Gelelim Çin’e. Bu coğrafyada da imparatorluk çevresindeki kadınların hem kendi aralarındaki güç savaşında hem de yönetimdeki erkeklere karşı zehir kullanıklarını biliyoruz.
İmparator katında bu tehlikeye karşı çok katmanlı bir denetim sistemi kurgulanmış ama bu bile zehircileri engelleyememiş. Çin’in kendi imalatı zehirleri yetmemiş, bir de İpek Yolu vasıtası ile yaban ellerden yeni yeni zehirler ve Avrupa’da popüler olan tiryak gibi çok yönlü panzehirler de ülkeye “giriş yapmış”.

Çin’in zehirlere yaklaşımı Avrupa’dan farklı. Birçok zehir aynı zamanda çok ufak dozlarda çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Hukuki düzenlemelerde ilaç-zehir ayrımının yapılması güç yani. Bu nedenle MÖ 260’ta ilk farmakopeyi Shennong Ben Cao oluşturmuş ve burada 365 maddeye yer vermiş. Avrupa’da ise birkaç yüzyıl daha eskiye dayanan ve az sayıda malzemeye yer veren Hippokrates Külliyatı var. Daha sonra Dioscorides’in De Materia Medica’sı (Tıbbi Malzeme Üzerine, MÖ 1. yüzyıl) 800 civarında malzemeye yer vermiş ve hastalıkları tedavi ederken bedende yaratacakları yan etkileri anlatmış. Artık antik dünyanın batı tarafında insanlığın yavaş yavaş yan etkilerine göre kimyasal maddeleri tanımlamaya çalıştığı ve dolayısıyla “zehir” ile ilacı birbirinden ayırmaya başladıkları bir dönem başlamış. Ancak Çin tıbbı bu ayrımın üzerinde hiç durmamış. Bugün de aslında ilaç ile zehrin farklı olmadıkları ayrımı pratikte kabul görmekte. Yukarda belirttiğimiz gibi Çin, türlü vaatlerle aklı çelinebilecek saray doktorları tarafından zehirlenmeyi engellemek için bir ilaç tadım protokolü ortaya koymuş. 1. yüzyıldaki Han Hanedanı döneminde imparatora bir ilaç sunulmadan önce, “İlaç Tadım Dairesi”nden bir memur bunu denemekten sorumlu olurmuş. Sistem sonraki dönemlerde daha ayrıntılı hâle gelmiş. Örneğin Tang döneminde saraya tıbbi hizmetler sağlayan “Saray İlaç Servisi” kurulmuş. Kurumda çeşitli uzmanlık alanlarından doktorlar ve ilaç hazırlayan çok sayıda zanaatkar varmış. Bu servis tarafından üretilen bir ilaç, hükümdarın ağzına girmeden önce iki saray görevlisi ve bizzat veliaht prens tarafından tadılıyormuş. Bir ilacın hazırlanmasında veya reçete edilmesinde ihmalkar davrananlar ağır cezalara tabi tutulurmuş. Kraliyet ailesinin diyetini korumak için de benzer bir mekanizma varmış; dolayısıyla zehir kullanmayı planlayanların önü kademeli bir sistemle kesilmiş.

Ortaçağ Avrupa’sında da zehirle işlenen cinayetlere adı karışmış birçok kadın vardır.
Bu kadınların kimileri güçlü ve özgür oldukları için kimileri ise güçlü ailelerden gelip önemli evliliklere zorlanmış, kendilerini politik dengelerin ortasında bulup oyuna katılmış oldukları için; dönemin erkek egemen toplulukları tarafından mesnetsiz şekilde büyücülük, cadılık veya zehirlerle haşır-neşir olmakla suçlanmış. Lucrezia Borgia örneğinde olduğu gibi… Rönesans’ın bu “femme fatale” karakteri, aslında babası ve ağabeyinin politik kumpaslarının ortasında kalmış bir kadın. Yanında içi oyuk ve arsenik dolu bir yüzük taşıyarak âşıklarının sonunu getirdiği söylencesi büyük ihtimalle bir mit. Özellikle soylu kesimde kızların babanın malı gibi görülmesi, önemli evlilik akitlerinde kullanılması ve sevmedikleri erkeklerle dört duvar arasında bir hayat sürmeye zorlandıkları bir gerçek. Bu durumda özgürlüğün yolunu, kocalarının servetlerinden mahrum kalmayacak şekilde aniden dul kalmakta bulduklarını görüyoruz.

Avrupa’da 17. yüzyıla geldiğimizde, “sinir krizinin eşiğindeki kadınlar”a pratik çözümler sağlayan “şifacı” kadınları daha çok görüyoruz. Bunlardan en ünlüsü Giulia Tofana. Palermo ve Roma’da anlı-şanlı düklerden tutunuz da sıradan erkeklere varıncaya dek 600’e yakın erkek, onun dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana) ile öbür tarafa göçertilmiş… Giulia Tofana 1651’de ölünce, üvey kızı Giro- nima Spana bu işleri devralmış. Hem de esaslı bir “network” kurmuş. Hattâ bazı iyi müşterilerine zehri nasıl imal edeceklerini de öğretmiş. Adamlar sapır sapır ölmeye başlayınca, söylentileri ciddiye alan Papa 1659’da engizisyoncu Stefano Bracchi’yi görevlendirmiş. Sonuçta kimi ipuçlarına ulaşılmış ama “Tofana Suyu” satın alan ve kocalarını öldürmekte kullanan bazı soylu kadınlar itina ile soruşturma kapsamı dışında kalmış; ancak Gironima Spana ve 6 kadın idam edilmiş. Birçok kadın da kırbaçlanarak sokaklarda teşhir edilip sürgüne yollanmış

kapdos-gastro-4
Dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana). Giulia Tofana ürettiği bu zehri, üzerinde Saint Nicholas resmi bulunan küçük bir cam şişede kozmetik ürünü süsü vererek gizlemişti.

Yine aynı yıllarda “La Voisin” veya “Madame la Voisin” olarak tanınan 1640 doğumlu Catherine Deshayes Fransa’da işbaşındaydı. Bu falcı kadın Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Zamanla aşk iksirleri, yerini istenmeyen kişilerden kurtulmak için çeşitli zehirlere bırakıverdi. Müşterileri arasında soylular çoğunluktaydı. Marie Bosse, Marie Vigoreaux isimli kadınlar şebekenin diğer ünlü falcıları idi. Bosse içkiyi fazla kaçırdığı bir partide boşboğazlık edip “ben kimleri kimleri öte tarafa yolladım” diye övünmeye kalkmasaydı yakalanacakları da yoktu herhalde. “Zehir davası” diye anılan davada, bu meşum şebekenin kara büyü ve zehir ile 1.000 veya daha fazla sayıda kişiyi öldürmüş olabileceği iddia edildi. Vigoreaux işkencede öldü; Bosse ve ailesinin tüm bireyleri diri diri yakıldı. 1677-1682 arasında, kimi aristokrat kadınlar zehirleme ve büyücülük suçlamalarıyla mahkum oldu. Skandal kralın yakın çevresine kadar ulaştı. 36 kadın daha idam edildi.

Gel zaman git zaman, bu hadiselerin “aşağı tabaka” arasında da yaygınlaştığı bir gerçek. 1910’larda Macaristan’da ücra bir köy olan Nagyrev’de yaşamış Fazekas. İstenmeyen bebeleri de kürtaj ile aldığı için “Ben melek yapıyorum” dermiş. Köyün kadınlarının her derdini dinleyen bu kadın, sinek yakalamak için kullanılan yapışkan kağıtları sirkede kaynatarak elde ettiği arseniği kocalarından dertli kadınlara dağıtıp “neden bu çileyi çekesin ki?” diye cesaretlendirirmiş. İlk başlarda kocalar giderken, daha sonra parasına konmak için ana-babalar, kardeşler ve hasımlar da aniden ölüverir olmuşlar. Köyde 1914-1929 arasında tahminen 300’e yakın erkeğin kadınlar tarafından zehirlenerek öldürülmüş. 8 kişi idama mahkum edilmiş 2’si infaz edilmiş ve 12 kadın da hapis cezası almış. Bayan Fazekas ise kendi zehrinden bir yudum alarak bu dünyadan kurtulmuş.

Bugün ise “zehir” işinde en popüler formül 5-P. Pizza, pasta, protein (fazlası), patates ve pane, yani ekmek. Görülen o ki, önünde ne kadın ne erkek ne de çocuklar durabiliyor bu zehirlerin.