Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.
Cam oda, cam ev, cam gökdelen: İçlerinde oturmak (yatmak), yaşamak, çalışmak ister miy(d)im sorusuna düşüne taşına, ölçe biçe yanıt aramalı. Kuşkusuz, kişinin ruhsal yapısından soyutlanarak değerlendirilecek konu sayılamaz bu; toplumsal-ekonomik verilerinden de -yanıt ararken kural aramamalı.

Her yapı dışa açılım kesitleri olsun ister. Farklı coğrafyalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun hayatlarında, İspanyol patio’sunda, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünüdür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe göre açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenekleriyle kendisini kuşatan çerçeveyle buluşturulabilir de.
Cam oda başka. Scheerbart-Taut ikilisine dönmeyeceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payandaları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedrichstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslaklarını yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğüne dikkati çeker -dış ve iç cepheleri tepeden tırnağa cam kaplı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.
Taşın, ahşabın yerini camın almasıyla saydam yüzeye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşımızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Brno’daki -bugün kurtarılmış- Villa Tugendhat’ta (1928-30), sonra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı yatıyordu; hiçbiri şehrin sokaklarından birine kondurulamazdı.
İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gibi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorlarına açılmış hikayeleriyle kurcalanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işverenlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.


Cam oda -başkalarını bilemem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu yeralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamarla gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu aniden akvaryuma dönüştürür Jules Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundurarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti yapıya.
Sırtımı duvara vermeli, dilersem yüzümü ona dönebilmeliyim -benim kafes anlayışım böyle.
Frank Lloyd Wright’a odaklanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı gölgeleme pahasına öne çıkan bakışaçısına, kişi kültünü beslemiş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oysa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitaplarım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayırdığımı söylemeliyim: Tragedyanın herşeyin üstünü kaplayabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elinden çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiriyorum.
“Yangın”, sık sık anka figürüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le küllerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha önce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.
Benzetme, aslında, güzergahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlanmıştı ve kendi cebinden karşılamıştı masraflarını; çünkü tıkandığını gördüğü yolu Amerika dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgöstermişti. Kariyerinin sona erdiği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.
Özyaşamöykü’nün Taliesin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım doğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yetkin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birinci Taliesin’i görmeye başlar insan: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.

dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.
Taliesin’lerin üçünü de kendisi için tasarlamıştı; bunu hesaba katmadan çok yönlülüğünü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-torunlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Çalışacaktır burada, hem de yayılarak, giderek yayılarak çalışması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, kendileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çevrede: Çok sayıda büyükbaş hayvanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve takipçileri kollektif üretime geçmesini sağlayacaktı.
Taliesin’ler üzerinden deneye sınaya, yapıyla arazinin kucaklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî deneyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıtsal bir çılgınlık yapmaya gereksinimi vardı: Yaşlı kurt Guggenheim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.
Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin kitabevinden aldığım günün gecesi, The Algonquin’deki odada karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı damgalayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin siyah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararını alanlara kaygıyla kargış gönderdim.