Modern dünya tarihindeki en acımasız silahların-patlayıcıların mucidi Alfred Nobel, hayatının sonlarına doğru bir tür “hidayet”e ermiş ve parasını-pulunu barış için kurduğu vakfa bağışlamıştı. Meşhur Nobel Ödülleri’ne adını veren ve 1896’da ölen bu İsveçli işinsanının faaliyetleri, düşünceleri ve mirası… “Dinamit gibi” bir hayatın dönüm noktaları.
Günümüzden yaklaşık 200 yıl önceki dönem, mucit-işinsanları çıkaran müstesna bir dönemdi. Sanayi Devrimi’yle beraber tarihte ilk defa mucitler, geliştirdikleri icatlar ve aldıkları patentlerle özellikle İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD’de büyük servetlere ulaştılar.
İsveç’te de Ericsson (telefon teknolojisinin öncüsü), Laval (buhar türbininin mucidi), Wenström (trifaz elektrik) ve Alfred Nobel gibi bilim alanına büyük katkılar yapan işinsanları çıkmıştı. Alfred Nobel, geliştirdiği patlayıcılarla o dönem yine büyük atılım içinde olan tren yollarının inşaında ve maden ocaklarının açılmasında coğrafi engelleri büyük ölçüde ortadan kaldırıyordu. Ancak bu patlayıcılar, kolaylıkla öngörülebileceği gibi silah endüstrisinde de bir devrime yol açacaktı. Ordularını modernize etmeye çalışan ve silahlanma yarışına giren Avrupa ülkeleri için klasik “kara barut”tan farklı bu yeni patlayıcılar kullanıcılarına büyük avantajlar sağlıyordu. Kontrolü daha kolay ve güvenli, daha az duman ve atık bırakan ve aynı zamanda daha güçlü olan bu patlayıcılardan Nobel’in patentlerini aldığı nitrogliserin (1846’da İtalyan biliminsanı Ascanio Sobrero tarafından sentezlenmişti) bazlı “dinamit” ve “balistit” (ayrıca içerisinde nitroselülöz/pamuk barutu mevcuttu) kısa sürede tüm dünyaya yayılacaktı. Ciddi bir servete kavuşan Nobel, bir süre sonra dünyanın en büyük silah üreticisine dönüşecekti.
Hem eğitimi hem de iş hayatı boyunca birçok gezilerde bulunan Nobel, Stockholm yakınlarındaki aile fabrikasını nitrogliserinle uğraşırken havaya uçurmuş; birkaç sene sonra da Almanya’da Hamburg yakınlarında Krümmel’de kurduğu fabrika yine nitrogliserin patlamasından dolayı yıkılmıştı. 1866’da, ürettiği patlayıcıları pazarlamak üzere ABD’de yeni bir şirket kurdu. Krümmel tepelerinde bulunan “diatome toprağı” (veya diğer adıyla “kieselgur”) Nobel tarafından nitrogliserinle karıştırılmış, bu da onun nitrogliserinin patlayıcı özelliğini kontrol etmesini sağlamıştı. Böylece ortaya çıkan dinamit, “çığır açan” bir patlayıcı olarak büyük bir ticari başarı kazanacaktı.
Bugün hâlâ varolan kimya ve silah üretim şirketi Dynamite Nobel ve boya firması AkzoNobel, onun temelini attığı ve geçmişte sahip olduğu firmalar. Ayrıca yine bugün hâlâ ayakta olan büyük savunma sanayi şirketlerinden Bofors, Nobel’in bir demir-çelik şirketi olarak aldığı fakat daha sonra silah üreticisine dönüştürdüğü bir firma. Bu dev şirketler günümüzde onun adını taşıyor ama, Alfred Nobel’in mirası yine kendi adıyla anılan ünlü ödüllerle yaşıyor.
1- Aile boyu biliminsanları çıkarmış bir sülaleden geliyordu
Alfred Nobel, ünlü biliminsanları hattâ tıpkı onun gibi mucit-işinsanları çıkarmış bir aileden ve soydan geliyordu. Ailenin bilinen en eski üyesi Petrus Olai Nobelius (1655-1707), Uppsala Üniversite si’nin hukuk okumuş bir mahkeme görevlisiydi. Nobelius’un karısı, Alfred Nobel’in de büyükannesi olan Wendela ise İsveç’in en ünlü biliminsanlarını çıkarmış olan Rudbeck ailesine mensuptu. Wendela’nın dedesi piskopos Johannes Rudbeck İsveç Kralı Gustav Adolphus’un özel papazı, babası Olaus Rudbeck tıp profesörü ve Uppsala Üniversitesi’nin rektörü, erkek kardeşi ise “Kuzey’in Da Vinci”si olarak adlandırılan biliminsanı, botanikçi ve akademisyen Olaf Rudbeck’ti (ünlü botanikçi Carl Linnaeus de onun öğrencisiydi).
Alfred Nobel’in babası Immanuel Nobel de önemli bir mucit ve icat ettikleri sayesinde zengin olmuş biriydi. Kontrplak üretimi için kullanılan bir çeşit torna tezgahını geliştirmişti. Daha sonra patlayıcılarla ve özellikle nitrogliserinle uğraşmış, hattâ oğullarını da bu deneylere dahil etmişti (oğullarından Emil bu deneyler sırasında yaşanan bir patlamayla ölmüştü!). Ailesiyle bir dönem yerleştiği St. Petersburg’ta Çar 1. Nikolay’ın ilgisini çekmiş ve Rus Ordusu’na çalışmaya başlayınca önemli bir servet edinmişti. Özellikle, geliştirdiği sualtı mayınları Kırım Savaşı’nda çokça kullanılmıştı.
Kardeşlerden Ludvig Nobel, Absheron Yarımadası’nda Bakü’deki petrol yataklarını işletirken petrol rafine etme süreçlerinde ve petrol boru hatlarının geliştirilmesi konusunda yeni yöntemler bulmuştu. Hattâ petrol taşıyan ilk modern anlamdaki tanker Zoroaster’in teknik hesaplarını ve teknik çizimlerini yapmıştı. Ayrıca çalışanlarına, kâr paylaşımı ve işçilerinin çalışma şartlarını düzeltme gibi döneminde görülmemiş avantajlar sunmuştu.
2- Bertha Kinsky von Suttner: Nobel’i barış yanlısı yapan kadın
Yaygın bir şehir efsanesine göre Alfred Nobel’i dünyada barışı ve pasifizmi desteklemek adına barış ödülleri vermeye iten, onu ikna eden; dikkatsizlikle yazılmış-yayımlanmış bir “ardından” yazısı idi. Buna göre L’Idiotie Quotidienne (Günlük Aptallıklar) gazetesi, Cannes’da 1888’de ölen Ludvig Nobel’i Alfred Nobel’le karıştırmış ve “Ölüm tüccarı öldü” başlığı kullanmıştı. O dönem Paris’te yaşayan Alfred Nobel haberi görmüş ve böylesine kötü bir isim bırakmamak adına, gelecekte barış ödülleri verecek bir vakıf tasarlamıştır. Her ne kadar ne böyle bir gazeteye ne de böyle bir habere rastlanmasa da, Fransa’nın ünlü günlük gazetesi Figaro da aynı hataya düşmüş ve Ludvig Nobel’in ölümünü “Dinamitin mucidi öldü” diye vermiştir.
Alfred Nobel’in mektuplarından/söylemlerinden bildiğimiz barış ideali, yaşadığı büyük çelişkiyi ortaya koymaktaydı. Bir yerde -belki de kendini kandırırcasına- ürettiği silahların tüm büyük ordularda olmasının yaratacağı şiddet ve yoketme gücünün bir “dehşet dengesi” oluşturacağına inanmaktaydı (tıpkı gelecekte Soğuk Savaş döneminde nükleer silahların “dehşet dengesi” gibi).
Nobel’i barış ideali konusunda somut şekilde en çok etkileyen kişi, gazeteye verdiği ilanla bulduğu sekreteri Bertha Kinsky (evlendikten sonra von Suttner) idi. Hem ev idaresini hem de onun sekreterya işini üstlenen Bertha von Suttner, artık yoksullaşmış ünlü/soylu Kinsky ailesindendi. Bertha, Alfred Nobel’in yanında sadece kısa bir süre çalışsa da arkadaşlıkları Nobel’in ölümüne kadar devam etti. Bu süre içinde Suttner, önemli bir silahsızlanma ve pasifizm savunucusu/aktivisti oldu. 1889’da yayımlanan “Silahları Bırakın!” kitabı, kısa sürede Avrupa barış hareketinin temel eserlerden biri oldu. Suttner’la yaptığı tüm konuşmalar ve mektuplaşmalar Alfred Nobel’in vasiyetinin şekillenmesinde belirleyici olacaktı.
3- Nobel Vakfı ve Nobel Ödülleri için bırakılan miras aileyi karıştırdı
Alfred Nobel, birçok duygusal ilişkisi olsa da evlenmemiş ve çocuk yapmamıştı. Uluslararası piyasalarda pazarladığı dinamit ve balistit sayesinde büyük bir servet edinmiş, diğer iki kardeşinin (Ludvig ve Robert) Bakü’de kurduğu Branobel şirketine yatırım yapmış, hattâ yaklaşık %25’lik hisseyle şirketin büyük ortaklarından biri olmuştu. Yaşarken biriktirdiği servetin bir kaynağı da böylece Branobel’deki hisseleri olmuştu.
1895’te birkaç yakın dostuyla beraber ama avukatı olmadan yazdığı vasiyetle, servetinin %94’ünü kurulacak olan Nobel Vakfı’na bağışladı. 1896’da öldüğünde, paranın vakfa kaldığı ortaya çıktığında ise kardeşleri ve yeğenleri şoke oldular. Onların açtıkları davalar ile vakfın ve vereceği ödüllerin akıbeti belirsizliğe girdi. Ancak veraset davasını takip eden kimya mühendisi Ragnar Sohlman ve Rudolf Liljequist başarıya ulaştılar ve 1900’de vakıf kuruldu, 1901’de ilk ödüller verildi.
4- Servetinin bir kısmı Bakü petrollerindendi
Kardeşlerden Robert Nobel, Rusya İmparatorluğu’nun geniş coğrafyasında tüfeklerin kabzası için fındık ağacı arayışındaydı. Bunun için yaptığı seyahatler sırasında bugün Azerbaycan topraklarındaki Absheron’da petrol yataklarını farketti ve yanındaki fındık ağacı parasıyla 1876’da küçük bir rafineriye ortak oldu. İlk başlarda lambalar için kullanılan kerosen ve petrol ürünlerine tüm dünyada talep artıyordu. Potansiyeli gören iki kardeş Branobel’i (Rusça “Bratva Nobel”in yani “Nobel Kardeşler”in kısaltılmışı) kurdular. Firma, 19. yüzyılın sonlarında dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri oldu. Aynı coğrafyada yatırımları bulunan ünlü Rothschild ailesinin Fransa kolundan Alphone James de Rothschild ile Rus petrolü ve keroseni için bir anlaşma (1901) yaptılar ve ardından dev NobMazut (Mazut, Rothschild’lerin firmasıydı) karteli oluştu. Rus Devrimleri (1917) öncesi Rothschild ailesi, Royal Dutch-Shell’le kârlı bir anlaşma yaparak bölgedeki operasyonu onlara sattı ve karşılığında bu firmadan yüklü miktarda para ve hisse aldılar. Nobel ailesi de petrol sahalarını ve operasyonlarını henüz Bolşevik hükümeti tarafından kamulaştırılmaya tabi tutulmadan önce (zira ülkede içsavaşı sürmekteydi) 1920’de Amerikan Standart Oil’e sattı ve tıpkı Rothschild’ler gibi kârlı bir çıkış (!) yaptı.
5- Fransa’nın baskıları sonucu İtalya’ya gitti
Alfred Nobel, 1887’de Paris’te yaşadığı dönemde kâfurla nitrogliserin ve nitroselülözü karıştırarak daha “yönetilebilir” bir patlayıcı geliştirmişti. Balistit adını alan ürün kısa sürede orduların gözdesi olarak büyük bir ticari başarı yakaladı. İlk olarak İtalyan ordusu, kara barutlu fişeklerin yerine balistitli fişekler aldı. Ancak 1890’lar İtalya ile Fransa arasında derin bir askerî, diplomatik ve ticari rekabetin oluştuğu dönemdi. Bu nedenle Fransa, İtalya’ya bu ürünleri satan Nobel’i sanayi casusluğu yapmakla, Fransa’ya karşı vatana ihanetle suçladı. 1884’te Fransız Paul Vieille, yine nitroselülöz ve nitrogliserini içeren, “Poudre B” adı verilen ilk “dumansız barut”u geliştirmişti. Fransız makamları Nobel’in “Poudre B”yi görerek bu ürünü “balistit”te taklit ettiğini iddia ettiler ve kendisini sanayi casusluğuyla itham ettiler. Baskılar üzerine Nobel, 1891’de Fransa’yı terkederek İtalya’nın San Remo kentine yerleşti ve 1896’da burada öldü.
DİNAMİT VE PHINEAS GAGE’İN İNANILMAZ HİKAYESİ
Kafatasını delip geçti ve tıp literatürüne girdi
1848’de ABD’de meydana gelen bir kaza, insan beyninin fonksiyonlarına dair o dönem bilinmeyen, bugün ise kısmen bilinen gerçekleri ortaya çıkaracaktı. Dinamit patlamasıyla demiryolu işçisi Phineas Gage’in elinden fırlayan demir çubuk, kafatasını delip çıkmıştı. Gage 12 sene daha yaşayacaktı.
Tarih 13 Eylül 1848. O gün öğleden sonra, ABD’nin kuzeydoğu ucundaki Vermont eyaletinde yaşanan bir kaza, tıp tarihine inanılmaz bir vaka, bir efsane olarak kaydedilecekti.
Vermont’ta demiryolları yapılıyordu; rayların döşenmesi için kayalık bölgeler dinamitleniyor, tüneller açılıyordu. 25 yaşındaki demiryolu işçisi Phineas Gage, dikkat gerektiren dinamitleme işini büyük bir ustalıkla yapardı. O gün, her zaman kullandığı demir çubuk elinde, dinamitleri açtığı deliğe dikkatle yerleştirdi; ama boşluğu kumla dolduracak fırsatı bulamadan, şiddetli bir infilak meydana geldi. Phineas’in elinden fırlayan demir çubuk, sol yanağından girip sol gözünü parçalayıp kafatasını kırmış, başının tepeye yakın bir yerinden çıkarak metrelerce uzağa düşmüştü. Toz-duman içinde koşturanlar ürkütücü görüntüsü bir yana, Gage’i konuşur vaziyette buldular! İnanması çok güçtü; bilinci gerçekten açıktı, konuşuyordu ve üç-beş dakika içinde ayağa kalkmış kendisini revire nakledecek arabaya doğru yürüyordu. Kasaba doktoru tarafından yarası temizlendi ve cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkün olmadığından pansumanla kapatıldı. İlerleyen günlerde yaradaki enfeksiyon nedeniyle bilincini yitiren Phineas yarı komaya girdi ve bu defa ölüm kaçınılmaz görünüyordu; ailesi cenaze hazırlıklarına başlamıştı bile. Ne var ki, kafatasında tam olarak kapatılamamış olan yara işe yaramıştı; apselenen enfeksiyon bu yolla drene olmuş, Phineas’ın bilinci yeniden açılmıştı. Kazadan 3 ay sonra da normale döndü.
Gage’in başındaki ve yüzünün sol yarısındaki kozmetik deformasyon dışında herhangi bir nörolojik kusuru yok gibiydi. Bilinci açık, zihni melekeleri yerindeydi; yiyip içiyor, yürüyor, konuşuyordu. Ancak ailesi ve arkadaşları için o artık eskiden tanıdıkları Phineas değildi; kişiliği tamamen değişmiş, bambaşka bir insan olmuştu. Hiçbir şeyi planlayamıyor, konuşmasını ve davranışlarını ayarlayamıyordu; bu uyumsuzluk kabul görmesini zorlaştırıyor, çevresinden dışlanmasına yol açıyordu. Ayrıca kazadan önce uyumlu ve kontrollü bir insan olan Phineas, daha sonra öfkesini kontrol edemeyen, hırçın ve saldırgan, başladığı işi bitiremeyen, küfürlü konuşan ve utanmaz biri olmuştu. 1860’a kadar yaşadı.
Phineas vakası 1868’de yeniden irdelendi. O yıllarda beyin dokusunu görüntülemek mümkün olmadığından, beynin neresinin gördüğü tam olarak bilinemiyor, demir çubuğun kafatasında kat ettiği yol ve oluşan kırıklar yoluyla tahmin yürütülüyordu.
Sonraki yıllarda kişilik yapısının beyinde frontal bölgenin bir fonksiyonu olduğu, bu bölge hasar gördüğünde entelektüel kapasite ve sinir sistemi etkilenmeksizin psikolojik bozuklukların ortaya çıktığı keşfedildi. Duygu, düşünce ve tepkinin koordinasyonunu sağlayan prefrontal bölge, beynin en ön kısmında, alın kemiğinin hemen arkasındaydı. Kişilik özelliklerinin belirlendiği bu bölge, karar verme süreci ve sosyal davranışların planlanmasından sorumluydu. Prefrontal bölgenin “kendini yönetebilmek” olarak tanımlanan ana işlevi; iyi ile kötüyü ayırt edebilmeyi, plan yapabilmeyi ve bunu uygulayabilmeyi; bir hareketin doğuracağı sonuçları öngörebilmeyi; içsel istekleri baskılayabilmeyi; duygusal tepkileri kontrol edebilmeyi kapsıyordu. Phineas vakasında da prefrontal bölge yapısal bir hasara uğramış ve anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştı.
1994’te 3 boyutlu kafatası modeli yapıldığında, beyinde sol prefrontal korteks bölgesinin hasarlanmış olduğu netlik kazandı. Kişilik yapısını biçimlendiren prefrontal korteksin fonksiyonları günümüzde dahi hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değil.
Phineas’ın kafatası Harvard Tıp Okulu Müzesi’nde korunuyor.








