nisan ayında bahar mevsimi kendini iyice hissettirmeye başlar. sonbahar hüznün ve melankolik duyguların mevsimi iken ilkbahar neşe, coşku ve aşk gibi duyguların uyanmaya başladığı bir dönemdir. ilkbahar ve aşk birçok romana, şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. nisan ayı ile yeni aşkların ortaya çıkacağı ya da küllenmiş olan bazı aşkların yeniden alevleneceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. bir duygu olarak ele alınabilecek aşkın kalp ve beyinle ilişkisini anlatan tarihe dayalı kısa bir derleme…
Aşk Çeşitleri
Aşk coşkulu duygularımızın en güçlülerinden biridir. Aşk, her ne kadar, genellikle iki karşı cins arasında yoğun bir etkileşimi ve türün devamı için gerekli olan cinsel motivasyonu içerse de edebiyatta konu edilen aşk çok defa cinsellikten uzaktır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk edebiyatına konu olan görkemli aşkların ortak noktası kavuşamama ve acı çekmedir. Bu aşklar cinsel motivasyon içermez. Cinsel motivasyon içermeyen başka üst düzey aşklar da var; platonik aşk ve ilahi aşk gibi.
Folklorik hikâyelerin çoğu “platonik” bir yaklaşımla ele alınmıştır. Platonik kavramı büyük felsefeci Platon’un isminden türetilmiştir. Platon Devlet isimli ünlü eserinde sadece vatandaşlarının çıkarları için var olan ve vatandaşlarının refahı için çalışan ütopik ve ideal bir devlet tarifi yapar. Bunu sağlamak için devleti yönetenlerin çok iyi bir eğitime sahip olmaları hatta birer filozof olmaları gerekir. Buradan hareketle platonik, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak gerçekleşmiş olsa gerçekten harika olur hissiyatını ifade eden bir terim olarak türetilmiştir. Platonik aşk çok yerde yanlış ifade edildiği gibi “karşılıksız” ya da “imkânsız” bir aşk değildir. Cinsel motivasyondan ve üreme isteğinden uzak ideal bir aşkı tarif eder. Dürtülerden uzak, duyguların ön plana çıktığı bir aşktır. Tasavvufun işlediği aşk konusu da buna yakındır. Tasavvufta buna “müşahhastan mücerrete ulaşma” denir ki Divan şiirlerinde de sıklıkla işlenen bir konudur. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin eserlerine konu olan aşk da ilahi aşktır.
Bir de içinde cinsel motivasyon barındıran ya da barındırmayan (platonik) bir aşk türü daha vardır ki bu herkesin yaşamında özellikle gençlik döneminde en az bir kez deneyimlediği ve yaşam hikâyesi içinde mutlaka çok özel bir yere sahip olan sıradan aşktır. Sıradan aşkı deneyimlemeyen, bunu yaşam hikâyesinin özel bir yerine koymayan bir insan yok gibidir. Baharın kendini iyice hissettirmeye başladığı bu günlerde üzerinde duracağımız aşk tam da bu aşktır. Yani, herhangi birinin yaşamının herhangi bir zamanında yaşadığı sıradan aşk.
“günümüzde beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız.”
Aşk Duygusu Nerede Şekillenir?
Günümüzde duygu ve düşünce süreçlerinin bir beyin aktivitesi olduğu reddedilemez bir biçimde kanıtlanmış durumdadır. “Tüm mutluluğumuz, sevinçlerimiz, neşemiz, kederlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ve gözyaşlarımız yalnızca beynimizden kaynaklanmaktadır. Bu organımız sayesinde düşünüyor, görüyor, işitiyor ve çirkinle güzeli ayırt ediyoruz. Aynı organ ile deliriyor ya da kendimizden geçiyoruz ve korkulara, paniğe kapılıyor, uykusuzluk çekiyor, uykuda yürüyoruz.” Bu sözlerin sahibi ünlü Antik Çağ hekimi ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat. Hipokrat’ın bu sözleri epilepsiyi anlattığı Kutsal Hastalık Üzerine adlı kitabında yer alıyor. O dönemde epilepsinin, günahları nedeniyle şeytan tarafından ele geçirilen kişiye verilen ilahi bir ceza olduğuna inanılıyordu. Hipokrat’ın kitaba kutsal hastalık ismini vermesinin nedeni budur. Hipokrat, MÖ yaklaşık 400’lerde yazılan bu kitapta, epilepsinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını ortaya koymanın yanı sıra beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkisini de açıkça ifade etmiştir.
Kalbin Aşk ile İlişkisi Nerede Ortaya Çıktı?
Günümüzde de beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. Coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. Buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. Örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. Hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. Sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız. Sevgililer Günü’nde sevgiliye hediye edilen ürünler kalp motiflidir. Âşıklar ağaçlara veya tahta zeminlere aşklarının nişanesi olarak ortasından Eros’un oku geçen kalplere isimlerinin baş harflerini yazarlar. Aşk denilince aklımıza gelen ilk figür kalptir.
İlginç olarak, Oxford Sözlük’te çeşitli duygular tanımlanırken kullanılan kalp sözcüğü içeren ifadeler beyin kelimesi içeren ifadelerden neredeyse beş misli fazladır. Peki, aşk beynimiz ile ilişkili bir duygu ise neden aşk denince ilk aklımıza gelen şey kalp? Ya da neden beyin bir figür olarak ağaçlara çizilen resimlerde veya ticari ürünlerde kullanılmıyor? Bu sorunun yanıtı yine Antik Çağ’da, Hipokrat’tan sonra dünyaya gelen ve tartışmasız şekilde Antik Çağ filozoflarının en büyüklerinden biri, bazı kaynaklara göre de en büyük biyoloğu kabul edilen Aristoteles’in fikirlerindedir.
Aristoteles (MÖ 384-322) kraliyet bağlantısı olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Kralı III. Amyntas’ın doktoruydu ve onu 17 yaşındayken dönemin ünlü filozofu Platon’un akademisine eğitim almaya gönderdi. Felsefe ve tıbbın yanı sıra hayvan türleri üzerine gerçekleştirdiği çarpıcı araştırmalarıyla zoolojinin kurucusu da kabul edilir. Beyin konusuyla da ilgilenmiş ancak insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir. Bu görüşünü yumurta içindeki civciv embriyosunun gelişimiyle ilişkili gözlemlerine dayandırmıştır. Embriyonik gelişimin ilk dört günlük döneminde faaliyetleri gözlenebilen ilk organın kalp olmasından etkilenmiş ve kalbe yaşamsal olarak çok büyük bir anlam yüklemiştir. Aristoteles’e göre kalp tüm duyuların bir araya geldiği yerdi. Beynin duygu ve düşünce süreçleriyle bir ilişkisi yoktu. Tek görevi çalışırken fazla ısınan kalbi soğutmaktı. Bıraktığı eserlerinden birinde, “Kalp bedenin merkezi organıdır. Zekâ, hareket ve ‘duyguların’ merkezidir. Beynin en önemli görevi sıcak ve kuru olan kalbi serinletmektir.” ifadesi yer alır.
Duygu ve düşünce süreçleriyle beynin ilişkisi için Hipokrat’ın gözlemleri, yazdıkları daha gerçekçi, mantıklı olmasına ve Aristoteles bu görüşleri çürütecek net kanıtlar ortaya koyamamasına rağmen duygu ve düşüncelerin merkezinin kalp olduğu fikri Antik Çağ’dan günümüze kadar uzanan önemli bir etkiye sahip oldu. Aristoteles’ten sonra gelen ünlü Romalı hekim ve nörobilimin kurucusu kabul edilen Galen’in (MS 129-216) Hipokrat’ı desteklemesi de bunu değiştirememiştir. Bergama’da doğan Galen, MS 177’de yazdığı Beyin Üzerine isimli eserinde, “Beyin irade, dil, akıl yürütme ve hafızayı kontrol eder.
Dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitmenin ve aynı zamanda ruhun merkezidir; omurilik onun devamıdır. Beyindeki boşluklar ise ‘aklın’ [iradenin] merkezidir.” ifadeleri ile açıkça duygu ve düşünce merkezi olarak kalbi değil, beyni işaret etmiştir. Galen’i izleyen dönemde ve özellikle Rönesans etkisinde gelişmeye başlayan modern tıp ile günümüze uzanan beynin düşünce ve duyguların merkezi olduğu fikri birçok ünlü nörobilimcinin çalışmalarıyla desteklenmiş olsa da aşk gibi coşkulu duyguların merkezinin kalp olduğu şeklindeki Aristoteles’in iddiasına dayanan söylem değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde de beyinden değil, kalpten severiz; beynimiz değil, kalbimiz kırılır; aşkın simgesi beyin değil, kalptir.
Kalbin Duygulara Hiç mi Katkısı Yok?
Her ne kadar duygu ve düşünceler beyinde gerçekleşse de sürecin oluşmasında kalbin göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir katkısı vardır. Kalp dolaşım sisteminin en önemli organıdır ve kan damarları yoluyla dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla günlük yaklaşık dokuz bin litre kanı vücudun en ücra köşelerine kadar ulaştırır. Kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Vücut ısısının düzenlenmesi, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi birçok önemli görevleri vardır. Günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.
“kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar… kalp, günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.”
Beyin kalpten gelen kanı alarak faaliyetleri için gereken enerjiyi ve oksijeni sağlayan kapsamlı bir damar ağına sahiptir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle beyin aktivitesini değerlendirirken ölçtüğümüz gerçekte çeşitli beyin bölgelerindeki kan akışı değişiklikleridir. Beyin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kalbin kendisine yeterli miktarda kanı göndermesine muhtaçtır. Kısaca kalp kan pompalamazsa beyin bir hiçtir. Âşıklarda kalbin tatlı tatlı çarpması beynin coşkulu duyguları size hissettirebilmesi için gerekli yakıtı sağlarken daha fazla kan pompalanmasıyla ilgilidir. Duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan beynimizin bunları bize hissettirebilmesi ancak kalbin iyi çalışmasıyla mümkündür.
Aristoteles, kalbi duyguların merkezine koyarken tam olarak bunu düşünmemiş olabilir ancak günümüz konuşma dilinde ve edebiyatta Aristoteles’in yaklaşık 2300 yıl önceki iddialarına dayanan söylem hâlâ etkili bir biçimde kullanılıyor. Gelecekte de kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. #





