Kökeni 20 bin yıl önceye dayanan Ana Tanrıça inancı, 4.500 yıl öncesine kadar Anadolu coğrafyasına hükmetti. Mezopotamya’dan gelen Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarlarla birlikte Tanrılar dönemi başlamıştı ama, Kubaba’nın (Kibele) ana ve dişi etkisi sona ermedi. Bu yıl, taş kültüne ait objenin ve kutsal odanın keşfi bir dönüm noktası oldu.
En eski din sistemleri kabul edilen Totemizm ve Animizm’de Tanrı yoktur; kutsal olarak ruhlar kabul edilir. Epi-Paleolitik (MÖ 18.000-12.000) ila Proto-Neolitik (MÖ 12.000- 10.000) dönemlerden itibaren izleyebildiğimiz Ana Tanrıça, Anadolu’daki ilktir ve Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarların geldiği MÖ 2.500’e kadar da tektir; başka Tanrı da yoktur.
Demir Çağı’nda (MÖ 1.200- 300), Hitit mirası Orta Anadolu ve yakın çevresinde “Kubaba”ya, eski Yunan dünyasında ise Kybele’ye (Kibele) dönüşecek Ana Tanrıça; Konya-Çatalhöyük,Burdur-Hacılar, Niğde-Köşk Höyük gibi Neolitik Dönem (MÖ 10.000-5.500) yerleşmelerinde karşımıza çıkar. Çıplaklık ve abartılmış kadınlık uzuvlarıyla, kimi zaman da doğum yapma hâli ile betimlenmiş olan pişirilmiş toprak veya taş heykelciklerde görülür. “Tabiat Ana”yı Ana Tanrıça olarak resmeden Anadolu insanının, antropomorfik düşüncede bir monoteizmi yaşamaya başladığı gözlenir. Ana Tanrıça tapınımının, Kalkolitik (MÖ 4.500-3.500) ve Erken Tunç Çağı (MÖ 3.500-2.000) boyunca da devam ettiği; biraz daha soyut ve şematik de olsa pişirilmiş toprak ve taştan şekillendirilmiş kadın biçimli idollerden anlaşılmaktadır.
MÖ 2.500’lerde Akkadların, MÖ 2.000’lerden itibaren de Assurlu tüccarların Anadolu’ya gelmesi, binlerce yıllık Ana Tanrıça tapınımının ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Ana Tanrıça’nın varlığı nedeniyle anaerkil bir toplum düzenine sahip olan Anadolu halkının, Sâmi kültürle gelen çoktanrılı bir din anlayışına ve kadının ikinci plana atıldığı bir toplum düzenine geçtiği anlaşılmaktadır. Assur Ticaret Kolonileri Çağı, yazılı belgeleri ve resim sanatı, kadının Anadolu toplumundaki yeni yerine dair önemli bulgular sunar. İzleyen Hitit Dönemi panteonunda Tanrıçaların Tanrılardan sonra betimlenmesi ve anılması, Mezopotamya’dan gelen Sâmi kültürünün etkisi ile açıklanabilir.
Ana Tanrıça inancının Demir Çağı’nda Anadolu’da yeniden dirildiğini görmekteyiz. Gaziantep Karkamış’ta, “Kubaba” adıyla anılan bir Tanrıçanın, genel özellikleri ile Neolitik Dönem’deki Ana Tanrıça’nın bu dönemdeki yansıması olduğu anlaşılmaktadır. Yazılı kaynaklarda Karkamış kentinin hükümdarı ve ana kraliçesi olarak anılan “Kubaba” için tapınaklar inşa edildiği, sunaklar yapıldığı ve kurbanlar kesildiği ifade edilir.
Ünlü Frig kralı Midas (MÖ 740-700), Karkamış kralı Pisiris ile Assur İmparatorluğu’na karşı yaptığı ittifak sırasında “Kubaba” kültünü başkent Gordion’a (Polatlı-Yassıhöyük) taşımış ve Ana Tanrıça inancını kendi ülkesinde tesis etmiştir. Kral Midas tarafından Frig dinsel dünyasına tanıtılan ve benimsetilen Kubaba, çok kısa bir sürede Ana Tanrıça olarak pantheon’un başına yerleştirilmiştir.
“Kubile”, “Matar” ya da “Materan” adlarıyla tapınılmaya başlanan “Kubaba” ile ilgili yazılı belgeler ile heykeltraşlık eserleri değerlendirildiğinde; Midas dönemi ve hemen sonrasındaki süreçte, Frig Krallığı’nda MÖ 700’lerden itibaren tek Tanrılı görünüme yakın bir inanç sistemi kurulduğu gözlenir.
Gerek Karkamış’ın bulunduğu Güneydoğu Anadolu’da gerekse de Gordion’un yer aldığı Kızılırmak’ın batısındaki coğrafyada “Kubaba” inancı ile ilgili kapalı mekan bir tapınak bugüne kadar saptanamamıştır. Bununla birlikte, Geç Hitit ve Frig gibi karakterli ve güçlü iki kültür bölgesi arasında yer alan Kızılırmak Havzası’nda ise çok daha önemli bulgular keşfedilmeye başlanmıştır. 2007’den beri sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan Amasya-Oluz Höyük’te, Tanrıça “Kubaba”ya adanmış bir kutsal alan açığa çıkarılmaktadır. İlk olarak bir sunağın keşfiyle başlayan kazı çalışmaları, 2024’te içinde özel yapılar ile taş kültüne ait kutsal taşın korunduğu odanın keşfiyle yeni bir boyuta geçmiştir.
Geç Frig ve Med dönemlerine ait 4B Mimari Tabakası’nda ortaya çıkarılan “Kubaba” kutsal alanının inşa çalışmaları MÖ 620-600 arasında başlamış olmalıdır. Alanın merkezinde kareye yakın bir plan şemasına sahip “Kubaba” sunağı, ince taneli tüf taşından oluşturulmuş küp prizması biçiminde masif bir yapıdır. 4.50 m. x 3.75 m boyutundaki sunağın kenarları kaba yontu taşlarla örülmüş olup, iç kısmı moloz taşlarla doldurulmuştur.
Sunağın batı ve doğusunda düzgün biçimde uzanan ve yapıya fiziken bağlı kalın duvar biçimindeki iki uzantı, sunak olabilecek başka iki yapıya birleşmektedir.
“Kubaba” sunağının güneyindeki alan ise, buraya yaklaşmak ve ulaşmak için imal edilmiş düzgünce bir taş döşemeye sahip. İnananlar, kurban ve sunuları ile ritus’larını bu alandan sunağa ulaşarak gerçekleştiriyordu. Sunağın güneybatı köşesinde bulunan taştan şekillendirilmiş bir “Kubaba” heykelciği ile kemikten oyulmuş bir yırtıcı kuş figürini, buradaki adaklardan olmalıdır. Ayrıca, sunak yakın çevresinde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan onlarca delikli phlanks (koyun parmak kemiği) ile astragalos (aşık kemiği), “Kubaba” inancındaki ayinleri idare eden ruhbana ait olmalıdır. Bu kişilerin bu objelerle yaptığı ve “kemikli kamçı” dedikleri bir aletle ritus sırasında kan gelinceye kadar kendi bedenlerine vurdukları, yazılı kaynaklardan bilinmektedir.
Kutsal alanda sunak kadar önemli bir yapı da, alanın batısında açığa çıkarılmıştır. Taş temel seviyesinde bulunan oda, kare planlıdır; doğudaki girişinin hemen karşısında, batı duvarının önünde, girişi ortalayacak biçimde yerleştirilmiş iri bir çakmaktaşı blok saptanmıştır.
Kabaca işlenmiş çakmaktaşı, blok zemine özenle yerleştirilmiştir. Taşı sabitlemek için yassı ve ince bir plaka taş ile destek yapılmıştır. Taşın güneye bakan yüzünde gözçukuru benzeri iki oyuk, batıya bakan yüzünde ise düzgünce oyularak oluşturulmuş derin bir hat bulunmaktadır. “Kubaba” sunağının hemen batısında inşa edilmiş özel bir odada, girişin karşısına yerleştirilmiş ve az da olsa müdahale görmüş bu taş blokun kutsal alan içinde özel bir anlamı olmalıdır.
Ebedi bir hayatı temsil eden taşın, Kubaba inancında önemli bir yeri vardır. Frigya bölgesinin önemli kenti Pessinus’taki (Ballıhisar) Kybele Tapınağı’nda, Ana Tanrıça’yı göktaşı olduğu tahmin edilen kara bir taş temsil ediyordu. Kartacalılar ile yapılan Pön Savaşları sırasında Romalılar, Pergamon Krallığı’na bir heyet göndererek bu taşı MÖ 204 yılının Mayıs ayında Roma’ya getirttiler ve bir meydana yerleştirdiler. Sonrasında birkaç yıldır kurak giden havalar yağışlı gitmeye başladı. Romalı siyasetçiler gelişmeleri “Kara Taş”a bağlayarak propaganda yaptılar ve halkın maneviyatını yükselttiler. Sonrasındaki savaşta ise Romalılar Kartacalıları mağlup etti.
Tanrıça “Kubaba” ve “taş kültü” ilişkisi bugüne kadar sadece yazılı kaynaklardan izlenebilmiştir. Pessinus’ta günümüze ulaşan tapınak ise Roma dönemine ait olup “imparatorluk kültü”ne adanmıştır. Bilinenin aksine, Pessinus’ta bir Kybele tapınağı yoktur. Oluz Höyük “Kubaba” kutsal alanı ve burada keşfedilen kutsal taşın varlığı, tarihsel süreçten bildiğimiz Ana Tanrıça inancıyla “Kubaba” arasındaki ilişkiyi yansıtan tek ve temel bulgudur.






