Etiket: zonguldak

  • Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu

    Zorunlu çalıştırma dönemi bitince sendikal örgütlenmeye hız veren işçilerin koşulları, “kömürün altın çağı” denilen 1960-1980 arasında nispeten iyileşmişti. Ancak 1980 sonrası taşeronlaşma, facia boyutunda iş cinayetlerini de beraberinde getirdi.

    İBRAHİM SARIKAYA

    Kömür madeni havzaları­nın 1947 sonrası tarihi üç döneme ayrılabilir. İlki 1947’den 1960’a kadar olan, ma­denlerde zorunlu çalıştırılma ve yasal olarak kaldırılan iş mükel­lefiyeti uygulamasının kısmen devam ettiği dönem; ikincisi 1960-1980 arası, kömür üreti­minin “altın çağı” diyebileceği­miz dönem; üçüncüsü 1980’den bugüne kadar olan ve taşeron ocakların yaygınlaşarak, iş ci­nayetlerini artırdığı ve kömür ocaklarını deyim yerindeyse bi­rer “cinayet mahalli”ne çevirdi­ği dönem. Birinci dönemin tarih açısından ilk önemli olayı 1948 yılında Çatalağzı Termik Sant­ralinin kurulmasıdır. 1937’de ku­rulan Karabük Demir Çelik Fab­rikası’nın kömür ihtiyacını kar­şılayan Zonguldak Taşkömürü Havzası, 1948’den itibaren Çata­lağzı Termik Santrali gibi bir bü­yük kuruluşun kömür ihtiyacını da karşılamaya başladı.

    Bu dönemin diğer özelliği de kömür ocaklarının bir dizi işçi örgütlenmesine sahne olmasıy­dı. 3512 sayılı Cemiyetler Kanu­nu’nun 1946’da değiştirilmesiy­le, önce Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Derneği, ardın­dan 1947 yılında Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Sendika­sı kuruldu. Sendika 15.000 ma­den işçisini örgütledi ve erte­si yıl Zonguldak Maden İşçileri Sendikası adını aldı. Bu sendi­kanın da katılımı ile irili ufaklı 7 sendika 1958 yılında birleşti ve merkezi Zonguldak’ta bulu­nan 40 bin üyeli Türkiye Kömür Madenleri İşçileri Federasyonu kuruldu.

    Maden işçisi bulamayan Osmanlı Devleti, 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ile bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.

    Hem sendikal faaliyetler hem de iç tüketimi artırma­ya yönelik ekonomi politikaları 1960 sonrasında işçi ücretleri­nin yükselmesine ve yaşam ko­şullarının kısmen iyileşmesine yol açtı. 1965’te üretimi kömüre bağımlı bir başka büyük kuru­luş, Ereğli Demir Çelik Fabrika­sı açıldı. Yeni fabrikalar açılıp talep arttıkça kömür üretimini de artırmak gerekiyordu. Zon­guldak Havzası’ndaki kömürün kırık faylı ve saçaklı yapısı, ma­kineli üretimin önünde ciddi bir engel olduğu için üretim her dö­nem emek ağırlıklıydı. Yani üre­timi yükseltmenin yolu makine yatırımlarını değil işçi sayısını artırmaktı. İşçi sayısının artma­sı sendikaların elini güçlendir­di, zira gerçekleşecek bir grev, demir-çelik fabrikası, termik santral gibi stratejik ve hayati sektörlerin faaliyetlerini aksa­tabilirdi. Bu durum kömürün altın çağının sonu kabul edilen 1980’e kadar devam etti.

    Gelişmiş Avrupa ülkeleri ar­tık kömürden uzaklaşıyor, alter­natif enerji kaynakları arıyordu. Evet, kömür altın çağını geride bırakmıştı ama sanıldığının ak­sine dünya kömür üretimi artı­yordu. Bunun sebebi üretimin coğrafya değiştirmesiydi. Or­taya çıkan “yeni kömür harita­sı”nda kömür üretimi Avrupa gibi emek gücünün pahalı, işçi sınıfının diğer bölgelere göre örgütlü olduğu bölgelerden As­ya-Okyanusya hattına kaydı.

    Bu durum üretim maliyet­lerinin ve dünya kömür fiyat­larının düşmesine sebep oldu. Yeni kömür haritası, taşkömü­rü tarihi için de çok önemli bir dönüm noktasıydı. Artık kömür ithal etmek, üretmekten daha ucuzdu. Hâl böyle olunca emek­li olan işçinin yerine yenisini almayan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) üretimi gi­derek azaldı, zamanla sermaye döngüsü açısından daha “önem­siz” hale geldi. Bundan sonra sendikalar da yavaş yavaş eski güçlerini yitirdiler.

    İnsanlığın en kara sayfaları Ümit Kıvanç’ın objektifinden 1980’lerde Zonguldak maden işçileri.

    İthal etmek üretmekten da­ha ucuza mal oluyorken üre­time devam etmenin tek şartı, en önemli maliyet kalemini ya­ni işçi ücretlerini düşürmek­ti. Devlet bunu sağlamak için 1980’lerin sonundan itibaren madenleri özelleştirmek istedi. Ancak sendikaların gücü özel­leştirmenin önündeki en büyük engeldi. Bunun üzerine, bir çe­şit arka kapıdan özelleştirme olan rödovans sistemi günde­me geldi. Fransızca kökenli rö­dovans kelimesi “bir şeyi kul­lanmanın karşılığında ödenen vergi” demektir. Bugün daha çok madencilik sektöründe, bir maden sahasının belirli bir sü­reliğine, alt sözleşme yoluyla bir şirkete belirli bir para karşılı­ğında verilmesi anlamına gelir. Yani maden jargonunda rödo­vans taşeron sistemidir.

    Zonguldak’ta ilk rödovans sözleşmesi 1988’de yapıldı. Fakat rödovanslı sahalarda üretim 1992’de başladı. Taşe­ron sistemi, kaçak ocakların yaygınlaşmasına da sebep ol­du. Genelde maden işçilerinin kendi bahçesinde ya da emek­li işçilerin şehrin dışına doğru uzanan dağ yamaçlarında yer­yüzüne yakın kömür damar­ları bulup orada üç beş kişiyle üretim yapmak için açtıkları ocaklara “kaçak ocaklar” de­nir. Ama taşeronların üretim hedefini daha ucuz maliyetle sağlamak için kendi sahaların­da kaçak ocaklara izin verme­si, neoliberal döneme özgü yeni bir durumdu ve kaçak ocakla­rın sayısını muazzam miktarda artırmıştı.

    Soma faciası sonrasında #tarih, ilk sayısının kapak dosyasında geçmişten bugüne maden kazalarını işlemişti.

    Kaçak ocaklar Havza’da kö­mürün bulunduğu 1840’lı yıl­lardan beri varlığını sürdürüyor. Bu ocaklarda üretim 19. yüzyıl koşullarında yapılır, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin esamesi okun­maz. Aydınlatma için uzatma kabloları ve akü, kimi zaman ısınmak için soba dahi kullanıl­maz. Kaçak ocaklar, madenci­lerin işsiz kaldıkları dönemde hayatlarını idame ettirebilmek için mecburen başvurdukları bir yoldur.

    Taşeronlaşmanın getirdiği sorunlar yalnız Zonguldak böl­gesindeki madenler için değil, sözgelimi Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetinde gördüğü­müz gibi Soma için de geçerli. Aslında Soma’da kağıt üzerinde taşeron yok. Taşeron sistemini sürdürenler “dayıbaşı” denilen kişiler. Bu tabir eskiden büyük toprak sahiplerine mevsimlik tarım işçileri bulan simsarlar için kullanılıyordu. Maden için yapılan da aynı şey. Bulduğu iş­çilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü dayıba­şılara ait. Dayıbaşılar bunun kar­şılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak- şir­ketten para alıyor.

    Bu yazı #tarih’in Haziran 2014 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.

  • Devir değişti zulüm değişmedi

    Devir değişti zulüm değişmedi

    Cumhuriyet’in kuruluşu ve izleyen tek parti döneminde maden işçilerinin koşulları yine çok ağırdı. Özellikle iş mükellefiyeti uygulamasıyla Zonguldak Havzası halkının zorla madenlerde çalıştırıldığı 1940-47 dönemi çok acı hatıralar bıraktı.

    Osmanlı döneminde kömür madenlerinde taşeron işletmeciliğe ve geçici işçiliğe dayalı üretim ilişkileri ile işçilerin ağır çalışma ve yaşam koşulları Cumhuriyet idaresine geçildikten sonra da devam etti. Büyük Millet Meclisi’nin 1921’de çıkardığı 151 numaralı Amele Kanunu, madenlerde çalışanların haklarını düzenlemeye yönelik olsa da fiiliyatta işçilerin haklarını gözetecek bir denetim mekanizması yoktu. 1923’te ülkeyi saran grev dalgasına Zonguldak kömür işçileri de katılarak kanuni haklarının uygulanmasını istemiş, keyfi yevmiye kesintileri, cezalar, uzun çalışma saatleri, adaletsiz ücret sisteminden şikâyet etmişlerdi. Ancak hükümet grevleri bastırdı.

    Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da maden işletmecileri devletten aldıkları işletme ruhsatlarıyla kazma-kürek-kas gücüne dayanarak üretim yapıyorlardı. Kömür demek insan emeği demekti. En büyük maliyet kalemi de ücretti. Yüksek kâr ise düşük ücretten geçiyordu. İşçilerin ağır koşullarda karın tokluğuna çalışmasını mümkün kılan çalışma düzeni, kesenecilik de denilen taşeronluk sistemine ve işçilerin geçinme mecburiyetine dayalıydı. Maden işletmecisi ocağı işletmek yerine keseneciye vererek üretimi daha ucuza mal eder, yasaların dayattığı kurallara uyma zahmetinden kurtulurdu. Keseneci, işçi hasta olsa tedavi ettirmez, kazada ölse aileye “kan parası” vererek işten sıyrılır, yevmiyeyi vermez, bazen de kaçar giderdi.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Ereğli Kömür Havzası’ndaki bir madenin baca ağzı. 1940’lı yıllar.

    İşçiler her zaman rızalarıyla çalışmaz, vergi borcu ya da aşar mültezimine borcu nedeniyle jandarma zoruyla toplanarak ocaklara sokulurdu. İşçiler köylerinde tohumluk, gaz yağı, bez gibi ihtiyaçları için eşrafa ve çavuşlara borçlanır, onların seçtiği ocaklarda borçları karşılığı çalıştırılırdı. Üstelik ocak sahibinin dükkânından da borçlanır, ay sonu aldığından öderlerdi. Ocak sahibi sağ eliyle verdiğini sol eliyle alırdı.

    1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra CHP liderliğinde otoriter bir tek parti idaresi kuruldu. 1925 büyük grev dalgası bastırıldıktan sonra işçi hareketleri ve sendikal örgütlülük büyük ölçüde engellendi.

    1930’larda sanayileşme planlarıyla birlikte kömür, devlet için iyice önem kazandı. Devlet kömür üretimini artırmak için bir yandan EKİ’yi (Etibank Ereğli Kömür İşletmesi) kurdu, diğer yandan da şirketler üzerindeki üretim baskısını artırdı. Şirketler işçileri ocaklara çekmek ve verimli kılmak için yurtlar ve yemekhaneler inşa etse de yaşam koşullarında kapsamlı bir iyileşme gerçekleşmedi. İşçilerin büyük bir kısmı sobasız, zeminleri toprak barakalarda sefilâne yaşıyor, aylarca yıkanamıyordu. Yemekhaneler paralıydı. İşçilerin çoğu köylerinden getirdikleri katıkla idare ediyordu.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Lüzumsuz harcama 1940’lı yıllarda bir madenin baca ağzında çekilen fotoğraf. İşçilerin arkasındaki tabelada “Lüzumsuz kullanacağın direk, memlekete ve müesseseye ziyan verir. Direği israf etmemek en mühim vazifelerinden biridir” yazıyor. Madende tavanı güçlendirmek kullanılan direkler o dönemde ağaçtan yapılıyordu.

    2. Dünya Savaşı yılları Zonguldak halkının hafızasında en acılı yılları oluşturur. Madenlerin devletleştirildiği 1940’tan 1947’ye kadar havzada uygulanan ücretli iş mükellefiyeti döneminde binlerce işçi önce bir ay, 1942’den itibaren 45 gün köyde kalıp, 45 gün ocaklarda ağır koşullarda çalıştırıldılar. İş kazaları hayatın bir parçasıydı. O yıllarda Türkiye’deki bütün iş kazalarının neredeyse yarısı Zonguldak madenlerinde oluyordu. Mükellefiyet köydeki aileleri de derinden etkiledi. Erkeklerin madene gitmesiyle ailenin geçimi, kadınlara, çocuk ve yaşlılara kaldı.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Kozlu maden işçileri korteji, bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasında.

    Cumhuriyet idaresi de Osmanlı devleti ile benzer gerekçelerle ücretli iş mükellefiyetine başvurmuştu: savaş yıllarında kömür üretimini güvenceye almak. Her iki dönemde devlet yoğun baskı uyguladı. Alınan tüm yasal önlemlere, arttırılan cezalara karşın mükellef işçileri madenlerde tutmak kolay olmadı. İşçiler firar etmekten, mükellefiyet kararnamesinin boşluklarından yararlanmaya, yalandan hasta raporu almaktan işe devamsızlığa uzanan bir dizi yola başvurdular. Mükellef işçilerin listelerinin oluşturulması, ocaklara sevki, devam kayıtlarının tutulması, kaçak işçilerin yakalanması, izin ve hastalık raporları verme işlerinde görev alan onlarca görevli, sağlık memuru, jandarma ve muhtar gerek rüşvet karşılığında, gerekse akrabalık, hemşerilik bağlarıyla işçilerin bir kısmını mükellefiyetten kurtarıyordu.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Bayram hatırası 1930’lu yıllarda anne, baba, üç kız ve üç erkek çocuktan oluşan bir madenci ailesi. Soğuğu engellemek için sac ve tenekeyle kapladıkları barakalarının önünde bir bayram hatırası çektirdikleri kıyafetlerinden anlaşılıyor.

    İşçilerin başvurdukları bir diğer yol ise CHP’ye şikayette bulunmaktı. Şikayetçiler, genellikle kanun devleti, halkçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleri, adalet, vatandaş, devletin vazifesi gibi CHP için de meşru olan kelimeleri kullanarak dertlerini dillendiriyorlardı. Şikayetçilerin yaptığı, CHP’yi halk idaresi, kanun üstünlüğü, halkçılık gibi kendi ilkeleriyle sıkıştırıp harekete geçirmekti. Bu koşullarda CHP’nin hamaseti sürdürmesi zorlaşmıştı. İşçiler, milletin efendisi köylüler, hukuk güvencesinde, millî iradenin kaynağı yurttaşları olarak insanca yaşam, ücret, memur ve jandarma zulmüne karşı adalet talep ediyorlar, “Baba devlet”e adaletin olmadığı yerde itaatin beklenemeyeceğini hatırlatıyorlardı. Böylece yukarıdan aşağıya dayatılan cumhuriyetçi otoriteryanizme karşı hukuk devletinin ve yurttaşlık haklarının ahlaki ve siyasi dilini oluşturdular.

    Havza halkının uzun yıllar süren mücadelesi ve yükselen isyan sesleri sonucunda iş mükellefiyeti 1 Eylül 1947’de kaldırıldı. Örgütlü ve demokratik mücadelenin mümkün olmadığı koşullarda Zonguldak halkı ağır bedeller ödeyerek emek mücadelesinin ve demokratik değerlerin oluşumuna katkıda bulundular.

  • Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu

    Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu

    Zorunlu çalıştırma dönemi bitince sendikal örgütlenmeye hız veren işçilerin koşulları, “kömürün altın çağı” denilen 1960-1980 arasında nispeten iyileşmişti. Ancak 1980 sonrası taşeronlaşma, facia boyutunda iş cinayetlerini de beraberinde getirdi.

    Kömür madeni havzalarının 1947 sonrası tarihi üç döneme ayrılabilir. İlki 1947’den 1960’a kadar olan, madenlerde zorunlu çalıştırılma ve yasal olarak kaldırılan iş mükellefiyeti uygulamasının kısmen devam ettiği dönem; ikincisi 1960-1980 arası, kömür üretiminin “altın çağı” diyebileceğimiz dönem; üçüncüsü 1980’den bugüne kadar olan ve taşeron ocakların yaygınlaşarak, iş cinayetlerini artırdığı ve kömür ocaklarını deyim yerindeyse birer “cinayet mahalli”ne çevirdiği dönem.

    Birinci dönemin tarih açısından ilk önemli olayı 1948 yılında Çatalağzı Termik Santralinin kurulmasıdır. 1937’de kurulan Karabük Demir Çelik Fabrikasının kömür ihtiyacını karşılayan Zonguldak Taşkömürü Havzası, 1948’den itibaren Çatalağzı Termik Santrali gibi bir büyük kuruluşun kömür ihtiyacını da karşılamaya başladı.

    Bu dönemin diğer özelliği de kömür ocaklarının- bir dizi işçi örgütlemesine sahne olmasıdır. 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu’nun 1946’da değiştirilmesiyle, önce Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Derneği, ardından 1947 yılında Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Sendikası kuruldu. Sendika 15 bin maden işçisini örgütledi ve ertesi yıl Zonguldak Maden İşçileri Sendikası adını aldı. Bu sendikanın da katılımı ile irili ufaklı 7 sendika 1958 yılında birleşti ve merkezi Zonguldak’ta bulunan 40 bin üyeli Türkiye Kömür Madenleri İşçileri Federasyonu kuruldu.

    Hem sendikal faaliyetler hem de iç tüketimi artırmaya yönelik ekonomi politikaları 1960 sonrasında işçi ücretlerinin yükselmesine ve yaşam koşullarının kısmen iyileşmesine yol açtı.

    1965’te üretimi kömüre bağımlı bir başka büyük kuruluş, Ereğli Demir Çelik Fabrikası açıldı. Yeni fabrikalar açılıp talep arttıkça kömür üretimini de artırmak gerekiyordu. Zonguldak Havzası’ndaki kömürün kırık faylı ve saçaklı yapısı, makineli üretimin önünde ciddi bir engel olduğu için üretim her dönem emek ağırlıklıydı. Yani üretimi yükseltmenin yolu makine yatırımlarını değil işçi sayısını artırmaktı. İşçi sayısının artması sendikaların elini güçlendirdi, zira gerçekleşecek bir grev, demir-çelik fabrikası, termik santral gibi stratejik ve hayati sektörlerin faaliyetlerini aksatabilirdi.

    Bu durum kömürün altın çağının sonu kabul edilen 1980’e kadar devam etti. Gelişmiş Avrupa ülkeleri artık kömürden uzaklaşıyor, alternatif enerji kaynakları arıyordu. Evet, kömür al- tın çağını geride bırakmıştı ama sanıldığının aksine dünya kömür üretimi artıyordu. Bunun sebebi üretimin coğrafya değiştirmesiydi. Ortaya çıkan “yeni kömür haritası”nda kömür üretimi Avrupa gibi emek gücünün pahalı, işçi sınıfının diğer bölgelere göre örgütlü olduğu bölgelerden Asya-Okyanusya hattına kaydı.

    Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu
    Ocağa inen Zonguldak maden işçileri. 1980’li yıllar
    Fotoğraf: Ümit Kıvanç

    Bu durum üretim maliyetlerinin ve dünya kömür fiyatlarının düşmesine sebep oldu. Yeni kömür haritası, taşkömürü tarihi için de çok önemli bir dönüm noktasıydı. Artık kömür ithal etmek, üretmekten daha ucuzdu. Hâl böyle olunca emekli olan işçinin yerine yenisini almayan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) üretimi giderek azaldı, zamanla sermaye döngüsü açısından daha “önemsiz” hale geldi. Bundan sonra sendikalar da yavaş yavaş eski güçlerini yitirdiler.

    İthal etmek üretmekten daha ucuza mal oluyorken üretime devam etmenin tek şartı, en önemli maliyet kalemini yani işçi ücretlerini düşürmekti. Devlet bunu sağlamak için 1980’lerin sonundan itibaren madenleri özelleştirmek istedi. Ancak sendikaların gücü özelleştirmenin önündeki en büyük engeldi. Bunun üzerine, bir çeşit arka kapıdan özelleştirme olan rödovans sistemi gündeme geldi. Fransızca kökenli rödovans kelimesi “bir şeyi kullanmanın karşılığında ödenen vergi” demektir. Bugün daha çok madencilik sektöründe, bir maden sahasının belirli bir süreliğine, alt sözleşme yoluyla bir şirkete belirli bir para karşılığında verilmesi anlamına gelir. Yani maden jargonunda rödovans taşeron sistemidir.

    Zonguldak’ta ilk rödovans sözleşmesi 1988’de yapıldı. Fakat rödovanslı sahalarda üretim 1992’de başladı. Taşeron sistemi, kaçak ocakların yaygınlaşmasına da sebep oldu. Genelde maden işçilerinin kendi bahçesinde ya da emekli işçilerin şehrin dışına doğru uzanan dağ yamaçlarında yeryüzüne yakın kömür damarları bulup orada üç beş kişiyle üretim yapmak için açtıkları ocaklara “kaçak ocaklar” denir. Ama taşeronların üretim hedefini daha ucuz maliyetle sağlamak için kendi sahalarında kaçak ocaklara izin vermesi, neoliberal döneme özgü yeni bir durumdu ve kaçak ocakların sayısını muazzam miktarda artırmıştı.

    Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu
    1980 sonrası başlayan taşeronlaşma madencilerin koşullarını daha da ağırlaştırdı.

    Kaçak ocaklar Havza’da kömürün bulunduğu 1840’lı yıllardan beri varlığını sürdürüyor. Bu ocaklarda üretim 19. yüzyıl koşullarında yapılır, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin esamesi okunmaz. Aydınlatma için uzatma kabloları ve akü, kimi zaman ısınmak için soba dahi kullanılmaz. Kaçak ocaklar, madencilerin işsiz kaldıkları dönemde hayatlarını idame ettirebilmek için mecburen başvurdukları bir yoldur.

    Taşeronlaşmanın getirdiği sorunlar yalnız Zonguldak bölgesindeki madenler için değil, sözgelimi Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetinde gördüğümüz gibi Soma için de geçerli. Aslında Soma’da kağıt üzerinde taşeron yok. Taşeron sistemini sürdürenler “dayıbaşı” denilen kişiler. Bu tabir eskiden büyük toprak sahiplerine mevsimlik tarım işçileri bulan simsarlar için kullanılıyordu. Maden için yapılan da aynı şey. Bulduğu işçilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü dayıbaşılara ait. Dayıbaşılar bunun karşılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak- şirketten para alıyor.

    Geçmişte olduğu gibi bugün de kömür madeni denilince akla ölümlerin gelmesi düşündürücüdür. Ama bütün bu süreç bilinçli politik tercihlerin sonucunda ortaya çıktı. 1980 sonrasında öncelikli olarak üretimi ve kârı artırma mantığı ve taşeronlaşma, çalışma ortamını bir cinayet mahalline çevirdi. Faili sermaye olan bu cinayetlere, konumunu sermaye için gerekli şartları ve yasal düzenlemeleri sağlamaya indirgenmiş devlet “yardım ve yataklık” yaptı. Dolayısıyla madenci ölümleri kaza değil, örgütlü bir cinayettir.

    100 yıllık linyit yatağı: Soma

    Türkiye’nin en büyük maden faciasının yaşandığı Soma’da, Zonguldak’taki gibi taşkömürü değil linyit kömürü üretiliyor. Linyit, ısıtma değeri düşük, barındırdığı kül ve nem miktarı fazla olduğu için genellikle termik santrallerde kullanılıyor. 1981’de ilk kez enerji üreten Soma Termik Santrali’nin kurulması, Soma’daki linyit kömürünü daha da kıymetli hale getirdi.

    Soma Havzası’nda kömür 1913 yılında Darkaleli Osman Ağa tarafından bulundu. Aynı yıl Akhisarlı Ragıp ve Çimeris Beyler tarafından işletmeye açılan kömür ocakları, 1914- 1918 yılları arasında ordunun ihtiyaçlarını karşıladı. Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransızlar tarafından 1918-1922 yılları arasında işletilen ocaklar, 1922 yılından 1939 yılına kadar Faik Sabri, Nuri Aziz ve Yunus Nadi tarafından işletildi. Ocaklar, 1939’da Etibank’a ve 1957’de Türkiye Kömür İşletmeleri’ne (TKİ) devredildi

    Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu
    Türkiye tarihinin en büyük maden kazası 13 Mayıs 2014’te Soma’da yaşandı.

    1973 petrol krizinden sonra Türkiye’deki linyit rezervleri, enerji darboğazını aşmak için bir alternatif olarak gündeme geldi. 1978’de Soma madenlerinin de içinde olduğu linyit sahalarının hemen tamamı devletleştirildi. Bu tarihten sonra ocaklar Ege Linyit İşletmeleri (ELİ) tarafından işletilmeye başlandı.

    90‘lardan itibaren bazı ocaklarda taşeron sistemiyle çalışmaya başlandı, 2000’li yıllardan itibaren taşeron sistemi yaygınlaştı.

    Kayıtlar düzenli tutulmadığı için kesin rakam verilememekle birlikte, son faciaya kadar Soma’da 1950’lerden bu yana en az 80 maden çalışanı hayatını kaybetti.

    Kaç kişi öldü

    Kömür madenleri 1940’da devletleştirilmeden önce Türkiye’deki maden kazalarıyla ilgili düzenli bir kayıt tutulmamış. Tahmini bir rakam söylemek bile imkânsız. 1941’den itibaren tutulan çeşitli kayıtlardan ve hazırlanan raporlardan 1941-2014 arası yaklaşık 4 bin madencinin iş kazalarında öldüğünü, 100 binden fazlasının yaralandığını söyleyebiliyoruz. Ancak bu rakamlar da pek güvenilir değil, zira madenci ölümleri, özellikle kaçak ocaklardaki ölümler her zaman kayıtlara geçmiyor.

  • Yeraltında geçen 45 yıl

    Yeraltında geçen 45 yıl

    19. yüzyıl sonlarında 14 yaşındayken madenci olan Ethem Çavuş o kadar çok ölüme tanık olur ki, bir yerden sonra ölüm karşısında hiçbir şey hissetmemeye başlar.

    Ethem Yemelek 1870’lerin başında doğmuş ve ömrünün 45 yılını kömür madenlerinde çalışarak geçirmiş bir işçi. Devrek ilçesine bağlı Çomaklar köyünden. Etrafında bilinen adıyla “maden kurdu”. Çalışmaya 14 yaşında başladığından onun anıları Osmanlı’nın son dönemlerinde Zonguldak kömür havzasında olup bitenleri de yansıtıyor. Bu dönemden geriye kalan tek madenci hatıratı bu. Ethem Yemelek anılarını, hikayelerinde madencilerin hayatlarını konu edinen edebiyatçı ve gazeteci Ahmed Naim Çıladır’a 1930’larda anlatmış.

    Ethem Çavuş madenciliğe başladığında havza halkına madende çalışma zorunluluğu getiren Dilâver Paşa Nizamnamesi yürürlüktedir. Köylerden kimin madene gideceğinden ve maden işinden kaçmak isteyeceklerin cezalandırılmasından muhtarlar sorumludur. Ethem Çavuş’un köyünde de kimin madenci olacağına muhtar karar verir. Güçlü olanları ayırt etmek için güreş müsabakaları düzenleyen muhtar, kazananların arasından, kömür dolu ağırlığı yaklaşık 40 kilo olan küfeleri taşıyabilecekleri madenci yazar. Bu yedi kişiden biri Ethem Çavuş’tur. Seçilenler derhal madene yollanır. Hatıratında bu yolculuk sırasında çok korktuğunu saklamayan Ethem Çavuş, etrafındakilere bakıp, sürekli birinin kaçmasını umut eder. Kaçanın peşisıra o da davranacaktır. Ama kimse kaçamaz ve hepsi madende küfeci olarak işe başlar.

    Madenler bu dönem yüzeye daha yakın bölgelerde kömüre ulaşılan yerlerdir. Yaşanan kazalar nadiren patlamalardan, sıkça göçüklerden kaynaklanır. Gördüğü ikinci ölümlü kazadan sonra Ethem Çavuş, madenden kaçar, ama kuyuya geri dönmek zorunda kalır. Bu dönem çalıştığı ocakta ödemeler al güllü basma ve Amerikan bezi ile yapılmaktadır. Bunları satmaya kalktıklarında işçilerin eline, ederin çok altında para geçer. Nakit para ödendiği için geçtiği ve Gürcüler tarafından işletilen başka bir madenden, Ethem Çavuş hayatında ilk defa 12 mecidiye kazanır ve adeta “zengin” olur. Bu parayla, ailesine hediyeler alır, amcasının ve vergi borcu yüzünden hapiste olan babasının borçlarını öder.

    Yeraltında geçen 45 yıl
    1890’larda Gelik’te bir maden ocağı

    Bir defasında madencilerin ateşnefes dedikleri grizu patlamalarından birine yakalanan Ethem Çavuş, kazadan su kanalına düşerek kurtulur ve 77 kişinin öldüğü kazadan sonra madenciliği bırakmaya karar verse de çaresiz yine geri döner.

    Hayatı boyunca o kadar çok ve korkunç ölüm görür ki, bir yerden sonra ölüm karşısında insanın hiç bir şey hissetmediğini anlatır. Madenden dışarı taşınan ölülere bakıp sadece merak duyduğunu söyler. “Nasıl yaralandı, taş neresine isabet etti?” gibi meraklar, ölüm karşısında hem üzüntünün, hem korkunun önüne geçer.

    Kendisi de bir defasında göçük altında kalır. Saatler sonra ilk duyduğu kazma sesleri ve “Deli Ethem öldü, on saattir hayatta kalmış olamaz” sözleridir. Kendini toplayıp, ölmediğini seslenir kurtarmaya gelenlere. Derken kazma sesleri durur, elle kazılan topraktan bir el uzanır ve bacağını tutar.

    Madenlerde çalışmadığı iş kalmaz, küfecilik, saçcılık, kesicilik yapar, yük vagonu kullanır ve sonunda çavuşluğa yükselir. Madende yapmadığı tek iş, gaz kontrolü yapmaktır. Madenciler gazın birikmesini engellemek için madenin muhtelif yerlerinde ateş yakarlar. Ateş konulamayan yerleri kontrol eden işçiler ölüme en yakın olanlardır. Ellerinde bir değnek, değneğin ucunda ateş, gaz kontrolü yaparken irili ufaklı patlamalara maruz kalan bu işçilerdir ve yevmiyeleri diğerlerinden biraz fazladır.

    Yeraltında geçen 45 yıl

    Hatıratta çok sayıda insanın adı geçiyor. Mesela kadın madenciler var: Adalı Sultan, Topçu Emine, Kırdıkaçtı Zülfüye ve bütün kadın madencilerin en ünlüsü Gülsüm Hatun. Hatta bir defasında Gülsüm Hatun ortadan kaybolur ve onu ertesi gün göçük altında bir galeride mahsur kalmış, “kurtarın beni” diyen sesi sayesinde bulurlar. Ethem Çavuş, Ereğli madenleri Fransızların yönetimindeyken, denetlediği her ocağa uğursuzluk getiren Fransız mühendis Mösyö Sakallı Jiro’yu da anlatır. Gönlünü kaptırdığı bir Rum güzelden, eşekle yük taşıyan babasından, gözleri görmeyen kız kardeşinden, madencilik yapan oğlundan ve kardeşinden bahseder. Bütün bunları anlatırken Ethem Çavuş altmışlı yaşlarını sürmektedir ve 14 yaşındayken muhtarın köyde güreş tutturup madenci yazdığı yedi kişiden sadece ikisi hayattadır.

    Gözaltına alınan kitap

    Yeraltında geçen 45 yıl

    Ethem Çavuş anılarını 1930’lu yıllarda Ahmed Naim’e (Çıladır) anlatır. Ahmed Naim, Zonguldak ve çevresinde çok iyi tanınan, hikâyelerinde madencileri konu eden bir edebiyatçı ve gazetecidir.

    Ethem Çavuş’un anıları ilk olarak yerel Bartın gazetesinde yayımlanır ve 1940’larda kitap haline getirilir. Kitap bir maden işçisinin çalışma hayatından tanıklıklar içeren çok az sayıdaki kaynaktan biri, emek tarihiyle ilgilenenler için olağanüstü bir bilgi kaynağıdır. Fakat bu önemli kitabın etkisi hep küçük bir çevreyle, Zonguldak ve civarıyla sınırlı kalmıştır. Bartın gazetesinin ilgili sayıları arşiv malzemesi olurken, yayımlanan kitap da zamanla ortadan kaybolur.

    Kitabın Çıladır ailesindeki tek nüshası Ahmed Naim’in oğlu Sina Çıladır tarafından korunurken onun da kapısına 12 Mart 1971 darbesi döneminde kolluk kuvvetleri dayanır ve babasından kalan tüm yazılı malzemeyle birlikte bu kitaba da el koyarlar.

    Sina Çıladır, 2006’da başka bir çalışma için yerel gazeteleri tararken babasının Ethem Çavuş ile yaptığı görüşmenin başka bir kopyasına Şirin Ereğli gazetesi arşivinde rastlar. Anılar bu yerel gazetede 1962’de yayımlanmıştır.

    Bu kopya esas alınarak hazırlanan hatıralar Defne Sanat Yayınları tarafından, Yer Altında Kırk Beş Sene başlığıyla bir kez daha 2010’da yayımlanır.