Etiket: zerdüşt

  • Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar’ın doğusundan güneye inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesiydi. Oluz Höyük kazılarında MÖ 600-550 arasına tarihlenen buluntular, “kimliklendirilmiş” arkeolojik bulgular değildir. Dolayısıyla bundan hareketle İslâmiyet öncesi Kürtler’le ilişkilendirilen yaklaşımlar bilimsel sayılamaz.

    Oluz Höyük kazılarının 2022 ve 2023 dönem­lerinde 4B Mimari Tabakası’nda (MÖ 600-550) Med Krallığı dönemine ait mimari kalıntıların açığa çıkarılması; çanak-çömlek ve bazı küçük buluntuların saptanması Türki­ye kamuoyunda ve uluslararası arkeoloji çevrelerinde oldukça dikkati çekti.

    Medler ve Med Krallığı’nın kendilerine ait yazılı kayıtların bugüne değin ortaya çıkarı­lamamış olması, arkeolojik bulguların kimliklendiril­mesini de zorlaştırıyordu. Bu süreçte, “ateş kültü” ile ilgili erken dönem bulguları, Oluz Höyük’ün MÖ 500’lerde bu krallığın batı sınırında kutsal bir yerleşme olduğunu kanıt­ladı. Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar Denizi’nin doğusundan güneye doğru inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesini oluşturmuştu. Büyük kafileden ayrılan Med küme­leri, Urmiya Gölü havzasına yerleşmişti. MÖ 8000’lerden (öntarih-protohistorya döne­mi) itibaren Medler’in yaşadığı bölgeyi Assurlular “Mada”, eski Yunanlar ise “Medya” olarak adlandırmışlardır.

    Medler uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakalar’ı (Doğu İskitler) İran topraklarından çıkar­mışlardır. Ülkesindeki Turanî göçebelerden kurtulan Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-585) İran coğrafyasında genişleme arzusundaydı. Bu siyaset doğ­rultusunda Medler, dönemin Pers ülkesi Parsua’ya ilerleye­rek Kral Ariaramna’yı egemen­lik altına aldılar ve ülkeyi talan ettiler. Kyaksares, Parsua ile beraber 1. Kyros’un (MÖ 640- 600) ülkesi Parşumaş’ı da ele geçirerek tahta 1. Kambys’i (MÖ 600-559) çıkardı. Böyle­likle Parsualar, Med Krallığı’na bağlı vasal bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen 1. Kambys, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 559’da İran’da Önasya’nın en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan Büyük Ky­ros doğdu (MÖ 590).

    Arkeo_Tarih_1
    Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler batıdaki sınırlarını Kappadokia’ya kadar ilerletmişlerdi (MÖ 585).

    İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamamlayan Medler, önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmpara­torluğu’nun tarihten silinme­siyle Batı İran, Kuzey Mezo­potamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye baş­ladılar. Medler’in batıya doğru hareketlenmeleri; Kızılırmak kavsi içi ve yakın çevresinde Antik Batı’nın Kappadokia dediği, Assurlular’ın ise Tabal, Kaşku ve Tukhana (Tuvana) olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Ana­dolu’nun doğu yarısını işgal etmeleri (MÖ 590) ile Batı İran, Mezopotamya ve Anadolu top­raklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Erken Zerdüşt Dini’nin etkisi önemli olmuştur.

    Arkeo_Tarih_2
    Bugün İran’ın Şiraz şehrinin 50 km kuzeydoğusunda bulunan Persepolis’teki Apadana Sarayı duvar kabartmalarında Med ve Pers askerleri.

    MÖ 559’da Persler’in başına geçen Büyük Kyros, Medler’in boyunduruğunda olmasına rağmen Elam Krallığı’nın eski başkenti Susa’yı ele geçirdi. Mezopotamya’nın güneyine açılan yol üzerinde bulunan Susa, stratejik konumu dola­yısıyla Persler için çok önemli bir merkez konumuna geldi. Uzun bir süre devam eden isyan sonucunda MÖ 550’de anne tarafından dedesi olan Med kralı Astyages’i yenen Kyros, iki krallığı birleştirerek kendisini ülkenin tek hakimi ilan etti.

    Arkeo_Tarih_3
    Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarından bir örnek.

    Medler ve Med Krallığı hakkında, ikincil kaynaklar ile Persepolis Apadana Sarayı ka­bartmaları dışında kimliklendi­rilmiş arkeolojik bulgular yoktur. Arkeolojide “hayalet kültür” adı verilen bu durum, Medler’i daha güçlü oldukları dinî görünümleri ile tanımlamayı zorunlu kılar. Ahura Mazda, natürist külte bağlı olan Med tanrılarının en büyü­ğüdür. Ahura Mazda’nın dini olan Mazdeizm, İran ve yakın çevresi­ni ciddi biçimde etkilemiş ve eski İranlılar ateş, güneş, ay, toprak, su ve rüzgarı kutsal varlıklar olarak görmüşlerdir. Ay gece, güneş ise gündüz aydınlığını; ateş Ahura Mazda’nın varlığını; toprak ve su ise temizliği temsil ederler. Ateş, su ve toprağın kirletilmesi kesinlikle yasak­tır. Anne tarafından Med kanı taşıyan Büyük Kyros, dedesi Astyages’i mağlup edip Pers egemenliğini kurduğunda; Pers aristokrasisi Medler’in ruhban sınıfı olan Moglar (Muğ, Magi) tarafından temsil edilen ve ge­nellikle yoksullar tarafından be­nimsenmiş olan Zerdüşt Dini’ne sempati duymadılar. Moglar da Pers kralları ile soylularından hoşnut değillerdi; zaman zaman halkı krala karşı kışkırtma faali­yetlerine giriştiler. Med Krallığı döneminde saygın kişiler olarak hürmet gören Moglar, Persler tarafından ciddiye alınmadılar; ancak kurban ayini, fal ve rüya tabiri gibi ihtiyaçlar dahilinde talep gördüler.

    Oluz Höyük’teki Med bulun­tularını analiz eden ve geçen ay yayımlanan (#tarih, s.109: “Medler, Oluz Höyük’e geldi; heykel-sunak gitti, ateş geldi”) yazımızdan sonra; özellikle kimi milliyetçi ile Kürt yerel tarihçilerin sosyal medyada “Med-Kürt eşitliği” temelinde bu arkeolojik keşfi siyasallaş­tırmaya çalıştıkları gözlendi. Bunun temel nedeni, Oluz Höyük’te “ateş kültü” ile Med Krallığı’nın birarada açığa çıkarılmış olmasıdır. Med-Kürt bağlantısı aslında uzun yıllar­dır gündemde olan bir şehir efsanesidir ve bilimsel açıdan kanıtlanmış bir yönü yoktur. Herodotos’un bildirdiğine göre, Medler İranî bir halktır ve Persler’le akrabalıkları vardır. Akhaimenid döneminde Persler Medler’i kendilerine örnek al­mış ve onlar gibi giyinmişlerdir. Büyük Kyros, Med, Elam, Babil, Lydia, Assur ve Fenike kıyafet­lerini görmüş, bunların içinde Medler’inkini benimsemiştir. Sözkonusu dönemde bir halkın başka bir halkın kıyafetinden giyinmesi pek görülmüş bir şey değildi ve bu durum bir utanç meselesiydi. Buna karşın, dil, ırk ve inançları bakımından birbirlerine çok yakın olan bu iki halk için böyle bir durum sözkonusu olmamıştır.

    Med diline ait herhangi bir belge bulunmamakla birlikte, bunun Pers dili ile yakın olduğu düşünülmektedir. Teorik ve arkeolojik düzlemde Kürtler’in Medler’le tarihsel bağları oldu­ğunu söyleyebilecek durum­da değiliz. İslâmiyet öncesi tarihleri bir “karanlık çağ” olan Kürtler için, Medler ve Zerdüşt Dini üzerinden bir tarih oluş­turulmaya çalışılması bilimsel bir yaklaşım değildir. Bugüne değin Önasya coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda İslâmiyet öncesi Kürtler’le iliş­kilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşıl­madığı gibi, Kürtler’in Zerdüşt Dini mensubiyeti, ibadetleri ya da tarihsel ateşgedeleri ile ilgili hiçbir bilgi de yoktur. Ayrıca İslâmiyet öncesi Kürt tarihinde Zerdüşt Dini’ne mensup bir ta­rihsel şahsiyet de bilinmemek­tedir. Arkeoloji bilimi, aktüel siyasetin formatlarına göre düzenlenmez.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük 2023 kazıları esnasında arkeologlar Med Sunağı’nda çalışılırken.
  • Medler, Oluz Höyük’e geldi heykel-sunak gitti, ateş geldi

    MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştı. Medler’le birlikte ise, Erken Zerdüşt dini özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladı. Görsel ifadelerin yerini ateş aldı; küller depolandı; ateş, bir tür “kıble” olarak kullanıldı.

    Göçebe Persler, MÖ 1. binyılın başlarında Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Proto-Türk (Tu­ranî) Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla İran’ın bugünkü Fars Bölgesi’ne geldiler ve yerleşti­ler. İlk Pers ülkesinin adı olan “Parsua”, Yeni Assur, Yeni Babil, Yeni Elam, Urartu ve Eski Pers kaynaklarında geçmektedir. MÖ 716-715 yıllarında bölgeye büyük bir sefer gerçekleştiren Assur Kralı 2. Sargon, sarp bir tepe üzerinde yer alan ve güçlü kulelerle korunan Med kenti Ganghutu’ya saldırmış ve kenti zaptetmiştir. Bu bağlamda Assur döneminde Persler ile Medler’in Batı İran’da birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Perslerin komşuları olan Medler, uzun yıllar süren mü­cadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakaları İran toprak­larından çıkarmayı başardılar. Buradaki Proto-Türk göçebeler­den kurtulan Med Kralı Kyaksa­res (MÖ 625-585) İran coğrafya­sında genişleme arzusundaydı. Bu siyasetin bir sonraki aşa­masında Medler, Persleri de egemenlikleri altına aldılar. Böylelikle Persler, Med Krallı­ğı’na bağlı bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen Pers Kralı 1. Kambys ise, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 590’da İran’da Önasya’nın en büyük impara­torluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğacaktı.

    Arkeo_Tarih_1
    Kubaba Sunağı ve yakın çevresinde, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarıldı.

    Önce Urartu Krallığı sonra­sında ise Assur İmparatorluğu yıkılmıştı. İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamam­layan Medler ise Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumu­na geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısında­ki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar.

    Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde, Antik Batı’nın “Kap­padokia” dediği, Assurlular’ın ise “Tabal” olarak andığı top­raklarda Frigleşmiş Kızılırmak Havzası toplulukları yaşıyordu. Medler’in batıya doğru hare­ketlenmeleri, bu coğrafyanın yakın geleceğini belirleyen

    politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Batı İran, Me­zopotamya ve Anadolu toprak­larında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğu­sunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Arkeo_Tarih_2
    Kazı başkanı Prof. Dr. Şevket Dönmez ve ekibi, Med sunağında çalışırken.

    MÖ 590’da başlayan Kızılır­mak (Halys) Savaşı, MÖ 585’de sona ermişti. Bu tarihten itiba­ren Lidya Krallığı, Med sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında oturan Frig halkı ile Frigleşmiş toplu­luklara baskı yapmaya başladı. MÖ 585’teki barış antlaşması ile sağlanan huzur ortamı, MÖ 546’da Akhaimenid kralı Büyük Kyros’un Lidya Kralı Kroisos’u yenmesi ve Anadolu’yu zaptet­mesiyle son buldu.

    Önemli bir Kuzey Kappa­dokia kenti olan Oluz Höyük’e, yaklaşık MÖ 585 civarında Med boylarından biri olan Magiler’in (Mog, Magus) yerleşmiş olduğu, dinsel mimarideki bazı eklenti unsurları ile taşınabilir maddi bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu durum, Anadolu’nun doğu yarısını MÖ 585’ten MÖ 559’a değin 26 yıl boyunca yöneten Medler’in, Amasya coğrafya­sının da dahil olduğu Kappa­dokia’ya büyük önem vermiş olduklarına işaret eder. Bu süre içinde Magiler’in, Erken Zerdüşt dininin temel kültünü oluştu­racak olan Ateş Kültü inancını hem de Zerdüşt’ün hayatta ol­duğu bir dönemde Oluz Höyük’e taşımış oldukları gözlenmekte­dir. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Magiler’in, Medler’le birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girdikleri ve sonrasında belki de hiç geri dönmedikleri anlaşılmaktadır.

    Arkeo_Tarih_3
    Med Krallığı’nın Anadolu’daki yayılım alanı.

    Medler’in işgale başladığı MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesinti­siz bir biçimde farklı inanç sis­temleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Med­ler’le birlikte ise, merkezinde “arkaik monoteizm” (tevhid) ile “anikonizm” olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğ­rafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan arkeo­lojik bulgular, büyük olasılıkla Medler’in hareket güzergah­larına ve yerleşmelere de işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Anadolu’ya yeni olan bu dinde heykelin ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulundu­ğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” ola­rak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir.

    Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı döneminde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığına işaret eden en önemli yapı Kubaba Sunağı’dır (kurbangah). MÖ 600’lerde inşa edildiği anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasında bulunur. Kubaba Sunağı, ana plan şema­sı olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde masif bir yapıdır. Sunak ve yakın çevresinde 2010 döneminden itibaren geliştirilen kazılarda, yapıyı işlevlendirmesine yardımcı olan taştan şekillendirilmiş Ku­baba heykelciği parçası dışında, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar içinde kamçılı kırbaçlara ait olduğunu düşündüğümüz delinmiş ko­yun parmak (phalanx) ve omur (astragalos) kemikleri dikkati çekmektedir.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük’te çıkarılan tunç bir levha, bölgedeki Med varlığının önemli arkeolojik kanıtlarından.

    Oluz Höyük 2023 dönemi çalışmaları sırasında Kubaba Sunağı’nın doğusunda yapı­lan genişleme ve derinleşme çalışmaları sırasında kare biçimli yeni bir masif yapı ortaya çıkarıldı. Kubaba Sunağı ile aynı doğrultuda ve hizada inşa edilmiş olan kare yapının hemen kuzey bitişiğinde ise yu­varlak planlı bir ocak bulundu. Batı ve doğusundaki alanlarda yoğun bir biçimde kül depolama yerleri saptanan ocağın tabanı ve kenarlarının özenli biçimde kil ile sıvanmış olduğu gözlendi (Bunlara ek olarak, kare biçimli yapının güneydoğu köşesine, yapıyla organik bağı olduğu an­laşılan dikdörtgen plan şema­sına sahip bir taş platform inşa edilmiş olduğu anlaşıldı).

    2023 dönemi çalışmalarında saptanan kare biçimli yapının inşa tekniği, taş cinsleri, taş ve çamurdan oluşan yapı malze­meleri ile plan şeması Kubaba Sunağı ile büyük benzerlik­ler göstermektedir. Kubaba Sunağı’nı pozisyonlayarak aynı hizada inşa edilmiş olması da gözönüne alındığında, bu yapının da bir sunak olduğu düşünülebilir. Her iki sunak arasındaki yakın benzerlikler, bunların aynı dönemde, yani MÖ 600 civarlarında birlikte inşa edilmiş olduklarına işaret etmektedir.

    Arkeo_Tarih_5
    Kutsal Ateş Ocağı’nda onlarca yıl yanan ateşin kutsal külleri, yapının etrafında depolanmış.

    Geç Frig kültürünün inanç sistemindeki Kubaba için yapılmış olduğu gözlenen bu iki sunağın ve kutsal alanın, MÖ 585’ten itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Magiler’le birlikte değişime uğramaya başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğuda yer alan suna­ğın kuzeyine eklenen “Kutsal Ateş Ocağı” ile güneydoğusuna inşa edilen taş platform bu de­ğişimin arkeolojik kanıtlarıdır. Bu müdahalelerle Kubaba için inşa edilmiş kare biçimli kutsal bir yapıya “Ateş Kültü” ile ilgili işlevler yüklenmiş olduğu göz­lenmektedir.

    Güneydoğudaki platform ise çok büyük olasılıkla üzerinde ateş yanan bir yapı olarak ta­sarlanmıştı. Orijinal yüksekliği çok büyük olasılıkla 3 metreyi bulmuş olan platformun üze­rinde yanan ateş, yerleşmede bir ateşgede olduğunu işaret etmek için kullanılıyordu. Mimari kalıntıların yanısıra saptanan tunç bir levha ile çanak-çömlek parçaları, Oluz Höyük’teki Med varlığının diğer arkeolojik kanıtlarını oluşturmaktadır.

  • Yeni yıla doğru Aralık sonu ve farklı Ocak’ların sofraları

    Çok daha eski dönemlerde baharın gelişi, tohumun çıkışıyla ilişkili olarak kutlanan yeni yıl, yaklaşık 2 bin yıldır bugün kullandığımız takvimle birlikte kış ortasına denk geliyor. Hititler’den Mezopotamya’ya, Çin’den Roş Aşana’ya, Nevruz’a ve Afrika’ya uzanan, değişen yılbaşı sofraları, değişmeyen umutlar, dilekler ve paylaşımlar…

    Yılda bir kere olsun ter­temiz bir sayfa açmak istiyoruz. Her yeni yıl başlangıcında, kendimizle ilgili kararlar alıyoruz ezelden beri. Ezel dediğimiz aşağı yukarı 4 bin yıl öncesi. Daha öncesi de mutla­ka var da biz bilmiyoruz.

    “Her şeyin uyuduğu kışın ortasında yeni bir döneme geçiş mi olurmuş?” diyorsanız şayet, hep böyle değilmiş elbet. Göze görünür olacak başlangıçlar beklenirmiş; mesela ilk çiğde­min topraktan başını çıkarması gibi. Çiçeklerin seyrini doğrudan izleyemediğimiz şu çağda böyle bir yeni yıl daha anlamlı gelmi­yor mu? Çiğdem çıkacak, bahar gelecek.

    Yeni yıl şenlikleri için çiğdemi bekleyenler de bizim topraklar­dan; yani Hititler. Bereket Tanrısı Telepinu’nun dönüşü bu. Telepinu öbür tarafa gidip gelen tanrılar­dan. Bu yeraltına ya da diğer ta­rafa geçip sonra mevsimi gelince geri dönen göksel varlıklar, daha çok Ortadoğu’nun antik inanç­larında karşımıza çıkıyor. Bu inançlardan etkilenen Greko-Ro­ma mitolojilerinde de kendilerini görüyoruz. Bu geri dönüş tören­leri, doğanın uyanış döngülerine koşut kutlanırmış. Mısır’ın ekin döngüsünü sağlayan Osiris’i, Mezopotamya’nın Tammuz’u, Anadolu’nun Adonis ve Attis’i, Persephone ve Diyonisos’u ve bunların topluca daha uslu bir yorumu olan Hıristiyanlığın Hz. İsa’sını gidip-dönen kutsal varlık­lardan sayabiliriz.

    Doğanın canlanışını yeni yılın başı kabul edip eğlenceler ve şölenlerle kutlamanın bilinen en eski örneği 4 bin yıl öncesine dayanıyor. İşte “ezel” dediğimiz nokta bu. Mezopotamya’da Ba­bil’in Akitu Festivali, bahar eki­noksundan hemen sonra Mart’ın 18’inde kutlanmaya başlanırmış. Tam 12 gün. Telepinu yeraltından tapınağına dönmeye razı gelesiye dek yalvar yakar, etleri ızgara yapıp dumanını göklere savur, şarkılar, türkülerle kendisini ça­ğır! Neyse ki hep dönmüş gelmiş. Assur’da ise güz ekinoksuna en yakın yeni ay zamanı, yani Eylül ortası kutlanırmış.

    Yeni yıl konusunda bu defa, geçmişten bugüne kesintisiz olarak kutlanmış olan yeni yıl ritüellerinin sofralarla ilişkisine bakalım. Hititler ile bizim ara­mızda yeni yıl için beslediğimiz güzel umutlar bakımından hiç fark yok. Onlar tanrılara kurban ve sunular eşliğinde dileklerini diliyorlar, ekmekler ve içecekler sunuyorlardı. Hititler’de Fırtına Tanrısı Teşup’a da önem verilirdi, çünkü yağmuru yağdıran oydu. Onun adına yapılan törenler, şe­hir dışındaki Akitu tapınağında ve Yazılıkaya açıkhava tapınağın­da yapılırdı.

    Gastro-2
    Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb, Nevruz’u kutluyor (Kırk Sütunlu Saray İsfahan, İran).

    İşte Assur ve Babil’den bu yana Hititlerin de benimsediği Akitu kültü, Asuri/Süryani halkı tarafından 6.773 yıldır kesintisiz şekilde devam ettirilmekte. Bu coğrafyada festival 18 Mart’ta başlatılır ve şehirde yaşayan her sınıftan insanın, bizzat kral ve başrahibin de katılımı ile 12 gün boyunca kutlanırmış. Bu yeni yı­lın bahar uyanışına denk geldiği bir bahar festivaliydi ve bereketi, dirilişi, tanrıların geri dönüşünü simgelerdi. Şimdilerde artık yeni yıl olarak değil, ancak kültürel bir kimlik unsurunun devamlı­lığı için 1 günlük bahar bayramı olarak kutlanmakta.

    Babil yıkıldıktan sonra Yeni Assur İmparatorluğu da, MÖ 683’te şehir duvarlarının dışında bir Akitu Evi inşa ederek festivali devam ettirmiş. Daha sonra bir tapınak da Ninova (bugün Irak’ta Musul yakınları) şehrinde inşa ettirilmiş. İskender’in ölümün­den sonra imparatorluk toprakla­rı komutanları arasında parçala­nınca, Mezopotamya’da egemen olan Selevkos İmparatorluğu da bölgenin âdetine ters düşme­miş ve Akitu Festivali’ni devam ettirmiş. 3. yüzyılda Suriye’de tanrı statüsü verilmiş olan Roma İmparatoru Elagabalus adına fes­tivalin hâlâ kutlandığını görüyo­ruz. Elegabalus, Roma İmparator­luğu’nun görüp göreceği en genç ve en sapkın imparatorlardan bi­riydi ama, Suriye’den çıkıp impa­rator olduğu için memleketinin yeni yıl festivalini antik Roma’ya taşımıştı. Elegabalus’a eğlence olsun zaten (“Kha-b Nisan” adı verilen bu festival, 1960’larda politik nedenlerle yurtdışında yaşamak zorunda kalan Asuri/ Süryanilerin kültürlerine sahip çıkma çabalarının sonucu bir geri dönüş yaşadı. Yine politik baskılar nedeniyle 1990’lara dek dışarıya kapalı özel ayinlerle kutlandı. Adına Akitu veya Asuri Yeni Yılı da denir ve günümüzde Nisan’ın 1’inde kutlanır).

    Gastro-1
    Yahudilerin yeni yılı olan Roş Aşana’da ballı elma veya elma reçeli sunulur. Elma, yeni yılın başından sonuna tatlı geçmesi dileğinin simgesidir.

    Ezelden bu yana devam eden yeni yıl kutlamalarına bir diğer örnek de Çin’den gelsin. Çin, Yeni Yılı birçok efsane ve gelenekle ilişkilendirilir. Festival gelenek­sel olarak ataların yanısıra tanrı­ları da onurlandırma zamanıdır. Çin Yeni Yılı, geleneksel Çin gü­neş takviminin başında kutlanır. Yeni yılın ilk günü, 21 Ocak – 20 Şubat tarihleri arasındaki yeni aya denk düşer. Aynı zamanda uzunca bir tatil dönemidir. Çin’de Yeni Yıl Günü’nden önceki ak­şam, aileler bir yemekte biraraya gelir. İyi şansa yer açmak için evler temizlenir. Bir diğer gelenek de kapı ve pencerelerin kırmızı kağıt oyma desenlerle süslen­mesidir. Kırmızı renk, bir yeraltı cinini uzakta tuttuğuna inanıl­dığı için tercih edilir. Tasarımlar hasat sahneleri, hayvancıklar, mitolojik semboller içerir. Umut, şükran ve yeni yıl için ailenin beklentilerini yansıtır. Yaşlılar yeni evli gençlere kırmızı zarflara koydukları kağıt paraları harçlık olarak verir. Gençler zarfı alırken eğilerek teşekkür eder ve açarlar.

    Gelelim mutfağı gayet zengin olan Çin kültürünün yeni yıla girerken sofraya koyduğu uğurlu sayılan yemeklere. En önemli yiyeceklerin başında balık gelir. Sofrada balık olması, yeni yılın da bereketli olması umudunu sim­geler. Balık sofraya en son gelir ve tamamı yenmez; zira tabakta ye­mek bırakacak kadar tok kalkılan bir şölendir bu. Ayrıca etli mantı, bütün fırınlanmış tavuk, pirinç keki “niangao”, zenginlik simgesi Çin böreği ile ailenin dağılmama­sı için bütünlüğü temsilen tatlı pirinç köfteleri sunulur.

    Sofraya konan yiyeceklerin simgeselliği kültürden kültüre nasıl da değişiyor! Çin, tavuğun eşinen, yakalayıp getiren ayakla­rını eve en çok kazancı getirene sunar. Hıristiyan inanışında geç­mişin üzerini eşinerek örttükleri için hindi-tavuk Noel’de tercih edilir ama girilecek yeni yılda “toz toprak içinde eşinerek yaşam kazanmak” yerine daha az zorlu bir yıl ümidi içinde, burnuyla top­rağı ileri doğru dürtüp yiyeceğini arayan domuz da mönüde vardır.

    Gastro-3
    Eylül-Ekim’de 2 gün kutlanan Roş Aşana sorfralarında, hurma, kabak, pırasa, elma, balık ve pazı bulunur.

    Yahudilerin yeni yılı olan Roş Aşana ise Yahudi takvimine göre hasadı takip eden Eylül ile Ekim aylarında 2 gün kutlanır. Bayram boyunca yemekte ballı elma veya elma reçeli sunulur. Elma, başın­dan sonuna yeni yılın tatlı geç­mesi dileğinin simgesidir. Aile reisinin bir lokma aldığı kuzu başı ise onun yaşamının uzaması ve ailenin köle değil, hep başta ve hür olması dileğinin sembolik yansımasıdır. Sofralarda ayrıca hurma, kabak, balık, pazı ve pıra­sa da bulundurulur ve her birinin isimlerinin çağrışımlarına dayalı sembolik anlamı vardır. Hangi kültüre bakıyor olursak olalım, sofranın elden geldikçe bereketli ve çok çeşitle hazırlanmasına dikkat edilir.

    Binlerce yıldır kutlanan bir diğer yeni yıl bayramı da Nevruz tabii. Yazılı kaynaklarda ilk defa 2. yüzyılda adı Pers belgelerinde geçse de, aynı zamanda bir bahar bayramı olarak mutlaka evveli­yatının olduğunu varsayabiliriz. İran ve Bahai’lerde Nevruz, yılın ilk günü kabul edilir. Bazı toplu­luklar bu bayramı 21 Mart’ta, di­ğerleri 22 veya 23 Mart’ta kutlar. Nevruz yeni gün anlamındadır ve Zerdüştler ile Bahailer için kutsal bir gündür. Kürtler ise bu bayra­mı İran mitolojisindeki Demirci Kawa efsanesine dayandırır.

    Türk halkları da Ergene­kon’dan çıkışı ve baharın gelişini temsil ettiğine inandıkları için kutlar. 3.000 yıllık bu yeni yıl şimdilerde “bahara merhaba” şenliği olarak kutlanmakta. 2010’da Birleşmiş Milletler tara­fından Dünya Nevruz Bayramı olarak kabul edilmiştir. Etmese ne olacaktı ki ayrıca? Biz bahara ve yeni yıla “hoş geldin” diyerek arınmak için ateşin üzerinden atlayarak kutlamalara devam edecektik.

    Nevruz sofrasında geleneksel olarak neler bulunduğunda bir göz atalım: “Heft Sin” Nevruz’da kurulan geleneksel sofraya verilen isimdir. Bu sofrada İran alfabesinde “S” harfiyle başlayan senced (iğde), sebze, samanu (çimlendirilmiş buğdayı döverek yapılan bir helva), sîr (sarım­sak), sîb (elma), sumak ve sirke bulunur. Bu 7 yiyeceğin bereket ve uğur getireceğine inanılır. Nevruz’u kutlayan her kültürün sofrası da farklılık gösterir tabii.

    Baskın kültürlerin altında gölgede kalmış yerel geleneklere baktığımızda, takvim dönemle­rinin doğanın canlanışına veya hasat döneminin bereketine şükran anlamı taşıyan şenlik­lerle başlatıldığını görüyoruz. Bunların başlangıç veya bitiş ta­rihleri, herkesin coğrafi konumu ve yaşadığı iklime göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin Endonez­ya-Bali halkı Nyepi dedikleri yeni yılın gelişini bir Sükut Günü ile kutluyor. Gün, zihnin farkındalık ve ruhlar âlemine uyanması için derin meditasyon ile geçiriliyor. Güney yarımkürede ise kurak mevsimin bitişi Ağustos’un 1’ine denk düştüğü için, Lesotho ve Güney Afrika halkları bu günü yeni başlangıç olarak danslar, şölenler ve ayinlerle kutluyor.

    nowruz-turmericsaffron_new
    Genellikle Nevruz sofralarında İran alfabesinde “S” harfiyle başlayan, bereket ve uğur getireceğine inanılan senced (iğde), sebze, samanu (çimlendirilmiş buğdayı döverek yapılan bir helva), sîr (sarımsak), sîb (elma), sumak ve sirke bulunur.

    Avrupalı kaşiflerle karşılaş­madan çok önceleri Inuit halk­ları kış dönencesinden sonra yükselmeye başlayan güneş ile av sezonunun gelişini kutlardı. Her topluluğun seçtiği gün farklı olsa da, sonraki zamanlarda bu mevsim dönümü Hıristiyanlığın etkisiyle Noel’den yeni yıla dek 7 gün boyunca şölenler ve arma­ğanlarla kutlanmaya devam etmekte.

    Genel olarak tüm dünyanın Yeni Yıl’ın gelişini 1 Ocak’a alması ile her yerde asırlardır farklı tarihlerde kutlanan bu festivalle­rin coşku azalmaz, azalmamalı. Bugün hepimiz 31 Aralık gecesi eski yıla güle güle diyor; sonra dönüyor ve baharın uyanışı, av mevsiminin gelişi veya hasat bayramını da kutluyoruz. İş ki, savaşlar, katliamlar ve sömürü yerine doyasıya kutlanacak ve paylaşılacak güzellikler ol­sun dünyada. Nereye gidersek gidelim, insan ruhu dostane bir paylaşım özlemi içinde geçmişin hatalarından arınıp, ümitle yarı­nın bereketli ve mutlu olmasını bekler. Esas kutlanmayı hakeden de, işte bu kültürlerüstü duygu ortaklığımızdır.

    Gastro-5
    Hıristiyan inanışında geçmişin üzerini eşinerek örttükleri düşünülerek, Noel’de hindi-tavuk tercih edilir.
  • Böyle bulundu Zerdüşt

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Oluz Höyük’teki kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki ilk izlerine ulaşıldı. Buluntulara göre kadim inanç 2500 yıldır bu topraklarda.

    Amasya, Oluz Höyük’te yapılan kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki en erken izleri bulundu. MÖ 5. yüzyıla ait buluntularla, dinin pratiklerinin 2500 yıldır süreklilik arz ettiği anlaşıldı.

    Tek tanrı-vahiy-peygamber sisteminin Önasya’daki ilk örneği Zerdüştlük, günümüz İran-Irak coğrafyasında egemen olan Sasani (224- 651) döneminin resmî diniydi. Tarihiyse bilindiği kadarıyla MÖ 650 yıllarına kadar uzanıyor. Bugüne kadar bulunan ilk yazılı kaynaklarsa 7. yüzyıl tarihli. Bu dönemden önceki sürecinin ya sözlü tarihe dayandığına ya da kayıtların henüz bulunamadığına inanılıyor. İşte bu dönem Zerdüştlüğün “arkaik dönemi” olarak nitelendiriliyor. Ve bu dönemi incelemek için arkeologların ve din tarihçilerinin elinde iki temel kaynak var: Antik Dönem yazarları ve arkeolojik çalışmalar.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Daskyleion’da (Hisartepe) 1910’da bulunan kabartma (solda) kurban ayinlerini anlatıyordu. Oluz Höyük’te ortaya çıkan eşek kafatasları kabartmaların gerçekliğini kanıtlıyor.

    Eldeki bütün kaynaklar birarada değerlendirildiğinde temelinde ateşe saygı törenleri olmak üzere pek çok dinî ritüelin dahil olduğu bir Zerdüştlük portresi ortaya çıkıyor. Oluz Höyük’te TÜBİTAK tarafından desteklenen kazılarda bu portreyi aydınlatan pek çok yeni bilgi elde edildi.

    Yeni bilgilerden biri doğrudan 1910’da Manyas Gölü kıyısında bulunan Anadolu kabartmalarıyla ilgili. MÖ 5. yüzyılın güçlü devleti Akhaimenid İmparatorluğu döneminden kalma ünlü Daskyleion (Hisartepe) kabartmalarının birinde iki kişinin sunak üzerinde boğa ve koyun kurban ettikleri an tasvir edilmiş. Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kutsal çukurlarda da, öldürülmüş eşek ve yavru domuzlara ait kafatasları bulundu. Dolayısıyla buluntularla, Daskyleion kabartmasındaki sahneyi eşleştirmek mümkün. Böylece Anadolu’da arkaik Zerdüşt dinî kurban ayinleri arkeolojik olarak ilk kez kanıtlandı.

    Oluz Höyük’teki kutsal çukur Zerdüştlüğün tarihine ışık tutuyor. Bulunan aletler günümüz ayinlerinde kullanılanların neredeyse aynısı. Anlaşılan o ki, 2500 yıldır dinin pratikleri neredeyse hiç değişmemiş.

    Yeni kazılarla kurban ayinlerinin ötesinde Zerdüştlüğün temelindeki ateş ayinleri konusundaysa eldeki bilgilerin kapsamı genişledi. Bugüne kadar ateş ayinleri Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört tarafında Magi adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında bir arkeolojik kimliğe sahip değildi.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Oluz Höyük, doğusundaki Geldingen Ovası’nın yer seviyesinden 15 metre yükselikte. Kazı çalışmalarında 3 bin metrekarelik bir alana ulaşıldı.

    Ta ki Oluz Höyük kazılarına kadar. Çünkü bölgedeki Pers Yolu denen taş döşemeli yol kalıntısının güneyinde keşfedilen bir ateş yakma çukuru, burada ayin gerçekleştiğine dair de izler taşıyor. Bu ayinlere dair eski izlerin Anadolu ve Mezopotamya’da ne denli nadir olduğu düşünüldüğünde, Oluz Höyük buluntularının önemi daha da artıyor. Zira, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen bu çukur, zaten ateşe özel bir saygı duyan Kızılırmak havzası toplumlarının dinî tercihleri ile arkaik Zerdüştlük arasında doğrudan bağlantı kurulmasına olanak veriyor.

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Ayrıca kazıları değerlendirirken günümüz Zerdüştlüğündeki ibadet şekillerini de göz önüne almak, geriye dönük açıklamalar için kısmen de olsa fırsat tanıyor. Örneğin bugünkü ayinlerde sandalağacı kutsal ateşi toz haline getirilir ve kokusu odaya dağıtılır. Ayrıca arınma amacıyla da kutsal su, vücuda dökülür. Bu her iki pratik için de özel bir kepçe kullanılır. Oluz Höyük’teki kazılarda da sapı ördek başı biçiminde tunç bir kepçe bulundu. Üstelik bu kepçe, kullanılamayacak duruma gelmiş kutsal eşyaların gömüldüğü çukurlardan birinde ortaya çıktı. Geçmişten günümüze gelen bu eşleşme Zerdüşlük tarihi açısından önemli bir tespite imkan veriyor: Anlaşılan, bu kadim inancın ayinleri 2500 yıldır fazla değişime uğramadan bugüne kadar ulaşmış.

    Zerdüştlük

    Ateşle yayıldı

    Zerdüştlük Kuzeybatı İran’daki Media’da doğdu ve Anadolu’ya MÖ 590’dan itibaren Med Krallığı’nın yayılımı ile girdi. Dinin kurucusu Zerdüşt’ün ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte MÖ 800–550 yılları arasında bir dönemin üzerinde duruluyor. Tek tanrı (Ahura Mazda), vahiy, peygamber (Zerdüşt) sisteminin Önasya’daki en erken örneğinin izlendiği Zerdüştlüğün, arkaik dönemini yaşamış olduğu Med Krallığı (MÖ 678-550) ve Akhaimenid İmparatorluğu (MÖ 550-331) sürecindeki kurumsal yapısı hakkında yeterli bilgi bulunmuyor. Med kökenli oldukları bilinen ve magi denen rahiplerin varlığı kabartmalardan da izlenebiliyor. Magilerin yönettiği, genellikle açık havada gerçekleştirilen Ateş Kültü ayinleri zamanla tapınaklardaki sunaklarda yapılmaya başlanmıştı. Başlangıçta elit bir kesime hitap eden din, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte halka açık bir hale gelmiştir.