Etiket: zeki müren

  • Alkışlarla anıyoruz

    Alkışlarla anıyoruz

    Bakmayın “beni sizler var ettiniz” demesine, o onun nezaketi, onun zarafetiydi. Zeki Müren’in yaratıcılığının çok yönlülüğüne hayran kalmamak biz sıradan ölümlüler için mümkün müdür? Onu göksel bir dokunuş var etti ve bizlere armağan olarak gönderdi, gerçek bu. Dokunaklı sesi, kusursuz Türkçesi, plakları, konserleri, filmleri, sergileri, hatta şiirleriyle yüreklerimize nüfuz etti. Getirmedik yenilik, devirmedik tabu bırakmadı. Bize sadece onu doğumunun 83’üncü yılı ve hakkındaki sergi vesilesiyle sevgi ve saygıyla alkışlamak kaldı. 

    Alkışlarla anıyoruz

    Ertan Anapa’nın 1968 tarihli bir şarkısı şöyle başlar: “Cumartesi Pazar/Buluşur aşıklar/Dolar pavyonlar/Cumartesi Pazar/Söylenir şarkılar/Zeki Müren de var/Sonra Gönül Yazar…” Genç solist Gönül Yazar ve sahnelerin kıdemlisi Zeki Müren’in bu şarkıda karşımıza çıkması tesadüf değil. “Aranjman” modasının ortalığı sardığı yıllar bunlar ve seri üretim sürerken tıkanan söz yazarları etraflarına bakıyor: Andığımız şarkının (Cumartesi Pazar) sözlerine imza atmış Sezen Cumhur Önal, bir yandan o yıl dünya turundan dönen Kısmet’i anlatıyor bir şarkısında, diğer yandan Zeki Müren’i. Henüz “san’at güneşi” ünvanını almamış, “paşa”lık mertebesine ulaşmamış Müren. Ancak Maksim’deki programı büyük ilgi görüyor ve gazinonun kapısında kuyruk oluşuyor. Bir diğer kuyruk, yeni gösterime giren filmi “Kâtip” dolayısıyla sinemaların kapısında. O güne kadar yaptığı 45’liklerden derlenen ilk Zeki Müren albümünün de aynı yıl piyasaya çıktığı düşünülürse, 1968, onun için iyi bir yıl. Şarkılara konu olması kaçınılmaz.

    Alkışlarla anıyoruz
    “Adam olacak çocuk” dedikleri
    Zeki Müren, Bursa’da, “sanat hayatı”nın ilk yıllarında, işveli pozlarından birini veriyor. Yuvarlak gözlükleri, uzun süre kendisine eşlik edecek.
    Alkışlarla anıyoruz
    ‘Üşüdüm üstümü örtsene anne’ Zeki Müren’in en önemli özelliklerinden biri, hemen her şeyi biriktirmesi. Annesi, çocukluk anılarını biriktirmiş, o, “sonrasını” üzerine koymuş. Mektuplar, notlar, fotoğraflar. Bu “albüm”ün oluşmasına katkıda bulunan her şey, özel arşivinden. Yukarıdaki fotoğraf, genç Zeki’nin ilk aile fotoğraflarından: Çok sevdiği annesi Hayriye ve babası Kaya Müren’le birlikte. Annesiyle mektuplaşmaları, bir kitabı dolduracak kadar çok, çekinerek okuyacak kadar özel.

    Zeki Müren’in konuk olduğu tek şarkı bu değil. Aylin Aslım, İşte Sana Bir Tango’nun girişindeki tekerlemede “Bisiklete binersin/Bizim ordan geçersin/Gözlükleri takınca/ Zeki Müren’e benzersin” diyerek selam çaktığı “paşa”yı şarkıda da anıyor: “Ağladım Zeki Müren’le/Coştum Müzeyyen’le/N’olmuş canımı yaktıysa/O yâr benim kime ne?” Zeki Müren’in şarkıları, Zeki Mürenli şarkılar derken ilerleriz ama burada bırakıp “sahibinin sesi”ne döneyim…

    Alkışlarla anıyoruz
    Gözlük, vazgeçilmez aksesuarlarından. Hayat boyu, yanından neredeyse hiç ayrılmadı.

    6 Aralık 1931, Müren’in doğum tarihi. Bütün şarkıları hakkıyla seslendiren, ruhunu katan, şarkıları kanatlandıran bir yorumcu. Bütün zamanların şarkıcısı. Popüler olmayan bir şarkıyı söylememiş, söylediklerini meşhur etmiş. Tertemiz Türkçesi ve eze eze seslendirdiği sözcükler, alameti farikası. Son döneminde ağdalı bir yorumu tercih etti ve kendisi gibi söylemeye çalıştı belki ama bu, “öncesi”ni görmemize engel değil. 1984 yılında TRT’den yayınlanan Bodrum konserini müteakip sahneyi bırakması, yılda bir kere, sadece albüm doldurmak üzere stüdyoya girmesi, sonunu getirdi. Sürekli tekrarladığı “beni sizler var ettiniz” cümlesi ve o meşhur şarkısında geçen “alkışlarla yaşıyorum” dizesi, böylelikle anlam kazanıyor.

    Şüphesiz koskoca Zeki Müren’in bir sonu olamaz. 50’li yıllardan 80’lere kadar sürekli zirvede: Resim yapıyor, desen çiziyor, kostüm tasarlıyor, şiir yazıyor, besteliyor, yorumluyor ve kendini beyazperdede canlandırıyor. Televizyon programları derseniz, bir hipnoz: Gördüğünüz anda kaçmanız mümkün değil. Sahnede kademeli olarak getirdiği yenilikler, onu “devrimci” olarak anma sebebimiz. Türkiye’nin toplumsal yapısına son derece aykırı duruşu, buna rağmen hep el üstünde tutulması, dokunulmazlığı ve her şeyden öte halkla içiçeliği, Zeki Müren’i Zeki Müren yapan özellikler.

    Alkışlarla anıyoruz
    BOĞAZİÇİ LİSESİ’NDEN SANAT AKADEMİSİ’NE 1953’te, Güzel Sanatlar Akademisi’nde, arkadaşlarıyla birlikte. Onu şekillendiren, ince ince işleyen bir dönem bu: Şarkıdan resme uzanan, arada şiirden geçen yolun başı.
    Alkışlarla anıyoruz
    Radyo, Zeki Müren’in sırdaşı, arkadaşı. Hem de onu tanımamıza vesile. Yukarıdaki portresi, radyoya girdiği 1950’lerin başında çekilmiş. Kimbilir kaç kişi onu dinleyerek hayallere daldı?

    Çocukken kartondan yuvarlaklar kesip üzerine adını yazıp onları pikaba koyarak “seslendirdiğini” söyleşilerinde anlatır. 1950’de girdiği radyo sınavını, üstatlardan oluşan jürinin mutlak mutabakatıyla kazanması ve sonrasında verdiği ilk konser, onu tanımamıza vesile. Sonrası malum: Art arda yapılan plaklar, konserler, televizyon programları, filmler, sergiler ve arada bir de şiir kitabı! Manolyam’dan Şimdi Uzaklardasın’a, Eskimeyen Dost’tan Beklenen Şarkı’ya, yüzlerce şarkıyı haiz repertuarı kalbimizi hep inceden sızlattı. İşvesi, edası, nazıyla bizi hep mutlu etti. Sadece alaturka hattından ilerlemedi, türküler ve “aranjman”lar söyledi. O kadar ki, kimse yapmazken yabancı şarkılara söz yazan, onları sahnede seslendiren, Zeki Müren’in ta kendisi. Her anlamda bir öncü.

    Sahnelere getirdiği yenilikler, T sahneden değişik tablolara uzanan dekorlar, etkileyici kostümleri ve janjanlı ayakkabılarıyla bir sihirbaz. Bugün Morrissey’in ağzında Zeki Müren adı var, Gotan Project repertuarına Zeki Müren şarkısı giriyor, hayranı olduğu Ümmü Gülsüm, Zeki Müren’den etkilendiğini söylüyor. Dünyayı etkileyen, sınır tanımayan bir sanatçımız olması, az şey değil. Liberace’den David Bowie’ye karşılaştırıldığı isimler, bir dönemin tabu yıkıcıları. Zeki Müren, onların da fersah fersah ötesinde. “Zeki Müren göbeği” adlı tatlıdan ve “Zeki Müren kirpiği”olarak anılan örgü tarzından hiç söz etmeyeyim bile… Zeki Müren, satırlara sığmayacak kadar uzun bir roman ama aslında tek bir kelime: İnsan.

    Alkışlarla anıyoruz
    ZEKİ MÜREN’DE BİZİ GÖRECEK Mİ? Zeki Müren’in 1963 sonlarında yaptığı Amerika seyahati mühim: “Çocukluğumdan beri en büyük hayalimdi Yeni Dünya” diyor, bir söyleşisinde. Bir muhabir gibi iki hafta ülkeyi gezmiş, gördüklerini bir yazı dizisi haline getirmiş. Onca şey arasında büyülendiği, New York’taki otel odasında karşısına çıkan televizyon! Karşısına heyecanla uzanmış, çocukluğunda kaçırdığı eski filmleri seyretmiş. Bir gün o ekranda olma hayalleri kurarak…
    Alkışlarla anıyoruz
    Genç, dinamik “muhabir” Zeki, çok merak ettiği Las Vegas âlemlerini teftişi sırasında.
    Alkışlarla anıyoruz
    Zeki Müren’in filmlerinde de kullandığı meşhur Chevrolet Impala’sı. Ses’te, arabının en mühim özelliklerinden birinin “air-condition denilen sıcak ve soğuk hava tertibatı” olduğu yazılmış.
    Alkışlarla anıyoruz
    ZEKİ MÜREN ARTIK BİR ‘MARKA’ Zeki Müren her yerdeydi: Sahnede, beyazperdede ve hatta dükkanında tezgah başında! Halktan kopuk olmayı sevmeyen, daima onlarla içiçe olan Müren, sahne kostümlerine ayrı bir özen gösterirdi. Fotoğraf, Tepebaşı Bahçesi’nde çekilmiş. Arkasında vazgeçemediği eşlikçileri Hakkı Derman (keman) ve Selahattin Pınar’ı (tanbur) görüyoruz.
    Alkışlarla anıyoruz
    Müren’in 1955’te, 6 – 7 Eylül olaylarını takip eden günlerde Galatasaray’da açtığı “mücevherat, bijutöri, parfümöri, tuhafiye” mağazasına halk büyük alaka göstermişti.
    Alkışlarla anıyoruz
    HAYALDEN GERÇEĞE Beklenen Şarkı, Zeki Müren’in hayatında önemli bir dönüm noktası. Sadece fim değil, şarkı da öyle. Kriton İlyadis’in bu meşhur fotoğrafı, filmin afişi olmuş. Çocukluğundan beri hayranlıkla seyrettiği Cahide Sonku, hem rol arkadaşı hem de filmin yönetmeni. İlk makyajını Sonku’nun yaptığını, bir söyleşisinde heyecanla anlatıyor.
    Alkışlarla anıyoruz
    ULUDAĞ ONUNLA ÖZDEŞLEŞTİ Zeki Müren Uludağ’ı ve“meşhur”larla gezmeyi severdi. Arkadaş canlısıydı. Zaman zaman yalnızlığı seçse de hep insanlarla içiçeydi. Bu, halktan kopuk olduğu mânâsına gelmesin ama: Hiçbir zaman kendisini saklamadı, hep sevenlerinin yanında oldu, onları yanında görmek istedi.
    Alkışlarla anıyoruz
    Bir dönem büyük sükse yapan ayakkabıları ve “dudaklı” kostümü: Onu “janjanlı” yapan, edası işvesi kadar kostümleri de…
    Alkışlarla anıyoruz
    Aralık 1967, Levent’teki evinde verdiği 36. doğum günü partisinde, Semiramis Pekkan, Neriman Köksal ve Ajda Pekkan’la dans ederken.
    Alkışlarla anıyoruz
    Cüneyt Arkın’la, Şile’de. Dostuklara önem veren, sevdiklerini ihmal etmeyen bir isim Zeki Müren. Fotoğraf, onun nişanelerinden.
    Alkışlarla anıyoruz
    Uzaydan gelen prens
    1974’te büyük sükse yapan meşhur kostüm “Uzaydan Gelen Prens”. Ayaklarındaki platformları şöyle anlatıyor: “Biliyorsunuz ayda yerçekimi az. Astronotlar zor yürüyorlar. Ben de o nedenle bu çizmeleri giydim”.
    Alkışlarla anıyoruz
    Ankara’da, Gaziosmanpaşa’daki evinde. Pek sevdiği enteresan pozlarına bir küçük örnek.
    Alkışlarla anıyoruz
    Şarkılarının ortalığı kasıp kavurduğu dönemde, Vakko, piyasaya bir mendil serisi çıkarttı. “Manolyam”, bunlardan biri.
    Alkışlarla anıyoruz
    BODRUM’DA AMA HEP AKILLARDA Günde 200 mektup alırmış Zeki Müren ve hepsiyle tek tek ilgilenirmiş, öyle söylüyor. Sadece mektup değil telefonla da ulaşabiliyor hayranları ona. Bodrum’da şimdi müze olan evinde, onu ziyaret edenlerle hasbihal ettiği bir oda bile yaptırmış. Zeki Müren olmasının, öyle kalmasının sırrı, belki de burada…
    Alkışlarla anıyoruz
    “Paris Geceleri”, en sevdiği kostümlerinden. Köln’de bir revüde görmüş, kaynağını araştırmış, Şanzelize’de bir terziye ulaşmış ve aynısından yaptırmış.
    Alkışlarla anıyoruz
    Göz önünde olduğu son yıllarda, çok sevdiği Bodrum’da. 1984’te verdiği konserin ardından inzivaya çekilen, ölümüne dek Bodrum’da yaşayan Zeki Müren’in son bakışlarından biri bu.

  • ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    Heteroseksüel olmayanlara karşı başlatılan cadı avı, 70’li ve 80’li yıllarda şiddetlenmişti. Modacı, “terzi yamağı” Barbaros Şansal, o dönemlerde yaşanan devlet ve toplum baskısını özetledi.

    Sirkeci otogarının faaliyette, Şengül hamamının popüler olduğu günler çoktan geride kalmıştı. Haftasonu gazetesi “Şorololar Dernek Kuruyor” başlığını atınca, Sepet Bar, Mis sokağı ve Abanoz gibi bilinen buluşma noktaları ağır polis baskınlarına maruz kalırken, İmam Adnan sokağındaki Vat69 barmeni kadın, Ülker sokağındaki evini henüz tutmuş, erkeklerin buluşması için saatlik kiraya vermeye başlamıştı. 70’li yılların ortalarına doğru okuldan kaçıp Beyoğlu’na ilk çıktığımda Vefa Lisesi’nde okuyordum. Ve hemen komşu yurt olan İlim Yayma Cemiyeti’nden ilk flörtüm delikanlı ile nihayet İstiklal’deydim!

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Zeki Müren’in Gladyatör kostümleri geride kalmış; Ermeni bir hırdavatçının sevgilisi olan Lüks Mustafa özel şöförlü araca binmeye başlamış; İran devriminden kaçan Aynalı Çeşme’deki at arabalı karpuzcunun oğlu Yaylı Tambur lakaplı Uğur, tilki kürkünü giymiş; Serbülent Sultan henüz sahnelere yerleşmişti. Süleyman Balta, Okşan kimliğine dönüşürken, Adanalı Cıncır epilasyonda yarı yolu katetmişti. Savaş, Lemi, Devran Çağlar, Ertaç Ünsal ve Talha Özmen ile birlikte Bülent Ersoy da neonlarda parlıyor, Dolapdere’de “çöplük” diye anılan eşcinsel genelevi kapatılıyor, Sıraselviler’deki Kulüp 12, kafesli bölümüne nazik erkekleri kabule yeni başlıyordu. Taksim Parkı, Pera döneminden beri popülerliğini hâlâ korurken, Çukurcuma hamamı ve Cihangir sauna şöhretinin zirvesine ulaşmıştı. Kadıköy mendireği, Mecidiyeköy Parkı ve Aksaray birahaneleri ise birbirleri ile rekabet içindeydi. Rüya, Tan, Alkazar gibi sinemalarda seks furyası esiyor, 2 film birarada kampanyalarında araya pornografik parçalar konuluyordu. 80 darbesi adım adım yaklaşırken eşcinseller bir kez daha hedef olacaktı.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    İşte o günlerden birinde, arkadaşım Miram ile kulağımızı deldirtmeye Necla Filibeli’ye Taksim eczahanesine uğradık. Kulağımıza tırnak makası ile açılmış deliğe takılmış küçük küpemizle İstiklal’de arzı endam etmeyi planlamıştık. Henüz 300 metre kadar yürüdüğümüzde yanımıza mavi bir minibüs yanaşarak, “Gelin ulan buraya i…ler diyerek bizi gözaltına almıştı. Akşamları eşcinselleri metazori toplayıp beylik silahı ile Çamlıca tepesinde barlardan seçtiği parlak oğlanlara hem de memur arkadaşları önünde tecavüz eden “Uğur Komiser vakası” fısıltı halinde yayılmaya işte o günlerde başlamıştı. Hortum Süleyman ve Ahlak Zabıtası Doğan Karakaplan birdenbire kükremiş, o süreçte Bulgar Hastanesi’ndeki cinsiyet değiştirme ameliyatlarını ve Dr. Mındıkoğlu’nu gündeme taşıyan Uğur Dündar da en önde olduğu hâlde, Pürtelaş ve Sormagir’e panzerlerle girilerek balyozlarla evlerin kapıları darmaduman edilmişti. Savaş Ay ise Ülker sokağın köşesinde, varil ateşleri içinde transseksüeller ile dramatik reyting yayınlarına geçmişti.

    Cadı avı başlıyordu, dönem henüz 80’lerdi.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    O yıllarda polis teşkilatı ahlak bekçisi kesilmiş, eşcinsel-heteroseksüel demeden renkli ya da onlara aykırı gelen herkesi toplamaya başlamıştı. Kulüpler, barlar, sinemalar, hamamlar saunalar, parklar basılıyor onlarca insan polis merkezlerine alınıyor, önden yandan fotoğraflanarak fişleniyordu. Kenan Evren ve homofobik ekürileri, tren pencerelerinde, traktör üstlerinde çakma Atatürk fotoğrafları yayınlarken, eşcinsellere yönelik baskı artıyor, Bülent Ersoy’a bile sahne yasağı geliyordu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    12 Eylül’ün o karanlık günlerinde sadece solcusuna, sağcısına değil, 24.00’te başlayan sokağa çıkma yasağını beş dakika ihlal etmiş aile babasına bile işkence yapan bir devlet varken; eşcinseller kimin umurundaydı?

    İşte o günlerden birinde aniden yanıverdi ışıklar bir gece kulübünde. İçeri giren siviller tek tek kimlikleri toplayıverdi. Önce 2. Şube, “burada Allah yok, peygamber tatilde” yazısı asılı zemin katın girişinde, dayaksa dayağın alası, eşek tıraşı ise yanında bedava sunulanı, bolca hakaret ve aşağılama, insanlık onuru olmuştu çoktan bacakarasında bir yüzkarası. Aç-susuz saatlerin ardından, yollar toplu hâlde halkın içinden yaya yürütülerek Cankurtaran’daki Zührevi Has-talıklar hastahanesine çıkardı. Ciğer röntgeni, kan örnekleri alınır, potansiyel fahişe olarak düzenlenen kayıtlar ise GBT’ye yasadışı bir armağan olurdu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'
    Türkiye’nin 22 yıllık Onur Haftası Türkiye’de 22 yıldır düzenlenen bu hafta kapsamında İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş gerçekleştiriliyor. 2013’teki yürüyüş hayli büyük bir katılıma sahne olmuştu (üstte). Barbaros Şansal, 2014 Onur Yürüyüşü’nde (altta).
    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Derken emir geldi biryerlerden, yine toplanıverdik acilen Zührevi’den, Doğru Haydarpaşa’ya getirildik ekiplerce, metazori bindirildik Eskişehir treni vagonlarına faşistlerce. Geceyarısı Ekspresi filmi bile o zaman yasaklıydı Türkiye’de.

    Çok yıllar geçti üzerinden; daha geçen gün geçtim tenasül uzuvları hastahanesinin önünden. Bir de baktım Moda okulu olmuş o bina, hem de zina suç olmaktan çıktıktan çok sonra. İster misiniz eşcinsellik eğitimi de verilsin orada?

    Bugün hâlâ İstiklal’de iki eşcinselin elele, kolkola yürümesi neredeyse imkansız. Nefret cinayetleri ve homofobik saldırılar dinmiyor. Zengin, ünlü ve güçlü dostların varsa sorun yok; bu toplum o kadar ikiyüzlü ki kendiyle yüzleşse bile göreceği gerçeğe karnı tok. Artık cinsiyet değiştirmek SGK’da ücretsiz. Yani eğer eşcinselsen, erkek veya kadın kalmana ne gerek var diyorlar. Ya diktir ya kestir!

  • Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Eşcinselliğin Avrupa’daki sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası 1895’te, Oscar Wilde’in zindana kapatılmasıyla yaşandı. 20. yüzyıl boyunca kültür-sanat bağlamındaki birkaç canalıcı hamle, yapılan mücadeleyi özetliyor.

    Michel Foucault, ölümünün 30. yıldönümünde (1926-84) anılıyor. Yeniden değerlendirmelerin başta gelen ortaklığı, erken yaşta ölümünden bu yana ışığının etkisinin azalmadığı yönündeki yorumlara dayanıyor. Bir “düşünür” olarak nitelendirmek yeterli midir Foucault’yu? Bir zihniyet analizcisi, bir toplumsal mekanizmalar sökücüsü, bir kapalı kutu kurumlar tarihçisi, sözün özü bir kanıları tersyüz edici barınıyor kimliğinin köklerinde.

    Oylumlu çalışmalar eşliğinde deliliğin, hapisanenin, kliniğin arşivlerine battıktan sonra, son döneminde kapsamlı bir çalışmaya girişmiş, Cinselliğin Tarihi’ni yazmaya koyulmuştu. Gerçi sona erdiremedi bu mikroskopik okumasını, ama 6 cilt olarak tasarladığı bu bütünlüğün yabana atılamayacak bir bölümünü düze çıkarmayı başarmıştı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Oscar Wilde’ın (solda) yan yana oturup poz verdiği Lord Alfred Douglas ile ilişkisi 1895’teki davada aleyhine kullanılmıştı.

    Bilme İstemi (1976) başlıklı ilk cildinde Cinselliğin Tarihi’nin, tıpkı daha önceki kazılarında yaptığı gibi, Batı toplumlarının tarihinde “norm”ların nasıl oluştuğunu, cinsellik bağlamında “a-normal”in çerçevesinin hangi dayanaklara bağlı biçimde çizildiğini olanca açıklığıyla göstermişti Foucault: Kilise-Devlet-Aile üçgeni yasakların sınırını genişletirken, “zevk”i en büyük tehlike kaynağı olarak görmüş, özgürleştirilmesini önleme yolunda Kutsal’ın yanı sıra Tıbbı ve Hukuku da işe koşmuştu. Fücurdan rüşde, gövdenin zevk haritasının daraltılmasından farklı cinsel eğilimlerin suç ya da hastalık kapsamına sokulmasına dek giden eksenlerde, Batı dünyası bir tabu cehennemine dönüştürülmüştü. Buradan hepten çıktığı söylenebilir mi? Katedilen mesafe ne kadardır ve hangi bedeller ödenerek kazanılmıştır? Kalıcı bir utku sözkonusu mudur? Bunlar ve benzeri soru(n)lar bugün de hararet noktası olma özelliğini koruyor: Örneğin, eşcinsellerin evlilik ve çocuk edinme haklarının yasallaşma sürecinde, her ülkede, tartışmaların sert kutuplaşmalar yarattığı gözlemleniyor.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Michel Foucalt, sona erdiremediği altı ciltlik Cinselliğin Tarihi kitabında, eşcinselliğe yönelik farklı bir bakışaçısı sunmuştu

    O yakada bu gelişmeler yaşanadursun, bu yakada en iyi niyetle, savuşturulan eski yasakların yeri yenileriyle dolduruluyor. Üstünden ve içinden baskıyla donatılmış toplumlarda, karşı kefede ikiyüzlülük standartları da yükseliyor.

    Geçen yıl Foucault’nun ülkesi Fransa, sosyalist (!) iktidarın belki de tek olumlu adımı aracılığıyla, eşcinsellere evlilik ve çocuk edinme hakkını tanıyan devletler arasına, zorlu ve çekişmeli bir süreçten geçerek katıldı. 1789 Devrimiyle, Aydınlanma’yla haklı olarak böbürlenen Fransa’da, Foucault’nun ortalığı biribirine katan, “Biz İbneler” diye başlayan metnini yayımladığında eşcinsellik “suç” kapsamına giriyordu. Bir başka sosyalist önder, Mitterand 1981’de iktidara geldikten sonra çözülebilmiştir o kördüğüm. Gene de, toplumun önemli bir kesiminin bu gelişmeyi tepeden inme bir dayatma olarak algıladığı unutulmamalıdır: Evet, iki ünlü kara mizah sanatçısı, Coluche ve Thierry Le Luron, televizyondan canlı olarak yayımlanan şen şakrak bir sahte düğün provası yapmışlardır o dönemde, ama Le Luron’un kendisi bile eşcinselliğini saklamış, ailesi de AİDS’ten öldüğünün öğrenilmesini istememiştir. Geçerken anımsatmalı: Foucault’nun AİDS’ten öldüğü de uzun süre dillendirilememişti. Özgürlüğün simgesi, İnsan Hakları’nın beşiği sayılan bir ülkede bile tabuların çözülmesi savaşım ve kararlılık gerektiriyordu demek, sanırım en doğrusu.

    Eşcinselliğin, farklı cinselliklerin konumuna geçmezden önce, genel olarak cinsellik ekseninde Foucault’nun çerçevesini çizdiği bir karşıt hareketler düzeneğinin üzerinde kısaca oyalanmak gerekir. Düşünür, 19. yüzyıldan başlayarak, ‘modern burjuva yaşamı’nın biribirileriyle çarpışan iki temel güdü etrafında biçim aldığını ileri sürer. Üstte görünen elbette ana akıntıdır: Çoğalmayı esas tutan, aileyi çekirdeğe oturtan bir yaşam düzeni olağan cinsel işlevleri tanımlar, “sakat” gördüklerini (sözgelimi mastürbasyonu) çentikler. Gelgelelim, altta ikinci bir güçlü akıntıya, ters yönden gelerek “zevk alanları”nı çeşitleyen bir alana olanca gücüyle açılıp teslim olmaya yatkındır. Modern burjuva toplumu, yukarıda çatık kaşla patolojiye devredilen her açılımı aşağıda, olumlu vurguyla sapkı coğrafyasında yüceltmeye koyulmuştur.

    Şüphesiz, bu süreç de savaşım yoluyla gelişmişti. “Cehennem kütüphanesi” kavramı (önceki yıl bu konuda dev bir sergi gerçekleştirildiğini anımsatalım), taşkın erotik metinlerin ve gravürlerin yasaklanması nedeniyle öne çıkmıştı. Marquis de Sade, yaşamının geniş bir dilimini zindanda geçirmiş, Restif gizlenmiş, Verlaine ve Rimbaud polis kayıtlarına geçmişti. Oysa burjuvalar çoktan sapkın sayılagelen cinsel çeşitlemeleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. Batıda özel genelevler, alenî metreslerse Doğu’da çokeşlilik ya da çoğlanlıktı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Une histoire de l’homosexualite,2006

    Eşcinselliğin, modern burjuva toplumunda da, uzunca bir süre başka bir tarihe (Eski Yunan) ya da coğrafyaya (Doğu) ait bir cinsellik formatı olarak alımlandığı söylenebilir. Patlama, bir bakıma Oscar Wilde vakası ve davasıyla oluşmuştur: Eşcinselliğin de, farklı cinselliklerin de sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası. 1895 ilkyazında, Wilde’in “norm dışı” ilişkileriyle mahkûm edilip zindana kapatılmasından başlayarak, Batı dünyasında, yeraltı ve yerüstü bir aktivizm boyatmaya koyulur. Hareketi, şüphesiz, genel anlamıyla özgürlük ve eşitlik esaslı kolektif kalkışımlardan soyutlayamayız: Kazanımlar iç dayanışmalar üzerinden sağlanmıştır. 1895’ten günümüze eşcinsellik bağlamında tanık olunan siyasal ve toplumsal hareketliliği anahatları çerçevesinde bile özetlemek haddime düşmez; burada, kültür-sanat bağlamında birkaç canalıcı hamleye dikkat çekmekle yetineceğim.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Genet’nin Beat etkisi Jean Genet (en sağda), Beat kuşağı yazarları ile Chicago’da (soldan sağa: Terry Southern, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs), 1968.

    Yüzyılbaşı Avrupa’sında eşcinsel kadın yazarların erkek benzerlerine oranla daha gözüpek, cüretkâr ve savaşçı oldukları gözlemleniyor: Natalie Barney, Renée Vivien, Colette boşuboşuna “Amazon” sayılmamışlardır; hem yaşamlarında, hem yapıtlarında sözgelimi Proust’a göre tabu kırıcıydılar. Gide, öte yandan, uzunca süre örtündükten, ikilemlere boğulduktan sonra perdeyi aralayabilmişti. Cocteau, duruşu itibarıyla belki bir adım ileriye gitmeyi göze almış, Beyaz Kitap’la çerçeveyi kırmıştı, ama dar bir çevreyi ilgilendirmişti çıkışı. Kaldı ki, bu önemli kitabı sonuna dek adıyla yayımlamayı göze alamamıştır.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Amazon ‘tapınağı’
    ‘Amerikan Amazonu’ Natalie Barney, çeşitli davetler, etkinlikler düzenlediği Paris’teki evinin bahçesindeki ‘Dostluk Tapınağı’nın önünde, 1920’ler.

    Bu saptamalarda bir hafife alma, bir burun bükme edâsı aranmamalı. Baskı ortamının o dönemdeki gücünü bugünden bakarak küçümsemek yanılgı olur. Mahut ‘modern burjuvazi’, ne yaşanırsa yaşansın, gelgelelim açığa vurulmasın, âlenen ifade edilmeye kalkışılmasın şiarını kafalara kakmaktaydı. Gide Corydon’u 12 adet bastırmış, sonra da nüshaların çoğunu şömine ateşine sürmüştü; genç Marc Allégret’yle fırtınalı aşkını sürdüredursun, evli barklı adamdı. Walt Whitman, Lorca, Luis Cernuda toplum önünde cinsel tercihlerini saklamak durumundaydılar. İkinci kırılma noktası Jean Genet’yle gelecekti.

    Asıl skandal, ıslâh evinden hapisaneye geçmiş bir hırsızın, sonsuz bir fütursuzluk içinde eşcinsel aşkı olanca çıplaklığıyla kitaplarına sokmuş olmasından mı doğmuştu, yoksa bu adımı atarken ve bütün yerleşik burjuva değerlerini altüst ederken ülkesinin dilini en klâsik ölçülerinde yetkin biçimde kullanmasından mı, tartışılmıştır. Gerçekten de Genet’nin, o güne dek ücra köşelerine kimsenin sokulamadığı bir yasak dünyayı, burjuvaların dilini onlardan daha iyi kullanarak yansıtmaktaki bir amacının da onları yaralamak olduğu söylenmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan alabora çıkmış Avrupa’da, yıkımların arasından taze bir çiçek gibi fışkıran bu yapıta başta Sartre ve Cocteau, pek çok aydın arka çıktı. Daha önemlisi, eşcinsel edebiyat artık eskisi gibi örtük, ürkek bir dile ve duruşa geri dönmeyecekti.

    Üç çeyrek yüzyıl içinde, edebiyat ve sanat çevrelerinden, Genet’nin açtığı yolu sürdüren çok sayıda yaratıcı geçtiği sır sayılmaz. William Burroughs ve Beat Kuşağı şairlerinden John Ashbery’ye Amerika’da, Tony Duvert’den Monique Wittig ve Hervé Guibert’e Avrupa’da pek çok edebiyat adamı yolu genişletti. Plastik sanatlarda (Andy Warhol, David Hockney ya da Mapplethorpe), sinemada (Pasolini, Fassbinder) gerçekleştirilmiş çok sayıda yapıt konunun çevrenini büyüttü. Bugün, kültürel coğrafyada “cins” kuramları ana okulları sıralarında pratiğe geçiriliyor.

    Ya burada, bizim coğrafyamızda, başka coğrafyalarda? Düpedüz suç kapsamına sokulmadığı ülkelerde, farklı cinsel kimlikler günâhlı, yasaklı, itilip kakılmalı statüsündeler. En iyi niyetle, sessizlikle kuşatılsınlar isteniyor. Kenarın kenarına püskürtülüyor, “merkez”den olabildiğince uzak tutulmaları sağlanıyor.

    Kültürel ifade bağlamında bile: Dar, kuytu bir köşede durmalılar. Biriki metropolde, biriki semtte görece özgür davranma hakkıyla sınırlanıyor konumları. 1981’de yazdığım “Satürn’ün Çocukları — Eşcinsellik Üzerine”yi okuyan yaşça benden büyük bilge bir dostum, dışarıdan gazel “diklenmeleri gerekir” yargımı yalınkat bir cümleyle ters çevirdiğinde utanmıştım: “Bu ülkede, eşcinsel olduğunu itiraf ettiğin an kiralık ev bulamazsın”.

    Edebiyat-Sanat ortamı açısından çok farklı göremeyiz durumu. Baha Tevfik, o anarşist uçbeyi, modern edebiyatımızın eşcinsel temalı ilk kitabını 1910’da yazmıştı: Aşk, Hodbînî. Gelgelelim, yeni Cumhuriyet “yurttaşlık bilgileri” arasına bu konuları almaya yanaşmadı. Bugün hayatta olmayan ve eşcinselliği bilinen birçok yazarla ilgili hâlâ susuyoruz. Yaşayan yazarları, sanatçıları bu bağlamda anmak bir bakıma muhbirlik konumuna düşürebilir endişesiyle tıknefes kalıyoruz. Devran sürüyor neyse ki: Dışarıdan değilse içeriden çıkışlar, hamleler yavaş yavaş geliyor.

    Türkiye’de cinselliğin ve eşcinselliğin tarihi, dışarıdan içeriden aynı anda yazılabilir: Popüler kültürün büyük figürleri Zeki Müren’in ve Bülent Ersoy’un yabana atılamayacak önemdeki tercihlerinden Küçük İskender’e gelen çizgide yaşananların payı tanınarak.