Etiket: yusuf ziya ortaç

  • ‘Vatan haini’ Nâzım’ın ‘vatan şairleri’ne karşı çıkışı!

    Cumhuriyet döneminin özellikle edebiyat alanındaki ilk ve en büyük kamplaşması 1935’ten itibaren yaşanır. Nâzım Hikmet’in hedefinde, hiç sorgulanamaz denecek bir isim, “vatan şairi” Nâmık Kemal vardır. Sol-Sağ fikir ayrışmasının bugünkü kökleri oluşur ve ünlü yazarlar saf tutmaya başlar. Nâzım Hikmet neredeyse tek başınadır ama, yine de…

    Edebiyat_3
    Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan mefkure kartpostalında, duvarda Nâmık Kemal portresi, 1920.

    Gerek 1908’de 2. Meşruti­yet’in ilanında gerekse 1919’da Kurtuluş Sava­şı’nın çetin günlerinde; Nâmık Kemal sevinçte de kederde de Türk milliyetçiliğinin, vatan şairliğinin simge ismiydi. Top­lumun önemli bir motivasyon kaynağı, ortak değeriydi. Öyle ki 1930’ların başında Ham­dullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocağı’na hem Mustafa Kemal’in hem de Nâmık Kemal’in büstle­rinin konulacağını söylemişti.

    Bununla birlikte Nâmık Kemal’in bu “büstleşmiş” imajı sorgulanamaz değildi. Bu durum, 1935’te 33 yaşında olan Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle iyice açığa çıkacaktı (1932’de Kerim Sadi bir öncü olarak “Nâ­mık Kemal: Tarihin Materiyalist Telâkkisine Göre yahut Tarihî Nâmık Kemal’in Keşfine Doğru İlk Adım” adlı bir broşür yazmış ve şairin “… ferdi mülkiyet pren­sibiyle Türkiyede, yeni bir sınıf halinde taazuva başlayan (şe­killenen) ve tedricen (giderek) kümeleşen burjuvazi”nin sesi olduğunu iddia etmişti).

    Edebiyat_5
    Ratip Tahir’in çizimi. Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’nin putlarını baltalıyor, 1929- Resimli Ay.

    1935’te Hitler, Yahudiler’in si­vil haklarını elinden alan Nür­nberg Kanunları’nı gündeme getirmiş; nasyonal sosyalizm Türkiye’de de kendine taraftar bulur olmuştu. Bu iklimde genç Nâzım Hikmet hem Sol kanatta Nâmık Kemal’e karşı bir “vatan şairi” olarak kendi ismini yükseltecek hem de dönemin popüler milliyetçiliğine karşı bir “put yıkma” işine girişecekti.

    Türkiye’de 30’lu yılların ortasında Sağ-Sol ayrımları yeniden tarif edilecek; özel­likle edebiyatçılar-yazarlar arasındaki kalem kavgaları da yükselecekti. Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yı hedef alan dizeleri de işte böyle ortamda yazılacak ve unutulmaz şiirler arasına girecekti. Cumhuri­yetin bu ilk büyük ideolojik kamplaşması, Sağ-Sol mefku­resinin yıllar geçse de değişme­yecek temellerini ve isimlerini oluşturacaktı.

    Edebiyat_6
    Nâzım Hikmet, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’ye karşı boks ringinde mücadele ediyor. Ratip Tahir, 1929- Resimli Ay.

    1935

    Edebiyat_9
    Son Posta gazetesinin 30 Kasım 1935 tarihli nüshasında Nâzım Hikmet’in kucağında Orhan Selim’le (Nâzım’ın kullandığı takma ad) hicvedildiği “Provaktör ne demektir?” başlıklı kurgu/mizah sayfası.

    Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya: ‘Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük eğri virgül, bir zavallı vesilesin!’

    Peyami Safa, 1930’da Sertel’le­rin Resimli Ay Yayınları’ndan çıkan 9-uncu Hariciye Koğuşu adlı kitabını Nâzım Hikmet’e ithaf etmişti. Aradan geçen 5 yılda ise Peyami Safa çizgisini değiştirmiş ve gazetelerde Nâzım Hikmet’le polemik yarıştırır hale gelmişti. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’ın birlikte çıkarmaya başladığı Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında yayımlanacak Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstün­de Hiciv Denemeleri” şiiri, açıkça Peyami Safa’yı hedef alıyordu. Şiir aslında Temmuz’da kaleme alınmış, Nâzım kimi dostları­na şiirden bahsetmiş olacak ki dizelerin uğultusu yayımlandığı günden önce dillerde dolaşmaya başlamıştır.

    Şiirin girişin­de T. F. imzasıyla Tevfik Fikret’in “Kız Kardeşim İçin” şiirinin bir dizesine ithaf vardır: “Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın”. Nâzım Hikmet, Tev­fik Fikret’in bu dizelerinden hem ses ve kurgu için ilham alır hem de onun şahsına ve kalemine özel­likle bu şiirle bir selam gönderir. Nâzım, Peyami Safa için; “Sen bu kavgada / bir nokta bile değil, / bir küçük, eğri virgül, / bir zavallı vesilesin!..”… diye­cektir.

    Edebiyat_7
    Edebiyat_8
    Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı şiiri.
    Edebiyat_4
    Türk bayraklarıyla Nâmık Kemal portre kartpostalı, 1900 başları.

    Nâzım Hik­met, Nâmık Ke­mal’e karşı “tak­ma aslan yeleli” yakıştırmasıyla şiirin devamında şu satırları yazar: “Bir düşün oğ­lum, / bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin / “Doğru yol” göstericisi… / Bir dü­şün ey yetimi Safa, / bir düşün ve hatırla ki, son defa: / O, takma as­lan yeleli / Nâmık Kemal üstadın senin; / abanoz ellerinden / zenci kölesinin / som altın taslarla şarap içerek / ve “didarı hürri­yet”in dizinde / kendi kendinden geçerek: / “Yüksel ki yerin / bu yer değildir, / dünyaya geliş / hüner değildir!” / demiş… /. Şiirin son di­zesinde de yine Nâmık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” piyesine gönderme yapılır: “Karabet ustanın uduna benzemez suratı. / O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız, / ne ‘Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı, / ne de ‘Bir akşamdı’ da müteverrim bir bayan ilacıdır. / O, şahlanmış bir kavga atı / kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır. / Bu ata atlıyacak yürek / ve bu kabzaya bilek / gerek…”.

    Peyami Safa ise “Cingöz Reca­i’den Nâzım Hikmet’e” başlığıyla, Hafta dergisinin 23 Eylül 1935 tarihli sayısındaki cevabında şu dizeleri yazacaktır: “Bre toprak altında yatan / büyük Türk ölü­lerine çatan / bre tümen tümen kıtır bom / bre tümen tümen palavra / bre işçiye yalan / ölüye iftira atan / sağı sola katan / bre kaltaban / bre Türk düşmanı, bre vatan / haini şarlatan!”.

    Edebiyat_2
    2. Meşrutiyet kartpostalı. Enver Paşa ve Resneli Niyazi esaret zincirini kırıyor. Nâmık Kemal, Mithat Paşa ile özgürlüğün ellerini çözüyor, 1908.

    1935 VE 1943

    Nihal Atsız’dan Nâzım Hikmet’e: ‘Bizim ırkçılığımız bütün milletlere karşı. Komünist Don Kişot’u Nâzım Hikmetof’

    Edebiyat_10
    Nihal Atsız’ın 1935’te yayımladığı Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa kitabı.
    Edebiyat_11
    Nihal Atsız’ın 1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabının kapağı.

    Nâzım’ın Nâmık Kemal’e “takma aslan yeleli” gön­dermesi yaptığı ve adeta milli­yetçi cepheye karşı kılıçları çek­tiği şiiri büyük yankı uyandırır. Hüseyin Nihal Atsız, şiirin ya­yınlanmasından hemen sonra, kapağında aylı kurt simgesi olan Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa adlı kitabını yayınlar. “Hikme­tof”, Nâzım Hikmet’in Polonyalı dedesine ve onun Yahudiliğine, tam da Nazizmin iktidardan savaşa doğru yürüdüğü bir dönemde Türkçü bir kalemden yapılan bilinçli göndermelerdir (Atsız bu ırkçı söylemleriyle ilgili 1943’te yayımlanacak En Sinsi Tehlike kitabında, “Anası veya babası Çek, Lehli gibi Al­man düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı say­mıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır… Harp Okulu öğrencilerini zehirlemek isteyen Nâzım Hikmetof yoldaş Polonyalı olduğu için ırkçıyız” diye yazacaktır).

    Atsız’ın 1935’te yayınlanan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan, “Son zamanlarda da İstanbul’da bir ko­münist Don Kişot’u türedi” satırlarıyla başlayan 12 sayfalık kitapçığı da dolaysız olarak Nâzım Hik­met’e saldırıdır:

    “Nazım Hik­metof yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeğe yeltenmek için vesile yaptı ve Türkiye’nin en büyük adamlarından biri olan Nâmık Kemal’i aslan postu giymiş olmakla itham etti. Öyle sanıyorum ki, aslan postu giymiş olmakla kastettiği mana eşekliktir. Bu aslan postu giyen ve kendisini aslan diye satan eşeğin hikayesine telmihen yapılmış, komünistlere yaraşır şekilde bayağı, Don Kişotça bir teşbihtir. Bir kere Nâmık Kemal aslan postu giymiş değildir. Nâ­mık Kemal aslanın ta kendisi­dir. Evet, Nâmık Kemal aslandı, sırtlan değil. Çünkü mezarlarda yatan aslanlara değil, kanlı cellat gibi tepemizde yaşıyan kızıl sultanlara saldırıyor, ağız dolusu küfrü onların suratına haykırıyordu”.

    1935

    ‘Bu biricik kominist şair kafasından zoru olan bir hastadır’

    Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlarından Rüknettin Fethi de, 1935’te yazdığı Nâzım Hikmet’in Saldırışı Ve Eski Yeni Üzerinde Bir Konuşma kitabında, Nâzım’ın Nâmık Kemal yaklaşı­mına tepki gösterir. Fethi yazısı­na “Hepimizin tanıdığı biricik (!) kominist şair Nâzım Hikmet ev­vela bir aylık mecmuada basdığı ve sonrada portreler adlı kitabına eklediği bir yazı ile Peyami’nin portresini çizerken arada ulus büyüğü Nâmık Kemal’e tasalluta yeltenmiş” diye başlar. 16 sayfalık kitapçığın genelinde Nâzım Hikmet’in “hasta” olduğunu iddia eder: “Nâzım Hikmet geçmişdeki ve son yaptığı saldırışı ile ispat etmiştir ki kafasından zoru olan ve zaman zaman nöbet geçiren bir hastadır”.

    1936

    Kemal Tahir’in ilk kitabı Nâmık Kemal tartışması üzerine: ‘Nâmık Kemal lasınıfî (sınıfsız) bir hürriyetperver miydi?’

    Nâzım Hikmet’in Nâmık Kemal dizelerinin yankısı durmadan büyürken, bir tarafta da edebiyat dünyasında saflar şekillenmektedir. Kemal Tahir, 1936’da o zamana dek türüne pek az rastlanan, aynı zamanda kendisinin de ilk eseri olacak, 32 sayfalık bir anket kitabı yayımlar. Anket kitabının konusu Nâmık Kemal’dir: Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki

    Kitapta Kemal Tahir şu isimle­re sorularını yöneltir: Falih Rıfkı, Va-Nu, Hüseyin Cahid, Peyami Safa, Ercüment Ekrem, Sadettin Nüzhet, Kerim Sadi, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni ve Suad Derviş. Kemal Tahir yazarlara şu soruları sormuştur. “1. Nâmık Kemal’in sosyal kana­atleri nelerdir? 2. Nâmık Kemal’in istediği liberalizm ile bugünkü demokrasi ve liberalizm arasın­daki farklar. 3. Nâmık Kemal’in din, milliyet ve vatan telâkkisi. 4. Nâmık Kemal neden laik değildi? 5. Edebiyatımızdaki tesirleri ve gazeteciliği. 6. Nâmık Kemal’in istibdatla yaptığı müca­dele bir inkılâpçı karak­ter taşır mı? 7. Bugünkü gençlik Nâmık Kemal’i neden ideal bir kahra­man saymak istiyor?”

    Edebiyat_12
    Kemal Tahir’in yayımladığı Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki kitabı.

    Kitap, Nâmık Kemal ve milliyetçilik tartış­masını daha da büyüte­cektir.

    Kemal Tahir, kitabın­da yer alacak soruları sormak üzere Nâzım Hikmet’in evine gi­der. Sonrasında şöyle yazacaktır: “Hazırladığım kağıdı önüne sürdüm. Okudu. Sonra kütüphanesinden bir kaç kitap çıkardı. Baktım. Nâmık Kemal külliyatı. Bir taraftan sahifeleri çevirirken bir taraftan başladı: ‘Nâmık Kemal’i bize, tarihi ve sınıfi şartlarının dışında, mutlak, lasınıfî bir hürriyetperver ve lasınıfî bir halkçı olarak gös­termek istiyorlar. Muayyen bir sınıflı cemiyetin, muayyen tarihi bir inkişaf merhalesinin verimi olan Nâmık Kemal, denildiği gibi lasınıfî hürriyetperver ve lasınıfî bir ‘halkçı’mıydı? Ve esasen buna imkan var mıydı?”

    Nâzım’ın anketin so­nunda söyledikleri yine çok tartışılacaktır: “Evet, Nâmık Kemal o kölenin elinde şarap içerek bu ‘didarı hürriyetin’ dizinde kendi kendinden geçerek, fırkayı mümtazeye ‘Yüksel ki yerin bu yer değildir / dünyaya ge­liş hüner değildir…’ demişti”.

    Kitapta görüşlerine yer verilen Suat Derviş’in cevapları da bu anket kitabına gelecek tep­kileri büyütecektir: “Eğer üniver­site gençliğine bir vatanperverlik modeli gösterilmek isteniyorsa bu model neden Nâmık Kemal’in şahsından oldukça uzak bir ma­zide, bir imparatorluk tarihinde aranıyor? Türkün yakın tarihinde şüphesiz ki Nâmık Kemal’le mu­kayese edilmeyecek kadar büyük vatanperverler vardır; eğer mu­hakkak bir model lazımsa bunlar gösterilebilirdi”.

    1936

    ‘Gençlik, yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez’

    Edebiyat_13
    Millî Türk Talebe Birliği’nin yayımladığı Nâmık Kemal kitabının kapağı

    Giderek büyüyen tartışma or­tamında, Millî Türk Talebe Birliği de o dönem milliyetçiliğin kurumsal bir safı olarak devreye girer. 1936’da 54 sayfalık Nâmık Kemal kitabını çıkarır. Kitapta Nâmık Kemal hakkında övgü dolu yazılarıyla şu isimlere yer verilir: Abdülhak Hamit, Ab­dülbaki Gölpınarlı, Nihat Sami, Hamdullah Suphi, Dr. Cezmi, Hü­seyin Cahit, İsmail Habip, Agah Sırrı, Nihal Atsız ve İbrahim Necmi.

    Girişteki “Niçin Çıkarıyoruz?” başlıklı önsözde, kitabın çıkış amacı 3 maddede ifade edilir: “1. Gençlik Nâmık Kemal’i seviyor. 2. Gençlik Nâmık Kemal perdesi altında Türk milliyetçiliğine hücumu gaye edinen ve yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez. 3. Gençlik isnat kabul etmez”.

    1936

    İt Ürür Kervan Yürür: ‘Bu bir ateşli türküdür, inandığı için döğüşenin dilinde dolaşır, durur’

    Edebiyat_14
    13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin baş sayfasında Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir şiir… O dönem için çok nadir görülebilecek şekilde şairin kendi ismi yazılmıştır.

    Bütün tar­tışmaların ortasında Nâzım Hikmet, gazete makalelerinde kullandığı “Orhan Selim” mahlasıyla 1936’da 47 sayfalık bir kitap çıkarır: İt Ürür Kervan Yürür

    Nâzım Hik­met’in hedef gös­terildiği o yıl, onun kitabını basma cesareti gösteren yayıncı A. Cevad kitabın girişin­de şunları yazar: “Nâzım Hikmet ‘Orhan Selim’ im­zasını kullanmaya başladığı günden beri bazı kimseler şöyle bir teraneye başladılar: ‘Nâzım inandığı büyük gayeden adım adım gerilemektedir. Nâzım burjuva oldu’. Herkesin dili­nin kahyası değilim amma, varlığını in­sanın kurtuluşunu isteyen bir gaye için harcayan adama iftira edilmesine de hiç tahammül edemem”.

    Nâzım Hikmet, kitabının ismini seçiş nedenini şöyle anlatır: “Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu say­gılı korku, bir çok korkular gibi silindi. Bu sözü en kara gün­lerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. ‘İt Ürür Kervan Yürür’. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için döğüşen ada­mın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağırtıları kavga­ya atılırken bu sözü haykırmış­lardır”.

    Edebiyat_15
    Nâzım Hikmet’in Orhan Selim mahlasıyla yayımladığı İt Ürür Kervan Yürür kitabı.

    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber vardır: “Ko­münistlikten nezaret altına alınanlar”. Şair, komünist pro­paganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileriyle nezarette­dir. “Komünistliğe tahrik ama­cına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım,1937’nin ilk bir­kaç ayını cezaevinde geçirir (7 Ocak 1938’de ise Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuklanacak ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptı­rılacaktır).

    Yaklaşık 10 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 13 Kasım 1946 tarihli Ses gaze­tesinin ilk sayfasında Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”ndan bir şiir, çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi açıkça yazılarak basılır. Mustafa Kemal’in at üstün­de bir vinyetle resmedildiği kapakta, şairin meşhur şiiri vardır. Sol kesim, “vatan şairi”­ni onun dizeleriyle selamlar.

  • Sıradışı ve talihsiz bir insan: Denizci, mühendis ve sanatçı

    İstanbul’da, seçkin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bahriye Mektebi’ni bitirdi; gemi inşaat mühendisi oldu; ABD’de ve Almanya’da eğitimine devam etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk denizaltı ve harp gemilerinin yurtdışındaki yapımına nezaret etti. İTÜ’de profesör oldu. Akbaba dergisindeki olağanüstü çizimleriyle tanındı ve trajik bir şekilde öldürüldü.

    Üç kardeşin ikincisi olarak 1903’te İstan­bul-Erenköy semtinde doğan Muhittin Emin Etingü, soyadı kanununa kadar Muhit­tin Emin olarak bilinir. Annesi Münire Hanım, Refik Halid Karay’ın kız kardeşidir. Bu çok yönlü biliminsanı seçkin bir ailede doğup büyümüş­tür. Dayısı Refik Halid Karay, babası mabeyn katiplerinden 1871 doğumlu Mehmet Emin Efendi, babaannesi Kırım Hanı Giray Han soyundan Ruhsar Hanım’dır. Almanca, İtalyan­ca ve İngilizce bilen Muhittin Etingü, varlıklı bir İstanbul ailesinin kızı Fatma Münevver Hanım’la 1936’da evlenmiştir. Bu evlilikten 24 Aralık 1939 do­ğumlu, Robert College mezunu Ali Etingü dünyaya gelmiştir (Ali Etingü, Koç topluluğunda turizm sektöründe çalışmış, üst düzey yöneticiliklerde bu­lunmuş saygın bir işinsanıydı; öl. 2019).

    resim_2024-09-01_011615484
    Etingü’nün inşaat kontrol heyetinde yer aldığı Batıray denizaltısının açılış töreni.
    resim_2024-09-01_011620351
    Gemi inşaat mühendisliğinin yanında yaptığı çizimlerle de tanınan Muhittin Emin Etingü.
    sahaftan 1
    Etingü’nün kurban gittiği cinayet gazetelerde günlerce konuşulmuştu.

    Muhittin Emin 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. 1917-1921 arasında bura­da okuyan Muhittin Emin, son sınıfta İnşaat-ı Bahriye bölü­münü seçip 1921’de gemi inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Harp gemilerinde stajdan sonra, 1923-1925 arasında ABD’de MIT ve Almanya’da Ho­chschule’de eğitimine devam etti. 1925-26’da Almanya’nın Lübeck şehrinde tersanede gemi inşaı, tanker ve yüzer ha­vuz yapımı ile ilgili uygulamalı görevlerde bulundu. 1926’da ülkesine döndü ve yurtdışına ısmarlanacak destroyer, avcı­botu ve denizaltı alımı şartna­melerini hazırladı. Sakarya ve Dumlupınar denizaltılarının yapımı için İtalya’da Tries­te yakınlarındaki tersanede görevlendirildi. 2.5 yıl burada kalan Muhittin Etingü deni­zaltı yapımı ve seyir bilgisini artırdı. Tekrar yurda dönün­ce Gölcük Deniz Fabrikaları Fen Heyeti’nde yer aldı; Türk donanmasındaki gemilerin bakım ve onarımlarını gerçek­leştirdi. 1934-1937 arasında Millî Savunma Bakanlığı’nda görev yaptı ve denizaltıların proje ve teknik şartnamelerini hazırladı. 1937’de Almanya’nın Kiel şehrindeki Krupp Germa­niawerft tersanesinde Türkiye için sipariş edilen Ay Sınıfı denizaltıların inşaat kontrol heyeti üyesi oldu.

    1939’a kadar süren bu hiz­metleri sırasında, isimlerini bizzat Atatürk’ün Celal Bayar’a dikte ettiği Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli deni­zaltılar inşa edildi ve kızağa konuldu. 1939-1943 arasında yine gemi inşaat alanında çalışmalarına devam eden Muhittin Etingü, Deniz Kuv­vetleri adına “Yıldırım” ve “Bora” olarak tanımlanan iki tip hücumbot yapımında çalış­tı. Bu hücumbotlardan 12 tane üretildi ve bunlar Donanma’da hizmete katıldı.

    sahaftan 2
    Etingü’nün de katkılarıyla yapılan Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli denizaltıların isimleri Atatürk tarafından Celal Bayar’a bizzat dikte ettirilmişti.
    resim_2024-09-01_011843222
    Muhittin Etingü, ABD’den mektupla aldığı resim derslerinin ardından çizim yapmaya da başlamış, Vedad Tanca’nın Belki Bir Gün romanının kapağını tasarlamıştı.

    Taşkızak tersanesinde binbaşı rütbesiyle görev ya­parken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteği ve Hasan Ali Yücel’in atama emriyle Ata Nut­ku ile beraber İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Maki­ne Fakültesi Gemi Şubesi’ne tayin edildi. Daha sonra yarbay rütbesiyle ve İTÜ senatosunun onayı ile profesörlüğe yükseldi. 1948-1952 arasında üniversite­de ders veren Muhittin Etingü, talihsiz bir kaza sonucu çok erken bir yaşta, 49 yaşında vefat etti (Edirnekapı Şehitliği’nde yatmaktadır).

    sahaftan 3_

    Bu çalışkan ve üretken bili­minsanının ölümü, akıl almaz olaylardandır. 12 Ekim 1952’de Beyoğlu’nda çiçekçilik yapan Rıfat Gerede isimli kişi, Muhit­tin Etingü’nün akrabası Bedri Tümay’ın yanında çalışan Ayşe isimli hanıma âşık olur. Ancak aile bu evliliği reddeder. Alkolik ve kabadayı bir tip olan Rıfat Gerede, Taksim’de Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki Hava Apartmanı’na gelerek 9 nu­maralı dairede oturan Etingü ailesinin kapısı çalar. Kapıyı açan Muhittin Etingü’yü karşısında gören Gerede, elindeki dinamit lokumunu patlatır. Büyük bir gürültü ve kesif duman sonrasında hem Gerede’nin hem de Muhittin Etingü’nün cansız bedenleri ile karşılaşı­lır. Anlamsız ve sebepsiz bir şekilde öldürülen bu kıymetli biliminsanının vefatı ülkede büyük yankı uyandırır. Hadise günlerce incelenir, fakat tam olarak aydınlatılamaz.

    Biliminsanı ve sanatçı

    sahaftan 4

    Muhittin Etingü’nün bir biliminsanı olmasının dışında çok önemli bir reklam afişleri ve çizimleri de yaptığı bilinmektedir. Bunlar­dan “İntibah Çamaşır Fabrikası” ilanı elimizdedir.

    sahaftan 5_
    Muhittin Emin Etingü’nün Akbaba dergisinde yayımlanan çizimleri.

    Denizaltı tasarımı, gemi inşaı, İstanbul Teknik Üniver­sitesi’nde bir bölümün kurucu hocası olmak gibi çok özel işler yapan Muhittin Etingü, cumhu­riyet döneminde modernleşme, cemiyet hayatı ile ilgili, esprili karikatürler çizen önemli bir çizer olarak da iz bırakır. Kari­katürlerinin zaman zaman ya­yımlandığı Akbaba dergisinin kurucusu ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç, Muhittin Etingü’nün ölü­münden 4 yıl sonra dergide ona özel bir bölüm hazırlatır. Bu­rada Ortaç’ın Muhittin Etingü hakkında yazdıkları şöyledir:

    “Bundan 34 yıl evvel Heybe­liada Denizcilik Mektebi’nden güleryüzlü bir genç diploma aldı. Bu, makine mühendisi Muhittin Etingüdür. Zeki idi, zarifti, keyifli insandı. Yaptığı karikatürlere bakınız: Sanatkâr bir mizacın bütün inceliklerini görürüsünüz. Çizgileri, tipleri, hiç kimseye benzemedi. Zevk ile, sabır ile çalışmasını bilen bir gençti. Beş yıl kadar Hol­landa, İtalya, Almanya’da öz mesleği üstünde çalışan Etin­gü, 1949’da Teknik Üniversiteye profesör olmuştu. Aradan dört yıl geçti ve 1952 Eylül’ünde, bir sabah apartmanının kapısında feci bir suikaste uğradı ve neşe, hayat dolu gözlerini yaşamaya doyamadığı dünyasına yumdu. Nur içinde yatsın” (Akbaba, sayı: 239, 11 Ekim 1956, sayfa: 13).

    Grafik tasarımları, karika­türleri, yaptığı kapaklar bilindi­ği hâlde şimdiye kadar yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Muhittin Etingü’ye dair yeni bilgi ve belgelere, oğlu merhum Ali Etingü’nün eşi Bente Etingü sayesinde ulaştık. Bu cömertliği için kendisine teşekkür ediyoruz.