Etiket: yıldırım akbulut

  • Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.

    Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Yeni dönemin bilgisayarlı partisi
    Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.

    Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.

    Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.

    Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.

    Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.

    6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.

    1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.

    Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.

    “Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.

    Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.

    Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.

    İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN
    Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’

    Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.

    “Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.

  • Fransa’nın asırlık hafızası tarihi sokağa taşımıştı…

    Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarihçi Marc Ferro, tarihi liderlerin değil işçilerin, köylülerin, kadınların gözünden yazdı. Televizyon programlarından çocuklara tarih anlatma projelerine, tarihyazımının demokratikleşmesi ve totaliter, şoven anlatımlardan arındırılması için çalıştı. 95 yaşında çıkardığı 65. kitabıyla hayatının sonuna dek üretmeye devam etmiş bir tarihçinin mirası…

    Türkçeye Sömürgecilik Tarihi: Fetihlerden Ba­ğımsızlık Hareketlerine (13. Yüzyıl – 20. Yüzyıl), İslamın Şoku, Sinema ve Tarih gibi ki­tapları çevrilen, hayatının son anına kadar tarihin ve dünyanın evrimine karşı duyduğu heye­canı yitirmeyen Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarih­çi Marc Ferro, 21 Nisan 2021’de Covid-19 nedeniyle 96 yaşında vefat etti.

    12 yıl boyunca bir televizyon kanalında “Paralel Tarih” prog­ramı yaparak geniş kitlelerin ta­rihe ilgisini uyandırmaya çalışan Ferro, geçen yıl önemli şahsiyet­lerin kaderlerini konu alan ve 65. eseri olan L’Entrée dans la vie’yi (Hayata Giriş) yayımlayarak ilerleyen yaşına rağmen üret­kenliğini ve merakını yitirmedi­ğini göstermişti.

    1943’te Auschwitz’te ölen annesi Ukrayna kökenli bir Ya­hudi, henüz çocukken yitirdiği babası ise Yunan-İtalyan’dı. Çok farklı kültürlerin içinde yerleş­miş; orada büyümüştü. Genç yaşta Direniş’e katılmış; 1948-56 arasında öğretmenlik yaptığı Ce­zayir’in Oran kentinde, Ceza­yir’in bağımsızlığından yana bir tutum takınmıştı. 1960’da Pa­ris’e gelip 1917 Rus Devrimi’ne ilişkin tezini hazırlamıştı. Devri­min liderlerin gözünden anlatıl­masının veya bir “darbe” olarak nitelendirilmesinin karşısında Ferro burada, devrimin dipten gelen dalgasını, kökenlerini açık­lıyordu.

    Onun tarihinde yalnızca iş­çiler de yoktu. Köylüler, kadınlar bu devrimin olmazsa olmaz öz­neleriydi. İyisiyle kötüsüyle dev­rim tarihi, bir “parti” tarihi ola­rak açıklanamazdı. Bütün halk sınıflarının, ezilenlerin kıyıdaki köşedeki köyden büyük kentte­ki fabrikaya kadar yönetenlere, mülk sahiplerine karşı isyanıydı.

    Fernand Braudel’in ardın­dan Ferro, 1970’lerden itibaren ünlü Annales dergisinin ortak yöneticisi olarak da akademi dı­şı diyebileceğimiz bir tarihçiy­di. “Komünizmin cürümlerini” ele alan Komünizmin Kara Ki­tabı günlerinde Sömürgeciliğin “Kara Kitabı”nı yazarak 13. yüz­yıldan başlayarak medeniyetin vahşetini serimlemişti. 1991’de “Tarih Çocuklara Nasıl Anla­tılır?” gibi projelerde yer alan Ferro, tarihi gelecekle ilişkilen­dirirken demokratikleştirilmesi için de önemli adımlar atıyordu. Tarihin Tabuları kitabıyla bir putkırıcı olarak tarihin utanç ve­rici geleneksel kullanımına karşı çıkıyordu.

    1989-2001 arasında, 50 yıl önce filme alınmış (1939-51) malzemeyle “Paralel Tarih” seri­sini yaptı. Farklı ve karşıt görüş­leri, davet ettiği tarihçiler veya olayların tanıklarıyla birlikte yo­rumlayarak, seyircilerin zeka­sına seslendi. Geleneksel tarih filmlerinde tarihin felaketleri­ni haklı çıkaran, totaliter, şoven anlatımları ıskartaya çıkarmaya çalıştı.

    İLHAN BAŞGÖZ (1923-2021)

    Türk folklorunu dünyaya tanıttı

    Halkbiliminin en önemli isimlerinden, cumhuriyetle yaşıt İlhan Başgöz’ün hikayesi, bir yandan tüm dönemeçleriyle Türkiye’nin de bir haritası… 1940’ta Sivas Lisesi’ni bitiren 9 kişiden biri olan Başgöz, ön­ce burslu olduğu için Ziraat Fakültesi’ne sonra neredeyse bir asır verdiği mesleğini öğ­reneceği Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girer. Burada Saffet Korkut’un, Pe­tev Naili Boratav’ın, Abdül­baki Gölpınarlı’nın öğrencisi olur. Şiir sevgisi, ona okula gi­riş sınavından başlayarak tüm hayatı boyunca eşlik eder. 1949’da doktorasını bitirdi­ğindeyse okuldan uzaklaştı­rılarak Tokat’a öğretmen ola­rak atanır. Tokat Lisesi’ndeki öğrencileri, onlara açtığı nice ufukların yanında Bedri Rah­mi Eyüboğlu’nu Safiye Ayla’yı onun sayesinde kanlı-canlı görür. Ödülüyse görevine son verilmesi olur. Ocak 1953’te TCK’nın 141. Maddesi onun da başını yakar, özellikle sol­cuların mahkum edilmesine neden olan madde nedeniy­le iki yıl hapiste kalır. Niha­yet bilmecesinden türküsü­ne, masalından fıkrasına âşık olduğu topraklardan Ameri­ka’ya doğru yola çıkar; Indi­ana Üniversitesi’nde öğre­tim üyesi olur. Folklorist Dan Ben-Amos onun disipline kat­kısını şöyle özetliyor: “Türk­çeyi hiç bilmeyen Amerika­lı folklorculardan oluşan bir kuşağa, Türk folklorunu İlhan Başgöz tanıttı. Bize hem geç­mişimizin büyük folklor ge­leneğini, hem de çağdaş Türk toplumunda folklorun uğradı­ğı değişimi o öğretti. Kahve­hanelerinizdeki hikayecileri, çocuklarınızın sorduğu bilme­celeri, ihtiyarlarınızın söyle­diği atasözlerini, biz onun sa­yesinde öğrendik. Hepimizin folklorda yeni kuramlar ara­dığımız bir dönemde, o bize, yeni yaklaşımları üzerine kur­mamız gereken temeli sun­du”. Başgöz, 98 yaşında tedavi için geri döndüğü Türkiye’de 13 Nisan’da hayata gözlerini yumdu.

    MEHMET GENÇ (1934-2021)

    Çalışmakla eşanlamlı bir hayat

    Mehmet Genç, Os­manlı İmparatorlu­ğu’nda Devlet ve Eko­nomi adı altında makalelerini derlediği kitabına “Bu çalış­maları, bana hayatın çalışma ile eşanlamlı olduğunu öğreten rahmetli annemin ve öğren­menin hiç bitmeyeceğini öğre­ten rahmetli babamın muaz­zez ruhlarına ithaf ediyorum” diye başlıyordu. Gerçekten de çalışmakla eşanlamlı tuttu­ğu, öğrenmekten hiç vazgeç­mediği 87 yıllık hayatının bir özetiydi belki bu ithaf. Kendi ifadesiyle bu “ilim heyecanı”­nı ona ilk sezdiren bir doktor olmuştu. Mülkiye’de okudu­ğu yıllarda, henüz 20 yaşında bir gençken vereme yakalandıktan sonra röntgenini heye­canla öğrencilerine gösteren “İşte bu, ders kitaplarında gör­düğünüz tipik bir tüberküloz vakasıdır” diyen doktor, onu etkilemiş; hasta yatağında ilk defa ilgisini celbeden edebiyat, hayata bakışını dönüştürmüş­tü. Bir süre Diyarbakır Çüngüş ve Şereflikoçhisar’da yaptığı kaymakamlık stajının ardın­dan “Benim Türkiye’de gördü­ğüm tek ilim adamıydı” dediği Ömer Lütfi Barkan’ın asista­nı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nde çalışma­ya başlamıştı. Örnek aldığı ki­şi, iktisat tarihinden yola çıka­rak yeni bir sosyoloji inşa eden Marx Weber’di. Fakat Osman­lı arşiv belgelerinin kargacık burgacık vergi kayıtları, muha­sebe defterleri arasında genel bir teoriye ulaşmanın nasıl bir emek ve zaman gerektirdiğiy­le yüzleşmesi üzerine “Sana­yi Devrimi karşısında Osmanlı ekonomisi” üzerine çalışmaya başladı. 1960’larda girdiği ar­şivden hayatı boyunca çıkma­dı; disiplinler arası düşünme alışkanlığı, özellikle malika­ne sisteminin analizi, klasik Osmanlı iktisadi zihniyetinin temel prensipleri ve Osman­lı tarihinin dönemlendirilmesi konusunda yaptığı çalışmalara yansıdı. O yine de 18 Mart’taki vefatına dek kendini “Hac yo­lunda bir karınca” olarak gör­meye devam etti.

    SELAHATTİN DUMAN (1950-2021)

    Temmuz ayında geçirdiği trafik ka­zasının ardından uzun süredir tedavi gören gazeteci Selahattin Duman, 71 yaşında hayatını kaybetti. Sabah ve Vatan gazetelerinde hem yöneticilik hem de köşe yazarlığı yapan Duman, Kendimi Tebrik Ederim, Suçumuz Mükemmel Olmak, Bankamatik Kursu Açan Yok Mu kitaplarının da yazarıy­dı. Ayrıca “Komser Şekspir”, “Roman­tik” ve “Bir Erkeğin Anatomisi” film­lerinde rol almıştı. Son olarak Oksijen Gazetesi’nde yazmaya başlamıştı.

    Selahattin Duman müstesna bir zekaydı. “Seyrek bıyıklı asabi şahsi­yet” tabirinin yanısıra birçok deyimi de literatüre kattı. Köşe yazarlığın­da aslında geleneksel, ancak bu denli kaliteli mizahla örülü bir kombinas­yon pek görülmüş bir örnek değildir. Ancak Selahattin Abi, bu Allah vergisi yeteneğinin ve yüksek IQ’sunun avan­tajıyla iş yapan bir insan olmadı. Türk basınındaki ender çalışkan gazeteci­lerden biriydi. Mesai yapmaz; sürek­li çalışır, okur, öğrenir, sorar-soruş­turur, yazardı. Dışardan asla göster­mezdi; ancak basınımızın yine ender entelektüel şahsiyetlerindendi. Hem yazılarından hem kendisinden çok şey öğrendik; hem güldük hem bildik. Kendisiyle de dalga geçebilecek kadar cesur olanlara has bilgeliğiyle silin­mez bir iz bıraktı. Unutulmayacak hiç.

    Gürsel Göncü

    YILDIRIM AKBULUT (1935-2021)

    Eski başbakanlardan Yıldırım Akbu­lut, 14 Nisan’da kalp rahatsızlığı ne­deniyle tedavi gördüğü Ankara Üni­versitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 86 yaşında hayatını kaybetti. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından 1989’da Anavatan Parti­si’nin genel başkanlığı ve başbakan­lık koltuğuna oturan Akbulut, Mesut Yılmaz’ın 1991’de seçilmesine kadar bu görevlerini sürdürmüştü. Cum­hurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kuru­lu üyesi Akbulut, ayrıca 1987-89 ve 1999-2000 yılları arasında TBMM Başkanlığı da yapmıştı.

    EROL DEMİRÖZ (1940-2021)

    Yılmaz Güney’in “Sürü”, Mahsun Kır­mızıgül’ün “Beyaz Melek” ve “Güne­şi Gördüm” filmleriyle tanınan usta oyuncu Erol Demiröz, 81 yaşında ha­yatını kaybetti. 1961’de Halkevleri Ge­nel Merkezi’nde sahneye adım atan Demiröz, 1968’de girdiği Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) yüzlerce oyun­da oynamış ve yönetmenlik yapmış; “Bereketli Topraklar Üstünde”, “At”, “Yılanı Öldürseler” ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in de dahil olduğu 15 sinema filminin yanında senaryo çalışmala­rı da yapmıştı. AST’nin unutulmazları arasında yer alan “Dimitrof”, “Zengin Mutfağı”, “Sacco ile Vanzetti”, “Sakın­calı Piyade”, “Akrep”, “Mefisto” rol al­dığı oyunlardan sadece birkaçıydı… Demiröz, 1977’de “Ulvi Uraz En İyi Yö­netmen Ödülü”nü almıştı.

    CAN ÜNER (1974-2021)

    Çağla Büyükakçay ve Marsel İlhan gibi tenisçilerin antrenörlüğünü yapan ve üç senedir kanser tedavisi gören eski tenisçi Can Üner, 14 Nisan’da 47 ya­şında hayata gözlerini yumdu. Kadın ve erkek tenisinde “Dünya ilk 10” sıra­lamasına oyuncu sokan ilk Türk tenis antrenörü olan Can Üner, 16-18 yaş döneminde millî takımın vazgeçilmez oyuncularından olmuş; spordaki başa­rısı ona ABD’deki üniversite eğitimi­ni burslu yapma fırsatı vermişti. Öner, 2019’da Uluslararası Tenis Federas­yonu’nun “Oyuna Olan Üstün Hizmet Ödülü”ne de layık görülmüştü.