Etiket: yeşilçam

  • Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Türk sinemasının ve sa­nat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaoku­lu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki pos­tacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Oto­büs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmle­re, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi film­lerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılı­ğı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.

    Ardindan_Arif

    1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptık­ları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.

    Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keski­ner, Cemal Reşit Rey konser sa­lonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığın­da toprağa verildi.

    AARON BUSHNELL (1999 – 2024)

    Filistin için intihar eden Amerikalı asker

    İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den deh­şet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyü­kelçiliği önüne gelerek “Filis­tinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşa­sın özgür Filistin” oldu. Has­taneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.

    Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Face­book hesabından şu mesajı pay­laştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”

    Ardindan_Aaron

    KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)

    ‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu

    En son geçen yıl selamlaş­mıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önün­de. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullan­madığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bi­len, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.

    USTA OYUNCU KAYHAN YILDIZOĞLU HAYATINI KAYBETTİ

    90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatro­ya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insan­dı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ar­dından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşı­maktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”

    Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen mon­şer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.

    Suha Çalkıvik

    ALİ SİRMEN (1939 – 2024)

    Gazeteci-yazar ve barış savunucusu

    Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhu­riyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstan­bul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucula­rından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

    Ardindan_Ali

    PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)

    Anadolu arkeolojisinin duayen hocası

    Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolo­jiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reform­la, Darülfünun’un İstanbul Üniver­sitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğü­ne getirilir. Böylece Önasya kültürle­rinin, aslında her biri farklı bir bilim­dalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak bilimin­sanları yetiştirilmeye başlanır.

    1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kül­türleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü baş­kanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.

    BURDUR HACILAR BUYUK HOYUK KAZISININ ONURSAL BASKANI PROF. DR. REFIK DURU (92) VEFAT ETTI.(FOTO:BURDUR-DHA)
    Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.

    Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anado­lu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağ­larına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsü­süne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tara­fından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de pro­fesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabi­lim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

    Duru’nun 1955’te Kadirli yakın­larındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Hö­yük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiş­tir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetişti­ren hocamızı saygıyla anıyoruz.

    Şevket Dönmez

  • Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türk sinemasının yaşayan efsanesi Türkan Şoray, 60 yıllık parlak kariyeriyle müstesna bir yere sahip. Canlandırdığı kadın karakterler kadar, literatüre “Sultan’ın Kanunları” olarak geçen ve “öpüşmeme-sevişmeme” şartını kabul ettiren istekleri de meşhur. 1960’lı yılların ortasından itibaren gerek basının gerek yapımcıların gerekse seyircilerin hep konuştuğu, dillendirdiği bu kanunların yazılı belgesi ilk defa yayımlanıyor.

    Türk sinemasının büyük yıldızı Türkan Şoray 60. sanat yılını kutluyor. 1960’ta 15 yaşında rol aldığı “Köyde Bir Kız Sevdim”den bu yana 200’ü aşkın unutulmaz filmde oynadı; neredeyse tamamı başrol. Dile kolay! Dünyada da en çok filmde rol alan kadın sanatçılardan biri olan Şoray, sinemamıza sadece rolleriyle değil “kanunları”yla da damgasını vurdu.

    2012’de NTV Yayınları tarafından yayımlanan, 2017’de ise İş Bankası Kültür Yayınları’ndan tekrar basılan Sinemam ve Ben adlı kitabında şöyle diyor:

    “Zorlu Damat filminin çekiminde yönetmen Hulki Saner yanıma gelip ‘Bu sahnede öpüşmeniz lazım’ dedi. Şaşkın şaşkın yönetmenin yüzüne baktım. Yönetmen ne derse onu yapmalıydım; öyle söylüyorlardı ama ben o güne kadar hiç öpüşmemiştim, öpüşmek nasıl olur bilmiyordum. Sahne çekilirken tabii robot gibi tepkisiz durdum herhalde. Ayhan Işık oyuncu olarak ne kadar sıkıntı çekmiştir kim bilir…”.

    Türkan Şoray
    Başrolünü Ayhan Işık’la paylaştığı 1962 yapımı “Zorlu Damat” filmi, Türkan Şoray’ın rol icabı bile olsa ilk öpüşmesiydi
    Türkan Şoray
    “Türkan Şoray Kanunları”nın ilk defa yayımlanan belgesi, Şoray ve Tunç Film arasındaki sözleşme…

    İlk “öpüşme” sahnesini böyle anlatıyor Türkan Şoray ve aynı kitapta şöyle devam ediyor: “Zorlu Damat’ın bir sahnesinde eşkıyalar genç kıza işkence eder, sırtını kırbaçlar. Bu sahnenin çekimi için sırtımın tamamen çıplak olması gerekiyordu. Sette bulunan annemle konuştular. ‘Sırtta kırbaç izlerini görmek istiyoruz. Oyuncu olmak, film çevirmek için öpüşmek de gerekebilir sırtı açmak da’ deyip annemi ikna etmeye çalıştılar. Annem de mecburen ‘Peki’ dedi, sahne çekildi. Ama annem elinde bir örtü, çekim aralarında hemen beni örtmeye çalışıyordu”.

    Türkan Şoray

    Gecelik ve baby-doll’a veda

    Ancak bu şaşkınlıkla, acemilikle başlayan öpüşme ve çıplaklık sahneleri çok da uzun soluklu olmayacaktır Türkan Şoray’ın filmografisinde. 1964’te yılında Altın Portakal Film Festival’inde “Acı Hayat” filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü alan Türkan Şoray artık Türk sinemasının 1 numaralı kadın oyuncusudur.

    1964’te Kemal Film’in bir çekim için yolladığı davette Türkan Şoray’ın yanında getirmesi gereken giysi ve aksesuar olarak, “gecelik ve baby-doll” da vardır. Türkan Şoray’la 20 yılı aşkın hayat arkadaşlığı yapacak sevgilisi Rüçhan Adlı, Şoray’a davetiyeyi şu notu ekleyerek gönderir: “Gecelik ve baby-doll’lara bir son vermek zamanı gelmedi mi? Ne dersin hanım sultan?”

    İşte daha sonra “Türkan Şoray Kanunları” olarak ün salacak; bir olgu olarak sinema literatüründe yerini alacak; aradan geçen yıllar sonra Türk sinemasının yeni kadın yıldızlarına “Benim Türkan Şoray Kanunlarım var öpüşemem” dedirtecek durumun ilk filizleri de böylece atılacaktır.

    Film yapımcılarının Türkan Şoray boykotu

    1960’ların ikinci yarısı Beyoğlu’ndaki sinemalarda cadde boyunca bütün sinema salonlarının panosunda tek bir isim okunur: Türkan Şoray. Sultan’ın altın çağıdır bu yıllar, 1964’te 13, 1965’te 11, 1966’da 14 filmde başrolde oynayacaktır. Ancak artık film sözleşmelerinde bazı yeni şartları vardır. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı’nın tavsiyelerine uyacak hem de kendi yasalarını koyacaktır. “Seyircimiz bizi sevgilisi, eşi, kızkardeşi, ablası gibi görüyordu. Dolayısıyla soyunma ve öpüşme sahnelerinden rahatsız olabilirdi. Bazen yaşayan bir karakteri canlandırmak için gerekirse soyunmanın, sevişme sahnesi çevirmenin gerektiğini biliyordum ama benim için seyirciyle olan bağlılığım daha önemliydi. Sinemaya ilk girdiğim yıllarda çevirdiğim filmlerde öpüşmüştüm ama seyircimle bu güçlü bağ henüz oluşmamıştı” (Sinemam ve Ben) diye anlatacaktır bu yeni dönemi Şoray. Artık rol alacağı filmlerde öpüşmeyecek ve soyunmayacaktır. İsmi film afişlerinde, jeneriklerde en başta, ilk sırada yer alacaktır.

    Türkan Şoray
    60’ların altın kızı 1960’lar Türkan Şoray’ın altın çağlarıydı. Bütün sinema salonlarını onun adı süslüyordu. Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1963 yapımı “Çalınan Aşk”ı her yıl çektiği onlarca filmden biri.

    Film yapımcıları boykot eder Türkan Şoray’ı. Kara listeye alır, biraraya gelerek anlaşma şartlarını değiştirmediği sürece Türkan Şoray’la film çevirmeyeceklerini açıklar.

    Yapımcı İrfan Ünal ”Türkan Şoray bu şartları iki yıl önce koysaydı belki kabul ettirebilirdi. Fakat bugün seyirci, Türkan Şoray’ı değil, iyi filmi tutuyor. O bakımdan gayretleri boşunadır. İsmin başa yazılması meselesine gelince; bu bir oyunculuk olanağıdır. Şayet Türkan Şoray gerçekten sinemaya bir şey verebilirse, o zaman ismi çok küçük dahi yazılsa bile seyirci ona gerçekten yer verir. Bunların dışında olanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü prodüktör olarak Türkan Hanım’a film çevirtmeyi düşünmüyorum ve sinemacı olarak da onun oynadığı filmleri, sinemada oynatmayacağım” (Türkan Şoray-Bir Yıldız Böyle Doğdu, Agâh Özgüç) der.

    Türkan Şoray
    Lütfi Ömer Akad’ın 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”i de her yıl çektiği onlarca filmden bir diğeri.

    Ancak bu boykot çok kısa sürer ve etkili olmaz. Aynı yapımcı İrfan Ünal bu açıklamadan kısa süre sonra, 1967’de, Türkan Şoray’ın başrolde olduğu “Kelepçeli Melek” filmini çevirecektir. Yapımcı Ertem Eğilmez, bu boykotun Türkan Şoray’ın lehine nasıl evrildiğini şöyle özetleyecektir: “Bu şartların meydana gelmesinde en büyük faktör Türkan Şoray değil, Türk sineması olmuştur. Önceleri boykot kararına uymak için bir dolu söz söyleyenler, sonradan ellerinde şeker ve çiçeklerle Şoray’ın kapısını çalmışlar ve ondan tarih vermesini istemişlerdir. Gayet tabii bunlardan sonra o da geleceğini garanti altına almak isteyecektir”.

    Türkan Şoray’da o günleri şöyle anlatıyor: “Film prodüktörleri biraraya gelerek toplantı yapıyor ve ben bu anlaşma şartlarını kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra, birçok prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi”.

    Türkan Şoray
    Sözleşmedeki film
    Sözleşmede “Kamelyalı Kadın” olarak anılan 1982’de ismi “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilen filminin afişi. Film, Tunç Film tarafından Fevzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi.

    Türk sinemasının, Hammurabi Kanunları kadar meşhur “Türkan Şoray Kanunları” ilk kez 20 Mayıs 1967 tarihli Pazar dergisinde belgesiz olarak doğaçlama maddeler halinde yazılarak yayımlanır. O tarihten bu yana ünü her geçen gün artarak dillere pelesenk olan bu kanunlar, film sözleşmelerinde yer aldığı şekliyle hiç ortaya çıkmaz. Bugüne dek meraklılarına sunulmaz. Peki bu kanunlar yapımcılar ile Türkan Şoray arasında yapılan film sözleşmelerinde nasıl kayda geçmişti? İşte arşivimizdeki belgede, Türkan Şoray’ın Tunç Film’in sahibi Altan Günbay ile yaptığı, 1982’de adı daha sonra “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilerek gösterime giren ve Cihan Ünal ile başrolleri paylaştığı, sözleşmede geçen ismiyle“Kamelyalı Kadın” filmine dair yaptığı film anlaşması var. Bu aynı zamanda “Türkan Şoray Kanunları”nın geçerli olduğu son film olmasıyla da ilgi çekici. Sözleşmedeki maddeler, “mutlak ve değişmez şartlar” olarak belirtilmiş.

    Film anlaşmasının maddeleri şöyle:

    1. Aşağıda taraflardan, Türkan Şoray için (T. Şoray), Tunç Film Altan Günbay için, (T. Filim) diye bahsolunacaktır.
    2. T. Şoray, T Filmin çekimine 1 Ekim 1981’de başlayacağı (Kamelyalı Kadın) adlı filimde baş rol oynamağı aşağıda yazılı maddelerdeki şartlar dahilinde oynamağı kabul eder.
    3. Filim çekim başlangıç ve süresi: (1 Ekim 1981) ile (15 Kasım 1981) tarihleri arasındadır. Fevkalade hallerde film çekim süresi yedi gün uzayabilir.
      Mutlak ve değişmez şartlar:
      a. Türkan Şoray müstehcen sahne çevirmez.
      b. T. Şoray açık saçık sahne çevirmez, öpüşmez.
      c. T. Şoray’ın adı jenerik, lobi, gazete, televizyon ve bilimum reklam yayın organı ve materyelinde başta tek ve iri puntolarla diğer isimlerden büyük yazılır.
      Bilumum reklam yayınlarından evvel T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin jeneriğinde, filmin fragmanında T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin çekim tarihinden evvel çekim senaryosunun T. Şoray’a teslim edilmesi ve beğeni mutabakatın, senaryo için yazılı olarak alınması şarttır.
      Filim çekiminden on gün evvel T. Şoray’a çekim senaryosu teslim edilmesi şarttır
    4. Çekilecek filmdeki baş erkek oyuncu, rejisör, kameraman, ve diğer oyuncular ve ses dublörü için T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      T. Şoray ister ise ve T. Film de arzu ederse T. Şoray kendi sesini seslendirebilir. T. Şoray bu seslendirme için hiçbir ücret talep etmez.
    5. Modern konularda T. Şoray kostümleri kendi imkanları ile temin eder. Tarihi ve köy konularında Tunç Filim kostümleri temin eder.
    6. T. Şoray Pazar günleri istirahat eder çalışmaz.
    7. İstanbul dışı çekimlerde T. Şoray’ın ve yardımcılarının, iaşe ve otel masrafları T. Film’e aittir.
    8. T. Şoray oynayacağı baş rol karşılığında Tunç Filimden …… TL alacaktır. Bu ücretin stopaj vergisi Tunç Filim tarafından karşılanır.

    “Mine” filmi ile değişen durumlar

    Türkan Şoray

    Kendisi de bu hadiseden bir dönüm noktası olarak bahsedecektir: “Mine filmi oyunculuk kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Bu filmde kendi koyduğum tabuları yıllar sonra ilk kez yıktım. Filmdeki sevişme sahnesini senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım. Bu Mine’nin üstündeki baskılara bir çeşit başkaldırısıydı. Bu sahneler kadının bedeninin, cinselliğinin ticari bir meta olarak kullanılması değildi. Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum” (Sinemam ve Ben, Türkan Şoray).

    Türkan Şoray
    Kurallar yıkılıyor
    1982’de daha sonra eşi olacak Cihan Ünal’la birlikte “Mine”yi çekerken filmin karakteri Mine’yle birlikte Türkan Şoray da kurallarını yıktı. Şoray, bu sahnelerin Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için gerekli olduğuna ikna olmuştu.

    ‘SULTAN’IN KANUNLARI’

    Türkan Şoray: ‘Seks filmleri’ furyasında basının uygun gördüğü bir tanımlamaydı…

    “Tabii bu ‘Türkan Şoray Kanunları’ sözünü medya yakıştırdı. Onlar böyle uygun gördü ve bir-iki kere yazılınca da günümüze kadar böyle adlandırıldı. Ben sadece sözleşmemde olması gereken maddeleri koymuştum. Seyircimin benden ne talep ettiğini sezinlemiştim ve onlarla bağlarımı sıcak tutmak, onlarla olan ilişkimdeki samimiyete gölge düşürmemek adına talep ettiğim maddelerdi. Aynı zamanda tabii kendimi korumak adına konulan maddelerdi bunlar. Zira o dönem seks filmleri furyası vardı ve filmler bu ağırlıktaydı. Bunun dışında gerçekten “Türkan Şoray Kanunları” diye bir kavramı ben icat etmedim. Bu, başta da söylediğim gibi medyanın uygun gördüğü bir başlıktı. Seyircime olan saygım, sevgim ve bağımla ilgili kendimi koruma adına sözleşmeye koyduğum maddelerdi…”

    *Türkan Hanım, yayımladığımız belge ve konuyla ilgili görüşlerini, talebimiz kendisine ulaştıktan hemen sonra (yarım saat içinde) iletmiştir. Teşekkür ediyoruz.

    UZMAN GÖZÜYLE

    ‘Melek kadın’ ile ‘şeytan kadın’ ayrımı TV ve yabancı dizilerle ortadan kalktı’

    BURÇAK EVREN

    Türkan Şoray

    Türk sinema ortamında “Türkan Sultan’ın Kanunları” olarak konuşulan maddeler, aslında Türk sinemasının derebeyleri olan yapımcıları hizaya sokmak için verilmiş bir ültimatomdu. Bu ültimatom, tümüyle olmasa da çoğunlukla sinemayla uzak-yakın bir ilişkisi bulunmayan mesleklerden bu alana giren, tecimsel amaçlardan başka hiçbir kültürel, sanatsal ve de estetik kaygılara sahip olmayan yapımcıların egemenliğindeki sinemamızdaki durumu ve düzeyi tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.

    Diğer taraftan bu “kanunlar” sinemamıza egemen olan star sisteminin kimi sağlıksız yanlarını da ortaya çıkarır. Zira bunlar, iyi bir filmin oluşmasını sağlayacak istek ve arayışlardan daha ziyade starın kendisini korumasına ilişkindir. Bunlar ayrıca Türk sinemasındaki kadın oyuncuların o dönemdeki konumunun da bir göstergesi gibidir.

    Türk sinemasının neredeyse resmî türü olan melodramlar, karakterden daha çok tipler üzerine inşa edilmiştir. Bunun sonucu kadın oyuncular “şeytan” ya da “melek” olarak ikiye ayrılmış; “melek kadın”lar fahişe, kötü, düşmüş ya da düşürülmüş olsa da asla öpüşmemiş, soyunup bedenini gösterip yatağa girmemiş; ancak onların yerine karakter olarak tanımladığımız yardımcı oyuncular bu olumsuz eylemlerin tümünü fazlasıyla gerçekleştirmişlerdir. Yani “melek kadın” ne kadar masum, fahişe olsa de ne kadar namusluluk halesiyle kuşatılmışsa; onun bir gölgesi olan “şeytan kadın” da bir o kadar cinselliğini kullanarak namussuz ve bir o kadar pervasız olmuştur. Bu durum erkeğin erdemini, zaafını, bazen de gücünü açıklayan bir araç olarak ortaya çıkar.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Türkan Şoray biraz geç de olsa Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Mine” filmiyle kendi yasalarını bilerek ve isteyerek çiğnemiş; sevdiği adamla yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini yansıtmış; ancak bu filmin bitiminde, yatağa girdiği oyuncu ile evlenerek bu durumu bir anlamda meşrulaştırmıştır.

  • SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Fuat Uzkınay’ın 1914’te çektiği söylenen Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı adlı belgesel ilk Türk filmi sayıldığı için, 2014 yılı Türk sinemasının 100’üncü yılı kabul ediliyor ve sinemayla ilgili sergi, panel, özel gösterim gibi çok sayıda etkinlik yapılıyor. Aslında Uzkınay’dan önce Makedonyalı Osmanlı yurttaşları Manaki Kardeşler’in çektiği filmler var. Ancak, bunlar günümüz Türkiye coğrafyasında çekilmediği için olsa gerek Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı ilk film sayılıyor. Ama kesin olan bir şey var, Türk sineması en az bir asırdır hayatımızda. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı, asırlık Türk sinemasının siyah-beyaz döneminden karelere ayırdık. İyi seyirler…

    Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Arşivi

    ERKEN DÖNEM TÜRK SİNEMASI

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muhsin Ertuğrul dışında yönetmen yoktur. Ertuğrul’un ilk filmlerinden biri 1922 yapımı Boğaziçi Esrarı Nur Baba’ydı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Kurtuluş Savaşı konulu ilk film olan Ateşten Gömlek de, Halide Edip Adıvar’ın romanından 1923‘te Muhsin Ertuğrul tarafından filme uyarlandı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1929 yapımı Kaçakçılar’ın çekimleri sırasında yaşanan trafik kazasında, aşağıdaki karenin çekilmesinden kısa süre sonra Talat Artemel’in (direksiyonda), kullandığı araç kaza yapınca bir oyuncu öldü, yüzü parçalanan Sait Köknar (elinde silah olan) oyunculuğu bırakmak zorunda kaldı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    SESLİ FİLMLER BAŞLIYOR

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı İstanbul Sokaklarında, ilk sesli Türk filmidir (altta). Aynı kadına aşık olan iki kardeşin başından geçenlerin konu edildiği filmin yapımcısı İpek Film’in sahipleri Fahir ve İhsan İpekçi kardeşler, Nişantaşı’nda bir fırını stüdyoya çevirmiş, burada hem film çekimi hem de dublaj yapılmaya başlanmıştır.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    14 Mayıs 1932’de çekilen alttaki fotoğrafta Mahmut Moralı ve Faik Şenol seslendirme yapıyor.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    YENİ NESİL YÖNETMENLER

    1876’da sahnelenen ve ilk Türkçe operetlerden olan Leblebici Horhor Ağa birkaç kez sinemaya da uyarlandı. Muhsin Ertuğrul’un1933’te çektiği uyarlamanın senaryo yazarlarından biri de Nazım Hikmet’ti. Filmin Kağıthane’deki çekimlerinde Muhsin Ertuğrul, ilk görüntü yönetmenlerimizden Cezmi Ar ile birlikte.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1950‘lerde atılım yapan Türk sineması bir çok yeni yönetmen de çıkardı. Bunlardan biri 1951’de Kanlı Feryat’la (altta) ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Atıf Yılmaz’dır (alttaki fotoğrafta en sağda).

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    STAR SİSTEMİNE GEÇİŞ

    Birlikte oynadıkları filmler büyük gişe başarısı getiren Göksel Arsoy ve Belgin Doruk, 1960’ların starlarındandı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Dönemin unutulmaz filmlerinden biri Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ah Güzel İstanbul’dur. Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın başrolde olduğu filmin muhteşem görüntüleri ise Gani Turanlı’ya ait.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    KOMEDİ FİLMLERİNİN ALTIN ÇAĞI

    1960’lar komedi filmlerinin patlama yaptığı yıllardır. Cilalı İbo karakteriyle şöhret yapan Feridun Karakaya, serinin Cilalı İbo Perili Köşkte filminde.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI
    Fotoğraf: Güngör Özsoy, Güngör Özsoy arşivi

    Komedilerin aranan yüzü Necdet Tosun, 400’e yakın filmde rol aldı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1965 yapımı Sevinç Gözyaşları, Filiz Akın, Ajda Pekkan, Bedia Muvahhit, Nubar Terziyan, Ayhan Işık ve Önder Somer’den oluşan kadrosuyla dikkat çekiyor.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    AKSİYON VE MACERA

    Yabancı kovboy filmlerinin gişe başarısı Yeşilçam’ı da kovboy filmleri çekmeye yöneltmişti. Bunlardan biri olan 1973 yapımı Canilere Ölüm’ün seti.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Sonraki yıllarda toplumcu-gerçekçi sinemaya yönelen Yılmaz Güney, ilk döneminde çok sayıda aksiyon filminde oynadı. Güney, 1966 yapımı Kibar Haydut’ta Nebahat Çehre, Devlet Devrim ve Tunç Oral’la birlikte.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    İKİ BÜYÜK KADIN OYUNCU

    Uluslararası festivallerde büyük ödül kazanan ilk Türk filmi Metin Erksan’ın yönettiği 1963 yapımı Susuz Yaz’dır. Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan ve 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanan film, Türkiye’de yasaklandı ve uzun süre gösterilemedi. Hülya Koçyiğit, sinemaya bu filmle başladı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Türkan Şoray’ın sinema kariyeri ise bir tesadüfle başladı. Bir arkadaşına eşlik etmek için gittiği film setinde güzelliğiyle dikkat çeken Şoray, Türker İnanoğlu’nun teşvikiyle 1960‘ta sinemaya ilk adımını attı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI