yerel yönetimler insanın bütün temel haklarına dokunan bir işleve sahiptir. başkanların en insani görevi kenttaşını yalnızlık duygusundan uzak tutmaktır. belediye başkanları seçildikleri kentin geçmişi, bugünü ve geleceğinden sorumludur. bu yanıyla “miras koruyan, miras üreten, miras bırakan” kent liderleridir. akp iktidarı kendisini yerelde de güçlü hissettiği 2010’lu yıllarda yerel yönetimlerin yetkilerini arttırdı. 2019 sonrası pek çok büyükşehir belediyesini kaybedince bu yetkilerin bir bölümünü geri aldı. imar kanunu, gecekondu kanunu ve kıyı kanunu düzenlemeleri bunların başında geliyor.
Birleşmiş Milletler’in evrensel ölçüler içinde kabul ettiği dört temel insan hakkı var: Yaşama hakkı, barınma hakkı, eğitim-sağlık hakkı ve kültürel haklar. Bu temel hakların tümü yerel yönetimlerin kapsama alanı içine giriyor.
Günümüzde yaşama hakkı deyince sadece hayatta kalmaktan söz edilmiyor. Yaşam kalitesi de hayatta kalmanın unsurlarından biridir. Evin musluğundan sağlıklı suyun akmasına; sel, yangın, deprem ve benzer felaket anında zararı önleme gücünün devreye girmesine kadar yaşamın her aşaması iyi bir altyapıyı gerektiriyor.
Barınma hakkı da hayatta kalmanın ve yaşam kalitesinin başlıca unsurlarındandır. Türkiye iç göçlerle ve kültürel değişimle birlikte yaşam standartlarının sürekli dalgalandığı bir ülke. Geleneksel aile yapısının yerini çekirdek aile ya da bireysel yaşamın alması konut gereksiniminin özelliklerini değiştiriyor. Gelir dağılımdaki uçurum, bu yelpazenin daha da genişlemesine neden oluyor. Örneğin çok seçenekli bir site inşasında 60-70 metrekareden 150 metrekareye kadar değişen konut tiplerinin yanına toplum arasında “süper lüks” diye tanımlanan çok daha geniş ve konforlu yapılar da eklendiğinde ilk satılanlar en lüksler olabiliyor.
Sağlık, eğitim, kültürel haklar, temel gereksinimlerin hemen ardından tercihte birbiriyle yarışan haklar olarak sıralanıyor.
Yerel yönetimlerin varlık nedeni bu hakların yurttaşın öncelik sıralamasını da gözeterek yerine getirmesidir.
Dijital Çağda Değişim
Ben radyo çocuğuyum. 1960 yılında Toroslar’ın eteğinde bir köyde doğdum. Dünyaya açılan başlıca penceremiz radyoydu. Sabahları “Yurttan Sesler Korosu”, cumaları “Halk Hikâyeleri”, perşembe akşamları ise “Radyo Tiyatrosu” hâlâ belleğimdedir. Lise, üniversite yıllarımda televizyon öne geçti. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derslerimizden biri “Daktilografi” idi. Zira henüz bilgisayar kültürü başlamamıştı. On parmakla daktilo yazmak ders konusuydu. Gazeteciliğin beşinci yılında faks, onuncu yılında bilgisayar basın sektörüne ve toplumsal yaşama girdi.
1990’ların başında bir karikatür anımsıyorum. Televizyonun başında bir genç. Bedeni küçücük kalmış, başı normalin neredeyse iki katı, beli kambur, bilgisayar ekranına odaklanmış, öylece bakıyor. O yıllarda yakın geleceğe ilişkin öngörü şuydu: Bilgisayar toplumsal yaşama o kadar etkili girecek ki insanlar tamamen onunla yaşamaya başlayacak, dünyaya gözlerini kapatacak. Çevreyle ilgilenmeyecekler, gezmeler, toplumsal buluşmalar azalacak. Belki pek çok restoran, çay bahçesi, piknik alanı benzeri yerler kapanacak. Bu öngörünün birinci kısmı gerçekleşti. Bilgisayardan öte dijital yaşam her şeye damgasını vurdu ancak ikinci kısmı gerçekleşmedi. Yani insanların sosyalleşme, gezme-görme, dışarıda buluşma duygusu azalmadı. Aksine arttı. İlhan Selçuk’un yeri geldikçe kullanmayı sevdiği bir söz vardı: “İnsan gökyüzünde yıldızları görünce, oraya gitmek ister.” Bugün de insan cebindeki telefonda, dizindeki bilgisayarda şehrinin, ülkesinin, dünyanın bir yerini görünce oraya gitmek istiyor. Örneğin bir televizyon dizisinin çekildiği mekân kısa sürede ünleniyor; sosyal medyada oraya gidenlerin mekânı paylaşımı arttırıyor, devamında daha çok insan görmek istiyor.
İşte bu bireyselleşmeden sosyalleşmeye giden süreçte belediyelere yeni sorumluluklar, yeni hizmet alanları açılıyor. 2024 yılı sonbaharında bir Anadolu kentine belediyenin çağrısıyla konferansa gittiğimde, belediye başkanıyla konuşurken konu yurttaşın en çok ne istediğine geldi. Elbette altyapıya ilişkin istemler öne çıkmıştı ama birinci sırada, o dönem popüler bir parçayla ünlenen sanatçı yer almıştı. Kent sakinleri, özellikle gençler, “Başkan bize o sanatçıyı getir.” demişlerdi.
“belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.”
KAYNAK: MUSTAFA BALBAY ARŞİVİ
Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır kitabından esinlenerek vurgulamak gerekirse, insan sevdiği her şeye dokunmak ister. Bunu sosyal yaşama, yerel yönetime uyarlarsak, bir belediye başkanının kentin insanlarına dokunabilmesinin yolu, onların istediği şeylere ulaşmasını sağlamaktan geçer. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın en temel gereksinimi olan sevmek ve sevilmek devam edecektir.
Belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların sözünü ettiğimiz temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. Bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.
Umutsuzluk Yalnızlıktan Doğar
Yalnızlık, Allah’a mahsustur, diye bir atasözümüz vardır. Bunun toplumsal mücadelelerdeki karşılığını da şöyle özetleyebiliriz: Umutsuzluk yalnızlıktan doğar.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. Bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bir ailenin yeni doğan çocuğuna yaptığı süt, mama yardımı… Kent lokantaları… Düzenli pazaryerleri… Kreşler… Taziye çadırı… Sosyal yardımlar… Yurttaşın yalnızlık, çaresizlik duygularını atmasını sağlayan, ilk bakışta basit gibi görünen önemli dokunuşlardır.
Günümüzde insanların en büyük gereksinimlerinden biri de şüphesiz ki önemsenmektir. Bir yurttaşın, konuşmacı olduğum bir konferans sonrasında o kentin belediye başkanıyla ilgili sözü şu olmuştu: “Bir şey istedim, yapmadı. Nasıl olmayacağını anlattı ama beni önemsedi, telefonuma çıktı ya, bu bile yeter!”
“günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir.”
Miras Üreten… Miras Koruyan…
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le sohbetlerimizde sık kullandığı sözlerden biri şuydu: “Vatandaş günlük yaşar. O günkü gereksinimi neyse onun karşılanıp karşılanmadığına bakar…”
Siyasal söylemde son derece doğru bir yaklaşım ancak kentin emanet edildiği belediye başkanları aynı zamanda bir milat yaratmaya çalışır. Bu anlamda belediye başkanı miras üreten, miras koruyan, miras bırakan bir kimliğe sahiptir.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Kentlerin birikimlerini korumak, yeni kimlikler eklemek bir belediye başkanını en kalıcı hâle getiren değerlerin başındadır. Bu noktada anonim hâle gelmiş bir anlatımı paylaşmak isterim. Fransız, Alman, Türk üç mimara ayrı ayrı şu soru sorulmuş: “Bir felakette şehrin dörtte biri tamamen yıkıldı, dörtte biri çok ağır hasar aldı, dörtte biri az hasarlı, dörtte biri sağlam… Ne yaparsın?”
Yanıtlar şöyle olmuş:
Fransız mimar: “Tamamen yıkılan, ağır hasar alan yerleri tasfiye eder, arşiv kayıtlarından eski hâlini çıkarır, aynısını yeniden inşa ederim. Az hasarlıları güçlendiririm.”
Alman mimar: “Tamamen yıkılan alanı yeniden planlarım. Ağır hasar alan bölümü yıkar, aynısını yeniden inşa ederim. Kalan bölümü sağlamlaştırırım.”
Türk mimar: “Kenti dümdüz eder yeniden yaparım!”
İşini bilim ışığında yapan mimarlara elbet saygımız büyük. Türkiye’de her kademedeki yöneticide baskın düşünce “damga vurmak” oluyor. Bu bakış beraberinde öncekini yok sayıp yeniden yapmayı getiriyor. Oysa kentin tarihten gelen kimliğini korumak büyük bir zenginlik. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın başlıca kentlerinde en çok “eski kent” bölümünün turist çekmesi, o kentte yaşayanların bile ilgisini çekmesi bu gerçeğin fotoğrafıdır.
Yeri gelmişken vurgulamak gerekirse, ayda ortalama bir kez İstanbul’a gelişlerimde iki şey dikkatimi çekiyor: Sahillerdeki buluşma, yürüme yerlerinin artması, büyümesi ve tarihî binaların restore edilerek günlük yaşama katılması.
Bu örneklerin daha da artmasını dilerim.
Akordeona Dönen Yasalar
Aziz Nesin’lik bir yaklaşımla vurgulamak gerekirse Türkiye’de en çabuk değişen şey yasalar. Meclis’in yasa yapma hızı neredeyse radara yakalanacak süratte!
Yukarıda Fransız, Alman, Türk mimar örneklerini aktardım. Yine üç ülkeden bir istatistik paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra Fransa İmar Yasası 3 kez, Almanya İmar Yasası 2 kez değişti. Türkiye’de ise sadece 2014 yılından 2024’e kadar 164 kez değişti!
Bu değişikliklere ayak uydurmak bir yana onları takip etmek bile güç. Aynı şekilde yerel yönetimler yasasının da akordeona döndüğünü söylemek mümkün. 1984 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yapılan köklü değişiklikle büyükşehir, ilçe, belde belediyeleri ayrımı yaşamımıza girdi. O yıldan sonra belediyelerin sınırlarından yetkilerine kadar pek çok küçük değişiklik yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra 2004 yılında çok köklü bir değişiklik yaptı, 2012’de de yerel yönetimlerde o günlerdeki gücünü dikkate alarak bir büyük değişiklik daha yaptı. Buna göre büyükşehir belediye başkanlarının yetkisi artacak, köyler ilçelere bağlı mahalle olacak, yüzlerce küçük belediye kapatılacaktı.
2019’dan itibaren AKP’nin bakışı değişti çünkü öncekilere ek olarak İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehirlerde CHP’li adaylar kazanmıştı. AKP bu kez belediyelerin gücünü azaltmak, kontrol etmek üzerine adımlar atmaya başladı.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
2020 başından itibaren kamuoyunda “torba yasa” diye bilinen birbirine benzemez bütün değişikliklerin aynı pakette yer aldığı düzenlemelerle belediyelerin özellikle imar konusundaki yetkileri daraltıldı. Bunlar Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Birkaç örnek vermek gerekirse… 775 sayılı Gecekondu Yasası’nda gecekondular ve imara aykırı yapılarla ilgili yetki, sözünü ettiğimiz bakanlığa devredildi. Bu nedenle pek çok belediye gecekondulardaki kentsel dönüşüm adımlarını atmakta zorlandı çünkü bakanlık izin vermede aceleci davranmadı.
3621 sayılı Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikle kıyılarda yapılaşma ve iskele inşası yasaklandı. Daha önce belediyeler bu konuda tasarruf sahibiydi. Kıyılarda sadece bakanlığa millet bahçesi yapma yetkisi verildi. Bir millet bahçesinin içinde nelerin olması ya da olmaması gerektiği belirsiz olduğu için bu ucu açık bir yapılaşma izni anlamına da geliyordu.
İmar Kanunu’nda yapılan değişiklikle kaçak yapıların saptanması ve yıkım kararı verilmesi yetkisi bakanlığın oldu, yıkma görevi ise belediyelere verildi. Bir başka deyimle işin külfet kısmı belediyede kaldı. Aynı yasadaki değişiklikle birkaç bağımsız parselle ilgili plan değişikliği anlamına gelen “mevzi plan” yetkisi de yerel yönetimlerden alındı, bakanlığa verildi.
Böylesi yasal kısıtlamaların yanı sıra kimi büyük olaylar sırasında yerel yönetimlerin yetkisini kısıtlama girişimini de bunlara eklemek gerekir. Örneğin 2020’deki Covid-19 salgını sürecinde başta İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerin sorumluluk alması fiilen engellenmek istendi.
Yaşarken Yaşatmak…
Babam kamyon şoförüydü. Çocukluğumda, yük sarıp gittiği yerleri anlatışı beni çok etkilerdi. İlk gezme duygum böyle gelişti. Yaz tatillerinde babamla Anadolu illerine gitmek büyük keyifti. Gazeteciliğe başlayınca buna dünyayı görmek de eklendi. 80 ülke 500 kadar şehir gördüm.
Kent uygarlığının hemen hissedildiği pek çok şehirde parkların içinde tren seferlerinin olması, yani kent doğasına böylesine büyük yer ayrılması karşısında, “Benim ülkemde de olsa!” demiştim. Budapeşte ve Pekin’de belediye başkanlarının sadece şehrin resmini yapan ressamlar grubu oluşturması da ayrıca hoşuma gitmişti. “Keşke benim ülkemde de olsa!” demiştim.
Son örnek Almanya’nın Köln şehrinden… 2000’lerin başıydı… Uğur Mumcu’yu ve öldürülen aydınlarımızı anma etkinlikleri çerçevesinde Köln’e çağrılmıştım. Toplantı sonrası benim gezme duygumu bilen kişi, aracıyla Köln’ü dolaşmayı önerdi. Bir sokağa sapacaktı ki, “Hay Allah, nasıl da unuttum. Bu sokak bir süre trafiğe kapalı.” dedi. Nedenini şöyle anlattı:
“Bu sokakta kent tarihini araştıran önemli bir yazar oturuyor. Yazar son kitabını tamamlamış, düzeltmeler yapıyormuş. Belediye bir karar aldı, kitabı baskıya hazır hâle getirene dek, sokak trafiğe kapatıldı.”
O an gözümün önüne Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü sokaklar geldi. Almanya’da yazarlar üretirken sokağı trafiğe kapatılıyordu, bizde ancak öldürülünce sokakları trafiğe kapatılıyordu.
Pek çok belediye başkanımız, katledilen aydınları yaşatıyor. Onların unutulmaması başlıca tesellimiz ancak en büyük dileğimiz şu: Yazarları, aydınları, sanatçıları yaşarken yaşatmak!
O günlere… #














