Etiket: yerel yönetimler

  • Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler

    Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler


    yerel yönetimler insanın bütün temel haklarına dokunan bir işleve sahiptir. başkanların en insani görevi kenttaşını yalnızlık duygusundan uzak tutmaktır. belediye başkanları seçildikleri kentin geçmişi, bugünü ve geleceğinden sorumludur. bu yanıyla “miras koruyan, miras üreten, miras bırakan” kent liderleridir. akp iktidarı kendisini yerelde de güçlü hissettiği 2010’lu yıllarda yerel yönetimlerin yetkilerini arttırdı. 2019 sonrası pek çok büyükşehir belediyesini kaybedince bu yetkilerin bir bölümünü geri aldı. imar kanunu, gecekondu kanunu ve kıyı kanunu düzenlemeleri bunların başında geliyor.

    Birleşmiş Milletler’in evrensel ölçüler içinde kabul ettiği dört temel insan hakkı var: Yaşama hakkı, barınma hakkı, eğitim-sağlık hakkı ve kültürel haklar. Bu temel hakların tümü yerel yönetimlerin kapsama alanı içine giriyor.

    Ekrem İmamoğlu Adliye Çıkışında Vatandaşlara Seslendi
    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Çağlayan Adliyesi’nde ifade verdikten sonra Adliye önünde toplanan kalabalığa seslendi. Konuşma sonrasında CHP’li belediye başkanlarıyla halkı selamladı. 31 Ocak 2025.

    Günümüzde yaşama hakkı deyince sadece hayatta kalmaktan söz edilmiyor. Yaşam kalitesi de hayatta kalmanın unsurlarından biridir. Evin musluğundan sağlıklı suyun akmasına; sel, yangın, deprem ve benzer felaket anında zararı önleme gücünün devreye girmesine kadar yaşamın her aşaması iyi bir altyapıyı gerektiriyor.

    Barınma hakkı da hayatta kalmanın ve yaşam kalitesinin başlıca unsurlarındandır. Türkiye iç göçlerle ve kültürel değişimle birlikte yaşam standartlarının sürekli dalgalandığı bir ülke. Geleneksel aile yapısının yerini çekirdek aile ya da bireysel yaşamın alması konut gereksiniminin özelliklerini değiştiriyor. Gelir dağılımdaki uçurum, bu yelpazenin daha da genişlemesine neden oluyor. Örneğin çok seçenekli bir site inşasında 60-70 metrekareden 150 metrekareye kadar değişen konut tiplerinin yanına toplum arasında “süper lüks” diye tanımlanan çok daha geniş ve konforlu yapılar da eklendiğinde ilk satılanlar en lüksler olabiliyor.

    Sağlık, eğitim, kültürel haklar, temel gereksinimlerin hemen ardından tercihte birbiriyle yarışan haklar olarak sıralanıyor.

    Yerel yönetimlerin varlık nedeni bu hakların yurttaşın öncelik sıralamasını da gözeterek yerine getirmesidir.

    Dijital Çağda Değişim
    Ben radyo çocuğuyum. 1960 yılında Toroslar’ın eteğinde bir köyde doğdum. Dünyaya açılan başlıca penceremiz radyoydu. Sabahları “Yurttan Sesler Korosu”, cumaları “Halk Hikâyeleri”, perşembe akşamları ise “Radyo Tiyatrosu” hâlâ belleğimdedir. Lise, üniversite yıllarımda televizyon öne geçti. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derslerimizden biri “Daktilografi” idi. Zira henüz bilgisayar kültürü başlamamıştı. On parmakla daktilo yazmak ders konusuydu. Gazeteciliğin beşinci yılında faks, onuncu yılında bilgisayar basın sektörüne ve toplumsal yaşama girdi.

    1990’ların başında bir karikatür anımsıyorum. Televizyonun başında bir genç. Bedeni küçücük kalmış, başı normalin neredeyse iki katı, beli kambur, bilgisayar ekranına odaklanmış, öylece bakıyor. O yıllarda yakın geleceğe ilişkin öngörü şuydu: Bilgisayar toplumsal yaşama o kadar etkili girecek ki insanlar tamamen onunla yaşamaya başlayacak, dünyaya gözlerini kapatacak. Çevreyle ilgilenmeyecekler, gezmeler, toplumsal buluşmalar azalacak. Belki pek çok restoran, çay bahçesi, piknik alanı benzeri yerler kapanacak. Bu öngörünün birinci kısmı gerçekleşti. Bilgisayardan öte dijital yaşam her şeye damgasını vurdu ancak ikinci kısmı gerçekleşmedi. Yani insanların sosyalleşme, gezme-görme, dışarıda buluşma duygusu azalmadı. Aksine arttı. İlhan Selçuk’un yeri geldikçe kullanmayı sevdiği bir söz vardı: “İnsan gökyüzünde yıldızları görünce, oraya gitmek ister.” Bugün de insan cebindeki telefonda, dizindeki bilgisayarda şehrinin, ülkesinin, dünyanın bir yerini görünce oraya gitmek istiyor. Örneğin bir televizyon dizisinin çekildiği mekân kısa sürede ünleniyor; sosyal medyada oraya gidenlerin mekânı paylaşımı arttırıyor, devamında daha çok insan görmek istiyor.

    İşte bu bireyselleşmeden sosyalleşmeye giden süreçte belediyelere yeni sorumluluklar, yeni hizmet alanları açılıyor. 2024 yılı sonbaharında bir Anadolu kentine belediyenin çağrısıyla konferansa gittiğimde, belediye başkanıyla konuşurken konu yurttaşın en çok ne istediğine geldi. Elbette altyapıya ilişkin istemler öne çıkmıştı ama birinci sırada, o dönem popüler bir parçayla ünlenen sanatçı yer almıştı. Kent sakinleri, özellikle gençler, “Başkan bize o sanatçıyı getir.” demişlerdi.


    “belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.”

    Demokrasinin_Altyapisi_2) Mustafa Balbay (sağda) ortaokul
    Mustafa Balbay’ın (sağda) ortaokul yılları.
    KAYNAK: MUSTAFA BALBAY ARŞİVİ

    Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır kitabından esinlenerek vurgulamak gerekirse, insan sevdiği her şeye dokunmak ister. Bunu sosyal yaşama, yerel yönetime uyarlarsak, bir belediye başkanının kentin insanlarına dokunabilmesinin yolu, onların istediği şeylere ulaşmasını sağlamaktan geçer. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın en temel gereksinimi olan sevmek ve sevilmek devam edecektir.

    Belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların sözünü ettiğimiz temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. Bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.

    Umutsuzluk Yalnızlıktan Doğar
    Yalnızlık, Allah’a mahsustur, diye bir atasözümüz vardır. Bunun toplumsal mücadelelerdeki karşılığını da şöyle özetleyebiliriz: Umutsuzluk yalnızlıktan doğar.

    Süleyman Demirel, İslamköy Beldesinde
    Süleyman Demirel, Isparta İslamköy’de, 1985.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. Bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bir ailenin yeni doğan çocuğuna yaptığı süt, mama yardımı… Kent lokantaları… Düzenli pazaryerleri… Kreşler… Taziye çadırı… Sosyal yardımlar… Yurttaşın yalnızlık, çaresizlik duygularını atmasını sağlayan, ilk bakışta basit gibi görünen önemli dokunuşlardır.

    Günümüzde insanların en büyük gereksinimlerinden biri de şüphesiz ki önemsenmektir. Bir yurttaşın, konuşmacı olduğum bir konferans sonrasında o kentin belediye başkanıyla ilgili sözü şu olmuştu: “Bir şey istedim, yapmadı. Nasıl olmayacağını anlattı ama beni önemsedi, telefonuma çıktı ya, bu bile yeter!”


    “günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir.”

    Miras Üreten… Miras Koruyan…
    Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le sohbetlerimizde sık kullandığı sözlerden biri şuydu: “Vatandaş günlük yaşar. O günkü gereksinimi neyse onun karşılanıp karşılanmadığına bakar…”

    Siyasal söylemde son derece doğru bir yaklaşım ancak kentin emanet edildiği belediye başkanları aynı zamanda bir milat yaratmaya çalışır. Bu anlamda belediye başkanı miras üreten, miras koruyan, miras bırakan bir kimliğe sahiptir.

    Kent Lokantaları’nın Üçüncüsü Sultanbeyli’de Açıldı
    İBB’nin düşük gelirli vatandaşların, öğrencilerin yemek ihtiyacını karşılamak için açtığı Kent Lokantası, pek çok başka şehirde de karşılık buldu. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir Kent Lokantası açılışında halka yemek dağıtırken.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Demokrasinin_Altyapisi_Asfalt Çalışması
    İstanbul’da bir asfalt çalışması, 1990’lı yıllar.

    Kentlerin birikimlerini korumak, yeni kimlikler eklemek bir belediye başkanını en kalıcı hâle getiren değerlerin başındadır. Bu noktada anonim hâle gelmiş bir anlatımı paylaşmak isterim. Fransız, Alman, Türk üç mimara ayrı ayrı şu soru sorulmuş: “Bir felakette şehrin dörtte biri tamamen yıkıldı, dörtte biri çok ağır hasar aldı, dörtte biri az hasarlı, dörtte biri sağlam… Ne yaparsın?”

    Yanıtlar şöyle olmuş:

    Fransız mimar: “Tamamen yıkılan, ağır hasar alan yerleri tasfiye eder, arşiv kayıtlarından eski hâlini çıkarır, aynısını yeniden inşa ederim. Az hasarlıları güçlendiririm.”

    Alman mimar: “Tamamen yıkılan alanı yeniden planlarım. Ağır hasar alan bölümü yıkar, aynısını yeniden inşa ederim. Kalan bölümü sağlamlaştırırım.”

    Türk mimar: “Kenti dümdüz eder yeniden yaparım!”

    İşini bilim ışığında yapan mimarlara elbet saygımız büyük. Türkiye’de her kademedeki yöneticide baskın düşünce “damga vurmak” oluyor. Bu bakış beraberinde öncekini yok sayıp yeniden yapmayı getiriyor. Oysa kentin tarihten gelen kimliğini korumak büyük bir zenginlik. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın başlıca kentlerinde en çok “eski kent” bölümünün turist çekmesi, o kentte yaşayanların bile ilgisini çekmesi bu gerçeğin fotoğrafıdır.

    Yeri gelmişken vurgulamak gerekirse, ayda ortalama bir kez İstanbul’a gelişlerimde iki şey dikkatimi çekiyor: Sahillerdeki buluşma, yürüme yerlerinin artması, büyümesi ve tarihî binaların restore edilerek günlük yaşama katılması.

    Bu örneklerin daha da artmasını dilerim.

    Akordeona Dönen Yasalar
    Aziz Nesin’lik bir yaklaşımla vurgulamak gerekirse Türkiye’de en çabuk değişen şey yasalar. Meclis’in yasa yapma hızı neredeyse radara yakalanacak süratte!

    Yukarıda Fransız, Alman, Türk mimar örneklerini aktardım. Yine üç ülkeden bir istatistik paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra Fransa İmar Yasası 3 kez, Almanya İmar Yasası 2 kez değişti. Türkiye’de ise sadece 2014 yılından 2024’e kadar 164 kez değişti!

    Bu değişikliklere ayak uydurmak bir yana onları takip etmek bile güç. Aynı şekilde yerel yönetimler yasasının da akordeona döndüğünü söylemek mümkün. 1984 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yapılan köklü değişiklikle büyükşehir, ilçe, belde belediyeleri ayrımı yaşamımıza girdi. O yıldan sonra belediyelerin sınırlarından yetkilerine kadar pek çok küçük değişiklik yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra 2004 yılında çok köklü bir değişiklik yaptı, 2012’de de yerel yönetimlerde o günlerdeki gücünü dikkate alarak bir büyük değişiklik daha yaptı. Buna göre büyükşehir belediye başkanlarının yetkisi artacak, köyler ilçelere bağlı mahalle olacak, yüzlerce küçük belediye kapatılacaktı.

    2019’dan itibaren AKP’nin bakışı değişti çünkü öncekilere ek olarak İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehirlerde CHP’li adaylar kazanmıştı. AKP bu kez belediyelerin gücünü azaltmak, kontrol etmek üzerine adımlar atmaya başladı.

    TURGUT ÖZAL  BASIN TOPLANTISINDA
    Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yerel yönetimlerle ilgili köklü değişiklikler yapıldı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    2020 başından itibaren kamuoyunda “torba yasa” diye bilinen birbirine benzemez bütün değişikliklerin aynı pakette yer aldığı düzenlemelerle belediyelerin özellikle imar konusundaki yetkileri daraltıldı. Bunlar Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.

    Erdoğan  Kasımpaşa İplikçi Suriri Parkını Açtı
    Recep Tayyip Erdoğan İBB başkanıyken bir açılışta.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Birkaç örnek vermek gerekirse… 775 sayılı Gecekondu Yasası’nda gecekondular ve imara aykırı yapılarla ilgili yetki, sözünü ettiğimiz bakanlığa devredildi. Bu nedenle pek çok belediye gecekondulardaki kentsel dönüşüm adımlarını atmakta zorlandı çünkü bakanlık izin vermede aceleci davranmadı.

    3621 sayılı Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikle kıyılarda yapılaşma ve iskele inşası yasaklandı. Daha önce belediyeler bu konuda tasarruf sahibiydi. Kıyılarda sadece bakanlığa millet bahçesi yapma yetkisi verildi. Bir millet bahçesinin içinde nelerin olması ya da olmaması gerektiği belirsiz olduğu için bu ucu açık bir yapılaşma izni anlamına da geliyordu.

    İmar Kanunu’nda yapılan değişiklikle kaçak yapıların saptanması ve yıkım kararı verilmesi yetkisi bakanlığın oldu, yıkma görevi ise belediyelere verildi. Bir başka deyimle işin külfet kısmı belediyede kaldı. Aynı yasadaki değişiklikle birkaç bağımsız parselle ilgili plan değişikliği anlamına gelen “mevzi plan” yetkisi de yerel yönetimlerden alındı, bakanlığa verildi.

    Böylesi yasal kısıtlamaların yanı sıra kimi büyük olaylar sırasında yerel yönetimlerin yetkisini kısıtlama girişimini de bunlara eklemek gerekir. Örneğin 2020’deki Covid-19 salgını sürecinde başta İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerin sorumluluk alması fiilen engellenmek istendi.

    Yaşarken Yaşatmak…
    Babam kamyon şoförüydü. Çocukluğumda, yük sarıp gittiği yerleri anlatışı beni çok etkilerdi. İlk gezme duygum böyle gelişti. Yaz tatillerinde babamla Anadolu illerine gitmek büyük keyifti. Gazeteciliğe başlayınca buna dünyayı görmek de eklendi. 80 ülke 500 kadar şehir gördüm.

    Kent uygarlığının hemen hissedildiği pek çok şehirde parkların içinde tren seferlerinin olması, yani kent doğasına böylesine büyük yer ayrılması karşısında, “Benim ülkemde de olsa!” demiştim. Budapeşte ve Pekin’de belediye başkanlarının sadece şehrin resmini yapan ressamlar grubu oluşturması da ayrıca hoşuma gitmişti. “Keşke benim ülkemde de olsa!” demiştim.

    Son örnek Almanya’nın Köln şehrinden… 2000’lerin başıydı… Uğur Mumcu’yu ve öldürülen aydınlarımızı anma etkinlikleri çerçevesinde Köln’e çağrılmıştım. Toplantı sonrası benim gezme duygumu bilen kişi, aracıyla Köln’ü dolaşmayı önerdi. Bir sokağa sapacaktı ki, “Hay Allah, nasıl da unuttum. Bu sokak bir süre trafiğe kapalı.” dedi. Nedenini şöyle anlattı:
    “Bu sokakta kent tarihini araştıran önemli bir yazar oturuyor. Yazar son kitabını tamamlamış, düzeltmeler yapıyormuş. Belediye bir karar aldı, kitabı baskıya hazır hâle getirene dek, sokak trafiğe kapatıldı.”

    O an gözümün önüne Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü sokaklar geldi. Almanya’da yazarlar üretirken sokağı trafiğe kapatılıyordu, bizde ancak öldürülünce sokakları trafiğe kapatılıyordu.

    Pek çok belediye başkanımız, katledilen aydınları yaşatıyor. Onların unutulmaması başlıca tesellimiz ancak en büyük dileğimiz şu: Yazarları, aydınları, sanatçıları yaşarken yaşatmak!

    O günlere… #

  • Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği

    Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği


    “kayyum”u, halkın iradesi ile değil, merkezî kararlarla belediye başkanlarını atamak olarak yorumlarsak, kuruluşundan beri belediyelerin “kayyumsu” bir uygulama olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. dolayısıyla kayyumun tarihi ile belediyenin tarihi paraleldir denilebilir. belediye başkanlarının 1960’lı yıllarda halkın oyu ile seçilmeye başlaması bir kırılmaydı. bugün belediye başkanları halkın oylarıyla seçilse bile uzunca bir süredir başta doğu ve güneydoğu olmak üzere merkezî hükümetin uyguladığı kayyum politikaları seçmenin “tercihi”ni yok sayarken demokrasinin yerelliğini de işlevsizleştiriyor.

    Belediyeler, modern bir kurum olarak ulus devletin ihtiyaçları gereği 19. yüzyılda ortaya çıkmışlardı. Ulus devletleri tanımlayan en önemli özellik ise katı hiyerarşik yapıydı. Tüm sistem yukarıdan aşağıya emir-itaat üzerine kuruluydu. Bu hiyerarşinin görünür mekânları kentlerdi ve belediyeler ulus inşasının araçları olarak “merkez” tarafından biçimlendirilecek, merkezî politikaların kentlerde yerleşmesi işlevini yerine getirecekti. Yani bir yandan “yukarıdan” üretilirken diğer yandan “yukarıyı” üretecekti.

    Altıncı Daire-i Belediye Binası
    Daire-i Belediye Binası, 1910. (Bugünkü Beyoğlu Belediye Binası)

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “Kayyumsu” Belediyecilik
    Bu durum Osmanlı modernleşmesi için de geçerliydi. Tanzimat’a kadar kentsel kamu işleri genelde vakıflar üzerinden yürütülürken, Tanzimat’la birlikte yeni yerel yönetim biçimlerine ihtiyaç duyulmuştu. 1854’te İstanbul Şehremaneti’nin ve merkezden atanan 12 kişilik meclisin kuruluşu bu gelişmenin sonucuydu. Bu kurul alt birim olarak mezar yerleri, gezi alanları ve hastaneleri yapmak gibi görevleri olan 6. Daire-i Belediye’yi kurmuştu. 1869’da bu yapıyı kent ölçeğine yaymak için Dersaadet İdare-i Belediye kurulmuştu. 1877’de Vilayet ve Dersaadet İdare-i Belediye Kanunu ile 20 belediye kurmak, meclis üyelerinin seçilme biçimini ve onların da başkanları seçmesi ile ilgili düzenleme yapılmıştı. Sonraki yıl 20 yerine 10 belediyeye karar verilmiş ama 1910’da yeniden değişiklikle 9 belediye kurulmuş, yöneticileri merkezden atanmıştı. Bu son uygulama Osmanlı’nın yıkılışına kadar sürecekti.

    İstanbul’a ilk belediye başkanının (Şehremaneti) atanmasından Cumhuriyet’e kadar 51 belediye başkanı görev yapmıştı. O kadar ki bu süreçte İstanbul’da birkaç hafta, hatta birkaç gün belediye başkanlığı yapanlar bile olmuştu. Mesela Fevzi Bey 2-30 Ekim 1874; Şerif Mahmut Rauf Paşa 19 Temmuz-27 Temmuz 1908 tarihleri arasında görev yapmıştı. Uzun yıllar görev yapan şehremanetiler de vardı elbette. Mesela Rıdvan İsmail Paşa 1890-1906 yılları arasında görev yapmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_2) Altıncı Daire-i Belediye’nin yaptığı hizmetlere dair Belediye Meclisi mazbatası, 19 Mayıs 1859
    Daire-i Belediye’nin hizmetlerine dair Belediye Meclisi tutanağı, 19 Mayıs 1859. (BOA, İ. DH, nr. 432/28571)
    Kayyumsu_Gelenek_3) Fahrettin Kerim Gökay basın toplantısı yaparken alınan fotoğrafı  Foto. Yurdakul Acar_01. 01. 1965_Foto_005763
    Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul’da hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Şimdiki gibi seçim yapmak yerine vali veya kaymakamları, belediye başkanı yapmak gibi “kayyumsu” politika en baştan itibaren Osmanlı’nın temel tercihiydi. Bu atama bazen doğrudan merkezî kararla bazen yerel meclisler aracılığıyla yapılıyordu. Mesela Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Kurumu, ilki 1908’de olmak üzere, ömrünü tamamladığı 1929’a kadar yedi kez seçim yapmış; kendisinin ve şehrin belediye başkanlarını seçmişti. Ama yerel meclisleri kuran da yine merkezî hükümetlerdi.

    “Kayyumsu” Belediyeciliğin Cumhuriyet Döneminde Devamı
    Cumhuriyet belediyeciliğinin ilk adımı 1924’te çıkarılan 442 sayılı Kanun’la nüfusu 2000’i aşan yerlerde belediyeler kurmaktı. O yıllarda İstanbul’un Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ve Vilayet Umumi Meclisi adlı iki meclisi bulunuyordu. 1930’da çıkarılan 1580 sayılı Yasa ile her iki meclis lağvedilerek İstanbul Umumi Meclisi adında tek meclis oluşturulmuş ve başkanlığına da vali-belediye başkanı getirilmişti. İstanbul’un on beş kazasından gelen ve tamamı merkezden seçilen beşer temsilci ve 8 encümenden oluşan meclis, valilik ve belediyenin işleyişini izleme ve denetleme yetkisine sahipti. Bu meclis kurulduğu yıl, 1934 ve 1938’de birer seçim yaparak meclisin-şehrin başkanlarını belirlemişti.

    1580 sayılı Belediye Kanunu’yla belediyeler merkeze katı şekilde bağlı kılınmıştı. Buna göre İstanbul valisi aynı zamanda belediye reisiydi. Ankara’da vilayetten ayrı belediye vardı ama belediye başkanının belirlenmesi İçişleri bakanına bırakılmıştı. Aslında bazı biçimsel değişikliklere rağmen aynı durum DP döneminde de sürmüştü. Nitekim Ankara’da Kemal Aygün ve İstanbul’da Fahrettin Kerim Gökay hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Cumhuriyet’in belediyeleri ulusun şehrini yaratmak için merkezin yerelde ikamesini üstlenmiş görünüyordu. Mesela devletçilik ilkesine uygun olarak elektrik, su, hava gazı, kent içi ulaşım, haberleşme gibi hizmetler yabancı sermayenin elinden alınarak “belediyeleştirilmişti”. Belediyelerin bu hizmetleri, kendi şirketleriyle yönetebilmesi için 1939’da 3666 sayılı Yasa çıkarılmıştı. Başbakan da “hür teşebbüsçü” olarak lanse edilen Celâl Bayar’dı. Cumhuriyet’in merkeze tabi belediyeciliğinin bir yansıması da planlamada gözlenmişti. 1930’da çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 20 binin üzerinde nüfusa sahip yerleşmelerde üç yıl içinde plan yapılması hükmü getirilmiş, 1938’e kadar 73 kent planlanmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_4) İstanbul Vali ve belediye başkanı Lütfi Kırdar İstanbul Vilayeti Parti Kogresi Toplantısında 16.12.1938_Foto_001698
    İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, İstanbul parti kongresinde.
    Kayyumsu_Gelenek_5) Secim_Afisleri_1946-belediye secimi el ilanı
    1946 yılında yapılan belediye seçimlerinde CHP’nin hazırladığı el ilanı.

    Cumhuriyet rejiminin İstanbul’a tayin ettiği belediye başkanları şehirde, mezarlıklar dâhil şehrin pek çok geleneksel mekânını yıkmıştı. Başkanlar o kadar merkeze tabiydi ki kendilerini doğrudan Cumhuriyet’in başındaki lidere adamışlardı. Muhittin Üstündağ Atatürk’le, Lütfi Kırdar İnönü ile özdeşleşmişti. CHP’nin son aylarında İstanbul Belediye Başkanı olan fakat DP ile çalışmak durumunda kalan Fahrettin Kerim Gökay için de durum böyleydi.

    Cumhuriyet’in belediyeciliği gündelik kentli yaşamı da “medenileştirmeye” yönelmişti. “Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün yeri olacaktı”. Bugün hâlâ her şehirde örneklerini gördüğümüz hamamlar o politikanın ürünleriydi. Yanı sıra sokağa tükürme, sırt hamallığı, hayvanları sürü hâlinde sokakta gezdirmek, caddelere bakan yerlere çamaşır asmak gibi eylemler yasaklanmıştı. Aynı şekilde “Kasaba içinde yakışıksız tarzda giyinilmemesi, bilhassa beyaz don ve entarili kıyafetlerin giyilmemesi’’ hedefler içindeydi.

    Merkeze aşırı bağlı olma hâli, dil-kültür alanına da yansımış; Cumhuriyet’in tek dilli bir toplum yaratma tahayyülü, belediyelerde karşılık bulmuştu. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile Doğu ve Güneydoğu şehirleri için getirilen “Türkçe dışındaki dillerle konuşma yasakları” başka şehirlere yansımış; 21.05.1936 tarihinde Gönen Belediyesi, “çarşıda pazarda Çerkesce, Arnavutça, Pomakça ve Gürcüce konuşulmasını yasak”lamıştı.

    Daha pek çok uygulama ulus devletin “Türk” kimliği üzerinden türdeş bir toplum inşa amacını yansıtıyordu. 1580 sayılı Yasa’nın Hemşehri Hukuku bölümünün 13. maddesinde, “Her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye [oya], intihaba [seçmeye], belediye idaresine iştirake ve belde idaresinin devamlı yardımlarından istifadeye hakları vardır.” ifadeleri yer almıştı.

    Türkiye bu tür kayyumsu belediyecilik deneyimini çok partili hayata geçmek için 1946 yılında yapılan ilk genel seçime kadar sürdürmüştü. Gelgelelim bu kayyumsu politika ve uygulamalar o kadar güçlü bir alışkanlığa dönüşmüştü ki ilk kez halkın katıldığı ve doğrudan oy kullandığı o seçimde, oylama açık, sayım gizli yapılmıştı.


    “1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı.”

    1960’lı Yıllar: Kayyumsu Belediyecilikten Kopuş
    1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. Osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de belediye başkanlarının merkezî yönetimlerle gerilimleri buna işaret ediyordu. Bu durum hem CHP’li hem de sol-sosyalist başkanların belediyecilik deneyimlerini siyasetin merkezine taşımıştı. Bugün de isimlerini büyük saygıyla andığımız bazı belediye başkanları tam da bu itirazın sesi oldukları için iz bırakmışlardı. Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, İzmit’te Erol Köse belediyeciliği kentlerin çoğuna ilham olmuştu. Fatsa’da Terzi Fikri bütün diğer adayların toplamından daha fazla oy alarak başkan seçilmiş ve yepyeni bir belediyecilik deneyimine imza atmıştı. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde Cumhuriyet’in ilanından beri ilk kez Kürt kimliği ile seçime girip kazanan adaylar olmuştu ki 1977’de Diyarbakır’da belediye başkanı seçilen Mehdi Zana bunun örneğiydi. Özetle Türkiye’nin belediyecilik tarihinde kayyumsu olmayan ilk tecrübeler bu dönemde ortaya çıkmış, “Demokrasi yerelden gelir” sloganını siyasetin merkezine taşımıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_6) Ahmet İsvan. Belediye Başkanlık Makamında
    İstanbul’da insanların temel ihtiyacı olan ekmek üretimini sağlayan Halk Ekmek fabrikalarının kurucusu Ahmet İsvan, belediyede başkanlık makamında.

    Ama bu durum Türkiye’nin kayyumsu politikalara veda etmesi anlamına gelmiyordu. Bu sürecin değişik aşamalarında türlü kayyumsu deneyimler devreye girecekti. Mesela askerî darbelerin ardından şehirlerin belediye başkanlıklarına emekli askerler getirilmişti. Onların belediyeleri pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşı ile açıp kapatma gibi militer uygulamaları, başka tür bir belediyecilikti. Üstelik sirkülasyon çok yüksekti. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni takip eden üç yıl içinde İstanbul’un belediye başkanı sekiz kez değişmişti. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni takiben Mart 1984’teki yerel seçimlere kadar, üç belediye başkanı görev yapmıştı.


    “belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir ‘seçim hâli’ de yine bu dönemin bir ürünüydü. adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.”

    Kayyumsu Belediyeciliğin Yeniden Tezahürü
    Son yirmi yıllık deneyimlere bütün bu tarihsel tecrübeden baktığımızda, “kayyumsu belediyecilik” deneyiminin kendini yeniden üreterek sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yeniden üretimde “Kayyumsu Belediyeciliğin” yeni biçimlerine de tanıklık edildi. “Metal Yorgunluk” gerekçesiyle belediye başkanlarının görevlerinden istifa ettirilmesi bunun tipik bir örneğiydi.

    Belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir “seçim hâli” de yine bu dönemin bir ürünüydü. Adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.

    Bu dönemin yeni kayyumsu politikalarının bir özelliği/neticesi de Belediye ve/veya İl Genel Meclislerinde eril yapının kendini dayatmasıydı. Özellikle İl Genel Meclisleri sanki kadınlardan muaftı. Mesela 2019-2024 döneminde Adıyaman, Amasya, Artvin, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Gümüşhane, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Tokat, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Ardahan, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye İl Genel Meclislerinde hiç kadın üye yoktu. Bolu, Bilecik, Burdur, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hakkâri, Isparta, Giresun, Rize, Sinop, Dersim, Aksaray, Bartın, Iğdır ve Düzce’de ise sadece birer kadın vardı.

    Örnekler çoğaltılabilir ama son 20 yılın belediyeciliği, 1960-1970’li yılların değil, tek parti dönemi “Kayyumsu Belediyeciliği”nin izinden gidiyor. #