Etiket: yeniçeri ocağı

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Osmanlı İmparatorluğu’nun tarikatlara bakışında devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Devletin temel nizamının sarsılması tehlikesi bir tarafa, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Öne çıkan örnekleri ve istisnalarıyla Osmanlı döneminin iz bırakanları.

    Türkler’in Anadolu’yu mes­ken tutmaya başlamala­rında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçılardı. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıkla­rından savaşçı kimlikleri unu­tulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyeleri­nin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zaptetmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşı­laşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabı­nı alır. Anadolu’nun gördüğü en etkili isyan hareketi olan Baba­iler İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğ­rayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı za­manlardan beri devleti hedef­lerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de onun kadar etkili­dir. Osmanlılar’ın doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Kapak_Dosyasi_6
    2. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Os­manlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe; Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştı. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkan sağ­ladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünnî-Şii rekabetine dönüşmesi; her iki ta­raftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açacaktı.

    Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yön­lendirmesi altında bulunduğun­dan, Sünnî geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğ­rafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpış­manın sonucunda ortaya çıkan sentezler; Osmanlılar öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça Osman­lılar’ın pek itibar etmediği bu ayrım, Sünnî ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılar’a da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Mol­la Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünnî ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kurulu­şundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri; Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünnî renkleri daha ağır bastığı hâlde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşîler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826’ya kadar doku­nulmaz kalmayı başardılar.

    Kapak_Dosyasi_7
    Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünnî tarikatlar olsun; her biri mezhep çatışması da içeren İran savaş­larının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekono­mik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir “baba”nın kurtarıcılı­ğına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziye­ti alınca da her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.

    Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastla­maktadır. Bektaşîlik zaten hima­yeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akım­ların Osmanlılar’daki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. 17. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günü­müzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış; bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinme­mişlerdir.

    Kapak_Dosyasi_8
    1582’de 3. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Önce­lik mürit sayısında idi. İkinci olarak, mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme nokta­sına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir için korkunç bir rakam olan 40 bine ulaşan mürit sa­yısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen 4. Murat, tereddütsüz şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünnî olan Rumiye Şey­hi’nin müritleri, Osmanlılar’ın savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünme­den, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi; stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkul­duğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Aynı hassasiyet birçok hadisede tek­rarlanmıştır.

    Osmanlı iktisadî düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgür­lüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlı oldukları tarikat­lara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğal­tan bir nitelikte olduklarından, Bektaşî tarikatının yasaklandığı 1826’dan sonra vakıflarına el­konulmuş veya bunlar başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlık­larına da Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.

    Özetle, Osmanlı veya cumhu­riyet dönemi ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrul­tuda çalışması sözkonusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıt­lanmıştır. Şer’i-Sünnî bir İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’nin, tarikat, tekke gibi kavramlara bakışında Alevî- Sünnî kontras­tını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edildiği durumlarda, hatta devletin temel nizamının sarsılması ihtimaline kapı aralayan şeyh-veli-müder­ris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıl­dığı görülmemiştir.

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Zar-zor yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tek­kenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yolu­na feda etmeye can atar duruma geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Kapak_Dosyasi_Kutu2a

    Sultan 4. Murat, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikayetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa ko­mutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. 4. Murat’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, 4. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı. Cellat Kara Ali’ye teslim edildikten sonra işkence altında öldürüldü; cesedi teşhir edilerek orta yerde bırakıldı.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk iddiası

    Kapak_Dosyasi_Kutu2b

    İran ve Azerbay­can taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çe­şitli sihirlerle hal­kın kafasını karış­tırarak meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyi’nin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldı­ğına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715’te “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmet Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi ve öldürüldü.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Sultan 2. Mahmut: ‘Bu adam Şeyh değil kalleşmiş’

    Kapak_Dosyasi_Kutu2c

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim’in, nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma-sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümre­sinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir buna­lım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan 2. Mahmut bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesinin önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zamanların affedilen Mehdi’si

    Kapak_Dosyasi_Kutu2d

    Aydın’da 1882’de Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgeler göre, pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mev­levihânesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta mehdiliğini ilan etmesi için “ge­reken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar parti­leri düzenler. Yakalanıp sorgulan­dıktan sonra Limni adası­na sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Meh­di’lerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçire­ceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu ma­aşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.