Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.
Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleşmek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuzluğu ve güvensizliği körüklüyor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllardaki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile seyreden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp baktığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.
Dinlerin insan hayatına dahil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üzerinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzetmiştir. Bu tren çeşitli merhalelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizamlı Prusya’nın Alman toplumuydu; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada görüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve trenin kemâle gittiği bir sanrıdır.
— 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım? Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!
1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başladığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de insanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasihatname yazarları, bu organizmanın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel baktıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerileme” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendirilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra imparatorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “duraklama-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.
Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi anlamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörülemez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coşkun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.
— 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey? — Düzelicez inşallah padişahım. — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi? — Yok, şu olaylar bi bitsin.
Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Batı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanıyordu.
— Neyiniz var efendim? — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum galiba ben ya, Süleyman’ı…
16. yüzyıl sonlarında, Anadolu’da bugün olduğu gibi kontrolü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görünüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyelerinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin torunu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâme, Şehinşahnâme gibi minyatürlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-resim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tarihinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafından gıptayla kaydediliyordu.
Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha kurumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.
Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.
Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!
Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayında Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.
Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadırgalarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyumuyordu. Sancak gemisi olduğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evinden camiye bile kolayca gidemeyeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.
Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun ömründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı deniz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akdeniz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaşmıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Portekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaşmıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bırakarak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.
Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).
Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te padişaha takdim etmişti; Yavuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıyla, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus mücadelesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).
60 yaşına kadar yaptıkları, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’unda gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekizliler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptırmışlar, bunlara asker yerleştirmişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün geldi ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.
İşte bugün, tam 472 yıl sonra,Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhteşem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu kaleye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulunması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurguluyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssünü görüyoruz.
Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekizliler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyılardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.
Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.
Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hürmüz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Osmanlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kızıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.
Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerektiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.
Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmiyor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihinde denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalmadığını anlatıyor.
Kaldırılışının 100. yıldönümünde halifelikten yana olanlar isteklerini yüksek sesle dile getiriyor. Şeriatı eleştirenler ise apar topar gözaltına alınıyor. Osmanlı padişahlarının halifelik ünvanını sistematik olarak kullanmadığını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Osmanlı döneminde hilafet kurumunun devletle ilişkisi ve padişahların yaklaşımı.
Hilafet dendiği zaman ilk söylenmesi gereken -eğer kimi siyasal İslâmcı kesimler gibi ideolojik bir açıdan değil de tarihsel bir açıdan bakılacak olursa- ilk halife Hz. Ebubekir’den son halife Abdülmecid Efendi’ye kadar hiç değişmeden sürmüş bir kurumdan sözetmenin mümkün olmadığıdır. Zaten bu iki zatın hem içinde yaşadıkları toplumların hem de gördükleri ya da görmeyi akıllarından geçirdikleri işlevlerin aynı olmadığı ve olamayacağı aşikardır.
İlk halife Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in devlet yöneticisi olarak halefiydi. Abdülmecid Efendi ise devlet başkanı olmadığı gibi, cumhuriyetin ve cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasından çok zaman önce de Osmanlı Devleti’nin başkanı halifeler değildi; sultanlardı. Nitekim Osmanlılar anayasal düzene geçtiklerinde de yani 1876 Anayasası yapıldığında da halifeliğin değil sultanlığın tanımı yapılmış; Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarı üzerine Osmanlı sultanlığının aynı zamanda halifeliği de içerdiği belirtilmiştir. 1 Kasım 1922 gecesi saltanat kaldırılırken görüşmelerin çok uzamasının nedeni de budur; zira saltanatın olmadığı bir ortamda halifelik de olamayacaktı. Ancak o gece bir anayasa değişikliği yapılmadığı, yalnızca bir Meclis kararı alındığı için iş o kadar da uzamamış; saltanat ve hilafet birbirlerinden ayırılmış ve saltanat kaldırılmıştı.
Hamla-i Haydari’de halife Ebû Bekir’in ölümü.
Öte yandan, halifeliğin klasik İslâm tarihindeki devlet başkanlığı özelliği de çok uzun sürmemiş, 10. yüzyıl ortalarında sona ermiştir. O tarihlerden itibaren Abbasî halifeleri, ayrıca bir de Şiî olma özelliği taşıyan Büveyhoğulları ailesinin kurduğu devletin elinde tutsak gibiydi. Herhangi bir siyasal güçleri kalmamıştı. Batı İran ve Irak’a hâkim olan Büveyhoğulları, büyük olasılıkla bir Sünnî-Şiî savaşı istemediklerinden, halifenin Bağdat’ta yaşamasına ses çıkarmamışlardı. 11. yüzyılda bölgenin Selçuklular’ın denetimine geçmesi sonrasında da bu durum sürdü. Şu farkla ki, Sünnî olan Selçuklular Bağdat’taki Abbasî halifesine saygı gösteriyorlar; iktidarlarının halife tarafından onaylanmış olduğu varsayımını sorgulamadan saltanat sürüyorlardı. Bu gelenek, Anadolu Selçuklular’ı tarafından da sürdürülmüştür. Özetle söylenecek olursa, artık gerçek iktidarı elinde tutan bir saltanat kurumu vardı ama, sultanlar siyasal açıdan herhangi bir yaptırım gücü olmayan Abbasî halifesinin adına saltanat sürdükleri iddiasındaydılar. Bunun nedeni, Mâverdî (975-1058) adlı alimin Büveyhoğulları’nın eski hilafet topraklarında egemen oldukları dönemde Abbasî hilafetini koruma içgüdüsüyle ortaya attığı hilafet kuramıdır. Mâverdî’ye göre siyasal durum ne olursa olsun, Sünnîler’in mutlaka bir halifesi olması gerekiyordu ve bu halifenin de mutlaka Kureyş kabilesine mensup olması şarttı. Bilindiği gibi hem Hulefâ-yı Râşidîn diye adlandırdığımız ilk 4 halife ve onlardan sonra gelen Ümeyyeoğulları (Emevîler) ile Abbasoğulları bu kabileye mensuptular.
Moğol istilası bu duruma kesin bir son verdi. Artık Abbasî halifeleri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği dönemde orada bulduğu Ebu Cafer Mütevekkilüllah’ın durumuna düşmüşler, Memlûklar’ın himayesinde birer sığıntı gibi yaşar olmuşlardı. Ancak bu gelişme, halifelik kurumunun daha 10. yüzyılda görülen bir özelliğini daha da pekiştirmiş oldu. Mâverdî’nin Abbasî halifeliğini yeni türeyen sultanlara karşı korumaya çalıştığı yıllarda, bir Emevî halifesi İspanya’da, bir Fatımî halifesi de Mısır’da hüküm sürüyordu. Gerçi soyları Hz. Fatma’dan inen Fatımîler’in Şiî oldukları için halifeliklerinin ne anlama gelebileceğini sorgulayabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, Şiîler her ne kadar bir imâmet kuramı geliştirmiş olsalar da Hz. Ali’nin hakkının yendiği ve daha Muaviye’nin hilafeti ele geçirmesinden önce, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan bile önce halife olması gerektiği iddiasıyla yola çıkarak muhtemelen “paralel” bir hilafet kuramı geliştirmek istemişlerdir. İşte bu halife çokluğu, 14. yüzyıldan itibaren neredeyse kural oldu. İslâm dünyasının farklı köşelerinde belirli bir askerî ve siyasi güçle ortaya çıkan birçok hükümdar halife sanını da taşımaya başladı. Yani İbn Haldun (1332-1405), “İslâm dünyasının genişliği nedeniyle birden çok halifenin varlığının kabul edilebilir bir şey olduğunu” yazarken, aslında fiilî bir duruma meşruluk sağlamaya çalışıyordu.
Tabii bu gelişmelerin, ortaya başka bir ilginç durum çıkardığını da unutmamak gerekir. Şöyle ki, güçlü bir siyasal konumda olan hükümdarların halifelik iddiaları, bir anlamda 10. yüzyıl ortalarından öncesine dönüş olarak da görülebilir. Zira halifelik, sonuç itibarıyla bu isimden ziyade saltanat yoluyla da olsa, yeniden siyasal bir güce ulaşmış gibi konumlanıyordu. Ancak bu, aynı zamanda siyasal gücün yitirilmesiyle birlikte halifeliğin de yitirilmesi anlamına gelecekti. Nitekim 16. ve 17. yüzyıllarda halifelik iddiasında bulunan Fas sultanları, daha sonra iyice zayıflamaları sonucunda bu iddialarından sözetmez olmuşlardır. İşte Osmanlılar’ın zaman zaman görülen halifelik iddiaları da, bu son gelinen noktanın yani güç politikasının bir parçası olarak ortaya çıkar. 14. yüzyılın sonlarıyla 15. yüzyılın başlarında artık önemli bir dünya gücü olmaya doğru giden Osmanlı sultanları, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden de önce halife sanını kullandılar: Bunlar, Yıldırım Bayezid, Yavuz’un babası 2. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed’tir. Ayrıca kimi Anadolu beylerinin 1. Murad’a bile bu sanı kullanarak hitap ettiklerini, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın da Fatih’le araları bozulmadan önce yazdığı bir mektupta Osmanlı sultanını halife olarak tanıdığını biliyoruz. Bu noktada, “Yavuz Sultan Selim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğu”na ilişkin iddialar tarihsel temelden yoksundur. Esasında, Yavuz Sultan Selim’in de böyle bir konuma ihtiyacı yoktu. Kahire’den İstanbul’a getirdiği son Abbasî halifesinden bu sıfatı resmî bir törenle devraldığına ilişkin anlatılar da uydurmadır. Böyle bir hâdise ne Türkçe ne de Arapça kaynaklarda yoktur. Bu durumu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rus doğubilimci Vasili Bartold ve Britanyalı İslâmiyatçı Sir Thomas Arnold gayet iyi açıkladıkları gibi; Faruk Sümer de 1992’de yayımladığı bir makalede kesin olarak söylemiştir. Bu uydurmanın mucidi ise, 1788’de Fransızca yazdığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Görünümü (Le Tableau général de l’empire Othoman) adlı kitabıyla Batı dünyasına Osmanlı İmparatorluğu hakkında ilk etraflı bilgileri veren ve İstanbul’daki İsveç elçiliğinde tercüman olarak çalışan Mouradgea d’Ohsson’dur (Muradcan Tosunyan).
Son halife Abdülmecid Efendi ve kızı Dürrüşehvar Sultan (Nice, Fransa).
Ancak d’Ohsson’un yayımladığı bu uydurmanın, Osmanlı başkentinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nın (1774) imzalanmasından beri dolaşan bir söylentiden kaynaklandığı da düşünülebilir. Zira Ruslar antlaşma metnine Eflâk-Boğdan Ortodoksları adına konuşma haklarının olacağına dair bir madde koydurmuşlardı. Buna karşı çıkamayan ve ilk defa bir Müslüman toprağı kaybetmenin acısını yaşayan Osmanlı murahhasları da, sultanın aynı zamanda Müslümanlar’ın halifesi olduğunu, bu nedenle de Kırımlılar’ın seçecekleri hânın bu sıfatının halife tarafından onaylanması gerektiğini ileri sürdüler. Böylece Osmanlı sultanının halifeliği, bir uluslararası hukuk metnine girmiş oluyordu.
Ancak Küçük Kaynarca Antlaşması’nda geçen bu halifelik sıfatı, Osmanlı sultanlarınca öncesinde olduğu gibi sonrasında da sistematik şekilde kullanılmadı. Hanefî olan Osmanlılar, bu fıkıh okulunun öğretisince neredeyse bütün tarihleri boyunca, halifeliğin 30 yıl sürdüğü ve Hz. Ali’nin ölümüyle sona erdiği, daha sonra gelenlerin ise alelade krallar olduğu görüşünde olmuşlardır. Bu bakımdan Sultan 2. Abdülhamid’in halife sıfatına yaptığı vurgu, hattâ bazı yazışmalarda halife sıfatının sultan sıfatından daha önemli olduğunu söylemesi, Osmanlı tarihinde bir ilktir. Yani Küçük Kaynarca’da sahnelenen “diplomatik hile”yi, Sultan 2. Abdülhamid bir politika kozu olarak sürdürmüştür. Bu aşamada hatırlamamız gereken bir nokta da, 2. Meşrutiyet döneminde, özellikle de 1. Dünya Savaşı’na giriş aşamasında aynı politik kozu İttihat ve Terakki yönetiminin de kullanmaya çalışması; Enver Paşa’nın ise savaş sırasında olduğu gibi, savaşın hezimetle neticelenmesinden sonra da bunu canlandırmak istemesidir.
Sultan 2. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin sonunun yaklaştığını görmüştü. Dolayısıyla hilafeti son bir çare, imparatorluğunun ömrünü biraz daha uzatabilme aracı olarak kullanmaya çalıştı. Bu politika onun için, hem ayrılıkçı milliyetçiliklerin Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman toplulukları da etkilemesine karşı bir önlem hem de artık iyice saldırgan bir evreye girmiş olan Batı Avrupa ve Rus emperyalizmlerini biraz daha çekingen davranmaya zorlayacak bir tehdit anlamına geliyordu. Bütün İslâm dünyasını bu emperyalistlere karşı harekete geçirebileceği korkusunu yaymakta bir dereceye kadar başarılı olduğu söylenebilir. Aynı politikanın Kaiser 2. Wilhelm’e olası bir dünya savaşı halinde Müslüman dünyasını kendi yanında savaştırabileceği fikrini aşılayabilmiş olduğu da görülüyor. Ancak Mısır’da Britanyalılar’a karşı patlak veren Urabî Paşa İsyanı’nda Büyük Britanya’dan yana tavır alması ve Boxer İsyanı sırasında Çin Müslümanları’na buna katılmamalarını söylemesi gibi bazı tercihleri; Sultan Hamid’in zaten olmayacak duaya âmin demek olan uluslararası bir İslâm dayanışması yaratma çabalarına sekte vurmuştu.
Yavuz Sultan Selim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğuna ilişkin uydurma, 1788’de yayımlanan Fransızca bir kitaptan alınma.
Ayrıca -başta Araplar’ın büyük bir çoğunluğu olmak üzere- birçok Müslüman, “Türk halife” fikrine hiç de sıcak bakmıyordu. Türk hilafetine olumlu bakanların büyük çoğunluğu ise, bunu Osmanlı Devleti’yle güçlü bir özdeşleşme adına değil, o günlerde kendilerinin de başını fena halde ağrıtan maddiyatçı, modernleşmeci ve milliyetçi eğilimlere karşı giriştikleri ortak mücadele adına yapıyorlardı. Bilindiği gibi bu noktada hilafeti özleyen Türk İslâmcılar’ı, temcit pilavı gibi Hint Müslümanları’ndan, bunların kurduğu Hilâfet Komitesi’nden ve Millî Mücadele’ye yaptıkları yardımlardan dem vururlar. Aslında bunlar,“Hint Müslümanları” değil, Hint Müslümanları’nın bir bölümüdür. Zira birçok Hint Müslümanı, Hint milliyetçiliğini tercih etmiş; komşuları Hindular ve Sihler’le birlikte Kongre Partisi’ne katılmıştı. Yani İstanbul’daki halife hazretleri konusunda duyarlı olan Hintliler, tıpkı Türkiye’deki benzerleri gibi, henüz “milliyetçilik aşaması”na bile gelememiş muhafazakar Hintliler’di (Öte yandan, hilafet nostaljisiyle yaşayan kimileri, koskoca Arap dünyasından Millî Mücadele’ye yapılan yardımın hiç denecek derecede olduğuna hiç değinmezler).
Sonuç olarak Sultan 2. Abdülhamid’in “hilafet politikası” kalıcı bir etki/sonuç doğurmamıştır. Zaten Britanyalılar da bunun “panzehir”ini hemen devreye sokmuşlar; Müslümanlar’ın yaşadığı sömürgelerde değil Kureyş kabilesinden olmak, Arap bile olmayan bir halifenin hiçbir hükmü olamayacağı propagandasını yapmışlardır. Öte yandan 2. Abdülhamid’in bu politikasının herhangi bir yararı olduğunu bir an için varsaysak dahi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’yla birlikte tarihe karışması nedeniyle de artık bir anlamının kalmadığını söylemek gerekir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti halifeliği kaldırdığında da gerek İslâm tarihini gerekse Osmanlı tarihini iyi bilenler arasında pek sızlanan olmamış; şikayetler ya da eleştiriler muhafazakar medrese çevrelerine münhasır kalmıştır.
Türkiye’nin 3 Mart 1924’te halifeliği kaldırmasına gelince… Bu karar iki açıdan çok isabetlidir. Halifelik kurumu, tüm dünya Sünnî Müslümanlar’ın sevgi ve saygıyla bağlı olduğu bir kurumdu; ancak bu durum, Müslümanlar’ı bu ilişkiden daha fazlasını beklemeye, yani birtakım siyasal sorunlarda hilafetten medet ummalarına yol açıyordu. Nitekim 19. yüzyıl ortalarında Rusya’nın Orta Asya’ya yayılması sonucunda buraların ahalisi İstanbul’a sürekli başvurmuş ve en güçlü Müslüman devleti olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nin başındaki sultanın “halife sıfatıyla” kendilerinin yardımına koşması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Sultan 2. Abdülhamid’in hilafet politikasına ilham veren bu istekler, özellikle Yeni Osmanlılar tarafından çıkarılan gazetelerde etraflıca tartışılmıştır. Bu tür durumların yenilenmesi, ister istemez uluslararası sorunlar çıkarabilir, yıllarca savaşmaktan bıkmış bir toplumu yeniden kan kaybına itebilir ve zaten perişan olan ekonomik durumu daha da beter edebilirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’ün Ocak ayında İzmit’te düzenlediği bir basın konferansında dediği gibi, “sorunları olan dünya Müslümanları Türkler’den yardım beklememeli, bu sorunları Türkler’in yaptığı gibi kendileri halletmeli”ydi.
Sultan 2. Abdülhamid zaman zaman halife sıfatını sultan sıfatından daha önemli görmüştü. Bu durum Osmanlı tarihinde bir ilkti.
Halifeliğin kaldırılmasındaki ikinci isabetli nokta ise, bu kurumun yalnızca Sünnîler için anlam ifade eden bir kurum olmasıdır. Türkiye ise birçok gayrimüslimin yanısıra Alevîler’in, Nusayrîler’in ve Caferîler’in de yaşadığı bir ülkedir. Demokratik, insan ve yurttaş haklarına saygılı, bütün vatandaşlarına eşit mesafede durma ilkesini benimsemiş, yani ulus-devlet olma yolunu seçmiş bir yönetimin değil üst kademelerinde, alt kademelerinin bir köşesinde bile yalnızca bir dinî cemaatle özdeşleşen bir kişi ya da kurum olamazdı.
Dolayısıyla, günümüzde Osmanlı halifeliğini özlemek; bu kurumun kaldırılmış olmasını eleştirmek; Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması sürecinde ortaya çıkan yeni Türkiye’de yaşanan devrime karşı çıkışın dışavurumlarından biridir. Bu tespit ise, sözkonusu özlemin yalnızca Türkiye’ye münhasır olduğunun da kabul edilmesini gerektirir. Tabii günümüzün Sünnî-İslâm dünyasında birçok muhafazakarın biraz siyasal gerçekçilikten uzak olmaları, biraz da İran İslâm Devrimi’nden sonra Ayetullah Humeynî’nin geliştirmiş olduğu “velâyet-i fakih” kuramının tesiriyle, bir halifenin varlığını arzu ettiğini söyleyebiliriz; ancak bu halifenin kesinlikle Osmanlı ya da Türk bir halife olmayacağını da teslim etmemiz gerekir. Öyle sanıyorum ki bu muhafazakarlar bile, Türkçe Wikipedia’nın okurlarına sunduğu Osmanlı sultanları biyografilerinde görülen “108. İslâm Halifesi”, “109. İslâm Halifesi”, “110. İslâm Halifesi”, vs. gibi kayıtlara gülüp geçiyorlardır.
İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış.
1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç).
Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.
Kanuni Sultan Süleyman
Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
Osmanlı Devleti’nde sonun başlangıcı, Kanunî döneminde ortaya çıkan bir dizi olumsuzlukla beslenmişti. Osmanlıları çöküşe götüren idari, siyasi, askerî ve ekonomik darboğazlar ile bağnazlık ve düzensizlik, bu dönemin ülke içindekini karakterini belirler. 46 yıllık uzun bir döneme damgasını vuran en önemli felaketler…
Birçok tarih anlatımı Kanunî Sultan Süleyman dönemini Osmanlı İmparatorluğu’nun en şa’şaalı yılları olarak ifade eder. Bir açıdan doğrudur da. Osmanlılar onun zamanında bir dünya gücü olarak öne çıkmış, başka ülkelerdeki olaylar üzerine tesir icra edilmiş, denizlerde etkili varlık gösterilmiştir. Ancak gene aynı dönemde Osmanlı toplumu içeride büyük bir bunalım yaşamaya başlamıştı. Neredeyse yarısı (1520-1566) onun padişahlığı altında geçen 16. yüzyıl büyük bir bunalım dönemi, çöküş tohumlarının hızla yeşerdiği yıllardır.
1945’te ABD Kongresi galerisi için yapılmış Kanuni Sultan Süleyman rölyefi tarihin en önemli 23 yasayapıcısının portreleri arasında yer alıyor. Rölyef, Joseph Kiselewski imzalı.
Kanunî öncesindeki bazı olayların da dönüm noktaları olduğunu pekala iddia etmek mümkündür. Örneğin yiğit Şehzade Yakup’un geri çağırılıp Bayezıt tarafından boğdurulması; Fatih ölünce kapıkullarının İstanbul’da ilk kez yağmaya çıkmaları; Kanunî’nin büyükbabası 2. Bayezıt’ın kapıkullarının desteğini alarak Cem Sultan’ı kovması da bu tür önemli olaylar arasında sayılmıştır.
Anadolu’da bozulan dirlik ve düzenlik Kanunî, Osmanlı hanedanının 10. sultanıdır ve bu ilk 10 sultan aynı zamanda büyük birer komutandır. Belki sekizinci padişah 2. Bayezıt’ın durumu tartışılabilir ama o da devleti bir deniz gücü haline dönüştürmüştür. Bu 10 padişah, imparatorluğun sonuna kadar, yani üç buçuk asır yavaş yavaş harcanan toprak sermayesinin neredeyse tümünü oluşturup miras bırakmışlardır. Ne var ki, bu geniş topraklarda hiçbir zaman uzun süreli istikrar olmamış, büyük tarihçilerimizden Mustafa Akdağ’ın deyimiyle “dirlik ve düzenlik” bozulmuştur. İşte tüm bu bozukluklar 16. yüzyılda ortaya çıkmış bulunuyordu.
Süleyman’ın tahta çıktığı 1520’de hazine boş, şehirler asayişten yoksundu. Süleyman, vakıf toprakları ve mîrî arazilerden gelir yaratma ve vergileri arttırma yoluna gitti. Aynı zamanda yüksek gelirli tımarları kapıkulu taifesine tahsis ediyor, tımarlı sipahileri küstürüyordu. Vergilerin artmasına rağmen hazinede yeterli para olmayınca, hükümet harcamalarının vilayetlerdeki mukataalardan (gelir getiren devlet varlıklarının iltizama verilmesi yoluyla) karşılanması esas alındı. Bunların sayısı giderek artmıştır. Vakıf toprakları ve mîrî araziler de para peşinde koşan yetkililerin gözünden kaçmadı.
Bu süreçte ellerine para geçen devlet görevlileri köylünün elindeki toprakları alarak çiftlik kuruyor ve böylece toprak rejimi hızla bozuluyordu. Birçok yerde rüşvetle atanan görevlilerin tefecilik yaptıkları da sık rastlanan hadiselerdendi. Böylece mülklerini yitiren köylüler ya kentlere gidiyor ya da eşkıyalığa çıkıyordu. Bunların bir kısmı valilerin yanında Sekban veya Saruca denilen hizmetliler olarak, bir nevi onların kapıkulu haline dönüşmüştür. Bu koşullarda, devletin sadece savaş yıllarında topladığı Avarız vergisi sürekli hâle geldi. Yetkilerini kötüye kullanan görevliler ise köylüye eziyet ediyor, onları angaryaya koşuyor ve hayvanlarını onların ekinleri arasına salıyordu. Bu son husus önemlidir, çünkü çiftlik kuran görevliler daha çok hayvan yetiştiriciliğine yönelmişti.
Padişaha hoşgeldin Kanunî’nin tahta çıkışından hemen sonra ilk büyük isyanı çıkaran Canberdi Gazâlî, eski bir Memlüklü emîri, Osmanlılar’ın Şam beylerbeyiydi. Öldürülüşünü gösteren minyatür, Süleymannâme’den…
İşte bu koşullarda, 1520’de, yani padişahlığının daha ilk yılında Kanunî başa çıkılamaz sorunlarla karşılaşmıştı. Bununla birlikte yaptığı ilk işler lakabına uygundu. Mallarına el konulan bazı kişilere tazminat vermiş, bazı sürgünleri serbest bırakmış ve evleri basıp zorbalık yapan silahlı kişileri idam ettirmişti. Reaya çocuklarını köle olarak sattığı anlaşılan Prizen Beyi de idam edilenler arasındaydı. Keza, Kanlı Cafer olarak bilinen Gelibolu Sancakbeyi ve dolayısıyla Kapudan-ı Derya Cafer Bey’in kellesi alındı. Gene 1520’de bugünkü Halep ve Şam dolaylarında Canberdi Gazali isyanı vardır ki, ertesi yıl bastırılıncaya kadar devletin başına büyük gaile açmıştı. Bu şekilde yeni padişaha bir “hoşgeldin” karşılaşması oldu ama olaylar kısa sürede atlatılmış gibiydi. Ancak tüm bunlar, yaklaşmakta olan yeni isyan ve kargaşalıkların yanında çok küçük kalacaktı.
İsyanlar: Anadolu’da kontrolün kaybolması
Hemen ardından Rumeli’de Ohri, Avlonya, Yanya ve Manastır isyanları; Anadolu tarafında İçel, Adana, Konya isyanları başgösterdi. Babası Yavuz Selim’in son yılında Celal isimli bir kişi tarafından Bozok’ta çıkarılan isyan da tam sona erdirilmemişti. İşler giderek kontrolden çıkmaktaydı. Kadılar ve paşalar soygunculukta sınır tanımaz hale gelince, topraklarını bırakıp kentlerde ve kasabalarda başıboş dolaşan eski çiftçiler, duruma göre asilere veya onları bastırmaya gidenlere katıldılar. Çoğu halde kimin asi, kimin onlara karşı gönderildiği dahi belli olmuyor, çünkü iki taraf da soygunculukta birbirinden geri kalmıyordu.
İsyanın sonu Kanunî Sultan Süleyman döneminin başlarında patlak veren Celâlî reisi Kalender Şah’ın isyanının bastırılışı. Celali isyanları Yavuz Sultan Selim’in son yılında başlamıştı.
Pekala, işler nasıl bu kadar hızlı bir şekilde çığırından çıkmıştı? Bunun birden fazla nedeni vardır ve hepsi birbirini ağırlaştırmıştır. İlk olarak, bu dönemde büyük bir nüfus artışı olmuş, siyasi genişlemeye paralel bir ekonomik büyüme olmayınca, bu durum ciddi bir geçim ve işsizlik baskısı yaratmıştı. Gene bu dönemde imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış olup, seferler eskisi kadar kârlı bir iş olmaktan çıkmış, hazineye akan para azalmıştı. Esasen, Kanunî’nin babası Selim de Bayezıt’ı kolayca tahttan indirmişti; zira onun döneminde sefersiz yıllar çoğalmış ve sefer ganimetlerinden yoksun kalan Kapıkulu ahalisi huzursuz olmuştu. Halbuki Bayezıt’ı tahta çıkaran da onlardı. Ne var ki, Selim’in seferleri de onları memnun etmedi; zira seferler ganimetin bol olduğu zengin Avrupa topraklarından çok, ganimet getirmeyen, büyük sıkıntı ve kimi zaman açlık çekilen uzak bölgelerde, İran, Irak ve Mısır’a doğru olmuştu. Seferler bu kadar uzayınca her kış evlerine dönmek zorunda olan Tımarlı Sipahiler aşırı sıkıntı çektiler ve işe yaramaz hâle düştüler. Seferin sadece intikali 80 (Tuna) ila 190 gün (Bağdat) arasında olunca, savaşmak için vakit kalmıyordu. O dönemde kış mevsimleri, savaşa olanak vermeyecek kadar soğuktu. Kaldı ki, fethedilen uzak kalelerde sürekli garnizon bulundurmak için maaşlı askerlere olan ihtiyaç artmıştı.
Kapıkulları ve leventlerin durumu
Avrupa’da yeni fetihler yapılamaz olunca, nüfus fazlası olarak görülen ahaliyi aktarma olanağı da azaldı. Bunları Asya’da fethedilen yerlere göndermek esasen mümkün değildi. Böylece şehirlere yığılan başıboş leventler hırsızlık, soygun ve cinayet gibi olaylara fazlaca karışmaya başladılar. Ancak, bunda yalnız değillerdi. Medreselere yığılan ve “suhte” adı verilen talebeler de işsizlikle karşılaşınca hücrelerinden çıkarak asayişi bozar hale geldiler. Halbuki, çoğunun ailesi onları leventlere karışmasınlar diye medreseye göndermişti. Bir süre sonra, medrese öğrencilerinin isyanı ile kapıkullarının tımarlılarla mücadelesi, diğer ayaklanmalarla birleşip karmaşayı daha derinleştirdi.
1526’da Anadolu’da Baba Zünnun Ayaklanması başladı. Bazı gelenekçi tarihçiler bunları Safevilerin yıkıcı kışkırtmasına bağlasa ve bunda gerçeklik payı olsa da, esas neden Anadolu’da dirlik ve düzenin bozulmasıydı. Aksi halde Baba Zünnun ardı ardına üzerine yollanan üç orduyu bozguna uğratamaz, sürekli ve ardı-arkası kesilmeyen bir destek bulamazdı. Bu isyanın sona erdirilmesinden kısa bir süre sonra bu defa Kalenderoğlu isyanı patlak verdi. Bu asi lider de sürekli asker toplayabiliyordu ki, bunlar arasında Baba Zünnun’un hayatta kalabilen taraftarlarının olduğu ifade edilmiştir. Kalenderoğlu, İç Anadolu’da birbiri ardına kendi üzerine gönderilen birlikleri yenmiş, ancak binbir zorlukla yenilgiye uğratılabilmişti.
Mısır hadisesi: ‘Hain’ Ahmet Paşa
Ülkede isyanlar sadece Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Anadolu ve bazı Rumeli yöreleriyle sınırlı değildi. Uzak vilayetlere atanan yüksek görevliler de sık sık isyan ederek orada bir nevi devlet içinde devlet haline geliyorlardı. Bunlara Mısır’da sıkça rastlanır, zira burası çok büyük geliri olan zengin bir beylerbeyliği idi ve İstanbul’a çok uzaktı.
Kısa sürede büyük bir hazine biriktiren valiler bunları padişaha gönderecek yerde bağımsızlıklarını ilan edip kendi devletlerini kurma peşine düşüyorlardı.
Bunlardan birisi, gene Kanunî’nin padişahlığının ilk yıllarına rastladı ki, o dönemde Mısır’ın imparatorluğa ilhakından beri sadece altı yıl geçmişti. 1523’te buraya tayin edilen Vezir (Hain) Ahmet Paşa kısa sürede burada fiili iktidarı elinde tutan Türk veya Çerkez kökenli Memlûklar ile birleşerek Osmanlı garnizonunu imha veya esir etti; kendisini de Mısır hakimi ilan etti. Ne var ki, 1524 Ocak ayında başlayan isyan, orada örgütlenen sadık unsurlar sayesinde bastırıldı.
Ne var ki, daha fetihten hemen sonra Suriye ve Mısır’da ortaya çıkan bu isyanlar, İstanbul’un bu bölgelere tam hakim olamayacağının işaretleriydi. Nitekim buralar, imparatorluğun sonuna kadar sayısız isyan ile Osmanlı Devleti’nin başına sürekli gaile çıkarmıştır. Kanunî döneminde artık sınırları çok genişlemiş olan ve bölgeleri farklı sistemlerle yönetilen imparatorlukta, paşaların ve vezirlerin komploları ile Kapıkulu askerlerinin isyanlarının hiç bitmediğini görürüz. Örneğin, daha 1525’te İstanbul’da küçük bir Yeniçeri ayaklanması görülür ki, bu da Yeniçeri Ağası ile Reisülküttabın idamıyla sonuçlanmıştır.
Mohaç’ta sefer, Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.
Ekonomik sıkıntılar: Değer yitiren para
Kanunî devrindeki krizin diğer bir nedeni de paranın değerini sürekli yitirmesi, aynı miktar gümüşten daha fazla sikke basılması, her yeni sikke basımında eskilerin toplanıp yenileri dağıtılırken vergi kesilmesidir. Fatih bu yola başvurmuş, oğlu Bayezıt bu yola başvurmayacağına söz vermiş ama bu iş sonra da devam etmiştir. Bu durum maaşları eriyen Kapıkullarının sürekli isyanlarında önemli bir faktördür. Bir altının 40 akçeden 60 akçeye çıkmış olmasında, devlet gelirlerindeki istikrarsızlığın yanısıra, gümüş darlığının da etkisi vardır. Bu arada ithalat artmış, İtalya, İngiltere ve Fransa’dan kumaş, ayakkabı, kiremit ve her türlü eşya gelmeye başlayınca yerli üretim zarar görmüştür. Ayrıca Fransa’ya ilki 1536’da verilen kapitülasyonlar nedeniyle bu ülkenin bayrağını taşıyan gemilere zarar verilmesi yasaklanmıştır. Halbuki 19. yüzyıla kadar Akdeniz’de korsanlık yarı-resmî bir kurumdu. Böylece Anadolu leventlerinin Mağrip korsanlarına katılma yolu kapandıkça, bu faaliyet Ege’de yoğunlaştı, ama başıboş eşkıyalara katılımlar da arttı.
Keza, bu dönemde ticaret yolları da Akdeniz’den okyanuslara kaymış ve bu stratejik gelir kaynağı kurumaya başlamıştı. Gerçi Doğu malları en azından yüzyılın sonuna kadar Akdeniz ticaretinde yer tutmaya devam etti ama giderek azaldı. Osmanlıların Doğu ticaret yollarının kapısı olan İskenderiye ve diğer Levant limanlarını almasının, tam da Portekizlilerin Hint Okyanusu’na çıkmasının ertesine rastlaması büyük bir talihsizliktir. Osmanlılar bu ticarete bir süre hakim olsa, bu alanda sermaye birikimi olan bir tüccar sınıfına sahip olabilirdi. Gerçi bu dönemde Osmanlılar, Hint Okyanusu için özel bir donanma inşa edip iki sefer yaptılar ama bu alanda yüzyılardır tecrübe kazanmış olan Portekizliler karşısında başarılı olamadılar. Bu, uzun vadede Osmanlı çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olacaktı. Şayet Doğu ticaretini ellerinde tutabilseler veya büyükçe bir pay alabilseler, gelen kaynaklar ülkenin çehresini değiştirebilir ve sürekli istikrarsızlığın yarattığı bunalım yerini istikrara bırakabilirdi.
Kışa kalan seferler, perişan olan askerler
Bütün bu gelişmeler karşısında seferler sürüyor, bunlar da ahalinin üzerindeki yükü arttırıyordu. 1521’de ayağının tozuyla Belgrad seferini yapan Kanunî, ertesi yıl Rodos’u aldı ve 1526’da Mohaç’ta çok büyük bir zafer kazandı. Ancak üç yıl sonra Viyana’da çok kötü planlanmış bir kuşatma yaptı ve 27 Eylül’de başlayan kuşatmayı 14 Ekim’de kaldırdı ki, bu tarihte dönüş yolunu çoktan yarılamış olmaları gerekirdi. Ordu açlık ve soğuktan kırıldı (En az 14 bin asker öldü ki, bu rakamın daha fazla olması muhtemeldir). Küçük Buz Çağı’nın hakim olduğu o dönemde seferler normalde 3 Kasım’da sona erdirilmeye çalışılırken, ordunun kalıntıları ancak Aralık ortasında perişan halde İstanbul’a dönebilmişti. Bağdat ve Tebriz ile Hint Okyanusu’na yapılan seferler ise çok masraflı ve zor olup, gelir getirmeyecekti.
Hazinenin sıkıntı içerisinde olmasına rağmen yapılan ısraf da dikkati çekmekteydi. Şirvan Valisi’nin 1547’de İstanbul’da konuk olduğu zaman yapılan şölenlerde su gibi para akıtılmasına büyük tepki duyulmuş ve bu Süleyman’ın kulağına gidince “Biz saltanatın namusuna düşeni ettük” demişti. Ancak 1550’de durum öylesine rayından çıkmıştı ki, kamu düzeninin kurulması için hiçbir tedbir kâr etmez hale gelmişti.
‘Boğdurmalar’ ve kardeş kavgaları
1553’te Şehzade Mustafa’yı boğdurması da Süleyman’a karşı büyük bir tepki doğurdu. 1555’te Düzmece Mustafa olayı çıktı. Şehzadeye çok benzeyen bir asi kolaylıkla büyük bir güç topladı ve isyan zorlukla bastırıldı. 1559’da oğulları Selim ve Bayezıt, Konya Ovası’nda muharebeye tutuştu. Bu kardeş kavgası ülke için başlı başına bir felaketti, zira Kanunî’nin destek verdiği Selim, Bayezıt kadar yetenekli bir kişi değildi. Ayrıca Bayezıt daha fazla Türkmen aşiretlerine dayanıyordu ama Yeniçeriler ve topçular Selim’in zaferini garanti ettiler (Bu durum Süleyman’ın büyükbabası olan Bayezıt ile büyük amcası Cem arasındaki durumla büyük benzerlik arzetmektedir. Sonuçta Kapıkulları, bir kez daha diğer şehzadeyi destekleyen Türkmen ve Karamanlılar karşında üstün gelmişlerdi).
Vezirdi, rezil oldu Hain Ahmed Paşa’nın ölümünü tasvir eden minyatür (Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 170b).
Şehzade Bayezıt yanındaki 12 bin asker ve dört oğluyla birlikte İran’a çekildi. Kanunî, İran Şahı üzerinde büyük baskı yaparak ve daha sonra hediyelerle ikna ederek oğlu Bayezıt ve torunlarını boğdurttu. Gerek İran, gerekse de Anadolu’da büyük infial yaratan bu olaydan sonra cenazeler Sivas’ta defnedildi. Böylece iki yetenekli oğlunu ve torunlarını, Hürrem’den doğan Selim uğruna katletmesi ülkede büyük bir sarsıntı yaratmış; “Muhteşem” Süleyman, muhteşem bir zalim olarak görülmeye başlanmış; entrikacı Kapıkulu paşaları birbirlerine karşı komplolar ile devleti zaafa uğratırken, ahaliyi soymaya devam etmişlerdir.
Sultan Süleyman bu karmaşa karşısında asayişi hiçbir şekilde tesis edemedi. Anadolu’da dirlik-düzenlik tamamen ortadan kalktı; ahali bir süre sonra şehirlerde barınamayarak uzak yerlere çekildi. Buna “büyük kaçgun” adı verilir. Yayla ve yüksek alanlara çekilenler kısa süre sonra dönmeyi ummuşlar ama dönememişler; kentler ve ovalar viraneliklerle dolmuş, Anadolu fakirleşmiş, eşkıyalık kurumsallaşmıştır. Kendi yaptığı uygulamaları İslâm hukukuna uygun hale getirmek isteyen Süleyman bu amaçla Ebusuud Efendi’yi şeyhülislâmlığa getirdi ama, bu da asayişi ve düzeni sağlayamadı.
Anadolu’da ‘Büyük Kaçgun’
Konunun bir yanı da, bu dönemde Şiilerin Anadolu’da etki yaratarak tehdit oluşturmasına karşı tepkinin yaygınlaşması ve bunun genel bir bağnazlığı tetiklemesidir. Sünnî muhafazakarlık daha önceleri medreselerde yeri olan kelam, mantık, felsefe ve tasavvuf düşüncesini haram saymış; bu da yaratıcı ve eleştirel düşüncelerin baskı altına alınmasına yolaçmıştır. Sadece mezhep farkları değil, kalıpların dışına çıkan her düşünce tehdit olarak görülerek bağnazlıkla üzerine yürünmüştür. Ebusuud Efendi bu işi kılıfına uyduran fetvaları vererek bu süreçte önemli rol oynamıştı.
Bahsettiğimiz olumsuzluklar 1. Süleyman döneminde artmış, süreç geri dönülemeyecek şekiller almıştır. Elbette o, bütün bu kötüye gidişin tek sorumlusu olarak görülemez ama, iktidarı sayısız krizle örülmüş çok acılı bir dönemdir.
Tarih 9 Aralık 1917’ydi. Bundan tam 100 yıl önce İngiliz ordusu tarafından alınan Kudüs, 401 yıllık Osmanlı yönetiminden, 730 yıllık İslâm hakimiyetinden çıkmış oluyordu. Üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu tarihî şehir Osmanlı kuvvetleri tarafından savaşmadan terkedilmiş, hiçbir komutan bunun sorumluluğunu üstlenmemişti. Yakın tarihimizin hüzünlü sayfalarındaki acı gerçekler…
İngiliz Kumandanlığına, Her milletçe mukaddes olan Kudüs-i Şerif’te iki günden beri bazı emakine (mekanlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniyece emakin-i diniyeyi (dini mekanları) tahripten vikâyeten (kaçınarak) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emakin-i diniyenin muhafazasına memurlar ikâme edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı belediye reisi vekili Hüseynizade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet 8-9/12/33 (8/9 Aralık 1917)
Kudüs şehri, Selahaddin Eyyübi tarafından Haçlılardan geri alınışının 730, Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne katılmasının 401. yılında 9 Aralık 1917’de, tam 100 yıl önce İngiliz ordusunca işgal edildi. 9 Aralık 1917’de şehrin ilerisindeki cephe hattının savunulamaz hale gelmesi üzerine “üç dince kutsal sayılan bu şehrin tahrip olmasına meydan vermemek için” Osmanlı ordu komutanlığınca tahliye edilmesi, tartışmalı bir durumu da günümüze kadar getirmiştir.
Kudüs Almanların etkisiyle mi savaşmadan terkedilmişti? Kudüs’ün tahliyesi emrini kim vermişti? Kudüs tahliye edilmeyip savunulabilir miydi?
Bütün bu sorulara bir cevap bulabilmek için Filistin Cephesi’nde 1914 yılı Aralık ayından 1917 yılı Aralık ayına kadar tam üç yılda neler olmuştu, kısaca hatırlamakta fayda vardır.
Kanal Harekâtı’ndan Gazze’ye
Osmanlı ordusunun Sina-Filistin cephesinde oynayacağı rol daha Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce Eylül 1914’te Enver Paşa ile Almanlar arasında yazılmıştı. Filistin cephesinde ilk hareket Ocak 1915’te başladı. Süveyş Kanalı’nı tehdit ederek Mısır’da çok sayıda İngiliz askeri tutmak için yapılan 1. Kanal Harekâtı başarısız olduğu gibi, İngilizleri de uyandırmıştı. Kasım 1915’te Çanakkale cephesini teftiş için gelen İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener, Mısır garnizonunu da teftiş etmişti. Kitchener, Kanal’ı da gezmiş, Mısır’daki İngiliz ordusunun Kanal’ın batı kıyılarında yaptığı tahkimatı eleştirerek, Mısır garnizonu komutanı General Maxwell’e “Siz mi Kanal’ı koruyorsunuz, Kanal mı sizi?” diyerek savunma hattının Kanal’ın doğu kıyısında hazırlanmasını emretmişti. Nitekim Ağustos 1916’da girişilen 2. Kanal Seferi’nde Osmanlı ordusu Kanal’ın sularını bile göremeden Romani’de mağlup olarak geri çekilecekti.
Filistin cephesindeki birlikler Cemal Paşa’nın komutanı olduğu 4. Ordu’ya bağlı olmakla birlikte Alman subayı von Kress, 1917 Kasım ayına kadar bu cephedeki Osmanlı ordusunun stratejisine yön veren isim olarak görev yaptı.
Kanal seferlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Sina-Filistin cephesinde taktik üstünlük artık İngilizlerin eline geçmişti.. 1917’ye kadar İngiliz ordusunun Sina cephesinde stratejisi savunmaya dayalı olup, Türk ordusu ile Kanal arasında Tih Çölü’nü bulunduracak şekilde hedef belirlemişti. Bu doğrultuda Gazze-Birüssebi hattını ele geçirmek için 26-27 Mart ve 17-20 Nisan tarihleri arasında iki kez taarruz etti. Her iki muharebede de silah, mühimmat ve asker sayısı bakımından iki kat üstün durumdaki İngiliz ordusu Gazze’yi fedakarca savunan Türk birlikleri karşısında mağlup oldu.
2. Gazze yenilgisinden sonra Filistin cephesindeki ordu komutanı olan General Murray görevden alınmış, Haziran ayında General Edmund Allenby tayin edilmişti. Batı cephesinde Almanlara karşı parlak muharebeler veren bu komutanın Filistin’e tayini İngilizlerin buraya verdikleri önemi göstermekteydi. İngiliz hükümetinin Allenby’e verdiği yeni hedef, 1917 yılı sonuna kadar Türklerin Kudüs kuzeyine atılarak, kutsal şehrin ele geçirilmesiydi. Allenby, bütün yaz aylarını Gazze-Birüssebi hattına yapacağı kati taarruzun hazırlığını yapmakla geçirdi.
Türk tarafına gelince… Gazze’de kazanılan iki zafer ileriye dönük planlamalar açısından son derece yanlış kararlar alınmasına, hatalı tercihler yapılmasına sebep olmuştu. Her ayrıntıyı hesap ederek hazırlık yapan Allenby’nin aksine, Filistin cephesindeki Türk ordusu birlik komutanlarının ısrarlı taleplerine rağmen takviye edilmiyor, yetersiz beslenen ve istirahat yüzü görmeyen askerlerin durumunda düzelme yapılamıyordu. Tam aksine, Mart 1917’de Irak’ta cephesinde kaybedilen Bağdat şehrinin geri alınması gibi bir fikre kilitlenen Enver Paşa, Almanya’dan bu iş için gelecek silah, mühimmat ve asker yardımıyla şehri geri almak istiyordu. Bunun için kurulan Yıldırım Ordular Grubu komutanlığına da 1914-16 yılları arasında Almanya Genelkurmay Başkanlığını yapmış General Falkenhayn getirilmişti.
Bir acayip heyet
Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni, 9 Aralık 1917’de başında bulunduğu grupla beyaz bayrak taşıyarak şehrin teslim edildiğini bildiriyordu. Yafa yolundan batıya doğru bu şekilde ilerleyen “heyet”, İngiliz 19. Tabura mensup 60. Londra Tümeni devriye görevi yapan iki çavuşa ellerindeki teslim mektubunu vermek isteyince bu fotoğraf çekildi.
Enver Paşa’nın, Filistin cephesine taarruz için İngilizlerin olağanüstü hazırlık yaptığı bir zamanda Bağdat’ın geri alınması için neredeyse eldeki bütün kuvvetleri seferber etmesi anlaşılır gibi değildi. Oysa 1917 yazında Osmanlı ordularının mücadele ettiği cephelerden Doğu cephesinde Ruslar, ülkedeki devrim ve karışıklıklar dolayısıyla çözülmeye başlamış ve buradaki tehlike fiilen sona ermişti. Irak cephesinde 1916’da elde edilen Kutülamare Zaferi çok çabuk harcanmış, İngiliz ordusu bir sene geçmeden Kutülamare’yi aldığı gibi hemen ardından da Bağdat’ı işgal etmişti. Bu cephede Bağdat’ı ele geçirmekle İngilizler hedeflerine ulaştığından, yeni bir hareket beklenemezdi.
Geriye İngilizlerin henüz hedeflerine ulaşmadıkları Filistin cephesi kalmıştı. İngiliz hükümetinin bölgeye şöhretli bir komutanı tayin etmesi ve cepheyi yeni bir taarruz için sürekli takviye etmesi, Osmanlı başkumandanlığınca maalesef layıkıyla değerlendirilemedi. Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendirişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ancak oldukça geç kalınmış, 31 Ekim 1917’de Filistin’in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattına yönelik İngiliz taarruzu başladığında Türk ordusu hazırlıksız yakalanmıştı.
Gazze-Birüssebi hattına yapılan İngiliz taarruzunun ilk hedefi Birüssebi idi. 31 Ekim günü baskına uğrayan Birüssebi, aynı gün İngilizlerin eline geçti. İngiliz ordusunun ikinci hedefi Gazze idi. Allenby, iki kez mağlup oldukları Gazze’ye karşı çok daha büyük kuvvetlerle taarruz etti. Gazze’yi savunan Türk birlikleri üç kat üstün İngiliz ordusuna beş gün direndikten sonra 8 Kasım’da mevzilerini tahliye edip geri çekilmek zorunda kaldı.
Gazze-Birüssebi hattında uğranılan mağlubiyet yalnızca Gazze’nin kaybına değil, aynı zamanda muharebede ağır zayiata uğrayan, düşman süvarileri ve uçaklarının saldırıları altında sürekli geri çekilerek dağılan orduların savaş kudretini kaybetmesine ve bunun neticesi olarak da Filistin’in kaybına sebep olmuştu.
Kudüs etrafında muharebeler
Gazze’nin kaybedilmesiyle ricat eden 8. Ordu birlikleri iki tümenden oluşan İngiliz-Anzac süvarilerinin sıkı takibinden kendilerini kurtaramadı. Filistin’in batısında deniz ile dağların başladığı arazi üzerinde kuzeye doğru gerileyen 8. Ordu, 16 Kasım’da Yafa’yı de terk ederek bu şehrin hemen kuzeyindeki Avca nehrine kadar çekildi ve burada bir savunma hattı kurmaya muvaffak oldu.
8. Ordu’nun 70 km.’lik bir geri çekilişi üzerine Filistin’in dağlık kesimiyle Lut Gölü arasında bulunan 7. Ordu birlikleri sağ yanlarının açıkta kalması üzerine mecburen ricat ederek Kudüs’ün güneyine kadar çekildiler.
Yıldırım Ordular Grubu’nu oluşturan iki ordu, birbirinden kopuk bir şekilde ikiye ayrılmıştı. Bu durum İngiliz ordusu komutanı Allenby’nin tam da istediği şeydi. Allenby, Yafa kuzeyine çekilen 8. Ordu’yu yeterli bir kuvvet ayırarak izole ettikten sonra doğuya dönmüş ve Kudüs’ü savunan 7. Ordu üzerine yürümüştü.
Gazze-Birüssebi hattının yarılmasından sonra Kudüs önüne kadar gerileyen Osmanlı kuvvetlerinin başında, Yıldırım Ordular Grubu Komutanı olarak General Falkenhayn bulunuyordu. Falkenhayn, karargahının bulunduğu Halep’ten Kudüs’e ancak Birüssebi cephesi yarılıp Gazze düşmek üzereyken gelmişti.
Kudüs’ün ne şekilde savunulacağına dair karar, 14 Kasım 1917’de cepheye gelen Başkomutan Vekili Enver Paşa ile yapılan görüşmelerden sonra alındı. Falkenhayn Kudüs’ü hariçten savunarak, bir kale muharebesine girmek istemiyordu. Kudüs’teki mevziler mümkün olduğu kadar uzun süre savunulacak, ancak bir kuşatma tehdidi ile karşılaşıldığında tahliye edilecekti. Enver Paşa bu toplantıda Falkenhayn’a olan güvenini yineledikten sonra bu savunma kurgusuna onay vermişti.
Kutsal şehre saygı İngiltere’nin Mısır Seferi Kumandanı General Allenby, bir “fatih” edasıyla at üstünde değil, yaya olarak girmiş ve kutsal şehre saygısını bu şekilde göstermişti.
İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirmek üzere 20 Kasım’da harekete geçmişti. Kudüs’ün düştüğü 8 Aralık 1917’ye kadar, şehrin 6-7 km. etrafındaki mevziler olumsuz şartlara rağmen Türk birliklerince fedakarca mücadele edilerek 18 gün boyunca savunulacaktı. 1-7 Aralık günlerinde saldırı hazırlıklarını tamamlayan Allenby, 7/8 Aralık gecesi Kudüs’ün batı ve güneyindeki Türk mevzilerine taarruz etti.
Yağmurlu ve sisli bir hava, İngiliz birliklerinin Türk mevzilerince fark edilmeden yaklaşmasına imkan verdi. 8 Aralık sabahı saat 5’te başlayan İngiliz taarruzu tam bir baskın etkisi yaratarak Türk siperlerine yöneldi. Savunma görevini zaten gönülsüz olarak kabul etmiş olan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Kudüs’ü tahliye etmek için müsaade istedi. Bu talep Falkenhayn’da şok etkisi yaptı. O, Kudüs mevzilerinin dayanabileceğini düşünüyor; hiç olmazsa takviye kuvvet olarak gelmekte olan 1. Tümen ve Almanların Yıldırım Ordular Grubu için gönderdikleri Alman Asya Kolu’nun cepheye ulaşacağı 13 Aralık gününe kadar cephenin tutulmasını istiyordu.
Ne var ki 20. Kolordu dayanabilecek durumda değildi. Büyük bir yığınak ve hazırlık devresinden sonra başlayan taarruzda İngiliz ordusunun üç tümeninden oluşan (15-20 bin asker) kuvvetine 20. Kolordu 3.800 tüfekten oluşan bir kuvvetle 14 km.’lik bir cephede direnmeye çalışıyordu. Buna rağmen 12 saat boyunca direnebilmiş olması bile büyük başarıydı.
Hüseyni ve grubundan şehrin teslim mektubunu General Shea ve beraberindeki İngiliz temsilciler.
8 Aralık akşamı 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, mevzilerini savunamaz hale gelen 20. Kolordu birliklerine geri çekilme emri verdi. Birlikler 8/9 Aralık gecesi sabaha kadar Kudüs’ü tahliye ederek şehrin kuzey ve doğusundaki yeni savunma hattına çekildi.
Ordunun çekilmesi üzerine Kudüs’te bulunan memurlar ve resmî görevliler de Kudüs’ü boşalttı. Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey, şehri terketmeden önce Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni’ye İngiliz komutanlığına iletilmek üzere bir mektup bıraktı. İngiliz komutanlığına hitaben yazılan mektupta, “Kudüs’ün tahrip edilmesinin önüne geçmek için ordunun geri çekildiği, şehirdeki kutsal mekanların korunması” talep ediliyordu.
9 Aralık 1917 sabahı son er ve son memurunun şehri terketmesiyle Kudüs’teki 401 yıllık Osmanlı yönetimi sona eriyordu.
Teslim edilen şehir
9 Aralık 1917 sabahı saat 8.30’da, Kudüs’ün batısından çıkan bir heyet, İngiliz cephe hattına doğru yürüyordu. Bu acayip grup, elinde uzun bir sopaya takılmış beyaz bayrak tutan bir öncünün arkasında, birkaç sivil ile birkaç üniformalı polisten oluşan 10 kişilik bir heyetti. Heyetin içindekilerden birisi Kudüs’ün Arap asıllı Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni idi. Yanında polis müdürü Hacı Abdülkadir de vardı.
Belediye Başkanı Hüseyin Selim Bey, önceki gece şehir Osmanlı askeri ve memurları tarafından tahliye edilmeden önce Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey tarafından İngiliz Ordu Kumandanlığı’na hitaben yazılan teslim mektubunu taşımaktaydı. Belediye başkanı da şehrin anahtarını takdim edecekti.
”General Allenby To Enter The Holy City Today”
The Daily Mirror gazetesi 11 Aralık 1917 tarihli sayısında, Kudüs’ün İngilizler tarafından ele geçirildiği haberiyle çıkmıştı.
Bu ilginç topluluk Yafa yolu boyunca batıya doğru ilerleyerek İngiliz cephe hattına yaklaştı. Hüseyin Selim Bey, kendisine tevdi edilen bu alışılmadık görevin şaşkınlığı içinde karşısına çıkan ilk İngiliz üniformalı kişiye mektubu vermek istedi. Ancak bunlar kahvaltı için su arayan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 20. Londra taburunun iki aşçısıydı. Aşçılar mektubu almayı reddettiler ve daha ileriye yürüyerek aynı tümenin 19. taburuna mensup devriye görevi yapan iki çavuşa rastladılar. Çavuşlar meseleyi anladıktan sonra teslim mektubunu almaya çekindiler ama bu tarihî anı fotoğrafladılar ve teslim heyetini gerideki iki topçu binbaşının yanına götürdüler. Binbaşılar da mektubu almak istemedi, heyeti daha gerideki komutanlarına yönlendirdiler. En sonunda Topçu Yarbay Bayley, onları kabul ederek sohbet etti. Bu sırada 60. Tümen Komutanı Tuğgeneral Shea, bağlı bulunduğu Kolordu Komutanı Korgeneral Chetwode’a danıştı ve onun onayı ile saat 11’de Allenby adına teslim mektubunu kabul etti. Şehrin anahtarını alan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 180. Tugay Komutanı Tuğgeneral Watson, belediye başkanı ile birlikte yanında 10 silahlı asker olduğu halde Kudüs’e ilk giren İngiliz subayı oldu.
General Allenby Kudüs’te
11 Aralık 1917 Salı günü Kudüs’ün kuzeyinde muharebelerin devam ettiği tepelerden top sesleri duyulurken, General Allenby, Yafa Kapısı’ndan (Bâbü’l-Halil) ihtişamlı bir törenle şehre girdi.
Allenby, saygısını göstermek adına kutsal şehre yaya girmişti. Hemen yanında ülkelerini temsil eden birer Fransız ve İtalyan subay vardı. Yafa Kapısı’nda Allenby’yi İskoçya, İrlanda, Galler, Avustralya, Hint, Yeni Zelanda, Fransa ve İtalya askerlerinden oluşan karma bir muhafız kıtası karşılamıştı. Böylece Allenby, müttefik ülkeleri onore ediyordu.
Bildiri: Kutsal şehirde sıkıyönetim Allenby’nin şehrin ordusu tarafından ele geçirildiğini ve sıkıyönetim ilan edildiğini halka açıklayan bildirisi, Fransızca (üstte, solda) ve Arapça (üstte, sağda) okunmuş, Almanca ve Türkçe okunmamıştı.
Allenby Kudüs’te Davut Kulesi’nin önünde şehir halkına hitaben hazırlanan beyannameyi İngilizce, Fransızca, Arapça, İbranice, Yunanca, Rusça ve İtalyanca olmak üzere tam yedi dilde okuttu. Beyanname Türkçe ve Almanca okutulmamıştı. Allenby özet olarak “Kudüs’te sıkıyönetim ilan edildiğini, herkesin telaş ve korkuya kapılmadan işine devam etmesini, üç büyük dince kutsal sayılan şehirdeki kutsal mekanların, dinî yapıların koruma altında olduğunu” bildirmişti.
Böylece Kudüs, Birüssebi Muharebesi’yle başlayıp kesintisiz 40 gün süren çarpışmalar neticesinde, 730 yıl sonra Müslümanlar’ın elinden çıkmış oldu.
Kudüs’e 9 Aralık 1917 günü ilk giren İngiliz subayı 60. Tümen 180. Tugay Komutanı General Watson ve Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim el-Hüseyni.
Tahliye emrini kim verdi?
8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusunun şehri tahliye etmesinin sorumlusu olarak, başta Falkenhayn olmak üzere cephedeki Alman komutanlar gösterilir. Bu iddiaya göre Almanlar, orduyu geri çekerek bu kutsal şehrin zarar görmesinin önüne geçmek istemişlerdi.
Genelkurmay resmî tarihi ve Kudüs’ü bizzat savunan birliklere komuta etmiş subayların hatırat ve günlüklerine bakıldığında, birbirinden farklı anlatımlara rastlanmaktadır. Bu bakımdan Kudüs’ün tahliye edilmesi konusu tartışmaya açık bir hale gelmiştir.
14 Kasım’da Kudüs’te yapılan toplantıda Enver Paşa ve Falkenhayn, Kudüs’ün hariçten savunulması görüşündeydi ve kutsal şehirde bir kale muharebesi yapılmasından kaçınılmasına karar verilmişti. Bu karara göre, şehrin haricindeki mevziler tutulamaz hale gelince, Kudüs’ün tahliyesine onay verilmiş olunuyordu.
Kudüs şehri coğrafi ve doğal yapısı bakımından aslında savunmaya uygun bir konumdaydı. Fakat Kudüs’ün saldırıya açık batı ve güney yönlerindeki tepeler hattı, önceden sağlam bir şekilde tahkim edilmemişti. Mevcut savunma hattı yetersiz olup, 14 km.’lik cephe hattı yalınkat siperlerden oluşmaktaydı ve bu hattı savunan 20. Kolordu sadece 4 bin tüfekten oluşan zayıf mevcuduyla bu görevi başarabilecek güçte değildi; sürekli muharebelerle bitkin düşen, yeterince beslenemeyen, soğuğa karşı korunamayan askerlerden oluşmaktaydı.
Kudüs’ün batısındaki tepeleri savunan 26. Tümen Komutanı Albay Fahrettin Bey’in (Altay) hatıratı askerlerin bu acıklı halini anlatır:
“Aralık ayının 7. günü akşamı şiddetli bir soğuk çıktı. İnsanı iliklerine kadar ıslatan kar gibi bir yağmur yağmaya başladı. Askerlerin çoğu yazlık elbise içinde ayakkabı ve çamaşırları perişan, kaputları, portatif çadırları eksik olarak acıklı halde siperlerde düşmanı bekliyorlardı. Kolordu daha önce bu eksikliklerin menzilce ikmal edileceğini bildirdi fakat hiçbir şey gelmedi. Askerimizin bu perişan hali içimi sızlattı ve ‘bir şey bulunamıyorsa ibadethanelerdeki halı ve kilimlerin bir kısmının siperdeki askere örtü olarak gönderilmesini’ rica ettim, o da olmadı. İşte böyle her bakımdan zayıf bir durumda iken soğuklarla beraber geceleri bastıran sis durumu daha kötü bir hale soktu. Türk askerleri bütün bu kötü ve dayanılması mümkün olmayan kahredici şartlara rağmen vatani görevlerini yapmaktan, canlarını vermekten çekinmeden, olanca güçleri ile bütün gece ve bütün gün savaşıp durdular”.
Falkenhayn, muhtemelen cephedeki askerin halini iyi bilmediğinden Kudüs’ün şiddetle müdafaa edilmesini istiyordu. 8 Aralık günü İngiliz taarruzuna karşı koyamayan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’nın birliklerini geri çekmek istemesi, Falkenhayn’ın karargahında şok etkisi yaratmıştı. O, yolda olan takviye kuvvetler yetişinceye kadar cephenin tutulmasını istiyordu. Bu münasebetle Ali Fuat Paşa’nın bağlı bulunduğu Fevzi Paşa’yı (Çakmak) telefonla arayarak:
– “Ali Fuat Paşa cesaretini yitirmiş, kendisine cesaret veremez misiniz? Kudüs’ü muhafaza edemez misiniz?” diye sorar.
Fevzi Paşa:
– “Mevzilerini terkeden askerler düşman tarafından takip edilerek Kudüs’ün kenarına kadar gelmiştir. Elimde ihtiyatım yoktur. Durumun muhafaza edilmeye çalışılması tehlikeli olacaktır. Bu geceden faydalanarak malzeme ve kıtalar geriye alınmazsa, ağır toplar ve cephaneler kurtarılamayacak ve 20. Kolordu büsbütün perişan olacaktır. Ali Fuat Paşa makine başında çekilme emri bekliyor. Emri imzalayarak iki saate kadar ben de geride bulunan El-Bire’ye gideceğim” cevabını verir.
Genelkurmay resmî tarihinden aldığımız bu diyalogdan anlaşılan, Falkenhayn’ın Fevzi Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın görüş birliğine varmaları üzerine tahliyeye kerhen razı olduğudur.
Kudüs ve civarını savunan 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, olayların tam göbeğinde olmasına rağmen, tutmuş olduğu günlüğünde Kudüs’ün tahliyesini son derece sıradan birkaç cümle ile geçiştirir:
“8/9 Aralık’ta El-Bire’ye (Kudüs’ün kuzeyinde) geldim. Düşman saat 03’ten itibaren Beyt-i İksa, Ayn Kerim ve Beytüllahm cephesine iki piyade ve bir süvari tümeniyle taarruz ederek, Beytüllahm cephesindeki taarruz def edildi ise de Ayn Kerim ve Beyt-i İksa (Kudüs’ün batısındaki tepeler) düşman tarafından zaptedilerek, kuvvetli topçu kullanarak bütün birinci hattımızı işgal ve kıtaatımızı El-Burç, Lifta, Kudüs’ün batı ve güneyine çekilmeye mecbur etti. El-Burç’taki düşman taarruzları piyade muharebesiyle ve diğer cephelerde topçu ve piyade ateşiyle durdurulduysa da (20. Kolordu Kumandanı) Ali Fuat Paşa’nın müdafaa imkanı görmemesi üzerine Kudüs’ün tahliyesine karar verdim”.
Yafa Geçidi
İngiliz muhafızlar Yafa Kapısı önünde, 9 Aralık 1917. Allenby, sıkıyönetim bildirisinde şehir sakinlerinin “meşru işlerine sekteye uğrama korkusu olmadan” devam etmesini ve “bütün kutsal yapıların, abidelerin, geleneksel yerleşim alanlarının, vakıfların, kutsal emanetlerin ve geleneksel ibadet mekânlarının, üç dinden hangisi olursa olsun, var olan örf, adet, kişilerin inançlarına uygun olarak yerlerinde tutulacağını ve korunacağını” bildirmişti.
Kudüs’ü doğrudan doğruya savunmakla görevli iki tümenden oluşan 20. Kolordu’ya komuta eden Albay Ali Fuat Bey, kolordusunun kuvvetinin yetersizliğini bildiğinden bu görevi kabul etmek istememişti. Balkan Savaşı’nda Yanya’da tümen komutanlığı yapmış ve muhasara edilen kalede Yunan ordusuna esir düşmüş olduğundan, Kudüs’te aynı akıbete uğramaktan çekinerek kendisine başka bir vazife verilmesini istemişti. Buna rağmen Falkenhayn, ona itimat ettiğini söylemiş ve kendisini generalliğe terfi ettirerek ikna etmişti.
Ali Fuat Bey, Kudüs’ün tahliyesi konusunda odak noktasında olan bir komutan olarak hatıralarında bundan fazla söz etmez, aksine Kudüs savunmasından dolayı Cemal ve Falkenhayn Paşalar tarafından tebrik edildiğini söyler:
“Filistin’de iki buçuk ay devam eden kanlı muharebelerden sonra Kudüs’ü vermek zorunda kalmış, fakat Nablus’un güneyinde yapılan düşman taarruzunu durdurmuştuk… Kudüs’ü 20. Kolordu kumandanı sıfatıyla ben müdafaa etmiştim. Bundan bir tefahür (gurur duyma) vesilesi çıkaracak değilim. Eğer bir muvaffakiyet payımız varsa bunu benimle beraber dövüşen kahraman ve fedakar silah arkadaşlarıma borçluyum”.
31 Ekim 1917’de Birüssebi mevzilerinde İngiliz taarruzuna uğrayarak esir olmaktan kılpayı kurtulan 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey (İnönü), bu muharebelerde Kudüs’ün kuzeyindeki mevzileri tutmaktaydı. Hatıratında Kudüs’ün tahliyesine dair fazla bir şey yoktur:
“Biz 3. Kolordu ile Kudüs’ün kuzeyinde El-Bire-Ramallah mıntıkasında bulunuyorduk. İngilizler Yafa’dan sonra Kudüs’te 20. Kolordu’ya doğrudan doğruya taarruz ettikleri gibi Ramallah’ta 3. Kolordu’ya da aynı zamanda taarruz etmişlerdi. Cephe kumandanı mukaddes şehir içinde muharebeyi arzu etmediğinden Kudüs, Aralık ayının ilk haftasında tahliye edildi. Kudüs’ün kaybolması tabiatıyla umumi bir teessür yaratmıştı”.
Muharebe alanı
Muharebe Kutsal şehre zarar vermemek adına sadece Kudüs’ün dışında gerçekleşmiş fakat yine de Nebi Samuel (İsmail Peygamber) türbe ve camii gibi kutsal mekanlar hasar görmüştü.
İngiliz Cephesi’nden Nebi Samuel muharebe alanı.
Buraya kadar yaptığımız alıntılardan anlaşılan şudur ki; Kudüs, bizzat savunmasında bulunan Türk komutanların talep ve onayı ile tahliye edilmişti. Falkenhayn, Kudüs’ün tahliyesine karşı olmakla birlikte kolordu ve ordu komutanlarının fikirbirliğine varmaları sonucunda durumu kabullenmiştir.
Buna rağmen Kudüs’ün Almanlar tarafından bilerek tahliye edildiği görüşü, bölgedeki Türk komutanlardan Cemal Paşa’nın hatıratında dillendirilir:
“Daha Kudüs düşmemişken orayı savunan kolordu kumandanı Ali Fuat Paşa’dan aldığım özel bilgiye göre General Falkenhayn Kudüs’ün savunulması taraftarı değildi. Görüşüme göre bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet düşünülemez. Falkenhayn kutsal beldenin mübarek makamlarının top mermileriyle harap olmasına sebep olacağından buna kesinlikle razı olmayacağını bir konuşmasında Ali Fuat Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir düşünce olamazdı. Kudüs şehri Haçlılar zamanında önce Müslümanlar tarafından Haçlılara karşı sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyübi’ye karşı savunulmamış mıydı? Önce caiz olan bir şey bugün neden caiz olamıyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması isteniyorsa Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre saldırmaktan ve top ateşi açmaktan kaçınması gerekirdi. Herhalde biz şehir ilerisinde savunma yapacağımızdan şehre düşecek mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı”.
Falkenhayn’la birlikte Filistin cephesine gelen Alman Binbaşı Von Papen’in hatıratı da Cemal Paşa’yı destekleyici mahiyettedir:
“Falkenhayn’a Kudüs’ün düşman bombardımanı ile tahrip olması halinde bu kutsal şehrin yıkımının faturasının Almanlara kesileceği ikazı yaparak tahliye edilmesini teklif ettim. Falkenhayn bunu bir prestij meselesi yaparak reddetmişti. ‘Verdün’ü kaybettim. Başka bir savaşı kaybetmek üzereyim ve siz bana tüm dünyanın gözünü diktiği bir şehri boşaltmamı söylüyorsunuz. Mümkün değil!’ dedi. Ama ben vazgeçmek niyetinde değildim. Kutsal yerlerin mahvedilmesinin yanında prestijin ne önemi olabilirdi? Hemen İstanbul’daki Alman büyükelçisi Kont Bernstorff’a bir telgraf çekerek, Enver Paşa’nın Kudüs’ün tahliyesi konusuna müdahale etmesini rica ettim. Aynı zamanda Alman Genel Karargahın’a da bir telgraf çekerek bu geri çekilmenin nedenlerini ve gerekliliğini açıkladım. Şehri boşaltma emri 7 Aralık’ta verildi ve hemen ertesi günü uygulandı”.
Von Papen ve Cemal Paşa’nın anlatımlarına bakılırsa, Falkenhayn’ın tahliye yanlısı olduğu anlaşılır. Öte yandan Türk resmî tarihine girmiş yukardaki Falkenhayn-Fevzi Paşa diyaloguna bakıldığında ise Türk komutanların aksine Falkenhayn’ın son ana kadar Kudüs’ün savunulmasını, tahliye edilmemesini istediği görülür.
Falkenhayn, Kudüs mevzilerinin en azından bir hafta daha tutulmasını çok arzu ediyordu. Bu zaman zarfında yetişecek olan taze bir tümen ve Almanya’dan gelen “Alman Asya Kolu” ile İngilizler’i durdurabileceğini düşünüyordu. Ancak her şeyin bir tahammül sınırı vardı ve Kudüs’ü savunan kuvvetler artık birkaç yüz kişiye düşmüştü.
Peki ordu komutanı olarak Falkenhayn cephedeki vaziyeti bilmiyor muydu? Falkenhayn bu hususu Kudüs düştükten sonra başkomutanlığa gönderdiği raporda belirtmek ihtiyacı hissetmiş. Falkenhayn bu raporda, “Aralık ayının 7’sine kadar düşmanın Kudüs’e taarruza hazırlandığına dair hiçbir belirtiye rastlanmadığını, 7 Aralık günü cephenin durumunu sorduğu 7. Ordu ve 20. Kolordu kumandanlarının durumu emin gördüklerini bildirdiklerini” söyleyerek düşmanın vaziyeti hakkında doğru bilgi sahibi olmayan cephe kumandanlarını itham eder.
Kudüs 8/9 Aralık gecesi tahliye edildi. Resmî tarihe yansıyan çekilme emrini veren 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, 9 maddelik emrin 3. Maddesinde, “Kutsal bir şehri düşman tahriplerinden korumak amacıyla Kudüs’ün boşaltılmasına karar verilmiştir” demekteydi.
Kudüs şehitleri
Muharebe alanlarından Tell El-Ful’da şehit düşen Türk askerleri. 8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusu şehri sonuna kadar savunmayıp tahliye etmişti.
Bu ifade biraz da artık savunma kudretini yitirmiş, düşmana direnme gücü kalmamış bir ordunun geri çekilirken sığındığı bir gerekçe olarak görülebilir. Dolayısıyla “Kudüs Almanlar tarafından tahrip olmasın diye bilerek tahliye edildi” sözünün çok da gerçekçi olmadığı, tahliye işinin Filistin cephesinde yapılan hataların birikimi sonucunda direnme gücü kalmayan Türk ordu ve kolordu komutanlarının ortak aldıkları bir karar olduğunu söylemek mümkündür.
Filistin’in ve dolayısıyla Kudüs’ün kaybı, 1916 ve 1917 yıllarında yapılan hataların, alınan yanlış kararların neticesidir. Bunun başsorumlusu da hiç şüphesiz Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’dır.
1916 yılında yaklaşan İngiliz tehdidini görmezden gelip en seçme birlikleri -Almanların gönülsüz davranmalarına rağmen- Avrupa cephesine göndermesi, Enver Paşa’nın en büyük hatasıydı. 1916 başında Çanakkale cephesinin kapanması üzerine buradan boşa çıkan kuvvetleri, Avrupa cepheleri yerine Irak ve Filistin cephesine gönderseydi, Bağdat’ın kaybı ve Gazze-Birüssebi savunmasının kırılması büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı. Avrupa cephelerine gönderilen 110 bin asker (en eğitimli, en iyi donanımlı askerler), bu iki cephenin ayakta kalmasını sağlayacaktı.
Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendirişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ne yazık ki Yıldırım Ordular Grubu’nun hangi cephede kullanılacağına dair yaz ayları boyunca süren tartışmalar Filistin cephesinde acilen alınması gereken tedbirlerin gecikmesine sebep oldu. Kesin olarak söylenebilir ki, 2. Gazze Muharebesi’nden 3. Gazze Muharebesi’ne kadar geçen altı ayın dört ayı boşa geçirilmiş, yitirilen zaman Filistin’in kaybedilmesine sebep olmuştur.
Bu hususta son sözü dönemin harp tarihçisi Yarbay Mehmet Nihat Bey’e bırakalım:
“Enver Paşa, Nisan 1917’den itibaren Eylül ayı sonuna kadar tam altı ay elinin altındaki esas kuvveti yönelteceği hedefte tereddüt etti. Memleketin Irak ve Filistin istikametlerinin iki kuvvetli İngiliz ordusunun tehdidi altında olmasına rağmen Avrupa cephelerine gönderdiği birlikleri geri getirmekte çok geç kalmış, Romanya’daki 6. Kolordu’yu orada bırakmış ve asıl tehdidin geldiği Filistin cephesi bu sebepten dolayı 3. Gazze-Birüssebi Muharebesi’ne çok olumsuz şartlarda yakalanmıştır. Eğer vaktinde ve zamanında kesin bir karar verilip bu karar azimli bir şekilde uygulansaydı, hiç şüphesiz ki 1917 senesi, Filistin’de Allenby’nin felaketine değilse bile önemli başarısızlıklarına şahit olacak ve harbin vaziyeti muhtemelen başka bir istikamet alacaktı”.
31 yaşında tahta geçip, 46 yaşında ölen (veya öldürülen?) Sultan Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatı, Osmanlı toplumunda ilklerin devri oldu. Avrupaî yapı, kurum, moda ve tarzların yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemliydi. Ancak Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaştı; askerî, endüstriyel ve ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da arttı.
2. Mahmud’un şehzadesi, Sultan Abdülmecid’in kardeşi, son veliaht, son halife Abdülmecid Efendi’nin babası. Annesi, Kafkasyalı Şapsıh Çerkes kabilesinden cariye Pertevniyal’i, 1. Abdülhamid’in kızı, Abdülaziz’in halası “Küçük” Esma Sultan 1826’da kardeşi 2. Mahmud’a sunmuş. O da ikbâl sanı vererek eşleri arasına katmış. Abdülaziz’i doğurunca, kadınefendi pâyesi vermiş.
Babası öldüğü sırada dokuz yaşında olan şehzade Abdülaziz, ağabeyi Abdülmecid’in (1839-1861) saltanatında çocukluk ve gençliğini veliaht konumunda özgür ortamlarda geçirirken, geleneksel İslâm ve saray terbiyesi, yazı-hat, müzik ve resim eğitimleri de almış. Hocaları arasında Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Bestekâr Yusuf Paşa da vardı. Güreşe, ava, atıcılığa, cirite meraklıydı. Buna karşılık siyasi, diplomatik askerî deneyimler edinmekten uzak tutulduğundan, 31 yaşında padişah olduğunda devlet yönetimine hazır değildi.
Sultan Abdülaziz’in arabalar ile Paris’e ulaştığı an, Fransız basınında geniş yer almıştı.
Tanzimat’ın ikinci padişahı sayılan Abdülaziz’in saltanatı, 25 Haziran 1861’de Topkapı Sarayında Babüssaade önünde altın tahta oturmasıyla başladı. O günkü cülûs-biat törenini Memduh Paşa, Mir’at-ı Şuunat’ta şöyle anlatıyor:
“Abdülmecid Han ölünce Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, eski sadrazam Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa, Veliaht Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine giderek taht sırasının ve baht saadetinin yüce zatlarına tevarüs ettiğini bildirdiler. Biat töreninin bir an önce yapılması gerektiği sadrıazâm tarafından ifade edilerek bu konuda izin istendi. Kutlu şehriyar, paşaları maiyyetine alarak ve âdetleri üzere beline dışarıdan görünmeyecek şekilde bir pala takarak beş çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na gittiler. Burada Hırka-i Saadet dairesinde ‘Tevfik, aziz bir şeydir ve ancak aziz bir kişiye verilir’ hadis-i şerifinin yüce manasını tefekkürle Cenab-ı Allah’ın dergâhına yalvarış ve yakarışta bulundu. Daha sonra yaldızlı saltanat tahtı Kapıaltına (Babüssaade önüne) konulup mübarek zatları bunun üzerinde tuba dalı gibi titrerken vekiller, müşirler, ulema, devlet ricâli ve komutanlar akın akın biat törenine gelip övünç sermayelerini arttırdılar. Devletin bu eski merasiminin güzelce bitmesinden sonra yirmi dört çifte koçulu saltanat kayığına binilerek Dolmabahçe Sarayı’na gelindi”.
15 yıllık saltanat 1861-1876 arasında imparatorluğu yöneten Sultan Abdülaziz’in dönemin en ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler tarafından çekilmiş fotoğrafı.
Saraya dönen padişah, Abdülmecid’in şehzadelerini getirtip onlara, “Size hiçbir türlü sıkıntı çektirmem. Babanızın zamanında ben nasıl gezdiysem siz de öyle padişahzâdeliğe yakışır hal ve tavırla gezmelisiniz. Cuma günleri dilediğiniz camiye gidip namaz kılınız; sair günlerde de okuyup yazınız!” dedi. Veliaht konumundaki (5.) Murad Efendi’ye de kendisinden sonra tahta geçeceğini, bu nedenle çok çalışıp görgü bilgi edinmesini uyardı. Hanedan geleneğinde şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilmediğinden, varlığı gizlenen oğlu, beş yaşındaki Yusuf İzzeddin’i getirtip kuzenleri şehzadelerin ellerini öptürdü. “Bu da sizdendir. Merhum efendimiz (Abdülmecid) bilirdi. Buna da bakıverin” dedi.
Abdülmecid, harem ve sefahat dedikoduları, borçlar bırakarak ölmüştü. İstanbul’daki Avrupa sefirleri, Abdülaziz’in Tanzimat’a son vereceğini beklerken, yeni padişah yayınladığı ilk fermanla Tanzimat’ın devam edeceğini duyurdu. Savurganlığı önlemek için önce saray masraflarını kıstı. İç ve dış siyasette deneyimli diğer devlet adamlarının da girişimleri sonucu, Eflâk-Boğdan, Sırbıstan ayaklanmaları önlenerek 1862’de Karadağ ayaklanması da bastırıldı.
Diğer yandan, babacan tavırlı, sade giyimli, halk adamı tavrındaki yeni padişah, giderek halkın sevgisini kazanıyor, devlet yönetimi de Babıâli’de odaklandığından, iç ve dış sorunlarla doğrudan ilgilenmesi gerekmiyordu.
Saltanatının başlangıcında bir görüşmelerinde sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşaya ordunun ve donanmanın güçlendirilmesini emrettiğinde paşanın: “Kabuksuz bir yumurtaya benzeyen bir hazine” ile bunun mümkün olmayacağını söylemesinden alınarak Kıbrıslı’yı azledip Âli Paşa’yı, iki ay geçince Fuad Paşa’yı sadarete getirdi. Fuad Paşa, değeri düşük ve enflasyona neden olan eski “kaime”leri toplattı ve daha bir dizi önlem aldı. 2 Ocak 1863’te istifa eden Fuad Paşa’nın yerine Yusuf Kâmil Paşa’yı getiren padişah, önceki tasarruf ilkesini terkederek saray giderlerini artırdı.
Yeni saltanatın ilk renkli olayı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanında açılan ve Avrupa basınının da ilgisini çeken “Sergi-yi Umumi-yi Osmânî” oldu. Bu sergi, ilk Türk fuarı sayılmıştır. Yine o yıl, Abdülaziz’in fermanıyla Islah-ı Sanayi Komisyonu oluşturuldu. Komisyonun görevi, ithalat baskısını azaltmak, durma noktasına gelen yerli tezgâhları canlandırmak, teknik gelişimler sağlamaktı. Öngörülen tedbirler arasında Hazine-i Hassa denen saray hazinesinden küçük işletmelere ve esnafa düşük faizli kredi verilmesi de vardı.
Sultan Abdulaziz’e takdim edilen Manchester Pamuk Birliği madalyası, arka yüz.
Abdülaziz, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın damadı (Zeynep Hanım’ın eşi) sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın isteği ve serasker Fuad Paşa’nın refakatiyle 3 Nisan 1863’te Mısır gezisi için Feyz-i Cihad vapuruyla ve kalabalık bir maiyetle İstanbul’dan hareket etti. Bu bir Osmanlı hükümdarının ilk Mısır seyahati idi. Dönüşünde yedi gün yedi gece süren şenlikler, donanmalar düzenlendi. Bu gezinin amacı, Batı dünyasına Türk hakanının Mısır’a hâkimiyetini vurgulamaktı. 1517 de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den sonra, bir Osmanlı vilayeti konumundaki o büyük ülkeyi gören tek padişah Abdülaziz oldu.
Fransa’ya ayak basış Padişah’ın 29 Haziran 1867 sabahı Toulon’da karaya çıkışı. Abdulaziz Han limanda mızıka sesleri ve top atışları, ihtişamlı bir donanma gösterisi ile karşılandı.
Karaköy ile Eminönü meydanlarını bağlayan yeni Galata Köprüsü de (Cisr-i Cedid) 1863’te yaya, atlı ve araba trafiğine açıldı. 1864’te bütün Osmanlı topraklarında bir nüfus sayımı yapıldı. 1866’da Romanya (Eflâk-Boğdan) Prensi Karl von Hohenzollern İstanbul’a geldi ve Abdülaziz tarafından kabul edildi. Bu ziyaretle Eflâk-Boğdan (Romanya) prenslik olarak özerklik elde etti.
Aynı yıl İstanbul’a gelen Mısır Valisi İsmail Paşa’ya da yeni yetkiler tanınarak “Hıdiv” sanı verildi. Abdülaziz, İsmail Paşa’nın güzel kızı Tevhide Hanım’a âdeta vuruldu. Evleneceği konuşulurken Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa bunun sakıncalarını açıklayarak padişahı vazgeçirtti.
Abdülaziz, hıdivliğin ırsen ailenin yaşça büyük erkek evladına değil; babadan oğula sürmesi için yeni bir Mısır veraset fermanı yayınladı. Bu, Kavalalı hanedanı bireyleri arasında uzlaşmazlık doğurdu. İsmail Paşa ise hıdivlik sanından dolayı bir hükümdar gibi davranmaya başlayarak Süveyş Kanalının açılmasını gündeme getirdi. Mısır donanmasını güçlendirmeyi gözettiğinden de Babıâli’ce uyarıldı. Bu gelişmelerin sonucu, Osmanlı Devletini uğraştıracak “Mısır”, veraset sorunu oldu. Diğer yandan Sırbistan’daki ordu 1867’de geri çekilirken, aynı yıl Girit sorunu da başladı. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle adada özerk yönetim kuruldu.
Abdülmecid döneminde gelen Mısırlılar gibi veraset hakkını yitiren Kavalalı hanedanı bireyleri de İstanbul’a göçerek “Mısırlılar” denen kalabalık ve zengin koloniyi yoğunlaştırdılar. Bunların Avrupa mallarına ve lükse düşkünlükleri, servet ve gelir açısından onlarla yarışamaz durumdaki İstanbulluları olumsuz etkiledi. Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa ise hıdivlik hakkını yitirdiğinden Paris’e yerleşti. İstanbul’un özgürlük yanlısı aydınlarını Paris’e çağırarak Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs/Jön Türk) hareketini başlattı.
1867’de Avrupa ilk kez bir “Türk” hakanını ağırladı. Abdülaziz, Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un Paris Sanayi Sergisine; İngiltere Kraliçesi Victoria’nın da Londra’ya davetleri üzerine Mısır gezisinde olduğu gibi yine Fuad Paşa ve çok kalabalık bir maiyetle 21 Haziran’da Sultaniyye vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı. Napoli, Toulon, Paris, Londra, Brüksel, Viyana, Budapeşte resmi ziyaretlerini kapsayan uzun gezi programı, padişahın Rusçuk-Varna üzerinden bir buçuk ay sonra 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönüşüyle noktalandı. Yanında yeğenleri veliaht Murad (5.) Abdülhamid (2.) de vardı. Padişahı bu uzun deniz yolculuğuna ve merasim külfetine Keçecizâde Fuad Paşa razı etmişti. Türk padişahının başkentleri ziyaretlerinin Avrupa’daki yankı ve sonuçları önemli oldu.
Sultan AbdülazizFransa başkentinde Abdülaziz’in 30 Haziran 1867’de Paris Lyon Garı’nda karşılanması. Padişah burada Elysée Sarayı’nda konaklayacaktı.
Avrupa izlenimlerinden çok etkilenen Abdülaziz, eski yeni semtleri, hatta eski sarayları harabe görüntüsü veren İstanbul’u, Avrupa kentleri gibi imar etme hevesine kapıldı ama hayran olduğu Paris’i, Londra’yı, Viyana’yı geliştiren kaynakları hesaba katmaktan uzaktı. Avrupa bankalarından alınan borçlarla birtakım yatırımlar gerçekleştirildi. Çırağan ve Beylerbeyi saraylarıyla Ayazağa, Tokat Bahçesi, Alemdağ, İcadiye, İzmit köşklerinin; annesi Pertevniyal adına Aksaray’da Valide Sultan Külliyesinin yapımları başlatıldı. Borç ve krediler için Bank-ı Osmânî-i Şahane (Osmanlı Bankası) açıldı. Tuna valisi Midhat Paşa, Rusçuk’da örnek şehircilik, ticaret, eğitim, ulaşım yenilikleri gerçekleştirdi ve bizdeki bankacılığın temeli olan Memleket Sandıkları ile Emniyet Sandığını kurdu.
Tahta çıktığı günlerde saray giderlerini kısacağını, sade yaşayacağını vadeden Abdülaziz, Avrupa saraylarını gördükten sonra, Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız, Beylerbeyi saraylarıyla köşk ve kasırların ihtişamına koşut saltanat törenlerinin de görkemli olmasını istedi. Saltanat saraylarının kadroları Avrupa sarayları gibi yüzlerce kişiyi kapsayacak boyutta genişletildi. Bu arada Tersanenin, donanmanın ve Tophanenin modernleşmesi, Feshanenin tevsii, demiryolu yapımı, Karaköy-Beyoğlu Tünelinin açılması gerçekleşti. Galata Köprüsü yenilendi. İlk atlı tramvay hizmete girdi. İdare-i Aziziye adı verilen bir deniz işletmesi açıldı.
Askerî fabrikalar kuruldu. Öğretim dili Türkçe ve Fransızca olan Mekteb-i Sultani (Galatasaray), ilk üniversite sayılan Darülfünun, İnas sanayi (kız sanat) Darülmuallimat (kız öğretmen); Darüşşafaka, tıbbiye mektepleri açıldı ve Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayımlandı. 1868’de, “kuvvetler ayrımı”nın Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şûra-yı Devlet ile Bahriye, Adliye Nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hukuku tanındı.
Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti şerefine bastırılmış madalyon, ön ve arka yüzleri.
Aynı yıl “Kıla’-i Hakaniye” denilen Belgrad-Böğürdelen-Semendre-Fethülislâm kaleleri Sırbistan’a bırakıldığı sırada Süveyş kanalı da görkemli bir törenle açıldı ama Abdülaziz bu törene gitmedi. 1870’te Bulgaristan’ın yakın gelecekteki bağımsızlığının ilk adımı sayılan Bulgar Ortodoks Piskoposluğunun kurulmasına izin verildi.
İmparator’dan Sultan’ı ziyaret Fransa’yı seyahatlerinde, Abdülaziz Han Elysée Sarayı’nda konaklamıştı. Fransa imparatoru 3. Napoléon, Sultan’ı bu sarayda ziyaret etti.
Kraliçe Eugènie’in 1869’daki ziyareti, Abdülaziz’in saltanatı ve İstanbul hayatı bakımından olağanüstü günlerdir. Yabancılara uyrukluk hakkı tanınması, pasaport ve mürur tezkiresi uygulamaları da bu sıradadır.
Saltanatının ilk on yılı geride kalırken yaşanan iki “uğursuz” olay; 5 Haziran 1870’te çıkan ve Galata yakasında beş bin dolayında yapıyı kül eden Beyoğlu yangını; diğeri, keyfi saltanat sürmesinin önündeki engel gördüğü Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa’nın 7 Eylül 1871’de ölümü oldu. Abdülaziz’in, Âli Paşa’nın ölümünü haber aldığında, “İşte şimdi padişah olduğumu anladım!” dediği rivayet edilir. Padişahın mizacına kölelik edecek yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın göreve başlarken, “Efendimiz bir padişah-ı müstebidsiniz. Her emir ve fermanınızı icraya muktedirsiniz!” demesi, siyasi tarih yorumcuları tarafından Tanzimat’ın fiilen sona ermesi olarak yorumlanmıştır. Mahmud Nedim Paşa göreve başlar başlamaz, Âli ve Fuad Paşalar grubundan Babıâli’de kimler varsa rütbelerini kaldırtarak sürdürdü ama Abdülaziz’in Babıâli’yi dışlayarak devleti saraydan yönetme girişimi tepkiler doğurunca, Mahmud Nedim Paşa’nın yerine 31 Temmuz 1872’de Midhat Paşa atandı ama, demokrat düşünceli yeni sadrazamla müstebit Abdülaziz anlaşamadıklarından Midhat Paşa iki buçuk ay sonra azledildi. Ülkede özgürlük ve demokrasi isteyen başta Namık Kemal, Jön Türklerin önde gelenleri, Paris’te ve Londra’da gazeteler yayınlamaktaydılar. Durum dış dünyada Türkiye’nin despotizme yönelişi olarak yorumlanırken Abdülaziz de saltanatının son dört yılında, Mahmud Nedim Paşa dalkavukluğunu beceremeyen sadrazam ve nâzırları sık sık değiştirdi. Mütercim Rüşdi Paşa’yı (3. kez 19 Ekim 1872), Ahmed Esad Paşa’yı (15 Şubat 1873), Şirvanîzâde Mehmed Rüşdi Paşa’yı (16 Nisan 1873), Hüseyin Avni Paşa’yı (14 Şubat 1874), Ahmed Esad Paşa’yı (2. kez 26 Nisan 1875), Mahmud Nedim Paşa’yı (2. kez 26 Ağustos 1875), Mütercim Rüşdi Paşa’yı (4. kez 12 Mayıs 1876) kısa sürelerle sadarette denedi.
Yoksul ve borçlu ülkenin bütçe gelirlerinin büyük bölümünün saray giderlerine ayrıldığı 1870’li yıllarda Abdülaziz, sayıları binleri aşan cariye, hizmetçi, aşçı, uşak; “bendegân” denilen dalkavukları ortamında; “taabbüd” (kulların tapınması) takıntılı, kibirli ve müsrifâne yaşamadaydı. Oysa İstanbul’da ve ülkede basın ve iletişim olanakları gelişiyor ve padişah aleyhine yayınlar yurtiçinde ve dışında her gün daha artıyordu. Nâmık Kemâl’in İstanbul’da yayımladığı İbret gazetesi 1872’de kapatıldı. Kendisi de Gelibolu Mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Orada yazdığı Vatan Yahut Silistre oyununun 1873’te İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosundaki temsilinde halkın galeyana gelmesi üzerine N. Kemâl’in tutuklanıp Magosa’ya sürülmesi içte ve dışta yankılar uyandırdı.
Hersek Ayaklanması (1875) Mostar’dan Avusturya sınırına değin çok geniş bir alana yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüştü. Ama Abdülaziz’in saltanatını sarsan, ne sürgünler, keyfi cezalar, özgürlük kısıtlamaları ne askerî-siyasi bunalım değil, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın 6 Ekim 1875’te ilan ettiği devlet borç ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnâmesi” oldu. 200 milyon altın tutarındaki dış borcun yıllık faizi bile ödenemediği gibi yeni borçlanma olanağı da yoktu. Bu, devletin iflası demekti.
Ekonomik felâketi, Avusturya’nın, Bosna ve Hersek’te yapılmasını öngördüğü ıslahat için Babıâli’ye bir lâyiha vermesi izledi. 2 Mayıs 1876’da da Bulgaristan’da ayaklanma başladı. Dört gün sonra, İslâmiyet’i kabul eden bir Bulgar kadının gayrımüslimlerce çarşaf ve peçesinin yırtılması, Müslümanların da iki konsolosu öldürmeleriyle başlayan “Selanik Vak’ası” patlak verdi. 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese talebeleri, “Müslümanlar Hıristiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanda ders yapılmaz!” diyerek “talebe-i ulum kıyamı” başlattılar. Mahmud Nedim Paşa istifa etti. 13 Mayıs 1876’da Berlin Memorandumu ile büyük devletler Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale kararı aldı.
Katılımcılar mükâfatlandırıldı Abdülaziz ile İmparator 1. Napoleon ve İmpatoriçenin huzurunda Paris sergisine katılanlara mükâfatları dağıtılıyor. Padişah geziler esnasında 20 bini yoksullara, 160 bini liman çalışanlarına ve diğer hizmetlilere olmak üzere, 180 bin frank bağış yapmıştı.
Midhat, Hüseyin Avni, Mütercim Rüşdi Paşalarla kimi müşirlerin yer aldığı Babıâli (hükümet) – ordu erkânı, Abdülaziz’i tahttan indirmeye kararlı ve hazırlıklıydılar. Padişahın tahttan indirilmesi için şeyhülislamdan fetva alındı. “Hâl’ erkânı” denen kadro, 30 Mayıs 1876 günü sabaha doğru Süleyman Paşa’nın komutasındaki Mekteb-i Harbiye talebelerinin karadan, donanma gemilerinin de denizden Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmasına onay verdi. Top sesleriyle uyanan Abdülaziz “Bunlar cülûs topu!” diyerek giyinme, ailesiyle saraydan ayrılıp ayrılmama kararsızlığında iken, Serasker Hüseyin Avni Paşa, veliaht dairesinden aldığı (5.) Murad’la, Beyazıt’a Bab-ı Seraskeri’ye giderek oldu bitti denebilir bir cülûs töreni yaptı.
Yeni padişah 5. Murad’ın ilk iradesi, amcası Abdülaziz’in ailesiyle Topkapı Sarayı’na gönderilmesi oldu. Abdülaziz, oğulları kızları-kadınefendileri, annesi Pertevniyal Valide Sultan, sağanak altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldüler. Burada eski hünkâr dairesine kapatılan Abdülaziz sırılsıklamdı. Mabeyncilerin Dolmabahçe’den çamaşır ve giysi getirmelerine izin verildi. Topkapı Sarayı terk edilmiş ve haraptı. Öğle yemeği verilemedi. Gece yatmaları için yatak yorgan arandı.
Abdülaziz, yeğeni 5. Murad’a yazdığı tezkire de “Evvelâ Cenâb-ı Allah’a bâdehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Millete sarf-ı mesâi etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyân ve zat-ı şahânelerinin hoşnûdî-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim” dedikten sonra silahlandırdığı ordu ve donanmanın ihanetine uğradığını, bundan ders almasını; iyilik ve insanlık namına kendisini ıstıraptan kurtaracak “bir mahall-i mahsusa” naklini rica etti. Murad da bir tezkireyle “âram buyurulan mahallin hâl-i harabisi”ni bilmediğinden hemen çaresine bakılacağını bildirdi.
Eski padişah, annesi Pertevniyal, kadınefendileri, şehzadeleri, sayıları 300’ü bulan cariyeleri, 2 Haziran’da, Çırağan Sarayı fer’iyye dairesine götürüldü. Burada, -3.Selim gibi- öldürüleceği kuşkusuyla iki gün geçirdi. Bahçede dolaşırken bir nöbetçi zabitin, “Burada durmayınız Aziz Efendi, yasak!” demesinden, kendini kaybedercesine etkilendi. Annesinin avuntusu işe yaramadı, mutlaka öldürüleceği inancıyla Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Yanında taşıdığı revolver ve 3. Selim’in palasının 3 Haziran günü alınması vehmini büsbütün artırdı.
4 Haziran sabahı abdest alıp odasına girerken, annesinden sakalını düzeltmek için makas istedi. Aradan kısa bir süre geçince odadan iniltiler duyuldu. İçeriden kilitli kapı kırılıp girildiğinde, kolları sıvalı, yere yatmış ve kan içinde olduğu görüldü. Henüz ölmemişti. Anlatılanlara göre önündeki rahlede Yusuf Suresi açılmış Kuran-ı Kerim vardı.
Padişah Londra’da Sultan’ın Buckingham Sarayı’na girişi. Sultan İngiltere’yi ziyaretinde Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Londra belediye başkanı ile birlikte çeşitli etkinliklere katıldı.
Durumu öğrenen kadınları ortalığı velveleye verdiler, camları kafesleri kırdılar. Mabeynci Fahri Bey’in doktor bulma çabası sonuç vermedi. Karşı kıyıdaki yalısından Serasker Hüseyin Avni Paşa geldiğinde Abdülaziz ölmüştü. Naaşı, Fer’iyye karakolunun kahveocağına taşınarak bir ot yatağın üstüne konuldu. Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ve vükelâ Fer’iyye’de toplandı. Çağırılan hekimler Abdülaziz’in bilek damarlarını keserek intihar ettiğine ilişkin bir rapor düzenlediler. Cenaze, Topkapı Sarayı’na götürülerek buradan törenle kaldırılıp babası 2. Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesine gömüldü.
11 gün sonra ikbâllerinden Neş’erik Kadın’ın kardeşi binbaşı Çerkes Hasan Bey, eniştesinin katilleri diye suçladığı paşalardan Serasker Hüseyin Avni ve Hariciye Nâzırı Raşid paşaları “Çerkes Hasan Vak’ası” denen baskında öldürdü.
2. Abdülhamid, tahta çıktıktan beş sene sonra 1881’de amcası Abdülaziz’in intihar etmeyip suikaste kurban gittiği savıyla, 5. Murad’ı da tahttan indirip kendisini de tahta geçiren, bundan dolayı “hâl ü akd (indiren ve oturtan) erkânı” denen kişileri, yeni bir girişimde bulunmamaları ve hanedana karşı eylemlerini cezalandırmak için, başta Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde yargılatıp mahkûm ettirdi. Bu dava, Abdülaziz’in ölümünü, “intihar mı etti, öldürüldü mü” ikilemine düğümlemiştir.
Abdülaziz’in hal’ini ve ölümünü konu edinen kitap ve makalelerin, –Ahmed Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılâb’ı dışında– İstibdat Devri kapanıp II. Meşrutiyet ilan edildikten, yani en erken olaydan 33 yıl sonra yazılması ilginçtir. Üss-i İnkılâb ise olaydan hemen sonra ve Yıldız Mahkemesi’nden önce yazılmış tek kitap olarak intiharı doğrular. Kitaplığımızdaki, saray çevresinden Hamdi’nin İnşa-yı Dağarcık adını verdiği, vesika suretlerini ve kimi hatıraları kaydettiği yazma mecmuada da Abdülaziz’in hal’i ve intiharı gün gün anlatılmıştır.
32. Padişahın kişiliği
Gerçek (rötuşsuz, doğal) fotoğraflarıyla tanıdığımız ilk padişah Abdülaziz’dir. Avrupa devletlerine resmî ziyaretinin bütün görsellerinin araştırılıp gezinin 150. yılı belgeseli olmak üzere 2017’de yayınlanması beklenir.
Döneminde yapılan atlı heykeli de halife padişah kimliği için bir ilktir. Şişman, ablak yüzlü, tek tük ak düşmüş çember sakallı babayani fiziği, önceki sonraki padişahlara benzerlik vermez. Batı-Doğu giyim tarzları karışımı bol kesimli “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmiş, Avrupa modalarına, alafrangaya ilgi duymamıştır. Tipine uygun tabla fese de o zaman “Aziziye” denilmiş. Mevlevî eğilimli olup, ney üfler, lavta çalarmış. Hicaz sirto, Şevkefzâ, muhayyer şarkılar bestelemiştir. Resim de yaparmış. Yazısı ve imlası kusursuzdur.
“Huzur güreşleri” yaptırttığı bilinirse de vücut yapısına bakıp pehlivandı demek doğru değildir. Lâtife olsun diye belki el ense çekmiş ama herhalde güreşmemişti. Halk arasındaki pehlivanlarla güreş tuttuğu, bir oturuşta bir kuzu yediği söylenceleri; önceki Abdülmecid’in ve babası 2. Mahmud’un, “böyle padişah olur mu” dedirtecek vücut düşkünü, hastalıklı yapıları nedeniyle, “güçlü kuvvetli padişah” imajı özlemine bağlanabilir.
İngiliz basınında Sultan Abdülaziz İngiliz basınına ait karikatürize bir Abdülaziz illüstrasyonu. Abdülaziz babayani fiziğe sahipti, Doğu-Batı giyim tarzları karışımı bol kesimli kıyafetleriyle “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmişti.
Sık sık halk arasında dolaşması, kır âlemleri düzenletmesi, halkın eğlenişini izlemesi, bazen bir kır kahvesinin önünde oturup gelip geçenin selamını alması gibi jestleriyle sempati toplasa da müsrifane saray ve harem yaşamı, pek çok uydurma olaylar da eklenerek anlatıldığından olumsuz tepkiler almıştır.
Abdülaziz’in 1867’deki Fransa İmparatoru 3. Napoléon’u ziyaretine karşılık, İmparatoriçe Eugénie’nin iade-i ziyaret için 1869’da İstanbul’a gelişi, Abdülaziz’le aralarında bir aşk dedikodusuna yorumlanırken; Paris ziyareti sırasında da babaannesi Nakşıdil Valide Sultan’ın, 3. Napoléon’a akrabalığı uydurması dillendirmiştir.
Abdülaziz’in on beş yıllık saltanatını, gözlemlerle anlatan bir eser, Memduh Paşa’nın Mir’at-ı Şuunat’ıdır. Çırağan ve Beylerbeyi Saraylarını, Kasımpaşa Camiini; annesi Pertevniyal Sultan da Aksaray Valide Camii ile mektep, kütüphane ve kendi türbesini yaptırmıştır. Hayal ve orta oyunu ile karakucak güreşe altın çağlarını yaşatan Abdülaziz’in köçek oynatıp horoz döğüşü ve Karagöz seyretmesi eleştirilmiştir. Tahttan indirilişi ve ölümü halkı etkilemiş, destanlar, ağıtlar yazılmıştır. “Beni tahttan indirdiler / Üç çifteye bin- dirdiler / Topkapuya gönderdiler / Uyan Sultan Aziz uyan / Kan ağlıyor şimdi cihan!” dizeleri bunlardandır.
Viyana Abdülaziz’i karşılıyor Abdülaziz Viyana garından şehre doğru arabalarla giriş yapıyor. Avusturya imparatoru, kardeşi Maximilian’ın yasına rağmen padişahı kente davet etmişti.
Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatında siyasal ve ekonomik buhranlara koşut, Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaşmış, Mısır-Avrupa seyahatlerinin de önemli sonuç ve yankıları olmuştur. “Avrupaî moda ve yaşam tarzlarının yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemlidir. “Sultan Aziz devri” denen kısa dönemde, askerî, endüstriyel ve ekonomik açılardan Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da artmıştır. Padişahın askerî bir darbeyle tahttan indirilmesi, dört gün sonraki “intiharı”nın öldürüldü davasına dönüştürülmesi, “önce uydur, sonra inan” türü Osmanoğulları tarihine eklenen son vak’adır.
Eşleri Dürrinev Başkadınefendi, Edadil, Hayrandil, Neş’erik kadınefendiler, ikbâl konumunda Gevheri (veya Nesrin), gözdeleri Mihrişah ve Yıldız’dır. Şehzâdeleri: Yusuf İzzeddin (ö. 1916), Mahmud Celâleddin (ö. 1888), Mehmed Selim (ö. 1867), Abdülmecid (son Halife) (ö. 1944), Mehmed Şevket (ö. 1899), Seyfeddin (ö. 1927) efendilerdir. Kızlarından Emine, Fâtıma, Münire küçük yaşlarda ölmüş; Saliha Sultan, Ahmed Zülkif; Nazima Sultan, Ali Halid; Esma Sultan, Kabasakal Çerkes Mehmed, Emine (2.) Sultan, Mehmed Şerif paşalarla 2. Abdülhamid’in saltanatında evlendirilmişlerdir. Pertevniyal Valide oğlunun hal’i ve ölümü ardından dünyası kararmış olarak yedi yıl daha yaşamış, 1883’te ölmüştür.
ACILI DÖNEM
Osmanlıların aile trajedileri
Osmanoğullarının 30.’su Mahmud, 3. Selim ile 4. Mustafa’nın tahttan indirilip kafese kapatıldığı sonra öldürüldüğü 1807-1808 14 ay aralığı ardından tahta geçmiş, 1839’da 54 yaşında halkın “illet-i fukara” dediği veremden ölmüştü. Çoğu gencecik veremden ölen 22 câriye eşinden doğan şehzadelerinden 20’sinin adları biliniyor. Bunlar da ikisi dışında, babalarının sağlığında bebek veya çocukken, yine 20 kızından da 16’sı küçük yaşlarda ölmüştür. Yaşayan dört kızından şair Âdile Sultan’ın, babasının evlat acıları için dizeleri şunlardır: “Kimi masum kimi âkil, kimi genç / Gördü çoğu(nun) acısı(nı) ol padişah”.
Yaşayan iki oğlu, ardılı Sultan Abdülmecid ile bunun ardılı Abdülaziz’dir.
Abdülmecid, 4. Mehmed’den (1648-1687) sonra, babasına ardıl olan tek padişahtır. Abdülmecid de babası gibi çok eşli, kız erkek çok çocuklu, eşlerinin ve çocuklarının çoğu, veremden, bulaşıcı hastalıklardan vakitsiz öldüğü gibi, kendisi de babası gibi içki iptilâsından, veremden, 38 yaşında ölmüş bahtsız bir sultan, acılı bir eş ve babadır. Bu baba-oğulun 1808-1861 arasındaki toplam 53 yıllık saltanatı, aile yaşantıları açısından uzun bir trajedi, devlet ve toplum açısındansa köklü yeniliklerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.
Babası Mahmud öldüğünde 9, ağabeyi Abdülmecid’in ölümünde 30 yaşında olan Abdülaziz’inse, uzun şehzadelik evresinde hanedan geleneğine aykırı davranışı, şehzade iken baba olmasıdır. Çünkü, şehzadeliğinde aile kuran 3. Mehmed’den (1595-1603) 250 yıl sonra bu ilk vak’adır. Abdülaziz şehzade iken yasak olmasına karşın bir cariyesi 1856’da doğurmuş, Yusuf İzzeddin adı verilen bu şehzade oğlu şehzadenin varlığı, Abdülaziz tahta geçtiği 1861’e değin gizli tutulmuştur. 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) saltanatında veliaht olan bu Yusuf İzzeddin Efendi (öl. 1916), 1603-1856 arasındaki 253 yıl boyunca babası şehzade iken doğan tek şehzadedir.
Sultan Abdülaziz’in Fransa günlüğü-1867
21 HAZİRAN
İSTANBUL’DAN HAREKET
Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatine bir hafta gecikmeli olarak İstanbul’dan hareket etti. O gün padişah cuma namazını Tophane Nusretiye Camii’nde kıldıktan sonra, çıkışında iskele ve çevresini dolduran devlet erkânı ve İstanbullular tarafından törenle ve dualarla uğurlandı. Padişahın yanında şehzadeler Yusuf İzzeddin, Murad Efendi, (Abdul)hamid Efendi, Mabeynci Cemil Bey, Başkâtip, yaverler, müşir rütbeli subaylar, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa da vardı.
29 HAZİRAN
TOULON’A VARIŞ
Fransız limanı Tolulon’da coşkulu bir karşılama töreni yapıldı. Top atışlarıyla yapılan donanma gösterilerinden Sultaniye gemisi aşırı sallanınca öfkelenip geri dönmek isteyen padişahı Fuat Paşa güçlükle ikna etti. “Vive le Sultan”, “Vive le l’Empereur” bağırışları, top ve mızıka sesleri arasında padişah ve erkânı küçük bir gemi ile kıyıya çıktı. O sırada Fransa hükümeti Paris’teki Namık Kemal ve Ziya Beyler ile diğer Jöntürkleri Fransa’dan çıkarıyordu. Aynı gün öğleden sonra arabalarla istasyona hareket edildi. Abdülaziz Toulon’dan ayrılmadan hayır kurumlarına ve yoksullara 20 bin Frank bağışta bulundu. Saat 17.00’de hareket eden tren, saat 18.30’da Marsilya’ya vardı. Padişah özel bir salonda (adet gereği) tek başına yemek yedikten sonra tren 19.30’da Paris’e hareket etti.
1 TEMMUZ
TREN İLE PARİS’E
Padişah, 3. Napoléon maiyetince istasyonda karşılandı ve birlikte Tuileries Sarayı’na gidildi. Burada Kraliçe Eugénie tarafından karşılandı ve konaklayacağı Elysée Sarayı’na gidildi. Aynı gün padişah istirahat ettikten sonra Champs- Elysée’de 687 bin metrekare bir alanı kaplayan Uluslararası Paris Sergisi’nin serginin açılışına katıldı. Padişah, imparator ve imparatoriçe yanyana oturdu ve ödül törenini izledi.
3 TEMMUZ
KABUL VE TEHİR
Padişah yabancı devlet adamlarını kabul etti. O günlerde Avusturya imparatorunun kardeşi Meksika imparatoru Maximilian’ın ülkesinde kurşuna dizildiği haberi gelince, Abdülaziz kendisi için yapılacak şenliklerin tehirini 3. Napoléon’dan rica etti.
4 TEMMUZ
‘GİRİT’İ KAÇA VERİRSİNİZ’
Avusturya elçisi padişahı ziyaret ederek Abdülaziz’in Viyana’ya uğramasını rica etti. Ertesi günlerde de padişahın kabulleri devam etti. O günlerdeki resepsiyonda 3. Napoléon’un, “Girit’i kaça verirsiniz?” sorusu üzerine Fuat Paşa’nın hemen atılarak “Aldığımız fiyata!” yanıtını vermesi diplomasi tarihine geçmiştir.
5 TEMMUZ
PARİS’TE ZİYARETLER
Padişah Paris’teki Türkleri kabul etti ve bir kışlayı, Nebatat Bahçesi’ni, Paris sergisindeki Türk pavyonunu gezdi ve özellikle Türk silahlarını ve armalarını gözlemledi. Kahvehane-i Osmanî’yi açtı. Burada Türk usulü çubuk ve nargile içiliyordu. Bu kahvehane Türk dünyasının renklerini yansıtan muhteşem bir düzenlemeydi. Padişahın asıl merakı babaannesi Nakşidi Sultan’ın imparatorun akrabası Aimée de Rivery olup olmadığını öğrenmekti. Bu hikâyedeki amaç tamamen siyasiydi ve Abdülaziz ile 3. Napoléon’u akraba göstermek için uydurulmuştu.
8 TEMMUZ
MÜTHİŞ TÖREN
Sultan Abdulaziz ile 3. Napoléon ve iki devletin ileri gelenleri önünde Champs-Elysée’de 50 bin askerin katıldığı muazzam bir askerî resmigeçit yapıldı. O akşam Paris belediye dairesinde resmî ziyafet verildi. Bando Sultan Aziz Marşı’nı çaldı. Ziyafet sırasında Paris Belediye Başkanı’nın “İstanbul sokakları ne kadar masrafla sulanıyor?” sorusuna karşılık ünlü Türk Nüktedanı Ömer Faiz Efendi “Bizde sokakları sulamaya hiç ihtiyaç yoktur! Sokaklarımız caddelerimiz iki taraflı kahve berber bakkal aşçı dükkânlarıyla doludur. Mesela bakkal peynir yıkadığı fıçının, aşçı yağlı tencerelerinin, kahveci kirli kahve çömleklerinin, nargilelerinin, berberler sabunlu leğenlerinin sularını dökerler dolayısıyla sokaklar yıkanır” cevabı ile bilinir.
10 TEMMUZ
VERSAİLLES’DA BALO
Tuileries sarayında akşam ziyafeti ve Versailles Sarayı’nda balo verildi. Padişah tuvaletleri ile göz kamaştıran güzel kadınları izledi. Yeğeni Veliaht Murad Efendi’nin dans etmesine de bozuldu.
12 TEMMUZ
İNGİLTERE’YE HAREKET
Padişah yine Champs-Elysée’den geçip Paris istasyonuna geldi. O gün trenle İngiltere’ye hareket edildi. Padişah saray görevlilerine, Paris yoksullarına, Toulon limanı ve diğer hizmetlilere 160 bin Frank dağıttı.
13 TEMMUZ VE SONRASI
Sultan Abdülaziz 13 Temmuz cumartesi günü İngiltere’ye ayak bastı. İzleyen günlerde Vindsor sarayında Kraliçe Victoria ile görüştü. 23 Temmuz’da Londra’dan, 31 Temmuz’da Viyana’dan ayrılan padişah, Tuna yolundan Budapeşte’ye, oradan Rusçuk’a ulaştı. Vidin’de Tuna Valisi Midhat Paşa tarafından kabul edilen padişah, ertesi gün Türk donanmasına geçti. Böylece Avrupa seyahati sona erdi. İzleyen günlerde Sultaniye ve Pertevniyale yatları ile 7 Ağustos’ta İstanbul’a döndü.
(Ali Kemâlî Aksüt’ün Sultan Azizin Mısır ve Avrupa Seyahati kitabından özetlenmiştir. Hasan Selçuk Turan).
Sultan Ahmed, henüz 19 yaşındayken camisinin inşa emrini verdi. İçine kendisine özel bir bölüm oluşturuldu. Bir saray odasını andıran Sultanahmet Camii Hünkâr Mahfili’nin kapalı kapıları yıllar sonra #tarih’e açıldı.
Sultanahmed Camii, İstanbul’un ve Osmanlı mimarisinin simgelerinden bir ibadethanedir. Bu öneminin yanında kentin müze gibi ziyaret edilen en cazip ziyaret noktalarından da biridir. Yapı, altı minaresi, Marmara’ya hâkim silueti ve şehir içindeki konumu ile yerli yabancı meraklıların çoğu tarafından bilinir ve tanınır. İçerisinde 23 binden fazla karo çini yer alır. Esere “Mavi Cami” adını veren pek de özgün olmayan eski koyu mavi ağırlıklı kalem işleri ve çinilerdir.
Yapının neredeyse hiç ziyaret edilemeyen bir bölümü ise şehirde görülebilecek en etkileyici mekânlardan biridir. Hatta belki de bu tür yerlerin ilkidir. Ancak bırakın ibadet ya da ziyaret için gelenleri, sanat ve mimarlık tarihçileri gibi uzmanların bile pek görmediği bir köşe caminin hünkâr mahfilidir.
Sultan Ahmed henüz 19 yaşında iken muhteşem bir cami inşa ettirmeye karar verdi. Seçilen bölgede, birkaç vezir sarayı ve bir tekke yer alıyordu. Padişah, 1609-1617 yılları arasında Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Sedefkâr Mehmed Ağa’ya bu camiyi inşa ettirdi. Henüz çok genç olan sultan inşaatı bizzat takip etmiş hatta temel atma merasiminde o da toprağı kazmış ve kazdığı toprağı eteğinde taşıyarak inşaata bizzat katılmış. Osmanlı Devleti’nin en güçlü ve zengin olduğu dönemlerden birinde inşa edilen caminin zenginliği, ihtişamı için hiçbir şeyden kaçınılmamış.
Giriş, özel kapıdan Mahfile giriş için padişaha özel bir kasır inşa edilmişti (altta). Padişah buradan geçip silahdar, çuhadar, ibrikdar gibi az sayıdaki maiyetiyle namazını mahfilde kılardı (üstte).
Sultan için mahfilin yanında bir de küçük kasır inşa edilmiş. Osmanlı mimarisinde Hünkâr Kasrı denen ve camilere bitişik inşa edilen yapıların ilk örneği burada karşımıza çıkıyor. Caminin içinde ise mihrap duvarının sol köşesinde mermer sütunlar üzerinde yükselen hünkâr mahfili bulunuyor. Hükümdarın imamın arkasında ilk sırada ibadet etmesi için mahfiller önceleri camilerin mihrap duvarında, yüksekte inşa edilmiştir. Mahfilin asıl girişi hünkâr kasrından. Padişah buradan yapıya ulaşıyordu. Ayrıca bir destek duvarının içine inşa edilen küçük bir merdiven sayesinde de caminin içinden ve dışından mahfile ulaşılabiliyor. Bu giriş muhtemelen mekânın bakımından sorumlu olan görevliler tarafından kullanılıyordu. Ancak sultan ibadet sırasında ya tek olurdu ya da yanında en güvendiği kişiler bulunurdu.
Mahfil her detayında Osmanlı uygarlığının en parlak örneklerini barındırıyor. Caminin bu bölümü adeta bir saray odası gibi düzenlenmiş. Hatta Topkapı Sarayı’nın en zengin ve görkemli odalarından aşağı kalır yanı yok. Mahfili taşıyan mermer sütunlar iki sıra halinde dışta olanlar renkli ve muhtemelen devşirme olarak burada tekrar kullanılmış. Bu sütunlar iki renkli taşlarla örülen sivri kemerlerle birbirine bağlanmış. Kırmızı üzerine bitkisel dekorlu ve yaldızlı ahşap bir tavanı taşıyor. Mahfilin mermer korkuluklarının üstü içerinin görünmesine engel olmak ve güvenlik nedeniyle mihrap yönünde metal, diğer tarafta ise ahşap bir parmaklık takviye edilmiş. Mahfilin üstünde harimin köşe kubbesi var. Zengin bir şekilde kalem işleri ile bezenmiş. Mihrap duvarında ise pencere aralarına hepsinin desenleri birbirinden farklı olan renkli mermer kakmalarla yapılmış dikdörtgen levhalar görülüyor. Bu tür renkli mermer kaplamaların Memlûk döneminde Suriye ve Mısır yapılarında kullanıldığı ve bu coğrafyayı fetheden Yavuz Sultan Selim’in bazı harap Memlûk yapılarının renkli mermer levhalarını aldırtıp birçok usta ile birlikte İstanbul’a gönderdiği bilinir. Bunların bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nin dış cephesinde kullanılmıştır. Belki de bu mermer kaplamalar onlardan esinlenerek üretilen Osmanlı işleridir. Ancak tam köşede olan ve adeta bir mihrap gibi düzenlenen ve üzerinde Kufi yazı ile bir kitabe bulunan levha, belki de Memlûk özelliklerine daha yakın.
‘L’ şeklinde Hünkar Mahfili, zeminden 4-5 metre yüksekte yer alır ve “L” şeklindedir. Tam köşedeki pencere kapısı, daracık bir bölüme yani padişahın halvet hücresine açılır.
İlginç bir mermer levhada, 16. yüzyıl sonlarında kuzey İtalya’da üretilmiş bir mermer masadır. Bu masa Osmanlı Devleti’ne hediye edildiğinde itinalı taş işçiliği beğenilmiş ama mobilyanın kendisi anlamsız bulunmuş olmalı ki bacakları kesilip tablası duvara monte edilmiş. Diğer renkli taş panolar ise dilim dilim kesilmek suretiyle mermerin damarlarından desenli levhaların kullanılması ile oluşur, benzerleri hemen karşıdaki Ayasofya’da var. Bunlar da devşirme olabilir.
Mahfilin Marmara Adası mermerinden mihrabı çok zengin renkli taşlarla süslenmiş. Mihrap nişinin köşelerine yerleştirilen dikdörtgen siyah levhalardan biri de ikinci kez kullanılan malzemedir. Öncesinden kazıma olarak dilimli kemer ve bir de kandil motifi işlenmiş.
Osmanlı sanatının bu en etkileyici mekânlarından birinin taşıyıcı malzemeleri Roma-Bizans, mermer kakma levhalarının bir kısmı Memlûk (ya da o coğrafya etkisinde), bir kısmı da Avrupa/ İtalyan işidir. Özetle mahfil süslemeleri, adeta geniş bir coğrafyanın ve farklı kültürlerin mirasçısı gibidir. Bunların hepsi özümsenip kendi üslubu içinde benzersiz bir uygulama gerçekleştirilmiş.
Mahfilin mihrap duvarında bulunan dört, doğu duvarında bulunan iki pencere, içerisinin çok aydınlık olmasını sağlıyor. Bunların ahşap pencere kepenkleri Osmanlı ahşap işçiliğinin seçkin örneklerindendir. Genel kurguları birbirine benzeyen kapıların detaylarda hepsi farklı desenlerdedir. Kapı kanatlarının arkasında ise kalemişi ile yapılmış renkli bir bezeme görülüyor.
Pencerelerin üzerinde ise caminin en etkileyici çini panolarından biri görülüyor. Sır altı tekniğindeki klasik çinilerin çevrelediği firuze renkli çini kuşakta, altın yaldızlı hançer yapraklı düzenlemeyle celi sülüs bir âyet kuşağı bulunuyor. Bu kitabeli çini kuşak Klasik Osmanlı sanatında bilinen tek örnektir.
Daracık odada bir başına Gizli bir kapıyla girilen halvet hücresi, padişahın burada yalnız başına devlet işlerinden uzaklaşarak manevi dünyaya dalması için tasarlanmıştı.
Mahfilin içindeki hücre
Yapının en etkileyici yönlerinden biri mihrap duvarının sol köşesindeki pencereden ulaşılan bir hücredir. Zengin ahşap işçiliği olan kapı açıldığında solda duvar kalınlığı içerisine yerleştirilmiş ikinci bir kapı ile karşılaşılır. Kapı kesme taş duvar ve zeminli olan küçük bir hücreye açılır. Hücrenin mihrap duvarında sivri kemerli, küçük bir penceresi vardır. Bu, mihrap cephesi içinde farklılaşan bir pencere formdur. Bu hücrenin bir itikâf hücresi olduğu anlaşılır. Cami tamamlandığında 27 yaşında olan genç Sultan Ahmed, Ramazan ayının son on gününü bu hücrede dua ve ibadetle itikâfta geçirmeyi düşünmüştür. Mahfilin olağanüstü zenginliğine karşı bu hücre alabildiğine sadedir. Adeta devletin güç ve zenginliğinin sergilendiği mahfil ile İslam inancının ilkelerine göre şekillenmiş bu hücre, iki ayrı dünyayı sultanların ve dervişlerin dünyasını yan yana getirmekte; bu zıtlık etkileyici bir izlemin bırakmaktadır.
Mahfilin zemininde bugün kalitesiz ve rengi de mekâna uymayan bir halı var. Osmanlı döneminde kıymetli halılarla kaplandığı muhakkaktır. Mekânın aydınlatılması için kıymetli kandiller ve şamdanları da hayal etmeniz gerekiyor. Evliya Çelebi de bu avizeleri tarif eder. Mahfilde bulunan iki ahşap rahle 19. yüzyıl fotoğraflarında camide görülenlerden olabilir. Caminin ve mahfilin inşa kitabesi altın yaldızlı güzel bir sülüs hatla yazılmıştır.
Sultanın yanında bulunmasını istediği kişilerle birlikte kullandığı düşünülen bu mekân, dışarıdan kimsenin göremediği, zengin kurgusunun herkesçe bilinemediği bir yerdi. Bu bölüm, elçi ve ziyaretçilere de gösterilmiyordu. Caminin içinde başlı başına bir sarayı anımsatan Hünkar Mahfili’nde bir pencere kapısı ardına saklanan itikâf hücresi ise açıkça sultanların dindarlığını ve tevazusunu gösteren en etkileyici mekân olsa gerek.
MAHFİL NEDEN YAPILDI?
Suikast korkusunun ürünü
Hünkar mahfili padişahların ibadeti için ayrılan bir bölümdür. Aslında İslam inancında namazda sultan ile uşak arasında bir fark yok. Herkes birbirine eşit, yan yana ibadet eder. Hatta çoğu kez devletin yöneticisinin imam olup namaz kıldırması bile beklenmiştir. Ancak ilk halifelerden Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin camide namaz kılarken şehit edilmeleri, benzer siyasi cinayetlerin olasılığı, yöneticilere ibadet için ayrı bir bölüm ihtiyacını doğurmuş. Camilerde padişah, sultan, hünkâr, bey ya da şah mahfili denilen bölümler inşa edilmiş. Bu gelenek, Osmanoğullarının zamanla Akdeniz dünyasının çevresindeki İslam topraklarının tamamına hâkim olması ile genişleyen coğrafyada giderek zayıflamış. Genellikle sultanın yaşadığı Bursa, Edirne ve İstanbul’da devam etmiş.