Etiket: Yahya Kemal Beyatlı

  • ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…

    Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı geliş­meler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceği­ne ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcın­da, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyor­sunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anaya­sa, halifeliğin geleceği, Lausan­ne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Ha­nımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabile­ceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya de­ğindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazı­larıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”

    kadin_dosyasi_10
    16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.

    Halide Edip Hanım bu çı­kışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı ke­sin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bu­lunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yete­rince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşleri­ni ailelerinin reisi olan erkek­lerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seç­men olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Ha­ziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartış­malar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın baş­kanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Ha­nım’a ise İzmir’den bir, Şebin­karahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.

    Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirli­ğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatma­lar yapılınca tartışma da başladı.

    kadin_dosyasi_9
    1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.

    Gelen itirazlardan öyle anla­şılıyor ki, 10. maddenin oybir­liğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yal­nızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “er­kek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçim­de okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresi­nin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu deği­şiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

    NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

    Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

    Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

    “Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

    Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

    Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
    Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
    Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
    Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
    Severken aldatıp birden kaçardı 
    Okşarken apansız pençe açardı 
    Onda bir kadının gururu vardı 
    Sürmeli gözlerinden riya akardı 

    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

    00Old-Isolated-Papers-and-Textures
    Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

    Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

    Bir inilti duydum serviliklerde 
    Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
    Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
    Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
    Hayata inerken siyah örtüler, 
    Umardım ki artık ölenler güler, 
    Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
    Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

    Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

    “Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 

    2017-06-20-PHOTO-00000199
    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

    Her gün daha dalgın görürdüm onu 
    Bu ıssız beldenin sokaklarında 
    En acı gülüşün sezdim yolunu 
    İri gözlerinin nemli akında 
    Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
    Kimdir diye sordum ben geçenlere 
    Dediler bir şair küskündür şehre 
    Mersiye dolaşır dudaklarında 

    Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

    “Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 

    002017-06-20-PHOTO-00000195
    Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

    Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

    Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
    Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

    beytine gönderme yapar: 

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
    yaz: 
    Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

    Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

    “Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

    "…… yürür gibi
    öldürür gibi 
    sürmeli 
    öpmeli” 

    Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

    Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

    “Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

    c107a16a-cfb9-4009-bc7b-3e3aa441db30
    Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

    Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

    Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 

    “Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

    MUKAYESE
    Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
    bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
    Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
    Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 
    (Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

    Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
    Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
    Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

    Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

    “Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

    İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

    Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
    imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
    etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
    zira ki ihtiyarlamak: 
    kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 

    Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

    IMG_6133

    “Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

    Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

    Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 

    2017-06-20-PHOTO-00000198

    “Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle. 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir.