Etiket: yahudi

  • Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

    Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.

    Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

    KapakDosyasi_Murat-1
    Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.

    Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-2
    İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.

    1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.

    KapakDosyasi_Murat-3
    Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.

    Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).

    Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.

    Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.

    1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-4
    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.

    1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.

    KapakDosyasi_Murat-5
    Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.

    Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.

    1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.

    Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.

    1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.

    İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.

    KapakDosyasi_Murat-6
    1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.

    1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.

    KapakDosyasi_Murat-7
    700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.

    Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.

    İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.

    14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.

    Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■

  • Holokost’tan sağ çıktı 35’inde altını boynuna taktı

    Tarihe olimpiyat altını kazanan en yaşlı kadın jimnastikçi olarak geçmişti Ágnes Keleti. Kimbilir 2. Dünya Savaşı araya girmese, olimpiyat madalyalarının sayısı 11’den fazla olacaktı. Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanan “yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu”, başına gelen her türlü felakete rağmen hayata gülümseyerek bakmaya devam ediyor.

    Gençliğinde tek hayali vardı: Çellist olmak isti­yordu. Macaristan Müzik Akademisi’nde çalacak kadar yetenekliydi. Ancak bir gün Camille Saint-Saëns’ın ölümsüz eseri “Hayvanlar Karnavalı”nın en bilinen bölümü olan “Kuğu”yu çalacakken donakalınca tüm hayatı değişti. Müzikte ülkesinin en iyilerinden biri olma fırsatını kaçıran o genç kadın, sonradan bambaşka bir alanda yükselecek; toplama kampından kaçtıktan sonra Olimpiyat’ta altın madal­yaları boynuna takacaktı.

    Bugün 102 yaşında olan Ágnes Keleti, Macaristan tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kadın olimpik sporcusu. Bu asırlık çınarın spor tarihi bakımından önemi ise olimpiyat tarihinin en yaşlı şampiyonu olması. Kendi deyişiyle “aynaya bakmadığı için” genç kalmayı başarıyor.

    resim_2024-09-01_023154319
    Macaristan tarihinin en başarılı olimpik sporcuları arasında gösterilen jimnastikçi Ágnes Keleti, Olimpiyat altınını takan en yaşlı sporcu olmuştu.

    Hakkında kitaplar yazılan efsane jimnastikçinin öyküsü 9 Ocak 1921’de Budapeşte’de başladığında Macaristan henüz krallıktı. 1911’de evlenen Fe­renc-Rózsi Klein çiftinin ikinci çocuğuydu Ágnes. Zengin bir ailede doğmuştu; babası bir fabrikanın ortağıydı. Ferenc Klein, Ágnes’i Budapeşte’deki tek Yahudi spor kulübü olan VAC’a yazdırdığında küçük kızı 4 yaşındaydı. Burada jimnastiğe başlayan Ágnes, bir yandan da çello çalıyordu. İki tutkusu­nun peşinden aynı anda koşan ufaklık çok yetenekliydi. Bir avuç çimenlikten gemi güvertesine, boş bulduğu her yerde amuda kalkıyor; arta kalan her anda çellosunun başına oturuyordu.

    Bu sırada Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Avrupa’daki Yahudiler için koşullar giderek kötüleşmeye başlamıştı. Macaristan Kral Nai­bi Miklós Horthy’nin antisemitist politikaları, Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. 1937’de 16 yaşın­dayken ilk ülke şampiyonluğunu kazanan Ágnes, o günlerde hâlâ Klein soyadını taşıyordu. Kökeni yüzünden başına gelecekler­den habersiz yaşayıp giderken 1939’da Almanya Polonya’ya gir­mesiyle 2. Dünya Savaşı başladı.

    resim_2024-09-01_023159738
    Yıllara meydan okuyan Keleti, halen gençleri imrendirecek jimnastik hareketlerini yapabiliyor.

    Hayatta kalmak için…

    1940’ta Macaristan’ı uluslararası arenada temsil etmeye hazırla­nırken, Yahudilik ilk defa karşısı­na bir engel olarak çıktı Ágnes’in. Takım arkadaşı ve baş rakibi Margit Csillik, federasyona onun Yahudi olduğunu hatırlatmış, faşist İtalya’yla yapılacak yarış­malarda takıma alınmamasını sağlamıştı. Federasyon, onun ül­kenin en iyi jimnastikçilerinden biri olmasını önemsememişti.

    Harp yüzünden 1940’ta Olim­piyat Oyunları yapılamamış; uluslararası alanda spor dur­muştu. O zamanlarda soyadını Klein’dan Keleti’ye çeviren genç kadın, antisemitist kanunlardan kaçmaya çalışıyordu. Ancak ertesi yıl Macaristan’da Yahu­dilerin spor yapması resmen yasaklandı. Ágnes bir süreliğine jimnastiği sadece rüyalarında görecekti.

    19 Mart 1944’te Naziler’in Macaristan’ı işgal etmesiyle bu topraklardaki Yahudiler için de geri sayım başladı. Budapeşte’nin değişik mıntıkalarına dağılan Klein ailesi, birarada değildi artık. Babası bir yerdeydi, annesi ve kardeşi başka bir yerde. Ágnes önce bir köyde, ardından şehirde kalmıştı. Nazilerle işbirliği içindeki aşırı sağcı Ok Haç Partisi üyelerinin amcasını ve kuzenini götürmesine engel olamayan Keleti, tüm malvarlığını Juhász Piroska isminde bir yabancının adını taşıyan belgeleri almak için feda etti. Bu kimlik sayesinde hayatta kalabilecekti. O hiç tanı­madığı kadına dair tüm bilgileri ezberlemekle kalmamış, onun adıyla sınava bile girmişti.

    O sıralarda kulaktan kulağa bir söylenti dolaşmaya başlamış­tı. Yeni evli kadınların toplama kamplarına yollanmayacağı söyleniyordu. Hayatta kalmak için her yolu denemeye kararlı olan Ágnes, bunun üzerine eski jimnastikçi István Sárkány ile gizlice evlendi. Ancak kocasının şansı yaver gitmedi, yakalanıp bir toplama kampına yollandı.

    Sárkány, anılarında yazdığına göre, ilk gönderildiği kamptan kaçarken bir Alman askerine denk gelmişti. Üstünü arayan asker, onun 1936 Berlin Olimpi­yat Oyunları’ndan kalma rozetini görünce duraksamıştı. Jimnas­tikçi olduğunu söylediğinde ise hiç beklemediği bir cevap ala­caktı Macar sporcu: Karşısında kendisine silah doğrultan asker de bir zamanlar jimnastikçiydi. Alman asker bir patates uzat­mış, onu bir hamlede vurmak yerine atına binip uzaklaşmadan önce Sárkány’e vakit kazandır­mak için Mauthausen Toplama Kampı’na yönlendirmişti. Kamp birkaç ay sonra Amerikan Ordu­su tarafından kurtarıldığında, Sárkány 33 kiloya düşmüştü. Yine de başka bir askere rastlasa 2009’a kadar uzun bir hayat sür­mesi büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı.

    resim_2024-09-01_023205785
    Keleti, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda kürsünün en üst basamağında.

    Azmin zaferi

    Savaşın son zamanlarında Budapeşte’de Nazi sempati­zanı bir Macar subayın evinde hizmetçilik yapan genç kadın ise sokaklarda ceset toplamakla görevlendirilmişti. Sabahın ilk ışıklarından itibaren ölüleri toplu mezarlara taşıyordu. Toprakları­nın bağımsızlığa kavuşması, bir dönüm noktası olmuştu. Artık Juhász Piroska adını kullanma­sına gerek kalmayan sporcu, yeniden antrenmanlara başla­mış, jimnastiğe tüm benliğiyle sarılmıştı. Azmi sayesinde spora verdiği 5 yıllık arayı bir çırpıda kapatacaktı.

    spor tasrihi
    Keleti, “yaşayan en yaşlı Olimpiyat şampiyonu” unvanının sahibi.

    1947 Balkan Oyunları’nda altınları toplayan jimnastikçi, bir balerin gibiydi. Hareketleri şurup gibi akıyor, izleyenleri büyülüyordu. Ertesi yıl Londra’da düzenlenen Olimpiyat’ta sahne almak en büyük hayaliydi; fakat geçirdiği sakatlık yüzünden bu rüyası gerçekleşmeyecekti. 1949’da Dünya Üniversite Oyun­ları’nda 4’ü altın olmak üzere 6 madalya kazandığında, ismi hâlâ Ágnes Sárkány idi; ertesi yıl boşanacak, Ágnes Keleti efsanesi de böyle başlayacaktı.

    Olimpiyat sahnesine çıka­bildiğinde 31 yaşına gelmişti. Jimnastik gibi çok küçük yaş­larda başlanan ve erken bıra­kılan bir spor için bir hayli yaşlı sayılıyordu. Buna rağmen, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda Macaristan’ı başarıyla temsil etmiş; 1’i altın olmak üzere 4 ma­dalya kazanmıştı. Uzmanlığı yer hareketleri ve asimetrik para­leldeydi. Yer hareketlerinde 1952 ve 1956’da olimpiyat altını almış, asimetrik paralelde ise 1954’te dünya, 1956’da da olimpiyat şam­piyonu olmuştu.

    1952’de kazandığı ilk olimpi­yat madalyalarından sonra ise artık dur-durak tanımamıştı. Bir taraftan jimnastiği sevdirmek için ülkesini karış karış dolaşı­yor, diğer yandan antrenmanlara tüm gücüyle devam ediyordu. 1954 Dünya Şampiyonası, Roma Olimpiyat Stadyumu’nda yapıl­mıştı. Kızgın güneş sporcuları kavururken, o döktürmüştü. 10 yıl önce her gün ayrı bir cehen­nemi yaşayan Keleti için im­kansız diye bir şey yoktu. Zaten Holokost’tan kurtulmuş, spora 5 yıl ara verdikten sonra en üst seviyeye çıkmayı başarmış o kadın için biraz güneş yanığının ne önemi olabilirdi ki…

    Takım arkadaşla­rından Olga Tass’ın aktardığına göre, her antrenmandan sonra yaptığı hataları yazan Keleti, mükemmelin peşindeydi. Kazandığı ma­dalyalar tesadüf değildi.

    1956’da Macaristan ayaklan­mıştı. Komünist öğrenci birliği­ne dahil olmayı reddeden genç­lerin oluşturduğu örgütün yasaklanmasıyla birlikte ülkenin değişik şehirle­rine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dö­nüştü. Sovyetler Birliği ayaklanmayı bastırmak için 4 Kasım’da Maca­ristan’a girmiş; binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı. Macaristan kafilesi, 22 Kasım’da baş­layan 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları’na bu koşullar içinde gitti. Organizasyon öncesi bir sa­katlıkla boğuşan Keleti, düzelince kafiledeki yerini almıştı. Heyeca­nının bir nedeni de Avustralya’ya iltica eden ablasını yıllar sonra ilk defa görecek olmasıydı.

    35 yaşında olimpiyatta 4 altın, 2 gümüş kazanması üzerine, tarihe “Olimpiyat altını kaza­nan en yaşlı kadın jimnastikçi” olarak geçecekti. Yer hareketle­rinde Béla Bartók’un müziğiyle sergilediği performans izleyen­leri büyülemişti. Hatta Kraliçe 2. Elizabeth’i temsilen Melbour­ne’de olan Prens Philip’in ricası üstüne o ve takım arkadaşları performanslarını tekrarlamıştı.

    Organizasyonun sonunda 43 arkadaşıyla birlikte Avust­ralya’ya iltica etti. Başta aklı annesinde kalsa da, onu da bir süre sonra yanına alacaktı.

    resim_2024-09-01_023338237
    Macar efsanenin doğumgünü hediyesi, Dezső Dobor ve Sándor Dávid tarafından ona adanan kitaplar oldu.

    Ailenin kaderi

    1957’de İsrail’e yerleşen Keleti, yeni kurulmuş ülkenin jimnas­tik alanında gelişmesinde büyük rol oynayacaktı. Hem sporcuları hem de antrenörleri yetiştiren olimpiyat efsanesi, aynı zaman­da üniversitede hocalık yapı­yordu. İsrail’de tanıştığı Róbert Bíró’yla 1959’da evlenen Kele­ti’nin iki de oğlu olmuştu. İtalya Jimnastik Millî Takımı’nı 1960 Olimpiyat Oyunları’nı hazırla­yan Keleti, Macaristan’a tekrar ayak bastığında ise takvimler 1983’ü gösteriyordu. Bir zaman­lar ölümden döndüğü toprak­larda ona gösterilen ilgi, oğlu Rafael’in dediği gibi “ömrünü uzatmıştı”.

    Finlandiyalı Lydia Wide­man’ın 2019’daki ölümünden sonra yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu olan Keleti, 2004’te Macaristan tarihinin en önemli 12 sporcusu listesine seçildi. 2017’de İsrail Ödülü’yle onurlan­dırılan efsanenin adını taşıyan bir asteroid bile var. Krisztián Sárneczky tarafından 2005’te keşfedilen 265594 numaralı ast­reoid Keletiágnes ismini taşıyor.

    resim_2024-09-01_023342386
    Keleti, 1949’da Vasas Spor Merkezi’nde antrenman sırasında. Takım arkadaşlarının anlattığına göre Keleti, her antrenmandan sonra bütün hatalarını yazarak mükemmelin peşinde koşuyordu.

    11 Olimpiyat madalyası bulu­nan, 1972 Münih’in yıldızı Mark Spitz’ten sonra en başarılı Ya­hudi olimpik sporcu olan Keleti, önümüzdeki Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Olimpiyat tarihinde kadın jim­nastikçiler arasında 18 madalya kazanan Sovyet Larisa Latynina ve 11 madalyalı Çekoslovak Věra Čáslavská’dan sonra en çok ma­dalya kazanan kişi o; Macaristan tarihinde en çok olimpiyat ma­dalyası kazanmış sporcu da…

    Macar eskrimciler Aladár Gerevich, Pál Kovács ve Rudolf Kárpáti, ondan daha fazla altın aldıysa da savaş ve sakatlık yüzünden iki olimpiyat kaçıran Keleti’nin çok daha fazlasını başarabileceğini herkes bili­yor. Film gibi bir hayata bütün bu başarıları sığdıran olimpik sporcunun uzun yıllar ülkesinde tanınmaması ise bir dönemin politik ikliminin özeti gibi. Geç­mişten bahsetmekten pek hoş­lanmayan efsane sporcunun, “Hadi gelecekten konuşalım. Güzel olması gereken gelecek; geçmişe bir şey yapamayız ancak gelecek ellerimizde” demesi ise yüzünden eksik olmayan gülümsemenin sırrı olsa gerek.

    resim_2024-09-01_023346434
    103.yaşını kutlamaya hazırlanan Keleti, altın madalyalarıyla.