Etiket: william golding

  • Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.

    Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi­ğinde 1906 senesidir. Son per­deye doğru yol alan İmpara­torluğun huzur kalmayan top­raklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşa­nan çocukluk çağı geride kal­dığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in iş­galine, ardından Milli Müca­dele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başla­dığında, 1924 senesidir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.

    Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dö­nemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle kar­şılaşması entellektüel dikkati­nin psikolojiye ve sosyal bilim­lere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 sene­sinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psi­kolojisinin önemli isimlerin­den Köhler’in derslerine katı­lırken, Nazi partisinin yükse­lişine de tanık olur.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Ülkeye döndüğün­de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğret­menliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Ameri­ka’ya gider.

    1933 sonba­harında, Har­vard’da baş­ladığı dokto­ra çalışmasını Columbia üniversitesin­de sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdi­ğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve na­sıl işlediği” sorusundan yo­la çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında ger­çek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluştura­caktır. Kişinin üyesi bulundu­ğu gruplardan nasıl etkilen­diğini ince­leyerek sos­yal kuralla­rın gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle or­taya koymuştur.

    Doktora sonrası, 1937 se­nesinde yurda dönen fakat bu­nun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görü­şü nedeniyle siyasal çalkantı­ların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir en­telektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nus­ret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isim­lerle dayanışma halindedir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    TKP ile temas içinde oldu­ğu 2. Dünya Savaşı yılların­da Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan dü­şüncesinin, hedeflerinin ve ar­zularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şe­killendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir top­lum için yalnızca eğitimin ye­terli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklik­ler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması dü­şüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikat­lerin tanınması, sömürü iliş­kilerinin ve toplumsal yapı­nın saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaş­laşmanın koşulu olduğunu dü­şünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanakları­na kavuşan halkın kendi çağ­daşlaşma dinamiklerini de ge­liştireceğini savunur.

    Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesin­de ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi ad­lı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsö­zünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son sene­lerde mahreci şüpheli bir ih­racat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketi­mizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük ki­tabı yazmağa sevketti. Mah­reci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 ta­rihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimle­rini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaş­lığını edebileceğimize pek ih­timal vermiyorum. Lüzumun­dan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl ön­ceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikoloji­si) cidden güzel, faydalı, aktü­el. Ve böyle bir kitaba sahip ol­duğumuz için sevinebiliriz.”

    Turancı hareketin en et­kili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığın­da hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniver­sitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yap­mak suçundan gözaltına alı­nır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Prin­ceton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carol­yn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebe­biyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklı­ğına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dön­meyecektir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzafer Sherif, insan psi­kolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara im­za attığı Princeton dönemi­nin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler so­ğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avın­da FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar bo­yunca pek çoğunu eşi Carol­yn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yak­laşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psiko­lojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Ca­ve) deneyleri psikoloji tarihi­nin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranış­larının deneysel araştırmala­rına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesi­nin yolunu açmıştır.

    Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 sene­sinde Pensylvania State üni­versitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak ka­bul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalış­maları halen ders kitapların­da yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psiko­lojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü ay­dınlatmak ve anlamak için bü­yük ölçüde keşfedilmeyi bek­lemektedir.

    “OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ

    20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği

    Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandı­rılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.

    Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartıl­mış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölü­münde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartla­rından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Dene­yin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup stan­dardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.

    İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI

    Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüş­türülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düş­manlığın etkisiz hale getirilebile­ceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona er­diğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersiz­dir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendi­ği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbi­riyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyele­ri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeni­yetten uzakta nasıl hızla dönüşü­me uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlan­masından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise roma­nın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Sa­vaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlik­ler sadece tesadüften ibarettir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Çocuklar ıssız adada
    1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.
  • Sineklerin Tanrısı: Nobel alacak romanı yayınevi reddetmişti

    Sineklerin Tanrısı: Nobel alacak romanı yayınevi reddetmişti

    1983’de Nobel Edebiyat Ödülünü alan William Golding’ in kült eseri Sineklerin Tanrısı, ilk yazıldığı sırada yayınevleri tarafından “çöp, sıkıcı ve manasız” olarak nitelenmiş, basılmamıştı. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan bir başyapıtın ilginç hikayesi…

    Yirmi iki kez reddedildikten sonra basılan Dublinliler ancak 379 adet satılır, bunların 120 tanesi kitabın yazarı James Joyce tarafından alınmıştır. James Joyce! Dünya edebiyatının dev ismi, yayınevlerini kapı kapı dolaşmış kendini bir türlü kabul ettirememiş! Basıldığında da hemen hemen hiç satmamış! Bu tür hikayeleri çok severiz. Zamanında değeri anlaşılamamış yazarların varlığı öncelikle bize umut verir. Yazıyor olmasak bile, hangi işle uğraşırsak uğraşalım çoğu zaman yeterince anlaşılmadığımızı düşünürüz ve bu tür anekdotlar günün birinde değerimizin bilineceğine dair duyduğumuz inancı pekiştirir.

    Sineklerin Tanrısı
    Filmleri de çekildi
    İngiliz yazar William Golding’in 1954 tarihli romanınından uyarlanan ve Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilen 1963 tarihli ilk “Sineklerin Tanrısı” filminden bir kare.

    Ama daha önemlisi edebiyat elitine karşı içimizde birikmekte olan öfkeyi bir nebze olsun yatıştırır. Köşebaşlarını tutmuş örümcek kafalı editörlerin, yayıncıların, eleştirmenlerin tarih önünde komik duruma düşeceklerini umut etmek içimizi soğutur. Tabii tarihin ya da zamanın mutlak yargıç olduğuna duyduğumuz bu keskin inanç da sorgulanabilir. Çünkü tarihin değerini teslim etmediği ve bu yüzden de varlıklarını dahi bilmediğimiz nice önemli eser olabilir. Muhtemelen onları asla öğrenemeyeceğiz. Bizim bilebildiğimiz sadece olumlu örneklerdir. Sırf bu az sayıdaki olumlu örneğe bakıp zamanın adaletine güvenmek oldukça iyi niyetli bir yaklaşım…

    Hangi yapıtın başarılı olacağını öngörmek gerçekten de çok kolay bir iş olmasa gerek. Joyce’un Dublinliler’iyle yarışacak denli çok sayıda red yemiş bir başka kitabın macerasından söz etmek istiyorum. Yıl 1953. Londra’nın en saygın yayıncılarından Faber & Faber’e ulaşan “Strangers from Within” adlı dosyanın her halinden çok sayıda yayınevinden reddedildiği belli olmaktadır. Sayfa kenarları yıpranmış, eskimiş bu dosyanın üzerinde Faber’e ve birçok yayınevine profesyonel ön okuma yapan Polly Perkins’in okuma notu vardır. Basılmayacaklar kategorisine alınmak üzeredir. Perkins kitabın ön yazısında şöyle yazmıştır:

    “Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk Yeni Gine yakınlarında vahşi bir yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız” (John Carey, William Golding: The Man Who Wrote Lord of the Flies, Free Press, 2009, s 157).

    Eğer bu dosya geleceğin efsanevi editörü Charles Monteith’in eline geçmeseydi 20. yüzyılın modern klasikleri arasında yer alacak olan bu roman belki de Faber & Faber tarafından da reddedilecekti. Halen okunmakta ve tartışılmakta olan, insan doğasına dair çok önemli noktalara değinen bu romanın ilk reddedilişi de değildir. Charles Montheith’in yayınevini de ikna etmesi pek kolay olmaz; satış müdürüne göre asla satmayacak bir kitaptır bu. Çok da haksız sayılmaz. İlk baskısı çok fazla ilgi uyandırmamıştır. Ancak belli bir süre sonra Amerika’da üniversite kampüslerinde ‘bir orman yangını gibi’ yayılır. Bu deyim Charles Montheith’e ait; kitabın ilk sunulduğu halinden bizim bildiğimiz versiyonuna dönüşmesinde çok büyük katkısı olan bir editördür. Üstelik henüz yolun çok başındadır ve bu onun ilk işidir.

    Sineklerin Tanrısı
    Gerçekle söylenceyi birleştiren…
    1983’te William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü layık gören İsveç Akademisi, gerekçesinde yazarı şöyle tanımlamıştı: “Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı…”

    Daha sonra Sineklerin Tanrısı adıyla yayınlanacak ve yazarı William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak olan bu romanın gerçekten de insan doğası hakkındaki genel inançlara ters düşen, devrimci bir yanı vardır. Hikaye 2. Dünya Savaşı’nın külleri henüz çok tazeyken yazılmıştır. İnsanlığın en uygar kesiminin kısa bir süre içinde arka arkaya yaşadığı iki savaşın yarattığı büyük yıkım ve Auschwitz’deki Nazi toplama kamplarının, toplu mezarların, sistematik, soykırımın ortaya çıkması modernliğin ideallerine duyulan güveni sarsmıştır. Artık hemen her konuda aydınlanmanın öğretisi sorgulanır olmuştur. Sineklerin Tanrısı bu atmosferde yazılan diğer romanların aksine meseleyi farklı bir yerinden inceler. William Golding romanının temel düşüncesine ilişkin şöyle diyor:

    “İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inandım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti” (William Golding, The Hot Gates, s. 85-86).

    Romanın bizim hiç okuyamadığımız ilk versiyonu uzun bir üçüncü dünya savaşı anlatımıyla başlar. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk özel bir uçakla sömürgelerin üzerinde uçarken bombalara hedef olur ama özel tüp kabinler sayesinde (romanın aslında bir bilimkurgu olduğunu hatırlayalım) ıssız bir adaya sağ salim inerler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Editörün gafleti, yazarın zaferi
    Golding’in ilk başvurduğu yayınevine gönderdiği mektubun üzerinde editörün red notu. Sineklerin Tanrısı’nın 17 Eylül 1954 tarihli ilk baskısının kapağı.

    Romanı basmak üzere yazarıyla görüşmelere başlayan Charles Montheith bir dizi değişiklik önerir. Bunlardan biri de girişteki o uzun savaş sahnelerinin atılmasıdır. Bu yüzden bildiğimiz Sineklerin Tanrısı çocukların adaya düşmelerinden sonra başlar. Burası cennet gibi bir yerdir. Çocuklar daha önceden okumuş oldukları Mercan Adası’na benzetirler burayı. Büyükler olmadan güzel zaman geçireceklerini bile düşünenler vardır içlerinde.

    Oysa bu romanda hiçbir şey o iyimser çocuk klasiğindeki gibi olmayacaktır. Romanın Türkçe baskısında, kitabı dilimize kazandıran Mina Urgan bu noktayı çok güzel özetler. Robert Michael Ballantyne tarafından 1857’de yazılan Mercan Adası’nda da üç İngiliz genci ıssız bir adaya düşer; bir süre yalnız başlarına yaşarlar, ardından yerlilerle temas ederler. Romanın özelliği İngiliz gençlerin gittikleri bu vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyabilmeleridir. Hem bilgilerini hem de değerlerini beraberlerinde götürebilirler. Tıpkı kendinden yine yüz yıl önce yazılmış olan, James Joyce’un tipik İngiliz sömürgeci ruhunu gösterir dediği, Marx’ın Kapital’de analizini yaptığı Robinson Crusoe’da olduğu gibi burada da Avrupa aklının kazanımlarının vahşi doğaya taşınarak oraların da uygarlaştırılabileceği anlatılır. Evrensel doğrunun yolculuğudur bu. Oysa Sineklerin Tanrısı bu romanlara, özellikle de Mercan Adası’na verilmiş sert bir cevaptır.

    Sineklerin Tanrısı
    Sineklerin Tanrısı

    Sineklerin Tanrısı’nın değerinin anlaşılamaması sadece bir edebiyat geleneğinin içindeki farklılıkla açıklanamaz. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan ya da alaşağı eden çoğu zaman ideolojik bir meydan okuma içeren bu eserlerin hali hazırda hüküm süren edebiyat kanonu tarafından reddedilmesi bizi şaşırtmamalıdır. Golding’in Sineklerin Tanrısı yayınlandığı 1954 yılında değil, daha sonraları, 60’ların başında özellikle Amerika’daki üniversite öğrencileri arasında yaygınlaşmaya başlar. Altmışlı yıllar insan doğası üzerine düşüncelerin yoğunlaşacağı ve tartışmaların çeşitli yönlere doğru derinleşeceği döneme karşılık gelir. Denilebilir ki Sineklerin Tanrısı hem zamanın ruhunu anlamış hem de kurulmasına katkı sağlamış bir eserdir.

    Sineklerin Tanrısı
    Sineklerin Tanrısı

    Bir kez kitabını yayınlatıp, insanlara yazdıklarını ulaştırdıktan, o aşılmaz görünen eşiği aştıktan sonra görece olarak yazarın işi kolaylaşır. Artık yazdıklarını yayınevi editörleri yeni bir yazarın ilk kitabı gibi okumazlar, hele ki dışarıda okur hazır bekliyorsa… Bir başka Nobel ödüllü yazar Doris Lessing de böyle düşünüyordu. “Kendi adımla yayımlayacağım bir kitap yine binlerce satacak, eleştirmenler yine övgüler düzecekler” diyerek bir deneye girişir. Edebiyat tarihinin en ilginç girişimlerinden biridir bu. 1982 yılında Jane Somers adıyla gönderdiği iki romanı öncelikle kendi İngiliz yayıncısı tarafından reddedilir. Bu başlı başına bir skandal sayılır. Amerikalı yayıncısı ise bu deneyden haberli olarak kitapları yeni bir yazar gibi yayımlar. Yeni bir yazarın ilk kitaplarını kaç adet basıyorsa o kadar basar, o oranda reklamını yapar. Tabii sonuç ortalama bir yeni yazarın aldığı sonuçtur. Doris Lessing bu deneyleri, yeni yazarların önündeki yolun ne kadar zor ve çetrefil olduğunu göstermek için yaptığını söyler. Haklıdır da…

    Benzer bir deneyi yakın zamanda Harry Potter’ın yazarı J. K. Rowling de yapmıştır. Kitap yazarak dolar milyarderi olan yazar, bu sefer kitabını Robert Galbraith adıyla yayımlatır ve ilk baskısı sadece 1500 adet satar.

    Sineklerin Tanrısı
    Bilimkurgunun başyapıtı
    İki kere beyaz perdeye aktarılan ve defalarca sahnelenen Sineklerin Tanrısı, gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu eserler arasında.

    Bir roman, bir kitap hiçbir zaman sadece yazılı bir metinden ibaret değildir. Tıpkı diğer sanat eserlerinde olduğu gibi sosyolojik, siyasi ve hatta psikolojik bileşenleri vardır. Yayınevlerine, eleştirmenlere ve okurlara çeşitli etiketlerle yüklenmiş olarak ulaşır. Yazarının kimliği, cinsiyeti, yaşı, daha önce yazdıkları, yaşadıkları, çektiği acılar ya da başından geçmiş ilginç maceralar, giriştiği kişisel ya da siyasi mücadeleler, kamusal alandaki varoluşu, savunduğu düşünceler… Hepsi yapıtla birlikte ulaşır. Tüm bunlara yayınevlerinin ya da yazarların bilinçli olarak tasarladıkları sunum stratejileri de eklenince ortaya karmaşık bir tablo çıkmaktadır. Bu durum sadece kitaplar ve sanat eserleri için geçerli değil tabii, belki biz bunu kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Saf yanımız, yine de zamanın en adil hakim olduğuna inanmayı sürdürüyor…