Etiket: vietnam savaşı

  • Uzay ve uzaylı filmleri: Yalnız değiliz, var birileri…

    NASA’nın tanımlanamayan hava fenomenlerine (UAP) ilişkin gözlemlerini kamuoyuyla paylaşması üzerine UFO tartışmaları yeniden alevlendi. İnsanın dışuzaya ilişkin merak ve korku arasında gidip gelen ilgisi, kamerayı eline aldığı andan itibaren sinemaya da yansımıştı. “Ay’a Seyahat”ten “Interstellar”a beyazperdede uzaylılarla temas fantezileri…

    New Mexico’daki Los Alamos Laboratuva­rı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, 1950 yazında öğle arasında meslektaşlarıyla dün­yadışı varlıklar üzerine sohbet ederken basit bir soru sormuş­tu: “Peki ama neredeler?” Adına sonradan “Fermi Paradoksu” denecek uyumsuzluk böyle doğmuştu. Milyarlarca yıldır varolduğu bilinen galakside milyarlarca yıldız varsa, bu yıldızların etrafındaki geze­genlerden bazılarında “canlılık” koşullarının oluşmuş olması ihtimali akla yatkındı. Buna rağmen, biz neden dışuzaydan gelen ikna edici bir canlılık emaresine henüz rastlayama­mıştık?

    Aslında dışuzayla ilişkisini merak ve korkunun güdümün­de tesis eden insan, bu soruyu muhtemelen kendini bildiği ilk karanlık geceden beri soruyor­du. Belki bu yüzden, kamerayı eline aldığı andan beri beyaz­perdeye yansıttığı fantezileri arasında ilk sırayı kah dost kah düşman olarak çizilen uzaylıla­ra ve uzaya ayırmıştı.

    Uzaya dair filmler neredey­se sinemayla yaşıt. İlk temas, 1902 yapımı “Ay’a Seyahat” ile kuruldu. Sinemanın sihirbazı Georges Méliès, bu ilk bilimkur­gu filmini, Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Dünyadan Ay’a ve Ay’ın Etrafında romanlarından uyarladı. Ancak Jules Verne’in ziyaret ettiği bu Ay, 17. yüzyıl­da Kepler, Bacon, Godwin gibi isimlerin yönlendirdiği bilimsel düşüncenin (ve teleskopun!) ütopyacı saiklerle “icat ettiği” bir Ay’dı. Yeni bir kozmolojinin haritasız topraklarında olası­lıklar sınırsızdı. Ay’a yolculuk ise liberal bir rüyaydı: Özel teşebbüsün ve yatırımcıların zaferi…

    Jules Verne’in hikayesinde Ay’da kimse yaşamıyordu. İddianın esas konusu bilim, teknoloji ve en önemlisi serma­ye sayesinde oraya gitmekti; sapasağlam geri dönmek de hikayenin sürprizli mutlu sonu. Méliès’in 17 dakikalık filmine dikkatli bakıldığında ise sö­mürgeci yayılmacılığın miza­hi bir eleştirisi (Beyaz adam bilmediği yerlere şemsiyesiz gitmez!) görülebiliyordu. Film­de insanlar, Ay’dan dönerken yanlarında Ay halkından birini de getiriyorlardı. Sinema, insa­na benzeyen uzaylıların ilkiyle böylece tanışıyordu.

    resim_2024-09-01_151255073
    1902 yapımı “Ay’a Seyahat” sinemanın uzayla ilk temasıydı

    Soğuk Savaş gezegeni

    1950’lerle birlikte Soğuk Savaş, ABD’ye insanların en çok kom­şularından korktuğu paranoya atmosferini de beraberinde getirmişti. Bu dönemde sine­ma, kendilerini gizlemek için insan kılığına giren uzaylılarla tanıştı. 1953 tarihli “It Came from Outer Space”de, uzay gemileri arızalanan uzaylılar bir Amerikan kasabasına zorunlu iniş yapıyor, farkedilmemek için kasaba sakinlerini kaçırıp on­ların suretine bürünüyorlardı. Aslında niyetleri, ait olmadıkları bu topraklardan bir an önce ayrılmakken, kasabalıların linç girişiminden kılpayı kurtulu­yorlardı.

    Hikaye, bu yıllarda temelleri atılan, “makbul ve müreffeh ya­şamın adresi” banliyöye taşındı­ğında ise işin rengi değişmişti. “Invasion of the Body Snatcher­s”da (1956) uzaydan gelen bir yaşam formu, ahaliyi bedenleri­ni bir bir ele geçirmek suretiyle insanlıktan çıkarmıştı. Hikaye, kimine göre Sovyetler’in tektip­leştirici, yayılmacı ideolojisine duyulan korkuyu; kimilerine göreyse banliyönün monoton düzeni içerisinde benliğini kaybetmek istemeyen genç bir adamın kabusunu simgeliyordu.

    resim_2024-09-01_151259253
    Christopher Nolan’ın yönettiği “Interstellar” (2014) yokoluşun eşiğindeki insanlık için kurtuluşu uzayda arıyordu.

    “The Day the Earth Stood Stil­l”de (1951) ise insanlığa mesaj getiren iyi kalpli bir uzaylının başına neler gelebileceği konu ediliyordu. Nükleer silahlan­manın hızlı günlerinde, uzay halklarının elçisi Klaatu ve fedaisi robot Gort, Washing­ton’a uçan daireleriyle inmiş­ti. Hümanist uzaylı Klaatu, insanın saldırganlığıyla kendi kendisine tehdit oluşturduğu­nu anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Sonunda vuruluyor, ölüyor, diriliyor ve insanlar kendilerine çekidüzen vermez­se kıyametin kopacağı kehane­tini ilettikten sonra gökyüzüne yükseliyordu. Bu film, “War of the Worlds” örneğindeki gibi muhafazakar korkulardan beslenmiyordu. Hem halkların kardeşliğine dair bir muradı vardı hem de barışsever bir baş karakteri.

    Bu hümanizmin taşınabi­leceği karanlık noktayı ise, Arthur C. Clarke’ın 1953 tarihli Çocukluğun Sonu romanında (ve 2015 tarihli televizyon uyarla­masında) görüyoruz. İnsanlığın nihai iyiliği için artık çocuklu­ğunun sona ermesi gerektiğini düşünen galaktik bir zihnin elçiliğini yapan “hükümdar­lar” dünyaya (geri) geliyordu. Sonunda yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla birlikte insa­na ait pathos namına ne varsa ortadan kalkıyordu ama geride de pek bir şey kalmıyordu doğ­rusu.

    resim_2024-09-01_151304105
    1953 tarihli “It Came from Outer Space”, Soğuk Savaş’ın paranoya atmosferini uzaylılar teması üzerinden yansıtmıştı.

    Evreni paylaşmak

    1961’de dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ülkesinin 1970 yılı gelmeden Ay’a bir insan indirmeyi ve onu sağsalim geri döndürmeyi hedeflediğini açıkladı. Böylece iki süper güç arasında dünyayı paylaşmak için başlayan yarışta, Yuri Gagarin’in atmosfer dışına çık­masıyla 1961’de öne geçen SSCB ikinci sıraya düştü.

    Evreni başkalarıyla paylaş­manın etiği üzerine düşünen bir yapım olan “Uzay Yolu” da bugüne dek sürecek yayın hayatına 1966’da başladı. Televizyon tari­hinin unutulmazları arasındaki bu dizide, olaylar 23. yüzyılda geçiyordu. Bu evrende mantığın güdümünde bir ahlak anlayışına sahip, insan dostu Vulcanlılar sa­yesinde insanlar uzayı “bükerek” ışıktan hızlı seyahat ediyorlardı. Kaptan Kirk’ün gemisi Atılgan ve mürettebatı, “daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmek” hedefiyle uzayın hudut­larını genişletmeye kararlıydı.

    Yıldız filosunun Birinci Emir’i, hiçbir gezegenin kültürüne, yasasına, teknolojik gelişimine müdahale etmemeyi, “yerlilerin” özerkliğine saygı göstererek gözlem yapmayı buyuruyor­du. 1965’te Vietnam Savaşı’nın kamuoyu nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı bir dönem­de siyaseten epeyce yüklü bir söylemdi bu.

    resim_2024-09-01_151307986
    “Star Trek”in sezonunda Mr. Spock’un beyninin çalındığı bölüm.

    İçe yolculuk

    60’lı ve 70’li yıllar boyunca uzay filmleri ağırlıklı olarak “B tipi” yapımlarından oluşuyordu ki 1968’de benzeri görülmemiş bir fenomen doğdu. Stanley Kub­rick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”, görsel efektler konu­sunda bir kırılma yaratmış; insa­nın kozmik yazgısına, neredeyse mistik evrimine dair uzayın enginliğine yaraşan derinlikte bir anlatı ortaya koymuştu. Uzay yolculuğu, sinemada bazen insan zihninin karanlık taraflarına bireysel psişik malzemeden oluşan dünyalara doğru da yapılabiliyordu. Tarkovski de bu damardan ilerleyerek “Solaris”le (1972) uzayın psikolojik derin­liklerine cesurca giriş yapmış, ardından “Event Horizon” (1997) gibi filmlerle iyiden iyiye dehşe­tin sahasına varılmıştı.

    1979’da Ridley Scott’un “Alien” filmiyle başlayan seride Weyland Yutani Corp. biyolojik silah olarak kullanılmak üzere uzaylı yaratık­ları dünyaya getirmeye çalışır­ken, Ripley karakterinde vücut bulan kadın aksiyon kahramanı arketipi de bilimkurguya ar­mağan edilmişti. Yaratık figürü aracılığıyla canavarlaşan anne, ataerkil toplumların ahvalini de anlatıyordu.

    resim_2024-09-01_151312649
    Tarkovski’nin “Solaris”inden (1972)…

    Carl Sagan’ın romanından uyarlanan “Contact” (1997), Jodie Foster’ın canlandırdığı baş karakteriyle cinsiyete dair önyargılara bir de inanç-bilim çatışmasını eklemişti.

    70’lerden itibaren, insan­ların uzayda karşılaşabile­ceklerine dair beklentiler, görsel efektlerin de ilerleyişiyle giderek daha korkutucu bir hâl aldı. Dünyada ve uzayda yaşayan türlü canavarlar içinde en dehşet verici olanın insan olabileceğine dair öyküler de bu döneme damgasını vurmuştu. Ancak büyük stüdyolar, uzay filmlerine pek yatırım yapmı­yordu. Steven Spielberg 1982’de büyük bir risk alarak objekti­fini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yaratmıştı. Bu iyimser filmle aynı yılda, Carpenter imzalı paranoya destanı “The Thing” de gösterime girmişti. Kişinin bırakın yanında duran insanları, kendi kendisinin bile ne olduğundan emin olamadı­ğı son derece karanlık bir ruh hâlini yansıtan film, varoluşsal bir dehşeti kan-revan vücut parçalarıyla ve cehennemî me­tamorfozlarla buluşturmuştu.

    resim_2024-09-01_151316721
    Büyük stüdyoların uzay filmlerine yatırım yapmadığı 1982’de Steven Spielberg büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yapmıştı (üstte). Aynı yıl çekilen “The Thing” bambaşka bir uzaylı portresi çiziyordu (altta sağda).
    resim_2024-09-01_151321451

    1988’de yine Carpenter imzalı “They Live” bu sefer kamerayı kapitalizmin kaybedenlerinden, ismiyle müsemma inşaat işçisi Nada’nın (Hiç) siyasetçi, gazeteci, işinsanı kılığına girmiş uzaylı­larla mücadelesine çevirmişti. Artık şüpheler gizli komünistlere değil, liberal kapitalist ekono­minin zenginleştirdiği Reagan şurekasının gizli ajandalarına yönelmişti (Bugün de dünyanın, “Reptilian” denen sürüngen formlu uzaylılar tarafından yö­netildiğine dair komplo teorile­rine inananların sayısı hiç de az değil).

    “Büyük komplolar”a dair en kuvvetli anlatılardan birini 1993’te ilk bölümü yayımlanan “X-Files”da gördük. “X-Files” haftanın canavarı bölümünde Roswell Ufo Vakası’ndan Kar Adamı Yeti’ye uzanan bir komplo teorileri ve şehir efsaneleri ka­talogu ortaya koyarken, mitoloji bölümlerinde daha büyük bir öykü anlatıyordu. Bu hikayede ABD’nin derin devleti, uzaylı­larla teknoloji karşılığında bir anlaşmaya varıyor; vatandaşla­rının DNA’sı ve bedenlerini takas ediyordu. Hükümetler hakikati kamudan gizliyor, delilleri ka­rartıyor, düpedüz yalan söylü­yordu; hep de o sarsılmaz “millî güvenlik” argümanının arkasına sığınarak…

    resim_2024-09-01_151327957
    Stanley Kubrick şaheseri “2001: A Space Odyssey”den (1968) bir kare.

    Uzay filmlerinin evreni çok geniş. “The Man who Fell to Earth”deki gibi dünyaya atılmış olmanın dayanılmaz ağırlığı al­tında ezilen, “District 9”daki gibi kendi dünyasındaki soykırımdan kaçıp, dünyaya sığınmacı olarak geldiğine bin pişman olanlar… İnsanlığa hediyeler, mesajlar taşıyanlar; işgal etmeye ya da bir uzay otobanı yapmaya gelenler… “Interstellar”daki gibi kendine yeni bir gezegen inşa etmeye ni­yetlenmişken zamanın büküldü­ğü karadelikte yine insana temas edenler ya da “Arrival”daki gibi anlaşmaya pek hevesli olmayan insanlara çatanlar…

    Dönemlerinin korkuları ve arzularıyla şekillenen uzaylı filmlerinin serüvenine bakılınca, insanın kendisine dair hakikati keşfetme çabasıyla aynaya bakar gibi yabancı olana baktığı anla­şılmıyor mu?

    resim_2024-09-01_151335312
    “The Day the Earth Stood Still”in (1951) uzaydan gelen iyiniyet elçisi Klaatu, pek de iyi niyetli olmayan insanlar karşısında.

    YERLİ FİLMLER

    Türkiye’den uzayla bakışmalar

    Uçan Daireler İstanbul’da 1955 yapımı bu filmde, İstanbul semalarında görüldüğü söylenen uçan dairelere dair atlatma haber yapmak isteyen iki acar gazeteci, bilgi almak için rasathaneye gidiyor. Uçan daire bu kez Washing­ton’a değil, rasathanenin bahçesine iniveriyor. Filmin büyük kısmında mayolu vaziyette gördüğümüz Merihli uzaylıların tümü dişi ve revü dansların­da oldukça başarılılar…

    Baytekin: Fezada Çarpışanlar 1967’de, 30’ların popüler çizgiromanı Flash Gordon’dan uyarlanan Baytekin, Şinasi Özonuk’un yazdığı senaryo­sundan kıyafet ve dekorlarına yüksek bütçesiyle ümit vadetse de yapım sürecinin aksaması ve sette yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü gişede iste­nen sonucu alamamıştı.

    Turist Ömer Uzay Yolunda Hulki Saner imzalı 1973 yapımı bu filmle Yeşil­çam, Hollywood’dan önce “Uzay Yolu” malzemesine el atmıştı. Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, kendini Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a bütün mürettebatın hazır bulundu­ğu Atılgan’ın güvertesinde bir katil zanlısı olarak buluveriyor, bir yandan da herkesle dalgasını geçiyordu. Film, 1966 tarihli “Man Trap” (İnsan Tuzağı) bölümünün yeniden çevrimiydi.

    Astronot Fehmi 1978 tarihli Naki Yurter filmi, Aydemir Akbaş’lı bir seks güldürüsüydü. Mekanikleşen hayatın­dan sıkılan memur Fehmi bir gün uzaylı kadınlar tarafından kaçırılır ve yarı çıplak güzel kızlarla dolu bir gezege­ne getirilir. Burada bir sefahat hayatı sürmek yerine, teknolojiden bunalarak gezegeni yöneten elektronik beyni yokeder ve dünyaya geri döner.

    resim_2024-09-01_151339521
    1973 yapımı “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, “Star Trek”ten tanıdığımız Atılgan’ın mürettebatıyla dalgasını geçiyordu.

    Badi 1982 tarihli “E.T.” uyarlaması, Spielberg’in filmiyle aynı yıl gösterime girmiş; daha sonra pek çok örneğini gö­receğimiz “E.T” yeniden çevrimlerinin ilki olmuştu. Zafer Par’ın yönettiği, Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yapımcı koltuğunda oturduğu ve müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığı film, indiği mahallenin sevgilisi olan bir uzaylının hikayesini anlatıyordu. Görsel efektleri en hafif tabirle sınıfta kalan film, Giovanni Scognamillo’ya “Bu kadar deneyimli sinema adamının bu maceradan ne umdukları anlaşılama­mıştır” dedirtmişti.

    Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yapımı Çetin İnanç filmi, dünyanın en kötü filmleri arasında gösterilse de uluslararası çapta kült film mertebesi­ne ulaşmış, koleksiyonerlerin gözdesi olmuştu. Cüneyt Arkın ve Aytekin Ak­kaya, 1977 tarihli “Star Wars” filminden alınan sahnelerin eklendiği bu uzay operasında, Han Solo’nun gemisiyle bi­linmeyen bir gezegene düşerler. Karate ile metafiziğin, karton ve plastik maskeli canavarlarla gladyatörlerin ve robot­ların buluştuğu, son derece eklektik bir kolaj olan film, set olarak kendine kurak bir kaya gezegenini andıran Ürgüp-Gö­reme’yi seçmişti.

    Kaynakça: Fantastik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo,

    Metin Demirhan, Kabalcı Yayınevi, 2005

  • ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.

    Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.

    Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.

    6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.

    Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.

    Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.

    10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.

    Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.

    13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.

    Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Quartier Latin’de işgal 10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.

    Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev

    Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.

    Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.

    Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.

    Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.

    De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.

    Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.

    22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine

    22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.

    Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.

    Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.

    Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.

    Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.

    Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.

    68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.

    Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.


    KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR

    Meksika’da gösteriler ve devlet terörü

    1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.

    Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.

    Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.

    1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.

    Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.

    7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.


    1968 KENT MUHAREBELERİ!

    Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’

    50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.

    68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.

    O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.

    ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Havalimanı protestosu Yeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.

    Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.

    Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.

    Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.

    15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.


  • Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    General Suharto’nun askerî darbesini takibeden iki yıl boyunca, Endonezya’da 1 milyondan fazla sivil öldürüldü. Sadece komünistlerin değil, kadınların, çocukların, Çinlilerin, Hıristiyanların, ılımlı Müslümanların evlerinde yakıldığı, linç edildiği toplu katliamlara dünya gözünü kapadı. 50 yıl sonra bu acı miras hâlâ ülkenin üzerinde duruyor.

    Yakın tarihin en kanlı bastırmalarından biri 50 yıl önce 30 Eylül gecesi Endonezya’da başladı. Uluslararası Af Örgütü 1977’de, “birçok bağımsız gözlemciye göre, bu dönemde süratli bir biçimde 1 milyondan fazla insanın öldürülmüş olması muhtemeldir” derken, 1968’deki bir CIA raporu, 1965-66’da Endonezyalı komünistlerin katliamının yüzyılın en trajik ama aynı zamanda en meçhul olaylarından biri olduğunu belirtiyordu. Yakın dünya tarihinin en büyük kitlesel terör hareketleri arasında sayılan Endonezya katliamı, ülkenin kurucu başkanı Sukarno’nun tek adam yönetimi sürecinde 1965’teki askerî darbeyle başladı. % 90’ı Müslüman olan ama nüfusunun 400 farklı etnik bileşimden oluşan Endonezya’da elli yıl önceki kanlı hadiseleri anlamak için, 1920’lerin sonlarından itibaren ülkede yaşananlara kısaca göz atmak gerek.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    İnsan avından toplu kıyımlara 1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği paramiliter gruplar, bu katliamlarda aktif şekilde rol aldı.

    20. yüzyılın başlarında ülkenin siyasal hayatında biri İslâmi diğeri sosyalist olmak üzere iki milliyetçi (sömürge karşıtı) hareket belirdi. İlk büyük Müslüman parti Sarekat İslam, başlangıçta sosyalist fikirlerden de etkilenmişti. Endonezya Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Sukarno, Endonezya hareketinin birliğini sağlamak için milliyetçilik, din ve komünizm arasında bir uyumu hedefleyen “Nasakom” diye bir slogan kullanıyordu. Bu dönemde bugün bütün okullarda öğretilen “Bahasa” dili ulusal dil olarak kabul edildi.

    Sukarno, 1928’den itibaren Endonezya gençliğinin sloganı olan “tek vatan, tek ulus, tek dil” sloganını gerçekleştirmek için çeşitli muhalefet hareketlerini bastırdı.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    General Suharto

    Aynı süreçte stratejisini ve yönetimini değiştirmiş olan Endonezya Komünist Partisi (EKP), Sukarno’nun bu politikasının ilerici yönlerini desteklemek üzere onun yanında yer aldı. 1920’deki sosyalist partinin devamı olan EKP, Çin ve SSCB dışındaki en büyük komünist partisiydi.

    2. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından işgal edilen eski Hollanda sömürgesi Endonezya, savaş sonrasında Hollandalıların eski sömürgelerini geri alma niyetlerine karşı dört yıllık bir silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığını elde etti. Modern Endonezya’nın kurucu başkanı Sukarno aynı zamanda “bağlantısız ülkeler hareketinin” de kurucusu oldu. Aslında anti emperyalist lider mitinin ardında, popülist ve otokrat bir milliyetçi bulunuyordu.

    Endonezya üç meydan okumayla karşı karşıyaydı: Merkezkaç bir dizi hareket karşısında ülkenin birliğini sağlamak; birçok şeriatçı hareketi kontrol edebilmek amacıyla İslâm üzerinde anlaşmak; tarım reformu başta olmak üzere toplumsal sorunlara çözüm bulmak.

    Sukarno 1948’den itibaren orduya dayanarak komünist hareketi, 1950’li yıllarda İslâmi bir devlet kurmak için silahlı mücadele yürüten Dar-ül İslâm cephesini ve daha sonra da Hollanda tarafından desteklenen Moluk’daki ayrılıkçı hareketi bastırdı.

    1959’da başkanlık gücünü alabildiğine artırmaya yönelik “güdümlü demokrasi” ilkesini ilan etti. Devletin temel ideolojisini oluşturan “Pancasila”, beş unsurdan oluşuyordu: Tartışma ve oybirliği; ülkenin birliği; herkes için sosyal adalet; adil ve medeni bir insanlığa bağlılık; tek bir tanrıya inanç (İslâmiyet, Katoliklik, Protestanlık, Hinduizm ve Budizmin bulunduğu ülkede). Böylece İslâmiyet diğer inançların yanına konulurken milliyetçilik öne çıkarılıyordu. Millet Meclisi 1963’te Sukarno’yu ömür boyu başkan ilan ettiğinde artık seçime de gerek yoktu!

    Bu dönemde ağır baskıya uğramış olan EKP, 1955’te yapılan son çokpartili seçimde %16.7 oy almıştı (Sukarno’nun partisi % 22,3; ılımlı Müslüman parti Masyumi % 20.9; Nahdlatul Ulama %18.4 -iki İslâmcı partinin toplamı %39.3 ediyordu). 1962’ye gelindiğinde komünist partinin 3-3.5 milyon üyesi olduğunu söyleniyordu ve kadın, gençlik, sendika gibi kitle örgütlerinde ise yirmi milyona yakın sempatizanı vardı (Ülke nüfusu o zaman 115 milyondu).

    Sukarno 1955’te “Üçüncü Dünya”nın uyanışına işaret eden Asya ve Afrika’dan 25 ülkenin katılımı ile (Nehru’nun Hindistanı, Mao’nun Çini…) ile ünlü Bandung Konferansı’nı düzenledi. Soğuk Savaş döneminde üçüncü bir yol arayışı anlamına gelen bu girişim, aynı zamanda Sukorno’nun ülke içindeki sorunları unutturmasının da bir yoluydu.

    1957’de dünya pazarına yönelik ihraç mallarının üretiminin düşüşü ve ülkedeki yolsuzluklardan ötürü idarenin bozulmasıyla, ülke ekonomik krize sürüklenmeye başladı. Millileştirilen işletmelerin yönetimini büyük ölçüde askerler aldı. Böylece buradan beklenen sonuç elde edilemediği gibi, yapılmak istenen toprak reformu da direnişle karşılaştı. Bütün bu gelişmeler orduyla EKP arasındaki gerilimi artırdı.

    1963’te İngiltere, Borneo adasındaki topraklarını Malezya federasyonuna bırakınca Sukarno’nun sömürge sınırlarını aşan “Büyük Endonezya” düşüncesi ciddi bir darbe aldı. Buna tepki olarak Sukarno, Birleşmiş Milletler’den ve Bretton Woods ürünü kurumlardan çıktı ve tüm yabancı işletmeleri 1965’te millileştirdi. ABD’nin 1948-49’da Hollandalılara karşı desteklediği Sukarno, artık denetlenemez bir unsur haline gelmişti. Üstelik Vietnam Savaşı dolayısıyla bölgede güvenilir müttefiklere ihtiyacı olan ABD için alarm zilleri çalıyordu.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    Cinayetlerden haksız hapislere Katliamları takiben, iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Hayatta kalanlar, bugün hâlâ kısıtlanmış bir hayat sürebiliyor.

    30 Eylül 1965 gecesi yedi generalin öldürülmesiyle başlayan olaylar, General Suharto’nun yüzyılın en kanlı darbesini meşrulaştırmak üzere kullanıldı. GS30 (Gerekan Semtember Tiga Puluh- 30 Eylül Hareketi) Sukarno’yu bir darbeden korumak için generalleri öldürdüğünü açıkladı. EKP’nin başkan ve başkan yardımcısı olan Aidit ve Lukman ile birlikte hükümette üç komünist bakan bulunuyordu. EKP ilkin hareketi desteklediğini belirtmişse de hemen geri çekilmiş ve tabanını seferber etmemişti. Buna karşılık General Suharto, öldürülen generaller kendi önünde olduğundan onların tasfiyesinden de istifade ederek ilkin komünistleri veya öyle oldukları iddia edilenleri kitlesel bir kıyıma tâbi tuttu, ardından da Sukarno’yu indirerek 1998’e kadar sürecek diktatörlüğünün yolunu açtı.

    Darbenin, Çin tarafından desteklenen bir komünist darbeye karşı ulusal değerleri koruma adına yapıldığı iddia edildi. Öte yandan EKP’nin katliam sırasında herhangi bir direniş gösterememesi, değil darbe özsavunma için bile hazırlıklı olmadığını ortaya koydu.

    Önce EKP ve diğer kitle örgütleri kapatıldı. Bir hafta sonra İslâmi bir örgütün anti komünist gençleri (milyonlarca üyesi olan Nhahdlatul Ulema) EKP ve diğer örgüt mekanlarını içindekilerle yakmaya başladı. Ordu aşırı sağ akımları harekete katılmaları için cesaretlendirdi. Katliamlar anti komünist bir çizgide başlamışken, EKP’ye bağlı, sendika, gençlik, kadın örgütlerini aşarak zengin ve sömürücü diye addedilen Çinlilerden, plantasyondaki tarım işçilerine, Hinduizm geleneğine bağlı olanlara dek uzandı.

    1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği siviller veya yerel milisler, bu katliamlarda etkin şekilde rol aldı. Korkunç yöntemlerin kullanıldığı bu katliamlarda, topluluk önünde linç etme, ibret-i alem için ceset sergileme, sıklıkla uygulanan yöntemlerdi. Bu bilinçli kontrolsüz kıyımlardan Çinliler, Hıristiyanlar, ılımlı Müslümanlar, kısacası Suharto’yu desteklemeyen neredeyse herkes fazlasıyla nasibini aldı. Java, Bali, Sumatra ve Kalimantan’da yüzbinlerce insan öldürüldü. Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde, gerek büyük devletler gerekse dünya kamuoyu katliamlara gözünü kapadı. Gerek zorlu coğrafi koşullar gerekse askerî rejimin büyük baskısı, bağımsız gazetecilerin ülkeye girmesini, bölgede çalışmasını imkansız hale getirmişti.

    Katliamları takiben iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Böylelikle bağımsızlıktan beri süregelen ülkedeki iç çekişmeler kanlı bir biçimde “çözülmüş” oldu.

    Bugün katliamlardan elli yıl sonra bile, toplama kamplarından çıkanların kimliğinde hâlâ bir kayıt bulunuyor. Aileleri sürekli gözetim altında. 1.5 milyon eski mahkumun itibarının iade edilmesi için sonuçsuz çabalar sürdürülmekte. Yüzbinlerce insan serbest kaldıktan yıllar sonra bile, hâlâ düzenli olarak askerî mercilere görünmek zorunda. Özellikle öğretmenlik, memurluk, gazetecilik, hekimlik, avukatlık gibi bir dizi mesleği icra etmeleri yasak. 20. yüzyılın hâlâ çözümlenmemiş, hesabı verilmemiş bu trajedisi üzerinde sessizlik devam etmekte. 

    KİTLESEL CİNAYETLER ÜZERİNE İKİ FİLM

    Kötüler ve katiller kazandı, adalet 50 yıldır ülkeye uğramadı

    İPEK CENT

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Endonezya’daki kıyımları konu alan 2012 yapımı belgesel film “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing), Voltaire’in şu ünlü ve asap bozucu cümlesiyle başlıyor: “Öldürmek yasaktır, o nedenle tüm katiller cezalandırılır. Tabii kitleler halinde ve bando-mızıka eşliğinde öldürmedikleri sürece.” 1965’te yapılan askerî darbe ile Endonezya’da hükümet düşmüş, ‘sözde komünist’ katliamı başlamıştı. Sırtını devlete dayayan ve 1 milyondan fazla Çinliyi, solcuyu, entelektüeli, sanatçıyı, gazeteciyi, öğretmeni en insafsız yöntemlerle, kimi zaman bizzat kendi elleriyle öldüren paramiliter çeteler, kurbanların aileleriyle hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan aynı mahallede, aynı sokakta yan yana yüz yüze yaşamaya devam ettiler.

    Danimarka’da yaşayan ABD’li belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer, uzun süredir planladığı filmi şiddete maruz kalanların gözünden anlatmak amacıyla yola çıkmış. Fakat politik ve sosyal baskı günümüzde de devam ettiği için kimse konuşmaya yanaşmamış. Vahşetin boyutu öylesine büyük ki, tahminen kurban tarafından kimsenin ne olanları anlatmaya mecali var ne de anlatarak ortaya iyi bir şey çıkacağına dair inancı. Sosyal, hukuki veya ilahi, adaletin bugüne dek bir faydasını görmüş değiller. Dolayısıyla yönetmen kamerayı cinayetleri işleyenlere çevirmiş: “Öldürme eylemini bu eylemi gerçekleştirenlerin ağzından dinlemek, bunun da ötesinde onların yaptıklarını kendi zihinlerindeki gibi resmetmelerine imkan tanımak”. Böylece mağdurları dinlemeye alışmış olan seyirci, ilk kez ‘gerçek kötülük’le karşı karşıya kalıyor.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Çekimi altı sene süren 2012 yapımı film, bu ay vizyona giren “Sessizliğin Bakışı” (The Look of Silence) ile bir sonraki aşamaya geçiyor. Bu kez kardeşi katledilen bir adamın, katliamı gerçekleştirenlerle yüzleşmesine tanık olacağız. Bu tüyler ürpetici belgeselden, öncülünden de olduğu gibi, herhangi bir pişmanlık, vicdan muhasebesi, gözyaşı beklemek, katillerin içindeki insanı görmeyi ummak pek akılcı değil. Zaten Oppenheimer da durumu tek bir cümleyle özetliyor: “1 milyon kişinin ölümü karşısında, suç işleyenler hâlâ güç sahibi iken bir kişinin pişmanlığı başarı değildir.”