Etiket: türkçe

  • Konuğumuzlan tartışçaz şimdi lütfen bizimlen kalın…

    Bulundukları yörenin ağızlarını yaşatmak ve kültürel değerini korumak konusunda yerel ölçekli radyo ve TV kanallarının işlevleri önemlidir. Ancak sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan…” diye konuşmaları, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından kabul edilemez.

    Nisan 2020’de Tokat’a bağlı Erbaa Belediyesi, ilçe sakinlerinin koronavirüsten korunması amacıyla sosyal mesafeye uymaları ve mümkün olduğunca dışarıya çıkmamaları için sokaklara devasa uyarı afişleri astı. Duyurularda, “Eccük daha sabır Erbaa”, “Meydanda ağleşmeyin”, “Gıldır gıcık işler için dışarı çıkmayın”, “Evde kal heğri, dip dibe sorutmayın” şeklinde yöresel ağızda dile getirilen esprili uyarılar yer alıyordu.

    Dilbilimci Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ağız terimini, “bir dilin veya bir lehçenin yazı diline oranla ve çoğunlukla ses, bazen de şekil, anlam ve söz varlığı bakımından birbirinden az çok ayrılan konuşma biçimleri” olarak tanımlar. Ağız, aynı lehçe içinde, daha küçük yerleşim bölgelerine özgü olan ve daha küçük ayrımlara dayanan konuşma biçimidir. Ölçünlü dil, kuralları yazım kılavuzlarında ve sözlüklerde saptanmış; eğitim, hukuk, iletişim alanlarında ve resmî yazışmalarda kullanılan, işlev ve geçerlilik alanı geniş, sosyal sınıf ve yerel izler taşımayan dil türüdür. Türkiye Türkçesi için ölçünlü dil, İstanbul ağzı esas alınarak biçimlendirilmiş olan konuşma ve yazı dilidir. İstanbul ağzının Rumeli ağızlarından biri olması, tercih sebebi olmuştur.

    Ulusal yayın kuruluşları, ölçünlü dili kullanarak hedef kitlelerine seslenir. Ulusal çapta yayın yapan kitle iletişim araçları sözkonusu olduğunda, geniş kitlelere yayın yapan ve topluma örnek olan bu kuruluşların, Türkçeyi doğru ve güzel kullanmaları, dil birliğinin kurulmasına yönelik olarak, dili kullanmada özenli ve özendirici olmaları beklenir. Kitle iletişim araçlarının dili bozduğu ve yozlaştırdığı iddia edilir; oysa bu araçlar dili bozmaz, sadece içeriklerini aktaran insanların neyi/nasıl konuştuklarını yansıtır. Yöresel ağız özelliklerinin radyo ve televizyonlara yansıtılması dil birliği anlayışına aykırıdır.

    Günümüzde bazı yayıncıların ölçünlü dile uymayan ve yöresel ağız özelliklerini yansıtan söyleyiş bozukluklarıyla sıkça karşılaşıyoruz. Sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan, bah, yüzüğümlen, sıraylan, olaraktan, yokkine, diyerekten, gendimize, günüsüymüş, ayriyetten, hakkatten, benlen, senlen, bizlen, sizlen, kendisinlen, tabii ki de, hemi, de mi” vb. ek ya da ses fazlalığı olan biçimlerde konuşmalarına tanık oluyoruz. Bu, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından asla kabul edilemez bir durumdur. En azından topluma hitap eden, göz önünde bulunan, yayın yapan kişilerin ölçünlü dilde, doğru ve güzel konuşması, buna yönelik olarak gerekli eğitimden geçmesi beklenir.

    Kitle iletişiminde söyleyiş hataları

    Yanlış KullanımDoğrusu
    Kamu yara:rına dernek.Kamu yararına dernek.
    Şaka da:hi olsa…Şaka dahi olsa…
    Ya:rın da yine sıcaklık…Yarın da yine sıcaklık…
    Manevi.Ma:nevi.
    SadeceSa:dece
    İkinci defadır açık…İkinci defa:dır açık…
    Ankara Şura Salonu.Ankara Şû:ra Salonu.
    Ka:bus görüyom.Kâ:bus görüyorum.
    Bizim bi suçumuz yokkine.Bizim bir suçumuz yok ki.
    Düşüncelerinizle alakalı.Düşüncelerinizle alâ:kalı.
    Lakin Oğuz’un töresini…Lâ:kin Oğuz’un töresini…
    İki dakka dayanamadın.İki dakika dayanamadın.
    Alkış rica etcem.Alkış rica ediceem.
    Napıyon sen Asu?Ne yapıyorsun sen Asu?
    Yansıtmaya çalışaraktan…Yansıtmaya çalışarak…
    Yarvaldı bana.Yalvardı bana.
    Orada durarsa…Orada durursa…
  • Deve tabanından tabancaya şiddetli tokattan ateşli silaha

    Bir sözcükteki anlam gelişmeleri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamlarına bakarak anlaşılır. “Tabanca” kelimesine Anadolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde rastlanır. “Taban”cadan tabancaya, oradan yüze atılan tokata uzanan dil yolculuğu…

    Evliya Çelebi eski Macaris­tan kentlerinden Zonbor’a gittiğinde, bir babanın cami hareminde oyun oynayan küçük oğluna “sille-i pehlivânî” vurduğunu görür. Babanın bu davranışını kınamak üzere ayağa kalkan cemaat şöyle der: “Bire âdem, bu oğlanı niçün böyle ‘tabanca’ ile halk arasında urup ırzını pâymâl etdin (onurunu yerle bir ettin)? Senin ciğerpâre evlâdın serhaddimizin gülü ve gözümü­zün nuru bir gazi yiğit olacaktır…”

    Dönemin pedagojisi açısından ayrı bir inceleme gerektiren bu satırlardaki ‘tabanca’, tokat anla­mındadır. Anadolu’da yüzyıllar boyunca Farsça anlamdaşı “sille” ile yanyana yaşayan bu kelime, ateşli silahların imparatorluğa girmesiyle yeni bir anlama kayar. Anlamındaki gelişme popüler kültürde “Osmanlı tokadı”yla iliş­kilendirilir ama, bu deyim Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ında (1957) yaratıldığı için gerçeği yansıtmaz.

    Tabanca kelimesi Ana­dolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde geçer.

    Bir sözcükteki anlam gelişme­leri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamla­rına bakarak anlaşılır. Tabanca, benzetme-küçültme işlevli “+ca” ekiyle türemiş bir kelimedir ve yapısal açıdan “börülce”ye benzer.

    94-95 TURKCELER_dk
    Eski silahlarda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetilmiş ve silah horozuna tabanca denilmiştir. Anlam zamanla genişlemiş, kelime mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    Kaşgarlı Mahmut’tan bu yana

    Tabanca, Kaşgarlı Mahmut’un doğal anlamını “deve ayakları­nın altı” olarak kaydettiği “ta­ban”sözcüğüne dayanır. Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “tabanlamak” (deve toynağıyla tekmelemek) olarak geçen eylem, Hakasça gibi günümüz Sibirya Türk dillerin­de “(binici) atın böğrüne tekme atmak” için kullanılır. İşte bu türevdeki anlam (tekmelemek), Erken Modern Çağ’ın önce tokat, ardından ateşli silahına giden süreçteki ilk katmandır.

    Taban, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Harezmce ve Çağataycada da tabanca diye genişler. Devenin ayak tabanında­ki köselemsi tabakaya bağlı tepme kuvveti, insan ayasındaki kuv­vetle kıyas kabul etmediği için, kök biçim taban, tokat anlamına kaydırılmaz; bu anlam, benzet­me ilişkisiyle küçültme ekinden türetilen tabanca sözcüğüne yüklenir. Kelimenin son anlam katmanı olan ateşli silah, ilk dö­nem piştovlarının tepme sarsıntısının büyük­lüğü dolayısıyla ortaya çıkar ve ilk defa 17. yüzyıl metinlerinde tetik mekanizması için “tabancalı tüfeng” ibaresinde kullanılır. Anlaşılan eski silah­larda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetil­miş ve silah horozuna tabanca de­nilmiştir. Kısa zamanda da anlam genişlemesiyle mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    “Tokat yemek” ifadesi, aslen Türkçeye özgü değildir. Bu deyim, Farsça “sille yemek”ten (sīlī hur­den) anlam aktarmasıyla alınmış­tır. Kadim Türklerde yüze tokat atmak da yoktur. Türklerde tokat, bedenin arka kısmına, bilhassa enseye atılır ve buna “artlamak” denirdi. Yüze vurulan tokat, Türklere İndo-İrani kültürlerden geçmiş görünmektedir. Müslü­man Orta Asya’da ve Anadolu’da bir “talim-terbiye aracı” hâline gelmiştir. Bunu, Yavuz Sultan Se­lim dönemi şairlerinden Âhî’nin (öl. 1517) bir beyitinde görürüz: “Ne fehm eyler defin derd-i dilinden / Tabanca yemeyen üstad elinden (Ustasının elinden tokat yemeyen, tefin dilinden ne anlar?)”.

    Bu “eğitim” anlayışı zamanla öylesine benimsenir ki şevk ve hevesle atılan sille için “tokat aşk etmek” deyimi ortaya çıkar. Böylece Türkçe, şiddetin ve aşkın bir deyimde beraberce yer aldığı nadir bir dil olarak tarihe geçer.