Etiket: turancılık

  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz. 

  • Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.

    Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi­ğinde 1906 senesidir. Son per­deye doğru yol alan İmpara­torluğun huzur kalmayan top­raklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşa­nan çocukluk çağı geride kal­dığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in iş­galine, ardından Milli Müca­dele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başla­dığında, 1924 senesidir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.

    Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dö­nemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle kar­şılaşması entellektüel dikkati­nin psikolojiye ve sosyal bilim­lere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 sene­sinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psi­kolojisinin önemli isimlerin­den Köhler’in derslerine katı­lırken, Nazi partisinin yükse­lişine de tanık olur.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Ülkeye döndüğün­de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğret­menliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Ameri­ka’ya gider.

    1933 sonba­harında, Har­vard’da baş­ladığı dokto­ra çalışmasını Columbia üniversitesin­de sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdi­ğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve na­sıl işlediği” sorusundan yo­la çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında ger­çek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluştura­caktır. Kişinin üyesi bulundu­ğu gruplardan nasıl etkilen­diğini ince­leyerek sos­yal kuralla­rın gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle or­taya koymuştur.

    Doktora sonrası, 1937 se­nesinde yurda dönen fakat bu­nun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görü­şü nedeniyle siyasal çalkantı­ların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir en­telektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nus­ret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isim­lerle dayanışma halindedir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    TKP ile temas içinde oldu­ğu 2. Dünya Savaşı yılların­da Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan dü­şüncesinin, hedeflerinin ve ar­zularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şe­killendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir top­lum için yalnızca eğitimin ye­terli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklik­ler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması dü­şüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikat­lerin tanınması, sömürü iliş­kilerinin ve toplumsal yapı­nın saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaş­laşmanın koşulu olduğunu dü­şünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanakları­na kavuşan halkın kendi çağ­daşlaşma dinamiklerini de ge­liştireceğini savunur.

    Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesin­de ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi ad­lı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsö­zünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son sene­lerde mahreci şüpheli bir ih­racat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketi­mizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük ki­tabı yazmağa sevketti. Mah­reci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 ta­rihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimle­rini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaş­lığını edebileceğimize pek ih­timal vermiyorum. Lüzumun­dan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl ön­ceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikoloji­si) cidden güzel, faydalı, aktü­el. Ve böyle bir kitaba sahip ol­duğumuz için sevinebiliriz.”

    Turancı hareketin en et­kili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığın­da hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniver­sitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yap­mak suçundan gözaltına alı­nır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Prin­ceton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carol­yn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebe­biyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklı­ğına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dön­meyecektir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzafer Sherif, insan psi­kolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara im­za attığı Princeton dönemi­nin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler so­ğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avın­da FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar bo­yunca pek çoğunu eşi Carol­yn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yak­laşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psiko­lojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Ca­ve) deneyleri psikoloji tarihi­nin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranış­larının deneysel araştırmala­rına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesi­nin yolunu açmıştır.

    Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 sene­sinde Pensylvania State üni­versitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak ka­bul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalış­maları halen ders kitapların­da yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psiko­lojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü ay­dınlatmak ve anlamak için bü­yük ölçüde keşfedilmeyi bek­lemektedir.

    “OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ

    20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği

    Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandı­rılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.

    Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartıl­mış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölü­münde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartla­rından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Dene­yin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup stan­dardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.

    İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI

    Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüş­türülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düş­manlığın etkisiz hale getirilebile­ceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona er­diğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersiz­dir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendi­ği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbi­riyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyele­ri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeni­yetten uzakta nasıl hızla dönüşü­me uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlan­masından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise roma­nın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Sa­vaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlik­ler sadece tesadüften ibarettir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Çocuklar ıssız adada
    1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.