Etiket: topkapı sarayı

  • Tazesinden çok sevildi

    Tazesinden çok sevildi

    Kleopatra onunla güzelleşti, 16. yüzyılda tarihe keşifleriyle yön veren denizcileri kıran iskorbüt hastalığına deva oldu. Önce sadece bir saklama yöntemiydi. Neden sonra lezzetini farkına varıldı.

    Julius Caesar ve Napoléon Bonaparte askerlerinin tayınına turşu ekletmişlerdi. Turşunun askerlerin sadece bedenlerini değil, ruhlarını da kuvvetli tuttuğuna inanılıyordu. Bunda gerçeklik payı var. Araştırmacılar doğal fermantasyon ile hazırlanmış yiyeceklerin bağırsak florasına yararlarını saya döke bitiremiyorlar. Ruh iklimimizi, beynimizden ziyade bağırsaklarımızın yönettiğine dair ciddi veriler sunuluyor. Depresyonda mısın? Bir çanak turşu ye… 

    Tazesinden çok sevildi
    Edirnekapı’da şimdiki Asri Turşucu’nun öncülü olan turşucu dükkanı, 1900’lerin başları.
    Tazesinden çok sevildi

    Aslında daha sonra bulunamayacağından endişe edilen taze yiyecekleri saklama yöntemi olan turşunun yaşamımıza ne zaman girdiğini tam olarak bilemiyoruz. Öncelikle içinde sıvı tutabilen toprak kapılar keşfedilmiş olmalı. Çanak çömleklerin varlığıysa yerleşik düzene geçilmiş zamanlara işaret ediyor. Çatalhöyük’te MÖ 6000 civarında üretilmiş toprak kaplar bulunmuş. Ayrıca arkeologlar, Mezopotamya ve Mısır’da MÖ 5000 civarında sirkenin kullanıldığını söylüyor. İlk turşuların da bu zamanlarda kurulduğu ileri sürülebilir. Bir su kenarına yerleşmiş insanlar, ellerinde küpleri, sebze, tuz ve sirkeleri var… Öyleyse, turşu kurmamaları için neden yok! Turşu kurma bugün hâla yiyecek saklamanın en çok tercih edilen yöntemi, ama artık sadece karanlık günlerde yiyecek bulamayız diye değil, tadını çok sevdiğimiz için turşu yiyoruz. 

    Eski Mısırlılar balık ve sebzeleri salamura ediyorlardı. Sevilen bir söylence de Kleopatra’nın güzelliğini turşu diyetine borçlu olduğu yönünde. Kraliçenin güzelliğinden değilse de aklından şüphe etmediğimize göre, sağlıklı beslenme adına sofrasında turşuya yer verdiğine hükmedebiliriz. 

    Dilimizdeki turşu sözcüğü Farsça “ekşi, tuzlu veya ağzı yakan” anlamındaki “turş”tan gelir. Farsça “turşi” ise tuzlanıp, sirkeye yatırılmış sebze anlamındadır. Yani etimoloji, o eğlenceli Neşeli Günler (1978) filminde Adile Naşit ile Münir Özkul’un iyi turşu için gerekli olan sirkedir/limondur tartışmasında sirke diye iddia eden Adile Naşit’i haklı çıkarıyor. Gerçi, sebze içinde fermante olacağı kadar kendi suyunu salacak bir cins ise sadece tuz yardımı ile de turşu kurulabilir. Ancak sirke, salt tadı için değil antibakteriyel özellikleri ile mayalanmada istenen sonucu sağlamayı kolaylaştırdığı için tercih edilegelmiştir. Sirke ve tuzun yanısıra yine bakterileri kontrol altında tutmak ve küflenmeyi önlemek için hardal tohumu, defne yaprağı, kişniş, dereotu, kereviz sapları ile sebzelerin çeşnilendirildiği görülür. Şeker, bal ve pekmez gibi mayalanmaya yardımcı ve tatlı maddelerin eklendiği de olur. 

    Osmanlı sarayında turşunun ayrı bir yeri olduğunu defter kayıtlarından anlıyoruz. İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a gönderilen yiyeceklerin bir kısmı turşu kurularak değerlendirilirdi. Topkapı Sarayı’ndaki Helvahane’de reçel, helva, tatlı, şerbet ve ilaç niyetine kullanılan pastillerin yanısıra turşu da yapılırdı. Sarayın eczanesi gibi işleyen bu bölümde ayrı bir turşu ambarı bulunuyordu. Başta “kelem” (lahana) turşusu olmak üzere hıyar, kabak, patlıcan ve şalgam turşularının sevildiğini İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın (1888-1977) turşu üzerine bir yazısından öğreniyoruz. Fatih döneminde sevilen turşu çeşitlerinden biri üzüm turşusuydu. Sarayın kendi üretimi tüketimine yetişemediğinde piyasadan turşu alındığı da olurdu. Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı kitabında 1489-90 yıllarında 10 varil “turşi-i limon” yani limonla yapılan turşu alındığını söylüyor. 1614’te Bursa’da yapılan nane turşusu için 740 ırgat çalışmış. Sirkesiydi, yakılacak odunuydu derken nane turşusu için toplam 21.282 akçe ödenmiş. Nane turşusu sultanların çok sevdiği bir turşu olarak Muhammed bin Şirvani’nin 15. Yüzyıl Osmanlı Mutfağı kitabında yer alıyor. Hekim olarak nam salan yazar, bugün unutulmuş olan bu turşunun sağlığa yararlarını vurguluyor. Evliya Çelebi’miz ise gezdiği her yerde tuttuğu notları sayesinde bizi Osmancık’tan gelen kebere (kapari), Bursa’dan gelen nane, “Samsun’un nar renginde çakal armudu turşusu” ile tanıştırıyor. Bunlar da sarayda sevilen turşulardanmış. Özellikle kapari turşusu sofrada önden sunulurmuş. 

    Tazesinden çok sevildi
    Eminönü’nde 1980’lerde bir seyyah turşucu ve müdavimleri…
    Tazesinden çok sevildi
    1915’te Fatih’te açılıp 1938’de Çukurcuma’ya taşınan Asri Turşucu’dan tarihî kavanozlar…

    Biraz kendi coğrafyamızdan uzaklara doğru gidelim. İlginçtir ki Amerika kıtasına ismini veren İtalyan denizci Amerigo Vespucci (1454-1512), Sevilla’da bir turşu tüccarıydı. O dönemde uzun yolculuklarda taze sebze ve meyve tüketememenin sonucu vitamin eksikliğinden kaynaklanan iskorbüt hastalığı denizcilerin korkulu rüyasıydı. Vespucci, gemilerine variller dolusu turşu yükleyerek iskorbüte deva oldu. Çağdaşı Cenovalı denizci Colombo’ysa bir seferinde Haiti’de mola verip adamlarına hıyar yetiştirterek turşu stoklarını tazeledi. Amerika’da 1600’lerden itibaren Hollandalı çiftçiler şimdiki Brooklyn’de hıyar yetiştirip turşu toptancılarına satmaya başladılar. Bugün her ABD’li yılda ortalama 4 kilo turşu tüketiyor. Onların turşuya düşkünlüklerini 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’un şu sözlerinden anlayabiliriz: “Virgina’da sıcak bir günde, Sally Teyze’nin merdiven altındaki kilerinden çıkardığı mis kokulu kavanozun parlayan derinliklerinden balık tutar gibi çıkardığım baharatlı hıyar turşusundan daha rahatlatıcı bir şey bilmiyorum.” 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda Henry J. Heinz, ziyaretçileri, ünlü gıda markası Heinz standına 1 milyondan fazla turşu şeklinde iğneler hediye ederek çekti ve pazarlama tarihine geçti. Vallahi biz de severiz turşuyu… Bu sevgimiz dilimize de yansımıştır. Öyle değil mi? Kızına koca beğenemeyenlere “Turşusunu mu kuracaksın?”, asık suratlılara “Suratı turşu satıyor”, tutarsız kimselere “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” ve çok yorulduğumuzda “Turşum çıktı!” deyiverir, turşuyu dilimizden ve soframızdan eksik etmeyiz. 

    TURŞU AŞI

    Tazesinden çok sevildi

    1 kg lahana turşusu

    3 adet kuru soğan

    3 çorba kaşığı tereyağı

    Yarım su bardağı zeytinyağı

    Yarım kahve fincanı ince bulgur

    1-2 tatlı kaşığı kırmızı pul biber

    Yeterince sıcak su

    Şifalı mı şifalı bir turşu yemeği tarifi verelim. Tarif Sema Temizkan’ın Turşu kitabından. Lahana turşusunu süzün ve incecik kıyın. Kapaklı bir tencerenin içinde tereyağını eritip kıydığınız soğanları pembeleştirin. Pembeleşince zeytinyağını da ekleyerek 2-3 dakika daha kavurun. Lahanaları soğanlara ekleyerek iyice karıştırın. Üzerini örtecek kadar su ekleyerek lahanaları pişirin. 5 dakika sonra yıkadığınız bulguru da ilave edin. Lahanalar yumuşayınca yemek hazırdır. İsterseniz kırmızı pul biber ile servis edin. Bu yemeğin aynısını bulgursuz olarak fasulye turşusu ile de yapabilirsiniz. Bu da Karadeniz bölgemizde çok sevilen bir diğer turşu yemeğidir.

  • Sadece padişah ve #tarih girebilir

    Sadece padişah ve #tarih girebilir

    Sultan Ahmed, henüz 19 yaşındayken camisinin inşa emrini verdi. İçine kendisine özel bir bölüm oluşturuldu. Bir saray odasını andıran Sultanahmet Camii Hünkâr Mahfili’nin kapalı kapıları yıllar sonra #tarih’e açıldı.

    Sultanahmed Camii, İstanbul’un ve Osmanlı mimarisinin simgelerinden bir ibadethanedir. Bu öneminin yanında kentin müze gibi ziyaret edilen en cazip ziyaret noktalarından da biridir. Yapı, altı minaresi, Marmara’ya hâkim silueti ve şehir içindeki konumu ile yerli yabancı meraklıların çoğu tarafından bilinir ve tanınır. İçerisinde 23 binden fazla karo çini yer alır. Esere “Mavi Cami” adını veren pek de özgün olmayan eski koyu mavi ağırlıklı kalem işleri ve çinilerdir.

    Yapının neredeyse hiç ziyaret edilemeyen bir bölümü ise şehirde görülebilecek en etkileyici mekânlardan biridir. Hatta belki de bu tür yerlerin ilkidir. Ancak bırakın ibadet ya da ziyaret için gelenleri, sanat ve mimarlık tarihçileri gibi uzmanların bile pek görmediği bir köşe caminin hünkâr mahfilidir.

    Sultan Ahmed henüz 19 yaşında iken muhteşem bir cami inşa ettirmeye karar verdi. Seçilen bölgede, birkaç vezir sarayı ve bir tekke yer alıyordu. Padişah, 1609-1617 yılları arasında Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Sedefkâr Mehmed Ağa’ya bu camiyi inşa ettirdi. Henüz çok genç olan sultan inşaatı bizzat takip etmiş hatta temel atma merasiminde o da toprağı kazmış ve kazdığı toprağı eteğinde taşıyarak inşaata bizzat katılmış. Osmanlı Devleti’nin en güçlü ve zengin olduğu dönemlerden birinde inşa edilen caminin zenginliği, ihtişamı için hiçbir şeyden kaçınılmamış.

    Sadece padişah ve #tarih girebilir
    Giriş, özel kapıdan Mahfile giriş için padişaha özel bir kasır inşa edilmişti (altta). Padişah buradan geçip silahdar, çuhadar, ibrikdar gibi az sayıdaki maiyetiyle namazını mahfilde kılardı (üstte).

    Sultan için mahfilin yanında bir de küçük kasır inşa edilmiş. Osmanlı mimarisinde Hünkâr Kasrı denen ve camilere bitişik inşa edilen yapıların ilk örneği burada karşımıza çıkıyor. Caminin içinde ise mihrap duvarının sol köşesinde mermer sütunlar üzerinde yükselen hünkâr mahfili bulunuyor. Hükümdarın imamın arkasında ilk sırada ibadet etmesi için mahfiller önceleri camilerin mihrap duvarında, yüksekte inşa edilmiştir. Mahfilin asıl girişi hünkâr kasrından. Padişah buradan yapıya ulaşıyordu. Ayrıca bir destek duvarının içine inşa edilen küçük bir merdiven sayesinde de caminin içinden ve dışından mahfile ulaşılabiliyor. Bu giriş muhtemelen mekânın bakımından sorumlu olan görevliler tarafından kullanılıyordu. Ancak sultan ibadet sırasında ya tek olurdu ya da yanında en güvendiği kişiler bulunurdu.

    Sadece padişah ve #tarih girebilir

    Mahfil her detayında Osmanlı uygarlığının en parlak örneklerini barındırıyor. Caminin bu bölümü adeta bir saray odası gibi düzenlenmiş. Hatta Topkapı Sarayı’nın en zengin ve görkemli odalarından aşağı kalır yanı yok. Mahfili taşıyan mermer sütunlar iki sıra halinde dışta olanlar renkli ve muhtemelen devşirme olarak burada tekrar kullanılmış. Bu sütunlar iki renkli taşlarla örülen sivri kemerlerle birbirine bağlanmış. Kırmızı üzerine bitkisel dekorlu ve yaldızlı ahşap bir tavanı taşıyor. Mahfilin mermer korkuluklarının üstü içerinin görünmesine engel olmak ve güvenlik nedeniyle mihrap yönünde metal, diğer tarafta ise ahşap bir parmaklık takviye edilmiş. Mahfilin üstünde harimin köşe kubbesi var. Zengin bir şekilde kalem işleri ile bezenmiş. Mihrap duvarında ise pencere aralarına hepsinin desenleri birbirinden farklı olan renkli mermer kakmalarla yapılmış dikdörtgen levhalar görülüyor. Bu tür renkli mermer kaplamaların Memlûk döneminde Suriye ve Mısır yapılarında kullanıldığı ve bu coğrafyayı fetheden Yavuz Sultan Selim’in bazı harap Memlûk yapılarının renkli mermer levhalarını aldırtıp birçok usta ile birlikte İstanbul’a gönderdiği bilinir. Bunların bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nin dış cephesinde kullanılmıştır. Belki de bu mermer kaplamalar onlardan esinlenerek üretilen Osmanlı işleridir. Ancak tam köşede olan ve adeta bir mihrap gibi düzenlenen ve üzerinde Kufi yazı ile bir kitabe bulunan levha, belki de Memlûk özelliklerine daha yakın.

    Sadece padişah ve #tarih girebilir
    Sadece padişah ve #tarih girebilir
    ‘L’ şeklinde Hünkar Mahfili, zeminden 4-5 metre yüksekte yer alır ve “L” şeklindedir. Tam köşedeki pencere kapısı, daracık bir bölüme yani padişahın halvet hücresine açılır.

    İlginç bir mermer levhada, 16. yüzyıl sonlarında kuzey İtalya’da üretilmiş bir mermer masadır. Bu masa Osmanlı Devleti’ne hediye edildiğinde itinalı taş işçiliği beğenilmiş ama mobilyanın kendisi anlamsız bulunmuş olmalı ki bacakları kesilip tablası duvara monte edilmiş. Diğer renkli taş panolar ise dilim dilim kesilmek suretiyle mermerin damarlarından desenli levhaların kullanılması ile oluşur, benzerleri hemen karşıdaki Ayasofya’da var. Bunlar da devşirme olabilir.

    Mahfilin Marmara Adası mermerinden mihrabı çok zengin renkli taşlarla süslenmiş. Mihrap nişinin köşelerine yerleştirilen dikdörtgen siyah levhalardan biri de ikinci kez kullanılan malzemedir. Öncesinden kazıma olarak dilimli kemer ve bir de kandil motifi işlenmiş.

    Osmanlı sanatının bu en etkileyici mekânlarından birinin taşıyıcı malzemeleri Roma-Bizans, mermer kakma levhalarının bir kısmı Memlûk (ya da o coğrafya etkisinde), bir kısmı da Avrupa/ İtalyan işidir. Özetle mahfil süslemeleri, adeta geniş bir coğrafyanın ve farklı kültürlerin mirasçısı gibidir. Bunların hepsi özümsenip kendi üslubu içinde benzersiz bir uygulama gerçekleştirilmiş.

    Mahfilin mihrap duvarında bulunan dört, doğu duvarında bulunan iki pencere, içerisinin çok aydınlık olmasını sağlıyor. Bunların ahşap pencere kepenkleri Osmanlı ahşap işçiliğinin seçkin örneklerindendir. Genel kurguları birbirine benzeyen kapıların detaylarda hepsi farklı desenlerdedir. Kapı kanatlarının arkasında ise kalemişi ile yapılmış renkli bir bezeme görülüyor.

    Pencerelerin üzerinde ise caminin en etkileyici çini panolarından biri görülüyor. Sır altı tekniğindeki klasik çinilerin çevrelediği firuze renkli çini kuşakta, altın yaldızlı hançer yapraklı düzenlemeyle celi sülüs bir âyet kuşağı bulunuyor. Bu kitabeli çini kuşak Klasik Osmanlı sanatında bilinen tek örnektir.

    Sadece padişah ve #tarih girebilir
    Daracık odada bir başına Gizli bir kapıyla girilen halvet hücresi, padişahın burada yalnız başına devlet işlerinden uzaklaşarak manevi dünyaya dalması için tasarlanmıştı.

    Mahfilin içindeki hücre

    Yapının en etkileyici yönlerinden biri mihrap duvarının sol köşesindeki pencereden ulaşılan bir hücredir. Zengin ahşap işçiliği olan kapı açıldığında solda duvar kalınlığı içerisine yerleştirilmiş ikinci bir kapı ile karşılaşılır. Kapı kesme taş duvar ve zeminli olan küçük bir hücreye açılır. Hücrenin mihrap duvarında sivri kemerli, küçük bir penceresi vardır. Bu, mihrap cephesi içinde farklılaşan bir pencere formdur. Bu hücrenin bir itikâf hücresi olduğu anlaşılır. Cami tamamlandığında 27 yaşında olan genç Sultan Ahmed, Ramazan ayının son on gününü bu hücrede dua ve ibadetle itikâfta geçirmeyi düşünmüştür. Mahfilin olağanüstü zenginliğine karşı bu hücre alabildiğine sadedir. Adeta devletin güç ve zenginliğinin sergilendiği mahfil ile İslam inancının ilkelerine göre şekillenmiş bu hücre, iki ayrı dünyayı sultanların ve dervişlerin dünyasını yan yana getirmekte; bu zıtlık etkileyici bir izlemin bırakmaktadır.

    Mahfilin zemininde bugün kalitesiz ve rengi de mekâna uymayan bir halı var. Osmanlı döneminde kıymetli halılarla kaplandığı muhakkaktır. Mekânın aydınlatılması için kıymetli kandiller ve şamdanları da hayal etmeniz gerekiyor. Evliya Çelebi de bu avizeleri tarif eder. Mahfilde bulunan iki ahşap rahle 19. yüzyıl fotoğraflarında camide görülenlerden olabilir. Caminin ve mahfilin inşa kitabesi altın yaldızlı güzel bir sülüs hatla yazılmıştır.

    Sultanın yanında bulunmasını istediği kişilerle birlikte kullandığı düşünülen bu mekân, dışarıdan kimsenin göremediği, zengin kurgusunun herkesçe bilinemediği bir yerdi. Bu bölüm, elçi ve ziyaretçilere de gösterilmiyordu. Caminin içinde başlı başına bir sarayı anımsatan Hünkar Mahfili’nde bir pencere kapısı ardına saklanan itikâf hücresi ise açıkça sultanların dindarlığını ve tevazusunu gösteren en etkileyici mekân olsa gerek.

    MAHFİL NEDEN YAPILDI?

    Suikast korkusunun ürünü

    Hünkar mahfili padişahların ibadeti için ayrılan bir bölümdür. Aslında İslam inancında namazda sultan ile uşak arasında bir fark yok. Herkes birbirine eşit, yan yana ibadet eder. Hatta çoğu kez devletin yöneticisinin imam olup namaz kıldırması bile beklenmiştir. Ancak ilk halifelerden Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin camide namaz kılarken şehit edilmeleri, benzer siyasi cinayetlerin olasılığı, yöneticilere ibadet için ayrı bir bölüm ihtiyacını doğurmuş. Camilerde padişah, sultan, hünkâr, bey ya da şah mahfili denilen bölümler inşa edilmiş. Bu gelenek, Osmanoğullarının zamanla Akdeniz dünyasının çevresindeki İslam topraklarının tamamına hâkim olması ile genişleyen coğrafyada giderek zayıflamış. Genellikle sultanın yaşadığı Bursa, Edirne ve İstanbul’da devam etmiş.

    Ahmet Vefa Çobanoğlu

  • Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.

    İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.

    İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.

    Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.

    Vehimli Bir Baba

    Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.

    O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.

    3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.

    İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.

    Gizemli gecenin sabahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.

    Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.

    Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da
    iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.

    Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!

    Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!

    Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.

    Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.

    Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.

    Dindar ama acımasız

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.

    Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.

    İki kırılmanın müsebbibi

    Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.

    Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..

    Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.