Etiket: topkapı sarayı

  • Tesadüfen ortaya çıktı Alman uzmanlar tanımladı!

    Tesadüfen ortaya çıktı Alman uzmanlar tanımladı!

    1513 tarihli Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları sırasında Alman biliminsanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve tanımlandı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı.

    Pîrî Reis Haritası olarak bilinen, 1513 tarihli, 87cm x 63cm ölçülerinde ceylan derisine yapılmış harita, sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtalarının batı kısımlarını, sol tarafta da Antiller ve Güney Amerika kıyılarını gösterir. Haritanın sağ tarafında Afrika kıtasının üzerinde Pîrî Reis tarafından yazılan açıklamala­rın yarısı mevcut, diğer yarısı kesilmiştir. Bu durum, elimiz­de bulunan bu haritanın tam boy bir dünya haritasının bir parçası olduğunu, diğer parça veya parçalarının (Avrupa ve Asya kıtaları ile Afrika kıtası­nın doğusunu gösteren kısım) kaybolduğunu göstermekte­dir. Buradan anlaşılır ki Pîrî Reis, 1513’te dünyanın bilinen kısımları (Asya, Avrupa, Afrika) ile yeni keşfedilen kısımlarını (Antiller, Güney Amerika) bira­raya getiren bir dünya haritası oluşturmuştur. Pîrî Reis, hari­tasının üzerine kimi çizimler yapmış, kenarlarına açıklayıcı notlar yazmıştır.

    Piri Reis
    1933’te bastırıldı 1929’da bulunan Pîrî Reis haritası 1933’te Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura tarafından hazırlanıp, basılmıştı. Hasan Fehmi Bey tarafından günümüz Türkçesine aktarılan ve numaralandırılan haritanın açıklamalarını ve ayrıntılarını olduğu gibi yayımlıyoruz. Metindeki numaralandırmalar haritanın üzerine tarafımızca yerleştirilmiştir.

    Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın mü­zeye dönüştürülmesi çalışma­ları sırasında Alman bilimin­sanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve ta­nımlandı. Haritanın üzerindeki notlar, eski ve bozuk yazıları okumakta uzman Hasan Fehmi Bey tarafından Latin harflerine akta­rıldı. Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Akçura, 1933’te basılan ve burada sunduğumuz harita ve çev­rimyazılarından oluşan kitabı ha­zırladı. Cumhur­başkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Anka­ra’ya getirtip bizzat ince­ledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı. 1933’te TTK tarafından bastırılan Pirî Reis Haritası adlı kitap, haritanın bulunuşu ve önemi hakkında bilgi ver­mektedir.

    Hasan Fehmi Bey’in okumuş olduğu açıklayıcı yazılar, TTK kitapçığında numaralandı­rılmış hâlde verilmiştir. Bu açıklama yazılarının harita üzerindeki yerini okurlarımıza göstermek için, ilk numaradan son numaraya kadar harita üze­rinde numaralandırdık. Aynı zamanda okurlarımıza kolaylık olması için, günümüzde alışı­lagelmiş olduğu üzere haritayı kuzey yönü yukarı gelecek şe­kilde konumlandırdık. Haritaya bakıldığında sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtaları, sol tarafta Antiller ve Güney Amerika’nın doğu kıyıları görülmektedir.

    Muzaffer Albayrak

    PİRİ Reis haritası, Topkapı Sarayının kadîm eser­ler müzesi haline getirildiği sıralarda, Millî Müze­ler Müdürü Halil Ethem Beyefendi tarafından, 1929 senesinde, bulunmuştur. Halil Ethem Beyefendi, bu haritayı, o zamanlar İstanbulda misafir bulunan Ala­man coğrafyacılarından Prof. Kahle ile birlikte tetkik ederek, tetkiklerinin neticesini, 1931 senesi Eylû­lünde Layden’de in’ikat eden XVIII inci Müsteşrikler Kongresine bildirdi. Muhterem Türk âliminin bu ha­beri, ilim âleminin nazarı dikkatini celbetti, maruzası İtalyan ve İspanyol dillerine tercüme olunup, tabı ve neşredildi; Viyana Üniversitesi Coğrafya Profesörü Oberhummer tarafından da 1931 senesi Kânunu­evelinde, Viyana Akademisine bu keşfe dair izahat verildi.

    Bazı Türk ve ecnebi gazeteler de Kristof Kolomb’un haritası unvanile mevzuubahsimiz olan haritadan, noksan ve hatalı bir surette bahse girişmiş olduk­larından, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, bu hataların tashihi maksadile Londra’da çıkan “The Illustrated London News,, adlı resimli mecmuaya bir makale ile haritadan ve Piri Reisin “Bahriye,, adlı kitabındaki re­simlerden fotoğrafiler çıkartıp gönderdi; bu makale ve resimler İngilizce mecmuanın 23 Temmuz 1932 tarihli nüshasında intişar etti.

    Profesör Kahle “Forschungen und Fortschrifte,, mecmuasının Temmuz 1932 tarihli nüshasında bu mevzua dair bir makale neşretti. Profesör A. Deis­mann dahi 1933 senesi, Berlinde tab’olunmuş “For­schungen und Fund im Seray,, adlı bir tetkikname­sinde, Piri Reis haritasından bahsetti.

    Nihayet Profesör Kahle, “Die Verschollen Colum­bus Karte von 1498 — In einer Türkischen — Welt­karte von 1513,, adlı bir risale yazıp 1933 senesinde neşretti. Bu risale Piri Reis haritasına dair hayli malû­matı ve haritanın iki parçasının fotoğrafilerini ihtiva etmektedir.

    Yukarda yazılan kısa bibliografya gösteriyor ki Piri Reis haritası, coğrafya âlimlerini alâkadar etmiş ve az zamanda bunun üzerine epey çalışılmıştır.

    Millî tarih meselelerine derin vukufla verdikleri bü­yük ehemmiyet malûm olan Türkiye Cümhuriyeti Re­isi Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, Piri Reis haritasını, Ankaraya getirterek bizzat tetkik buyurdukları gibi, Devlet Matbaasında fac-simile usulile teksirini de emreylediler. Cümhuriyet Hükûmetinin itina ve him­meti sayesinde en mükemmel matbaalar seviyesi­ne ermiş olan Devlet Matbaası, bu haritayı aslından farksız denebilecek bir surette tab’a muvaffak oldu.

    ***

    Bu haritayı vücuda getiren Piri Reis, XV inci as­rın son rub’unda Türklerin Akdeniz Amirali bulunan meşhur Kemal Reisin kardeşi oğludur. Tarih, Piri Beyin en son resmî vazifesi olarak, Kızıl Deniz ve Umman Denizi donanmalarının Amirallığını tespit eder.

    Piri Reis Donanma Kumandanlığı vazifesini ifa ettiği gibi, o zamanın denizcilik ilimlerile de meşgul olmuş­tur. Reisin denizcilik nazariyatındaki kudret ve meha­retini, mevzuubahsimiz harita ile Bahriye adlı kitabı açık göstermektedir. “Bahriye,, Akdenizle o zamanlar Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve memleketleri tarif ve tersim ettiği gibi, denizciliğe, gemiciliğe dair de mühim malûmat verir.

    Piri Reis, haritasını 1513 senesi Gelibolu şehrinde inşa ve tersim etmiştir; ve bu tarihten dört sene son­ra, yani 1517 de, Mısır Fatihi Sultan Selim I. e. Mısırda bulunduğu sıralarda bizzat takdim eylemiştir.

    Harita, parşömen üzerine, renkli olarak, itina ile ya­pılmıştır.

    Piri Reis haritasının elde mevcut kısmı, büyük kıt’a­da bir dünya haritasının bir parçasıdır. Haritaya dik­katle bakanlar, şark tarafı kenarlarındaki haşiyelerin yarı yarıya kesilmiş olduğunu göreceklerdir. Bundan da istihraç olunabilir ki asıl harita dünyanın o zaman­lar malûm olan kısımlarını, yani Avrupa, Asya ve bir kısım Afrika ile Amerikanın keşfedilmiş parçalarını göstermekte idi.

    Müellif, haritasının bir haşiyesinde, haritayı te­lif ederken görmüş ve tetkik etmiş olduğu haritaları tafsil ile beyan eder: Antil kıyılarını tarif eden haşiye­de işbu sahiller ve adalar için Kristof Kolombun hari­tasından istifade ettiğini söyler; amcası veya dayısı Kemal Reisin yanında esir olarak bulunan ve Kristof Kolomp ile üç defa Amerikaya gittiğini ifade eden bir İspanyolun sefer hakkındaki rivayetlerini tespit eder; Cenubî Amerika sahillerine ait haşiyelerde dört Por­tekizin yeni telif olunmuş haritalarını da gördüğünü beyan eyler. Kristof Kolombun haritasından istifade ettiğini şu satırlarla anlatır :

    “Bu isimlerle ki mezbur Cezayirde ve kenarlarında kim vardır, Kolombo komuşdur ki anınla malûm ola. Bu kenarlar ve Cezirelerde kim vardır, Kolombonun hartisinden yazılmıştır.

    Eser esasında büyük bir dünya haritası olduğu için eski dünyayı gösteren birtakım haritaları da tetkik eylemiş, bilhassa kendi ifadesine göre İskender za­manında telif edilen haritaları ve “Mappa Monda,, ları ve Müslümanlar [3] tarafından vücuda getirilen sekiz kıt’a haritayı tetkik ve mütalea etmiştir.

    Bizzat Piri Reis, haritasının ne yolda telif olunduğu­nu, harita haşiyelerinden birisinde sarahatle anlat­maktadır:

    “Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olunduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Map­pa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zama­nında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap taifesi ol hartiye Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferîden ve bir Garbî Hint hartisin­den ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerin­den kim Sint ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur. Ve bir dahi Kolombonun Garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu. Şöyle ki bu diyarın hartisi bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve mute­berdir.,,

    Piri Reis haritasında asrın beynelmilel sayılan hari­ta an’anelerine riayet ettiğini “Bahriye,, sinde hususî bir fasıl içinde zikretmektedir: Şehirler ve kaleler kı­zıl hatlarla, ıssız mahaller kara hatlarla, döküntüler, taşlıklar siyah noktalarla, sığlık ve kumluk yerler kızıl noktalarla, gizli kayalar istavroz işaretile gösterilmiş­tir.

    Piri Reis haritasında dikkate şayan noktalardan birisi, Afrikanın Muhiti Atlasi sahilindeki mevkilere verilen adlardır. Babadağı, Akburun, Yeşilburun, Kı­zılburun, Kozlukburun, Altınırmak, Güzelkörfez.. gibi ki bunların hepsi öz Türkçedir.

    İkinci bir nokta da haritanın bir kopya olmayıp, muhtelif haritalardan ve Reisin ve dostlarının mü­şahedelerinden istifade suretile yapılmış orijinal bir eser olmasıdır.

    Teessüf olunur ki elimizdeki bu pek mühim harita, ancak bir parçadır; başka parçaları kopup kaybol­mamış olsa idi, 1513 senesinde yapılarak eski ve yeni dünyayı bir arada gösteren Türkçe mükemmel bir harita elimizde bulunmuş olurdu. Kristof Kolom­bun seyahatleri XV inci asrın son ve XVI ıncı asrın ilk senelerinde (Kolomp dördüncü seferinden 1504 te dönmüştür.) olduğuna göre yeni keşiflerden pek az zaman sora yapılan böyle bir harita, bütün dünya kıt’alarını bir arada gösteren ilk haritalardan biri de­mektir.

    Hasıh, XVI ıncı asrın başlarında tersim edilen bu harita muhtelif noktai nazarlardan çok kıymetli bir Türk eseridir.

    ***

    Piri Reis, haritasının kenar yazısında, Kristof Kolom­bun haritasından ve Portekiz haritalarından istifade ettiğini söylüyor. Kolombun şimdiye kadar buluna­mamış haritasından istifade iddiası, şu suretle izah edilebilir: Türk bahriyelileri, Akdenizin Garp havza­sında 1501 senesi ettikleri bir deniz muharebesinde İspanyol gemilerini zaptetmişlerdi; ve bu gemilerden birisinde Amerikadan getirilmiş eşya bulmuşlardı. Kristof Kolomp, malûm olduğu üzere, üçüncü seya­hatinden 1500 senesinde dönmüştü. Bu malûmata göre, Kemal Reis tarafından İspanyol gemisinde zap­tolunan eşya arasında Kristof Kolombun haritası da bulunmuş olsa gerektir.

    Amerika kâşifinin bu büyük keşfinden sora tersim ettiği malûm olan harita şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış olduğundan, Piri Reis haritası, Kolom­bun haritasına müteallik pek mühim bir memba de­mek olur. Kıymetli bir âlim ve Kartoğraf olan Türk Rei­si, iddia ettiği veçhile, Kolombun haritasını hakikaten elde ederek kendi haritasının çizilmesinde ondan istifade etmiş midir? meselesini uzun, derin tetkik eden Alaman Profesörü Kahle, Piri Reisin iddiasının doğru olduğunu tespit etmektedir.

    Türklerin medeniyetleri cihetinden de, bu harita büyük bir ehemmiyeti haizdir. XV inci asır sonları ile XVI ıncı asır başlarında yeni dünyanın keşfi, Osmanlı İmparatorluğunun menafiine doğrudan doğruya te­mas etmediği halde, Türk âlimlerinin bu keşfi pek ya­kından ve çok alâka ile takip etmiş olmaları, coğrafya ilminde ve harita tersiminde fevkalâde bir iktidar göstermeleri, o zaman Türklerinin Avrupa medenî hareketleri içinde bulunduklarını ispat etmektedir. Piri Reisin yukarda biraz bahsettiğimiz “Bahriye,, adlı kitabı da bu hususun başka bir delilidir; Çünkü “Bah­riye,, ozamanlar Akdenize dair yazılan eserlerin en mükemmellerindendir.

    ***

    Piri Reis haritasındaki haşiyelerin bazıları pek ko­lay okunamamaktadır. Haritayı mütalea edenlere kolaylık olmak için Cemiyetimiz azasından, eski ve bozuk yazıları okumakta mümaresesi olan Hasan Fehmi Beyefendiden o yazıların tetkikı rica edilmişti. Hasan Fehmi Bey çoğunu okumağa muvaffak oldu; okuyamadıklarını da ayrıca işaret etti.

    Haritanın şarkı şimalî kenarından başlanarak ce­nuba doğru inilmek, sora çepçevre ve merkeze doğ­ru helezonî dolaşılmak üzere yazılar numaralanmış­tır. Numara sırasile okunan, okunamayan haşiyeler aşağıya naklolunmuştur.

    1 — (Okunamıyor).

    2 — Bu diyar imaretliktir. Cümle halkı üryan yürür­ler.

    3 — Bu diyara Antilya vilâyeti derler. Gün batısı canibidir. Dört cins tuti olurmuş. Ak, kızıl, yeşil, kara. Halkı tuti etini yerler ve taçları cümle tuti yününden­dir. Bunda bir taş olur. Siyah mehenk taşına benzer. Halkı nacak yerine kullanırlarmış. Gayet te berk taş olduğunu ………. biz ol taşı gördük.

    (Not — Piri Reis Bahriyesinde der ki: “Akdenizde elde ettiğimiz düşman gemilerinde hem bu tuti yünün­den olan külâhlardan bir tanesini ve mehenk taşına benziyen taşı bulmuştuk.)

    4 — İşbu haritayı Kemal Reisin biraderzadesi unva­nile müştehir Piri İbni Hacı Mehmet 919 senesi mu­harreminde Geliboluda tahrir eylemiştir.)

    5 — Bu fasıl işbu kenarların ve dahi Cezairin nice bulunduğunu beyan eder.

    İşbu kenarlara Antilya kıyıları derler. Arap tarihinin sekiz yüz doksan altı yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cinevizden bir kâfir adına Kolombo derler imiş. Bu yerleri ol bulmuştur. Meselâ mezbur Kolombonun eline bir kitap girmiş ki Mağ­rip Denizinin nihayeti yani Garp tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir dağı vardır deyu bu kitapta bulur. Mezbur kitabı ta­mam mütalea ederek Ceneviz ulularına bu kaziye­leri bir bir şerh edip eydür gelin bana iki pare gemi verin varayım ol yerleri bulayım der. Bunlar eydürler ey epter Mağrip deryasının nihayeti payanı ve haddi mi bulunur. Buharı zulmetle doludur derler. Mezbur Kolombo görür ki Cinevizlilerden çare yok sürer İs­panya Beyine hikâyeti bir bir arzeder. Anlar dahi Ci­nevizli gibi cevap veririer. Velhasıl bunlara Kolombo hayli ibram eder âhir İspanya Beyi iki gemi verip bu­nun muhkem yarağın görüp eydür Ey Kolombo eğer senin dediğin gibi olursa seni ol diyara kapudan ide­yin deyip mezbur Kolomboyu Bahri Mağribe gön­derdi. Merhum Gazi Kemalin İspanyalı bir kulu vardı mezbur kul Kolombo ile üç defa ol diyara vardım deyu merhum Kemal Reise hikâyet edip eydür evvel Septe Boğazına vardık dahi oradan gün batısı lodo­sun ikisinin ortasına… rast dört bin mil yürüdükten sora karşımızda bir ada gördük amma gittikçe der­yanın mevci köpüklenmez olmuş yani deniz sakin olup düzelmiş ve Şimal Yıldızı dahi bahrîler puslala­rında gene yıldız derler ol yıldız gide gide dolunmuş görünmez olmuş ve dahi eydür ki bu tertipçe yıldız­lar ol diyarda görünmez gayri tertipçe görünür der. Andan evvel karşıda gördükleri adaya demir korlar ol adanın halkı gelir bunlara ok vurur komazlar ki dı­şarı çıkıp haber soralar erkeği ve dişisi el okun atar­larmış. Ol okun demreni balık süğüğünden ve cüm­lesi üryan yürürlermiş ve hem gayet… görürler kim ol adaya çıkarmazlar adanın öte yüzüne geçer bir sandal görürler bunları görücek sandal kaçıp karaya dökülürler. Bunlar sandalı almağa varırlar. Görürler ki içinde adam eti var. Meğer bunlar bu tayfa imiş ki adadan adaya çıkup adam şikâr edip yerler imiş. Mezbur Kolombo bir ada dahi görüp ana varırlar gö­rürler kim ol adada ulu yılanlar var. Ol yere çıkmadan hazer edip bir gayri adaya dahi varırlar. Demir korlar on yedi gün onda yatarlar bu adanın halkı görürler ki kendilere bu gemiden ziyan yok varırlar balık av­layıp filikasile bunlara getirirler. Bunlarda hoş görüp anlara sırça boncuk verirler. Meğerkim sırça boncuk oldiyarda muteber idiyün kitapta bulmuş imiş. An­lar boncuğu görüp dahi ziyade balık getirirler. Bunlar daim anlara sırça boncuk verirler. Bir gün bir avre­tin kolunda altın görürler altını alıp boncuk verirler. Bunlara eydür varın dahi altın getirin. Size dahi ziya­de boncuk verelim derler. Anlar varıp dahivafir altın getirirler. Meğer bunların dağlarında altın madeni varmış. Bir gün dahi birinin elinde inci görürler. İnciyi alıp boncuk verirler. Bunlar görürler ki boncuk verir­ler dahi vafir inci getirirler. İnci bu adanın kenarında bir iki kulaç yerde bulunurmuş ve dahi ol diyardan vafir bakkam ağacını yükledip mezbur halktan ikisi­ni alıp ol yıl içinde İspanya Beyine getirirler. Amma mezbur Kolombo ol kişilerin dilin bilmeyip işaretle alışveriş ederlermiş ve bu seferden sora İspanya Beyi papaz ve arpa gönderip ekin tohum öğredip kendi tarıkine koymuş bunların bir veçle mezhepleri yoğmuş. Hayvan gibi üryan yürüyüp anda yatarlar­mış. Şimdi ol diyarlar tama açılıp meşhur olmuştur. Bu isimler ki mezbur Cezairde ve kenarlarda kim vardır Kolombo komuştur ki anınla malûm oluna ve hem Kolombo ulu müneccim imiş. Mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır Kolombonun hartisinden yazılmıştır.

    6 — Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususa yirmi miktar hartiler ve Mappa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zamanın­da telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap tayfası ol hartiya Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferiden bir Garbî Hint hartisinden ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin dıyarları hendese tariki üze­rine ol hartilerin içinde mesturdur ve bir dahi Ko­lombonun garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu, Şöyle ki bu diyarın hartisi Bahriler içinde nice sahih ve muteber ise mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve mute­berdir.

    7 — Portakal kâfiri rivayet eder kim bu yerde gece ve gündüz kısalıcak iki saat olur, uzayıcak yirmi iki saat olur. Amma gündüzü gayet ıssı olup ve gece gayet çiğ düşer derler.

    8 — Portakal gemisi Hint vilâyetine giderken mu­halif rüzgâra duş gelir kenardan bunu rüzgâr kena­ra… (atar) ken fırtana ile kıble canibine gittikten sora karşılarında bir kenar görürler Anın üzerine yürür­ler… görmüşler ki hûp ve med yerlerdir. Demir korlar sandalla kenara çıkarlar, görürler kim adamlar yürür herbiri üryan ve lâkin el okun atarlar demrenleri balık süğüğünden. Bunlar anda sekiz gün yatarlar o halkla satı pazar ederler işaretle. Bu diyarları ol barçe gö­rüp yazmıştır ki maadinin çekip durur, mezbur barçe Hinde gitmeyip döner Portakala varıp haber verir. Bu mkenarları tafsilile yazarlar anlar bulmuş oldu.

    9 — Ve bu diyarda ak kıllı ve bu şekilli canavar ve dahi altı boynuzlu kâvlar olurmuş Portakal kâfiri har­tilerinde yazmışlardı.

    10 — Bu diyarda imaretlik yoktur. Cümle haraptı ve ulu yılanlar olurmuş ol sebepten Portakal kâfiri bu kenarlara çıkmazlar imiş ve hem gayet ısılar olurmuş.

    11 — Ve bu dört pare gemi portakal gemisidir ….. bulmuşur. Mağrip diyarından Habeş burnuna ge­çerler kim Hinde giderler. Şelvuk üzerine yürürler. Bu körfezi arkırı geçmeğe dört bin iki yüz mildir.

    12 — …. bu kenarda bir kale

    … olur zira

    … iklimde altın

    … halat alıp

    … nde ölçerler imiş

    (Not – Bu beş satırın beherinin yarı yerlerinden ek­sik olması haritanın kesildiğine en sarih delildir.)

    13 — Ve bir Cineviz gökesi Flandırdan gelirken fır­tına bulup önüne katar zarurî giderken bu adaların üzerine çıka varır, ve bu adalar bundan menkuldür.

    14 — Rivayet ederler kim zamanı evvelde Sanvulu­vandan derler bir Papaz yedi deryayı gezmiş derler. Mezbur bu baluğun üzerine uğramış kuru yer sanıp baluk üzerine ot yakmışlar baluğun sırtı kızıcak de­nize dalmış bunlar sandala koyulmuşlar gemiye kaçmışlar. Bu ahval Portakal kâfiriden zikrolunmaz. Kadîm Mappa Mondalarda menkuldür.

    15 — Bu hurda adalara Onvezivevercine deyu ad koymuşlardır. Yani on bir beygir demek olur.

    16 — Ve bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve tuti ve bakkam gayet çoktur. Veli imaret değildir.

    17 — Bu kenarlara bu barçe fırtına ile gelip düştük deyip durur. Adına Lekoldi Civan derler. Hartisine yazmış ki bu ırmaklar kim görünür ekseri hep altın topraktır. Suyu kaçtıktan sonra kum içinden altın toprağının vafir devşirirler hartisinde şöyle

    rivayet eder.

    18 — Portakalın fırtına bulup bu diyara gelen bar­çesi budur. Tafsili kenarda yazılmıştır.

    (Not — Bahsedilen tafsilât 8 numaradadır.)

    19 — Portakal kâfiri bundan gün batısı canibine geçmez. O canip hep İspanyanındır. Bunlar kavil etmiştir ki iki bin mil Septe Boğazının gün batısı ta­rafından sınır etmişlerdir Portakal ol canibe geçmez amma Hint canibi ve cenup canibi hep Portakalındır.

    20 — Ve bu karaveli fırtına bulup geldi bu adaya düştü, ismine Nikola Civan derler. Ve bu adada vafir birer boynuzlu kâv çoktur. Ol sebepten bu cezirenin İzledeveka derler. Yani Sayd adası demek olur.

    21 — Bu Karavelenin reisine Sir Anton Cineviz der­ler amma Portakalda büyümüştür. Bir gün mezbur Karavelisi ile fırtına bulup gelmiş bu cezirelere düş­müş vafir zencebil bulup bu adaları ol yazdı.

    22 — Bu denize Bahri Mağrıp derler amma Efrenç tayfası Mar Despanya derler. Yani İspanya Deni­zi demek olur. Şimdiyedek bu isimlerle meşhurdu amma Kolombo ki bu deryayı açmıştır ve bu cezairi ol malûm etmiştir dahi Portakal kâfiri ki Hint diyarın açtılar bu cümle birbirile ittifak ettiler kim işbu der­yaya yeni isim vereler. Bu deryanın adını Evosano kodular. Yani Sağyumra demek olur. Bundan evvel fikirleri bu imiş ki bu deryanın haddü payam olmaya, ötesi zulematola. Şimdi gördüler kim bunca kenar denizi kuşadıp durur bu derya bir göl gibi olduğu için Sağyumra deyu ad verdiler.

    23 — Bu yerde bir boynuzlu kâv olur ve hem bu şe­killi canavarlar olur.

    24 — Bu canavarların yedi karış boyu vardır. Gözü­nün aralığı bir karıştır. Amma selim nefes imiş.

    25 — Portakaldan bu diyara gelen, barçe budur. Tafsili kenara yazılmıştır.

    Piri Reis
  • Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    “Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.

    Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lar­dan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sara­yında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerin­den, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağ­rışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.

    Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığın­daki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Meh­med’in bu “Yeni Saray” tasarı­mında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht ka­pısı”nda otağ-ı hümayûn esinti­si vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hü­mayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.

    Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osma­noğulları’nın başlangıç evre­sinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvar­larından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Tür­kiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.

    2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaret­lere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuş­lardır. Buna karşın Harem dai­resi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkıl­mış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaaha­ne, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.

    Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuri­yet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakan­lar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osman­lı Devleti’nin büyük sarayı Top­kapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşın­maz birikimlerinin sergilenece­ği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgu­lanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.

    Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınır­larındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sa­rayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasar­lanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.

    Cumhuriyet_Tarihi_3
    Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).

    Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyı­larına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırla­rından ayrıldıkları tarihlere ka­dar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı ha­nedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamış­tı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.

    1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatör­lükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demok­rasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken salta­nat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Top­kapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergile­nen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durak­ları arasında yer alır.

    Cumhuriyet_Tarihi_4
    Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.

    SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…

    Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi

    Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, de­niz ve kara yönlerinden burçlar­la berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, he­nüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçü­mü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile ya­maçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç sa­ray 72 bin metrekarelik bir dikdört­gen oluşturur.

    Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve mey­danlar, bütün saray alanının yak­laşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, de­ğirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.

    Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükan­nesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzade­ler sarayın “kafes” denen meka­nında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.

    ‘TOPKAPU SARAYI’

    Adını kapısında duran toplardan aldı

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_1
    Topkapusu Yazlık Sarayı iskelesinden padişahın binişe (deniz gezisine) çıkışı.

    Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Ya­bancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.

    Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıy­la gelişlerde, sahilsarayın “Topkapu­su”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüz­deki yaygın ve resmî adı budur.

    PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI

    Kişisel tarih hazineleri ve anılar

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_2
    Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.

    İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuk­larının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıkla­rında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.

    Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günle­rinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Ende­run’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattı­rarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzna­me” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.

    ŞİİRLER, ÖVGÜLER, GÜZELLEMELER…

    Suyu kevser, toprağı misk ve benzersiz

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_3
    Harem dairesi yapılmadan (16. yüzyıldan) önceki Topkapı Sarayı’nın minyatürü. Seyyid Lokman, Şehinşahname, 1581.

    Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu gör­kemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (ben­zeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan top­rağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cen­net meyveleri misalidir” demiş.

    Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sin­de: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şa­hane, müteaddit divanhâne ve hal­vethâne ve matbah, ve habbazha­ne ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de ken­dilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.

  • Saray’ın köşesi, tarihin bahçesi

    Saray’ın köşesi, tarihin bahçesi

    Soğukçeşme Sokağı ile Divanyo­lu’nun kesiştiği köşe, İstanbul’un iyi korunmuş yerlerinden biri. Soğuk­çeşme Sokağı’nın bir yanını oluşturan surlar, Topkapı Sarayı’nı koruyan Sur-u Sultani ya da Sur-u Hakani denilen duvarlar. 1470 dolaylarında inşa edilen bu duvarlar kulelerle desteklenmiş ve arazinin durumuna göre yerleştiril­miş. Fotoğrafın çekildiği açıdan hemen solda bir zamanlar Soğukçeşme Kapısı bulunuyordu. Ancak bugün Gülhane Parkı olarak bilinen saray bahçelerine dönüştüğünde, duvara iki büyük geçiş açıldı. Sokağın kimi bölümlerindeki surlara bitişik farklı boyutlardaki ahşap evler; 19. yüzyılın anlayışını, yapı malzeme ve oranlarını göstermesi bakımından çok kıymetli. Sokak, dik bir eğimle Ayasofya’ya doğru uzanır. Dikkatsizce duvarın önüne dikilen ağaçlar ve modern sokak kaplamaları tarihî dokuyu rahatsız eder.

    Hayri Fehmi Yılmaz

    Zaman_Kaymasi
  • Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.

    İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahları­nın saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Se­lamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğün­ler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indir­me hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belge­ler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraf­lar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.

    Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balık­hane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sür­güne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.

    Osmanli_Tarihi_1
    Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.

    Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kar­deş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşle­rini, bunların erkek çocuklarını büyük-kü­çük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde ci­nayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı güt­mek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldür­ten padişahlar dahi vardır.

    Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabın­daki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilin­ce boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şöval­yeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’da­ki tutsaklığı, -olasılıkla zehirle­nerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.

    Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikin­cisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selâ­nikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:

    15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan ge­lesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönde­rir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıy­la Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.

    Osmanli_Tarihi_2
    Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.

    Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâde­ler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.

    Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sa­rayda ölen ilk padişah; 5 şehza­denin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.

    2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Mu­rad’ın ölümü ve sonrasına gelin­ce… 1595’te Erbain ayı (21 Ara­lık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.

    İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhase­kisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hami­le gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.

    Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile sakla­maya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehza­delerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferri­ka rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:

    “Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaş­tırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanı­yordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp an­laştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gel­mesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın sarayda­ki şehzadeleri anneleri ile “muh­kem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyul­muş, ezberlenmiş, dillerde idi!

    Osmanli_Tarihi_3
    19 kardeşini katleden Mehmed’in Ayasofya’daki türbesi.

    Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mu­danya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Baye­zid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüse­yin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzade­si vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyük­çelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşüne­rek belki çare olur diye ağabe­yine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:

    ‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim

    Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’

    3. Mehmed o gece kardeşle­rini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-kat­liam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sor­guçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.

    19 kardeşinin katili 3. Meh­med, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tah­tımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanma­ları nedeniyle sancağa gönder­memiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.

    Bu yazı münasebetiyle belir­telim: Şehzadelerin ve Sultane­fendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğu­lan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçile­rin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.

    17.YÜZYIL

    ‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?

    Osmanli_Tarihi_Kutu
    Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.

    Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzade­lerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.

    2. Osman da tahttan indirilip Yeniçe­rilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması ko­şuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.

  • Tarihî dokuyu korumaya ve yaşatmaya adanan bir hayat

    1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda genel müdür olan Çelik Gülersoy, sonraki yaşamını İstanbul’un tarihî yapı ve eserlerinin korunmasına, bunların bugünkü ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden değerlendirilmesine adadı. Yaptığı düzenlemeler, yazdığı kitaplarla büyük bir miras bırakan öncü bir kültür insanı.

    İstanbul’un ve yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Güler­soy, 6 Temmuz 2003 tarihin­de bu dünyadan ayrılmıştı. Arkasında bugünkü İstanbul’u etkileyen sayısız proje bıraktı. İstanbullular artık onu pek hatırlamıyor. Ondan çok daha büyük ve güçlü kişilerin yapa­madığını yapıp, yaşadığı ülkeyi korumak için olağanüstü bir çaba harcayan Çelik Gülersoy’u anmak; özellikle gençler, sev­dikleri şehirler için bir şeyler yapmak isteyenler için müstes­na bir durumdur.

    Hiç durmadan, neredeyse hayatını İstanbul’un tarihi­ne-sorunlarına adadı; hem ya­yınları hem geliştirdiği projeler hem uygulamaları ile kendi­sinden sonra da devam eden büyük etkiler oluşturdu. “En büyük eserim” dediği İstanbul Kitaplığı-Çelik Gülersoy Vakfı ve sevenleri tarafından hâlâ yaşatılıyor. Vefatının 20. yılında onu anmak için, her biri bir tez konusu olabilecek onlarca işi anlatmak kolay değil.

    resim_2024-09-01_001627809
    Yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Gülersoy, 6 Temmuz 2003’te vefat etmişti.

    Kendi kaleminden hayat hikayesi şöyle başlar: “Ordu’nun köklü ailelerinden Müftizade­lere mensup jandarma suba­yı Akif Bey (ölümü 1935) ile Münevver Hanım’ın oğludur. Babasının görevi nedeniyle bulunduğu Hakkari’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte geldiği İstanbul’da Şemsü’l-Me­katib’de başladı. Ortaokulu Beşiktaş Ortaokulu’nda okudu. 1949’da Beyoğlu Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1958’de mezun oldu. Kısa bir süre avu­katlık yaptıktan sonra 1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Tu­ring ve Otomobil Kurumu’nun (TTOK) çeşitli kademelerinde görev aldı”. 1966’da TTOK Genel Müdürlüğü’ne getirilen Güler­soy, vefatına kadar bu görevi sürdürmüştür.

    Çelik Gülersoy, Şehremi­ni Cemil Topuzlu, Said Naum Duhani, Ali Fuad Cebesoy, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşid Savfet Atabinen ve Henri Prost gibi isimlerin bulunduğu TTOK bünyesindeki zengin kültür ortamında yetişmiştir. İstan­bul’un kültür mirasını çokyönlü algılamasında bu çevrenin etkisi büyüktür.

    Gülersoy’un İstanbul üze­rinde odaklanan çalışmalarını; turizm, tarihî eserlerin resto­rasyonu, şehir tarihçiliği olmak üzere birbirini bütünleyen üç ana gruba ayırmak mümkündür. Onun restorasyon çalışmalarını İstanbullular hâlâ hayranlıkla takdir eder. Bu projelere 1971’de triptik işlemlerinin Turing tara­fından yapılmaya başlanmasıyla girişilir; elde edilen gelir, yeni projelerin geliştirilmesini sağlar. İlk projelerinden biri 1977-1984 arasında Edirnekapı-Kariye Müzesi çevre düzenlemesidir. Burada kentin yeni restore edi­len bir anıtı çevresindeki ahşap evler de restore edilir; yapının önündeki meydan düzenlenir; turistik tesisler hazırlanır. Çelik Gülersoy’un adını taşıyan vakıf da burada hizmete başlar.

    resim_2024-09-01_001632839
    Soğukçeşme Sokağı’nda bulunan Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı, Gülersoy’un ömrü boyunca topladığı İstanbul kitaplarının yanında kente dair pek çok fotoğraf ve efemerayı da biraraya getiriyor.

    1984’ten sonra Sultanahmet semtinde “Yeşil Ev” olarak tanınan bilinen Reji Nazırı Şük­rü Bey Konağı’nın restorasyonu gündeme gelir. 1985’te Euro­pa Nostra Gümüş Ödülü alan proje, Osmanlı dönemi evlerinin turizm amaçlı kullanımı için örnek ve ilk projelerden olur. Ar­tık ayakta duramayacak kadar tahrip olmuş olan konak, detaylı olarak belgelenir ve modern malzeme ile kontur-gabarisi değişmeden yeniden inşa edilir, dıştan ahşap ile kaplanır. Bir rekonstrüksiyon olan projeyle, mekanlar özgün 19. yüzyıl mo­bilyaları ile döşenerek etkileyici bir görünüme kavuşur. Bu pro­jeyi müstesna kılan taraflardan biri de, konağın bitişiğindeki Cedid Mehmet Efendi Medre­sesi ve Hazreti Abdurrahmanı Şami Tekkesi’nin de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izniyle restore edilmesidir. Tekkenin türbe bölümü ziyaret edilir hâle getirilir; medrese ise gelenek­sel el sanatlarının üretildiği ve sergilendiği bir merkez olur. İstanbul Sanatları Çarşısı olarak isimlendirilen medresenin her bir öğrenci hücresi, hat, tezhip, minyatür, kat’ı, ebru, cilt dalla­rından birine tahsis edilir; avlu­da bir kafe oluşturulur. Böylece bir eğitim yapısı olan medrese, geleneksel sanatların icra edil­diği, öğretildiği ve meraklılarına pazarlandığı yeni bir eğitim kurumuna dönüşür; ayrıca çarşı sayesinde sürdürülebilir bir kurum da oluşturulur. Bu uygulama Türkiye’de geleneksel sanatların yaşatılması ve turizm amaçlı tanıtılması açısından bir dönüm noktası olur. Bunlar, Haseki Hürrem Hamamı ile birlikte Kabasakal Caddesi’nde olağanüstü bir doku oluşmasını sağlar.

    resim_2024-09-01_001638676
    Gülersoy, 1979’da kaynak yetersizliğinden yok olma noktasına gelmiş tarihi köşklerin restorasyonuna başladı; butik otel olarak hizmete açtığı Sultanahmet’teki Yeşil Ev de bunlardan.

    Sonrasında Topkapı Sarayı ve Ayasofya arasında bulunan Soğukçeşme Sokağı uygula­ması geliştirilir. Bu iki büyük anıtın arasında sarayı çevrele­yen Sur-u Sultaniye’ye bitişik sokakta bulunan yapılar, Turing tarafından satın alınır. Bu alan­da değişen-bozulan ahşap evleri kurtarmak, arada inşa edilen ni­teliksiz yapılarla bozulan sokak dokusunu korumak için yine bü­yük bir proje geliştirilir. Modern malzeme ile aslına uygun olarak yeniden yapılan konutlar, ahşap kaplama cepheleri ve dönem mobilyaları ile 19. yüzyıl sonla­rına ait bir İstanbul sokağında yeniden doğar. Sokağın başında Naziki Tekkesi, ortalarda bir Osmanlı konak hamamı, diğer ucunda bir Bizans sarnıcı ve konutlar vardır. Sokağın tama­mının turizm amaçlı kullanımı doğru olmayacağı için, belgele­nebilen en eski yapı ve çevresi bir kitaplık olarak düzenir. Çelik Gülersoy Vakfı-İstanbul Ki­taplığı adı verilen bu tesis, tüm kente ait büyük bir koleksiyon ve arşiv işleviyle hizmet etmesi için planlanır ve sokağın kültürel yüzü olur.

    resim_2024-09-01_001642909

    Çelik Gülersoy’un restorayon uygulamaları, Boğaziçi’nde kimi tarihî koru ve yapıların düzenlenmeleri ile devam eder. Yıldız Korusu, Malta ve Çadır Köşkleri (1979-1983), Emirgan Korusu, Sarı Köşk (1979), Pem­be Köşk (1982) ve Beyaz Köşk (1983), Çamlıca Tepesi (1980), Hidiv Kasrı (1985), Fenerbahçe gibi hâlâ değişik işletmelerde varlığını devam ettiren kültür varlıkları ve tesisler, daha son­ra hazırlanan birçok proje için ilham kaynağı olur. Çelik Gü­lersoy’un restorasyon uygula­malarında farklı yöntemler ve yaklaşımlar göze çarpar; ancak genelde koruma ve kullanma dengelerine dikkat edilmiş, ay­rıca sürdürülebilirlik açısından da Türkiye için yeni yaklaşım­lar ortaya konmuştur.

    Onun kentin önemli anıtla­rının tanıtılması için yazdığı kitaplar bugün hâlâ merakla okunmaktadır. Gülersoy’un 1966’da hazırladığı İstanbul Rehberi, uzun yıllar İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtal­yanca konuşan ve İstanbul’u ziyaret eden turistler tarafın­dan kullanılmıştır. İstanbul Görünümleri: 1. Köprü ve Galata (1971), İstanbul Görünümleri 2; Tophane-Kabataş (1973), Çamlı­ca’dan Bakışlar (1982), Göksu’ya Ağıt (1987), Boğaziçi: Sorun­lar-Çözümler (1982), Ihlamur Mesiresi (1983), Küçüksu (1985), Taksim: Bir Meydanın Hikayesi (1986), Tepebaşı, Bir Meydan Sa­vaşı (1993) adlı eserleri, kendi içlerinde bir bütün oluşturur. İstanbul’un tarihsel yapıların­dan özellikle şehrin ticari, dinî ve idari hayatına damga vur­muş geniş ölçekli mimari eser­leri üzerinde duran Gülersoy, Ka’riye (1974), Kapalı Çarşı’nın Romanı (1979), Yıldız Parkı ve Malta Köşkü (1979), Dolmabahçe (1984), Hıdivler ve Çubuklu Kasrı (1985), Mavi Cami (1992) ve Çırağan Sarayları (1992) adlı ki­tapları kaleme alır; bu yapıların değişim sürecini, şehrin doğal yapısıyla olan bağlantılarını dikkate alarak insan-mekan ilişkisi temelinde inceler. Çelik Gülersoy bizzat hazırladığı kitaplar yanında, hem İstanbul Kitaplığı, hem Turing Yayınları üzerinden özellikle İstanbul ile ilgili çok sayıda eseri de bugüne ulaştırır.

  • Fethin 500. yıl kutlamaları kimseyi memnun etmemişti

    İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.

    İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş;
    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.

    1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.

    resim_2024-08-25_235133257
    Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.

    Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.

    20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.

    Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.

    Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.

    resim_2024-08-25_235138715
    29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.

    Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.

    resim_2024-08-25_235143304
    Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.

    Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:

    “Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.

    resim_2024-08-25_235148199
    Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti.  CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı.
    Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.

    İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.

    DÖNEMİN GAZETELERİ

    ‘Ele güne rezil olduk’

    resim_2024-08-25_235157146
    30 Mayıs 1953, Hürriyet

    Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.

    Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.

    Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.

    Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”.
    Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.

    Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı yakın tarihin en önemli tanığı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı’ydı. Yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık eden saray, görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan Osmanlı devletinin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi.

    Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda sömürgeleri ile zenginleşen ve büyük bir gelişme gösteren Avrupa ülkelerine yetişebilmek için bu ülkelerin kurumsal yapısını örnek almaya çalışıyordu. Devletle birlikte başkent de değişmiş; asırlardır devam eden geleneklerle şekillenen şehir, hızla ve kalıcı olarak başka bir çehreye bürünmüştü. İstanbul’un Avrupa üslubunda yapılarla tanıştığı bu yüzyıldaki değişimi, en somut olarak saray ve askerî tesisler tanımlamıştı.

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’ın 180 yıl önce, 1843’te yapımına başladığı Dolmabahçe Sarayı’ydı. Sultan 2. Mahmut’un dünyaya açılma niyetiyle temelini attığı yapı, oğlu Abdülmecid tarafından 12 yıl sonra tamamlanacak; yeni sahil sarayı 7 Haziran 1856’da açılacaktı. Böylece İmparator Konstantinos’tan beri Akdeniz’in idari merkezi olan Suriçi’ndeki saray, Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşınacaktı. Bakanlıklar ise Suriçi’nde kalacaktı. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında bugün farklı amaçlarla kullanılan eski Bakanlık yapılarını görmek hâlâ mümkün.

    Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir dönüşümü simgeliyordu Dolmabahçe Sarayı. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, sanayi imparatorluklarıyla rekabetin gölgesinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki izdüşümüydü.

    1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan edecek; 6. Mehmed Vahideddin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmeden önce ayak bastığı son ülke toprağı Dolmabahçe Sarayı rıhtımı olacak; Mustafa Kemal Atatürk son nefesini burada verecekti.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 195402
    resim_2024-08-25_195422776
    2.000 yıldır Tarihî Yarımada’da yerleşik bir kentin hükümdar sarayı, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyine, Boğaziçi kıyısına taşınmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlıların dünyaya açılma arzusunun simgesiydi.
  • Türklerin İstanbul’daki en eski hatıraları Beyazıt’ta

    Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.

    Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.

    Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.

    resim_2024-08-25_193852221
    Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.

    Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.

    resim_2024-08-25_193856984
    Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.

    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.

    Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.

    resim_2024-08-25_193900980
    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.

    Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.

    Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

  • 14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan 4. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti. 

    Osmanlı tahtından 1807’de çekilen 3. Selim, 1808’de tahta oturan 2. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah 4. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması-Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır… 

    14 aylık padişahlık
    Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı 4. Mustafa, babası 1. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.

    Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır. 

    29. Osmanlı hükümdarı 4. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah 3. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi 2. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşetengiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur. 

    Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası 1. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor. 

    Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten 4. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (2. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir. 

    14 aylık padişahlık
    İsyancılar suçlanmadı
    Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah 4. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında 4. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.

    Babası 1. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (3). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (2) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı. 

    Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. 1. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni 3. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında 3. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu. 

    Hoşgörülü 3. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır. 

    Kabakçı Ayaklanması 

    Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever 3. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı. 

    14 aylık padişahlık
    Önceki padişah III. Selim’i öldürmek için dairesine giren cellatlar, Selim’e siper olan bir kadın. (Eski tarih dergileri için yapılmış bir betimleme)

    3. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti. 

    Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi. 

    “Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (4. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.

    Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden 3. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi.

    Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah 4. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. 4. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu. 

    14 aylık padişahlık
    İmlası bozuk üslubu savruk
    Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.

    Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında 3. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.

    4 Haziran günü dua ile sakal bırakan 4. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı. 

    Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının 1. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı. 

    Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi. 

    14 aylık padişahlık
    IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında.

    Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu. 

    Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi. 

    Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan 4. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden 4. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı. 

    Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında 4. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı. 

    Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu. 

    1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”. 

    14 aylık padişahlık
    Sadrazamın ricası kırılmaya
    Sultan 4. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.

    Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler. 

    4. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı. 

    Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. 4. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu. 

    14 aylık padişahlık
    4. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu 

    Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez 4. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler. 

    Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü. 

    14 aylık padişahlık
    Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan 4. Mustafa, sağdaki kardeşi 2. Mahmud tuğrası 

    Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler! 

    Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü. 

    14 aylık padişahlık

    Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, 3. Selim’le 4. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. 3. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu. 

    30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de 4. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve 4. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu. 

    O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu 3. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. 4. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı. 

    14 aylık padişahlık
    Hamidiye (1. Abdülhamid) Türbesi’nde 4. Mustafa Sandukası 

    Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, 4. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu. 

    Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. 3. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi. 

    Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.

    İç sarayda, 4. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran 4. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu. 

    Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı. 

    2. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez 2. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı. 

    Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen 4. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular… 

    4. Mustafa ve Ailesi

    Boğdurmalar ve uydurmalar

    Padişah 4. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası 1. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, 4. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.

    4. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. 2. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara 3. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş. 

    4. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası 1. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”

    4. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4) 

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

    Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

    27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

    1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

    27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

    Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

    Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

    Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

    Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

    Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

    Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

    Muayede salonu: Sarayın kalbi 

    Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

    Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

    Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

    Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

    Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

    Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

    Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

    Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

    Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

    Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

    Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

    Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

    Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

    “Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

    “Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

    Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

    Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi… 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.