Etiket: titanic

  • Batan geminin mutfakları, Titanic’te sınıf-yemek farkları

    Batan geminin mutfakları, Titanic’te sınıf-yemek farkları

    1912 Nisan’ındaki ilk seferinde İngiltere’den New York’a doğru giden dönemin en lüks ve en modern yolcu gemisi Titanic, suyun altındaki bir buz kütlesine çarparak batmış, 1.500 kişi boğularak ölmüştü. Gemideki yeme-içme işleri için, her seviyedeki yolcu için ayrı ve detaylı mönüler hazırlanmıştı. Ancak sınıf/mevkii farkları, ölüm karşısında eşitlenecekti.

    Paul Maugé, “sautez, sau­tez!” diye avazı çıktığı ka­dar bağırıyordu: “Atlayın, atlayın!” Şef Rousseau, 2 metre aşağıdaki filikaya baktı. Çok kilolu idi. Filikadakileri tehlikeye atmaktan korkarak atlamaktan vazgeçti. Adamların her ikisi de Titanic’teki “à la carte” restoranın çalışanları idi; bu 137 kişilik özel lokanta, sabah 08.00 ila gece 11.00 arası açıktı. Geminin bilet fiyatına dahil günlük mönüden farklı bir şeyler yemek isteyen birinci mevkii yolcularına lüks lezzetler sunuyordu; bu nedenle yolcular tarafından şaka yollu “The Ritz” diye adlandırılmıştı.

    15 Nisan 1912’nin gecesin­de, Philadelphialı zengin bir çift olan Widener’lar Kaptan Smith şerefine özel bir parti için lokantayı kapatmışlardı. Parti biteli çok olmamıştı. Mutfak ekibi ve garsonlar ise hâlâ restoran­daydı. Faciadan sonra bir gazete “Titanic’in aşçıları fare gibi boğuldular…” diye başlık atmıştı. Bu başlık acımasız ama gerçekti. 60 çalışandan Maugé ve iki ka­siyer kız haricinde hiç kurtulan olmamıştı. Patronları Gatti dahil, hepsi güverteye hücum etme­sinler diye üzerlerine kilitlenen kapıların ardında kalmışlardı.

    Titanic 15 Nisan gecesi saat ikiyi yirmi geçe 1.500 yolcu ve çalışanı ile Atlantik’in derinlik­lerine gömüldü (gemide toplam 2.224 yolcu ve mürettebat vardı). Geminin asla batmayacağına çok inandıkları için, birçok yolcu kapkaranlık sulara indirilen 20 cankurtaran sandalına binmeyi gereksiz görmüştü. Yarı dolu sandallardaki insanlar, gemi sulara gömülüp de etraf zifiri karanlık olunca geri dönüp deni­ze dökülen insanları toplamaya girişmemişlerdi. 8 saat sonra 740 yolcusu ile Akdeniz turuna gitmekte olan RMS Carpathia yardım çağrısını alıp 58 mil me­safe öteden imdada yetişti. Gün ışırken 712 kadın, çocuk ve erkek gemiye alınmış ve rota New York’a çevrilmişti.

    Gastro_Tarih_1
    10 Nisan 1912’de yola çıkan Titanic, 15 Nisan gecesi 1.500 yolcusu ve çalışanıyla Atlantik’in derin sularına gömüldü.

    Titanic’te çalışan 688 kişiden 495’i yeme-içme işleri ile ilgili mutfak, depo, servis görevlileri ve kat hizmetlileriydi (à la carte restoranın 60 çalışanı ise bu sayıya dahil değildi). Geminin 1.-2. ve 3. mevkiinde seyahat eden yolculara farklı mönüler sunuluyordu. Her sabah gemi katibi ve aşçılar günün mönüsü­ne karar vermek için toplanıyor; depo sorumlusu 8 kişi, gereken malzemeleri mutfaklara teslim etmek üzere işe koyuluyordu. Bu 8 kişilik ekip, yolculuğa yetecek miktarda malzemenin satın alınmasından, bunların doğru derecede korunmasından ve günün mönülerine uygun malze­melerin mutfaklara iletilmesin­den sorumluydu.

    Malzemeler geminin G gü­vertesindeki soğuk hava depola­rında ve kilerlerde saklanıyordu. Yola çıkmadan önce alınan malzemelerin listesine bir göz atalım: 40 bin taze yumurta, 37 ton et, 5.5 ton taze balık, 12 ton kanatlı eti, 5 ton kahvaltı gevreği, 3 ton tereyağı… Peki ya sebzeler? Listede taze bezelye, kuşkonmaz, domates ve marul haricinde neredeyse hiç taze sebze yok iken 40 ton patates alınmış olması ilginç. Kahvaltı dahil her öğünde farklı şekiller­de hazırlanmış patates mutlaka yer almış. Epey fazla miktarda taze meyve de satın alınmış: 36 bin adet portakal, çok sayıda greyfurt, elma, 500 kilo üzüm.

    Uzun yolculuklarda yemek, günün en heyecanla beklenen vaktidir ya, Titanic’te de durum farklı değildi. Sunulacak ye­mekler günlük mönüler olarak basılıp yolculara iletiliyordu. 1. ve 2. mevkiide her öğün için farklı bir mönü basılmışken, 3. mevkii için sunulan yemekleri tek sayfada toplamak mümkün olmuş. 1. ve 2. mevkide kahvaltı 08.00’den 10.00’a kadar, öğle yemeği 13.00-14.30 arası, akşam yemeği ise 19.00 ile 20.15 arası servis ediliyordu. Bu saatler­de yemek istemeyen, parasını ödeyerek à la carte restoranda da yiyebilirdi. Ayrıca 1. mevkii yolcuları için, uyandıkları anda odalarında sunulan hafif bir önkahvaltı seçeneği de vardı. Kat görevlileri tepsi ile odaya bu hafif kahvaltı ve çay-kahve servisi yapıyordu. Yolcular giyi­nip- hazırlanıp restorana çıktık­larında da kocaman bir kahvaltı kendilerini bekliyordu.

    Gastro_Tarih_2
    Belirlenen saatlerde yemek istemeyen yolcuların, parasını ödeyerek yemek yiyebildiği à la carte restoran ve 1. Mevkii mönüsü (sağ altta).
    Gastro_Tarih_3

    Avrupa’da 1800’lerin son­larında üst tabaka, dışarıda yemek yemeyi küçümserdi. Birçok köklü aile asla dışarıda yemek yemezdi. İngiltere’de Kral Edward’ın başa geçmesi ile özel­likle kibar kesim gençleri arasın­da bir tutum değişikliği yaşandı. Zaten soylu bir eş ve büyük işler peşinde Amerika’dan Avrupa’ya akan endüstri zenginleri de, dışarıda yemek yeme konusunda bir rahatla­maya yol açmışlardı.

    Dönemin demiryolla­rındaki örneği takip eden gemilerde sadece iki mevkii bulunmaktaydı: Kabin ve diğeri. Kabin, varlıklı yolcu­lara mahsustu. Üniformalı garsonlar ve beyaz örtülü masalarda, kaliteli yemek­ler ile epey lüks bir hizmet sunulurdu. Diğer tarafta ise, parasını zorlukla biriktirmiş Yeni Dünya göçmenlerine layık görülmüş epey düşük standartlarda, ranzalardan oluşan yatakhaneler bulunurdu. Kadınlar, erkekler ve aileler ayrı konumlanmıştı. Yemekler küçük bir mutfaktan alınıp yatakların yanında yenirdi. Tabağını, çata­lını, kaşığını kendin getirirdin. New York’tan geri dönerken de, gemiler ufak bir ayarlama ile aynı alana canlı hayvan yükleye­rek boş dönmemiş olurlardı.

    Titanic’in inşa edildiği dö­nemde, beyazyakalıların oluşturduğu orta sınıf artık daha kalabalıklaştı. Öğretmen, mü­hendis, yöneticiler, avukatlar için 1. mevkii çok pahalı idi; ama bu kişiler, gemiye girişte trahoma, bit kontrolü yapılan göçmenler gibi muamele görmek istemiyor­du. Tabii 1. mevkii yolcuları da bü­tün diğer yolculardan tamamıyla ayrışmak istemekteydi. Onlar için de pahalı biletin üzerine ayrıca para vererek rezervasyon yapabilecekleri 6 ayrı mekan daha tasarlanarak dışarıdan işletmecilere verilmişti. Bu mekanlara diğer mevkii yolcuları alınmıyordu. İşte bu koşullar­da, okyanus aşan gemilerde bir deney olarak başlatılan 2. mevkii seçeneği kısa sürede büyük satış başarısı gösterdi.

    Titanic’in hizmetleri, alt ta­bakadan gelenler için bir tür ön hazırlık gibi sanki. Kendilerine ayrılmış minimalist, pencere­siz ama tertemiz bir mekanda, tek bir sayfa da olsa bir mönü sunularak servis alıyorlar; üniformalı garsonların servis yaptığı, İrlanda keteni örtülmüş bir sofrada, geminin logosu­nu taşıyan sofra takımları ile yemeğe oturuyorlardı. Gerçi sofralar uzun ve çok kişilik yemekhane masası gibiydi. Oturdukları sandalye ve sıralar, bit-tahta kurusu korkusundan kumaş kaplanmamış ahşap­tandı. Böcek ilaçları gelişmemiş olduğu için, gemide haşere kontrolü zordu. Bazı limanlar, kargoları buhar banyosundan geçiriyordu. Gemiye binerken kontrolden kaçabilecek olası bir salgın hastalık, varış limanında tüm yolcular için karantina an­lamına gelirdi. Gemiler büyü­dükçe sorun da büyümekteydi. Örneğin Titanic’te yataklar, her seferinde buhar temizliği yapı­lacak şekilde imal edilmişti.

    Gastro_Tarih_4
    Mevkii yolcuları için ayrılan lobi salonunda da ara öğün servisleri yapılıyordu.

    Bu göçmen sınıfı yolcular, seyahat için kişi başı aşağı yu­karı 2 aylık kazançlarına denk, bugünün parası ile 1.000 USD’ye yakın bir para ödüyorlardı. Denizcilik şirketleri, Avrupa’dan Amerika’ya akan bu grubun sağladığı düzenli gelire göz diktikleri için, hizmet kalitesi ile rekabet güçlerini arttırmaya çabalıyordu. Bu nedenle Titani­c’in 3. mevkii yolcularına sun­duğu hizmetler bile o dönemin 4 büyük denizcilik şirketinin gemilerine göre çok iyiydi. Hatta Titanic’in bağlı olduğu şirket, hareket limanını Southampton’a taşıyarak gemiye Avrupa’dan ulaşımı kolaylaştırmış, Yahudi göçmenlere de hitap eder hâle gelmişti. Gemide bir haham tarafından et için hayvanın kesilme, saklama ve ayrı pişiril­me koşulları denetlenen koşer yemekler de sunulmaktaydı.

    3. mevkiide kahvaltı olarak tütsülenmiş balık, jambon, sosis, yumurta ve değişik ekmeklerle kahvaltılık tahıllar çay-kahve eşliğinde sunuluyordu. Öğle vakti yedikleri ana öğünde çor­ba, rosto, köriler ile puding veya Amerikan dondurması oluyor­du. Çay saatinde ise soğuk et ve turta dilimleri, peynir-turşu, bol miktarda ekmek ve tereyağı veriliyordu. Şikayet gereği bir ters tutum olursa, garsonun kolundaki numara ile müdü­riyete başvurmaları gerektiği her günlük mönünün en altında yazıyordu. Şikayet edebilme hakkı bile, Yeni Dünya’da onları bekleyen yaşamın farklılığına bir göz kırpma gibiydi.

    Gastro_Tarih_5
    Kazazedeler Titanic’ten RMS Carpathia’ya taşınıyor.

    Yeni zenginler parasını verip 1. mevkii bilet almaya başlayın­ca, bu durum dönemin soylu elitleri açısından katlanılamaz bir sosyal ikilem oluşturdu. Zira eğer parasını vermişse, eski bir malikane kahyası da bir dükün yanında yemeğe oturabiliyordu. Ayaklar baş olmuştu; ne katla­nılmaz bir durumdu bu! İşte bu nedenle, 1. mevkiinin içinde de bir tür “sınıfsal farklılık seçe­nekleri” sunulmuştu. Büyük süitlerde banyo, yemek odası, daha büyük yataklar, elektrikli ek ısıtıcılar, odalarının önünde özel güverte alanı olanlar da vardı. Diyelim yaklaşık 3 bin USD’lik biletle seyahat eden yeni zenginler varsa; bir de 100 bin USD’ye yakın ücret ödemiş çok ayrıcalıklı ve prestiji arşa varmış soylular da vardı. Bu yolcuların hizmetlileri de ayrıy­dı ve 2. mevkiide ayrı kamara­larda kalıyorlardı.

    Yolcular farkında değildi ama 1. ve 2. mevkiinin yemek­leri aynı mutfaktan çıkıyordu. Titanic’in mutfakları dönemin en modern ekipmanlarına sahipti. Mönüler de ana hatları ile benzeşiyordu ama 2. mevkii yolcularının oturacakları yerler önceden belirlenmiş; sandalye ve masalar savrulma tehlikesi­ne karşı yerine sabitlenmiş; şık sunumlar yapılmasına rağmen kuşkonmaz maşası veya üzüm makası bulundurulmamıştı (Üzüm öyle avuçlanır mı, ne ayıp! Sadece 100 tane üzüm makası satın alınmıştı ve bun­lar 1. mevkiin kibar yolcularına anca yeterdi.)

    1. mevkideki bütün mönü­lerde et çeşitleri daha fazlaydı. Dondurmalar, yumurta içeren çok daha kremalı ve ağır Fran­sız dondurmasıydı. Kahvaltıda mutlaka su teresi sunuluyordu; zira dönemin anlayışına göre barsak sağlığı için bu önemliy­di. Masalarda her zaman taze çiçekler oluyordu. Yumurtalar tazeydi. Kuşkonmaz ve bezel­yeler de. Daha önceki tarihlerde gemilerde taze yumurta için ta­vuk bulundurulurken, saklama koşullarındaki modernleşme ile yumurtalar taze tutulabi­liyordu. Bira ve şampanya da sadece 1. mevkii lokantasında sunuluyordu.

    Gastro_Tarih_6
    Sonraki yıllarda batıkta yapılan su altı araştırmalarında Titanic’in ana bölümleri de görüntülenmişti.

    Geminin çalışanları arasın­daki hiyerarşi, yemek orta­mında da gözetilmişti elbette. Kaptan ve zabitler kendi salon­larında veya 1. mevkii yolcuları ile birliktef aynı yemekleri yerken; mühendisler ve kat görevlileri kendilerine ayrılan ayrı mekanlarda, aşağı-yuka­rı 3. mevkii yolcularınınkine benzeyen yemeklerini yerlerdi. Çımacı, yağcı, kömürcü, kama­rot gibi hiyerarşinin en altında yer alan çalışanlar ise olasılıkla tek kap yemek ve su ile yetin­mek zorundaydı.

    Titanic bilinenin ötesinde, aslında okyanus ötesine bin­lerce göçmeni yeni hayatlarına taşımak üzere inşa edilmiş bir “göçmen gemisi” idi. Dünya tarihinde bu açıdan da önemli bir dönemin simgesidir. Titanic ilk yolculuğunda battı ama göçmen­lerin kurduğu devletler bugün çok daha acıklı koşullarda, bambaşka coğrafyalarda mil­yonlarca göçmen oluşturan dış politikaları ile dünyanın tozunu atmaktalar. Bu neyin hırsı? Geç­mişe bakarak anlamak mümkün aslında. Keşke akşam yemeğinde lapa yerine esaslı bir biftek veril­seymiş bu insanlara…

  • Türk basınında bir öncü: Yirminci Asırda Zekâ dergisi

    Bahâ Tevfik’in 1912’de “gençleri muasırlaştırmak” için çıkardığı Yirminci Asırda Zekâ dergisi, ilklerin dergisidir. Kadın resimleri, hatta “nü”ler Türk basınında ilk defa burada yer alır. Materyalist ve anarşist değerler ilk defa dile getirilir. 34 sayı çıkan Zekâ’daki fotoğraf, çizim ve yazılar, teknik ve tasarım olarak da döneminin çok ötesinde örnekler barındırır.

    OzgunUcar-1

    Batı felsefesinin, ateizmin ve bilimsel anarşizmin ateşli bir temsilcisi olan Bahâ Tevfik (1884-1914) felsefeci Ahmed Nebil’le birlikte 1910’da Tecedüdd-i İlmî ve Felsefi Kütübhanesi’ni kurmuş, Nietzsche, Darwin ve Ludwig Büchner’i, feminizm ve anarşizm konusunda ilk kitapları Türkçeye çevirip basmaya başlamıştır. Felsefe Mecmuası (1910) ve Piyano Dergisi’ni (1910) çıkaran Bahâ Tevfik, 1912’de Yirminci Asırda Zekâ ismiyle yeni bir fikir ve aktüalite dergisi kurmuştur. Dergi, 2. Meşrutiyet’in hâlâ sürmekte olan özgürlük havası ve Bahâ Tevfik’in cesur liberal fikirlerinin etkisiyle öncü işler başaracaktır.

    İlk sayısı 5 Mart 1328 (18 Mart 1912) tarihinde çıkan Yirminci Asırda Zekâ’nın lejandı şöyledir: “Felsefi, ilmî, edebî her türlü terakki (ilerleme) ve teceddütlerden (yenilik) bahis, gençlerin yirminci asra layık içtimai ve siyasi bir terbiye almalarına hadim on beş günlük gazetedir”.

    34 sayı çıkacak derginin yayın kadrosunda yazılarıyla Bahâ Tevfik, Ahmed Nebil, Ahmet Rıfkı, F. İkbal, Fikri Tevfik, Ömer Seyfeddin, Kemâl Emin, Hüseyin Kâmi ve Suphi Edhem isimleri öne çıkar. Derginin hem ilk hem çoğu sayısında, bir dış bir de iç olmak üzere iki ayrı kapak vardır.

    5 MART 1912
    İlk sayı: 20. asırda zarafet

    Derginin ilk sayısının kapağı, yayın serüveni boyunca izleyeceği yörüngeye dair de bir mesajdır. İlk sayının dış kapağında sokakta, hayatın içinde modern elbiseleriyle Osmanlı hanımları yer alır: “Yirminci asırda zarafet. Bu resim zarif ediplerimizden İzzet Melih Bey tarafından İllüstrasyon gazetesine gönderilen vesikalar üzerine tertib olunmuş latif bir tablodur. Kıymetine mebni karilerimize takdim ediyoruz” (Aynı kapak resmi yine aynı yıl çıkan Kehkeşan Mecmuası’nın 8 Eylül 1328 (21 Eylül 1912) tarihli 1. sayısında Yirminci Asırda Zekâ’ya atıf yaparak ve arkadaki iki peçeli hanımefendi fotoğraftan çıkarılarak şu altyazı ile yayımlanmıştır: “Yirminci asırda çarşaf modası”)

    OzgunUcar-2
    5 Mart 1912 tarihinde çıkan ilk sayısında Yirminci Asırda Zekâ’nın kapağı…
    OzgunUcar-4
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 1. sayısının iç kapağı…

    Yirminci Asırda Zekâ’nın ilk sayısının iç kapak resminde de bir Batılı hanım yer alır: “Fransa başvekilinin zevcesi ve meşhur edibe Madam Raymond Poincaré”.

    Derginin ilk sayısı şu satırlara başlar: “Meslek: Ey kari! (okuyucu) Mesleğim senin hoşuna gitmektir… Zekâ”.

    1 NİSAN 1912
    Kuzey kutbunun keşfi

    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağında zarif bir kadın fotoğrafı yer alır: “Zarif bir tuvalet. Bugünlerde Paris şatolarında büyük bir şöhret kazanan Matmazel Eyuvannima”. İç kapakta ise o dönem dünyadaki bir keşfi duyuran fotoğraf okuyucuya sunulur: “Kutb-ı Cenubi’nin Keşfi: Amundsen kutb-ı cenubi noktasında irtifa eylerken”.

    OzgunUcar-5
    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağı (üstte) ve iç kapağı (altta).
    OzgunUcar-6

    29 NİSAN 1912
    Hanımlara mahsus

    Her sayıda Bahâ Tevfik “Felsefiyat” köşesiyle, Hüseyin Kâmi “İçtimaiyat” köşesiyle yer almıştır. Derginin 3. sayısında F. İkbal Hanım dergi kadrosuna dahil olmuş ve “Hanımlara Mahsus” köşesiyle güzelleşmek sanatının anlatıldığı modadan ve adab-ı muaşeretten bahsetmiştir. Derginin 29 Nisan 1912 tarihli 4. sayısının dış kapağında omuzları açık elbisesi ve kolyesiyle hoş bir kadın yer alıır: “Tablo: Alem-i manevinin saha-i maddiyatta tecellisi”.

    OzgunUcar-7
    29 Nisan 1912 tarihli Yirminci Asırda Zekâ’nın 4. sayı dış kapağı.

    29 NİSAN 1912
    Titanic faciası üzerine

    sayının iç kapağında ise o haftanın ve yılın en önemli olayı vardır: 14 Nisan 1912’de, yolculuğunun dördüncü gününde Atlantik Okyanusu’nda bir buz dağına çarparak batan Titanic. Dergi kapağındaki yazı şöyledir: “Geçen hafta New York’a giderken yolda bir cümudiye (buz dağı) ile müsademe ederek (çarpışarak) garkolan (batan) ve iki bini mütecaviz (aşan) yolcu ve müstahdeminden (çalışanından) 1.635’i telef olan Titanic vapuru Southampton limanından çıkarken. Sağda görülen, geminin kaptanı Smittir ki (Edward John Smith) telef olmuştur. Soldaki haritanın yıldızı mahall-i kazayı göstermektedir”.

    OzgunUcar-8
    4. sayının Titanik konulu iç kapağı.

    13 MAYIS 1912
    Çanakkale’yi geçemeyen İtalyanlar

    13 Mayıs 1912 tarihli 5. sayının iç kapağında Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı bir fotoğrafı vardır. Trablusgarp’ta direnişini sürdüren Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 18 Nisan 1912 tarihinde Çanakkale Boğazı’na taarruz eden İtalyan donanması başarısız olmuş, iç kapak fotoğrafının altında şu ifadelere yer verilmiştir: “Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı alınmış bir haritası. Bu haritada flamalar ve torpil hatları pek vazıh (açık) bir surette görünmektedir. Sağdaki ve soldaki haritalarda daha ziyade tadilat (değişiklik) vardır”.

    OzgunUcar-9
    5. sayının iç kapağı.

    27 MAYIS 1912
    Türk basınında ilk ‘nü’

    Derginin 27 Mayıs 1912 tarihli 6. sayısının iç sayfasında Türk basın tarihinde bir ilk vardır. Mecmualardaki bir tabu, ismi konulmamış bir yasak yıkılmaktadır. Bilinen ilk “nü” kadın resmi Bahâ Tevfik tarafından derginin 85. sayfasında göğüsleri açık bir Margret tablosu olarak yayımlanır. Kucağında bebeğini taşıyan ve sol göğsü açık tablonun altında şöyle yazar: “Margret cehenneminde. Ölür içinde”. Derginin iç sayfalarında ilk defa kullanılan “nü” resimler, ilerleyen sayılarda bu defa kendini yine bir ilk olarak kapakta da gösterecektir.
    Yine 6. sayının 97. sayfasında, “Muaşeret edeblerinden” başlığıyla, bir erkek tarafından bir kadının elinin nasıl öpüleceğini anlatan fotoğraflı bölüm bulunur. İlk fotoğrafın altında: “Bir kadının eli nasıl öpülür?”, ikinci fotoğrafın altında: “Yukarıdaki şekil mezmum (ayıp). Aşağıdaki şekil makbuldür” yazar.

    OzgunUcar-11
    6. sayının 97. sayfasında “Bir kadının eli nasıl öpülür?” tablosu.
    OzgunUcar-10
    6.sayının 85. sayfasındaki göğüsleri açık Margret tablosu.

    15 EYLÜL 1912
    Korsesiz korse reklamı!

    sayının 248 sayfa numaralı iç sayfasında bir korse reklamı vardır. Korse reklamındaki kadın bir gülümseme ve açık göğüsleriyle arz-ı endam etmektedir. Bu kez bir tablo değil de bir korse reklamında ilk defa bir kadın göğüsleri açık olarak bir mecmuada yer alır. Fotoğraf ve fotoğraf altında korsenin değil de, korsenin etkilerinin gösterilip izah edilmesi ilginçtir: “Korsenin vücuda bahşettiği şekl-i zarif (korseler hakkında yazılacak bir mütalaa münasebetiyle)”.

    OzgunUcar-12
    14. sayıdaki korse reklamında açık göğüsleriyle bir kadın

    30 EYLÜL 1912
    Kapakta ilk ‘açık’ kolaj

    15. sayının dış kapağında bir kadın portresi, “Tablo: Nafiz nazarlar” altbaşlığıyla verilmiştir. İç kapakta ise o güne dek ilk defa bir kadın fotoğrafı, sansürsüz olarak açık göğüsleriyle eski harfli Türkçe bir mecmuada kapaktan yer almaktadır. 5 farklı pozuyla ve açık göğüsleriyle kolaj yapılan kapağın altında: “Bir hüsnün safahat-ı muhtelifesi” (Bir güzelliğin çeşitli evreleri) yazmaktadır. Bahâ Tevfik, Yirminci Asırda Zekâ’nın iç sayfalarında başlattığı “nü” kadın fotoğrafı kullanımını sonunda derginin kapağında da denemiş ve tarihe geçmiştir.
    Cemil Meriç 1974’te yayımlanan Bu Ülke kitabında Bahâ Tevfik’in zamanı için öncü, ilk ve ayrıksı yayıncılığını şöyle eleştirecektir: “Bahâ Tevfik, dalâlet (şaşırmışlık, sapıtmışlık) ordusunun üçüncü gönüllüsü. İdrâkinin kapılarını her millî değere taassubla kapayan bir maddeci yazar, Batı’nın en hâyîde (müptezel olmuş, ayağa düşmüş söz) yalanlarını ilmin son sözü olarak sergiler”.

    OzgunUcar-13
    15. sayının iç kapağı…

    14 EKİM 1914
    Savaş, umut, umutsuzluk

    3 Ekim 1912’de Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine tüm yurtta seferberlik ilan edilmiş ve dergi 14 Ekim 1912’de çıkan Nâzım Paşa kapaklı 16. sayısından sonra yayınına 1 seneden fazla ara vermek zorunda kalmıştır. Yirminci Asırda Zekâ’nın 17. sayısı 5 Şubat 1914’te çıkabilmiş, derginin ismi Zekâ olarak kısalmış, logonun arka planındaki düz zemin de değişerek denizde doğan bir güneşe dönüşmüştür.

    Her ne kadar Zekâ logosunun arka fonunda doğan bir güneşle umutlar yeşertilmeye çalışılsa da, Balkan Savaşı kaybedilmiştir; yenik ve morali bozuk bir ülkenin ruh hâlinden dergi de payına düşeni alacaktır. Artık kapakta ve iç sayfalarda generallere, kumandanlara, ciddi ülke meselelerine daha fazla yer ayrılmaya başlanır.

    OzgunUcar-14
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 16. saysının dış kapağı.
    OzgunUcar-15
    Adı Zekâ olarak kısaltılan 17. sayının dış kapağı.

    12 ŞUBAT 1914
    Ömer Seyfettin’den hikaye

    Derginin 18. sayısında, Ömer Seyfettin’in “Gurultu” isimli küçük hikayesi ilgi çekicidir. İlk defa Zekâ’da yayımlanan hikayeden bir kesit şöyledir: “Muallim diğer genç ve bizden iştihalı bir mümeyyizle (sınav öğretmeni) şişman, cesur, şen ve serbest talebesini istintat ediyor, siyah tahtaya: ‘Gargouille, Gargouillement, Gargouiller, Gargouillis’ diye yazdığı şeylerin manasını soruyor, misaller getiriyordu. Konuştuğum mümeyyizin yüzü ölümü hatırlatacak kadar kansız, yanakları çökük, ağzı renksizdi. Esvapları temiz ve mükemmel olmasa, aylarca aç kalmış, bir yiyecek ekmek bulamamış bir fakir sanılacaktı. Devam ediyordu:
    – Evet, bundan başka da her kelime herkeste ayrı ve hususî bir fikir, bir hatıra yaşatır. Ve öyle kelimeler vardır ki bir adam için bütün bir tarih, bütün bir hayat, bütün bir timsaldir.
    – Ne gibi? diye sordum.
    – Nasıl anlatayım, dedi. Mesela şu tahtada gördüğünüz ‘Gargouillement’kelimesi yok mu? Bana kırık, sefil, parasız ve yorgun hayatımın bütün felaketlerini bir anda hatırlatır. Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, tarif olunmaz bir heyecan, anlatılmaz bir elem duyarım.
    Gülümsedim:
    – Mübalağa, mübalağa… Kime olursa olsun ‘gurultu’ kelimesi manasından başka ne hatırlatabilir?”

    53154008972_8079d6e319_o
    Zekâ’nın 18. sayısında Ömer Seyfettin’in “Gurultu” hikayesi…

    26 ŞUBAT 1914
    Genç Muhsin Ertuğrul’un ortaya çıkışı

    Zekâ’nın 20. sayısında dergi lejandının sol köşesi şöyle değişmiştir: “Zekâ, Türk gençlerini muasırlaştırmaya çalışır”. 28. sayıda ise 22 yaşındaki genç bir tiyatrocunun doğuşu müjdelenir. İsmi Türk tiyatrosuyla anılacak bu genç oyuncu, Müfid Ratip Bey tarafından çevrilen Fahişe adlı oyunda rol alan Muhsin Ertuğrul’dan başkası değildir. Oyundaki gencin performansı şöyle değerlendirilmiştir: “Pol rolünü oynayan gence dahi biraz daha tabii olmasını tavsiye ederiz. Ertuğrul Muhsin Bey’in bu ilk teşebbüsü, bütün hatalarına ve dekor noksanlarına rağmen şayan-ı tebriktir”. Muhsin Ertuğrul o sırada henüz 22 yaşındadır.

    OzgunUcar-18
    20. sayıda “Fahişe Münasebetiyle” yazısı.

    30 NİSAN 1914
    ‘4 paşalar’ geçidi

    30 Nisan 1914 tarihli 29. sayının kapağında Enver Paşa vardır: “Ordumuzu büyük bir faaliyetle tensik ve yeniden tanzime muvaffak olan harbiye nazırımız Enver Paşa Hazretleri”. 7 Mayıs 1914 tarihli 30. sayının kapağında ise bu defa Talat Paşa görülür: “Genç Türkiye’nin faal ve azimkar dahiliye nazırı Muhterem Talat Beyefendi Hazretleri”. Devlet erkanının önemli isimlerine kapakta yer verme durumu 18 Mayıs 1914 tarihli 31. Sayıda Cavit Bey’le devam etmiştir: “Faal ve muvaffakiyetli Maliye Nazırı Muhterem Cavit Beyefendi Hazretleri”. 4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Cemal Paşa yer alır: “Faal ve metin Bahriye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”.

    OzgunUcar-19
    29. sayı kapağında Enver Paşa.
    OzgunUcar-20
    30. sayıda Talat Paşa.
    OzgunUcar-21
    31. sayıda Cavit Bey.
    OzgunUcar-22
    32. sayıda Cemal Paşa.

    18 MAYIS 1914
    Bahâ Tevfik’in talihsiz ölümü

    Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te geç kalındığı kaydedilen bir apandist patlaması sonucu 30 yaşında, genç ve üretken çağında vefat etmiştir. Derginin 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında, iç sayfada yer verilen portresinin altında ölüm haberi şöyle duyurulmuştur: “Sermuharririmiz Baha Tevfik Bey merhum, bundan onbeş gün mukaddem hastalanarak, görülen lüzum üzerine karaciğerinde bir ameliyat-ı cerrahiye icra edildiği halde şifayab olamayıp evvelki gün irtihal-i dar-ı beka eylemiştir (rahmetüllahi aleyh)”.
    4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Bahâ Tevfik’in ardından en yakın arkadaşları görüşlerini yazmıştır. Ömer Seyfeddin şöyle yazacaktır: “Çok çalışkandı. Çok zekiydi. Fakat gayesizdi. Ey gençler! Onun yorulmak bilmez çalışkanlığını seviniz! Fakat sakın gayesizliğini taklit etmeyiniz. Çünkü asrımız milliyet ve fayda asrıdır”.

    Aka Gündüz ona olan vefasızlıktan dem vurmaktadır: “Zavallı Bahâ’yı kadirşinas bir-iki arkadaşla masum beş-on mektep çocuğu gömdü. Az kalsın musalla üstünde yapyalnız kalacaktı…”

    OzgunUcar-23
    Zekâ’nın 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında Bahâ Tevfik’in ölümü üzerine yayımlanan portresi.

    Yakın dostu-fikirdaşı Suphi Edhem ise şöyle yazacaktır: “Baha’nın üfûlü (ölümü) bana hayatta ihtimal veremediğim birçok hakikatleri daha öğretti. İnsanların vefadaki ihmallerini, nisyanlarını, her şeylerini müsamaha edeceğim. Fakat muhitimizin zekâya, ceht ve ikdama, bilhassa diğerlerini yükseltmek için şebab-ı ömrünü tebah edercesine çalışan zatlara karşı izhar etmekte olduğu bu kayıtsızlığı hiçbir vakit unutamayacağım”.

    Zekâ, Bahâ Tevfik’i iç sayfalarda iki haberle anmış, talihsiz ölümünün ardından yayınına daha fazla devam edemeyerek 2 Temmuz 1914 tarihli 34. sayısıyla yayınına son vermiştir.

    OzgunUcar-24
    32. sayıda Bahâ Tevfik’in ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıkları.
    OzgunUcar-25
    Derginin 34. ve son sayısının kapağı.