Etiket: tevfik fikret

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • Diplomat, siyasetçi, ama önce romancı…

    Diplomat, siyasetçi, ama önce romancı…

    Yarım yüzyıl önce Nur Baba, Kiralık Konak, Yaban gibi pek çok popüler romanın yazarı, büyük edibimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla söyleşi yapmış ve fotoğraflarını çekmiştim. Karaosmanoğlu’nun bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.

    Değerli ediplerimizden Ruşen Eşref Ünay­dın yüz yıl önce kendi zamanında yaşayan edipler­le Diyorlar ki başlığı altın­da söyleşiler yapmış. Bunla­rı topluca yayınladığı kitabın ilk basım tarihi 1918. Daha sonra, Hikmet Feridun Es, sa­nırım 1930’lu yıllarda akıllı­ca bir işe girişerek, Bugün de Diyorlar ki başlığı ile kendi zamanının yazarlarıyla ede­biyat tarihimize ışık tutacak söyleşilerin ikinci dalgasını gerçekleştirmiş.

    03
    Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nın son sayfalarını yazmaya devam ederken.

    1957 yılı olacak, ben Ha­yat dergisinde bir yıllık fo­to muhabiriyim. Hikmet Fe­ridun Es, Hayat dergisinin “Neşriyat Müdürü” idi. O ve Şevket Rado, bu mülakat-rö­portaj arası söyleşilerin yeni ustası Mustafa Baydar ile ko­nuşup anlaşmışlar. Yaşayan eski-yeni ediplerle bir dizi söyleşi yapılacak. Bu dizinin ana başlığı da “Edebiyatçı­larımız Ne Diyorlar?” ola­cak. Beni de fotoğrafçı olarak Mustafa Bey’in yanına kattı­lar. Aman ne güzel iş, arşivim zenginleştikçe zenginleşecek.

    Konuyu izleyişimiz üç beş ayı buldu. Kimlerle görüşme­dik ki… Evine konuk oldukla­rımızdan biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. Kaldığı apartman dairesi Teşvikiye Caddesi’ne paralel sokaklar­dan birindeydi. Görüşmenin ayrıntılarını fotoğrafladıktan sonra, yazarımızın portrele­rini de çekmek kaçınılmaz­dı. Şömine benzeri bir yerin üzerinde daha genç halinde yapılmış yağlı boya bir resmi asılıydı. Onun önünde de bir fotoğrafını çektim. Üstat eski sanatkârların klâsik pozların­dan esinlenmiş bir biçimde sağ elinin başparmağını çene­sine dayamış, işaret parmağı­nı da şakağına götürmüştü.

    01
    Yakup Kadri’nin 1957 yılında Teşvikiye’deki apartman dairesinde çektiğim ilk fotoğrafı.

    Yakup Kadri, ömrünün bir bölümünü büyükelçi olarak Avrupa ülkelerinde geçirdik­ten sonra emekli olmuş ve İs­tanbul’a yerleşmişti. Aklım­da kaldığına göre o günlerin anıları ile fazlaca meşguldü. Baydar’la yaptığı söyleşide daha çok bu diplomatlığa na­sıl itildiği üzerinde duruyor­du. Nitekim büyükelçilik anı­ları Ankara’da Zoraki Diplo­mat adıyla yayımlandı. Kitap kapağını yapmak da bana kıs­met olmuştu. Kapağa yuka­rıda sözünü ettiğim fotoğrafı yerleştirmiştim.

    Onunla ikinci karşılaş­mam, Eminönü Halkevi’nin konferans salonunda oldu. Halide Edip Adıvar’a bir ödül verilecekti, ancak kendisi hasta olduğu için törene ge­lememişti. Yakup Kadri Bey, Halit Fahri Ozansoy’la yan­yana oturuyordu. Halit Fahri Bey bizim derginin kadrosun­daydı. Beni de çok severdi. Haliyle onunla konuşurken, Yakup Kadri Bey’le de konuş­muş oluyordum.

    İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Yakup Kadri Çankaya’da, İnönü köşküne komşu bir apartman katında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş olması bir çeşit nostalji ve duygusallık nedeniyle olmuştur.

    02
    1964 yılı Ocak ayında Ankara’daki evinde çektiğim ve Gençlik ve Edebiyat Hatıraları dizisinin başında kullanılan portresi.

    1960 yılında ben Anka­ra’ya atandıktan sonraki yıl­larda Karaosmanoğlu da, ben de artık Ankaralıydık. 1960’ta Kurucu Meclis üyesi oldu. 1961 yılında demokrasiye ye­niden geçiş sırasında topla­nan Meclis’te de Manisa mil­letvekili oldu. Onun en yaşlı üye sıfatıyla meclis başkan­lığı kürsüsünde bulunduğu sırada çekilmiş fotoğraflarım da vardır.

    1965 yılının başından iti­baren Hayat dergisinde Ya­kup Kadri’nin bu kez “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” ana başlığı ile yeni bir dizi yazı­sı yayımlanmaya başlayacak­tı. Ben dergimizin 1960’da açılan bürosuna atandığım zaman Ankara temsilcimiz Yılmaz Çetiner olacaktı. An­cak o, 27 Mayıs öncesi aynı zamanda iki ortağıyla birlikte Demokrat Parti’yi destekle­yen bir akşam gazetesi çıkar­maktaydı. Menderes zama­nında resmi ilanlarla, kağıt tahsisleriyle ve banka kre­dileriyle desteklenen bu tür gazetelere “besleme basın” deniyordu. 27 Mayıs ihtilâ­li olunca, Çetiner çıkardığı gazeteden dolayı cezalandırı­labileceği kuşkusuna kapıldı, demoralize oldu. Büromuza hiç uğramadı, daha sonra da İstanbul’a taşındı. Beş yıldır büroyu tek başıma ben çekip çeviriyordum. Yazı işlerinden Yakup Kadri ile görüşmemi ve yeni başlayacak tefrika hak­kında bir tanıtım röportajı yapmamı istediler.

    06
    Hüküm Gecesi kitabının kapağını ben yapmıştım. Kapağın büyütülmüş bir fotoğrafını da poster gibi hazırlayıp kitapçı vitrinine koymuştuk. Yakup Kadri onun önünde bana poz vermişti. Kitaplarını yayımlayan Bilgi Yayınevi’nin matbaasının açılış kurdelesini kesme onuru ona verilmişti (altta).
    07

    Çankaya’da, İnönü köşkü­ne komşu bir apartman ka­tında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş ol­ması bir çeşit nostalji ve duy­gusallık nedeniyle olmuştur.

    Tek sözcüğünü kaçır­mamak niyetindeydim. Söze, “Şimdiki gibi o vakit de edebî münakaşalar sövmek­le biterdi” diye başladı. Ziya Gökalp’in arka çıktığı Genç Kalemler’den söz ediyordu. En güçlü tartışmalar sade Türkçe üzerineymiş. “Ama sade Türk­çe’den anladıkları şey, bugün anladığımız gibi sistematize ol­muş bir şey değildi. Öz Türkçe demezlerdi, yeni lisan derler­di” dedi. İlk ağızda anlattıkla­rı, kendisinin romanlarında farkında olmadan gittikçe daha sadeleşmeye gittiğini belirt­mek üzere yapılan bir girişti.

    Yaşam öyküsünden bir bölümünü Ruşen Eşref’ten okumuştum. Onun portre­sini çizerken, “Naif vücudu­nun üstünde bir mücessem küre gibi duran başı ve artık kırlaşmaya yüz tutmuş siyah kaşlarının altında iri iri par­layan gözleri” tanımlaması­nı yapmıştı. Beğendiğim bu tanımlamayı da röportajımın bir köşesine iliştirerek söy­leşiye devam ettik. Bu anıları yazmaya hangi nedenle karar verdiğini sordum.

    “Maksadım ‘Geçmiş za­man olur ki hayali cihan de­ğer’ dedikleri bir hayale kapıl­mak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmet­te bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat der­si telakki edilmemelidir. Ak­si halde sıkıcı bir şey olurdu” şeklinde yanıtlamıştı sorumu.

    08
    Bilgi Kitabevi’ni ziyareti sırasında yayınevi ve kitabevinin sahibi Ahmet Küflü ile.
    05
    Geçici Meclis Başkanlığı sırasında Devlet Başkanı Cemal Gürsel ile.

    Son zamanlarda aydın gençli­ğin gereğinden fazla politikaya çekilmiş olmasından yakını­yordu. Gençliğin bu havadan kurtulması, millî hayatımızda daha çekici alanların var oldu­ğunun anlatılması gerektiğine inancını dile getiren düşün­celer öne sürüyordu. “Onları bu ufuklara çekebilir miyim bilmiyorum, ama onlara ders vermenin sıkıcı olabileceğinin de farkındayım. O yüzden hatıralarımı yazarken onlara bir roman havası vermeye ça­lıştım” diyordu. “Peki, bu hatı­ralar bilinen edebiyat tarihi­mize fazladan neler getirecek” diye sorduğumda da şunla­rı söylemişti: “Harf inkılâbı yaptığımızda geçmişimiz­le bağı koparmıştık. Kopan şeyi okullarda öğretmenler pamuk iplikleriyle bağlamaya çalışıyorlar. Ben şimdi bu iplikleri daha kuvvetli bir bağ şekline sokmaya gayret edi­yorum.”

    Tevfik Fikret, Abdülhak Hâmit, Cenap Şahabettin gi­bi ediplerin özel hayatlarını ve politik görüşlerini anlatır­ken, iki dönemi birlikte ya­şayanlarca eleştirilmeyi göze almakla birlikte, savunması­nı da şöyle yapıyordu: “Bilir­siniz ki ben her şeyden önce romancıyım” diyordu, “Ele al­dığım insanları tahlil etmeyi severim. Her insan kompoze­dir. Yani iyi tarafları da vardır, kötü tarafları da. Bahsettiğim şahısları olduğu gibi, davra­nışlarını da zamanın fikir ce­reyanları içinde değerlendir­meye gayret ederek anlattım.”

    Anılarını yazmaya nasıl karar verdiğini “Maksadım ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ dedikleri bir hayale kapılmak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmette bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat dersi telakki edilmemelidir” diye açıklamıştı.

    Anılarda en çok kimlerin yer aldığını sormuştum. En çok yakın arkadaşlarından söz etmiş. Bunlar da Ahmet Haşim ile Yahya Kemal imiş. “Bugün Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in şiirlerini pek hatırlamazsınız ama birbiri­nin zıddı gibi görünen Ahmet Haşim ile Yahya Kemal bir devir açmamışlarsa da eski ve yeni arasında köprü teş­kil etmişlerdir. Yahya Kemal şiirlerinden çok, ne yazık ki kayda geçmemiş konuşmala­rıyla birçok gence ufuklar aç­mıştır. Meselâ Ahmet Hamdi onun yetiştirdiği bir insandır. Bugün şiirler serbest nazımla yazılıyor. O yolu açan da Ah­met Haşim’dir. Daha başkala­rı da var ama, ben en tepede­kileri yazdım” demişti.

    “Tamamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öteye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşimizin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve yazarlardır” olmuştu.

    Söz döndü dolaştı, öz Türkçe üzerinde yoğunlaş­tı. “Bugünü hazırlayan dün­dür” dedi. Masasının üze­rinde siyah ciltli kocaman bir kitap vardı. Elini onun üzerine koydu. “Bu Şemset­tin Sami’nin meşhur lûgati. Dün akşam önsözünü oku­yordum. Altmış yetmiş yıl önce öz dilden bahsediyor. Çağataycadan bile kelimeler alınıp, Arapça ve Farsçaları­nın birer birer atılması gerek­tiğinden söz ediyor” dedik­ten sonra vaktiyle bu akımın destekçisi olan daha pek çok yazarın bulunduğu, örneğin Şinasi’nin bir öz Türkçeci ol­duğunu, “Yoktur Tapacak, Çalaptır Ancak” sözünün ona ait olduğunu. Molière çevir­meni Ahmet Vefik Paşa’nın “Arapça isteyen Urbâna git­sin, Acemce isteyen Îrâna git­sin / Ki biz Türküz bize Türkî gerek” diyecek kadar bu fikri benimsediğini, sonra bu soru­nu Ziya Gökalp’in ele aldığı­nı, sistematik hale getirdiği­ni anlattıktan sonra “Gökalp, Arapçanın ahenk ölçüsü olan aruz veznini atalım, nesirde de kelime alabiliriz ama kaide almamalıyız diyordu” dedik­ten ve kendi anlayışına göre bir dereceye kadar sadeleş­tirmeden yana olduğunu kay­dettikten sonra da, sözlerine ancak sevgili dostu olduğunu söylediği rahmetli Nurullah Ataç’ın yolunun da pek çıkar yol olmadığını eklemişti. “Ta­mamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öte­ye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşinin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve ya­zarlardır” olmuştu.

    04
    Söyleşimiz sırasında bir düşünceye dalış ânı.
    09
    Kayınbiraderi Burhan Belge’nin cenazesinde (sağdan ikinci).

    Yakup Kadri Karaosma­noğlu’nun Gençlik ve Ede­biyat Hatıraları kendisiyle yaptığım söyleşinin yayın­lanmasından bir hafta son­ra, 1 Ocak 1965 tarihli Ha­yat dergisinde yayınlanma­ya başladı. İlk sayfada benim çektiğim portresi yer alı­yordu. Onun altına kendisi­nin şairini anımsayamadı­ğı bir ikilik kayıt düşülmüş­tü: “Tövbe ya rab, hata rahına gittiklerime / Bilüp ettikleri­me, bilmeyüp ettiklerime…” Anılar dergide 34 hafta süre­since yayınlandı.

    Böylece, tam yarım yüz­yıl önce bu vesileyle Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, So­dom ile Gomore, Yaban, An­kara, Panorama gibi pek çok popüler romanın yazarı bir büyük edibimizle bir görüş­me yapmış olmak, portreleri­ni arşivime katmak beni çok mutlu etmişti. Daha sonraları da, birçok kere kendisiyle bir araya gelmiştik. Yeni baskı­ları yapılan bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.

  • Tevfik Fikret

    Tevfik Fikret

    Umutla yeis, imanla red arası salınan, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gören, kararları ve yapıtlarıyla benzersiz bir miras bırakan özel bir insan, sıradışı bir karakter.

    On sekizinci yüzyılın son yılında, 42 yaşında öldü Şeyh Galip; onunla birlikte Dîvan şiiri geleneğinin altın döneminin so- na erdiğini görüyoruz: İz sürücüleri aynı düzeyi tutturamamışlardır. XIX. yüzyıl, öte yandan, ‘Batılılaşma Dönemi Türk Şiiri’ başlığı altında toplanan, kendi geleneğinden şüphesiz kopmayan, buna karşılık Avrupa uygarlığının kimi değerlerine yakınlık duyan edebiyatçıları merkeze taşıdı. Bugün dönüp bakıldığında, Tevfik Fikret’in hem şiiriyle, hem duruşuyla ilk canalıcı kırılma noktasını temsil ettiğini görüyoruz: Modern şiirimizin doğumunu, Yahya Kemal’i ve Hâşim’i olduğu kadar, Nâzım Hikmet’i ve sonrasını da tetikleyen ana figür odur.

    Tevfik Fikret, Âşiyan’daki evinden hâlâ umutla Türkiye’nin geleceğine bakıyor.

    Gelgelelim, sözgelimi akranı Cenap Şahabeddin gibi şaire indirgeyemeyiz Fikret’i: Bu tanımlama biçiminden bütün temsil etmiş olduklarıyla taşar: Şairden fazladır, fazlasıdır, çünkü bir simgeye de dönüşmüştür.

    Her simge kaçınılmaz olarak çift kutupludur. Bir uçta Fikret’i özgürlüğün, başkaldırış ve diklenişin, gururun ve ödünsüzlüğün bayrağı olarak görenler varsa, öteki uçta onu dinsizlikle, halkı küçümsemekle, ulusal duygulardan yoksunlukla suçlayıp, karalayanlar yeralır. Kimseyi kayıtsız bırakmamıştır.

    Kutuplaşma, çağdaşlarıyla başlamıştı: Âkif en ağır sözlerle kişiliğine ve şiirine yüklenirken, Halid Ziya onu Baudelaire’den kat kat üstün bulduğunu yazıyordu. Ölümünün ardından tablonun değişmediğini görüyoruz: Yahya Kemal, şiirinde nesir boyutunun ağır bastığını söyler ama kendisine ve kuşağına yolu Fikret’in açtığını teslim eder, yapıtını önemsediğini gösterir. Necip Fazıl hem “basit ve cüce kırgınlıklar”a bağlı bir kişilik eleştirisi yapar, hem şiirini küçümser. Taban tabana zıt konumdaki Dıranas, dünya şiirinde eşi görülmemiş bir girişimle Rubab-ı Şikeste’den Kırık Saz’ı doğurur. Cemal Süreya ise hiçbir şaire yöneltemediği amansızlıkta bir reddiye yazısıyla aydını ve şairi infaz eder.

    Âşiyan’daki ev: Fikret’in aynası Şair, kendisinin tasarlayıp yaptırdığı evinde, bir anlamda kendi iç sisinin merkezine çekilmişti. Âşiyan Farsçada “kuşyuvası”anlamına geliyordu.

    Fikret ‘bir şairden fazla’sı olduysa, burada hudayinabitliğin payı görülemez: Aydınlanma’dan, 1789 Devrimi’nden başlayarak Victor Hugo’nun siyasal çıkışına ve sürgününe, oradan Dreyfuss davasında Zola’nın ön alışına giden çizgide Avrupalı edebiyat adamları “entelektüel” kimliğinin belirip netleşmesini hazırlamışlardı; bizdeyse, öncü figür, Tanpınar’ın altını çizdiği gibi Namık Kemal’di: “Onun şahsiyetini sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, hürriyet kelimesidir… Başka hiçbir meziyeti olmasa, sırf bu kelimeyi ilk def ’a olarak bu cemiyetin içinde bu kadar aşkla, bu kadar gür sesle ve bu kadar sık olarak kullanmış olması onu tarihimizin en büyük ve en istisnaî hâdiselerinden biri yapmaya kifayet eder”.

    İşte Fikret’i döneminin ediplerinden ayıran, karşıt kutuptaki Âkif ile aynı kavga hizasında tutan fazlalığı Namık Kemal’den devraldığı bayrağı, en az onun kadar zorlu koşullarda taşımayı üstlenmiş olmasında aranmalıdır: Türk şiirine apaçık ve doğrudan ilk siyasal duruşu taşıyan başkası değildir. Ve sözkonusu duruşun ana niteliğini “fikri ve vicdanı hür” olma özelliğinde billûrlaştığını belirtmek gerekir.

    Galatasaraylı Tevfik Fikret Tevfik Fikret, Mekteb-i Sultani’de müdürlük yaptığı yıllarda, Galatasaray futbol takımıyla.

    Tevfik Fikret, başlangıçta yalnız bir adam değildi. Malumat’tan Servet-i Fünun’a, çevresinde kendisine saygıyla bağlı değerli yazarlar oldu. Ülkeye, şehre nüfuz eden baskı ortamının karşısında zaman zaman ortak yılgı anlarını paylaştılar: Nuvel Zeland’a firarî çıkma ya da Ege’de bir çiftliğe çekilme düşlerini körükleyen de, son aşamaya yaklaşıldığında geri adım atan da Fikret’ti.

    En gözüpek diklenişleriyle en kırılgan kabuğuna çekilişleri arasında yaşadığı gelgitleri anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenler “karakter”ine bağlı biçimde keskin yargılar geliştirmişlerdir.

    Tevfik Fikret’in karakteri gündeme geldiğinde sık kullanılan sıfatlar hodbîn, bedbîn, alıngan, münzevi türünden gri siyah bir ruh atmosferini işaret edenlerdir. Bizde melankoli üzerine en kapsamlı çalışmayı (1997) yapmış olan Dr. Serol Teber’in Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası-Âşiyan’daki Kâhin (2002) başlıklı kitabı, şairin çetrefil iç dünyasının bileşenlerinin ayrıntılı çözümlemesini içerir: Umutla yeis, imanla red arası nasıl salındığını, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gördüğünü, kararları ve yapıtları aracılığıyla sökmemizi sağlayan bir yorumdur Teber’inki.

    Karakterinin bu asal özelliği ve altında bekleyen çift kutupluluk, Tevfik Fikret’in hem yazınsal, hem siyasal, hem yaşamsal stratejisini ve onu ören hamlelerini belirlemiştir. “Sis” imgesi sözgelimi tipik bir simge olarak karşımıza çıkar: İstanbul doğasının bu vazgeçilmez arızasının hüküm sürdüğü Boğaziçi’nin en kuytu bölgesini seçerek orada Âşi- yan’ını kurmuş, böylelikle bir anlamda iç sisinin merkezine çekilmiş, en güçlü şiirlerinden birini bu s/imge üzerinden kurmuş, ülkenin siyasal atmosferini doğal atmosfer olayıyla çakıştırarak dipsiz bir derinlik alanı oluşturmayı başarmıştı.

    Burada, Âşiyan’a küçük bir parantez açmak gerekiyor. Fikret’in, bize ulaşmış suluboya ev resimleri, nasıl bir “yuva” (âşiyanın Farsçada ‘kuşyuvası’ anlamını taşıdığı unutulmazsa) tasarladığını gösteriyor. Şüphesiz bütünüyle özgün bir mimarî çözümden sözedilemez Âşiyan konusunda; Afife Batur’un altını çizdiği gibi Arts and Crafts anlayışının türevi bir girişimdir bu. Gelgelelim sorunu başka bir cephesinden ele almak yanlış olmaz. Bir şairin kendi evini çizmesi ve gerçekleştirmesi sık rastlanan durum değildir; hele ki kuş ile özdeşleşerek! Öte yandan, Âşiyan, konumu ve kimi özellikleriyle enikonu şahsîleşmiş bir uzamdır. Hayatın ortasında ölümü (mezarlık) barındırması, merdivenle okula bağlanması, geri duruşuyla şehirden ve şehirlilerden kopması onu Fikret’in bir aynası kılmaya yetmiştir. Yarı zemin mutfak penceresine şairin “Sokrat’ın Penceresi” adını takmış olması, üzerinde ayrıca durulmayı bekleyen bir seçimdir.

    Müdürlükten istifası üzerine Kalem dergisinde çıkan karikatürü.

    Tevfik Fikret’in öğretmen kimliği, Galatasaray yıllarındaki hali tavrı, hangi ilkelerini koruma adına o “yuva”sından ayrılışı, Robert Kolej’e geçişinin yarattığı abes tartışmalar enikonu mürekkep akıtmış konular. Karakterinin çift kutupluluğunun izleri bu bağlamda da belirgindir: Köklü karamsarlığı onu dibe çökerttiğinde geleceğe inancını, güvenini, umudunu yitirir gibi olur; hemen ardından öğrencileri, gençler, bir o kadar da çocuklar karşısında harekete geçer, en büyük sorumluluğunun kaynağı olarak görür yetişmesine katkıda bulunduklarını. Âşiyan’ı okula bağlayan merdiven bu gündelik gelgitin somut sahnesi, Fikret’i içinden dışına bağlayan köprü olmuştur.

    Şair, bir bakıma Rousseau’nun izini sürerek eğitimi taçlandırmıştı dünyasında. Ortasında yaşadığı gecenin bittiğini kendisi göremeyecek olsa bile, gençlere yönelik ana tasası onları geleceğin ışığına hazırlamaktı. Halûk’un Defteri’ndeki “Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk” dizesi bütün bir programın sol anahtarıdır. Gene de, 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bu ümitleri de söner: Gençleri de sürükleyip götürecek kıyamet tablosuna bakarak bir tek çocuklara bel bağlanabileceğine varmıştır: Şermin (1914) şüphesiz ısmarlanmış bir kitaptır (Satı Bey’in kurduğu yuvadaki çocuklar için), ama neredeyse hayalî bir toruna seslenir Fikret.

    Şair böyle, insan böyle. Birincisine erişmek görece daha kolay: Yapıt önümüzdedir, donanımımıza ve tercihlerimize bağlı biçimde Rubab-ı Şikeste’yi ya da Kırık Saz’ı okuyarak, yorumlayarak ona sokulabiliriz. Zor, zorlu olan: İnsana dokunmak, yaklaşmak. Tevfik Fikret’in yaşamöyküsüne ilişkin birçok iz devşirilebiliyor kaynaklardan: Çağdaşlar; Rıza Tevfik’ten Halid Ziya’ya, Hüseyin Yalçın’dan Mehmet Rauf ’a veriler sunar; izsürücülerse, Ertaylan’dan Kenan Akyüz’e, Ruşen Eşref ’ten Tanpınar’a hatları dolgunlaştırırlar. Gelgelelim ele avuca kolay sığmıyor Fikret: Çetrefil huy haritası, gizli kapaklı yaşam çizelgesiyle.

    Halid Ziya’nın dediği gibi “çok okumayan” bir edip miydi? Feyhaman Duran haklı mıydı: Biriki yıl Avrupa’da resim atölyesine katılmış olsaydı, hepsinden üstün bir ressam olabilir miydi? Feridun Nigâr’ın ileri sürdüğü gibi eşi kendisine “hiç lâyık” değil miydi? Selim İleri’nin düşünü kurduğu gibi Mihri Hanım’la aralarında derin bir tutku bağı var mıydı?

    Tevfik Fikret tıpkı Namık Kemal, tıpkı Sait Faik, 50 yaşını göremedi. Son günlerinin yakın tanıkları “öyle” yaşamaktan yorgun düştüğünü, gelgör ki hastalığını yenmek için gerekeni yapmaya yanaşmadığını aktarırlar. Ölümünden biriki saat sonra hekiminin ve ailenin izniyle Mihri Hanımın çıkardığı ölüm maskesine mıhlanmış ifadede yaralı, kanadı kırık bir kuşun kederli ama çekip gitmekte kararlı ifadesini okuyorum — tam yüzyıl sonra.