Etiket: tbmm

  • İlk Çocuk Bayramı

    İlk Çocuk Bayramı

    23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den 1 yıl sonra çıkarılan yasayla millî bayram ilan edildi. Basında farklı isimlerle anılmış olsa da, yasada bayramın adı konulmamış, “millî bayram” ifadesiyle yetinilmişti. Sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, bu bayram gününü 1925’te “Himaye-i Etfal Günü”, 1926’da “Çocuk Günü” olarak kutladı; 1927’den itibaren de 23 Nisan “Çocuk Bayramı” adıyla kutlamaya başladı. Fotoğraftaki çocuklar, 1927’deki ilk “Çocuk Bayramı”nda Galata Köprüsü’nde Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) rozeti satıyorlar.

    Sonraki 23 Nisan’larda hem “Çocuk Bayramı” hem de TBMM’nin açılış yıldönümü ayrı iki etkinlik olarak kutlandı. Bu durum, TBMM’nin açılış yıldönümünün 1935’te çıkarılan yasayla “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılmasının ardından da devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise iki bayram birleştirildi ve adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi_1
  • Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.

    Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bu­karak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türk­çede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektle­rinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.

    “Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştü­ğünden “ulus” biçimini alır. Keli­me, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bü­rünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelle­şir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görü­rüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
    Turk_Dili_Tarihi_2

    Moğol toprakları tek mer­kezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halk­lar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenir­ler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şek­lini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullan­maya başlar: Kır­gızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ek­ler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağım­lılık türeticileridir).

    “Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerinde­ki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk an­lamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düş­man gelip elinden alır).

    “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mus­tafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazete­sinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.

  • ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…

    Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı geliş­meler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceği­ne ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcın­da, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyor­sunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anaya­sa, halifeliğin geleceği, Lausan­ne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Ha­nımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabile­ceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya de­ğindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazı­larıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”

    kadin_dosyasi_10
    16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.

    Halide Edip Hanım bu çı­kışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı ke­sin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bu­lunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yete­rince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşleri­ni ailelerinin reisi olan erkek­lerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seç­men olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Ha­ziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartış­malar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın baş­kanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Ha­nım’a ise İzmir’den bir, Şebin­karahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.

    Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirli­ğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatma­lar yapılınca tartışma da başladı.

    kadin_dosyasi_9
    1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.

    Gelen itirazlardan öyle anla­şılıyor ki, 10. maddenin oybir­liğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yal­nızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “er­kek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçim­de okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresi­nin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu deği­şiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.

  • Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    TÜRKİYE ABD’YE YOL VERMEDİ

    Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,
    1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin
    Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin
    vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem
    ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen
    temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi,
    TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının
    da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de
    bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz
    olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini
    etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil;
    insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.

    Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bunun­la birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yok­tu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.

    kapak_dosyasi_4
    Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.

    O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bu­nun uluslararası meşruiyeti bu­lunmadığına işaret eden ve mu­halif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmiş­ti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etki­lerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirme­miz gerekiyordu.

    Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik ha­valimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böy­le düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorum­luluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.

    Tabii böyle bir olaya girerse­niz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojis­tikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakıla­cak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecek­ler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Sad­dam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fır­satını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Orta­doğu’da Filistin meselesi çözül­memiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de in­san kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın pa­rası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in gü­venliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıy­dı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.

    Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın gö­rüşleri ve hareketi çok önem­liydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihti­malleri aktarıyordu.

    Bizim için bir başka tedir­ginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönem­den sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Tür­kiye’nin demokratik ve eko­nomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyece­ğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türki­ye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüz­de, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol verme­si” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güney­doğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döne­me geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.

    kapak_dosyasi_5
    2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.

    Ayrıca Türkiye’deki “Kürt me­selesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrol­lerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz prob­lemlerin ortaya çıkmasıydı.

    Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaş­lar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerek­tiğini düşünüyor; derin analiz­lere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.

    İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komu­tan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşme­de, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girme­si, çıkartma yapılacak iskele­ler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele et­meyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götü­receğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl daya­tıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.

    kapak_dosyasi_6
    1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.

    Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Ge­nel Başkan Tayyip Bey de bir ko­nuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi parti­lerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.

    Şu bir gerçekti ki, Türk ka­muoyu ciddi bir şekilde bu sa­vaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benim­le de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçire­ceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyor­dum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçil­miş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.

    O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saa­tinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadın­lar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklım­dan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugü­nün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meş­ruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygu­lar içinde meclise gittim.

    Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mese­le, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faali­yet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.

    Konuyu meclise getirdiği­mizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuş­mamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepi­nizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullan­mayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için du­rumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’i­miz de öyledir” dedim.

    kapak_dosyasi_7
    AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.

    1 Mart 2023’te Meclis’te ya­pılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.

    Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duy­gusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar gü­den insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebili­rim. Kendi topraklarımız­dan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdü­münde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.

    kapak_dosyasi_8
    Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.

    Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviye­ye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünya­sında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet eder­lerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşı­mı değişmişti.

    ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Ameri­kancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıy­la ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağdu­yulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.

    Powell
    Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.

    Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş de­ğildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türki­ye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artı­şının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkileri­miz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’y­le daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görü­nen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşma­lar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı ol­dukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.

    kapak_dosyasi_10
    O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.

    Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle bera­ber hareket edilmesi gerek­tiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluştur­maya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisi­ni daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.

    ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sa­nat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişki­lerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Tür­kiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.

    CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU

    Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…

    Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.

    kapak_dosyasi_kutu

    Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müda­hale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardım­cısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.

    1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kita­bında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.

    Böyle bir ortamda 1 Mart tezke­resi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Mec­lis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.

    Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesi­nin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedil­mesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.

    Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk as­kerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler si­yasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!

    Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Ame­rikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gön­derdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politika­larını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.

  • 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Küresel sonuçları bakı­mından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye toprakları­nın, Irak’ı işgal etmek için sal­dıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktida­ra gelen, başbakanlığını Abdul­lah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetre­filli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.

    Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik si­lahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müda­halede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesin­likle yanaşmıyordu.

    kapak_dosyasi_3
    ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.

    Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,­diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Ameri­kan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkere­nin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yar­dımcısı Dick Cheney sık sık arı­yor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Anka­ra’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:

    “Tezkereyi reddederseniz eko­nominizi mahvederiz”.

    Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üste­sinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Ola­ğanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplan­tıda kaygılarını şöyle paylaşa­caktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savrulu­ruz. Başlattığımız reform süreci durur”.

    AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunlu­ğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.

    Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden bir­kaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya red­dinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçla­rının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.

    Artık yolun sonuna gelin­mişti. 1 Mart’ta heyecan doruk­taydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada her­kesin gözü-kulağı TBMM’ydi.

    kapak_dosyasi_2
    Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.

    Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’n­de öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.

    Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türki­ye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu geliş­me özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hare­ket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakere­lerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.

  • Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.

    Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eği­tim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüş­diye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.

    Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa ba­ğımlı, cemaat, kilise okullarıdır.

    Türkiye’de her kanal ve dü­zeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eği­tim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edil­mesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-o­kumamış vatansever kadro­lar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılır­ken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.

    29 Ekim 1923’te cumhuriye­tin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiş­tirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulu­sal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İn­kılâbı’nın da habercisi olacaktır.

    Yabancı okulların duru­mu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldı­rıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bun­lar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durum­daki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapa­nır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.

    Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygu­lanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğre­tilmeye başlanacaktır.

    inkılap_tarihi
    Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.

    BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ

    ‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’

    Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eği­tim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değer­lendirecekti:

    “Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacak­larını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerile­riyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Ted­risat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görme­mektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)

    Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynel­milel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebile­ceğini göreceğiz (…)

    Bütün bu topraklara Türk mahi­yetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka cami­alara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliye­tindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)

  • Abdülmecit’in talepleri, Mustafa Kemal’in planları…

    Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    ‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.

    Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayı­labilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaş­kanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdül­mecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.

    İsmet Paşa’nın aktardıkla­rına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve gelece­ğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #ta­rih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlile­rinin kendisini ziyaret etme­meleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylene­cek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri ol­masına ilişkin, dolaylı bir istek­te bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.

    Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siya­sal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, ola­caksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.

    Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı ya­nıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işa­retini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazete­cileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siya­sal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklen­tisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cum­hurbaşkanlığının ortaya çıkma­sıyla birlikte Abdülmecit Efen­di’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleş­memişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerin­den kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bu­nun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini söz­konusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamle­sini yapacaktı.

    Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mus­tafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, ya­bancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurla­rının kendisine saygı ziyaretle­rinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülme­cit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşama­sına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.

  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.