Etiket: taliban

  • Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…

    Afganistan’ın dünü ve bu­günü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hak­kında en bilgili kişi olarak gös­terdiği Rubin Barnett’ın sözleri­ni aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünya­nın aynasıdır”. Benzer bir bi­çimde ünlü Hintli şair Mu­hammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabe­te bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.

    Haritaya bakıldığında kom­şu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suu­di Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işi­miz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.

    20. yüzyılda Afganistan ta­rihini hızlandıran hadise, SSC­B’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zen­gin olmayan ülkede muhafaza­karlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaş­tan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıl­lar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    Taliban aslında Sovyet işga­line karşı mücadele içinde şe­killenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından hal­kın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalk­ması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalın­tılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden can­landırılmasını temsil edecekti.

    1992’de rejimin düşmesiy­le toprak ağalarının önderli­ğindeki çeşitli mücahit grupla­rı arasında bir içsavaş süregit­ti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, ço­cuklar, sade insanlar bu yıkın­tının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kö­kenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafın­dan öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalı­şan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakis­tan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hi­zip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmi­yordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.

    1994’te Pakistan’da medre­selerde örgütlenen ve adını bu­rada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Ta­liban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlı­ğına göre, “daha az” kötüydü.

    ABD, Taliban’ın ülkede is­tikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Tali­ban’ın elde ettiği en büyük ya­bancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la bir­likte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Ta­liban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir par­çasıydı. Mücahit çeteleri arasın­daki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kö­kenlerine göre değişkenlik gös­terse de) medeni haklardan fe­ragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.

    Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emir­likleri olduğudur.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.

    11 Eylül, Afganistan’ın kade­rini derinden etkiledi. “Teröriz­me karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Ameri­kan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikle­di. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendi­sine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.

    1992’de Tarihin Sonu‘nu ya­yımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yö­netimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD ta­rafından sürekli engelledi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.

    ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşru­laştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unu­tuldu. O dönem ABD dış politi­kasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle ba­kılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi ol­duğunu” belirtmişti.

    Sovyet işgalini mazur gös­termenin bahanesi olamaz. An­cak ABD ve müttefiki Pakis­tan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapı­sında, çoğunluk Paştunlar ara­sında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.

    11 Eylül 2001’den başlaya­rak kadınları Taliban’ın boyun­duruğundan kurtarma bahane­si altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultu­sunda Afganistan’ı işgal etti. Ka­ranlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.

    Paradoksal olan, Sovyet iş­galinden sonra Gorbaçov döne­mindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar destek­lemiş olduğu rejim 3 yıl dayan­dığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, da­ha çekilmesini tamamlayama­dan göçmesidir.

    Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “me­deniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ül­keler”in asla “medenilerin” sa­fına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebi­lir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (ulus­lararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çı­karmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan bekle­mesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hase­biyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırı­cı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.

    Halkın küçük bir kesimi ha­riç işgal, genel olarak toplumda­ki eşitsizliği daha da derinleş­tirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da ön­ceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (dü­ğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta ol­mak üzere) ve 66 bin asker öl­müş. Güvenlik güçlerinin öldür­düğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kay­betmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 mil­yon insan yer değiştirmiş.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    ABD’nin 20 yıllık süre içeri­sinde ülkeye akıttığı para 2 tril­yon 226 milyar Dolar! Savun­ma Bakanlığı’nın 2020 raporu­na göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekil­de dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. So­nuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmiş­ken, şimdi ABD’nin Afgan ordu­suna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeye­ceği maddi imkanlara sahip.

    Afgan kalkınmasının başa­rısızlığı genellikle yolsuzlukla­ra bağlanır. Afganistan yolsuz­lukta dünyanın önde gelen ül­keleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki da­ha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten zi­yade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhan­gi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir labo­ratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuz­lukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eği­lim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacıların­dan kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardım­ların yönü devlet lehine değiş­meye başladı.

    Ancak yolsuzluk ve sorum­suzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçiril­mesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alır­ken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.

    Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardım­ların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kay­dırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.

    Askerî işleri yapan yükleni­ciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretin­de de önemli bir merkez olma­yı sürdürdü. Bir dönem Pakis­tan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine ben­zer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kıs­mı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tara­fından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamış­tı. ABD işgalinin önemli bir so­nucu, afyon üretiminin artışıy­dı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden gider­ken, buradan elde edilen para­nın çok cüzi bir kısmı “üretici”­nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma ama­cıyla yapılmaz.

    Taliban’ın Kabil’i ele geçir­mesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Ta­liban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim ge­çirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önce­ki gibi bir takım mücahit grupla­rının çatışmalarından yararla­narak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump dönemin­den başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müza­kere yürüterek bir strateji geliş­tirdiler. Biden, Trump’ın başlat­tığı barış görüşmelerini onayla­dı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.

    Afgan toplumu klan, kabi­le, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözko­nusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sö­zediyoruz.

    Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta si­yasal olarak bir değişim geçir­di. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen ay­nısı. Demokrasinin ülkede ze­min bulamadığı, şeriat uygula­nacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkile­ri düzeltmeden bir tecrit orta­mında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.

    Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkileri­ni olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşme­ler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sür­dürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “te­rörist” örgütlenmelere izin ver­meyecekleridir.

    Sayıları 80 bin dolayında ol­duğu söylenen Taliban güçle­ri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli ka­demelerinde yer alarak (bürok­rat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorun­ların altından kalkma kapasi­tesine sahip değil. 33 milyon­luk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında di­renmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Ta­liban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla be­zeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.

  • Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.

    Tarih boyunca sayısız isti­lacının kanlarıyla sulan­mış, kısa süren baharla­rın ülkesi Afganistan.. Kimse­nin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gö­zü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…

    Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganis­tan, 2021 yazında yeni bir ka­osun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiy­le birlikte, radikal İslâmcı Tâ­liban’ın yeni bir katliama giriş­mesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercü­manlık yapanların çekilen güç­lerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi kor­ku içinde bekliyor.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.

    Bu ülke, ticaret ve göç yol­larının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür bu­rayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afga­nistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.

    Yakın dönemlerde Afganis­tan, İngiliz işgallerini püskürt­müş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalı­ları da çekilmeye mecbur bırak­mıştır. Ne var ki bu ülkede işgal­cilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönü­şemeden kaosa sürüklenmesi­dir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Öz­bekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmak­ta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçele­riyle konuşur. Dağlık coğrafyası­na saçılmış kabilelerin altkül­türlerini birleştirecek bir ulus­laşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz et­kisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırma­sındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardılla­rından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.

    Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngi­lizlerin 1838-1919 arasında Af­ganlar ile üç defa savaştığını gö­rürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olma­nın her şeyi çözmeyeceğini bili­yor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD ay­nı stratejiyle Afganistan’a gir­miştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattı­ğı endişelerle tetiklenmişti. Bu­nun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun se­lametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunma­sına bağlı olduğunu ileri sürü­yordu. Felaketli Afgan seferin­den sonra, sözkonusu manifes­toya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.

    1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafın­dan yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla de­ğişecekti. Şirket, Rusların iler­lemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusu­nun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hüküme­ti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimle­ri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir or­duyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hiz­metçi bulundurması nedeniy­le, kamp takipçileri ve hizmet­karların sayısı 38.000’i buluyor­du. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon haya­tına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pa­sif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    İngilizler Ocak başında Ka­bil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngi­liz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim Wil­liam Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabil­di. Bu “imha başarısı”, Dost Mu­hammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük ye­nilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamaya­caklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. An­cak bu defa Rusya’ya karşı İngi­liz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı en­dişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını göste­recek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimi­ne son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına ka­lacaktı.

    İngilizlerin ikinci Afgan ma­cerası, yine Rusların girişimle­riyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Ka­bil’e bir misyon yerleştirmiş­lerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Mu­hammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgile­rini hazmedememiş olan İngi­lizler yeni bir sefer açmaya ka­rar verdiler. 1878 sonbaharın­da Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    ‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)

    Ancak, Afganlar toparlan­dıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki ta­rafın da çok kayıp verdiği çatış­maları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini iş­gal etseler dahi gerçek anlam­da hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümü­ze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” deni­len çizgiye kadar çekilip top­rak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İn­giltere’nin yıpranmasını bekle­yeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu refor­mcu Emanullah Han İngilte­re’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bol­şeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ay­rıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts

    Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngiliz­ler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afga­nistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sür­dü. İngilizler klasik bölme tak­tikleriyle Peştun kabileleri ara­sında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.

    Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik iliş­ki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütareke­ye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi sa­vunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Refor­mist bir yönetici olan Emanul­lah Han, Atatürk’ün yaptıkları­nı ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına gir­mesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının di­renci 1928’de bir içsavaş boyu­tuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonra­sında daha ılımlı reformlar pe­şinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Mu­hammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde dev­let başkanlığına gelen Nur Mu­hammed de istikrar sağlayama­dı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıf­lattı. Böylece ülkede yeni bir si­lahlı isyan dalgası başladı.

    1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile as­kerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manev­ra bahanesiyle Kabil havaala­nına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan gire­rek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerle­rini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldı­rıya uğramaktan kurtulamadı­lar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğ­radıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve müca­hitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı kar­şısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katı­lanlar ve başka ülkelere giden­lerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akım­lar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 mil­yon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.

    SSCB’nin bu batağa saplan­ması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batak­ta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunla­rın içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzak­ta tutan omuzdan atılan uçak­savar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civa­rında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştü­ğü gibi, 1986’da başkan olan Mu­hammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile dü­ze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sü­rede yıkıldı.

    1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğun­luğu Peştun olan Tâliban, ülke­deki etkisini artırmaya başla­dı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırı­na çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Ceza­yirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öl­dürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgüt­lenmesinin nerelere ulaştığı gö­rülebilir).

    SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İs­lâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekil­de hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radi­kal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mec­raya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afga­nistan’a girmek bu defa Ame­rikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rus­ya ve Çin’e karşı etkili bir ko­num elde edebileceklerdi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).

    2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasında­ki işbirliği vurgulandı. “Infini­te Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyon­lar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluş­turarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assis­tance Force – Uluslararası Gü­venlik Destek Kuvveti) adı al­tında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşu­na kan döktü.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirile­cekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başla­yıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamı­nın dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tah­kimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalı­şırken, yol kenarlarında patlatı­lan mayın ve EYP’lerin korku­suyla hareket ettiler.

    Bu arada yakın dönem iç­savaşlarının tipik manzarala­rından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da ek­sik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalış­tıkları ordu ve polis gücü çok sı­nırlı bir başarı elde etti. Ameri­kan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güç­leri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştır­madı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat bulduk­ları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yöne­timlere istenilen ölçüde meşrui­yet ve destek sağlamadı.

    Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı bir­likler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapı­lan antlaşmaya göre bu yaz so­nuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekil­menin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafı­na terkedilecek.

    2001’de başlayan işgale en­gel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operas­yonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günü­müzde stratejik noktaları ele ge­çirmeye devam ediyor. Daha çe­kilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Taci­kistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içe­riden hem de dışarıdan kuşat­mış halde.

    Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası da­ha boşa çıkmak üzere. Kadın­ların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.

    Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli iç­savaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluş­turulan üslerde eğitilen müca­hitlere, aralarında Çin ve baş­ta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısı­nın rüşvetçi yöneticilerin, sa­vaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başa­rısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.

    Afganistan, her şeye rağ­men, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdür­dü. Düzenin bozulduğu her ül­kede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı kar­şıya kalırken, ilk dönemde Ba­tılıların desteklediği mücahit­lere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiy­le ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini ar­tırma çabaları da Batılılar tara­fından endişeyle izlendi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.

    Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istila­cı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesinti­siz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.

    Bu yıpratma savaşı bazı hâl­de istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; an­cak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle ge­lerek çekilme yolunu seçmiş­tir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadele­nin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateş­gücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkın­tılara maruz kalmıştır.

    Bu açıdan Afganistan, siya­si ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülü­yor ki, geçmişten dersler çıkar­mak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya ka­ale alınıp alınmayacağı tama­men apayrı bir husustur.