Etiket: Sykes-Picot Antlaşması

  • Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan

    Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan


    1925 suriye için yaygın bir hayal kırıklığı ve öfkeyle başladı. fransız manda yönetimi altındaki uygulamalar silahlı işgal, şiddet ve ekonomik çıkarcılıktan ileri gitmedi ve altı eyalete bölünen ülkede isyan baş gösterdi. askerî önlemler şiddetlendikçe isyan büyüyerek yayıldı ve günümüzden tam bir asır önce aynı sokaklarda, bugünkülere benzer manzaralar ortaya çıktı. bir asırlık suriye devleti’nin ikinci asrında başrol oyuncuları ve kostümler yenilendi. geleceği öngörmek ise çok zor…

    Suriye'de zorla güzellik

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti, Osmanlı’dan kopan Mezopotamya topraklarında yeni idari yapılar kurma arayışındaydı. Wilson Prensipleri’ne dayalı plana göre, İtilaf Devletleri belirlenen sınırlar içinde kalan yeni ülkeleri manda sistemiyle kalkındıracak, sömürgecilikten koruyup bağımsızlaşmalarını sağlayacaktı.

    Fransa, Suriye ve Lübnan’da Ne Yapmak İstedi?
    Fransa, Milletler Cemiyeti’nden aldığı yetkiyle Suriye ve Lübnan’ı çağdaşlaştıracak manda hükûmetleri kurmaya koyuldu ama bölgenin hızla klasik sömürge hâline gelmesi uzun sürmedi. Başta Refik Halid Karay olmak üzere Orta Doğu halklarının hassasiyetlerini bilen birçok yazar, bunun sürdürülebilir bir model olmayacağını öngörmüştü. Nitekim zaman bu öngörüyü kısa vadede haklı çıkardı. Sykes-Picot Antlaşması’nın Suriyelilere vaadi, kısa dönemli bir geçiş yönetimiydi ama Fransız askerî yönetiminin buradaki tahakkümü farklı şekillerde 1940’lara kadar sürdü.


    “emir faysal’ın hedefi tüm arap coğrafyasını kendi yönetiminde bağımsız bir idari yapıya kavuşturmaktı. mustafa kemal paşa ise bu tasarıyı pek gerçekçi bulmamıştı.”

    Fransız yüksek komiserlerinin yüz yıl önceki genel stratejisi şuydu: Hristiyanların görece yaygın olduğu Lübnan’ı Suriye’den ayırıp uzaklaştırmak, iş birliği yapmaya meyilli halkların yoğunlaştığı eyaletlerde ayrıcalıklı haklar tanımak, bağımsızlıktan yana olanları ise kılıç zoruyla disiplin altına almaktı. Böylece tıpkı İstanbul’un işgalinde olduğu gibi Orta Doğu tamamen İngilizlere bırakılmamış olacak, cetvelle çizilen Irak sınırı, emperyalizmin yeni rekabet alanını belirleyecekti.

    Arapların Bağımsızlık Mücadelesi ve Mustafa Kemal Paşa
    Oysa bir ihtimal daha vardı. Henüz Millî Mücadele sürerken savaş sonrasına dair en yaygın senaryo, Orta Doğu’da büyük ve kapsayıcı, İtilaf Devletleri’nden bağımsız bir Arap ulus-devleti kurulmasıydı. İngiltere destekli Emir Faysal bu konuda Mustafa Kemal Paşa ile anlaşma sağlamaya çalışmıştı. Mustafa Kemal Paşa, Arapların bağımsızlık mücadelesini destekliyordu ve bu girişim üzerine şu açıklamayı yapmıştı: “Emir Faysal biz[im]le temasa gelmeden önce, Suriye merkezi hükûmeti ve sultanının gönderdiği bir delege gelmiş, görüşmüştük. Faysal ve hükûmetinden genel onay almış, yetkili bir heyetle gelmesini istedik. Anlaşma esasları kaleme alınmış fakat imza konmamıştı. Sadece bir taslak hazırlanmıştı.”1 Emir Faysal’ın hedefi tüm Arap coğrafyasını kendi yönetiminde bağımsız bir idari yapıya kavuşturmaktı. Mustafa Kemal Paşa ise bu tasarıyı pek gerçekçi bulmamış, nedenlerini şöyle dile getirmişti: “Arabistan’daki durum ve mevcut kavimlerin doğasını yakından bildiğim için tüm bölgelerin emir yönetiminde bir hükümet oluşturabileceğine ihtimal vermiyorum.”

    Suriye_1925 Şam 1
    Fransız ordusu tarafından bombalanan Şam sokakları, 1925.

    Bu şüphe kuşkusuz yine çok yakından bildiği bir konudan kaynaklanıyordu. Bu misyon Emir Faysal’a İngilizler tarafından verilmişti. Kendini Suriye Sultanı ilan eden muhatabına yanıtı şöyle oldu: “Ben sultan değilim. Halk tarafından seçilmiş sıradan biriyim ve genel olarak sultanlarla herhangi bir ilişkiye girmek istemiyorum.” Emir Faysal’la ancak bir halk meclisi topladığı takdirde elçileri aracılığıyla görüşebileceğini belirtti ve aynı girişim için gelen ikinci heyeti kabul etmedi.2 Zaten bu proje bir daha gündeme gelmedi.

    Başkenti Şam Olan Suriye Devleti Kuruldu
    1925 öncesinde Fransızlar güdümleri altındaki bölgeyle ilgili radikal kararlar aldı. Türk azınlığın yaşadığı İskenderun Sancağı 1923’te eyalet konumuna getirildi, 1924’te Lazkiye merkezli Alevi Devleti, 1925 başında ise Halep ve Şam eyaletleriyle Alevi Devleti’ni kapsayan ilk Suriye Devleti kuruldu. Kurucu irade, sağ kolunu Çanakkale’de kaybeden, ardından Filistin Cephesi’nde bir kez daha Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya gelen General Henri Joseph Étienne Gouraud’ydu. General Gouraud, çıkardığı kararnameyle Şam’ı başkent yaptığı ülkeye, sahip olduğu sınırlardan çok daha geniş bir coğrafi bölgeyi tanımlayan Suriye adını verdi. Böylece 1920 Ağustos’unda işgal edip
    ilk iş olarak Emevi Camii’ni ziyaret ettiği Şam’a ebedî bir paye kazandırdı. Yüksek Komiser Gouraud da Emir Faysal’ın tezini önemsememiş, kendini sultan olarak göstermesinden hoşlanmamıştı. Sonuçta Faysal, İngiliz yarı sahasına geçip Irak kralı olmakla yetindi.

    Suriye_3) gouraud
    Lübnan ve Suriye’nin kurucusu Yüksek Komiser General Gouraud adına bastırılmış bronz madalya.
    KAYNAK: WWW.JETONS-MEDAILLES.COM

    İlk İsyan ve Basının Propaganda Görevi
    Suriye’de kurulan manda yönetimi tarihten ders almamış görünüyordu ve III. Napolyon’un Cezayir’deki jakoben yönteminin neden olduğu isyanın bir benzeri Suriye’de yaşandı. Fransız mandasına karşı ilk hareket, 1925 başında Cebel el-Dürzi’de başladı. Dürziler, General Sarrail’in acımasız yöntemlerini Paris’e birçok kez şikâyet etmiş, bir türlü sonuç alamamıştı. Eyalet Valisi Gabriel Carbillet’nin “Toprak Reformu projesi” fitili ateşleyen son adımdı çünkü yol inşaatında emek gücünü zorunlu kılmış, yerel halkı köle gibi kullanmaya başlamıştı. Bu da bardağı taşıran son damla oldu ve Sultan Paşa el-Atraş önderliğinde toplanan Dürzi milliyetçiler, Abdurrahman Şehbender, Faris el-Huri ve Cemil Merdam’ın kurduğu Şam Halk Partisi’yle birleşip birkaç ay içinde tüm Suriye’ye yayılan isyanı başlattı. İzleyen aylarda beş yıl önceki Anadolu’yu andıran bir “Kurtuluş Savaşı” ortamı yaşandı. Merkezî otorite Şam, Humus, Hama, Halep ve yakın çevresi dışında etkisini kaybederken diğer bölgelere farklı milliyetçi liderler hâkim oldu. Genel grev, gösteri yürüyüşleri ve camilerden yükselen çağrılar karşısında Fransız ordusu zorlanıyor, silahlı çatışmalarda geri çekiliyordu.

    İsyan yaz aylarında Doğu Akdeniz’deki tüm Fransız varlığını tehdit eder duruma geldi. Yabancı basından sızan sömürgecilik karşıtı haberler Fransa’yı da karıştırıyordu. Komünist Parti’nin devlete yönelik suçlamaları, dünyadaki diğer Fransa sömürgelerini de etkiliyor, genel huzursuzluğu artırıyordu. Bunun üzerine Paris’te bazı önlemler alındı. Bunların başında propaganda aracını kullanma kararı vardı.


    “suriye’de kurulan manda yönetimi tarihten ders almamış görünüyordu ve ııı. napolyon’un cezayir’deki jakoben yönteminin neden olduğu isyanın bir benzeri suriye’de yaşandı. fransız mandasına karşı ilk hareket, 1925 başında cebel el-dürzi’de başladı.”

    Suriye_1925 şam2
    Fransız ordusu tarafından bombalanan Şam sokakları, 1925.
    Suriye_4) Osmanlı dönemi Suriye adlı bölge
    Osmanlı yönetimi altındayken Suriye adıyla anılan bölgeyi gösteren harita

    Yaz sonunda bölgeye gönderilen gazetecilerden tarafsız haber yapmaları değil, manda yönetimini temize çıkarmaları bekleniyordu. Dönemin büyük gazeteleri için sömürgecilik zaten birleştirici bir olguydu. Uygarlaştırma misyonu, cumhuriyetçi değerler adına savunulan bir girişim olarak görülüyordu. Suriye uygarlığın ilk basamaklarında, Dürziler ise tuhaf ve gizli bir mezhep üyesi, kana ve talana susamış barbarlar olarak yansıtılıyordu. Resmî görüş karşıtları ise milliyetçi taleplerin dinlenmesini savunan “modernizm” ideologları ve solculardı. Bu ortam bazı gazetecileri bağımsızmış gibi yapmaya itti. Örneğin Édouard Helsey, Le Journal okurlarına “Irklar ve dinlerin içinden çıkılmaz bir bulmaca gibi yan yana, iç içe geçtiği bu bölge hakkında çok az şey biliyoruz. Haberler Beyrut’tan Paris’e gelene kadar çok dolambaçlı yollardan geçiyor. Vaktiyle Haçlı kanıyla sulanan topraklarda şimdi Fransızlar ölüyor. Bunun nedenini bilmemiz gerekiyor.” diyor, sahaya tarafsızlık hedefiyle gittiğini belirtme ihtiyacı duyuyordu. İngiliz basını da boş durmuyor, Daily News Fransa’daki zafer haberlerine karşı Fransız kuvvetlerinin bozgunlarını duyuruyordu. Sayısı otuz bini aşan asiler, Gamel’in komutasındaki birlikleri kuşatıp geri çekilmek zorunda bırakmıştı. Cezayirli sipahiler artık Müslüman kardeşleriyle savaşmayı reddediyordu. Belçikalı ve Alman lejyonerler ise çoktan firar etmişti.

    İsyan Büyüyor, Şiddet Tırmanıyor!
    Ezeli rekabetten kaynaklanan çift taraflı dezenformasyonun yanında, bombalanan Şam ve kuşatılan Süveyda Kalesi’nde yaşananlar hakikatin ta kendisiydi. Manda yönetiminin elindeki tek çözüm aracı yıldırıcı şiddet kullanmaktı. Bazı gazetecilerin bombardıman yapan uçaklara alınması, sadece Fransız vahşetine tanık olmalarına neden olmuştu. İsyancıları barındırdığı veya yardım ettiği iddiasıyla köyler havadan bombalanıyor, sömürgelerden getirilen birlikler Suriye halkları üzerine sürülüyordu. Şam civarındaki köyler yakılırken toplu katliam kurbanları kent meydanında teşhir edilmekteydi.

    Suriye_1925 Şam5

    İsyancılar ekim ayında Şam’daki Fransız birliklerine karşı büyük bir saldırıda bulundu. Bunun üzerine önce şehirdeki tüm askerî birlikler tahliye edildi, ardından intikam tankları gönderildi. Şam 18-21 Ekim arasında yoğun uçak ve tank ateşi altına alındı. Kentin tüm mahalleleri yok edildi ve yüzlerce sakini öldürüldü.

    Başkenti yıkma pahasına bastırılmaya çalışılan isyan, 1927 baharına kadar sürdü. Fransız güçleri merkezî noktaları kontrol altında tutmakla yetinmek zorunda kaldı. Taşrada süren direniş ise aşiret ve cemaatler arasında nihai hedef, yöntem ve lider uzlaşması sağlanamadığı için giderek eridi. Sömürgeciliğe karşı alevlenen milliyetçi öfke ne ulusal bilinç ne de ortak millî bir davaya dönüşebildi.

    İşgal Deneyiminden Çıkarılan Sonuçlar
    Sonuçta kazanan yine güçlü taraf olmuştu ama Batı’nın asıl kazancı, Suriye’yi uygarlaştırma iddiasıyla çıkılan yolda, yaşanan işgal deneyiminden edinilen zihniyet restorasyonuydu. Yeni Suriye tasarımının eski yöntemlerle olamayacağı anlaşıldı. Bu laboratuvar, insani yardım politikalarını geliştirip sömürgeci egemenliği görece şefkatli bir modele dönüştürdü. Sovyet Kızılhaç’ı ve çocukları şiddetten koruyan insani aktörler öne çıktı.

    Suriye_5) albay Marquette sipahiler
    Cezayirli sipahilerden oluşan birliğin komutanı Albay Marquette çöl harekâtında.

    Can havliyle tetiklenen mülteci krizi denkleme dâhil oldu. Avrupa sömürgeciliğiyle ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki ilişkiler yeniden ve farklı bakış açılarıyla ele alınmaya başlandı. Sosyalist Enternasyonal, Milletler Cemiyeti, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve diğer uluslararası kurumlar, köhne emperyal sömürge politikalarına karşı insan odaklı frenleme mekanizmaları oluşturmaya başladı.

    Suriye_6.1) Süveyda
    Süveyda Kalesi’nde hayvan katliamı
    Suriye_Palmira asker ve ahali
    Palmira’nın yerlileri “méharist” adı verilen Fransız hecin süvarileriyle.

    Tüm bunlar medeni dünyayı bir nebze daha uygarlaştıracaktı belki ama Suriye’ye dikte edilen rehabilitasyon planı, bir asır sonra bile olumlu sonuç vermedi. Ne iki düzeyli seçimle oluşturulan kurucu meclis ne de parlamenter cumhuriyeti getiren anayasa kalıcı oldu. Dürzi ve Alevilerin yeni yapıdan dışlanmasıyla bir tür “ulussuz” milliyetçilik doğmuş ve hür, bağımsız, demokratik, üniter bir Suriye tasavvuru bir asır ötelenmişti.

    Suriye bugün ikinci asrına giriyor. Senaryo ekibine yeni yazarlar eklendi ama dramatik yapıya nasıl müdahale edecekleri meçhul. Başrol oyuncuları ve kostümler yenilendi ama karakter analizleri muğlak. Fransa yerine yeni ortak yapımcılar bulundu ama yatırım/kârlılık hesabı belirsiz. Dekor tamamen yıkılmış durumda ve yeni tasarımcılar aranıyor. Yine de yeni sezonun sürprizlerle başladığı söylenebilir. Esas film az sonra… #

  • Suriye

    Suriye


    suriye denildiğinde hâlihazırda mevcut olan siyasi haritanın ötesine geçen bir topraklar bütününü anlamamız gerekiyor. batı dillerinde “doğu” anlamına gelen levant, arap ve osmanlı coğrafya ve tarih uzmanlarınca “kuzeydeki beldeler” anlamına gelen bilâd’uş şam, bugünkü ürdün, suriye, lübnan, filistin ve israil’den oluşuyor. bölge arap yarımadası merkezine göre kuzeyde kaldığı için bu şekilde adlandırılmış.

    Suriye
    Palmira, antik dönemlerin önemli dinî ve ticari merkeziydi. 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan şehir, son yıllarda yaşanan iç savaşta önemli tahribatlara uğradı.

    Coğrafi konumuyla Arap Yarımadası, Afrika, Akdeniz ve Anadolu arasında oldukça merkezî bir konumda yer alan Suriye, insanlık tarihi boyunca kilit roller oynadı. Neolitik Çağlardan itibaren insan yerleşiminin olmasıyla bir taraftan uygarlık tarihinin merkezinde yer alırken, diğer taraftan semavi dinlerin bu topraklarda doğup gelişmesi nedeniyle de Suriye her zaman Suriye’den fazlasını ifade etti.

    Doğu Akdeniz’i mesken tutan tacir Fenikeliler buradan Avrupa limanlarına uzanan ticari bağlar kurmuş olsa da bölgenin Avrupa kültürleriyle kesintisiz ilişkisi, Akdeniz’e yayılan Pers egemenliğine son veren Makedonyalı Büyük İskender ve ardılları Selefkoslar’la başlayıp günümüze değin kesilmeden süregeldi.

    Bin Yılların Cazibe Merkezi
    Limanlarıyla Antakya başta olmak üzere Halep, Hama, Humus ve Dimaşk (Şam) şehirleri ile Suriye, Roma İmparatorluğu’nun merkeze en çok vergi gönderen, Mısır’la beraber en verimli toprakları barındıran ve nihayetinde doğudaki en büyük tehdit olan İran’a karşı da ileri karakol olarak hayati bir önem taşıyordu. Suriye bir taraftan sahip olduğu bu jeopolitik önemi, diğer taraftan Antik Çağ’dan itibaren bünyesinde biriktirdiği dinî ve kültürel anlamlarla tarihin her döneminde arzulanan bir saha oldu.

    Suriye’nin bugününü anlamak, uluslararası aktörlerin Suriye konusuna yaklaşımlarını analitik bir bakışla değerlendirebilmek için tarihten ilginç bir örnek olarak Palmira’yı anımsamakta yarar var. Roma döneminde Palmira adıyla bilinen, Arapların ise Tedmür olarak isimlendirdikleri bölgenin kraliçesi Zenobia, Romalılara vergi veren yerel bir otoriteydi.

    HMK_Suriye_3) Kraliçe Zenobia'nın Palmira'ya Son Bakışı, Herbert Schmalz
    “Kraliçe Zeonbia’nın Palmira’ya Son Bakışı”, Herbert Schmalz.
    HMK_Suriye_1) Syria harita
    Suriye, bugünkü coğrafi konumundan daha geniş bir alanı ifade ediyordu; Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’den oluşuyordu.

    Palmira, Asurlular ve Perslerden itibaren Mezopotamya ile Akdeniz arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri, dolayısıyla gelir getiren büyük bir ticari cazibe merkeziydi. Bu kervanlardan alınan yüksek geçiş ücretleriyle kalkınan Palmira, Romalıların 1. yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını Doğu Akdeniz’de genişletmeye başlamaları ve şehir üzerinde kontrolü ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmamış. Roma vatandaşı olmamalarına rağmen Arap, Süryani, Arami kökenli Palmira halkı Roma’nın tanıdığı özerklik ve özel izinle rahat rahat Akdeniz’de deniz ticareti yapmış. Hindistan’dan gelen baharat ve ipeği İtalya’ya götürüp satmış ve zamanla şehir bir cazibe merkezi olmuş.

    Suriye-Hama’lı bir Arap olan İmparator Caracalla zamanında Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmira, Roma halkıyla aynı haklara sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuştu. MS 267’de bir suikasta kurban giden Palmiralı yönetici Odainat’ın ikinci karısı Zenobia şehirde yönetime el koymuş ve bağımsızlığını ilan ederek kendi adına para bastırmıştı. Bu durum Roma’nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale etmek için bir ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu bozguna uğratmış. Daha sonra ordularının başında önce Busra Garnizonu’nu (Suriye’nin güneyinde), ardından da Arabistan ve Mısır’ın bir kısmını istila etmiş. Yine kendi adına para bastırıp Roma İmparatorluğu’ndan da bağımsızlık isteyince bardağı iyice taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia’nın ordusunu önce Antakya ve Humus’ta bozguna uğratmış, arkasından da Palmira’yı kuşatmış. Romalılar, Zenobia’yı esir almış ama öldürmemiş.

    HMK_Suriye_4) Damascus
    Şam’da bir sokağı gösteren gravür.

    Tutuklayıp İtalya’ya sürgüne göndermiş. Palmira ise Roma askerlerince yağmalanmış ve ateşe verilip halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu yaşananlardan sonra şehrin eski canlılığı kalmamış. Müslüman Araplar, Halid bin Velid zamanında şehrin olduğu bölgeyi ele geçirmiş ama zaten Palmira çoktan harabe olmuş geldiklerinde. Kraliçe Zenobia ile Roma İmparatorluğu arasında yaşanan hadiselere bakıldığında Suriye’nin tarih boyunca yereli sömürmek, ona tahakküm etmek isteyen bir dış unsurun oyun alanı olarak görüldüğü söylenebilir.

    İslam Fetihlerinde Suriye
    İlk İslam halifesi Hz. Ebubekir(ra) Hicri 13, Miladi 634 yılında Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin’den oluşan bölgeyi fethetmeye karar verdi. Bu amaçla Arap Yarımadası’nın her yerine mektuplar göndererek Müslümanları cihada ve savaşmaya teşvik etti. Bu davetten kısa süre sonra Yemen, Necid, Mekke, Taif, Yemame, Bahreyn ve Hicaz’daki farklı yerlerden binlerce asker âdeta koşarak hızla Medine’ye akın etti. Gelenler 7.500 kişilik ordulara ayrılıp her birine sancak verildi. Ordular, “Kuzeydeki Topraklar” anlamına gelen Bilâd’üş Şam bölgesine doğru farklı yollardan ilerlemeye başladı. Bu orduların komutanları arasında tanınmış isimler vardı. Hz. Ebubekir, Amr bin As’ı Filistin’e, Şurahbil’i Ürdün’e ve Yezid bin Ebu Süfyan’ı da Şam’a vali tayin etti. Bilâd’üş Şam topraklarının fethini açan savaş kuşkusuz Yermük Savaşı’ydı ancak özelde Suriye’nin kilidini açan savaş ise Ecnadeyn Savaşı oldu. Bu savaşa Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık 100.000 askerlik bir kuvvetle katıldı. İmparator Heraklius ise savaşı bulunduğu Hıms (Humus) şehrinden izliyordu. Çok şiddetli bir savaş oldu. Halid bin Velid bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. 634 yılının sonuna doğru gerçekleşen Ecnadeyn Savaşı’nda Roma ordusu büyük bir bozguna uğradı. Suriye, Ürdün ve Filistin topraklarını büyük oranda fetheden Müslümanlar Suriye’nin merkezinde bulunan Dimaşk’a (Şam) doğru ilerliyordu. Önceki savaşlardan kurtulan Roma ve müttefiki olan unsurların askerleri Müslümanların Şam’a girişine engel olmak için Merc’us Suffer adlı Şam yakınlarındaki bir mevkide yeniden toplandı. Burada gerçekleşen savaş son derece sert ve şiddetliydi. Müslümanlardan 4.000 kişi bu savaşta yaralandı. Bununla beraber bu savaşı da Müslümanlar kazandı. Düşmanın dağılan askerleri kaçarak Şam ve Kudüs şehirlerine sığındı. Artık Şam’a giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. Hicri 14 yılı Muharrem ayının ortasında, Miladi 635 yılında Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarında farklı bölgeleri fetheden İslam orduları Dimaşk/Şam önlerinde, şehrin bağlarının bulunduğu Guta bölgesinde toplandı ve bu bölge savaşarak alındı. Fakat Şam şehri teslim oldu ve küçük birkaç çatışma dışında şehir sulh ve anlaşma yoluyla alınmış oldu.


    “haçlı seferleri, moğollar, timur’un meşhur batı seferi, zengi, eyyubi, memluk dönemlerinin ardından yavuz sultan selim’in 1517 yılındaki meşhur mısır seferi ile osmanlı hâkimiyetine giren bölgede şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü.”

    54277856753_9767266239_o
    Bab Şarki (Doğu Kapısı), Şam. Üç kemerli antik bir Roma portalı. Arka planda Ulu Camii görülebilir.

    İslam Kültür ve Medeniyetinin Kalbi
    Şam ve Suriye toprakları, fetihten sonra hızla İslamlaştı. Mimariden astronomiye, fizik, coğrafya ve edebiyattan dinî ilimlere uzanan bir genişlikte asırlar boyunca medeniyet üreten bir bölge oldu. İbn Asakir’in 81 ciltlik Tarih-i Dimaşk adlı muazzam eseri Şam topraklarında ortaya konulan ilmi çalışmalara bir örnektir. Haçlı Seferleri, Moğollar, Timur’un meşhur batı seferi, Zengi, Eyyubi, Memluk dönemlerinin ardından Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki meşhur Mısır seferi ile Osmanlı hâkimiyetine giren bölgede Şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü. Sadece Şam’daki Osmanlı eserleri bölgeye gösterilen önemin günümüze kadar uzanan somut örnekleridir. Süleymaniye Külliyesi, Şam Mevlevihanesi, Hicaz Demiryolu Şam İstasyonu, Telgraf ve Elektrik Anıtı ile üzerindeki Yıldız Camii maketi ve Hamidiye Çarşısı akla ilk gelen Osmanlı eserlerindendir. Kahire-İstanbul uçuşu esnasında düşen uçağının yadigârı ilk Türk hava şehitlerimiz, Süleymaniye Camii haziresindeki başta son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin olmak üzere son devir Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri hep Şam’daki aziz hatıralarımız. En unutulmaması gereken isimler ise kuşkusuz Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Rükneddin Baybars türbeleri.

    HMK_Suriye_6) Syria-Lebanon-19th_century
    Suriye-Lübnan, 19. yüzyıl başlarında bir pazar yeri.

    20. Yüzyıl Başlarında Suriye
    yüzyıldan itibaren dağılmaya yüz tutan büyük bir coğrafyanın isyanlarıyla mücadele eden Osmanlı Devleti, Yemen başta olmak üzere Arap Yarımadası’nda da önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve kayıplar, bölgedeki toprakların kaybına hatta nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlandı. Savaşın kaybıyla Suriye, Lübnan, Filistin, Kudüs, Ürdün ve Hicaz da kaybedildi.


    “batı emperyalizminin sykes-picot antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı.

    Suriye’yi işgal eden Avrupalı güç Fransa’ydı. Fransa, Suriye’yi işgal etmekle kalmadı. Ülkenin kimyasıyla, demografik ve kadim yapısını manipüle ederek günümüze değin uzanan sorunlar yumağının da başaktörü oldu. Fransa’nın Suriye topraklarında gerçekleştirdiği en büyük ameliyat, nüfus çoğunluğunu Hristiyanların oluşturacağı hayaliyle kuruluşuna önayak olduğu Lübnan’ı bir ülke olarak ortaya çıkarması oldu. Diğer yandan Ortodoks İslam ana akımından ayrışan Dürzi ve Nusayri yapıları idari oluşumda öne çıkararak bu azınlıklar eliyle Suriye üzerindeki vesayetini derinleştirdi. Oysa Suriye halkları geliştirdikleri kadim geleneklerle 1400 yıldır birlikte ortak yaşama dayalı bir dünya inşa etmişlerdi.

    Batı emperyalizminin Sykes-Picot Antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları bu çatışma alanlarının hep merkezinde oldu. Suriye, Fransa’yla 9 Eylül 1936’da imzalanan ve Viénot Antlaşmaları doğrultusunda kademeli olarak 25 yıl içerisinde bağımsızlığını sağladı. Bu bağımsızlığın ardından yaşanan iç darbeler ve nihayetinde 2024 yılı sonuna dek sürecek diktatör Baas rejimi ile ülke âdeta demir yumruk politikalarıyla yönetildi. 2011 yılında başlayan iç savaşla yaşanan insani dramlar, göçler ve ekonomik çöküşlerin ardından sonu gelen Baas yönetimi sonrasını ise şu an hep birlikte izliyoruz. Yasemin kokulu şehir Şam ve tüm Suriye uzun ve kalıcı bir barışı umut ediyor. #