Etiket: Suriye Tarihi

  • Suriye

    Suriye


    1516’da osmanlı hâkimiyetine girişinden itibaren dinsel, mezhepsel ve etnik çeşitliliği sürdürme yeteneğine sahip bir idari örgütlenmenin de desteğiyle, yaklaşık 400 yıl farklılıkları koruyarak birlikte yaşama pratiğini geliştiren suriye toplumu, baas rejimiyle birlikte ideolojik bir şemsiyenin altına girmek zorunda kalmıştır. 1947 yılında şam’da yapılan ilk kongreden 6 yıl sonra arap diriliş partisi ve arap sosyalist partisi’nin birleşmesiyle kurulan baas partisi, arap milliyetçiliği, birlik ve sosyalizm düşüncelerini harmanlayarak hızlı bir örgütlenme sürecine girmiştir.

    Antik Yunanlıların “üç kıtanın buluştuğu yer” olarak tanımladığı Suriye coğrafyası, geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar bugünkü Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve Suriye’yi içine alan geniş bir bölgenin adıydı. Nitekim Osmanlı’nın doğu ticaret yolu üzerindeki kilit mevkilerinden olan Bilad-ı Şam, ilk kez 1864’te “Suriye” vilayeti adını almış1 ve yaklaşık yüz yıl sonra Hafız Esat döneminin “Büyük Suriye” projesinin sınırları da bu çerçevede şekillenmiştir.

    Suriyede Esad Dönemi Sona Erdi
    Hama kentinde yıkılan Hafız Esad heykeli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Baas Rejimi ve Suriye
    Orta Doğu’ya Batı emperyalizminin müdahalesine karşı “Ebedî Misyonu Olan Tek Arap Ulusu” (Ümmetun Arabiyyetun Vâhide, Zâte Risâletun Hâlide) sloganıyla tüm Arap ülkelerinin tek çatı altında toplandığı laik, sosyalist bir Pan-Arap yönetimi kurmayı hedefleyen Baas Partisi’nin temel hedefi Avrupa’dakine benzer bir Arap Rönesansı başlatmanın ve eski ihtişamlı günlere dönmenin mümkün olabileceğini göstermektir. Lakin bu ideolojinin iktidara gelebildiği iki ülke olan Irak ve Suriye’de de görüldüğü üzere Baas rejiminin beklenen hedeflere ulaşamadığı gibi en belirgin özelliği, çoğunlukları azınlık yönetimlerinin hükmü altına almak ve majör kimlikleri otoriter bir ideolojik yönelimle baskılamak olarak şekillenmiştir. Özellikle ülke içindeki etnik ve mezhepsel gruplara olan şedit politikaların yarattığı iç hasarlar dış politikadaki taşkınlıklarla beslenince her iki ülkede de rejimin meşruiyeti sorgulanır hâle gelmiştir. Irak’ın Kuveyt üzerindeki iddiaları ve Suriye’nin Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü büyük Suriye Devleti’nin bir parçası olarak görmesi de çevre coğrafyalarla olan politik ilişkileri zehirlemiştir.

    Deniz_Ulke_Kaynak_2) Suriye ve Levant Bölgesi
    Suriye ve Levant Bölgesi’ni gösteren harita.
    Beşar Esad - Arşiv
    Beşar Esad, 2001’de başlayan ve 13 yıl süren iç savaştan sonra 2024 yılı sonunda ülkesini terk ederek Rusya’ya sığındı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Suriye’de laik ve sosyalist bir milliyetçilik örtüsünün arkasına gizlenen tek parti sultasının devamını sağlamak zaman zaman çok sert politik şiddet uygulamalarını da teşvik etmiştir. Suriye halkı Baas rejiminden Esat rejimine doğru evrilen süreçte ağır bir zulüm ve baskı sürecine maruz bırakılmış; 2011’de bir iç savaşa evrilen çatışma dönemi sistemin bütün açıklarını ortaya çıkarmıştır. Politik sorunlara ilaveten mezhepsel ve etnik ayrışmaların gölgesinde Suriye’de ne bir toplum ne de bir ulus inşası mümkün olmuştur. Tıpkı Irak’taki gibi Suriye’de de azınlığın çoğunluğu yönetebilmesinin tek yolu olarak siyasal baskı ve şiddetin rejimin temel karakteristiği hâline gelmesi tercih edilmiş ve 21. yüzyılın dinamikleri her iki ülkede de değişimin fitilini ateşlemiştir.

    Üst Kimlik İnşasının Zorluğu
    Suriye ve çevre coğrafyasında bir türlü durulmayan suların en önemli sebebi kuşkusuz çok kimlikli bir imparatorluğun bakiyesi olan bu topraklarda birleştirici ve toparlayıcı bir üst kimlik inşasının zorluğu olmuştur. Osmanlı’dan artakalan topraklar üzerinde halen var olan kırktan fazla devlet arasında, uluslaşma sürecini henüz tamamlayamamış hemen her ülkede irili ufaklı kimlik (etnik ve mezhepsel) sorunlarının varlığı müzmin çatışmaların temel besleyicisi olagelmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki zaman zaman Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları’na benzetilen Orta Doğu’daki kimlik çatışmalarının ardında hem devlet içi sosyoekonomik mücadeleler hem de devletler arasında süregiden stratejik rekabet de bulunmaktadır. Bu nedenle kimlik üzerinden şekillenen çatışmaların ekonomik, jeostratejik ve psikopolitik uzanımlarını göz ardı etmek bizi yanlış sonuçlara götürebilir.

    Deniz_Ulke_Kaynak_4) 1860'lı yıllarda Şam - Library of Congress arşivi
    1890’lı yıllarda Şam.
    KAYNAK: LIBRARY OF CONGRESS ARŞİVİ

    Tüm bu parametreleri de göz önüne alarak baktığımızda bütünlüklü bir ulusal kimlik inşa edememiş ülkelerin başlıca ortak noktasının ekonomik, sosyal ve siyasal yararlanma olanaklarının belli azınlıklar lehine aktarılması olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıdan kaynaklı jeopolitik mücadelelerin vekil güçlerinin de dahil olduğu iç grup çatışmalarının kronikleşmesi ve müzminleşmesi ise Suriye’nin son on yıllardaki görünümünü olabildiğince yansıtmaktadır. Oysa ulusal kimliğini 1920’lerin başında inşa etmiş Türkiye gibi Suriyeliler de aynı dönemlerde bir kurtuluş savaşı vermiştir.

    2555047397
    Halep kentinin havadan görünümü, Aralık 2024. Yoğun çatışmaların yaşandığı Halep’te çoğunluğu Araplar oluştursa da Türkmen, Ermeni, Asuri, Yahudi, Kürt ve Çerkesler de yaşıyor

    Suriye’de Fransız İdaresi
    Yaygın olarak bilinenin aksine, Suriyeliler Osmanlı sonrası manda yönetimine istekli olmamış, bağımsızlık yanlısı Arap milliyetçiler sadece Fransız idaresini protesto etmekle kalmayıp 7 Mart 1920’de toplanan Büyük Suriye Kongresi’nin bağımsızlık kararının ardından ertesi gün Faysal’ın liderliğinde Lübnan’ı da içine alan Birleşik Suriye Krallığı’nı ilan etmiştir. İngilizler ve Fransızlar tarafından derhâl reddedilen bu ilan, Milletler Cemiyeti’nin de verdiği destekle, Kral Faysal’ın bizzat teslim olmasına kadar büyük bir baskı ortamı yaratmıştır. Faysal’ın Savunma Bakanı olan Yusuf el Azma’nın liderliğinde teslim olmak yerine çatışmayı tercih edenler ise 24 Temmuz 1920’de modernize tanklar ve uçaklarla desteklenen Fransız kuvvetleri karşısında alınan büyük yenilgiden sonra yönetimi Fransızlara bırakmak durumunda kalmışlardır. 1946’ya kadar süren Fransız manda yönetimi boyunca Arap milliyetçiliği bağımsızlık direnişinin en güçlü damarı hâline gelirken, isyancı hareketlerin Kuzey Afrika’daki sömürgelerine sıçramasından endişe duyan Fransızlar idari alanda yaptıkları düzenlemelerle Hristiyan, Alevi ve Ermeni kimlikleri güçlendirip, milliyetçi hareketleri sınırlamaya çalışarak kimlik gruplarını birbirinden ayrıştırıcı politikaları empoze etmişlerdir.


    “osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür.”

    Birlikte Yaşamdan Böl ve Yönet Stratejisine
    Osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü Suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür. Edward Azar, daimî parçalanmışlık ve savaş hâlindeki topluluklar arası ilişkiyi “müzmin çatışma” (protractable conflict) kavramı çerçevesinde değerlendirirken bu tip çatışmaların ırk, etnisite, din ve kültür temelli olarak derinlemesine bölünmüş heterojen ve çok kimlikli toplumlarda yaygın olarak görüldüğünü ifade etmektedir. Ona göre çok kimlikli toplumlar genel olarak ulus inşa sürecinde başarısız ve ekonomik olarak az gelişmiş oldukları gibi, istikrarlı siyasi yapılar ve süreçler geliştirmelerini sağlayacak iç uzlaşmadan da büyük ölçüde yoksundurlar. Azar, eski sömürgeci güçlerin “böl ve yönet” siyasetinden kalan siyasi ve ekonomik mirasın, gruplar arasında onarılamaz travmalara neden olduğunu ve gruplar arası tarihsel rekabetlerin iç uzlaşmanın sağlanmasında ciddi engel teşkil ettiğini söylemektedir. Ona göre bu gibi ülkelerde genellikle bir ya da birkaç sosyal grup iktidarı ve devlet kurumlarını kontrolünde tutmakta ve diğer toplumsal grupların ihtiyaçları ve talepleri ise pek dikkate alınmamaktadır. Suriye’deki müzmin çatışmanın devamlılığını sağlayan tarihsel faktör de özünde budur.

    2299700997

    Çok kimlikli bir yapıyı sürdüren günümüz Suriye’sinde nüfusun yaklaşık %90’ı Arap olsa da geri kalanını Kürtler, Türkmenler, Çerkezler, Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler gibi grup kimliği tahkim edilmiş diğer etnik azınlıklar oluşturmaktadır. Bununla birlikte Arap nüfusun %70’i Sünni mezhebine mensup iken diğer %30’luk kesim ise Alevî (Nusayrî), İsmailî, Şiî, Hristiyan mezheplerindendir. Tüm bu bölünmüşlük içerisinde Suriye halkı kendisini Suriyelilik üst kimliğinden çok alt kimlikleri ile tanımlamakta ve ulusal bir üst kimliğin inşasında psikopolitik birtakım kısıtlar söz konusu olmaktadır. Zira ulus, sadece kâğıt üzerinde, somut bazı nitelikler çerçevesinde ve tek tip bir ölçütle tanımlanabilen bir büyük toplumsal grup değildir.

    Ne dil ne din ne coğrafya ne de etnisite gibi somut özellikler tek başına bir halk topluluğunu ulus yapmak için yeterlidir. Ulusal kimlik soyut bir tahayyüldür ve duygusal bir özdeşleşme, dayanışma ve bütünleşme hâlini anlatır. Bu psikopolitik tasarım, “biz”lik hâlini bütün somut ve soyut benzerliklerin ve aynı zamanda da farklılıkların üzerinde bir yerde konumlandırmaktadır.

    2555045045
    Suriye muhalefeti Halep Kalesi’nin kontrolünü ele geçirdi. 2 Aralık 2024.
    KAYNAK: SHUTTERSTOCK

    Ulus Kimliğinin Yapıcı ve Ayırt Edici Unsurları
    Siyaset felsefecisi David Miller ulusun kimliğinin yapıcı ve ayırt edici unsurlarını somut bazı ortak özelliklerin yanı sıra bir arada yaşama isteği ve vatandaşlık bilinci; tarihsel süreklilik ve ortak gelecek düşüncesi; sahip olunan vatana bağlılık; ortak kamu kültürü/ulusal karakter ile paylaşılan zafer ve başarı anlatıları olarak tarif etmektedir.

    Heyet Tahrir El - Şam Eğitimde
    Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) üyeleri, Suriye’nin kuzeyinde bir eğitim sırasında.

    Ona göre ulusal kimlik, bu unsurların sürekli olarak yapılandırılarak kolektif hâle gelmesiyle biçimlenmektedir. Birden fazla etnik grubu içeren ulus devlet modelinde, kurucu yapı taşları üzerinden birbirine bağlı, özdeşim kurabilen bir “psikolojik topluluk” kurgulanmaktadır. Bu tasarım gerçekleşmediği zaman, yani uluslaşmasını tamamlayamamış topluluklarda bağlılık devletin merkezine değil etnik, dinî, mezhepsel iç gruplara yönelik olmaktadır. Ulusal kimlik bütünleşmesi sağlanamadığı ölçüde iç gruplar geçmişe dair gruplar arası çatışma anılarını kolektif hafızada tutmaya ve geçmiş travmalarını kendi gruplarını tahkim etmekte kullandığı anlatılarla derinleştirmektedir. Suriye halkı Kerbela’dan bu yana süren mezhepsel bir ayrışmanın olduğu kadar imparatorluk sonrası politik homojenleştirme adına yapılan etnik baskıların; Baas sonrası azınlık diktasını koruyabilmek adına uygulanan siyasal şiddetin ve Arap Baharı’nın ardından radikal Sünni gruplarca uygulanan kitlesel terörün bütün anılarını kolektif hafızasında tutan bir topluluktur. Bu yüzden de rehabilite edilmesi zaman alacaktır.

    Suriye’de 1962’den itibaren uygulanan olağanüstü halin, Arap Baharı’nın dinamikleriyle önce kitlesel isyana ve sonrasında terör ve iç savaşa dönüşmesinin ardından Heyet Tahrir el- Şam’ın (HTŞ) liderliğinde devrimsel bir yapılanmaya doğru evrilmesi ülke tarihinde yeni bir sürece işaret etmektedir. Ancak HTŞ, kuruluşundan itibaren cihatçı ve terör stratejisi uygulayan bir örgüttür. Bu nedenle liderliğini Ahmet el Şara’nın yaptığı bu radikal Sünni hareketin, ekonomik, sosyal ve siyasal imkânları toplumun geniş kesimleri lehine aktarıp aktaramayacağı ve farklı grup kimliklerinin asimilasyona uğramadan varlıklarını ve saygınlıklarını koruyup koruyamayacakları henüz bilinmemektedir. Kaldı ki Suriye coğrafyası Kafkaslar, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan çok kritik bir jeopolitik hattın deniz açılımını sunmaktadır. Bu nedenle aynı anda yerel, bölgesel ve küresel aktörlerin sadece vekâleten değil bizatihi içerisinde yer aldıkları çok karmaşık bir ağın rekabet alanıdır.

    2556205265
    Suriye rejiminin düşüşü Suriyeliler tarafından kutlanıyor, 8 Aralık 2024.

    Orta Doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. Güney koridor alternatifine ilave olarak Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan IMEC (India-Middle East-Europe Economic Corridor) projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir. Bu hattın Hindistan Mumbai’den başlayarak, Dubai’den Arap Yarımadası’na girişi ve İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e çıkışının planlanması tüm bölge denklemini değiştirmiştir. Artık temel amacın İsrail’in çevre ülkelerden gelen tehditlere karşı güvence altına alınması değil, koridorun tehditlerden arındırılması olduğunu söylemek mümkündür.


    “orta doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. güney koridor alternatifine ilave olarak hindistan, orta doğu ve avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan ımec projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir.”

    Suriye bugün gelinen noktada en büyük sınır komşusu olan Türkiye’nin olduğu kadar bir yandan ABD-İsrail, bir yandan İran-Rusya ittifakının, başta Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de oyun alanıdır. HTŞ zaferi sonrası ortaya çıkan sonuç ilk etapta İran ve Rusya ittifakının bölge stratejisi açısından ciddi bir hezimet olarak görünse de her iki ülkenin bölgedeki vekil güçlerle olan yakın ilişkisi, siyasi dengenin daha uzun süre hassas ve kırılgan olacağını göstermektedir. Bu bakımdan HTŞ’nin yakın zamanda lağvedileceği düşüncesinden hareketle Suriye’de anayasal standartlar güvence altına alınmış ulusal bir üst kimliğin oluşturulmasının ve liberal demokratik olması pek beklenmese de en azından hakkaniyetli bir siyasal model kurgulanmasının yalnızca insani değil, aynı zamanda siyasi bir beklenti olduğunu da söylemek gerekir. #

    DİPNOT
    1 Kudüs, Cebel-i Lübnan, Beyrut, merkez kazalar Baalbek, Bekaa, Duma, Vadi-il-Acm, Hasibiye, Raşeya, Hama, Humus, Selimiye, Hamidiye, Havran, Kuneytra, Basr-el Harir, Kerek, Maan, Tufile, Salt kazaları. Suriye’nin 1895 yılına ait idari taksimatına göre Halep, Beyrut ve Şam olmak üzere üç vilayeti bulunmaktaydı.
  • Suriye

    Suriye


    suriye denildiğinde hâlihazırda mevcut olan siyasi haritanın ötesine geçen bir topraklar bütününü anlamamız gerekiyor. batı dillerinde “doğu” anlamına gelen levant, arap ve osmanlı coğrafya ve tarih uzmanlarınca “kuzeydeki beldeler” anlamına gelen bilâd’uş şam, bugünkü ürdün, suriye, lübnan, filistin ve israil’den oluşuyor. bölge arap yarımadası merkezine göre kuzeyde kaldığı için bu şekilde adlandırılmış.

    Suriye
    Palmira, antik dönemlerin önemli dinî ve ticari merkeziydi. 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan şehir, son yıllarda yaşanan iç savaşta önemli tahribatlara uğradı.

    Coğrafi konumuyla Arap Yarımadası, Afrika, Akdeniz ve Anadolu arasında oldukça merkezî bir konumda yer alan Suriye, insanlık tarihi boyunca kilit roller oynadı. Neolitik Çağlardan itibaren insan yerleşiminin olmasıyla bir taraftan uygarlık tarihinin merkezinde yer alırken, diğer taraftan semavi dinlerin bu topraklarda doğup gelişmesi nedeniyle de Suriye her zaman Suriye’den fazlasını ifade etti.

    Doğu Akdeniz’i mesken tutan tacir Fenikeliler buradan Avrupa limanlarına uzanan ticari bağlar kurmuş olsa da bölgenin Avrupa kültürleriyle kesintisiz ilişkisi, Akdeniz’e yayılan Pers egemenliğine son veren Makedonyalı Büyük İskender ve ardılları Selefkoslar’la başlayıp günümüze değin kesilmeden süregeldi.

    Bin Yılların Cazibe Merkezi
    Limanlarıyla Antakya başta olmak üzere Halep, Hama, Humus ve Dimaşk (Şam) şehirleri ile Suriye, Roma İmparatorluğu’nun merkeze en çok vergi gönderen, Mısır’la beraber en verimli toprakları barındıran ve nihayetinde doğudaki en büyük tehdit olan İran’a karşı da ileri karakol olarak hayati bir önem taşıyordu. Suriye bir taraftan sahip olduğu bu jeopolitik önemi, diğer taraftan Antik Çağ’dan itibaren bünyesinde biriktirdiği dinî ve kültürel anlamlarla tarihin her döneminde arzulanan bir saha oldu.

    Suriye’nin bugününü anlamak, uluslararası aktörlerin Suriye konusuna yaklaşımlarını analitik bir bakışla değerlendirebilmek için tarihten ilginç bir örnek olarak Palmira’yı anımsamakta yarar var. Roma döneminde Palmira adıyla bilinen, Arapların ise Tedmür olarak isimlendirdikleri bölgenin kraliçesi Zenobia, Romalılara vergi veren yerel bir otoriteydi.

    HMK_Suriye_3) Kraliçe Zenobia'nın Palmira'ya Son Bakışı, Herbert Schmalz
    “Kraliçe Zeonbia’nın Palmira’ya Son Bakışı”, Herbert Schmalz.
    HMK_Suriye_1) Syria harita
    Suriye, bugünkü coğrafi konumundan daha geniş bir alanı ifade ediyordu; Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’den oluşuyordu.

    Palmira, Asurlular ve Perslerden itibaren Mezopotamya ile Akdeniz arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri, dolayısıyla gelir getiren büyük bir ticari cazibe merkeziydi. Bu kervanlardan alınan yüksek geçiş ücretleriyle kalkınan Palmira, Romalıların 1. yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını Doğu Akdeniz’de genişletmeye başlamaları ve şehir üzerinde kontrolü ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmamış. Roma vatandaşı olmamalarına rağmen Arap, Süryani, Arami kökenli Palmira halkı Roma’nın tanıdığı özerklik ve özel izinle rahat rahat Akdeniz’de deniz ticareti yapmış. Hindistan’dan gelen baharat ve ipeği İtalya’ya götürüp satmış ve zamanla şehir bir cazibe merkezi olmuş.

    Suriye-Hama’lı bir Arap olan İmparator Caracalla zamanında Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmira, Roma halkıyla aynı haklara sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuştu. MS 267’de bir suikasta kurban giden Palmiralı yönetici Odainat’ın ikinci karısı Zenobia şehirde yönetime el koymuş ve bağımsızlığını ilan ederek kendi adına para bastırmıştı. Bu durum Roma’nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale etmek için bir ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu bozguna uğratmış. Daha sonra ordularının başında önce Busra Garnizonu’nu (Suriye’nin güneyinde), ardından da Arabistan ve Mısır’ın bir kısmını istila etmiş. Yine kendi adına para bastırıp Roma İmparatorluğu’ndan da bağımsızlık isteyince bardağı iyice taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia’nın ordusunu önce Antakya ve Humus’ta bozguna uğratmış, arkasından da Palmira’yı kuşatmış. Romalılar, Zenobia’yı esir almış ama öldürmemiş.

    HMK_Suriye_4) Damascus
    Şam’da bir sokağı gösteren gravür.

    Tutuklayıp İtalya’ya sürgüne göndermiş. Palmira ise Roma askerlerince yağmalanmış ve ateşe verilip halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu yaşananlardan sonra şehrin eski canlılığı kalmamış. Müslüman Araplar, Halid bin Velid zamanında şehrin olduğu bölgeyi ele geçirmiş ama zaten Palmira çoktan harabe olmuş geldiklerinde. Kraliçe Zenobia ile Roma İmparatorluğu arasında yaşanan hadiselere bakıldığında Suriye’nin tarih boyunca yereli sömürmek, ona tahakküm etmek isteyen bir dış unsurun oyun alanı olarak görüldüğü söylenebilir.

    İslam Fetihlerinde Suriye
    İlk İslam halifesi Hz. Ebubekir(ra) Hicri 13, Miladi 634 yılında Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin’den oluşan bölgeyi fethetmeye karar verdi. Bu amaçla Arap Yarımadası’nın her yerine mektuplar göndererek Müslümanları cihada ve savaşmaya teşvik etti. Bu davetten kısa süre sonra Yemen, Necid, Mekke, Taif, Yemame, Bahreyn ve Hicaz’daki farklı yerlerden binlerce asker âdeta koşarak hızla Medine’ye akın etti. Gelenler 7.500 kişilik ordulara ayrılıp her birine sancak verildi. Ordular, “Kuzeydeki Topraklar” anlamına gelen Bilâd’üş Şam bölgesine doğru farklı yollardan ilerlemeye başladı. Bu orduların komutanları arasında tanınmış isimler vardı. Hz. Ebubekir, Amr bin As’ı Filistin’e, Şurahbil’i Ürdün’e ve Yezid bin Ebu Süfyan’ı da Şam’a vali tayin etti. Bilâd’üş Şam topraklarının fethini açan savaş kuşkusuz Yermük Savaşı’ydı ancak özelde Suriye’nin kilidini açan savaş ise Ecnadeyn Savaşı oldu. Bu savaşa Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık 100.000 askerlik bir kuvvetle katıldı. İmparator Heraklius ise savaşı bulunduğu Hıms (Humus) şehrinden izliyordu. Çok şiddetli bir savaş oldu. Halid bin Velid bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. 634 yılının sonuna doğru gerçekleşen Ecnadeyn Savaşı’nda Roma ordusu büyük bir bozguna uğradı. Suriye, Ürdün ve Filistin topraklarını büyük oranda fetheden Müslümanlar Suriye’nin merkezinde bulunan Dimaşk’a (Şam) doğru ilerliyordu. Önceki savaşlardan kurtulan Roma ve müttefiki olan unsurların askerleri Müslümanların Şam’a girişine engel olmak için Merc’us Suffer adlı Şam yakınlarındaki bir mevkide yeniden toplandı. Burada gerçekleşen savaş son derece sert ve şiddetliydi. Müslümanlardan 4.000 kişi bu savaşta yaralandı. Bununla beraber bu savaşı da Müslümanlar kazandı. Düşmanın dağılan askerleri kaçarak Şam ve Kudüs şehirlerine sığındı. Artık Şam’a giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. Hicri 14 yılı Muharrem ayının ortasında, Miladi 635 yılında Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarında farklı bölgeleri fetheden İslam orduları Dimaşk/Şam önlerinde, şehrin bağlarının bulunduğu Guta bölgesinde toplandı ve bu bölge savaşarak alındı. Fakat Şam şehri teslim oldu ve küçük birkaç çatışma dışında şehir sulh ve anlaşma yoluyla alınmış oldu.


    “haçlı seferleri, moğollar, timur’un meşhur batı seferi, zengi, eyyubi, memluk dönemlerinin ardından yavuz sultan selim’in 1517 yılındaki meşhur mısır seferi ile osmanlı hâkimiyetine giren bölgede şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü.”

    54277856753_9767266239_o
    Bab Şarki (Doğu Kapısı), Şam. Üç kemerli antik bir Roma portalı. Arka planda Ulu Camii görülebilir.

    İslam Kültür ve Medeniyetinin Kalbi
    Şam ve Suriye toprakları, fetihten sonra hızla İslamlaştı. Mimariden astronomiye, fizik, coğrafya ve edebiyattan dinî ilimlere uzanan bir genişlikte asırlar boyunca medeniyet üreten bir bölge oldu. İbn Asakir’in 81 ciltlik Tarih-i Dimaşk adlı muazzam eseri Şam topraklarında ortaya konulan ilmi çalışmalara bir örnektir. Haçlı Seferleri, Moğollar, Timur’un meşhur batı seferi, Zengi, Eyyubi, Memluk dönemlerinin ardından Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki meşhur Mısır seferi ile Osmanlı hâkimiyetine giren bölgede Şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü. Sadece Şam’daki Osmanlı eserleri bölgeye gösterilen önemin günümüze kadar uzanan somut örnekleridir. Süleymaniye Külliyesi, Şam Mevlevihanesi, Hicaz Demiryolu Şam İstasyonu, Telgraf ve Elektrik Anıtı ile üzerindeki Yıldız Camii maketi ve Hamidiye Çarşısı akla ilk gelen Osmanlı eserlerindendir. Kahire-İstanbul uçuşu esnasında düşen uçağının yadigârı ilk Türk hava şehitlerimiz, Süleymaniye Camii haziresindeki başta son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin olmak üzere son devir Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri hep Şam’daki aziz hatıralarımız. En unutulmaması gereken isimler ise kuşkusuz Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Rükneddin Baybars türbeleri.

    HMK_Suriye_6) Syria-Lebanon-19th_century
    Suriye-Lübnan, 19. yüzyıl başlarında bir pazar yeri.

    20. Yüzyıl Başlarında Suriye
    yüzyıldan itibaren dağılmaya yüz tutan büyük bir coğrafyanın isyanlarıyla mücadele eden Osmanlı Devleti, Yemen başta olmak üzere Arap Yarımadası’nda da önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve kayıplar, bölgedeki toprakların kaybına hatta nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlandı. Savaşın kaybıyla Suriye, Lübnan, Filistin, Kudüs, Ürdün ve Hicaz da kaybedildi.


    “batı emperyalizminin sykes-picot antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı.

    Suriye’yi işgal eden Avrupalı güç Fransa’ydı. Fransa, Suriye’yi işgal etmekle kalmadı. Ülkenin kimyasıyla, demografik ve kadim yapısını manipüle ederek günümüze değin uzanan sorunlar yumağının da başaktörü oldu. Fransa’nın Suriye topraklarında gerçekleştirdiği en büyük ameliyat, nüfus çoğunluğunu Hristiyanların oluşturacağı hayaliyle kuruluşuna önayak olduğu Lübnan’ı bir ülke olarak ortaya çıkarması oldu. Diğer yandan Ortodoks İslam ana akımından ayrışan Dürzi ve Nusayri yapıları idari oluşumda öne çıkararak bu azınlıklar eliyle Suriye üzerindeki vesayetini derinleştirdi. Oysa Suriye halkları geliştirdikleri kadim geleneklerle 1400 yıldır birlikte ortak yaşama dayalı bir dünya inşa etmişlerdi.

    Batı emperyalizminin Sykes-Picot Antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları bu çatışma alanlarının hep merkezinde oldu. Suriye, Fransa’yla 9 Eylül 1936’da imzalanan ve Viénot Antlaşmaları doğrultusunda kademeli olarak 25 yıl içerisinde bağımsızlığını sağladı. Bu bağımsızlığın ardından yaşanan iç darbeler ve nihayetinde 2024 yılı sonuna dek sürecek diktatör Baas rejimi ile ülke âdeta demir yumruk politikalarıyla yönetildi. 2011 yılında başlayan iç savaşla yaşanan insani dramlar, göçler ve ekonomik çöküşlerin ardından sonu gelen Baas yönetimi sonrasını ise şu an hep birlikte izliyoruz. Yasemin kokulu şehir Şam ve tüm Suriye uzun ve kalıcı bir barışı umut ediyor. #