Etiket: sultan abdülmecid

  • İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    19. yüzyıl ortalarında Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyor; buradaki nüfus, kayık ve vapur parası ödemekte zorlanıyordu. Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin çabasıyla yaptırılan köprü 1852’de hizmete girecek, ancak çeşitli nedenlerle 1859’da ortadan kaldırılacaktı.

    Doğu Roma İmparator­luğu zamanında Haliç üzerine uzun ömürlü olmayan ahşap köprüler inşa edildiği kaynaklarda geçmek­tedir. Osmanlı devrinde ilk defa Fatih, İstanbul’un fethi sırasın­da, karadan yürütülüp Haliç’e indirilen gemilerle bir köprü yaptırıp askerlerini karşıya geçirmiştir. Bazı rivayetlerde de bu köprünün çok sayıda fıçının bir araya getirilmesiyle inşa edildiği belirtilir. Fetihten sonra bu köprünün akıbeti hak­kında bilgi sahibi olmasak da görevinin fetih süreciyle sınırlı olduğunu düşünebiliriz.

    Osmanlı İstanbul’unda asırlarca, Haliç’in suriçi İstanbul’undan Eyüp hattına olan kıyısıyla, karşı sahildeki Sütlüce’den Galata’ya kadar olan semtleri arasında köprü bağlantısı kurul(a)madı. İki yaka arasında ulaşım, “pereme” adı verilen kayıklar vasıtasıyla sürdürülmüştür. İlk köprü yapımı 2. Mahmud zamanında 1836’dadır. Bugünkü Unkapanı ile Azapkapısı arasına inşa ettirilen köprü, geçiş ücreti alınmadığı zamanlarda Hayra­tiye, köprü parası tahsil edil­meye başlanınca Mahmudiye adıyla anılmıştır. İkinci köprü Bahçekapı ile Karaköy arasında 1845’te inşa edilmiş; halkın yakıştırmasıyla Cisr-i Cedid (Yeni Köprü) diye adlandırı­lınca, Mahmudiye Köprüsü de Cisr-i Atik (Eski Köprü) ismini almıştır.

    Bunların dışında Haliç üzerinde günümüzde pek bi­linmeyen, ancak Semavi Eyice, Gülsün Tanyeli-Yegan Kahya ve son olarak Sinan Genim’in konu edindiği Ayvansaray Köprüsü vardır; bu da 19. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre için İstanbul-Haliç siluetinde yerini almıştır.

    Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1839’da başlayan Tanzimat devrinin yenilikleri arasında, çok ortaklı ve yüksek sermayeli şirketlerin kurulması da vardı. Türkiye’nin ilk anonim şirketi kabul edilen ve 1850’de kurulan Şirket-i Hayriye nasıl ki Haliç ve Boğaziçi köyleri ile İstan­bul’un bağlantısını sağlayan bir ulaştırma şirketi olmuşsa; hemen ardından Sultan Abdül­mecid’in 11 Haziran 1851 tarihli iradesiyle (İ.MVL. 6967) kurulan Ayvansaray Köprüsü Şirketi de, Haliç’in Ayvansaray ve Piripaşa semtleri arasında üçüncü bir köprü inşa ederek İstanbullu­lar’ın deniz üzerinden geçişini sağlamıştır.

    Devrinin en etkili ve önemli sarraflarından (banker) Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin önderliğindeki Ayvansaray Köprüsü Şirketi, ilk kuruluşunda hisse başına 5 bin kuruş bedel ve 200 hisseden oluşan ortaklık yapısıyla gü­nümüzün anonim şirketlerine benzer görünüyor. Köprünün açılışının yaklaştığı bir sırada, toplanan sermayenin yatırım masraflarını karşılayamaya­cağı endişesiyle, hisse adedine 150 hisse daha eklenerek toplam 350 hisseye çıkılmıştır. Şirketin ticari gayesi, inşa ede­ceği köprünün imtiyazını 26 yıl müddetle elinde bulundurarak (bu süre zarfında Mahmudiye ve Galata köprüleriyle aynı tarife üzerinden) köprü geçiş ücretlerinden elde edeceği hasılattan hissedarlarına temettü dağıtmaktır. İmtiyaz süresi sonunda köprüyü olduğu gibi devlete devretmeyi taahhüt etmeleri, günümüzdeki “yap-iş­let-devret” sisteminden farklı değildir.

    1belge-1
    Eyüp tarafından Haliç’e bakışı gösteren Claude- Marie-Ferrier imzalı, yaklaşık 1857 tarihli fotoğrafta Ayvansaray Köprüsü. Ortadaki çift minareli cami Mihrişah Valide Camii; arkasındaki kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi. Ön taraftaki binalar, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak anılan Mühendishane’nin Hasköy’de ilk teşekkül ettiği yerde. Kıyı şeridindeki tek katlı ve kiremit çatı örtülü Şalope Tersanesi’nin yerinde bugün Haliç Kongre Merkezi var.

    Şirketi kurduğu sıralarda Sarraf Mıgırdıç’ın itibarı çok yüksekti. Genç yaşta olağanüs­tü bir servetin sahibi olmuş, devlet adamları nezdinde kurduğu etkili ilişkilerle devlet gümrükleri üzerinde yetkili kılınmıştı. Ayrıca, mensubu olduğu Ermeni cemaati ara­sında da nüfuzlu kişilerdendi. Avrupa’daki eski ve köklü banker ailelelerinin ilk defa çok güçlendikleri sıralarda, Cezayirlioğlu Mıgırdıç da aynı tecrübeyi yaşamaya başlamıştı. Üretim ve finans üzerine ku­rumsallaşmaya önem verirken, ipekçilik, makinecilik öğren­mesi için bizzat Avrupa’ya öğrenci gönderdiği gibi; Ermeni okullarının hamisi olarak kendi toplumunun en yüksek unvanı olan “Amira” unvanına da layık görülmüştü. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın sarrafı da olması ona kapıları açmış; ülkedeki her ticari kaynağın ortağı olabile­ceği yahut bir şekilde bunları tasarrufuna geçirebileceği bir ortam sağlamıştı.

    Hâliyle zamanının ileri gelenleri, Mıgırdıç’ın şirketine hissedar olmak için pek naz­lanmadılar. Yine de şirketin tasfiyesi sırasında hazırlanan bilançodan, o zamana kadar tüm hisselerin satılamadığı, sadece 269 hissenin 94 hissedar arasın­da paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Sarraf Mıgırdıç 270 bin kuruş tutarında 54 hisseyle en büyük hissedardır. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 18, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa 12, Ticaret Nazırı Ahmed Fethi Paşa 5 adet hisseyle büyük ortaklardandır. Hisse sahiplerinin Devlet-i Aliy­ye tebaası olması şart olduğun­dan, hissedarlar arasında ecnebi yatırımcı bulunmaz. Müslüman tebaadan hissedarların neredey­se tamamının üst rütbeli devlet adamlarından, gayrimüslim tebaadan hissedarların ise bankerlerden ibaret olması, o dönemki sermaye sahiplerinin profilini çıkarmamıza da yardım etmektedir. Osmanlı Devleti’nde gelmiş geçmiş en zengin serma­yedarlardan Kamondo ailesinin ise sadece iki hisse alması dikka­ti çekicidir (İ.MVL. 21151).

    1belge-2
    Mıgırdıç Cezayirliyan (1805-1861).

    Ayvansaray Köprüsü projesi, zamanına göre gayet ciddi hazırlanmış bir projedir. Şirketin tasfiye sürecinde hazırlanan bilanço hesaplarında, yıllara dağılan bazı yazışmalarda, ger­çekleştirilen yatırımın mühim ayrıntılarına tesadüf edilmek­tedir ve bunlar da gayet bilinçli, şehircilik açısından önemli noktalardır. Tabii o yıllarda ÇED raporu gibi değerlendirmeler hayal dahi edilemediğinden, köprünün çevreye vereceği za­rarlar umursanmamıştır (bugün ise, bunlar bilinmesine rağmen yine umursanmamaktadır).

    Haliç akıntısının bu bölgede zayıf olması, büyük ihtimal bu mevkiin (Ayvansaray- Piripaşa arası) köprü için seçilmesinde etkilidir. Ayrıca Hasköy ve Ayvansaray’da yaşayan yoğun Ermeni nüfusunun yararına bir hizmet olarak da düşünülmüş olabilir. Üstelik Mıgırdıç’ın kendi konağı da Hasköy’dedir. Tabii o tarihte Hasköy ve çevresinde Yahudi nüfusu da Müslüman­lar’a nazaran üç kat fazladır (MVL. 820/131-3). Bundan dolayı olsa gerek, İstanbul halk ağzın­da Ayvansaray Köprüsü’nün “Yahudi Köprüsü” adıyla anıldığı da rivayet edilir.

    19. yüzyıl nüfus sayımlarında yetişkin ve çocuk erkek nüfus sayılmış, kadınlar sayım dışı bı­rakılmıştı. Elde edilen istatistikî verilerin, bu nedenle ortalama 2 ile çarpılması gerekir. Piri­paşa Mahallesi’nde 12 hanede oturan 21 kişi ve 71 yabancı ile birlikte İslâm nüfusu ancak 92’ye ulaşırken, 142 hanede 1.196 Yahudi vardı. Köprüden doğru­dan yararlanan bu mahalleye bitişik 108 hanede 260 kişi ve 159 yabancıyla birlikte, 419 kişinin yaşadığı Turşucu Mahallesi tamamen Müslüman nüfustan oluşuyordu. İki mahallede yaşayan toplam 519 Müslüman nüfusa karşılık sadece Piripaşa Mahallesi’nin 1.196 Yahudi’den oluşan nüfusu vardı. Aya Paras­kevi Kilisesi’ne kayıtlı Rumlar ve özellikle Piripaşa’da oturan Ermeniler’le birlikte Hasköy’ün tamamında gayrimüslim nüfus Müslümanlar’dan fazlaydı.

    1belge-3
    Prusyalı Subay Carl Stolpe’nin ilk olarak 1866’da basılan haritası, köprünün faaliyette olduğu yıllarda hazırlanmış olmalıdır; zira 1866’da köprü çoktan kaldırılmıştı. 1882’de güncellenmiş yeni bir baskısı yapılırken, artık ortada olmayan Ayvansaray Köprüsü’nün haritada bırakılması ilginçtir.

    Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyordu. Bölge sakinle­rinin günde 2-3 kuruş kayık, vapur parası ödemeye güçleri yetmiyordu (MVL. 824/59). Bu durum yoksul kişilerden oluşan bu iki semt halkına epey külfet getiriyordu. Oysa 1845’te yayalar Galata Köprüsü’nden 5 para (40 para=1 kuruş) vererek geçebili­yordu (İ.MVL. 1353).

    Köprüye dair Osmanlı Arşi­vi’nde çok sayıda belge bulunsa da, bugüne kadar tasnifi tamam­lanıp araştırmaya açılmış arşiv vesikaları arasında köprünün inşaat keşif defterlerine, planla­rına henüz rastlanılamamıştır.

    Köprü inşaatı padişahın 11 Haziran 1851 tarihinde verdiği izinden sonra başlamış; şaşır­tıcı bir şekilde çok kısa sürede tamamlanmış; 19 Şubat 1852 Perşembe günü açılış töreni ya­pılması için Sadaret’ten Kaptan Paşa’ya tezkire yazılmıştır (A.M­KT.NZD. 49/32). Sinan Genim’in aynı tarihli Journal de Constan­tinople gazetesinden naklettiği yazıda şöyle denmektedir: “İnşa edilen köprünün uzunluğu 380 metre, genişliği ise 8.40 metredir. Ortada her iki yandaki 1.50 metre genişliğindeki yaya yolundan demir parmaklıklarla ayrılan 6.40 metre genişliğinde at ve arabalara ayrılmış ge­liş-gidiş yolu bulunmaktadır. Bir yenilik ve kolaylık olmak üzere, yağışlı havalarda atların ayak­larının tutunabileceği şekilde döşeme tahtaları hafifçe çıkıntılı olarak döşenmiştir. Bu buluşun İmparatorluk Tersanesi çalışan­larından M. Vasis Janide tarafın­dan düşünüldüğü belirtilmiştir.” Sinan Genim aynı yazıda köprünün yer aldığı harita ve fotoğrafları da göstermiştir (TAÇ dergisi, sayı 14).

    O dönemde imar faaliyetle­rinden pek nasibi olmayan bu yerin çehresi, köprü inşaatının başlamasıyla beraber değişmeye başlar. Piripaşa iskelesinden Süt­lüce-Kırkağaç yönüne kadar bir­çok mülkün istimlak edilmesiyle yollar genişletilerek ağaçlandırı­lır; Piripaşa deresi doldurularak meydan düzenlemeleri yapılır. Böylesine bayındırlık faaliyetle­rine harcanan para, neredeyse köprünün inşaatına yakın bir harcama kalemi oluşturmuştur. Köprü 1 milyon 19 bin kuruşa; çevre düzenlemesi, istimlak bedelleri ve sair masraflar 878 bin kuruşa mâl olmuştur. Toplam 1.897.463 kuruş masrafa karşılık 269 hissenin bedeliyle 1.345.000 kuruş sermaye oluşturulabilmiş, 552.463 kuruş açık verilmiştir. Bu noktada geçiş ücretlerinden elde edilen gelirin ne kadar olduğu önem kazanıyor. 13 Mart 1852-9 Nisan 1859 tarihleri arasında 930.628 kuruş hasılat toplanabil­miştir (İ.MVL. 21151). Bu belgeler karşısında, Semavi Eyice’nin İslâm Ansiklopedisi’nin “Haliç” maddesinde kaynak belirtmeden naklettiği “Ayvansaray Köprüsü iki kıyı arasında kayıkla taşıma­cılık yapan sandalcılar tarafın­dan işlerine zarar verdiği için, açılışından 10 gün sonra yakılmış ve bir daha yapılmamıştır” rivayetinin mesnetsizliği ortaya çıkmaktadır.

    1belge-4
    Ayvansaray Köprüsü’nün günümüzdeki konumu, yaklaşık olarak kırmızı çizgiyle gösterilen hat üzerindedir.

    Bilançoda yer alan rakamlar, Ayvansaray Köprüsü’nün Galata ve Unkapanı Köprüleri kadar işlek bir trafiğinin olmadığını gösteriyor. Bunda elbette, köprünün yapıldıktan hemen sonra bazı dubalarının bir miktar suya batmasıyla tamiratının gerekmesi ve 6 aya varan süre trafiğe kapatılması da etkilidir. Ayrıca Mıgırdıç’ın daha sonra hapis, sürgün cezalarına maruz kalması ve mallarının haczedil­mesiyle şirketin Ticaret Nezareti tarafından yönetilmesi; işletme­sinin mültezimlere ihale veya emanet yöntemleriyle yürütül­mesi hasılat kayıplarına sebep olmuştur. Köprünün işletmeye açıldığı ilk yıldan itibaren oluşan işletme ve bakım giderleri, hasılatının yarısına denk gelir; bu nedenle pek kârlı bir işletme olmadığı görülür.

    Galata ve Unkapanı köprüle­rinin bulunduğu yerlerde deniz derinliği 40 ila 60 metreye kadar ulaşırken, Ayvansaray-Piripaşa arası oldukça sığ bir bölgeyi teşkil ediyordu. Eyüp’e doğru neredey­se 3 metreye kadar inen derin­liğin biraz gerisinde yer alan Ayvansaray Köprüsü, tekne ve mavnaların geçebileceği sadece iki açıklıktan ibaretti; köprüyü ayakta tutan dubalar, Kâğıthane ile Alibeyköy derelerinin taşıdığı alüvyonların bu sığ bölgeden atılmasına bir set oluşturuyordu. Üstelik kısa zamanda midyelerin sardığı dubaların ağırlaşmasıyla bazı yerleri batmış ve çok kısa bir sürede köprüden Eyüp’e doğru olan mıntıka deniz trafiğini en­gelleyecek derecede sığlaşmıştı.

    O yılların denizcilik üzerine yetkili otoritesi olan Bahriye Meclisi’nin yönlendirmelerini ve Meclis-i Vala’nın (zamanın Da­nıştay’ı) verdiği raporları dikkate alan Sultan Abdülmecid, 8 Mart 1859 tarihli iradesiyle köprünün Haliç’ten kaldırılmasına karar verdi (İ.MVL. 18076). Köprünün kaldırılacağını duyan Hasköy halkı, cemaat temsilcileri ve mahalle muhtarlarının mühürlü mahzarlarıyla itiraz ettilerse de sonuç değişmedi (MVL. 824/59; 822/53). Kararın hemen yerine getirilemediği, tebligatın hissedarlara 4 Temmuz 1860’da yapılmasından anlaşılıyor. Zaten bundan sonraki safhada, üst rütbeli devlet adamları ve devletle içiçe sarraflardan ibaret hissedarların mümkün olduğun­ca az bir zararla, hatta başabaş bir mali durumla şirketi tasfiye edebilmeleri için elden gelen tüm kolaylığın gösterildiği anlaşılıyor.

    1belge-5
    Avusturyalı ressam-seyyah Joseph Schranz’ın Le Bosphore et Constantinople Panorama adlı eserinde, Eyüp-Piyer Loti Tepesi’nden Ayvansaray Köprüsü.

    Sultan Abdülmecid’in ülkenin imarına, şekillenmesine yardım edeceğine inandığı girişimlere verdiği önem, Şirket-i Hayri­ye’de hem kendisinin hem de hanedan mensubu kadınların hisse senedi sahibi olmasında kendini göstermiştir. Ayvansaray Şirketi’nin hissedarları arasında sultanın ve hanedan mensup­larının bulunmayışı, Sultan Abdülmecid’in bu şirkete karşı biraz mesafeli duruşu olduğunu yansıtıyor. Aynı vaziyeti, şirketin köprünün iki başına padişah tuğrasının asılması talebine olumsuz cevap vermesinde (ve açılış törenine katılmayışında) görüyoruz (İ.DH. 15132). Buna rağmen şirketin tasfiyesine dair muhasebe kayıtlarında tuğra masrafı olarak gösterilen 2.500 kuruşun itirazsız kabul edilmesinden, asılmasa da bu tuğraların hazırlandığını anla­maktayız. Oysa Sultan, Ayvan­saray Köprüsü’nden 2 yıl sonra yeniden inşa edilen Hayratiye Köprüsü’nün iki başına tuğra ve tarih beyitlerinin asılmasını kabul etmiş, Cuma Selamlığı’n­dan sonra düzenlenen görkemli açılış törenine katılmıştı.

    Tüm bu yaşananlar, şirketin baş müteşebbisi Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ın köprünün açılışın­dan kısa bir süre sonra devlet nezdinde itibarını yitireceğinin; elindekini avucundakini kaybe­deceğinin ve ardından sürgün­lerle, mahkemelerle karşılaşa­cağı sürecin habercisi olmalıdır. Aslında Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’yla olan rekabetinde Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ı hede­fine koymuştu. Reşid Paşa’nın azlinden 2 ay sonra sadrazam olduğunda, Mıgırdıç’ın talihi ters döndü. Mehmed Ali Paşa’nın biz­zat önayak olduğu soruşturma­ların ardından Mıgırdıç malını, mülkünü, itibarını kaybetti ve köprüsünün de ortadan kalktı­ğını görerek 1861’de yoksul bir şekilde dünyaya veda etti.

    1 BELGENİN BELGESİ

    1belge-Kutu

    Ayvansaray Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51 Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51

  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.

    Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.

    PHOTO-2023-03-22-13-06-40
    Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…

    Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-54
    Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.

    Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.

    Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-05
    İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.

    Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.

    dolmabahçe inşaat
    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
    PHOTO-2023-03-22-12-29-14
    Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”

    Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.

    Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.

    Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.

    [Recueil. Portraits d'Abdul-Medjid, sultan (XIXe s.)]. [S.d.].

    Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.

    Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.

    KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER

    22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı

    bayrak-asıl
    Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.

    1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.

    2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.

    3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.

    N8509991_PDF_1_-1DM-20

    4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.

    5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.

    6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.

    7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.

    mecidiye-nisani
    Mecidiye nişanı.
    mecidiye-altini
    Mecidiye altını
    mecidiye-parası
    Mecidiye parası

    8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.

    9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:

    1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.

    2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.

    3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.

    10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.

    11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.

    12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.

    13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.

    14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!

    15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.

    belediye
    Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.

    16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.

    17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.

    18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.

    19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.

    20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.

    21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.

    22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.

    WASHINGTON ANITI 
    
    ‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
    
    Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
    
    mustafa-izzet-washington
    ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
    wash.anıt
  • Osmanlı döneminde de Karadeniz-Sapanca-Marmara kanalı 10 defa sekteye uğradı

    16. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar 8 padişah devrinde, İstanbul nüfusunun yakacak ve yiyecek ihtiyacını karşılamak üzere toplam 10 girişimde bulunuldu. Her seferinde padişahların iradesine rağmen, bu çalışmalar yarıda kaldı, engellendi. Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi hattındaki büyük arazi sahipleri, imparatorluğun bu mega projelerini her seferinde durdurmayı başardı.

    Koca Sinan Paşa’nın ilk kanal girişimi…

    Osmanlı Devleti 16. yüz­yılda güç ve kudreti­nin zirvesine ulaşmış, bu azametine yakışır şekilde 3 büyük proje gündeme gelmişti. Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve ora­dan Hint Okyanusu’na bağlaya­cak Süveyş Kanalı; Karadeniz’i Hazar Denizi’ne ve oradan Tür­kistan’a bağlayacak Don-Vol­ga Kanalı; Marmara Denizi’ni Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e bağla­yacak İzmit-Sapanca-Sakarya Kanalı.

    Askerî, ekonomik, stratejik anlamda büyük hedefler-bek­lentilerle girişilen ve cihanşü­mul hakimiyeti hedefleyen Sü­veyş Kanalı ile Don-Volga Kana­lı yanında; Marmara-Karadeniz Kanalı daha dar kapsamlı, içe yönelik ve yerel ihtiyaçların kar­şılanmasını amaçlayan bir gi­rişimdi. Sonraki yüzyıllarda da tekrar tekrar gündeme gelecek olan bu kanaldan beklenen fay­da; gemi inşaı için gerekli keres­tenin, İstanbul’un yakacak odun ihtiyacının ve bölgenin tarım­sal ürün ve muhtelif zahiresi­nin İstanbul piyasasına su yolu kullanılarak kolayca nakledile­bilmesiydi.

    1. Girişim: 1536

    İzmit Körfezi ile Sapanca’nın bir kanalla birleştirilmesi dü­şüncesi ilk defa Kanunî döne­minde gündeme gelmiştir. Mi­mar Sinan ve Mühendis Kerez Nikola bu işe memur edilmiş, bunlar İzmit Körfezi’nden Sa­panca Gölü’ne kadar olan mesa­fenin bir kısmını kazdırmışlarsa da 1536’da çıkan muharebeler sebebiyle iş yarıda kalmış, deva­mı gelmemiştir.

    2. Girişim: 1582

    Sultan 3. Murad devrinde (1574- 1595) Sadrazam Koca Sinan Pa­şa tarafından yaptırılan kanal için iki teşebbüs vardır. Sinan Paşa ilk sadaretinde Sakarya Nehri’nin Sapanca (Ayan/Ayaz) Gölü’ne ve gölün de İzmit Kör­fezi’ne akıtılması için inceleme­de bulunmak üzere Mimarbaşı Sinan ve Suyolcularbaşı Davud Ağa ve işten anlayan bir heyeti 25 Ağustos 1582’de memur et­mişti (BOA, Mühimme Defteri 48/188). Bu keşif görevinin so­nucuna dair kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamıştır. Muh­temelen Sinan Paşa’nın Aralık 1582’de sadaretten ayrılmasıyla bu iş sönüp gitmiştir.

    3. Girişim: 1591

    Koca Sinan Paşa, Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak böyle bir suyolunu hayata geçirmek­te kararlıydı. 1589’da ikinci defa sadaret makamına gelince, 7 yıl önce yarıda kalmış kanal işi için ikinci defa ve daha geniş ölçekli bir girişimde bulundu. Sadra­zam, yapılacak kanalın ekono­mik yönden getirisine ve fayda­sına tamamıyla inanmıştı. Daha ziyade iktisadi ihtiyaçlardan do­ğan bu proje ile Tersane-i Ami­re’de inşa edilecek gemiler için kereste nakli kolaylaşacak, Sa­panca Gölü yakınında bir tersa­ne kurularak gemi inşa edilebi­lecekti. Bunun yanısıra İstanbul halkının temel ihtiyaçlarından olan ve zaman zaman fahiş fi­yatla satılan odunun daha ucuza temin edilecak; Sakarya nehri havzasının tarımsal ürünleri ve her çeşit zahire kanal yoluyla İs­tanbul’a nakledilerek ahalinin ihtiyacı uygun fiyatla karşılana­caktı.

    Sadrazam Sinan Paşa’nın kanal konusundaki girişimini uygun görüp onaylayan Sul­tan Murad, İzmit sancakbe­yine gönderdiği 21 Ocak 1591 tarihli emirde; Sakarya nehri­nin Sapanca gölüne ve gölün de İzmit önünde denize kavuştu­rulmasının “murad-ı hümayu­nu olduğunu” söyleyerek, bu iş için ölçüm ve keşif çalışmaları yapılması için mimar, mühendis ve işin ehli olanlardan bir heyet gönderdiğini belirtiyor, onlara her türlü yardım ve kolaylığın sağlanmasını buyuruyordu. Sul­tan Murad, bu işin beklemeye ve tehir edilmeye gelmeyeceğini belirtmiş, asla ihmal ve gevşek­lik gösterilmemesini sıkı sıkıya tenbihlemiştir. Aynı hükümde padişah, bölgede yaşayan insan­ların zarar görmesinin önüne geçecek tedbirlerin alınmasını da istemişti. Buna göre açılacak kanal mecrasında köy, çiftlik, mandıra olup olmadığına bakıl­masını ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını, böyle bir durum varsa başka yere nak­ledilmelerinin araştırılmasını da istemiştir (BOA, Mühimme, 67/183).

    Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak suyolunun planı.

    Kazıya nezaret etmek üzere Sokolluzâde Hasan Paşa me­mur edilmişti. Yapılan keşif ve incelemelerde kanal için 30 bin amelenin toplanması gerektiği belirlenmiş ve bunun için Ana­dolu’daki valilere, beylerbeyleri­ne 11 Mart 1591’de emirler gön­derilmişti. Emir gereği timar ve zeamet sahipleri her 5 bin ak­çede 1 ırgat gönderecekler, ırgat göndermeyenlerden bedel akçe­si alınacaktı (BOA, Mühimme, 67/264). Hafriyat işinde uzman kişilere de ihtiyaç olduğundan İstanbul ve civarındaki kazalar­dan lağımcı esnafının kazı işin­de istihdam edilmek üzere gön­derilmeleri emredilmişti.

    Kanalın kazılmasının Sad­razam Sinan Paşa çok istemiş; hatta bizzat kanalın kazılacağı yere gidip gözüyle görmüş; Sa­panca ile İzmit Körfezi arasının dağ ve taşlık olmayıp kolaylık­la kazılabileceği anlaşılmış; Sa­panca Gölü yakınında bir ter­sane inşa olunarak kadırgalar yapılabileceğine dair padişaha rapor vermişti. Ancak burada işin içine devlet adamları ara­sındaki rekabet girmişti. Sinan Paşa’nın böyle mühim bir işi başarması halinde itibar ve nü­fuzunun artacağından endişe eden rakibi Ferhat Paşa ve ta­raftarları, kanal hakkında bazı olumsuz görüşler ileri sürmüş­ler ve bu işin zamanı olmadığı­nı; donanma ve gemi inşa işinin daha önemli ve acil olduğunu, bu işe öncelik verilmesini pa­dişaha tavsiye etmişlerdi. Ayrı­ca bu kanal sebebiyle reayanın zorluk ve meşakkat çekip zulme uğrayacağını da ileri sürmüş­lerdi.

    Sultan 3. Murad kendisine arzedilen veya kulağına gelen bu tür söylentilerin doğrulu­ğuna yanlışlığına bakmayarak kanal işinden soğumuş ve “Din ve devlete lâzım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın zorluk ve meşakkat çekmesi, zu­lüm görmesi doğru değildir. En mühim iş donanma vücuda ge­tirmektir. Bu zamana kadar İs­tanbul’a odun nasıl geldiyse yine öyle tedarik olunur” demiştir (Tarih-i Selanikî, s. 282-83).

    Bu kadar sıkı tutulup son de­rece ciddi ve ayrıntılı hazırlıklar yapılan kazı işi birdenbire duru­vermişti! Devletin öncelikli ola­rak donanma hazırlığını görme­si ileri sürülerek kanal işi askıya alındı. Yeniden vilayetlere emir­ler gönderilerek kanal işinden feragat edildiği, ırgat gönderil­mesinin durdurulması, gönde­rilen ırgatların memleketlerine geri gönderilmesi istendi. Ka­nal için toplanan mühendisler, ustalar, ameleler dağıtıldı; kazı için toplanan kazma, kürek ve diğer aletler İstanbul’a gönderil­di (BOA, Mühimme, 67/291).

    Sultan 3. Murat’ın kanal
    için ırgat-amele toplanma
    emri (üstte) ve bölgede
    yaşayanların zarara
    uğratılmamasını emrettiği
    hükmü (altta).

    4. Girişim: 1654

    Koca Sinan Paşa’nın ciddiyetle ele aldığı Marmara-Sakarya ka­nalının bu şekilde akamete uğ­ramasından 63 sene sonra, pro­je yeniden canlandı. Sultan 4. Mehmed devrinin kudretli sad­razamı Köprülü Mehmed Paşa daha önce yapımına teşebbüs edilen kanalı yeniden devletin gündemine getirmişti.

    1654’de Hindioğlu isimli bir mühendis bölgeye gönderi­lerek keşif yaptırıldı. Hindioğ­lu keşif sonucu verdiği raporda, kazılacak yerlerin uygun olması sebebiyle kanal açılması müm­kün ise de temizlenmesinde çok zahmet olduğunu; ancak ka­nal inşaatının bölgedeki köy ve çiftliklerle hayvanların otladığı meralara büyük zarar verece­ğini söyleyerek Divan-ı Hüma­yun’u bu işten vazgeçirmişti. Buna rağmen padişah ve sadra­zam kanalın faydalı olacağına inandığından, işten anlayanlar­dan oluşan bir heyet göndererek yeniden keşif yaptırmış, kanalın kazılmasını emretmişti. Kanal kazılmaya başlanıp su çıkma­ya başlayınca ve kış da gelin­ce iş yarıda kalmıştı. İşin esası, bölgede bulunan arazi ve mülk sahipleri zarara uğrayacaklarını düşünerek bir yolunu bulup me­murları aldatarak bu faydalı iş­ten soğutmuşlardı. Kanalın açıl­ması yine akamete uğramıştı.

    5. Girişim: 1754

    1754’te 1. Mahmud devrin­de kanal işi daha dar kapsamlı olarak yeniden gündeme geldi. Bu defa kanalın Sakarya Nehri ayağı devre dışı bırakılarak sa­dece İzmit Körfezi ile Sapanca Gölü’nün birleştirilmesi düşü­nülmüştü. Sultan 1. Mahmud, İstanbul’un nüfusu, iaşesi, asa­yişi işleriyle yakından ilgilenen bir padişahtı. İstanbul’a dışarı­dan göçü yasaklayarak nüfusun kontrolsüz artmasını engelle­mişti. İstanbul sakinlerinin yi­yecek, içecek, ısınma gibi haya­ti ihtiyaçlarını yeterli ve ucuza temin etmelerini sağlamaya büyük önem vermekteydi. Bu amaçla İzmit-Sapanca bölge­sinden her çeşit yiyecek mad­desi, zahire ve odunun başken­te kolay ve ucuza nakledilebil­mesine imkan sağlayan kanala sıcak bakıyordu. Yine keşifler yapılmış, ancak o bölgenin ayan ve ileri gelenlerinin dar görüşlü olmaları, şahsi menfaat ve çıkar uğruna muhalefetleri sebebiyle bir sonuç alınamamıştır.

    6. Girişim: 1759

    Kanal açma işine 1759’da altın­cı defa olarak Sultan 3. Musta­fa zamanında teşebbüs olun­du. Bu sefer iki kademeli bir proje düşünüldü. Başlangıçta proje sınırlı tutularak yalnızca Sapanca Gölü ile İzmit Körfe­zi’nin birleştirilmesi düşünül­müştü. Şayet gölün suyu İzmit Körfezi’ne akıtılamazsa, Sakar­ya Nehri’nin Sapanca Gölü ile birleştirilmesine geçilecekti. 16 Haziran 1759’da Sultan 3. Mus­tafa’nın Kocaeli Mutasarrıfı Seyyid Mustafa Paşa ve diğer il­gili olanlara bir emir gönderildi. Burada, İzmit-Sapanca arasında bir kanal yapılarak İstanbul’daki tersaneye kereste nakli yapıla­cağı; İstanbul ahalisinin zaruri ihtiyacı olan odun, zahire ve sair mahsullerin ucuza satılarak re­fahlarının arttırılmak istendiği; bunun için bölgeye İstanbul’dan mimar, mühendis ve suyolcular gönderildiği; gerekli keşif ve in­celemelerin yapılması gerekti­ği; Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Kör­fezi’ne bağlanmasının mümkün olup olmadığının belirlenerek kazılacak kanalın uzunluğu ve ne kadar masrafla yapılabilece­ğinin rapor edilmesi gerektiği belirtiliyordu (BOA, Mühimme Defteri, 161/420).

    Kanal havzasını gösteren bir harita.

    Keşif yapılmak üzere İstan­bul’dan Sadrazam Kethüda­sı Suphizade Abdullah Efendi başkanlığında Reisülküttab Ab­dullah Abdi Efendi, Cebecibaşı Mustafa Ağa, Mühendis ve Mü­derris Giritli Ahmet Efendi ve işten anlayanlardan oluşan bir heyet gönderilmişti. Kanalın in­şaına başlanıp bir miktar kazıl­mışsa da hafriyattan su çıkması ve kışın yaklaşmasından dolayı geçici olarak kazıya ara veril­miştir. Ancak bu sırada yine bölgedeki emlak sahipleri araya girmiş; bir takım bahanelerle kanal meselesi yine akamete uğ­ratılmıştı.

    7. Girişim: 1813

    Kanal açma sürecinde en cid­di teşebbüslerden birisi 1813’te Sultan 2. Mahmud zamanında girişilen yedinci teşebbüstür. Kocaeli ve Bursa sancakları mu­tasarrıfı olan Hacı Aziz Ahmed Paşa, Sakarya’nın Sapanca’ya oradan da Marmara’ya yapıla­cak bir kanalın önemini takdir ederek bu işi sahiplenmişti. Ka­nalın ekonomik olarak taşıdığı öneme dikkat çekerek bu nehir civarındaki her türlü mahsulün kolaylıkla Marmara’ya nakli­nin mümkün olacağı ve İstan­bul’da bol ve ucuz olarak satıla­bileceğini Sultan 2. Mahmud’a arzederek padişahı ikna etmiş ve kanal işini yeniden canlan­dırmıştı. Sultan 2. Mahmud da kanal işini ciddiye alarak İstan­bul’dan gönderdiği mimar ve mühendislerle gerekli ölçüm ve ön çalışmanın yapılarak hazır­lanacak proje planının kendisi­ne arzedilmesini 6 Eylül 1813’te Aziz Ahmed Paşa’ya emret­mişti (BOA, Mühimme Defteri 234/788).

    Kanal projesinin başına getirilen Aziz Ahmed Paşa, İz­mit-Sapanca-Sakarya kanalı güzergahında yaptığı incele­me gezisi sonucu, 24 Temmuz 1813’te izlenimlerini padişa­ha bir rapor halinde arzetmiş­ti. Aziz Paşa raporunda, İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle bir­leştirilmesinin kolay olduğu­nu, daha önceki devirlerde bir kaç defa teşebbüs edilmişse de türlü türlü mahzurlar öne sü­rülerek böyle mühim bir işin terk olunduğunu yazmıştır. Sakarya Nehri’nin geçtiği yer­lerde olan meyve, sebze, her türlü zahire odun, kömürün bol olduğu, bunların sal ve ka­yıklarla Sapanca Gölü’ne ora­dan İstanbul’a nakledilmesiyle İstanbul’da bolluk ve ucuzluk olacağı, yine bu yolla nakledile­cek gemi inşası için gerekli ke­reste ile Tersane-i Amire ihya olur demekteydi. Aziz Paşa da­ha önceleri teşebbüs edilen bu işin olmamasının sebebini me­murlar çok şey alarak (rüşve­ti kastediyor) işi terk etmiş ol­malarına bağlamaktadır. Kanal işi başarılırsa büyük bir hizmet yapılmış olacağı, İstanbul’un yeniden ihya ve her türlü mal ve eşyanın bol ve ucuza gelme­siyle ahalinin refahı artacağın­dan padişahın adının her za­man hayırla yad edileceğini de ifade etmişti.

    Padişahın desteğini alan Aziz Ahmed Paşa, şevkle ça­lışmaya başlayarak mimar ve mühendislerden oluşan teknik ekiple birlikte kanal mahallin­de gerekli ölçüm ve incelemele­ri yaparak bir rapor halinde 11 Ekim 1813’te padişaha arzetti. Aziz Paşa, çok büyük bir iş olan kanal kazılması işini kış mev­simi yaklaşması ve kış ayların­da kazıya başlanmasının uygun olamayacağı gerekçesiyle baha­ra ertelemişti.

    Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs edilen girişim için sultanın verdiği emir.

    Padişah yapılan bu çalış­madan son derece memnun kalmıştı. 14 Aralık 1913’te Aziz Paşa’nın raporunun kendisine arzedildiği yazının üzerine ken­di hatt-ı hümayunu ile yazdığı notta şöyle yazmıştır: “Bu bü­tün insanlara hayırlı bir eserdir. İnşallah kolaylıkla tamamlanır. Bu hususu özellikle Aziz Paşa’ya ihale eyledim. Şimdiden ihtiyaç­larını tedarik edip hazırlıkları­nı tamamlayıp vakti geldiğinde Allah’a sığınarak başlansın. Aziz Paşa’yı taltif için zat-ı hümayu­numa mahsus olan kürklerim­den bir samur kürk gönderil­miştir” (BOA, HAT, 1524/6).

    Padişahın tam desteğini alan ve samur kürk ile ödüllendiri­len Aziz Ahmed Paşa kendisine gönderilen bu son yazıdan yak­laşık 20 gün sonra 1814 Ocak ayı başında vefat etti. Marmara ile Sakarya arasında öteden beri yapımına girişilen ama başarı­lamayan kanal meselesini ye­niden canlandıran ve padişahı bu konuda ikna ederek desteği­ni alan Aziz Ahmed Paşa’nın bu ani vefatıyla iş sahipsiz kaldı ve kazıya başlanamadan proje rafa kalktı.

    Aziz Ahmed Paşa’nın İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin etkilerini incelediği raporu.

    8. Girişim: 1845

    1813’teki bu ciddi girişimden sonra Sultan Abdülmecid döne­minde kanal işinin iki defa gün­deme geldiği arşiv belglerinden anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki 2 Haziran 1845’te Sakarya Neh­ri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlayacak kanal için keşif ve incelemede bulunmak üzere Mirliva Abdi Paşa ile Kolağası Faik Efendi ve Ramiz Efendi’nin memur edil­diklerine dair belgedir (BOA, C.NF, 11/542). Ancak bu giri­şim, bölgede incelemede bulu­nularak, kanalın tahmini masra­fını belirlemek üzerine yapıl­mış bir keşif gezisinden ibaret kalmıştır.

    9. Girişim: 1857

    Sultan Abdülmecid devrindeki ikinci teşebbüs 13 Nisan 1857 tarihinde Kaptan-ı Derya Da­mad Mehmed Ali Paşa ve Se­rasker Hasan Rıza Paşa tara­fından teklif edilmişti. Sapan­ca Gölü’nün İzmit Körfezi’ne yakınlığı dolayısıyla bir kanalla denize bağlanmasının bölgede ziraat ve ticareti artıracağı dü­şünülmüştü. Sapanca Gölü’ne yakın olan Sakarya Nehri de bu sırada gölle bağlantısı yapılarak daha faydalı bir hâle getirile­bilecekti. Daha önceleri de pek çok kere başlanıp bir türlü ta­mamlanamayan bu işi başarıl­dığı takdirde, padişahın devlete ve millete son derece faydalı ve hayırlı bir iş yapacağı arz edil­mişti. Sultan Abdülmecid bu hayırlı teşebbüsü uygun görerek işi Kaptan Paşa ile Serasker Pa­şa’nın sorumluluğuna bırakmış­tı (BOA, İMMS, 9/386). Doku­zuncu defa girişilen kanal pro­jesinin devamının gelmeyerek sönüp gittiği, sürece dair başka belgeye rastlanmayışından an­laşılmaktadır.

    Kanal için Sultan Abdülmecit’in görevlendirme emri

    10. Girişim: 1864

    Kanala dair Osmanlı dönemin­de 10. ve son girişim 1863’te Sultan Abdülaziz zamanın­da yapıldı. Pratik, ileri görüş­lü, girişimci bir bürokrat olan Ahmet Vefik Paşa, Anadolu Sağ Kol Müfettişliği görevin­de iken incelemelerde bulun­duğu İzmit bölgesinde, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakar­ya Nehri’nin birleştirilmesinin faydasını takdir etmişti. Buna dair 11 Temmuz 1864 tarih­li bir rapor hazırlayarak padi­şaha arzetmişti. Kendisine bu konuda yardımcı olmak üzere İstanbul’dan Mühendis Riter’i talep etmişti (BOA, A.MKT. MHM, 305/55). Riter’in keşif ve incelemeleri devam ederken menfaati bozulan bazı eşra­fın Ahmet Vefik Paşa hakkında yaptıkları şikayetler üzerine, kendisi Ekim 1864’de müfet­tişlik görevinden azledildi ve sahiplenmiş olduğu kanal işi tekrar rafa kalktı. Bundan son­ra Osmanlı döneminde kanalla ilgili bir teşebbüs yapılmadı.

    11. Girişim: 1999

    Marmara-Karadeniz kanalı ile ilgili son çalışma 1999’da Bülent Ecevit hükümeti zamanında ya­pıldı. Başbakanlık ile müşterek çalışma yürüten Sakarya Valili­ği İTÜ İnşaat Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu ve bir grup biliminsanı, 1999’da bir fizibili­te raporu hazırladı. Bu projenin Osmanlı dönemi projelerinden en önemli farkı, açılacak kana­lın bir tatlı su kaynağı olan Sa­panca Gölü’nden geçmeyecek olmasıydı. Ancak 17 Ağustos 1999’da yaşanan deprem felake­ti nedeniyle proje rafa kaldırıldı.

    Marmara Denizi’ni İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne oradan da Sakarya Nehri’ne bir kanalla bağlayarak Marma­ra-Karadeniz arasında bir su­yolu kurmayı hedefleyen proje, Osmanlı döneminde 8 padişah devrinde tam 10 defa gündeme gelmiş ve harekete geçilmişti.

    Kanal açma teşebbüslerinin bu kadar fazla olmasına rağmen hepsinin başarısızlıkla sonuç­lanmasının muhtelif sebepleri vardır. İşi sahiplenen gayretli gi­rişimci devlet adamları çoğun­lukla yalnız kalmışlardır. Padi­şahlar destek verir görünse de kendilerine yapılan yönlendir­melerin etkisinde kalarak des­teklerini çekmişlerdir. Öte yan­dan kanal bölgesindeki ayan, eş­raf ve halk bu projeyi tam olarak idrak edememiş; kanalın çiftlik ve arazilere zarar vereceği, şahsi menfaatlerine halel getireceğini düşünerek muhalefet etmişler­dir. Kanalın açılmasıyla bölgeye dışarıdan geleceklerle nüfusun ve yiyecek-içecek fiyatının arta­cağı endişesi de kanal çalışma­larını sekteye uğratmada etkili olmuştur.

    Kanal’ın bir haritası
  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

    Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

    27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

    1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

    27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

    Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

    Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

    Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

    Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

    Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

    Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

    Muayede salonu: Sarayın kalbi 

    Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

    Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

    Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

    Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

    Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

    Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

    Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

    Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

    Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

    Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

    Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

    Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

    Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

    “Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

    “Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

    Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

    Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi… 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.