Etiket: sultan abdülaziz

  • Hüma

    Hüma


    mitolojinin, efsanevi hikâyelerin vazgeçilmezlerinden biri de kuşlardır. hüma kuşu da coğrafyaya, topluluklara göre ismi değişse de bu kuşlardandır. “devlet kuşu” olarak da kabul edilen hüma kuşunun kutsallığına osmanlı imparatorluğu’nda da rastlamak mümkündür. gökyüzünde kimsenin ulaşamayacağı yüksekliklerde uçan, sonsuz bir yolculuğa mahkûm bu kuşu gören ya da gölgesi üzerine düşen kişi kutsanmış, yani kut almış olur ve devletin başına geçer. olur da bir gün gölgesi üzerinize düşerse hayatınızda büyük bir değişiklik olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

    Hüma_1) The Flight of the Simorgh. ca. 1590 A.D. – Painted at the Mughal Court of Akbar by the artist Basawan-BR-scale-4_00x
    “Simurg’un uçuşu”. Sanatçı Basawan tarafından yaklaşık MS 1590’larda Moğol sarayında resmedilmiştir.

    Efsanevi Hüma kuşu, “devlet kuşu” olarak da bilinir. Hüma’nın kelime anlamı “uğurlu”dur. Zaten ona da bu ad, uğur getirdiğine inanıldığı için verilmiştir. Fakat Hüma öyle parkta, bahçede görebileceğiniz kuşlardan değildir çünkü hiç mola vermeden sürekli uçar. Bunun nedeni ise Hüma’nın ayaklarının olmamasıdır. Hiç durmadan uçtuğu için de havadayken yumurtlar. Yavruları da yumurtadan havada çıkar ve hemen uçmaya başlar.

    Hüma’nın büyüklüğü konusunda farklı bilgiler mevcuttur. Bazı efsanelerde güvercin kadar küçük bazılarında ise gökyüzünü kaplayacak kadar büyük olduğu söylenir. Ancak genel olarak, geniş kanatlara sahip büyük bir kuş olarak tasvir edilir.

    Heybetli bir kuş olmasına rağmen Hüma diğer kuşlara zarar vermez. İyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. Kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir. Bundan dolayı da biri onu bilerek öldürürse o kişinin kırk gün içinde öleceği söylenir.

    Hüma çoğu zaman gözle görülemeyecek kadar yükseklerde uçar ama arada bir yere 40 arşın yani 27 metre kadar yaklaşır. Böyle anlarda gölgesi kimin üzerine düşerse ya da kimin başına konarsa o kişinin hükümdar ya da çok zengin olacağına inanılır. Halk arasındaki “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin kaynağı da bu inançtır.


    heybetli bir kuş olmasına rağmen hüma diğer kuşlara zarar vermez. iyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir.

    Hüma Kuşu ve Osmanlı Padişahları
    Hüma kuşu, Osmanlı padişahlarıyla birçok yönden benzerlik taşır. Hüma’nın sürekli gökyüzünde dolaşması, padişahın yüceliğini ve erişilmezliğini simgeler. Onun iyiliği temsil etmesi, padişahın adalet ve merhamet anlayışıyla örtüşür. Hüma kuşunun gölgesi, padişahın kudretinin ve halk üzerindeki etkisinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, Osmanlı kültüründe “Hümayun” sözcüğü kutsal, mübarek ve padişah ile ilişkilendirilen anlamlar taşır. Örneğin, padişahın yazılı emirleri “Hatt-ı Hümayun”, mührü “Mühr-ü Hümayun” ve otağı da “Otağ-ı Hümayun” olarak adlandırılmıştır. Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun da bu bağlamda, padişahın ve saltanatın kapısı anlamına gelir. Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.

    Hüma_2) Palacio_de_Topkapı,_Estambul,_Turquía,_2024-09-30,_DD_59
    Hüma_2) detay1892 (1)
    Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.
    Değiştirilen Tarih
    Kitabeler bir dönemin değerlerini ve kültürünü yansıtan tarihsel belgelerdir. Bunlar üzerinde yapılacak değişiklikler, tarihe müdahale etmek anlamına gelir.

    Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’un sağ ve sol taraflarında bulunan ve 1868 yılında yazılan kitabelerde, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” ve “Bütün mazlumlar buraya sığınabilir.” yazıları vardı. Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyonlarda bu yazılar değiştirildi. Bu değişiklik sonucunda sağ tarafa, “Mülk’ün sahibi Allah’tır”, sol tarafa da “Muhammed O’nun resulüdür.” yazıları kondu. Sonraki yıllarda ise bu kitabeler yeniden değiştirildi ve eski hâline getirildi.

    Kitabelere yapılan bu tür müdahaleler tarihî bir belgeyi yeniden yazmaya benzer. Bunlar hem tarihsel bilinci zedeler hem de toplumun geçmişle kurduğu bağı koparır. Tarih, olduğu gibi korunmalı ve gelecek kuşaklara o şekilde aktarılmalıdır.

    Çerkezlerin Trajedisi
    1861-1864 yılları arasında Ruslar, Çerkez topraklarını işgal etti ve halkı göçe zorladı. Göç etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya’nın iç kesimlerine sürgün edilecekleri duyuruldu. Bunun üzerine binlerce Çerkez, Osmanlı topraklarına doğru zorlu bir yolculuğa çıktı. Tıpkı Hüma kuşunun gölgesiyle mazlumlara umut olması gibi, Osmanlı Devleti de Çerkez göçmenler için bir umut kapısı oldu.

    Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkezler, yurtlarından koparılmış, açlık ve hastalıkla mücadele etmiş insanlardı. Ne yazık ki on binlercesi Anadolu’ya varamadan yollarda can verdi. Osmanlı Devleti, bu mazlumlara kapılarını açarak onları savaş esiri olmaktan kurtarmıştı ancak devlet, ciddi bir ekonomik ve siyasi buhranın içindeydi; Çerkez göçmenlerin gelişi mevcut sıkıntıları daha da derinleştirmişti.

    Hüma_3) P.N. Gruzinsky_nin Rus sald ırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872..
    P.N. Gruzinsky’nin Rus saldırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872.

    O dönemde Bâb-ı Hümayun’da çıkan bir yangın, bu görkemli kapıya büyük zarar verdi. Sultan Abdülaziz’in emriyle onarılan Bâb-ı Hümayun’a, “Ya velayete külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazılı bir kitabe yerleştirildi. Bu kitabe, zor durumda olan herkesin padişahın merhametine ve adaletine güvenebileceğini simgeliyordu.

    Türk Mitolojisinde Kuşlar
    İslamiyet’ten önce Türkler, Gök Tanrı’ya inanırdı ve O’na seslenirken “tengri” sözcüğünü kullanırdı. Bu kelime hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade eder. Tanrı, gökyüzüyle özdeşleştirilmiş olduğundan; yeryüzü ile gökyüzü arasında manevi bir köprü kuran kuşlar Türk mitolojisinde büyük önem taşır.

    Eski Türkler, ölümü “canın bedenden uçması, göğe yükselmesi” olarak görür, cenneti ise “uçmak” diye adlandırırdı. Can, bedenin içinde kafese konmuş bir kuş olarak kabul edilir, ölüm ise bu kuşun kafesinden, yani bedenden özgürce uçması olarak tasvir edilirdi.

    Ruhların insanlara can vermeden önce gökyüzünde kuş şeklinde yaşadığına inanılırdı. Bir kişi öldüğünde ruhu göğe yükselerek yeniden uçmaya başlardı. Bu nedenle, ölen biri için “sunkar boldı” (Sungur, yani doğan oldu.) ifadesi kullanılırdı. Göğe yükselişi simgeleyen bu söz, ölümün bir son değil, ruhun yeniden özgürleşmesi anlamına geldiğini vurgulardı. Bu inanç, İslamiyet’in kabulünden sonra da varlığını sürdürdü.

    Türkler, boylarını temsil eden ve “ongon” adı verilen hayvan sembollerine sahipti. Zamanla bu ongon hayvanları, boyların tamga (damga) işaretlerine dönüştü. Türklerin türeyiş mitlerinde tuğrul, kartal, laçin (şahin), çağrı (doğan) ve atmaca gibi kuşların önemli bir yeri vardı. Oğuzların yirmi dört boyunun her birine özgü kuş sembolleri ve tamgaları bulunuyordu.

    Niyet Neydi, Akıbet Ne Oldu…
    Hüma kuşunun mazlumlara umut vermesi gibi, Sultan Abdülaziz de Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti. Ancak padişahın yanlış politikaları ve müsrifliği bu idealleri gölgede bırakıyordu. “Mazlumların sığınağı” olmayı temsil eden kitabe, halkın zorlaşan yaşam koşullarıyla tezat oluşturuyordu.

    Hüma_4) SALT ARŞİV-AFMSBDIVH205
    Sultan Abdülaziz Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti.

    Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında yapmış ve daha sonra da borç almaya devam etmişti. 1875 yılına gelindiğinde devletin borçları ödeyecek gücü kalmamıştı. Hükümet, iç ve dış borçların ve faizlerin ödenmesini beş yıl süreyle yarıya indirdiğini duyurdu. Bu, Osmanlı hazinesinin iflası anlamına geliyordu.

    Hükümetin başarısızlıkları büyük tepkiye yol açtı. İstanbul’da güvenlik azaldı, halk silahlandı. Ardından medrese öğrencileri ayaklandı. Sonunda 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine V. Murat padişah yapıldı.

    Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde, Bab-ı Hümayun’un üzerindeki “Ya velayete külli mazlum” yazısı hâlâ yerindeydi. Ancak o kapının temsil ettiği saltanat, artık ne mazlumlara umut verecek güce ne de halkın adalet özlemini karşılayacak bir kudrete sahipti. Osmanlı Devleti artık yıkılmış olsa da Hüma’nın hikâyesi, bizlere iyiliği ve merhameti hatırlatmaya devam ediyor. #

    Uğur Getiren Akbaba
    19.yüzyılda yaşamış olan Alman tarihçi Joseph von Hammer’a göre Şark toplumlarında, hükümdar olacak kişinin başı üzerinde uçan akbaba uğurlu sayılırdı. Bu büyük akbabaya “Hüma” adı verilir ve soylu bir kuş olarak kabul edilirdi. Çünkü Hüma canlı kuşlara zarar vermez, sadece diğer kuşların öldürdüğü hayvanların parçalarıyla beslenirdi. Ayrıca, yavrularını kanatlarıyla koruyarak şefkatli bir anne sevgisi gösterirdi.

  • Osmanlıların unuttuğu büyük Türk denizcisi

    Osmanlıların unuttuğu büyük Türk denizcisi

    Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın kahramanlıklarla dolu hayatına karşılık, uzun Osmanlı asırlarında büyük bir unutulmuşluğa mahkûm olduğu şaşırtıcı bir gerçektir. Osmanlı kroniklerinin hakkını vermeden temas edip geçtiği bu kahramanın hatırasına ve vakfiyesine, yine Osmanlıların son asrında büyük saygısızlıklar yapılmıştır. 2. Meşrutiyet’le hatırlanan Barbaros’la ilgili belgeler ve gerçekler…

    Barbaros Türbesi ve Haziresi Beşiktaş İskelesi, Deniz Müzesi, Sinan Paşa Camii arasında yer alır. Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk türbe olma özelliğiyle de önemlidir.

    Günümüze kadar yapılan araştırmalarla hayatı, ailesi ve savaşları hakkında bir hayli bilgiye sahip olduğumuz Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’ta yaptırıp vakfettiği türbe, hazire, medrese, imaret, yalı ve konaklarından ibaret hayratının başına gelenler hakkında derli toplu malumatımız yoktur. Belki de bu kusurumuz, kahramanlarına karşı ilgisiz bir toplum olmamızla alakalıdır. Bu yazımız, bir nebze olsun bu kusuru giderebilmek adına bir derlemedir.

    Barbaros Hayreddin

    Okurumuz Ataman Oğuz Yılmaz’ın Barbaros Hayreddin çizimi. Pres kumaş üzerine karakalem tekniğiyle yapılmıştır. Eserin orijinali Ankara Merkez Komutanlığı’nda sergilenmektedir.

    Vakfiyesi

    Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde 2225 numaralı defterin 183-190. sayfaları arasında 811 kayıt numarası altında bulunan 12 Rebiülevvel 941 (21 Eylül 1534) tarihli Barbaros Hayrettin Paşa Vakfiyesi, 25 Cumadelula 1313 (13 Kasım 1895) tarihinde çıkarılmış Türkçe bir surettir. Defter kaydına esas vakfiye Evail-i Rebiülevvel 970 (Kasım 1562) tarihinde orijinalinden çıkarılmış bir suretten alınmıştır. Vakfiyenin şartlarıyla, vakfedilen emlak ve nakit para ilk defa Ali Şükrü Bey tarafından Donanma Mecmuası‘nın 1910 yılı Haziran sayısında kaleme alınmıştır ancak kullandığı vakfiyenin kaynağını göstermez.

    Oruç Reis’li arma 500 yıl önce Oruç Reis’i katleden Tineolu Teğmen Garcia de La Plaza’ya verilen arma, günümüzde Tineo kasabasının resmi armasında yer alan bir figürdür.

    Tespit edebildiğim kadarıyla Vakıflar Arşivindeki vakfiyeyi ilk kez 1945’te Yüzbaşı Emin Yakıtal tanıtmıştır. İbrahim Hakkı Konyalı da 1972’de Yeni Asya gazetesindeki dört bölümlük yazısında muhtasar bilgiler verir. Konyalı bu suret vakfiyenin aslını Barbaros’un torunlarından Hikmet Barbaros’ta gördüğünü söyler. Senelerden beri araştırdığı halde nerede olduğunu bulamadığını söylediği orijinal vakfiyeye henüz rastlanılamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bulunan EV.VKF 6/47 numaralı vakfiyenin katalog kaydında Barbaros Hayrettin Vakfiyesi olduğu belirtilmişse de, ölümünden sonra oğlu Hasan Paşa’nın 1020 Ocak 1548 tarihinde tesis ettiği 61 sayfalık Arapça vakfiyedir.

    Vakıflar Arşivi’ndeki vakfiye suretinde vakfın ilk tesis edildiği tarih olarak gösterilen 21 Eylül 1534 tarihi hatalıdır. Barbaros’un babasının isminin Yakub olduğu birkaç kitabe ve kitaptan tespit edildiği halde bu vakfiyede Nurullah b. Abdullah olarak karşımıza çıkması da çözülememiş muammalardandır. Eğer bu vakıf Tersane’deki Kaptan Paşa odasında, İstanbul kadısı huzurunda Hayrettin Paşa’nın ve şahitlerin bilfiil bulundukları bir oturumda kurulmuşsa, bunun Barbaros’un Tunus Seferi için donanmayla yola çıkıp İstanbul’dan ayrıldığı 1 Ağustos 1534 tarihinden önce olması gerekirdi.

    Vakfiye tarihinin sağlaması yapılırken hatalı olduğunu ortaya koyan en önemli veri, kitabesine göre 948 Hicri/1541-42 Miladi yılına tarihlenen ve Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbe olan Beşiktaş’taki Hayrettin Paşa Türbesi’nin vakfiye metninde inşaatının tamamlanmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durumda inşaatı 1541-42’de tamamlanmış bir yapının 1534 tarihli vakfiyede yer alamayacağı ortadadır. Ayrıca türbenin yanına yaptırdığı medresenin faaliyette olduğunu ve vakfedilen emlakin en önemlilerinden, yine Sinan yapısı ve günümüzde vakfın mülkiyetinden çıkıp özel mülkiyete konu olan Zeyrek’teki Çifte Çinili Hamam’ın gelirlerinin de bu medreseye tahsis edildiğini vakfiyeden öğreniyoruz.

    Pervititch Haritası

    Barbaros’un yalı, konak, medrese, imaret, türbe ve haziresine ait alanın üzerinde Dolmabahçe Sarayı’ndan Beşiktaş İskelesi’ne kadar olan değişim, 1922 tarihli sigorta haritasında görülüyor.

    Çinili Hamam’ın da 1540-46 tarihleri arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Belki medrese ve imaret de Sinan eseriydi. Vakfiyedeki şahitler, İstanbul kadısı ve askerî kassam olarak isimleri geçenlere dair prosopografik bir araştırma yapıldığında da tarihin hatalı olduğunu ortaya koyacak kanıtlara rastlanılması mümkündür. Bu durumda vakıf tesis edilirken Barbaros bizzat kadı huzurunda ve kaptan paşa odasında bulunmuşsa, vakfiyenin tarihini, Nice Seferi’nden döndüğü 1545 başları ile 5 Temmuz 1546’daki ölümüne kadar İstanbul’da geçirdiği bir buçuk yılda aramak lazımdır.

    Cezayir Kalesi ve Şehri 17. yüzyılın son çeyreğindeki görünümü.

    Vakfiyesinde İstanbul’un çeşitli mahallelerindeki çok sayıda evi ile hamam, fırın, değirmen gibi tesislerin kira gelirlerini vakıf yöneticilerinin maaşına; medresedeki öğrencilerin cep harçlığına; müderris, kütüphaneci, sucu, kapıcı, hela bekçisi gibi görevlilerin yevmiyesine; medresenin yanına inşa ettirdiği aşhanede öğrenciler için pişirilecek zerde pilav maliyetiyle aşçı ücretine tahsis etmiştir. 25.000 kuruş nakit parasının yüzde on faiz ile işletilip nemasının da aynı masraflara tahsis edilmesi şartı, devrinde sıklıkla görülen uygulamalardandır.


    Hayrettin Paşa’nın medresesine vakfettiği Kur’an, hadis, tefsir gibi dinî ilimlerden ibaret 20 adet kitap da vakfiyede listeleniyor. Dünyaları gezmiş, birçok dil bilen yaşlı bir denizcinin sadece bu kitaplardan ibaret bir kütüphanesi mi vardı? Denizcilikle ilgili kitaplar, atlaslar, coğrafya eserleri yok muydu? En azından Pîrî Reis’in maiyetinde çalışırken Kitab-ı Bahriye‘nin telifinde katkısı olan, sonra Barbaros’un hizmetine giren ve Gazavatname‘sini yazdırdığı Seyyid Murad’dan bir tane bile Kitab-ı Bahriye edinemedi mi? Aslında denizcilikle ilgili kitapları vardı da bunlar medreseye uygun düşmeyeceği için mi vakfetmek istemedi? Bu soruların henüz cevapları yoktur.

    Barbaros Hayrettin Paşa’nın çağdaş bir portresi.

    Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Beşiktaş’taki türbesine gömülmesini vakfiyesine vasiyet şeklinde kaydettirmiştir. Donanma mecmuasında Ali Şükrü Bey’in denizci rivayeti olarak naklettiğine göre “yattığım yerden vatan-ı hususiyemin yani denizin şıyırtısını işitmek isterim” dermiş. Her gece mezarında iki kandil yakılmasını, ölümünden sonra azad edilmiş sayılan kölelerinin (uteka) ve onların çocuklarının türbesinin etrafına defnedilmesini ister. Beşiktaş’taki yalısını da kölelerinin erkek soyuna bırakır. Kızların soyundan gelenlerin buraya taarruz etmesini istemez. Yalısındaki su kuyusuna özel bir önem verdiği anlaşılıyor. Belki de tarihî eser bilinci hayli yüksek biriydi. Çünkü İstanbul’un Kostantiniyye olduğu zamanlardan kalma bu kuyuya dokunulmamasını, olduğu haliyle bırakılmasını istedi. Bu kuyu günümüzde Barbaros’un yalısının bir kısmının üzerinde yer alan Beşiktaş Deniz Müzesi’nin bahçesinde halen mevcuttur.

    Moltke haritası 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılmış kopyasından ayrıntı. En soldaki dikdörtgen, bugünkü Beşiktaş Arena stadının yer aldığı Has Ahır binalarıdır. Altında Dolmabahçe Camii; ortada Dolmabahçe Sarayı; sağda ise Barbaros yalısı, Hayrettin İskelesi, aşhane, medrese ve türbe alanları görülüyor.

    Türbesi

    Yukarıda değindiğimiz gibi Barbaros’un sağlığında 1541-42’de Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbede bugün Barbaros’la birlikte eşi, evlatlığı Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa ve Kapudan-ı Derya Cafer Paşa’nın mezarları mevcuttur. Türbe hiç abartılı olmayan, sade, küçük ve uyumlu bir yapıdır. Kapının üstündeki “Haza türbe-i fatih-i Cezayir ve Tunus merhum Gazi Kapudan Hayreddin Paşa Rahmetullahi aleyh, sene 948” ibareli kitabesi sağlamdır.

    Barbaros’un ölümünden sonraki yıllarda, her ilkbaharda sefere çıkan Osmanlı donanması, Topkapı Sarayı sahilindeki Yalı Köşkü’nde padişahı selamladıktan sonra Beşiktaş’a gelir, bu büyük denizcinin türbesi önünde demir attıktan sonra üç gün yatardı. Bu arada türbeye dualar edilir, denizcilere ziyafetler verilir ve Donanma üç günden sonra Barbaros’u selamlayarak Akdeniz’e veya Karadeniz’e açılırdı. Bu uygulamanın Osmanlı teşrifatında önemli bir yer tutması Barbaros’un hatırasının yaşatılmasına önem verildiğini vurgular.

    Deve Meydanı Krokisi Pertevniyal Valide Sultan’ın kahvecibaşısının kayıkhanesinin sınır tespiti için çıkarılan kroki sayesinde türbe çevresindeki 1850 sonrası yapılaşma vaziyetini görebiliyoruz.

    Arşiv belgelerine göre sonraki uzun Osmanlı devrinde vakfiyesine uyuluyor, hesapları görülüyor ve medresesi de 19. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetini sürdürüyordu. Ancak bu sıralarda işler değişti. O zamana kadar Çeşme’de, Navarin’de, Sinop’ta yakılıp imha edilen Osmanlı Donanması’nın iyice güçten düşmesiyle, “Beşiktaş mitosu”nun da önemini kaybettiği anlaşılıyor. Bugünün Beşiktaş’ında vapur iskelesi karşısındaki önü açık, nispeten düzenli türbe ve çevresindeki hazire, 1850’den sonraki yıllarda etrafı odun depoları, kayık imalathaneleri, tuğla sergileri, dükkânlar, evler, kahvehane, meyhane ve gazinolarla kuşatılmış bir haldeydi. Arayan zorlukla bulurdu. 1850’de geldiği Türkiye’ye uzun yıllar hizmet eden, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Donanması’nın mümessili olan, “Müşavir Paşa” lakaplı Adolphus Slade’in anıları bu konuda önemli ipuçları vermektedir.

    Adolphus Slade “Türklerin Nelson’u” olarak nitelendirdiği Barbaros’un türbesini ziyaret için Beşiktaş’a geldiğinde, bırakın türbenin yerini bileni, Barbaros’un adını dahi duymamış köy sakinleriyle karşılaşır. Zorlukla türbeyi bulduktan sonra, kapıyı açtırdığı adam ısrarla burayı niye ziyaret ettiğini sorar. Sadece merakından ziyaret ettiğini söylese de inanmaz. Daha sonra Beşiktaş’ın Rum sakinlerinden bir tanıdığı, arkasından uydurulan hikâyeyi anlatır. Güya Slade, Barbaros’un Frengistan’daki bir sevgilisinden olma çocuğun neslindenmiş ve o da büyük atasını türbesinde ziyaret etmiş!

    Yine de bu yıllarda türbenin çevresi gaspedilmişe benzemiyor. 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılan kopyasında, bahçe ortasındaki türbe, yanında medrese ve imaret olması gereken iki yapı ile müstakil olarak ayaktadır. İskeleye kadar boş bir alan mevcuttur. O tarihte inşaatı sürdürülen Dolmabahçe Sarayı’nın planı da gösterilmiştir. Saray ile türbe arasındaki ortası geniş avlulu yapılar topluluğu da Barbaros’un vakfiyesinde belirtilen yalısı ve konağından arta kalanlar olmalıdır. Mevki adına Hayrettin denildiği kayıtlıdır.

    Hasan Paşa’nın türbesi Haziredeki birçok mezarın tahrip edilmesiyle oluşturulan alana inşa edilen 7-8 Hasan Paşa’nın türbesi. Arkada görülen duvar mahkemeye konu olan duvar olmalıdır.

    Anlaşılan, ne olduysa bu tarihten sonra olmuş ve tespit edemediğimiz bir tarihte medrese ve imaret binası ortadan kaldırılıp alan işgal edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı’nın inşaat alanında istimlâk edilen çok sayıda özel mülkün olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye artık Barbaros Vakfı’na ait olan bir bostan ile bir evin de dâhil edilmesi gerekiyor. 16 Nisan 1908 tarihli Barbaros Hayrettin Vakfı mütevellisi İbrahim Şahab Bey’in arzuhali üzerine vaktinde Dolmabahçe Sarayı’na ilave edilmek üzere musakkafatı satın alınan bir bostan ile menzilin arsa kirasının vakfa ödenmesi talep ediliyor. Emlak-i Hümayun müdiriyetinin kayıtları ile karşılaştırıldığında mütevellinin iddiası doğrulanıyor ve talep edilen kira vakfa ödeniyor. Demek ki Barbaros Vakfı’nın arazisi, günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alanın bir miktarına kadar uzanıyordu (BOA.ML.EEM. 695/81).

    Pertevniyal Valide Sultan Kahvecibaşısı Hasan Efendi’nin sahibi olduğu kayıkhanenin sınırlarını belirlemek üzere 9 Mayıs 1875’de çizilen bir krokide (BOA.PLK.p. 148) türbeden iskeleye kadar olan boş alanın kimlerin işgalinde olduğu görülmektedir. Türbeden iskeleye inilen yolda hazireden açılan alanda bir dizi dükkân inşa edilmiştir. İlginçtir, krokide Barbaros türbesi gösterilmemiş, sadece “kabristan” ibaresiyle belli belirsiz bir mevki tayin edilmiştir. Kabristanın hemen önündeki alan, Edhem Paşa’nın altı kayıkhane üstü gazino olan mülkü haline gelmiştir! Ortaköy yönünde ise Bezmialem Valide Sultan Vakfı’na ait fırın, keresteci dükkânları, gazino binaları mevcut olmakla birlikte, bunların Barbaros Vakfı’ndan koparılan alanlar olup olmadığı meçhuldür.

    1905 yılına geldiğimizde, o zamana kadar teşebbüs edilmeyen bir olay gerçekleşir. 5. Murad’ı yeniden tahta çıkarma girişimi sırasında ihtilalci Ali Suavi’yi başına vurduğu odunla katlettiği için II. Abdülhamid’in en önem verdiği, güvendiği adamlarından olan Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa ölünce, Barbaros Hayrettin Paşa’nın vakfiyesine en büyük tecavüz vuku bulur. Hayrettin Paşa’nın vakfiyesindeki şart doğrultusunda 1550’lerden itibaren 350 yıl boyunca ölen köleleri ve onların çocuklarının gömüldüğü hazireden Hasan Paşa’ya bir türbe yeri ayrılır. Zaten daha önceki yıllarda Hasan Paşa’nın görev yaptığı Beşiktaş Karakolu da Hayrettin Paşa Vakfı’nın arsasında inşa edilmiştir. Ayrılan yerdeki mezarlar ve taşları gelişigüzel sağa sola atılarak tahrip edilir ve Mimar Kemalettin’e bir türbe inşa ettirilir. Osmanlı Arşivi’nde belgesi henüz ortaya çıkmadıysa da, 2. Abdülhamid’in izni ve iradesi olmadan böyle bir girişim asla gerçekleşemezdi.

    Zülfikarlı sancak Barbaros sancağı türbesinde teşhir edildiği yıllarda alınmış bir fotoğrafı. Üstte Fetih suresinden ayetler, ortada dört halifenin isimleri, Mühr-i Süleyman ve Zülfikar olduğu rivayet edilen kılıç figürleri ile orijinal vaziyetinde görülüyor.

    Hasan Paşa sağlığında Beşiktaş iskelesine inen yolda dükkânların arkasındaki 38 metrelik kadim duvarı yıktırıp, yerine kendine göre bir duvar inşa ettirdiğine göre, türbe yerini de belirleyip Barbaros’un haziresine göz dikmiş olmalı. Gücünün zirvede olduğu devirde, Beşiktaş’ta birçok gayrimenkulü sahiplerinden tehditle, zorla ele geçirdiğine dair iddiaların çokluğuna bakılırsa, o duvarı yıkmasına da kimse engel olmamıştır. Kısa süre sonra 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Hasan Paşa türbesinin dokunulmazlığı da ortadan kalkar. İşte bu sıralarda Ali Şükrü Bey, Donanma mecmuasında ve Tanin gazetesinde Hasan Paşa Türbesi aleyhine ilk yazıları kaleme alır ve Barbaros Türbesi çevresinin düzenlenmesi için girişimlere başlanır. Bu tarihten sonra Hasan Paşa ailesi mahkemeye müracaat ederek 10 Şubat 1915’te verilen bir mahkeme ilamına göre duvarın istibdal bedeli olarak 20.000 kuruşu Barbaros Vakfı’na ödemiştir (BOA.İ.EV 60/4). 7-8 Hasan Paşa’nın türbesinin Barbaros Türbesi haziresinden çıkarılması talepleri, araya giren Balkan, 1. Dünya, Kurtuluş Savaşları sırasında yerine getirilemese de unutulmamış ve 1935’ten sonra yapılan düzenlemelerde cenazesi buradan kaldırılarak Yahya Efendi Mezarlığı’na defnedilmiştir. Mimar Kemalettin eseri türbe ile bu civarda yer aldığı belirtilen muvakkithanenin akıbeti hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanılamamıştır.

    Akşam gazetesi kupürü

    1935-40 arasında günlük gazetelerde sıklıkla Barbaros Türbesi ve çevre düzenlemesi ile ilgili haberler çıkmıştır.

    Balkan ve 1. Dünya Savaşı sıralarında türbeye gösterilen ilgi, verilen önem giderek artar. Preveze zaferinin anma törenleri yapılmaya başlanır. 18 Aralık 1911 tarihli iradeyle, Bahriye Müzesi’ndeki meşhur Barbaros sancağının Kırım Savaşı’nda Mahmudiye kalyonuna keşide kılındığı gibi, donanma gemilerinde askerin maneviyatını arttırmak amacıyla müzeden alınarak kumandan gemisine asılmasına izin verilir (BOA. MV. 229/3).

    Bir süre sonra 6 Kasım 1913’te Donanma Cemiyeti, Anadolu’dan Rumeli’ye ilk defa salla geçen Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki türbesiyle Barbaros Türbesi’ne “fevkalade tören” ile “fevkalade altın Donanma Madalyası” asılmasını teklif eder (BOA.İ.DUİT 38/21). Bu teklif kabul edilir ve o sırada Barbaros Türbesine getirilmiş olan sancağın üzerine altın Donanma Madalyası asılır. Cumhuriyet devrinde bir ara Vakıflar’a, sonrasında Kültür Bakanlığı’na intikal eden madalya, Topkapı Sarayı’na götürülür. 1975’ten itibaren Deniz Müzesi’nde korunmaktadır.


    Cumhuriyet döneminde türbeye yönelik ilgi, kesilmeden devam etmiştir. Beşiktaş, İstanbul’un imar planını hazırlaması için davet edilen Henry Prost’un da ilgi alanındadır. Projenin en önemli ayağı olan Taksim Kışlası’ndan Maçka/Dolmabahçe’ye kadar olan Taksim Gezisi (Gezi Parkı) düzenlemesinin devamı olarak düşünülür. Deniz Müzesi’nin eski müdürlerinden Haluk Şehsuvaroğlu, Prost’un raporunda okuduğu bir saptamayı aktarır. Buna göre Fatih, İstanbul kuşatmasında gemileri karaya Dolmabahçe’den çıkardığı için Atatürk de İngiltere Kralı 8. Edward’ı 3 Eylül 1936’daki ziyaretinde Dolmabahçe’de karşılamıştır. Prost bu yüzden Dolmabahçe-Beşiktaş aksına özel önem verir. Ayrıca bu niyetten çok önceden haberdar olmalı ki, 21 Mart 1935 tarihli gazetelerde Barbaros Türbesi’nin etrafının temizleneceği haberleri çıkmıştır. Barbaros Türbesi’nin etrafının temizlenip ortaya çıkarılması, yanına bir deniz müzesi kurulması, Sinan Paşa Camii’nin çevresinin açılması, Dolmabahçe’den Ortaköy’e kadar yol düzenlemesi Prost projesinin parçalarıdır.

    1935’ten itibaren gazetelerde gün gün takip edilen bu gelişmeler, hızlı bir şekilde sonuçlandırılıp türbenin etrafındaki binalar istimlâk edilerek yıkılmış, vakfiye şartı haricindeki mezarlar nakledilmiş, çevresine yeni bir duvar çekilmiş ve Preveze zaferinin yıldönümü olan 27 Eylül 1940 tarihinde düzenlenen törenlerle türbenin açılışı gerçekleştirilmiştir.

    Son yıllarda gerçekleştirilen türbenin restorasyonu ve hazire düzenlemelerinde, Deniz Müzesi’nde envanter kaydı olan bazı yeniçeri, hattat mezartaşları da hazireye getirilerek vakfiyeye aykırı olsa da buraya dikilmiştir.

    BARBAROS HAYREDDİN (1475-1546)

    Akdeniz fatihinin çarpıcı yaşam öyküsü

    Ünlü korsan denizci Barbaros Hayreddin’in deniz macerası, diğer kardeşleri İshak, Oruç ve İlyas gibi Midilli sahillerinde kayık kullanmakla başladı. Sipahi Yakup Bey’in oğlu idi. Barbaros, kendisini Cezayir’de yaptırdığı caminin kitabesinde “es-Sultânü’lmücâhid fî sebîli’llâhi Rabbi’l-âlemîn Mevlâna Hayreddin ibn emîrü’ş-şehîr mücâhid Ebî Yusuf Yakub et-Türkî” yani “Allah yolunda mücahid Sultan Hayreddin ki Türk soyundan Emir Yakub’un oğlu” olarak tanıtmaktadır.

    Barbaros kardeşler Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerinde birlikte hareket etmiş ve nihayet Hızır, kendisine ait bir gemi ile Ege Denizi ve Selanik sahillerinde faaliyet göstermiştir. Oruç Reis, korsan Rodos Şövalyeleri ile giriştiği bir çatışmada esir düşmüş, kardeşi İlyas ise hayatını kaybetmişti. Hızır Reis’in teşebbüsleriyle esaretten kurtulan Oruç Reis, Antalya valisi Şehzade Korkut’un donattığı kalyatasıyla denizlere açıldı, İtalya sahillerine ve Kuzey Afrika’ya giderek Cerbe adasında üs tuttu. İki kardeş, Tunus Sultanı’nın izniyle Tunus’a yerleşti. 1513’teki ilk deniz seferlerinde gösterdiği başarıları sebebiyle Akdeniz’in diğer ünlü Türk denizcileri Kurdoğlu Muslihiddin ve Muhyiddin Reisler de kendi filoları ile onlara katıldı. Böylece Akdeniz’de yeni bir deniz gücü oluşmaya başladı.

    Afrika sahillerini ele geçirmeye kalkışan İspanya’ya karşı bölge halkları, Barbaros kardeşlerden yardım istediler. Cezayir’e yerleştikten kısa süre sonra 1518’de İspanyollarla meydana gelen savaşta Oruç Reis hayatını kaybetti. Bunun üzerine Cezayir hâkimi olan Hızır Reis, elindeki küçük kuvvetlerle İspanya’ya karşı duramayacağını anlayarak Osmanlı Devleti’ne katılmak istedi. Cezayir halkı ve ulema ise, Barbaros’un orada kalarak kendilerini İspanyollara karşı korumasını talep eden bir mektubu Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Yavuz Sultan Selim, Hayreddin Reis’e emirlik beratı ile birlikte savaş malzemeleri ve birkaç gemi yanında iki-üç bin asker göndererek orada kalmasına izin verdi.

    Barbaros, Endülüs Devleti’nin 1492’de İspanya Krallığı tarafından ortadan kaldırılması üzerine din değiştirmek veya hayatını kaybetmek gibi tehditlerle baskı altında kalan Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzattı. Bu sebeple Kanunî Sultan Süleyman, Hızır Hayreddin’i Deniz Beylerbeyliği görevini vermek üzere İstanbul’a davet etti. 1538’deki Preveze zaferiyle Akdeniz’de Osmanlı egemenliği kurulmuş oldu.

    BARBAROS’UN MEKTUBU

    Kanunî’ye yazılan saygı dolu satırlar

    (TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ, 884/17, ESKİ NO 9128)

    İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa, Papalık arşivlerinde mevcut Barbaros Hayrettin ve kardeşleriyle alakalı belgelerin sayısına nazaran, Türk arşivlerinde neredeyse hiç belge yoktur. Aslında Osmanlılarda kuruluştan 16. yüzyılın ilk yarısına kadar gelen belgeler genel toplama göre oldukça azdır. Ne sebepten olursa olsun zayiatın büyük olduğu anlaşılıyor. Bu yokluk içinde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde yer alan birkaç belgenin Barbaros Hayrettin’e ait olduğu sanılmaktadır. Burada geniş bir özetini verdiğimiz belgenin, metnindeki karinelere göre de Barbaros’a ait olması kuvvetle muhtemeldir.

    Barbaros İstanbul’a geldiği 1533 yılında Irakeyn seferindeki Sadrazam İbrahim Paşa’nın daveti üzerine Mudanya üzerinden Halep’e karadan gitti. Dönüşte de Konya üzerinden Bursa’ya gelip bir ay kaldı. Bu metin, yolculuğun gidiş-dönüşlerinden birinde İznik’ten geçerken yazılan bir mektup olmalıdır. Ayrıca bu kadar bozuk yazıyı bir kâtip yazamayacağına göre, bizzat Barbaros’un kaleminden çıkmış olduğunu düşünmek gerekir. Dönemin özelliklerine uygun olmayan bir imlası vardır ve yazı karakteri itibariyle okunması oldukça güçtür. O devirde muhatabını rencide etmekle eş tutulan harflerin harekelendirilerek yazılması cihetine sık sık gidilmesi, okuma güçlüğünü bir nebze azaltmak için olsa gerektir.

    Klasik Osmanlı yazışma üslubunda şart olan dua ve elkab cümleleri ihmal edilerek doğrudan konuya girildiği görülen mektubun muhatabı “Sultanım”, ibare içinde “hünkar” denildiğine göre, bizzat Kanunî Sultan Süleyman olmalıdır. Muhatabının padişah olduğuna bakılmadan teklifsiz bir üslupla yazılsa da, arasıra saygıda kusur etmeyen cümleleri araya serpiştirmeyi de unutmaz. Arapçayı ana dili gibi bildiği şüphesiz olan Barbaros’un mektubuna “hâk-i pâyine, türâbına” gibi Arapça-Farsça yüklü elkab cümleleri yerine aynı anlamı ifade eden “Sultanımın ayağının tozuna…” gibi halis Türkçe bir ibareyle başlaması ilginç bir keyfiyettir.
    İlk satırda bugün Deniz Müzesi’nde sergilenen sancak olması muhtemel bir sancağın gönderildiğinden ama varmadığı için uslu oğlanlarla gene göndereceğinden bahsediliyor. Bu mektubu sultanın emri ile İznik’te Şeyh Kutbüddin’in (öl. 1418) türbesini ziyaret ettiğinde İznik Gölü kenarında yazmış. O yıllarda sarayın oldukça rağbet ettiği sungur, toygun çakır ve İspirî çakır adı verilen av kuşlarından hediye göndermiş. Sancağı gönderdiğinden burada da bahsediyor. Barbaros’un İstanbul’a geldiği tarihlerde Kubbe vezirlerinden olan Ayas Paşa’nın Barbaros’a verilecek yemekliğe dair söylediklerini padişaha haber veriyor. “Bir eyüce kişi” olarak belirtip adını vermediği birini Emir Buhari Vakfı’na müfettiş tayin edilmesi için tavsiye ediyor ama, “bunu kolayına demedüm” diyerek adamın kayırılmasını istemekte zorlandığını da ihmal etmiyor.

    Kendisi koskoca bir ülkeyi Osmanlı Devleti’ne armağan etmişken, keseler dolusu altını hediye getirmişken, padişahtan sürekli inayet bekleyen biri olarak gözükmesi hayret vericidir. Oğulluğu Hasan’a, Kanunî’nin 100 Flori ihsan etmesini şu satırlarla yere göğe sığdıramaz: “Allah Teala sultanumun ömrini çok eylesün bendenüze bir ateş oldu ki bendenüzi yerden göğe kaldurmak beraber oldu meğer Hasan kulunuza yüz dane Fulori inayet olmuş haberüm yok geldi halk içinde el öptü nedür dedüm devletli hünkar yüz altun virdi bir yerinde oldu ki sultanum ne diyem Allah ivazın ide”.

    Tevazuyu hiçbir zaman elden bırakmaz, kendini padişahın karşısında aciz göstermeyi tercih eder: “Benüm sultanum bendenüzün taliine rast geldi bendenüzü bir âdem sandılar sultanum sağ olsun bunu ki yazdum teacüb eylemen ki aceb yerine düştü ben de bilürem ki ne kadar sevindim Allah bilür”.

    GAZAVÂTNÂME-İ HAYREDDİN PAŞA

    16. yüzyıl yazmasından efsane kaptanın anıları

    Padişahlar, vezirler, savaş kahramanları namına yazılıp, konu edindiği savaş ve kahramanlık hikâyeleriyle, gaza ve cihad ruhunun halk arasında diri tutulmasını amaçlayan, nazım ve nesir halinde kaleme alınan gazavâtnâmeler Osmanlılarda bir hayli yaygındır. Özel okuyucuları tarafından halk tabakalarının toplu halde bulundukları kahvehane gibi yerlerde okunup ilgiyle dinlenirdi. Bu türün en önemli örneklerinden biri de Seyyid Murad’ın manzum ve mensur tarzıyla ayrı ayrı yazdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı eserdir. Murad, Kitab-ı Bahriye’nin yazılması safhasında Kaptan-ı Derya Pîrî Reis’e hizmet eden, bazı tartışmalara göre de Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinin müellifidir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın maiyetinde görevliyken de Gazavâtnâme, Fetihnâme adlı eserleri takdim etmiştir. Uzun yıllar Sinan Çavuş’a maledilen Tarih-i Feth-i Sikloş, Usturgun ve İstolni Belgrad adlı eserin de Seyyid Murad’a aidiyeti ispatlanmıştır. Katıldığı seferlerde bizzat Barbaros’tan dinlediklerini, bazen de yaşadıklarını ilgi çekici bir üslupla kaleme almıştır. Elde mevcut farklı nüshaların müellif tarafından 1538 ile 1546 arasında yazıldığı anlaşılıyor. Sonraki yıllarda çeşitli tarihlerdeki istinsahları da mevcuttur. Bazı özgün olduğu sanılan metinlerde de araya sokuşturulan beyitler, bazı farklı bölümlerin varlığı değişik müellifler tarafından yapılmış yazma denemeleri olarak değerlendirilir.

    Yazıldığı devirden itibaren olağanüstü ilgi gören, 1578’den itibaren İspanyolca, İtalyanca ve daha birçok Batı diline, ayrıca Arapçaya çevrilen Gazavâtnâme’nin çok sayıda yazma nüshası dünya kütüphanelerinde yer alır. Bu yaygınlığına rağmen yeni yazıya aktarılması son 40 yılın işlerindendir. Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi 1291 numarada kayıtlı Gazavât’ın başında, Şehzade Mehmed’e ait olduğuna dair bir kayıt vardır. Gazavât-ı Hayreddin uzmanı Dr. Gallotta’ya göre bu şehzade, Kanunî’nin 1543’te ölen oğlu Şehzade Mehmed’dir. Paris’te Bibliothèque Nationale Türkçe Yazmalar 1186 numarada kayıtlı Gazavât’ın ikinci bölümü olan nüshanın temellük kaydında, Osmanlı yazısıyla “Maliki (Sahibi) Nikolaki Dimitrakioğlu” ibaresinin varlığı, bu kitabın şehzadelerden gayrimüslim tebaaya kadar geniş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.

    DONANMA MECMUASI

    Barbaros’un mirasını bugüne taşıyan dergi

    Donanma Mecmuası 7-8 Hasan Paşa türbesine yer açabilmek için tahrip edilen Barbaros torunlarına ait mezar taşları. Fotoğraf ve haber/yazının sahibi Bahriye Yüzbaşı Ali Şükrü Bey.

    Sultan Abdülaziz’in büyük masraflarla dünyanın sayılı güçlerinden biri haline getirdiği Osmanlı donanması, tahttan indirilmesinde de etkili olmuştu. Bu olayın tesiri altında kalan Sultan 2. Abdülhamid, saltanatı süresince donanmaya ilgi göstermeyip Haliç’te demir atmış vaziyette bırakmıştı. İttihad ve Terakki iktidarında donanmanın yeniden savunma gücü olması düşünülürken, halkın desteğini ve dayanışmasını hedefleyen sivil bir girişim örgütlenmesiyle 19 Temmuz 1909’da Donanma-i Osmanî Muâvenet-i Milliye Cemiyeti kuruldu.

    Bu derneğin nizamnamesi, yayın organı olarak Donanma adıyla aylık bir dergi çıkarılmasını öngörüyordu. 1910 senesi Mart’ında 10 bin basılan ilk sayısı ile yayın hayatına başlayan dergi 1919 Nisan’ına kadar 192 sayı çıkarıldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok yoğun bir ilgiyle karşılanan dergiye binlerce abone kaydedildi. Genel olarak Osmanlı denizciliğini ihya etmek maksadını taşıyan yazılara yer verildi. Bilhassa denizcilik tarihinde önemli şahıslar, olaylar, mekânlar gündeme getirildi. Ali Rıza Seyfi, Ali Şükrü Bey, Ali Haydar Emir gibi denizciler yanında Ahmet Rasim, Köprülüzade Mehmed Fuad, Hüseyin Kazım, Aka Gündüz gibi güçlü kalemler de yazılar yazdı. Ayrıca çok sayıda kadın yazara sayfalarında yer verilmiştir. Derginin ilk sayılarından itibaren Barbaros Hayrettin Paşa ve türbesinin perişan halinden kurtarılmasına dikkati çekilmiştir. Preveze zaferinin anma törenleri bu derginin ilgisi ile süreklilik kazanmıştır.

    NAM-I DİĞER ORUÇ REİS

    ‘Baba Oruç’ veya Barba Ruj-Barba Rossa

    2018’de şehadetinin 500. yılını andığımız Oruç Reis, hoşsohbet, lafı dinlenir, birkaç lisan bilen, kendi halinde bir adalı idi. Midilli’de otururlarken kardeşi Hızır ve en küçükleri İlyas ile deniz ticareti işindedirler. Teknesiyle ticaret için Trablusşam’a giderken karşılarına çıkan Rodos Şövalyeleri ile savaşırlar ama İlyas şehit olur, Oruç esir edilir. Gazavâtnâme’de ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, uzun bir maceradan sonra şövalyelerin elinden kaçıp kurtularak Antalya taraflarına gelir. Şehzade Korkut ile iyi anlaşır, onun hediyesi gemi ile korsanlığa başlar. Artık namlı bir korsan ve Rodos Şövalyeleri’nin amansız düşmanıdır. Bir yandan da Mısır Sultanı Kansu Gavri’ye hizmet eder.

    Şehzade Korkut taht mücadelesini kaybedip Şehzade Selim padişah olduğunda hayatını tehlikede gören Oruç Reis, Kıbrıs’ta vurduğu Venedik gemilerinden elde ettiği vurgunu Cerbe adasına satmaya götürür ve orada kalır. Bir süre sonra ağabeyi İshak ile kardeşi Hızır da oraya gelir ve birlikte Tunus Beyi’nin izniyle yerleşirler. Batı Akdeniz’de korsanlıkla namları yürür. Girdikleri bir savaşta tek kolunu dirsekten itibaren kaybeden Oruç Reis, “Barbaros” lakabının gerçek sahibidir. Kızıl sakallı olduğu için bu lakabın yakıştırıldığı iddiası yanında; leventlerinin taktıkları “Baba Oruç” ismini, Batılıların “Barba Ruj-Barba Rossa” olarak telaffuz etmelerinden dolayı bu lakabın takıldığı da rivayet edilir. Ölümünden sonra kardeşi Hızır da Barbaros lakabıyla anılmaya devam etmiştir ve Oruç Reis’in “Barbaros” lakabı unutulmuştur.

    Oruç ve Hızır kardeşler zamanla elde ettikleri muazzam miktarlara ulaşan para, levent, mühimmat ve gemi sayılarıyla hedef büyülterek gözlerini Cezayir’e diktiler. Yavuz Sultan Selim ile temasa geçip aralarını düzelttiler. Güçlenmelerinden korkan yerel beyler de İspanyollara yanaştılar. Bu işbirliğine rağmen İspanya yanlısı yerli Arap/ Berberi kabileleri ve İspanyolları dize getirerek Cezayir’i tamamen ele geçirdiler. Nüfus ile arazi tahriri yaptırarak vergi tahsili ve asker toplama için gerekli verileri sağladılar. Böylelikle tamamen bir hükümet şeklinde yönetimi ele almışlardı. Bu sırada Tilimsân Hâkimi Ebu Hammu İspanyollarla işbirliğinden vazgeçmedi ama, Oruç Reis’in Tilimsân’ı almasına engel olamayınca kaçtı. Yerli halk isyana kalkıştı ve İspanyollarla birlikte binlerce asker harekete geçtiler. Çatışmalar sürerken İshak Reis şehit oldu. Oruç Reis’in bulunduğu Tilimsân’ın kuşatması altı ay sürdü. Çok az bir kuvvet, mühimmat ve yiyecekle orada sıkışan Oruç Reis, yanındaki az sayıda askerle kaçmayı başarsa da İspanyollar tarafından yakalanıp öldürüldü. Öldüğünde 44-45 yaşlarında olduğu rivayet edilir.

    Barbaros kardeşler

    Oruç Reis’in de Barbarossa lakabıyla tanındığı zamanlara ait Oruç-Hayreddin Barbaros kardeşlerin bir gravürü.

    Arıkan ve Toledano tarafından neşredilen İspanyol belgelerine göre, Oruç Reis’in kafasını kesen Asturia Prensliği Tineo kasabasından Teğmen Garcia Fernandez de La Plaza’ya, İspanya Kralı 5. Karlos tarafından “Barbaros’un (Oruç Reis) portresi, sancağı ve diğer beş Türk’ün portresi ile bezenmiş kırmızı bir arma” taşıma imtiyazı tanındı. Çocuklarına, torunlarına, neslinden gelen herkese ebediyen taşıma hakkı verilen bu arma, günümüzde Tineo kasabasının armasında bir figür olarak halen yürürlüktedir.

  • Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    31 yaşında tahta geçip, 46 yaşında ölen (veya öldürülen?) Sultan Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatı, Osmanlı toplumunda ilklerin devri oldu. Avrupaî yapı, kurum, moda ve tarzların yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemliydi. Ancak Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaştı; askerî, endüstriyel ve ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da arttı. 

    2. Mahmud’un şehzadesi, Sultan Abdülmecid’in kardeşi, son veliaht, son halife Abdülmecid Efendi’nin babası. Annesi, Kafkasyalı Şapsıh Çerkes kabilesinden cariye Pertevniyal’i, 1. Abdülhamid’in kızı, Abdülaziz’in halası “Küçük” Esma Sultan 1826’da kardeşi 2. Mahmud’a sunmuş. O da ikbâl sanı vererek eşleri arasına katmış. Abdülaziz’i doğurunca, kadınefendi pâyesi vermiş. 

    Babası öldüğü sırada dokuz yaşında olan şehzade Abdülaziz, ağabeyi Abdülmecid’in (1839-1861) saltanatında çocukluk ve gençliğini veliaht konumunda özgür ortamlarda geçirirken, geleneksel İslâm ve saray terbiyesi, yazı-hat, müzik ve resim eğitimleri de almış. Hocaları arasında Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Bestekâr Yusuf Paşa da vardı. Güreşe, ava, atıcılığa, cirite meraklıydı. Buna karşılık siyasi, diplomatik askerî deneyimler edinmekten uzak tutulduğundan, 31 yaşında padişah olduğunda devlet yönetimine hazır değildi. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in arabalar ile Paris’e ulaştığı an, Fransız basınında geniş yer almıştı.

    Tanzimat’ın ikinci padişahı sayılan Abdülaziz’in saltanatı, 25 Haziran 1861’de Topkapı Sarayında Babüssaade önünde altın tahta oturmasıyla başladı. O günkü cülûs-biat törenini Memduh Paşa, Mir’at-ı Şuunat’ta şöyle anlatıyor: 

    “Abdülmecid Han ölünce Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, eski sadrazam Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa, Veliaht Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine giderek taht sırasının ve baht saadetinin yüce zatlarına tevarüs ettiğini bildirdiler. Biat töreninin bir an önce yapılması gerektiği sadrıazâm tarafından ifade edilerek bu konuda izin istendi. Kutlu şehriyar, paşaları maiyyetine alarak ve âdetleri üzere beline dışarıdan görünmeyecek şekilde bir pala takarak beş çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na gittiler. Burada Hırka-i Saadet dairesinde ‘Tevfik, aziz bir şeydir ve ancak aziz bir kişiye verilir’ hadis-i şerifinin yüce manasını tefekkürle Cenab-ı Allah’ın dergâhına yalvarış ve yakarışta bulundu. Daha sonra yaldızlı saltanat tahtı Kapıaltına (Babüssaade önüne) konulup mübarek zatları bunun üzerinde tuba dalı gibi titrerken vekiller, müşirler, ulema, devlet ricâli ve komutanlar akın akın biat törenine gelip övünç sermayelerini arttırdılar. Devletin bu eski merasiminin güzelce bitmesinden sonra yirmi dört çifte koçulu saltanat kayığına binilerek Dolmabahçe Sarayı’na gelindi”.

    Abdülaziz
    15 yıllık saltanat
    1861-1876 arasında imparatorluğu yöneten Sultan Abdülaziz’in dönemin en ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler tarafından çekilmiş fotoğrafı. 

    Saraya dönen padişah, Abdülmecid’in şehzadelerini getirtip onlara, “Size hiçbir türlü sıkıntı çektirmem. Babanızın zamanında ben nasıl gezdiysem siz de öyle padişahzâdeliğe yakışır hal ve tavırla gezmelisiniz. Cuma günleri dilediğiniz camiye gidip namaz kılınız; sair günlerde de okuyup yazınız!” dedi. Veliaht konumundaki (5.) Murad Efendi’ye de kendisinden sonra tahta geçeceğini, bu nedenle çok çalışıp görgü bilgi edinmesini uyardı. Hanedan geleneğinde şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilmediğinden, varlığı gizlenen oğlu, beş yaşındaki Yusuf İzzeddin’i getirtip kuzenleri şehzadelerin ellerini öptürdü. “Bu da sizdendir. Merhum efendimiz (Abdülmecid) bilirdi. Buna da bakıverin” dedi.

    Abdülmecid, harem ve sefahat dedikoduları, borçlar bırakarak ölmüştü. İstanbul’daki Avrupa sefirleri, Abdülaziz’in Tanzimat’a son vereceğini beklerken, yeni padişah yayınladığı ilk fermanla Tanzimat’ın devam edeceğini duyurdu. Savurganlığı önlemek için önce saray masraflarını kıstı. İç ve dış siyasette deneyimli diğer devlet adamlarının da girişimleri sonucu, Eflâk-Boğdan, Sırbıstan ayaklanmaları önlenerek 1862’de Karadağ ayaklanması da bastırıldı.

    Diğer yandan, babacan tavırlı, sade giyimli, halk adamı tavrındaki yeni padişah, giderek halkın sevgisini kazanıyor, devlet yönetimi de Babıâli’de odaklandığından, iç ve dış sorunlarla doğrudan ilgilenmesi gerekmiyordu. 

    Saltanatının başlangıcında bir görüşmelerinde sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşaya ordunun ve donanmanın güçlendirilmesini emrettiğinde paşanın: “Kabuksuz bir yumurtaya benzeyen bir hazine” ile bunun mümkün olmayacağını söylemesinden alınarak Kıbrıslı’yı azledip Âli Paşa’yı, iki ay geçince Fuad Paşa’yı sadarete getirdi. Fuad Paşa, değeri düşük ve enflasyona neden olan eski “kaime”leri toplattı ve daha bir dizi önlem aldı. 2 Ocak 1863’te istifa eden Fuad Paşa’nın yerine Yusuf Kâmil Paşa’yı getiren padişah, önceki tasarruf ilkesini terkederek saray giderlerini artırdı. 

    Yeni saltanatın ilk renkli olayı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanında açılan ve Avrupa basınının da ilgisini çeken “Sergi-yi Umumi-yi Osmânî” oldu. Bu sergi, ilk Türk fuarı sayılmıştır. Yine o yıl, Abdülaziz’in fermanıyla Islah-ı Sanayi Komisyonu oluşturuldu. Komisyonun görevi, ithalat baskısını azaltmak, durma noktasına gelen yerli tezgâhları canlandırmak, teknik gelişimler sağlamaktı. Öngörülen tedbirler arasında Hazine-i Hassa denen saray hazinesinden küçük işletmelere ve esnafa düşük faizli kredi verilmesi de vardı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdulaziz’e takdim edilen Manchester Pamuk Birliği madalyası, arka yüz. 

    Abdülaziz, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın damadı (Zeynep Hanım’ın eşi) sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın isteği ve serasker Fuad Paşa’nın refakatiyle 3 Nisan 1863’te Mısır gezisi için Feyz-i Cihad vapuruyla ve kalabalık bir maiyetle İstanbul’dan hareket etti. Bu bir Osmanlı hükümdarının ilk Mısır seyahati idi. Dönüşünde yedi gün yedi gece süren şenlikler, donanmalar düzenlendi. Bu gezinin amacı, Batı dünyasına Türk hakanının Mısır’a hâkimiyetini vurgulamaktı. 1517 de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den sonra, bir Osmanlı vilayeti konumundaki o büyük ülkeyi gören tek padişah Abdülaziz oldu. 

    Abdülaziz
    Fransa’ya ayak basış Padişah’ın 29 Haziran 1867 sabahı Toulon’da karaya çıkışı. Abdulaziz Han limanda mızıka sesleri ve top atışları, ihtişamlı bir donanma gösterisi ile karşılandı. 

    Karaköy ile Eminönü meydanlarını bağlayan yeni Galata Köprüsü de (Cisr-i Cedid) 1863’te yaya, atlı ve araba trafiğine açıldı. 1864’te bütün Osmanlı topraklarında bir nüfus sayımı yapıldı. 1866’da Romanya (Eflâk-Boğdan) Prensi Karl von Hohenzollern İstanbul’a geldi ve Abdülaziz tarafından kabul edildi. Bu ziyaretle Eflâk-Boğdan (Romanya) prenslik olarak özerklik elde etti. 

    Aynı yıl İstanbul’a gelen Mısır Valisi İsmail Paşa’ya da yeni yetkiler tanınarak “Hıdiv” sanı verildi. Abdülaziz, İsmail Paşa’nın güzel kızı Tevhide Hanım’a âdeta vuruldu. Evleneceği konuşulurken Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa bunun sakıncalarını açıklayarak padişahı vazgeçirtti. 

    Abdülaziz, hıdivliğin ırsen ailenin yaşça büyük erkek evladına değil; babadan oğula sürmesi için yeni bir Mısır veraset fermanı yayınladı. Bu, Kavalalı hanedanı bireyleri arasında uzlaşmazlık doğurdu. İsmail Paşa ise hıdivlik sanından dolayı bir hükümdar gibi davranmaya başlayarak Süveyş Kanalının açılmasını gündeme getirdi. Mısır donanmasını güçlendirmeyi gözettiğinden de Babıâli’ce uyarıldı. Bu gelişmelerin sonucu, Osmanlı Devletini uğraştıracak “Mısır”, veraset sorunu oldu. Diğer yandan Sırbistan’daki ordu 1867’de geri çekilirken, aynı yıl Girit sorunu da başladı. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle adada özerk yönetim kuruldu. 

    Abdülmecid döneminde gelen Mısırlılar gibi veraset hakkını yitiren Kavalalı hanedanı bireyleri de İstanbul’a göçerek “Mısırlılar” denen kalabalık ve zengin koloniyi yoğunlaştırdılar. Bunların Avrupa mallarına ve lükse düşkünlükleri, servet ve gelir açısından onlarla yarışamaz durumdaki İstanbulluları olumsuz etkiledi. Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa ise hıdivlik hakkını yitirdiğinden Paris’e yerleşti. İstanbul’un özgürlük yanlısı aydınlarını Paris’e çağırarak Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs/Jön Türk) hareketini başlattı.

    1867’de Avrupa ilk kez bir “Türk” hakanını ağırladı. Abdülaziz, Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un Paris Sanayi Sergisine; İngiltere Kraliçesi Victoria’nın da Londra’ya davetleri üzerine Mısır gezisinde olduğu gibi yine Fuad Paşa ve çok kalabalık bir maiyetle 21 Haziran’da Sultaniyye vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı. Napoli, Toulon, Paris, Londra, Brüksel, Viyana, Budapeşte resmi ziyaretlerini kapsayan uzun gezi programı, padişahın Rusçuk-Varna üzerinden bir buçuk ay sonra 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönüşüyle noktalandı. Yanında yeğenleri veliaht Murad (5.) Abdülhamid (2.) de vardı. Padişahı bu uzun deniz yolculuğuna ve merasim külfetine Keçecizâde Fuad Paşa razı etmişti. Türk padişahının başkentleri ziyaretlerinin Avrupa’daki yankı ve sonuçları önemli oldu.

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Fransa başkentinde Abdülaziz’in 30 Haziran 1867’de Paris Lyon Garı’nda karşılanması. Padişah burada Elysée Sarayı’nda konaklayacaktı. 

    Avrupa izlenimlerinden çok etkilenen Abdülaziz, eski yeni semtleri, hatta eski sarayları harabe görüntüsü veren İstanbul’u, Avrupa kentleri gibi imar etme hevesine kapıldı ama hayran olduğu Paris’i, Londra’yı, Viyana’yı geliştiren kaynakları hesaba katmaktan uzaktı. Avrupa bankalarından alınan borçlarla birtakım yatırımlar gerçekleştirildi. Çırağan ve Beylerbeyi saraylarıyla Ayazağa, Tokat Bahçesi, Alemdağ, İcadiye, İzmit köşklerinin; annesi Pertevniyal adına Aksaray’da Valide Sultan Külliyesinin yapımları başlatıldı. Borç ve krediler için Bank-ı Osmânî-i Şahane (Osmanlı Bankası) açıldı. Tuna valisi Midhat Paşa, Rusçuk’da örnek şehircilik, ticaret, eğitim, ulaşım yenilikleri gerçekleştirdi ve bizdeki bankacılığın temeli olan Memleket Sandıkları ile Emniyet Sandığını kurdu. 

    Tahta çıktığı günlerde saray giderlerini kısacağını, sade yaşayacağını vadeden Abdülaziz, Avrupa saraylarını gördükten sonra, Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız, Beylerbeyi saraylarıyla köşk ve kasırların ihtişamına koşut saltanat törenlerinin de görkemli olmasını istedi. Saltanat saraylarının kadroları Avrupa sarayları gibi yüzlerce kişiyi kapsayacak boyutta genişletildi. Bu arada Tersanenin, donanmanın ve Tophanenin modernleşmesi, Feshanenin tevsii, demiryolu yapımı, Karaköy-Beyoğlu Tünelinin açılması gerçekleşti. Galata Köprüsü yenilendi. İlk atlı tramvay hizmete girdi. İdare-i Aziziye adı verilen bir deniz işletmesi açıldı. 

    Askerî fabrikalar kuruldu. Öğretim dili Türkçe ve Fransızca olan Mekteb-i Sultani (Galatasaray), ilk üniversite sayılan Darülfünun, İnas sanayi (kız sanat) Darülmuallimat (kız öğretmen); Darüşşafaka, tıbbiye mektepleri açıldı ve Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayımlandı. 1868’de, “kuvvetler ayrımı”nın Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şûra-yı Devlet ile Bahriye, Adliye Nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hukuku tanındı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti şerefine bastırılmış madalyon, ön ve arka yüzleri. 

    Aynı yıl “Kıla’-i Hakaniye” denilen Belgrad-Böğürdelen-Semendre-Fethülislâm kaleleri Sırbistan’a bırakıldığı sırada Süveyş kanalı da görkemli bir törenle açıldı ama Abdülaziz bu törene gitmedi. 1870’te Bulgaristan’ın yakın gelecekteki bağımsızlığının ilk adımı sayılan Bulgar Ortodoks Piskoposluğunun kurulmasına izin verildi. 

    Abdülaziz
    İmparator’dan Sultan’ı ziyaret  Fransa’yı seyahatlerinde, Abdülaziz Han Elysée Sarayı’nda konaklamıştı. Fransa imparatoru 3. Napoléon, Sultan’ı bu sarayda ziyaret etti. 

    Kraliçe Eugènie’in 1869’daki ziyareti, Abdülaziz’in saltanatı ve İstanbul hayatı bakımından olağanüstü günlerdir. Yabancılara uyrukluk hakkı tanınması, pasaport ve mürur tezkiresi uygulamaları da bu sıradadır. 

    Saltanatının ilk on yılı geride kalırken yaşanan iki “uğursuz” olay; 5 Haziran 1870’te çıkan ve Galata yakasında beş bin dolayında yapıyı kül eden Beyoğlu yangını; diğeri, keyfi saltanat sürmesinin önündeki engel gördüğü Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa’nın 7 Eylül 1871’de ölümü oldu. Abdülaziz’in, Âli Paşa’nın ölümünü haber aldığında, “İşte şimdi padişah olduğumu anladım!” dediği rivayet edilir. Padişahın mizacına kölelik edecek yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın göreve başlarken, “Efendimiz bir padişah-ı müstebidsiniz. Her emir ve fermanınızı icraya muktedirsiniz!” demesi, siyasi tarih yorumcuları tarafından Tanzimat’ın fiilen sona ermesi olarak yorumlanmıştır. Mahmud Nedim Paşa göreve başlar başlamaz, Âli ve Fuad Paşalar grubundan Babıâli’de kimler varsa rütbelerini kaldırtarak sürdürdü ama Abdülaziz’in Babıâli’yi dışlayarak devleti saraydan yönetme girişimi tepkiler doğurunca, Mahmud Nedim Paşa’nın yerine 31 Temmuz 1872’de Midhat Paşa atandı ama, demokrat düşünceli yeni sadrazamla müstebit Abdülaziz anlaşamadıklarından Midhat Paşa iki buçuk ay sonra azledildi. Ülkede özgürlük ve demokrasi isteyen başta Namık Kemal, Jön Türklerin önde gelenleri, Paris’te ve Londra’da gazeteler yayınlamaktaydılar. Durum dış dünyada Türkiye’nin despotizme yönelişi olarak yorumlanırken Abdülaziz de saltanatının son dört yılında, Mahmud Nedim Paşa dalkavukluğunu beceremeyen sadrazam ve nâzırları sık sık değiştirdi. Mütercim Rüşdi Paşa’yı (3. kez 19 Ekim 1872), Ahmed Esad Paşa’yı (15 Şubat 1873), Şirvanîzâde Mehmed Rüşdi Paşa’yı (16 Nisan 1873), Hüseyin Avni Paşa’yı (14 Şubat 1874), Ahmed Esad Paşa’yı (2. kez 26 Nisan 1875), Mahmud Nedim Paşa’yı (2. kez 26 Ağustos 1875), Mütercim Rüşdi Paşa’yı (4. kez 12 Mayıs 1876) kısa sürelerle sadarette denedi. 

    Yoksul ve borçlu ülkenin bütçe gelirlerinin büyük bölümünün saray giderlerine ayrıldığı 1870’li yıllarda Abdülaziz, sayıları binleri aşan cariye, hizmetçi, aşçı, uşak; “bendegân” denilen dalkavukları ortamında; “taabbüd” (kulların tapınması) takıntılı, kibirli ve müsrifâne yaşamadaydı. Oysa İstanbul’da ve ülkede basın ve iletişim olanakları gelişiyor ve padişah aleyhine yayınlar yurtiçinde ve dışında her gün daha artıyordu. Nâmık Kemâl’in İstanbul’da yayımladığı İbret gazetesi 1872’de kapatıldı. Kendisi de Gelibolu Mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Orada yazdığı Vatan Yahut Silistre oyununun 1873’te İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosundaki temsilinde halkın galeyana gelmesi üzerine N. Kemâl’in tutuklanıp Magosa’ya sürülmesi içte ve dışta yankılar uyandırdı.

    Hersek Ayaklanması (1875) Mostar’dan Avusturya sınırına değin çok geniş bir alana yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüştü. Ama Abdülaziz’in saltanatını sarsan, ne sürgünler, keyfi cezalar, özgürlük kısıtlamaları ne askerî-siyasi bunalım değil, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın 6 Ekim 1875’te ilan ettiği devlet borç ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnâmesi” oldu. 200 milyon altın tutarındaki dış borcun yıllık faizi bile ödenemediği gibi yeni borçlanma olanağı da yoktu. Bu, devletin iflası demekti. 

    Ekonomik felâketi, Avusturya’nın, Bosna ve Hersek’te yapılmasını öngördüğü ıslahat için Babıâli’ye bir lâyiha vermesi izledi. 2 Mayıs 1876’da da Bulgaristan’da ayaklanma başladı. Dört gün sonra, İslâmiyet’i kabul eden bir Bulgar kadının gayrımüslimlerce çarşaf ve peçesinin yırtılması, Müslümanların da iki konsolosu öldürmeleriyle başlayan “Selanik Vak’ası” patlak verdi. 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese talebeleri, “Müslümanlar Hıristiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanda ders yapılmaz!” diyerek “talebe-i ulum kıyamı” başlattılar. Mahmud Nedim Paşa istifa etti. 13 Mayıs 1876’da Berlin Memorandumu ile büyük devletler Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale kararı aldı.

    Abdülaziz
    Katılımcılar mükâfatlandırıldı Abdülaziz ile İmparator 1. Napoleon ve İmpatoriçenin huzurunda Paris sergisine katılanlara mükâfatları dağıtılıyor. Padişah geziler esnasında 20 bini yoksullara, 160 bini liman çalışanlarına ve diğer hizmetlilere olmak üzere, 180 bin frank bağış yapmıştı. 

    Midhat, Hüseyin Avni, Mütercim Rüşdi Paşalarla kimi müşirlerin yer aldığı Babıâli (hükümet) – ordu erkânı, Abdülaziz’i tahttan indirmeye kararlı ve hazırlıklıydılar. Padişahın tahttan indirilmesi için şeyhülislamdan fetva alındı. “Hâl’ erkânı” denen kadro, 30 Mayıs 1876 günü sabaha doğru Süleyman Paşa’nın komutasındaki Mekteb-i Harbiye talebelerinin karadan, donanma gemilerinin de denizden Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmasına onay verdi. Top sesleriyle uyanan Abdülaziz “Bunlar cülûs topu!” diyerek giyinme, ailesiyle saraydan ayrılıp ayrılmama kararsızlığında iken, Serasker Hüseyin Avni Paşa, veliaht dairesinden aldığı (5.) Murad’la, Beyazıt’a Bab-ı Seraskeri’ye giderek oldu bitti denebilir bir cülûs töreni yaptı. 

    Yeni padişah 5. Murad’ın ilk iradesi, amcası Abdülaziz’in ailesiyle Topkapı Sarayı’na gönderilmesi oldu. Abdülaziz, oğulları kızları-kadınefendileri, annesi Pertevniyal Valide Sultan, sağanak altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldüler. Burada eski hünkâr dairesine kapatılan Abdülaziz sırılsıklamdı. Mabeyncilerin Dolmabahçe’den çamaşır ve giysi getirmelerine izin verildi. Topkapı Sarayı terk edilmiş ve haraptı. Öğle yemeği verilemedi. Gece yatmaları için yatak yorgan arandı. 

    Abdülaziz, yeğeni 5. Murad’a yazdığı tezkire de “Evvelâ Cenâb-ı Allah’a bâdehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Millete sarf-ı mesâi etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyân ve zat-ı şahânelerinin hoşnûdî-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim” dedikten sonra silahlandırdığı ordu ve donanmanın ihanetine uğradığını, bundan ders almasını; iyilik ve insanlık namına kendisini ıstıraptan kurtaracak “bir mahall-i mahsusa” naklini rica etti. Murad da bir tezkireyle “âram buyurulan mahallin hâl-i harabisi”ni bilmediğinden hemen çaresine bakılacağını bildirdi. 

    Eski padişah, annesi Pertevniyal, kadınefendileri, şehzadeleri, sayıları 300’ü bulan cariyeleri, 2 Haziran’da, Çırağan Sarayı fer’iyye dairesine götürüldü. Burada, -3.Selim gibi- öldürüleceği kuşkusuyla iki gün geçirdi. Bahçede dolaşırken bir nöbetçi zabitin, “Burada durmayınız Aziz Efendi, yasak!” demesinden, kendini kaybedercesine etkilendi. Annesinin avuntusu işe yaramadı, mutlaka öldürüleceği inancıyla Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Yanında taşıdığı revolver ve 3. Selim’in palasının 3 Haziran günü alınması vehmini büsbütün artırdı. 

    4 Haziran sabahı abdest alıp odasına girerken, annesinden sakalını düzeltmek için makas istedi. Aradan kısa bir süre geçince odadan iniltiler duyuldu. İçeriden kilitli kapı kırılıp girildiğinde, kolları sıvalı, yere yatmış ve kan içinde olduğu görüldü. Henüz ölmemişti. Anlatılanlara göre önündeki rahlede Yusuf Suresi açılmış Kuran-ı Kerim vardı. 

    Abdülaziz
    Padişah Londra’da  Sultan’ın Buckingham Sarayı’na girişi. Sultan İngiltere’yi ziyaretinde Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Londra belediye başkanı ile birlikte çeşitli etkinliklere katıldı. 

    Durumu öğrenen kadınları ortalığı velveleye verdiler, camları kafesleri kırdılar. Mabeynci Fahri Bey’in doktor bulma çabası sonuç vermedi. Karşı kıyıdaki yalısından Serasker Hüseyin Avni Paşa geldiğinde Abdülaziz ölmüştü. Naaşı, Fer’iyye karakolunun kahveocağına taşınarak bir ot yatağın üstüne konuldu. Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ve vükelâ Fer’iyye’de toplandı. Çağırılan hekimler Abdülaziz’in bilek damarlarını keserek intihar ettiğine ilişkin bir rapor düzenlediler. Cenaze, Topkapı Sarayı’na götürülerek buradan törenle kaldırılıp babası 2. Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesine gömüldü.

    11 gün sonra ikbâllerinden Neş’erik Kadın’ın kardeşi binbaşı Çerkes Hasan Bey, eniştesinin katilleri diye suçladığı paşalardan Serasker Hüseyin Avni ve Hariciye Nâzırı Raşid paşaları “Çerkes Hasan Vak’ası” denen baskında öldürdü. 

    2. Abdülhamid, tahta çıktıktan beş sene sonra 1881’de amcası Abdülaziz’in intihar etmeyip suikaste kurban gittiği savıyla, 5. Murad’ı da tahttan indirip kendisini de tahta geçiren, bundan dolayı “hâl ü akd (indiren ve oturtan) erkânı” denen kişileri, yeni bir girişimde bulunmamaları ve hanedana karşı eylemlerini cezalandırmak için, başta Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde yargılatıp mahkûm ettirdi. Bu dava, Abdülaziz’in ölümünü, “intihar mı etti, öldürüldü mü” ikilemine düğümlemiştir. 

    Abdülaziz’in hal’ini ve ölümünü konu edinen kitap ve makalelerin, –Ahmed Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılâb’ı dışında– İstibdat Devri kapanıp II. Meşrutiyet ilan edildikten, yani en erken olaydan 33 yıl sonra yazılması ilginçtir. Üss-i İnkılâb ise olaydan hemen sonra ve Yıldız Mahkemesi’nden önce yazılmış tek kitap olarak intiharı doğrular. Kitaplığımızdaki, saray çevresinden Hamdi’nin İnşa-yı Dağarcık adını verdiği, vesika suretlerini ve kimi hatıraları kaydettiği yazma mecmuada da Abdülaziz’in hal’i ve intiharı gün gün anlatılmıştır.

    32. Padişahın kişiliği

    Gerçek (rötuşsuz, doğal) fotoğraflarıyla tanıdığımız ilk padişah Abdülaziz’dir. Avrupa devletlerine resmî ziyaretinin bütün görsellerinin araştırılıp gezinin 150. yılı belgeseli olmak üzere 2017’de yayınlanması beklenir. 

    Döneminde yapılan atlı heykeli de halife padişah kimliği için bir ilktir. Şişman, ablak yüzlü, tek tük ak düşmüş çember sakallı babayani fiziği, önceki sonraki padişahlara benzerlik vermez. Batı-Doğu giyim tarzları karışımı bol kesimli “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmiş, Avrupa modalarına, alafrangaya ilgi duymamıştır. Tipine uygun tabla fese de o zaman “Aziziye” denilmiş. Mevlevî eğilimli olup, ney üfler, lavta çalarmış. Hicaz sirto, Şevkefzâ, muhayyer şarkılar bestelemiştir. Resim de yaparmış. Yazısı ve imlası kusursuzdur.

    “Huzur güreşleri” yaptırttığı bilinirse de vücut yapısına bakıp pehlivandı demek doğru değildir. Lâtife olsun diye belki el ense çekmiş ama herhalde güreşmemişti. Halk arasındaki pehlivanlarla güreş tuttuğu, bir oturuşta bir kuzu yediği söylenceleri; önceki Abdülmecid’in ve babası 2. Mahmud’un, “böyle padişah olur mu” dedirtecek vücut düşkünü, hastalıklı yapıları nedeniyle, “güçlü kuvvetli padişah” imajı özlemine bağlanabilir. 

    Abdülaziz
    İngiliz basınında Sultan Abdülaziz 
    İngiliz basınına ait karikatürize bir Abdülaziz illüstrasyonu. Abdülaziz babayani fiziğe sahipti, Doğu-Batı giyim tarzları karışımı bol kesimli kıyafetleriyle “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmişti.

    Sık sık halk arasında dolaşması, kır âlemleri düzenletmesi, halkın eğlenişini izlemesi, bazen bir kır kahvesinin önünde oturup gelip geçenin selamını alması gibi jestleriyle sempati toplasa da müsrifane saray ve harem yaşamı, pek çok uydurma olaylar da eklenerek anlatıldığından olumsuz tepkiler almıştır. 

    Abdülaziz’in 1867’deki Fransa İmparatoru 3. Napoléon’u ziyaretine karşılık, İmparatoriçe Eugénie’nin iade-i ziyaret için 1869’da İstanbul’a gelişi, Abdülaziz’le aralarında bir aşk dedikodusuna yorumlanırken; Paris ziyareti sırasında da babaannesi Nakşıdil Valide Sultan’ın, 3. Napoléon’a akrabalığı uydurması dillendirmiştir. 

    Abdülaziz’in on beş yıllık saltanatını, gözlemlerle anlatan bir eser, Memduh Paşa’nın Mir’at-ı Şuunat’ıdır. Çırağan ve Beylerbeyi Saraylarını, Kasımpaşa Camiini; annesi Pertevniyal Sultan da Aksaray Valide Camii ile mektep, kütüphane ve kendi türbesini yaptırmıştır. Hayal ve orta oyunu ile karakucak güreşe altın çağlarını yaşatan Abdülaziz’in köçek oynatıp horoz döğüşü ve Karagöz seyretmesi eleştirilmiştir. Tahttan indirilişi ve ölümü halkı etkilemiş, destanlar, ağıtlar yazılmıştır. “Beni tahttan indirdiler / Üç çifteye bin- dirdiler / Topkapuya gönderdiler / Uyan Sultan Aziz uyan / Kan ağlıyor şimdi cihan!” dizeleri bunlardandır.

    Abdülaziz
    Viyana Abdülaziz’i karşılıyor Abdülaziz Viyana garından şehre doğru arabalarla giriş yapıyor. Avusturya imparatoru, kardeşi Maximilian’ın yasına rağmen padişahı kente davet etmişti. 

    Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatında siyasal ve ekonomik buhranlara koşut, Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaşmış, Mısır-Avrupa seyahatlerinin de önemli sonuç ve yankıları olmuştur. “Avrupaî moda ve yaşam tarzlarının yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemlidir. “Sultan Aziz devri” denen kısa dönemde, askerî, endüstriyel ve ekonomik açılardan Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da artmıştır. Padişahın askerî bir darbeyle tahttan indirilmesi, dört gün sonraki “intiharı”nın öldürüldü davasına dönüştürülmesi, “önce uydur, sonra inan” türü Osmanoğulları tarihine eklenen son vak’adır.

    Eşleri Dürrinev Başkadınefendi, Edadil, Hayrandil, Neş’erik kadınefendiler, ikbâl konumunda Gevheri (veya Nesrin), gözdeleri Mihrişah ve Yıldız’dır. Şehzâdeleri: Yusuf İzzeddin (ö. 1916), Mahmud Celâleddin (ö. 1888), Mehmed Selim (ö. 1867), Abdülmecid (son Halife) (ö. 1944), Mehmed Şevket (ö. 1899), Seyfeddin (ö. 1927) efendilerdir. Kızlarından Emine, Fâtıma, Münire küçük yaşlarda ölmüş; Saliha Sultan, Ahmed Zülkif; Nazima Sultan, Ali Halid; Esma Sultan, Kabasakal Çerkes Mehmed, Emine (2.) Sultan, Mehmed Şerif paşalarla 2. Abdülhamid’in saltanatında evlendirilmişlerdir. Pertevniyal Valide oğlunun hal’i ve ölümü ardından dünyası kararmış olarak yedi yıl daha yaşamış, 1883’te ölmüştür.

    ACILI DÖNEM

    Osmanlıların aile trajedileri

    Osmanoğullarının 30.’su Mahmud, 3. Selim ile 4. Mustafa’nın tahttan indirilip kafese kapatıldığı sonra öldürüldüğü 1807-1808 14 ay aralığı ardından tahta geçmiş, 1839’da 54 yaşında halkın “illet-i fukara” dediği veremden ölmüştü. Çoğu gencecik veremden ölen 22 câriye eşinden doğan şehzadelerinden 20’sinin adları biliniyor. Bunlar da ikisi dışında, babalarının sağlığında bebek veya çocukken, yine 20 kızından da 16’sı küçük yaşlarda ölmüştür. Yaşayan dört kızından şair Âdile Sultan’ın, babasının evlat acıları için dizeleri şunlardır: “Kimi masum kimi âkil, kimi genç / Gördü çoğu(nun) acısı(nı) ol padişah”. 

    Yaşayan iki oğlu, ardılı Sultan Abdülmecid ile bunun ardılı Abdülaziz’dir. 

    Abdülmecid, 4. Mehmed’den (1648-1687) sonra, babasına ardıl olan tek padişahtır. Abdülmecid de babası gibi çok eşli, kız erkek çok çocuklu, eşlerinin ve çocuklarının çoğu, veremden, bulaşıcı hastalıklardan vakitsiz öldüğü gibi, kendisi de babası gibi içki iptilâsından, veremden, 38 yaşında ölmüş bahtsız bir sultan, acılı bir eş ve babadır. Bu baba-oğulun 1808-1861 arasındaki toplam 53 yıllık saltanatı, aile yaşantıları açısından uzun bir trajedi, devlet ve toplum açısındansa köklü yeniliklerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.

    Babası Mahmud öldüğünde 9, ağabeyi Abdülmecid’in ölümünde 30 yaşında olan Abdülaziz’inse, uzun şehzadelik evresinde hanedan geleneğine aykırı davranışı, şehzade iken baba olmasıdır. Çünkü, şehzadeliğinde aile kuran 3. Mehmed’den (1595-1603) 250 yıl sonra bu ilk vak’adır. Abdülaziz şehzade iken yasak olmasına karşın bir cariyesi 1856’da doğurmuş, Yusuf İzzeddin adı verilen bu şehzade oğlu şehzadenin varlığı, Abdülaziz tahta geçtiği 1861’e değin gizli tutulmuştur. 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) saltanatında veliaht olan bu Yusuf İzzeddin Efendi (öl. 1916), 1603-1856 arasındaki 253 yıl boyunca babası şehzade iken doğan tek şehzadedir. 

    Sultan Abdülaziz’in Fransa günlüğü-1867 

    21 HAZİRAN

    İSTANBUL’DAN HAREKET

    Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatine bir hafta gecikmeli olarak İstanbul’dan hareket etti. O gün padişah cuma namazını Tophane Nusretiye Camii’nde kıldıktan sonra, çıkışında iskele ve çevresini dolduran devlet erkânı ve İstanbullular tarafından törenle ve dualarla uğurlandı. Padişahın yanında şehzadeler Yusuf İzzeddin, Murad Efendi, (Abdul)hamid Efendi, Mabeynci Cemil Bey, Başkâtip, yaverler, müşir rütbeli subaylar, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa da vardı. 

    29 HAZİRAN

    TOULON’A VARIŞ

    Fransız limanı Tolulon’da coşkulu bir karşılama töreni yapıldı. Top atışlarıyla yapılan donanma gösterilerinden Sultaniye gemisi aşırı sallanınca öfkelenip geri dönmek isteyen padişahı Fuat Paşa güçlükle ikna etti. “Vive le Sultan”, “Vive le l’Empereur” bağırışları, top ve mızıka sesleri arasında padişah ve erkânı küçük bir gemi ile kıyıya çıktı. O sırada Fransa hükümeti Paris’teki Namık Kemal ve Ziya Beyler ile diğer Jöntürkleri Fransa’dan çıkarıyordu. Aynı gün öğleden sonra arabalarla istasyona hareket edildi. Abdülaziz Toulon’dan ayrılmadan hayır kurumlarına ve yoksullara 20 bin Frank bağışta bulundu. Saat 17.00’de hareket eden tren, saat 18.30’da Marsilya’ya vardı. Padişah özel bir salonda (adet gereği) tek başına yemek yedikten sonra tren 19.30’da Paris’e hareket etti. 

    1 TEMMUZ

    TREN İLE PARİS’E

    Padişah, 3. Napoléon maiyetince istasyonda karşılandı ve birlikte Tuileries Sarayı’na gidildi. Burada Kraliçe Eugénie tarafından karşılandı ve konaklayacağı Elysée Sarayı’na gidildi. Aynı gün padişah istirahat ettikten sonra Champs- Elysée’de 687 bin metrekare bir alanı kaplayan Uluslararası Paris Sergisi’nin serginin açılışına katıldı. Padişah, imparator ve imparatoriçe yanyana oturdu ve ödül törenini izledi. 

    3 TEMMUZ

    KABUL VE TEHİR

    Padişah yabancı devlet adamlarını kabul etti. O günlerde Avusturya imparatorunun kardeşi Meksika imparatoru Maximilian’ın ülkesinde kurşuna dizildiği haberi gelince, Abdülaziz kendisi için yapılacak şenliklerin tehirini 3. Napoléon’dan rica etti. 

    4 TEMMUZ

    ‘GİRİT’İ KAÇA VERİRSİNİZ’

    Avusturya elçisi padişahı ziyaret ederek Abdülaziz’in Viyana’ya uğramasını rica etti. Ertesi günlerde de padişahın kabulleri devam etti. O günlerdeki resepsiyonda 3. Napoléon’un, “Girit’i kaça verirsiniz?” sorusu üzerine Fuat Paşa’nın hemen atılarak “Aldığımız fiyata!” yanıtını vermesi diplomasi tarihine geçmiştir. 

    5 TEMMUZ

    PARİS’TE ZİYARETLER

    Padişah Paris’teki Türkleri kabul etti ve bir kışlayı, Nebatat Bahçesi’ni, Paris sergisindeki Türk pavyonunu gezdi ve özellikle Türk silahlarını ve armalarını gözlemledi. Kahvehane-i Osmanî’yi açtı. Burada Türk usulü çubuk ve nargile içiliyordu. Bu kahvehane Türk dünyasının renklerini yansıtan muhteşem bir düzenlemeydi. Padişahın asıl merakı babaannesi Nakşidi Sultan’ın imparatorun akrabası Aimée de Rivery olup olmadığını öğrenmekti. Bu hikâyedeki amaç tamamen siyasiydi ve Abdülaziz ile 3. Napoléon’u akraba göstermek için uydurulmuştu.

    8 TEMMUZ

    MÜTHİŞ TÖREN

    Sultan Abdulaziz ile 3. Napoléon ve iki devletin ileri gelenleri önünde Champs-Elysée’de 50 bin askerin katıldığı muazzam bir askerî resmigeçit yapıldı. O akşam Paris belediye dairesinde resmî ziyafet verildi. Bando Sultan Aziz Marşı’nı çaldı. Ziyafet sırasında Paris Belediye Başkanı’nın “İstanbul sokakları ne kadar masrafla sulanıyor?” sorusuna karşılık ünlü Türk Nüktedanı Ömer Faiz Efendi “Bizde sokakları sulamaya hiç ihtiyaç yoktur! Sokaklarımız caddelerimiz iki taraflı kahve berber bakkal aşçı dükkânlarıyla doludur. Mesela bakkal peynir yıkadığı fıçının, aşçı yağlı tencerelerinin, kahveci kirli kahve çömleklerinin, nargilelerinin, berberler sabunlu leğenlerinin sularını dökerler dolayısıyla sokaklar yıkanır” cevabı ile bilinir. 

    10 TEMMUZ

    VERSAİLLES’DA BALO

    Tuileries sarayında akşam ziyafeti ve Versailles Sarayı’nda balo verildi. Padişah tuvaletleri ile göz kamaştıran güzel kadınları izledi. Yeğeni Veliaht Murad Efendi’nin dans etmesine de bozuldu.

    12 TEMMUZ

    İNGİLTERE’YE HAREKET

    Padişah yine Champs-Elysée’den geçip Paris istasyonuna geldi. O gün trenle İngiltere’ye hareket edildi. Padişah saray görevlilerine, Paris yoksullarına, Toulon limanı ve diğer hizmetlilere 160 bin Frank dağıttı.

    13 TEMMUZ VE SONRASI

    Sultan Abdülaziz 13 Temmuz cumartesi günü İngiltere’ye ayak bastı. İzleyen günlerde Vindsor sarayında Kraliçe Victoria ile görüştü. 23 Temmuz’da Londra’dan, 31 Temmuz’da Viyana’dan ayrılan padişah, Tuna yolundan Budapeşte’ye, oradan Rusçuk’a ulaştı. Vidin’de Tuna Valisi Midhat Paşa tarafından kabul edilen padişah, ertesi gün Türk donanmasına geçti. Böylece Avrupa seyahati sona erdi. İzleyen günlerde Sultaniye ve Pertevniyale yatları ile 7 Ağustos’ta İstanbul’a döndü. 

    (Ali Kemâlî Aksüt’ün Sultan Azizin Mısır ve Avrupa Seyahati kitabından özetlenmiştir. Hasan Selçuk Turan). 

  • Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Osmanlıların 1856’daki Paris Konferansı’nda “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramadı ve 1877-78’de Rusya karşısında ağır bir hezimete uğrandı. 1861’de tahta çıkan Abdülaziz döneminde ise ilk kez bir padişah Batı Avrupa’ya gidecek; Osmanlı reform hareketine inanan liberal Avrupa, Türklere önemli bir siyasal kredi açacaktı. Bu durum ciddi bir reform ve iyileştirmeye yolaçmış, ancak maddi krediler kötüye kullanılmıştı. 

    Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı Devleti’nin Batı Avrupa’yla ilişkileri çok ilginç bir dönüşüm geçirmiştir. Bilindiği gibi, dönemin sonlarında, yani 1875-1876 yıllarında söz konusu ilişkiler bir daha ancak Cumhuriyet döneminde düzelmek üzere bozulacaktı. 

    Abdülaziz

    Tersane Konferansı ve “93 Harbi” olarak bildiğimiz 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na giden süreç başlamış, önce Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyeceğini ilân etmesi Batı Avrupa ülkelerinde kamuoyunun Osmanlılar aleyhine dönmesine neden olmuş, sonra da Hersek ve Bulgaristan isyanları uluslararası bir kriz yaratarak Bâb-ı Âlî’nin yalnız kalmasına yol açmıştı. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin 1856’daki Paris Konferansı’nda, Cevdet Paşa’nın deyimiyle, “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramayacak ve Rusya karşısında ağır bir hezimete uğranacaktı. 

    Ancak dönemin başlarında durum hiç de öyle değildi. Sultan Abdülaziz 1861’de tahta çıktığında, Osmanlı Devleti’nin liberal Batı Avrupa’yı temsil eden Birleşik Krallık ve Fransa’yla arası çok iyiydi ve giderek daha da iyileşecekti. 1848-1849 Macaristan ve Polonya kalkışmalarından sonra Osmanlı topraklarına kaçan sığınmacıların Rusya’nın bütün baskılarına karşın sınırdışı edilmemesi, Osmanlı Devleti’ne liberal dünyada olumlu bir görüntü kazandırmıştı. Kırım Savaşı sırasında gerçekleşen Rusya karşıtı ittifak da önemli ölçüde bunun bir sonucuydu. Savaş bittikten sonra ilân edilen Islahat Fermanı ise, liberal Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni kendilerinden biri, yani Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olarak kabul etmesine yetmişti. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Han 2. Mahmud’un Pertevniyal Sultan’dan olma oğlu, 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz (8 Şubat 1830-2 Haziran 1876). The Illustrated London News gibi önde gelen dergiler Avrupa seyahatini konu almışlardı (20-27 Temmuz 1867 tarihli kapaklar). 

    1861-1864’teki Karadağ İsyanı, 1865’te Romanya’nın özerklik kazanması ve 1866’da başlayıp gene özerklikle sonuçlanan Girit İsyanı gibi gelişmeler, ülkemizde alttan alta anlatılagelen tarih açısından bakıldığında, Paris Antlaşması ve Islahat Fermanı’yla başlayan yakınlaşmanın bir göz boyamaca olduğunu ve Batı Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu açıkça parçalamaya çalıştığını gösteren öğelerdir. Ancak, bu tür bir tarih anlatısının, Sultan Abdülaziz ve Osmanlı devlet adamlarının nasıl olup da Girit isyancılarının önderiyle görüşen ve özerk Romanya Prensliği’nin ortaya çıkışında önemli bir rol oynayan Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un davetini kabul edip 1867’de Paris’e gittiklerini, iki yıl sonra da İmparatoriçe Eugénie’yi İstanbul’da ağırladıklarını açıklayamamak gibi bir sorunu vardır. Nitekim dış mihrakların bu kadar kötücül düşmanlar olduğuna ilişkin vurgu, nedense Sultan’ı, Âlî ve Fuad Paşalar gibi parlak devlet adamlarını ve daha birçoklarını, zekâ katsayıları düşük hainlere dönüştürmez. 

    Abdülaziz
    Büyük karşılama Sultan Abdülaziz’in Londra’ya varışını gösteren dönemin Avrupa basınına ait bir illüstrasyon. Padişahı istasyonda Büyük Britanya Prensi Albert karşılamıştı. 

    Sultan Abdülaziz ve bakanları ise, gerçekte Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla girdikleri dönüşüm yolunda liberal Avrupa’nın kendilerine hiç de küçümsenemeyecek bir siyasal kredi açtığının farkındalardı. Fransa’yı İtalyanların yaşadıkları toprakların kendilerine bırakılması için Avusturya’yla savaşa kadar vardıran “milliyet” ilkesi, Osmanlılardan ayrılmak isteyenlere uygulanmamıştı. Fransa ve “milliyet” ilkesinde kendisiyle aynı politikayı uygulayan Büyük Britanya, Girit Rumlarına sempati beslemekle birlikte; adanın Yunanistan’a katılmasına, Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına saygı gösterdiklerinden, karşıydılar. Girit İsyanı’nın şiddetle bastırılmasına, Islahat Fermanı’nın gerektiği gibi uygulanmasını bekleyerek, ses çıkarmadılar. Aynı senaryo, bir-iki yıl önce Hersek ve Karadağ’da da sahnelenmişti. Kısacası, liberal Avrupa, Osmanlı reform hareketine inanıyor, destekliyor ve Paris Antlaşması’na sadık kalıyordu. Osmanlılar da bunun farkındaydılar. 

    Abdülaziz
    Abdülaziz Viyana’da Sultan Abdülaziz Viyana Arkeoloji Müzesi’nde (L’Illustration, 17 Ağustos 1867). Osmanlı padişahı ve eşlik eden heyet seyahat boyunca aşırı bir ilgiyle karşılanmış, sayısız davete katılmıştı. 

    Osmanlı Devleti’nin kendisine açılan bu siyasal krediyi, aldığı borçlar gibi kötü kullandığını söyleyemeyiz. Sultan Abdülaziz dönemi “Islahat” felsefesine gerçekten yakışan, ciddi bir reform ve iyileştirme dönemidir. 1865’te yeniden yapılandırılan yönetim sistemi, ilk örneği olan Tuna Vilâyeti’nde maliye ve eğitim alanlarında harikalar yaratacak kadar başarılı olmuş, Tuna Valisi Midhat Paşa’nın yıldızının parlamasını sağlamıştı.

    Eğitim alanında önemli bir atılım yapılmış, birçok okullar kurulmuştu. Bunların başında sivil tıp okulunu (Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye) ve Eczacılık Okulu’nu, Kız Öğretmen Okulu’nu (Dârü’l-muallimât), Galatasaray Lisesi’ni sayabiliriz. Ancak, gayet iyi tasarılar yapılmasına karşın, ortaöğretimde gözle görülür bir ilerleme kaydedilememişti. Ortaöğretimin zayıf kalması ise, her ne kadar bakanlıklar ve vilâyetler için memur yetiştiren bir okul, Mekteb-i Mahrec-i Aklâm, açıldıysa da, reformları yürütecek kadrolardan yoksun olmak anlamına geliyordu. Bunun nedeni parasızlıktır.

    Sultan Abdülaziz döneminin en büyük sorunu, 1875’teki iflası da açıklayan maliye sorunu, yani devletin kasasının boş olmasıdır. Doğru dürüst bir bütçe yapmayı henüz öğrenememiş olan Osmanlılar (adına layık ilk bütçe, 2. Meşrutiyet döneminde yapılacaktır), buna koşut olarak düzgün bir biçimde vergi de toplayamıyor, bu yüzden ülkenin birçok yöresinde yapılan yolsuzluklar nedeniyle isyan çıkıyordu. Dönemin karmaşa içinde ve Rusya ile bir savaşa gebe olarak bitmesini tetikleyen 1875 Hersek İsyanı da, tıpkı Girit İsyanı gibi, vergilendirmede yapılan haksızlıklar nedeniyle patlak verecekti. Kaldı ki, toplanabilen para da kendisinden çok şey beklenen devletin yapması gerekenleri karşılayamıyordu. Bu yüzden alınan borçlar ise, her yıl devlet giderlerine ek bir yük bindiriyordu. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine neden olacak 1875-1876 krizinin diğer tetikleyicisi olan iflâs böyle gelecekti. 

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

    Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

    27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

    1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

    27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

    Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

    Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

    Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

    Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

    Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

    Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

    Muayede salonu: Sarayın kalbi 

    Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

    Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

    Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

    Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

    Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

    Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

    Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

    Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

    Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

    Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

    Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

    Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

    Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

    “Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

    “Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

    Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

    Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi… 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
  • En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli dönüm noktası, Osmanlı tarihindeki ilk anayasanın kabulüydü. Avrupa’da hem siyaseten sıkışmış, hem askerî ve ekonomik açıdan en kötü zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti, Kanun-ı Esâsî’nin kabulüyle umutlanacaktı. 

    Yüz kırk yıl önce bu ay, ilk anayasamız olan Kanun-ı Esâsî ilân edildi (23 Aralık 1876). Böylece, 30 Mayıs 1876’daki darbeyle başlayıp 31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli adım atılmış oldu. Gerçi Meclis henüz toplanmadığı için meşrutiyetten söz edilemezdi. Ama seçim süreci de çoktan başlamıştı, zira mebusların seçiminin uzunca bir zaman gerektireceği öngörüldüğünden, daha Kanun-ı Esâsî metni hazırlanmadan önce işe girişilmiş ve seçimlerin ne surette yapılacağına ilişkin bir nizamname 28 Ekim’de hazırlanarak 2 Kasım’da bütün vilâyetlere yollanmış, 5 Kasım’da da devletin resmî yayın organı Takvîm-i vekâyi gazetesinde yayımlanmıştı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Tarih 23 Aralık 1876. Yeni anayasa Bab-ı Âli önünde kurulan kürsüde ilan ediliyor. Hava soğuk olmasına rağmen mahşeri bir kalabalık var.

    O günlerde Osmanlı Devleti, tarihinin en karanlık evrelerinden birini yaşıyordu. Çok boyutlu ve sonuçta “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar varacak olan bir kriz patlak vermişti. Bu krizi tetikleyen olay, 24 Temmuz 1875’te Hersek’te başlayan isyandır. Toprak mülkiyetine ve vergi politikasına ilişkin nedenlerden dolayı çıkan isyan, kısa bir sürede dinî cemaatler arasında boğuşmaya dönüşmüş, Osmanlı Devleti de isyanı bir türlü bastıramamıştı. Avrupa kamuoyunda Hıristiyanlara haksızlık edilmesi biçiminde algılanan olay sürerken, Osmanlı Devleti, Ekim ayında iflas anlamına gelen bir karar alarak, Avrupa borsalarından almış olduğu borçların faizlerini tümüyle ödeyemeyecek durumda olduğunu, ödenemeyen kısmın da yeni bir borç gibi işlem göreceğini bildiren bir kararname yayınladı. Bu da Avrupa kamuoyunun tümüyle Osmanlıların aleyhine dönmesine neden oldu. 

    Bu olumsuz ortamda ve Hersek isyanının uluslararası bir diplomatik hareketliliğe neden olduğu bir sırada, Bulgaristan’da da bir isyan patlak verdi. 1876’nın Nisan ayında başlayan isyanın ilk aşamasında Bulgarlar, çok sayıda Müslüman öldürdüler. Bunun üzerine, isyanı bastırmakla görevli Osmanlı güçleri de aşırı şiddet kullandı. Bulgar isyanı bastırılmasına bastırılmıştı ama hem Osmanlı Devleti aleyhine bir hava yaratılmış, hem de Osmanlı iç politikası karışmıştı. 

    1861’den beri tahtta olan Sultan Abdülaziz, Âlî Paşa’nın 1871’deki ölümünden sonra mutlakiyet yönetimine doğru kaymış, dört yılda yedi kez başbakan değiştirmiş ve Rusya’yla yakınlaşma siyaseti gütmüştü. Hersek ve Bulgaristan isyanları sırasında ikinci kez başbakan olan Mahmut Nedim Paşa da aynı siyasete taraftardı. Bu yüzden halk arasında kendisine “Nedimof” denir olmuştu. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Kanun-ı Esâsî: Osmanlı Devleti’nin ilk ve tek anayasası. 

    1875 yılında Bulgaristan’da ortaya çıkarılan ve Rus konsoloslarının da dahli bulunduğu anlaşılan bir isyan hazırlığını Rus büyükelçisinin baskıları sonucunda örtbas etmiş, tutuklukları serbest bıraktırdığı gibi, hazırlığı ortaya çıkaran üst düzey memurları da başka yerlere sürmüştü. Ayrıca komplocuların Bulgarların yardımına gelmek üzere Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını bekledikleri Sırbistan konusunda tedbirli davranılmasını isteyen Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı da görevinden uzaklaştırmıştı. 

    Bulgaristan isyanının başlamasıyla Mahmut Nedim Paşa’nın tedbirsizliği iyice su yüzüne çıktı ve kendisine karşı olan devlet adamlarının eline önemli bir koz geçmiş oldu. 1 Mayıs 1876’da Bayezit, Fatih ve Süleymaniye Medreseleri’nin öğrencileri bu muhalif devlet adamlarının tahrikiyle ayaklandılar. Bâb-ı Âlî’ye doğru yürüyen medrese öğrencilerine halktan da birçok kişi katıldı. İsyancılar, Mahmut Nedim Paşa’nın görevinden uzaklaştırılmasını ve Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü kötü duruma haysiyetli bir çözüm bulunmasını istiyorlardı.

    Sultan Abdülaziz, önce direndiyse de, sonunda Mahmut Nedim Paşa’nın yerine Mehmet Rüştü Paşa’yı sadrazam olarak atadı. Ancak, yeni kabineyi hiç beğenmediğini ve kendilerini istemeye istemeye, mecburiyetten iş başına getirdiğini söyledi. Medrese öğrencilerini kışkırttıkları için ulemaya yönelik de bir tehditte bulundu ve icap ederse kendilerine karşı silah kullanılacağını söyleyen bir irade yayınladı. Yeni hükümet sayesinde isyan sona erdi gerçi. Ama tehditlerden iyice tedirgin olan Bâb-ı Âlî paşaları ve ulema, Mahmut Nedim Paşa’nın yeniden başbakanlığa getirilme olasılığı karşısında bir darbe yaparak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirme planları yapmaya koyuldular.

    Darbe, 29-30 Mayıs 1876 gecesi, yani yapılan ilk plandan bir gün önce gerçekleştirildi. Dolmabahçe Sarayı denizden ve karadan kuşatıldı. Kuşatmaya katılan Harbiye Mektebi öğrencilerine komuta eden Süleyman Paşa, daha sonra Şehzade Murat Efendi’yi alıp Bayezit’e, Harbiye Bakanlığı’na götürdü. Orada toplanmış olanlar Şehzade’ye biat edip kendisini Sultan 5. Murat olarak tahta geçirdiklerini söylediler. Sabahleyin cülus topları atılarak padişah değişikliği ilân edildi. Hal edilmiş olan Abdülaziz ise, Dolmabahçe’den alınarak Topkapı Sarayı’na götürüldü. Daha sonra ve Sultan 5. Murat’tan kendi isteği üzerine, Çırağan Sarayı’na nakledilecekti. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek üzere Dolmabahçe Sarayını kuşatan Harbiye öğrencileri… 28-29 Mayıs 1876.

    Ancak Osmanlı Devleti, şehzadeliğinde liberal fikirleri ve Yeni Osmanlılara yakınlığıyla tanınan V. Murat’ın saltanatından herhangi bir hayır görmedi. Amcası Sultan Abdülaziz döneminde ayağının kaydırılarak yerine kuzeni Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta geçirileceği korkusuyla yaşamış olan 5. Murat’ın sinirleri pek sağlam değildi. Alkole olan düşkünlüğü ise sağlığını daha da zayıflatıyordu. Beklenenden bir gün önce, 29 Mayıs gecesi karşısında Süleyman Paşa’yı elinde tabancayla gördüğünde çok korkmuş ve ilk sinir bozukluğu işaretlerini göstermişti. Birkaç gün sonra (4 Haziran), Abdülaziz intihar edince durumu daha da kötüleşti. 

    16 Haziran’da Yusuf İzzettin Efendi’nin yaveri Kolağası Hasan Bey, öldürüldüğüne inandığı Abdülaziz’in intikamını almak üzere hükümet toplantısını basarak, hemen hemen herkesin darbenin önderi olduğunu kabul ettiği Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı ve daha birkaç kişiyi öldürdü (16 Haziran). Bundan iki hafta sonra da, bütün bu gelişmelerin yarattığı karışıklığı fırsat bilen ve Osmanlıların diplomatik yalnızlığından yaralanabileceklerini sanan Sırbistan ve Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler (1-2 Temmuz). Sultan 5. Murat’ın ruh sağlığı artık iyice bozulmuş, Cuma namazına bile gidemez olmuştu. 

    Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa ve Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa, mutlak monarşiye karşı olmakla birlikte, 1871’e kadar sürmüş olan Bâb-ı Âlî iktidarını yeniden kurmakla yetinme yanlısıydılar. Darbeciler sacayağını tamamlayan Şura-yı Devlet Başkanı Mithat Paşa ise, meşrutiyet yanlısıydı. Geriye kalan hükümet erkânı, bu iki tasarının taraftarları olarak bölünmüşlerdi. İstanbul basını da aynı biçimde ikiye bölünmüş ve eski düzene devam etme ya da meşrutiyete geçme konusunda yoğun bir yayın faaliyetine girişmişti. Bu ortamda Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü, hem aydın kamuoyunda hissedilir bir desteği olan Mithat Paşa’nın hükümetteki konumunu sağlamlaştırmış, hem de ordunun güçlü ve sevilen üyesi Süleyman Paşa’nın meşrutiyet yönünde ağırlığını daha fazla hissettirebilmesini sağlamıştı. 

    Bu ortamı iyi değerlendiren Şehzade Abdülhamid Efendi ve kendisini destekleyen çevreler, Şehzade’nin tahta geçmesi halinde meşruti yönetimi kabul edeceğine ilişkin lobi etkinliklerine girişmişlerdi. Sultan 5. Murat’ın da iyileşemeyeceği, dolayısıyla hâlâ yapılamamış olan Eyüp’teki kılıç kuşanma merasimine gitmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştı. Bunun üzerine Mithat Paşa, 29 Ağustos günü Şehzade Abdülhamid Efendi’yle bir görüşme yaparak kendisinden meşrutiyet konusunda güvence aldı. Ertesi günü yapılan hükümet toplantısından da Sultan 5. Murat’ın hal edilerek Abdülhamid’e biat etme kararı çıktı. Topkapı Sarayı’nda 31 Ağustos’ta yapılan törenle, Sultan 2. Abdülhamid Osmanlı tahtına oturdu. 

    Padişah değişikliği sırasında, Sırbistan ve Karadağ’la yapılan savaş da devam ediyordu. Osmanlı ordusunun üstün bir duruma geçmesi, Avrupa devletlerinin bırakışma yapılmasını istemelerine yol açtı. 16 Eylül günü başlayan bırakışmayla birlikte Avrupa devletleri bir dizi önlem teklif etti. Osmanlı Devletinin içişlerine karışma anlamına gelen tekliflerin en önemlileri, Bulgaristan’da reform yapılması ve Bosna-Hersek’e özyönetim hakkı tanınmasıydı. Bu sıkışık durum, hem Mithat Paşa’nın meşrutiyet karşıtlarını ikna edebilmesine yaradı, hem de Sultan 2. Abdülhamid’i meşrutiyet ilân etmeye zorlamış oldu. Osmanlı Devleti, meşrutiyet ilân ederek yabancı güçlerin içişlerine karışmasını itiraz edemeyecekleri bir biçimde engellemiş olacaktı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan 5. Murat

    Sultan 2. Abdülhamid’in, kurulacak bir komisyonun Kanun-ı Esasi’yi hazırlamasına ilişkin iradesi 7 Ekim’de çıktı. Söz konusu komisyon kısa bir süre sonra Mithat Paşa başkanlığında kuruldu. 16 sivil, 2 asker ve 10 ulemadan oluşan komisyon haftada dört gün Mithat Paşa’nın Şura-yı Devlet’teki dairesinde toplanıyor, toplantılar bazen evlerde, geceleyin de sürüyordu. Komisyon üyeleri çeşitli komitelere ayrılmışlardı. Bunlar arasında en önemlisi, anayasa metnini hazırlayacak komiteydi ve Ziya (Paşa), Namık Kemal ve Abidin Beyler ile Odyan Efendi gibi meşrutiyeti uzun zamandır isteyen üyelerden oluşuyordu. Bu komite ayrıca meclis içtüzüğüyle seçim kanunu tasarısını da hazırlamakla yükümlüydü.

    Anayasanın ilk taslağı hazırlandığı sıralarda, bırakışmayı bozup çarpışmaları yeniden başlatan Sırbistan ordusu bozguna uğratılmış, Osmanlı ordusuna Belgrad yolu açılmıştı. Osmanlı ileri harekâtı başlar başlamaz Rusya, Bâb-ı Âlî’ye bir ültimatom vererek çarpışmaların hemen kesilmesini ve Balkanlar’da reform yapılmasını istedi (16 Kasım). Kısa bir süre sonra da kısmî seferberlik ilân etti. Rusya’yla savaş olasılığı karşısında yalnız kalan Osmanlı Devleti bırakışmayı kabul etmiş, ama reform konusunda tereddüt geçirirken İngiltere’den destek bulmuştu: Reformlar konusu, İstanbul’da toplanacak ve Osmanlı tarihçiliğinde “Tersane Konferansı” olarak bilinen, uluslararası bir konferansta görüşülecekti. Bâb-ı Âlî teklifi hemen kabul etti. Ancak, anayasasını tamamlamak için önünde sadece bir ay vardı.

    Sonuçta Kanun-ı Esasi, 23 Aralık’ta, yani Tersane Konferansı’nın başladığı gün ilân edildi. Ama bir anayasadan çok eski Osmanlı tarzı bir adaletnameye benziyordu. Padişaha çok hak tanınmıştı ve bunlardan biri (113. Madde) kişi hak ve özgürlüklerine aykırıydı. Meclis-i mebusanın işlevi, sıradan bir danışma meclisinin işlevine indirgenmişti. Kararlarını, padişaha bile gerek kalmadan, âyân meclisi kesin olarak geri çevirebiliyordu. Tabii sadrazam ve bakanlar da kendisine karşı sorumlu değil, padişaha karşı sorumluydu. Padişah ise, Islahat Fermanı’ndan (1856) o yana girilmiş olan sekülerleşme yoluna aykırı bir biçimde, artık halife olarak da tanınacaktı. 

    Mithat Paşa, anayasanın bu özelliklerini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Anayasanın hazırlanmasında çalışmış birçok Yeni Osmanlının kendisinden uzaklaşmasına da neden olan 113. Madde, ilk olarak kendisine karşı kullanıldı ve Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de yurtdışına sürüldü. Mimarı olduğu anayasa ise bir yıl sonra rafa kaldırılacaktı. Kısacası, 23 Aralık 1876’da başlayan 1. Meşrutiyet tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ancak meşrutiyet fikri, özellikle de temsili rejim arzuları, Osmanlı topraklarında sonraki onyıllarda çok daha bilinçli bir biçimde yeşerecekti.

  • Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Sultan Abdülaziz tarafından 1862’de Afrika’nın güney ucuna gönderilen müderris Ebubekir Efendi ve öğrencisi Ömer Lütfi’nin görevi, Malay asıllı Müslümanlara “doğru İslâm”ı öğretmekti. Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da, bu mirası ve etkilerini izlemek mümkün.

    Bundan tam 153 yıl önce, 17 Ocak 1863’de Cape Town’a ulaşan Ömer Lütfi, Güney Afrika’nın bu eş­siz şehrine dair izlenimlerini şöyle kaydediyor:

    “Bu şehrin ismine İngilizce ‘keyp of küd hop’ derler. Yerli­lerin lisanınca ‘Kapistad’ tabir ederler. Bu şehir deniz sahili olduğu gibi aynı zamanda bir zalim dağın altındadır. Bu da­ğın ismine ‘Tafil Birih’ derler. Bu dağ gayet yüksek olduğun­dan üzerinden yaz kış bulut eksik olmaz idi. Şehrin suyu da adıgeçen dağdan inerdi”.

    Ömer Lütfi ve hoca­sı Ebubekir Efendi, buraya çok özel bir görev için İstan­bul’dan gönderilmişlerdi: Cape Town’da yaşayan Malay asıllı Müslümanlar dinî eğitim ve uygulamalar konusunda bir­birleriyle çatışıyorlardı… Ül­kenin İngiliz yöneticilerinden, kendilerine İslâmi eğitim verecek bir müderrisin, Müslü­manların halifesi tarafından gönderilmesine izin verilme­sini istediler.

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri
    Müze ev ve mahalle camisi Ebubekir Efendi’nin Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da evi bugün müzeye dönüştürülmüş (üstte). Mahalledeki cami de hem cemaatin hem turistlerin ibadet ve uğrak yeri (altta).
    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Kraliçe Victoria’ya kadar ulaşan bu talep, Sultan Abdü­laziz’e iletildi. O da Afrika’ya gidip Osmanlı sultanını temsil edecek ve Güney Afrika Müs­lümanlarına doğru İslâm’ı öğ­retecek müderrisin seçimi gö­revini Ahmet Cevdet Paşa’ya verdi. Paşa da aslen Irak’ta doğmuş, 17 yaşında Erzurum’a taşınmış, İstanbul ve Bağdat medreselerinde eğitim gör­müş, Bağdat’ta ders vermek­te olan 48 yaşındaki Ebubekir Efendi’yi bu görev için seçti.

    Ebubekir Efendi ve öğ­rencisi Ömer Lütfi, 1 Ekim 1862 günü İstanbul’dan ayrıl­dı. Korsika, Sardunya, Marsil­ya, Paris ve Londra’dan geçen uzun yolculukları, Liverpo­ol’dan bindikleri geminin Ca­pe Town’a yanaşması ile son buldu. Buradaki Müslümanlar tarafından heyecanla karşı­lanan ikili hemen görevleri­ne başladılar. Okullar açtılar, lisan öğrendiler ve öğrettiler. Hatta Afrikaan dilinde yazıl­mış ilk İslâmi kitabı yazıp, İs­tanbul’da bastırtıp Güney Af­rika’ya getirttiler.

    Cape Town’da evlenen ve bir daha Türkiye’ye döneme­yen Ebubekir Efendi, 1880’de vefat etti. Bugün şehre tepe­den bakan bir mezarlıkta ya­tıyor. Ailesi ve torunları hâlâ gururla “Efendi” soyadını ta­şıyorlar.

    1866’ya kadar Afrika’da ka­lan Ömer Lütfi, Hicaz ve Mı­sır’da durakladığı iki yıllık bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü ve bu hikayeyi öğren­memizi sağlayan Ümit Burnu Seyahatnamesi’ni yazdı.

    Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da Ebube­kir Efendi’nin evi bugün bir müze ve şehrin 17. yüzyıldan beri buraya yerleşmiş Müs­lüman toplumunun hikayesi­ni anlatıyor. Malay kökenle­ri üzerine Hollanda ve İngi­liz kültürünü eklemiş, sonra da Osmanlı eğitimi almış bu Müslümanlar, kültürel zen­ginlikleri ile dikkat çekiyor ve erkekleri hâlâ bayramlarda şık kıyafetler üzerine fes ta­kıyorlar!