Etiket: süleymaniye

  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…

  • Muhteşem bir yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edildi

    İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.

    Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.

    Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194119
    Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış.
    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194129
    1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç).

    Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.

    kanuni png
    Kanuni Sultan Süleyman

    Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…

    Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194636
  • Türklerin İstanbul’daki en eski hatıraları Beyazıt’ta

    Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.

    Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.

    Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.

    resim_2024-08-25_193852221
    Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.

    Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.

    resim_2024-08-25_193856984
    Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.

    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.

    Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.

    resim_2024-08-25_193900980
    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.

    Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.

    Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

  • Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    Süleymaniye Külliyesi’ne adım attığınız andan itibaren kendinizi başka bir zamana ışınlanmış gibi hissedersiniz. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda “zirve noktasını” temsil eden 550 yıllık bu büyük yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıt.

    Hayri Fehmi Yılmaz gezimiz esnasında “Süleymaniye’yi gezmeyen, İstanbul’u gördüm demesin” diyor. Haklı da… Kentin en görkemli anıtlarından birisi burası. İnşaatına başlandığı 1550’de, Orta Çağ dönemi Belgrad’ından daha büyük bir alana yayılan bir yapıdan söz ediyoruz.

    Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının, hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı işin başına koymuş ve yedi yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. Süleymaniye, döneminde Osmanlı’nın en büyük vakfına sahip külliye. Külliyeye ait işletmelerde o dönemde 700 kişi sabit çalışıyormuş.

    Çini, ahşap, nakış, hat… Tüm Osmanlı sanatlarında zirveyi temsil eden bir kurumdan söz ediyoruz. 112 bin elyazmasıyla ülkemizdeki en büyük elyazması kütüphanesi halen burada bulunuyor. Her köşesinde bir hikayeyi gizleyen bu devasa yapıya ait yüzlerce hikaye arasından, az bilinenleri derlemeye çalıştık. #tarih’in az bilinenleriyle başlayıp, Süleymaniye’nin ayrıntılı tarihine hâkim olmak size kalmış. İyi okumalar…

    1- ARDIŞIK ÜÇ KAPI

    Arka arkaya dizilmiş şaheserler 16. yüzyıl’dan kalma bir sokağa açılıyor

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SİNAN’DAN İLK VE SON DENEME
    MİMAR SİNAN DIŞ AVLUDAN SONRA GELEN AVLU KAPISINDA İLK KEZ KULLANDIĞI TASARIMI DAHA SONRA BAŞKA BİR CAMİDE DENEMEDİ.

    Külliyenin kuzeybatısında yer alan Bekir Sami Onar Sokağı, 16. yüzyıldan bu yana değişmemiş sokaklarımızdan. Kıble yönünün tam karşısındaki bu sokakta yer alan cümle kapısı, sahip olduğu perspektifle mutlaka görülmesi gereken noktalardan. Sokak yönünden bu kapıya baktığınızda arka arkaya dizilmiş üç kapı daha göreceksiniz. Osmanlı mimarisinin üç önemli kapısı sırasıyla şöyle:

    • Dış avlu kapısı: Bu kapının üstündeki kubbede yer alan bekçi odaları bugün hâlâ güvenlik görevlileri tarafından kullanılıyor.
    • Avlu kapısı: Osmanlı mimarisindeki anıtsal yapılardan biri. Benzeri yok. Mimar Sinan, sadece burada böyle bir tekniği denemiş.
    • Cami kapısı: Caminin cümle kapısı dedikleri noktası. Bu kapıda açılış yapılırken Sultan Süleyman sormuş: “Bu camiyi açmaya layık olan kimdir”? Ulema “Mimarbaşıdır” cevabını verince Kanuni Süleyman, anahtarı Mimar Sinan’a vererek açılışı ona yaptırmış. Bu, mimarın artık zanaatkardan öteye giderek bir sanatçıya dönüşmesini simgelemesi açısından çok önemli bir an. Kendi yaptığı camiyi açması istenen bir mimar, Sinan.

    2 – BATI KAPISINDAKİ GÜNEŞ SAATİ

    Hafız Abdurrahman’ın çift kadranlı çizimi, camiden iki yüzyıl sonra, 1772’de yapıldı

    Caminin batı kapısının kuzey yüzündeki iki pencerenin ortasına baktığınızda boynuz biçiminde iki demir çıkma göreceksiniz. Etrafında ise duvara kazınmış, bugün oldukça silik görünen çeşitli semboller var. Bu, aslında caminin inşasından neredeyse iki yüzyıl sonra, 1772’de Hafız Abdurrahman tarafından yapılmış bir güneş saati. Üstte kalan tam teşekküllü ana kadran, sağ alttaki ise ikindi vakti tayini için yapılan ikinci kadran. Bugün bu kadranlar yamulmuş durumda, çizgiler belirsiz. Oysa yapıya zarar vermeyecek doğal bir boyayla bu çizgiler belirginleştirilse ne hoş olur.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    FARK ETMEK ZOR BUGÜN SAATİN ÇİZGİLERİNİ GÖREBİLMEK İÇİN DİKKATLİ BAKMAK GEREKİYOR. OYSA 1772’DEKİ TAM TEŞEKKÜLLÜ HALİNE DÖNDÜRMEK MÜMKÜN.

    3 – BAHÇEDE GİZLENEN VAFTİZ TEKNESİ

    Osmanlılar, külliyedeki haçtan rahatsız olmamıştı

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Caminin batı kapısının hemen dışındaki bahçede yer alan vaftiz teknesi, muhtemelen 5. yüzyıla ait. Erken Hıristiyanlık döneminde sadece çocuklar değil, yeni Hıristiyan olan yetişkinler de vaftiz edildikleri için, büyük teknelere ihtiyaç duyuluyordu. Zira vaftiz esnasında tüm bedenin suya batması gerekiyordu. 7. yüzyıldan sonra bu teknelerin boyu küçülmeye başladı. Osmanlılar muhtemelen bu tekneyi yağ depolamak veya benzeri bir iş için kullanıyorlardı.

    Uyarı: Saksı olmaktan çıkmalı ve gizlenmemeli!

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Vaftiz teknesinin Süleymaniye Külliyesi’ne nereden ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bugün saksı olarak kullanılıyor! Üstelik etrafına ekilen uzun bitkilerden anladığımız, kamufle edilmek istendiği. Osmanlı döneminde bir caminin bahçesinde yer almasında hiçbir sakınca görülmeyen haç formu, belli ki bugün gizlenmek istenmiş. Oysa bu teknenin içi boşaltılmalı ve buraya gelen haç şeklindeki bir vaftiz teknesinin yüzyıllardır cami avlusunda sergilenmesi yerli-yabancı ziyaretçilere gururla gösterilmeli.

    4 – 550 YILLIK HELALAR

    Tarihsel bir ihtiyaç: Dünyanın en eski aktif tuvaletlerinden

    Külliyenin kuzey ve güney kanatlarında 1557’de yapımı tamamlanan helalar yer alıyor. İşin ilginci bu helalar bugüne kadar ulaşmış ve halen kullanılıyor. Yani 16. yüzyıldan bir tuvalet görmek ve hatta kullanmak isteyenler Süleymaniye’ye gidebilirler. Ne yazık ki, eskiden olduğu gibi bugün de bu alan sadece erkekler tuvaleti olarak hizmet veriyor. Yanyana pek çok gözden oluşan bu alanda, eskiden, her bir gözde sadece bir hela taşı ve ibrik olması muhtemel. Bugün ise içleri modern bir şekilde yenilenmiş. Dünya üzerindeki en eski tuvaletlerden birisi olduğunu da ekleyelim.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SADECE ERKEKLERE 16. YÜZYILDAN BU TUVALETLERİ BUGÜN SADECE ERKEKLER KULLANABİLİYOR. KADINLAR TUVALETİ DIŞ KISIMDA VE OTANTİK DEĞİL.

    5 – AVLUYA YAYILMIŞ PORFİR TAŞLAR

    Mısır’daki Porfira Dağı’ndan: İmparatorun mor simgesi

    Porfir, Mısır’daki Porfira Dağı’ndan çıkarılan bir mermer türü. Buradaki ocak 5.-6. yüzyıldan sonra kapatılmış ama çıkan taşlar yüzyıllardır dünyanın farklı yerlerini dolaşmaya devam ediyor. Porfir, mor renkte bir mermer. Mor, Roma’da imparatorluk rengi. Bizans imparatorlarının resmî ismi de “porfire genitos”. Yani porfirden doğan. Sahiden de Bizans döneminde imparatorlar porfir kaplı bir odada dünyaya gözlerini açıyor, öldüklerinde de porfirden lahitlerle gömülüyorlardı.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Sinan’ın rüyası “kafir oyunu”nu bozdu!

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Süleymaniye’ye batı kapısından girdiğinizde yerde porfirden bir ayaktaşı görürsünüz. Bu ayaktaşı, Fatih Camii’nde imparatorlar için hazırlanan anıtmezardan çıkarılarak buraya getirilmiş. Dikkatle bakarsanız üzerinde siluet halinde bir haç formu görebilirsiniz. Ayrıca cami avlusunda yerlere dikkatlice bakarak yürüyen insanlar da gözünüze çarpmış olabilir. İnsanlara yerlerde haç aratan bu taşa dair Evliya Çelebi’nin aktardığı şehir efsanesi şöyle: Süleymaniye’nin inşası esnasında porfir taşını, Osmanlılara gönderen “kafirler” taşın mihraba yerleştirilmesini tavsiye etmiş. Fakat Mimarbaşı Sinan gece rüyasında taşı görmesinin ardından taşı ortasından kırdırmış. Taş kırıldığında içinden gizli bir haç çıkmış. Sinan da üzerinde bu hacın izini taşıyan taşı, avlu girişine ayaktaşı olarak yerleştirmiş. Buna çok kızan kafirlerin top atışıyla mermeri parçalamaya çalıştıkları, top atışı izinin de hâlâ camideki sütunlardan birinde durduğu da anlatılırmış.

    6 – AVLUDAKİ TERS FISKİYELİ HAVUZ

    Su yok, dilek için para var

    Bu tür revaklı avlular sadece sultan camilerinde bulunuyor. Dolayısıyla bütün İstanbul’da sadece sekiz tane var. Fakat bunlar arasında en ihtişamlısı tartışmasız Süleymaniye’deki. Genellikle bu tür avluların ortasında bir şadırvan ve etrafında abdest muslukları olur ama burada fıskiyeli bir havuz ve etrafında musluklar yok. Üstelik fıskiyeler normalin aksine aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya akıtılmış. İçine yapılan sistemle su çatıya çıkarılmış ve tavandan aşağıya sarkıtılmış. Bugün havuz boş ve fıskiyesi de ne yazık ki çalışmıyor. Keşke çalışsa… Şu anda sadece boş havuza dilek için para atanları görebiliyoruz.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    7 – KARAHİSÂRÎ’NİN CÜMLE KAPISI HATLARI

    Osmanlı sultanlarının isimleri yazılı

    Avludan camiye girilen cümle kapısının üstünde yer alan yazı önemli. Eski Türkçe bilmeseniz bile dikkat ederseniz yazıda tekrarlanan bölümleri fark edebilirsiniz. Bu hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelmiş geçmiş tüm sultanların adları geçiyor. Osman oğlu Orhan, oğlu Murad, oğlu Bayezid şeklinde ilerliyor. Osmanlı dönemindeki tarih bilincini anlayabilmek açısından bu kitabe önemli. Böyle bir bilincin Osmanlılar’da varolmasının nedeni meşruiyet ve güçlerini bu tarihten almaları. On kuşaktır babadan oğula geçen bir iktidar olduklarını ve bunu kimsenin sorgulayamayacağını bu şekilde vurguluyorlar. Caminin hattatı, bazı kaynaklarda Ahmet Karahisârî diye geçse de aslında onun oğlu Hasan Karahisârî. Ahmet Karahisârî’nin gözleri görmez olunca, başladığı işi oğlunun bitirdiği de rivayetler arasında…

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    TEKRARLANAN DİZİLER ARAPÇA BİLMESENİZ BİLE YAZIYA DİKKATLİ BAKTIĞINIZDA BELLİ BİR DİZİNİN TEKRAR ETTİĞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ.

    8 – MİHRABIN 550 YILLIK VİTRAYLARI

    Sarhoş İbrahim’in revzenleri: İstanbul’un en eski cam işleri ‘kanatlanıyor’

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    CEBRAİL’İN KANATLARI MİMAR SİNAN, CAMİ VİTRAYLARINI CEBRAİL’İN HER IŞIKTA RENK DEĞİŞTİREN KANATLARINA BENZETİR.

    Caminin içindeki mihrabın çevresinde yer alan dokuz penceredeki özgün revzenler korunmuş. Yaklaşık 550 yaşındaki bu vitraylar, İstanbul’da bir yapıda halen korunan en eski cam işleri. Evliya Çelebi, bu vitrayları Sarhoş İbrahim isimli bir cam sanatçısının yaptığını yazar. İbrahim’in sarhoşluğunun da içkiden değil kurşun çerçevelerle uğraşmaktan geldiği söylenir. Mimar Sinan’ın bizzat kendisi de mihrap çevresindeki bu vitrayları “Cebrail’in her ışıkta renk değiştiren muhteşem kanatlarına” benzetir.

    9 – KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ

    Kutsal Hacer-ül Esved taşı

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    DAHA ÇOK ZİYARET EDİLSİN DİYE KANUNÎ’NIN TÜRBESİNİN HEMEN GİRİŞİNE 2. SELİM’İN İSTEĞİYLE YERLEŞTİRİLEN HACER-ÜL ESVED TAŞININ (ALTTA) KUTSİYETİ NEDENİYLE ZİYARETLERİ ARTIRMASI AMAÇLANMIŞ.
    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce türbesinin yerinin hazırlanmasını ve bu yerin kendisine gösterilmesini istemiş. Padişaha öldükten sonra gömüleceği yeri göstermenin nezaketsizlik olacağını düşünen ulema, çekinmiş bunu yapmaktan. Fakat Sultan Süleyman ısrar etmiş. Sonunda türbesinin yeri kendisine gösterildiğinde çok duygulanmış ve ağlamış. Oğlu 2. Selim’in yaptırdığı bu türbe, külliyenin inşaatı en son tamamlanan birimi. 2. Selim türbenin daha çok ziyaret edilmesi için o esnada İstanbul’a getirilen Hacerü’l-Esved taşından bir parçayı da türbe girişinin en üst kotundaki pencerenin kilit taşına yerleştirmiş. Bu taşı bugün de görmek mümkün. Benzer bir taş İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde de bulunuyor.

    Tarihî mermerlerin yolculuğu

    Ayasofya önünden alındı, türbenin tavanına kondu

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    TAVANDAKİ LEVHALAR TAVANDA KULLANILAN LEVHALARIN ARKA YÜZÜNDE DİNÎ BIR TOPLANTININ NOTLARI MEVCUT.

    Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesine dair bir başka detay da giriş kapısının önünde bulunan revakta. Bugün ayakkabı çıkarılan bu bölüme gelince başınızı yukarı kaldırın. Tavanda gördüğünüz mermer levhalar aslında bir zamanlar Ayasofya Camii’nin önünde yer alan bir kitabenin parçaları. Sultan 2. Selim bir Ayasofya ziyaretinde bu kitabeyi merak edip ne olduğunu sorar. Ulema “Hz. Ali’nin tılsımıdır” der, sultan gülümser ve kitabenin okunmasını ister. Uzun Yunanca metin okununca, tahminen 1116’da İstanbul’da gerçekleşen dini bir toplantının notları olduğu ortaya çıkar. Bu unutulmuş hikaye, 1970’lerde türbenin restorasyonu sırasında ahşap saçaklar sökülünce ortaya çıkar. Levhalar yerinden sökülüp burada kullanılmıştır. Bugün Kanuni türbesinde duran bu levhaların yazısız arka yüzlerini görebiliyoruz. Fakat ön yüzlerinin replikaları alındı ve Ayasofya girişine konuldu. Dileyenler orada görebilir.

    10 – HAZİREDEKİ ÖZEL MEZARTAŞLARI

    Süleymaniye’ye gömülen seçkinler: Cumhurbaşkanı kardeşi, eski Bakan, nakşi şeyhleri…

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    BAKANLAR KURULU KARARIYLA SÜLEYMANİYE HAZİRESİ’NE SON GÖMÜLEN KİŞİ ESKİ MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN.

    Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan aslında Süleymaniye Külliyesi içerisinde, yanyana türbelerinde bir gül bahçesi içerisinde uyumayı düşünmüşlerdi. Fakat öyle olmadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren bu alana cami, vakıf ve devlet görevlileriyle, onların yakınları defnedilmeye başlandı. Aslında bu durum Sultan Süleyman’a ve onun temsil ettiği iktidara yakın olma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Bu sürecin sonraki yıllarında Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa kolunun ileri gelenleri de Süleymaniye Haziresi’ne gömülmeye başlandı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi ve erkek kardeşi, Nakşi Şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’ın yanı sıra yakın tarihte Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan da özel izinler ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla buraya gömülen isimler arasında.

    11 – SİNAN’IN KÜLLİYEYE KOMŞU TÜRBESİ

    Şaheserinin yanıbaşında uyuyan büyük mimar: ‘Geçti bu demde cihandan, pîr-î mimaran sinan’

    Mimar Sinan 1588’de öldüğünde külliyenin yanıbaşına defnedildi ve en beğendiği eserinin karşısında uyuma ayrıcalığına kavuştu. Süleymaniye Külliyesi simgesel anlamı büyük bir yapı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli hakanının ismini ve dolayısıyla onun temsil ettiği erki temsil ediyor. Dolayısıyla Mimar Sinan için burada bir türbe yapılmasına izin verilmesi özel bir durum. O dönemde bir mimara yapılacak cinsten bir jest değil aslında. Türbesinin oldukça sade bir tasarımı olduğunu görüyoruz. Dışarı bakan pencerenin üzerinde bir kitabe var. Arkadaşı şair Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu kitabe şöyle bitiyor: “Geçti bu demde cihandan, Pirî Mimaran Sinan.”

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SİNAN’IN, 2. SELİM’İN ÖZEL İZNİYLE YAPILAN MÜTEVAZI TÜRBESİ.