Etiket: stalin

  • Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.

    Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilin­de de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sa­hibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insa­nın yer alabildiği bir faaliyet.

    Elbette herşey bir anda Fran­sız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfla­rın temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabin­de monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya da­yanan bir temsilî rejim oluştu­rulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüc­carlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok döne­mi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.

    Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dün­yada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların ba­şında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, moder­nizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmay­la birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.

    Kapak_Dosyasi_11
    1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.

    Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçim­lerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve as­ker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademe­lerinde yükselmek suretiyle po­litikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.

    Son 235 yılda öne çıkan si­yasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hüküm­dar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşı­malarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygula­maların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imha­sı Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gön­derirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Ro­manlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başla­yacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düş­manı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.

    “Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla ger­çekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sa­hibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.

    Kapak_Dosyasi_12
    20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu

    Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni re­jimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede ger­çekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyaset­çiler için bir meşruiyet gerek­çesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerin­den ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kulla­nılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.

    “Halk adına siyaset” pren­sibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydın­lanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildir­gesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiye­tini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cum­huriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hi­yerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.

  • Lenin: Ne aziz ne de öcü, dünyayı sarsan bir devrimci

    Sadece Rusya’nın değil, dünyanın da kaderini değiştirecek olan Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Bir dönem neredeyse her sokağında izi bulunan ülkesinde artık eskisi kadar sevilmese de, hâlâ üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Tıpkı kendisinin de ilham aldığı Karl Marx gibi…

    Lenin (1870-1924) her ne kadar 1917 Ekim Devri­mi’yle Rusya’nın ve dün­yanın kaderini değiştirmişse de, bugün ülkesinde Putin’in pek hoşlanmadığı biri olarak anılı­yor. Rusya’daki araştırmalarda Putin’in yanısıra Stalin bile ilk 3’e girebilirken, Lenin yok. Oysa dünyanın dörtbir yanında Lenin üzerine olumlu-olumsuz incelemeler, kitaplar yeniden ve yeniden yayımlanıyor.

    Lenin kendisini de bir Rus devrimcisi olarak değil, Pet­rograd’da Nisan 1917’de tren garından indiğinde verdiği söylevdeki gibi “dünyayı de­ğiştirme” davasına adamış biri olarak görüyordu. Devrimden kısa bir süre sonra da Komünist Enternasyonal’i kurarak dünya devrimini hızlandırmanın yol­larını arayacaktı.

    Vladimir Ilyiç Ulyanov (Le­nin), bir yüksek memur ailesinin çocuğu olarak doğdu. Başarılı bir öğrenci olan ağabeyi Alek­sandr devrimci harekete katıldı ve 1887’de Çar’ın hayatına karşı komplo kurduğu suçlamasıyla asıldı. Lenin hukuk tahsil etse de kısa bir süre dışında avukatlık yapmayarak kendini devrimci harekete adadı. Yazar olarak hızla sesini duyuran Lenin, faa­liyetlerinden dolayı hayat arka­daşı ve yoldaşı N. Krupskaya ile siyasal sürgün olarak Sibirya’ya, oradan 1900’de İsviçre’ye geçti. Sürgündeki sosyal-demokrat­larla yakın ilişkiler kurdu ve 1899’da Rus Sosyal-Demok­rat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2 yıl sonra da, bugüne kadar tartışmalı olan bir kitap yayımladı: Ne Yapmalı?

    Dunya_Tarihi_2
    SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülmesiyle Lenin heykelleri 1991’de kaldırılmaya başlandı. Bu durum “Elveda Lenin” filminde trajikomik bir biçimde anlatılacaktı.

    Ne Yapmalı?’nın yayımlan­masından 110 yıl sonra, Prof. Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden Keşfetmek başlıklı kitabıyla bu ünlü eserin aslında biraz eksik ve hatta yanlış anlaşıldı­ğını iddia etmiştir. Dünyanın dörtbir yanındaki sosyalistleri etkilemiş olan kitabın İngilizce çevirisindeki bir dizi temel kav­ramın Rusçadaki anlamından farklı (örneğin “konspiratsiya” komploya değil “tutuklanmama sanatı”na, profesyonel devrimci ise “meslekten devrimci”ye kar­şılıktı) kullanılması, onun stra­tejik önemini teknik bir alana indirgemiştir. Lenin bu eseriyle devrimi bir kaçınılmazlık olarak değil, ancak bir partinin öncü­lüğünde gerçekleşebilecek bir hedef olarak ortaya koyuyordu.

    1903’te Brüksel’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kongresi sırasında Lenin’in destekçileri ile Mar­tov’un destekçileri arasında bir bölünme meydana geldi. Lenin’in destekçileri kendilerine Bolşevikler (Rusçada çoğunluk) adını verdiler ve rakiplerini Menşevikler (azınlık) olarak tanımladılar.

    1905 Devrimi, Rusya’da devrimin mümkünlüğünü açığa çıkarınca, çarlığın nasıl devrile­ceğinden ziyade yerine geçecek toplumsal güçlerin bileşimin­deki işçi sınıfı ve ezilen uluslar öne çıktı. 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanma, Lenin’i başta Emperyalizm kitabı olmak üzere öncekilerden farklı, daha ustaca kitaplar yazmasına yol açan bir çalışmaya yöneltti.

    Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde ise, çeşitli siyasal akımlar bocalarken Lenin bir stratejist olarak hedefi belir­lemişti. Nisan ayında geldiği Petrograd’da ayağının tozuyla Nisan Tezleri’ni açıkladı; “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla, derhal barış, köylüye toprak ve özgürlük için başka akımların aradığı ara çözümleri geçersiz ilan etti. Daha önce alınmış notlardan oluşan Devlet ve İhtilal kitabı ise, devrim sonrasına iliş­kin yapılacakları ele almıştı bile.

    Derhal barış, iktidar sovyet­lere, fabrikalar işçilere, toprak köylülere diye basitçe özetlenen bir programa bağlı kalarak, gi­derek geniş kesimlerin güvenini kazandı.

    Dunya_Tarihi_1
    Lenin 1920’de Moskova’da Kızılordu askerlerine seslenirken. Kürsünün yanındaki Dışişleri Komiseri ve Kızılordu komutanı Troçki. Troçki daha sonra bu fotoğraftan silinecek.

    Mevcut rejimin Lenin başta olmak üzere Bolşevikler’e karşı kullanacağı “Alman ajanı” gibi ithamlar insanlarda kısa bir süre tereddüt oluşturdu ama, askerî bir darbeyi bertaraf eden Bolşevikler kısa zamanda ken­dilerini toparladılar. Şubat’tan Ekim’e Lenin, parti içindeki eğilimleri, uzlaşmadan yana olanları büyük miktarda ikna ederek, tüm siyasal partilerin bölündüğü ve zayıfladığı bir dönemde sovyetlerde Bolşevik Partisi’nin nüfuzunun artması­nı sağladı.

    Devrimden hemen sonra, Alman Ordusu’nun ilerleme­sini durdurmak için yapılan Brest-Litovsk barışı, Bolşe­vikler’in hem müttefikleri Sol Sosyalist Devrimciler’le ilişki­lerinin kopmasına hem de parti içinde farklı kanatlar arasında sert gerilime yol açtı. Lenin, Ağustos 1918’de bir suikast so­nucu ağır yaralandı. Bu dönem aynı zamanda içsavaş, yabancı orduların saldırıları, kıtlık gibi hadiselerin yoğunlaştığı bir dö­nemdi. İçsavaşın bitimine kadar, rejim alabildiğine sertleşti. Dev­let ve İhtilal kitabında belirtilen ilkeler rafa kalktı. Parti dışında­ki Sol siyasal akımlar sindirildi. Parti içinde varolan demokrasi de rafa kaldırıldı.

    1922 yılı, iki açıdan Lenin’in ha­yatında dönüm noktası oldu. Ağır bir felç geçirmesine rağmen, zor­lu bir çalışma ile ekonomik ve sosyal alanın yanısıra siyaseten de rejimin alabildiğine eleştirel bir bilançosunu çıkardı. Beklenen Alman Devrimi gerçekleşmemiş, içsavaşın, kıtlığın tahrip ettiği ülkede bürokrasi palazlanmış ve iktidarı gasp etmişti.

    21 Ocak 1924’te, henüz 53 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra Komintern’in 5. Kong­resi’nde Zinoviev’in ilanıyla “Leninizm” denilerek görüşleri kutsallaştırılırken, bir kısım metinleri arşive kaldırıldı. Ailenin itiraz etmesine karşın naaşı da tahnit edilerek putlaş­tırmaya; aslında onun mirası­nın kendi tekellerinde olduğu­nu iddia eden yeni yöneticilerin putlaştırılmasına yol açtı.

    Bugün klasik 45 ciltlik külliyatı bir yana konularak, düşünür yanı atlanarak; esas olarak Ekim Devrimi için değil de içsavaş ve büyük yıkıma ma­lolan bir dönemdeki açmazlar üzerinden eleştirilen, yargıla­nan bir Lenin var.

    Dunya_Tarihi_3
    Lenin 1918’deki suikast girişiminde ağır yaralandı. Daha sonra felç geçirdi ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında öldü.

    Lenin, 20. yüzyılın tartış­masız hem eylem hem düşün insanı, dünyayı sarsan ve yeni bir toplum kurmak için eskisini deviren en önemli simasıydı. Lenin’i bir kült haline getiren Stalin dönemi “O”nu tartışılmaz kılarken, aslında kendisine ait olmayan düşüncelerin de bekçisi hâline getirdi. Sağlı­ğında tekrar tekrar görüşlerini olayların sınamasına sunup, gerektiğinde düşüncelerini değiştirmekten çekinmeyen ve bunu açıklıkla belirten Lenin’in yerine, rejimi meşrulaştırmak için insanüstü bir varlık inşa ettirildi.

    Lenin’in düşünsel gelişimi, tarihsel deneyimlerle birlikte özet olarak üç evreye ayrılır: Şubat 1917’e kadar ilk evre, 1917-22 ikinci evre ve son olarak hayatının ünlü tarihçi Moche Lewin’in Lenin’in Son Kavgası diye nitelendirdiği, siyasal hayatının önemli bir bilançosu­nu oluşturan ve 1956’ya kadar resmen yayımlanmayan “son yazıları”nda öne çıkan evre.

    1918’de uğradığı suikasttan sonra ancak sekreteri aracılı­ğıyla çalışmalarını sürdürebildi ve devrimin kaderi üzerinde hayati denebilecek ikazlarda bulundu. Ekim Devrimi bir proleter devrimi olduğu kadar, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndaki uluslar için bir özgürlük devrimiydi. Gürcis­tan’dan Türkistan’a yerelle merkez arasındaki gerilimleri ele alan Lenin, Stalin’in tersine daha gevşek bir devlet yapı­lanmasıyla halklara inisiyatif tanınmasını savunuyordu; öte yandan açıkça parti ve devlet bürokrasisine karşı savaş ilan ediyordu. Lenin döneminin kendisinden sonraki Stalin dö­nemi ile arasında bir devamlılık mı bir kopuş mu bulunduğu, tükenmemiş bir tartışmadır. Lenin hasta yatağında büyük Rus şovenizmine savaş açtığın­da, karşısına aldığı kişi açıkça Stalin’di.

    Ölümünden 100 yıl sonra, adı dünyayı sarsan Ekim Devri­mi’yle özdeşlemiş bir insan hakkında yazılanlar-söylenen­ler, büyük oranda siyasi tercih­lere göre şekilleniyor şüphesiz. Ancak 21. yüzyılda, ilk dönemin abartılı övgü ve yergilerinin yerini daha derinlemesine bir ilgi ve bilimsel çalışmaların aldığını görüyoruz; tıpkı üstadı Marx için olduğu gibi.

    Dunya_Tarihi_Kutu

    “Yoldaşlar, erkek ve kadın işçiler, köylüler! Sizlere sesleniyorum. Acınız, Vladimir İlyiç’in kişiliğine duyduğu­nuz saygıyı bir tapınmaya dönüş­türmesin. Onun adına saraylar veya abideler inşa etmeyiniz. O, hayatı bo­yunca böyle şeylere önem vermedi. Bu ülkenin bir zamanlar neler çektiği­ni, nasıl bir sefalet-başıboşluk içinde bulunduğunu biliyorsunuz. Eğer onun anısını yaşatmak istiyorsanız; kreşler, çocuk bahçeleri, evler, okullar, hastaneler inşa ediniz ve onun dünya görüşüyle uyumlu şekilde yaşayınız.”

  • Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…

    Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İm­paratorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorlu­ğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü­ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş an­lamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacir­lerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesin­den oluşan bu amalgamdan, za­manla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.

    Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici un­sur ise tıpkı Bulgaristan ve Sır­bistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kos­tanniyye’deki Doğu Roma İm­paratorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inan­cına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancı­nı seçti (Alkol almak Rusla­rın “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Mu­seviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve ge­niş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan son­ra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.

    Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.

    11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’n­den Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimari­de önemli gelişmeler gerçekleş­tirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.

    Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıfla­mış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Po­lonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.

    14. yüzyıl boyunca Polon­ya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın ku­zeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatar­lar stepleri ve Kırım’ı ellerin­de tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresinde­ki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldav­ya’da hükmünü sürdürür.

    Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonya­lılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Rus­lar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kül­türünün etkisinde kaldılar. Ba­tı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoks­luğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yay­gınlaştı.

    Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.

    1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, boz­kırdaki göçebeler ile yerleşik­ler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgös­termiştir. Devlet, izleri bugü­ne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başla­mıştır.

    13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerin­de üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda be­lirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Uk­raynalılar.

    Bu üçlünün arasında Uk­rayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenli­ğinden kaçan; özgürlük peşin­de, serfliğe ve toprağa bağlılı­ğa karşı çıkan göçebe halkla­rın oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluştu­ran Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Bir­liği’ne, Çarlığa ve Kırım Han­lığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çeki­len ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).

    Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yö­netimini devrettikleri Yahu­dileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfke­sini yüzyıllardır Doğu Avru­pa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Ya­hudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Ya­hudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketin­den derinden etkilendi.

    Ortodoks Kilisesi’ni muha­faza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şef­leri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Bü­yük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurma­ya başladı. Ukrayna, henüz Kı­rım’a ve güney ötesindeki boz­kırlara ulaşamamış olan Rus­ya’nın bir parçası oldu.

    Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.

    Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceği­miz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılır­ken 1775’te Rusya tarihinde­ki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklan­ması başgösterdi ve kanlı şekil­de ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağım­sızlığını kabul eden Küçük Kay­narca Antlaşması (1774) imza­landı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.

    1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehis­tan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.

    Leh soylularının Ukrayna­lı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.

    19. yüzyıl boyunca güney­deki bozkırlara tarımsal yer­leşimler, büyük tahıl alanları­nın açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa li­manının inşaıyla Ukrayna Av­rupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.

    Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerin­den oluşan hayli proleterleş­miş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudile­rin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüz­yıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıy­la “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu prole­taryanın ulusal duyarlılığı za­yıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğin­de, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.

    Öte yandan 19. yüzyıl ilk ya­rısında Taras Şevçenko ve son­ra da İvan Franko gibi ozan­ların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.

    Yüzyılın ikinci yarısın­da, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra giz­li örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narod­nik) hareketin etkisi yaygın­laştı. Ukrayna’nın bağımsız­lığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanı­sıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrile­ceği anarşist hareket belirdi.

    Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.

    1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ar­dından içsavaşın önemli mer­kezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popüliz­minden etkilenen Radikal De­mokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusun­da ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-ko­münist hareket).

    1917 Devrimi eşiğinde Uk­rayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milli­yetçilik haline gelerek çokka­vimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.

    Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Ra­da) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna ta­rihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve macerape­rest Sımon Petlyura’nın yöne­timinde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sov­yet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerin­de yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzeri­ne Yuri Pyatakov komutasın­daki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.

    Bu gelişmeler Ukrayna mil­liyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler ha­linde mücadele eden bu kesim­ler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.

    1918 ilkbaharında kuru­lan Ukrayna Komünist Parti­si, Rusya’daki partiden bağım­sız değildi. Ancak bağımsızlık­tan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünist­ler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukrayna­ca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Maca­ristan’a uzanan zincirinin te­mel halkasıydı.

    Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa ge­çirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sos­yalist Devrimciler’in ağırlık­lı bir kısmını oluşturduğu ba­ğımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başın­da Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosya­list camiasının yakından tanı­dığı Hıristian Rakovski yeni yö­netimin başına getirildi. İçsa­vaş 1920’de sona erecekti.

    Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmak­tan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyor­du. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın deste­ği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pa­zar ekonomisinin (NEP) kabu­lü bahar havası estirdi ve kar­şı-devrimcilerle ilişkilerini ke­sen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.

    1923’te Ukrayna göreli ba­ğımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücade­le etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünist­lerin yanısıra Kazan Tatarı Sul­tan Galiyev bu merkezîleştir­menin hedefi oldular.

    Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.

    Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarus­ya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cum­huriyetler Birliği kuruldu. Ta­rihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi can­landırma girişimiydi” der.

    Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’da­ki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileş­menin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır be­dellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykı­rı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.

    1931-33’teki NEP döne­minde başgösteren açlık kırı­mı (Holodomor) bütün SSC­B’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyon­larca insan hayatını kaybet­ti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklar­dan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sı­rasında da milyonlarca Ukray­nalı ya öldürüldü ya da “burju­va milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.

    Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında bu­radaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.

    1941 yazında Alman ordu­ları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan il­hak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Na­zileri kurtarıcı olarak karşıla­dı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılma­sından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzler­ce köyü yaktılar ve sakinleri­ni öldürdüler. İşbirliği yapma­yı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü bir­likler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir ha­reket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa ka­dar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi he­defledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parça­landı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Uk­raynalılardan oluşurken, Aus­chwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.

    Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kay­betti!

    Bağımsızlık yanlıları, özel­likle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sür­dürdüler. Ukrayna 1945’te Bir­leşmiş Milletler’in kurucu üye­si oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yı­lı vesilesiyle, çöküntü halinde­ki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bu­lunuyordu.

    Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.

    1989’da Sovyet sisteminde­ki “liberalleşme” dalgası, Uk­rayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parla­mento 1990’da siyasal egemen­lik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda hal­kın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.

    Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri ka­mu varlıklarının yağmalanma­sına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal par­tileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtı­nın devamlılığını gösteriyordu.

    1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi al­tında Ukrayna, Belarus ve Ka­zakistan’ının toprak bütünlük­lerinin korunması karşılığın­da nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir me­morandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli ol­mak üzere Ukrayna ile Rus­ya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluştu­rulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve para­sıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.

    90’lı yılların ortasında Uk­rayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkı­mı, nüfus kaybı ve “büyük bira­der” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözko­nusuydu.

    Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanuko­viç hükümetinin Avrupa Bir­liği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu böl­gesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yo­ğunluklu” bir çatışma başladı.

    Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus asker­leri tarafından ele geçirilen Kı­rım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağım­sızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağ­landı. Birleşmiş Milletler, Uk­rayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yü­rüten ekiplerin bölgeye taşın­masıyla başlatılan Donbas’ta­ki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.

    Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 dö­neminin sorunlarına takılmış durumda.

  • Ho Ho Ho Şi Min… Daha fazla Vietnam

    Ho Ho Ho Şi Min… Daha fazla Vietnam

    Türkiye’de 68 kuşağının dilinden düşmeyen bir slogan, 1980’lere gelinceye dek tüm muhalif gösterilerde tekrarlanmaya devam etti: “Ho Ho Ho Şi Min / İki, üç… / Daha fazla Vietnam …” Dünyanın uzak ucunda önce Fransa’ya, ardından ABD’ye kafa tutan küçük ülke Vietnam’ın ulusal kurtuluş savaşı, tüm dünyada anti-emperyalist mücadelenin simgesine dönüşmüş, Ho Chi Minh ise dönemin dünya liderleri arasında yer almıştı. 

    Ho Amca ve Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, önce 2. Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş durumdaki Fransız sömürgeciliğine, ardından 1960’larda ABD’ye karşı yürütülen mücadeleyle 20. yüzyıla damgasını vurdu. Başta Amerikan halkı olmak üzere, başka ülkelerin halkları nezdinde büyük bir sempatiye mazhar olan bu mücadele, 1968’in ortak halet-i ruhiyesinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Ho gençlerle…
    Renkli bir kişilik olan ve gençlerle zaman geçirmeyi seven Ho Chi Minh 1961’de çekilen bu fotoğrafta Çin’deki Lijiang Nehri’nde yürüyüşte. 

    O yıllarda ABD’deki savaş karşıtı hareket dünyanın belli başlı ülkelerini derinden etkiliyor; Şubat 1968’de Doğu Berlin’de 30 bin, Ekim 1968’de Londra’da 100 bin kişi (2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük toplantı) gösterilere katılmıştı. ABD’de gençlik, sendikalar ve harp malûllerine uzanan bir zincirdeki protestolar, savaşın beklenenin aksi bir seyir izlemesiyle birleşince, Pentagon Vietnam’dan geri çekilmek zorunda kalmıştı. 

    Bu savaş vesilesiyle ünlü Britanyalı filozof Bertrand Russell’ın başkanlığında (Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Laurent Schwartz, Lélio Basso, Isaac Deutscher vd. -Türkiye’den de Mehmet Ali Aybar’ın katılımıyla) sivil bir uluslararası mahkeme kurularak, ilk kez bir devletin yargılanmasına da tanık olunuyordu. Bu mahkeme, ABD’nin Vietnam halkına karşı bir soykırım suçu işlediği kararına varmıştı. 

    Vietnam’daki savaşın simgesi ise “Ho Amca” diye de anılan Ho Chi Minh’di. Paris, Berkeley, Torino, Tokyo, Berlin sokaklarında Ernesto Che Guevara’nın yanısıra onun siması da arzı endam eylemişti. 

    Ho, 1890’da üç kardeşin sonuncusu olarak dünyaya geldi. Yetim kalan babası çok küçük yaşlardan itibaren hem okumak hem çalışmak zorunda kalmış ve 1901’de edebiyat doktorası yaparak Vietnam’daki en yüksek akademik düzey eğitimi tamamlamıştı. Yüksek memurluk önerilerini başta reddettiyse de, sömürgeci Fransızların ısrarıyla Annam Protektorası’nda mandarin olarak görev yaptı. Sonrasında ise “kölelikten beter” dediği bu görevden ayrıldı ve ölümüne kadar bir köyde geleneksel hekimlik yaptı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Cumhuriyeti ilan etti Ho, 1945’te Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ettiği Hanoi’de bir askerî kampta çalışıyor, 1951. 

    Bu köyde okuyan Ho ise 1908’deki bir köylü gösterisinde sözcülük yapınca okuldan atılmış ve çeşitli mesleklerde çalışmıştı. Daha sonra köyden ayrılmaya karar vererek üç yıl boyunca Vietnam’ın her köşesini dolaşmış ve ülkesini tanımıştı. 1911-1917 arasında ise aşçı yamağı olarak çalıştığı gemiyle beş kıtayı görme fırsatını yakalamıştı. Londra’dayken İrlandalı milliyetçilerle ilişki kurmuş, Paris’teki toplantılara katılarak sömürgecilik karşıtı yazılar kaleme almıştı. Yazıları Le Populaire ve La Nouvelle Vie Ouvrière gibi Fransız Solu’nun yayın organlarında yayımlanmıştı. Fransa’da bulunduğu süre içerisinde, çeşitli tiyatro oyunları da yazdı. 

    ‘Vietnam Dilekçesi’ 

    Ho, 1. Dünya Savaşı sonrasında tarihe geçecek bir metin kaleme aldı. Amerikan, Fransız ve İngiliz yetkililere hitaben kaleme aldığı “Vietnam Halkının Dilekçesi”ni bu ülkelerin devlet başkanlarına gönderdi. Ho’nun Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkını vurgulayan bu yazısı, L’Humanité gazetesinde yayımlandı. Ho yazısında, sömürge halklarının geleceğinin Versailles Antlaşması’yla belirlenmesine karşı çıkıyordu. 

    1919’da Fransız Sosyalist Partisi’ne katılan Ho, yaşamını Paris’te sürdürürken çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam etti; 25 Aralık 1920’deki kongrede, çoğunlukla birlikte partiden ayrılarak Komünist Parti’nin kuruluşunda yer aldı. 

    Mayıs 1923’te Jean Cremet ile birlikte Moskova’ya çağırıldı (Jean Cremet, 1927’de Troçki’nin ihracına karşı çıktığı için gözden düşen; Komintern görevlisi olduğu Çin’de 1931’de izini kaybettiren; André Malraux’nun İnsanlık Durumu ve Umut romanlarında sözü edilen; ölümünden sonra isimsiz hayatı keşfedilen ilginç bir eylem adamıydı). Köylü meselelerinde uzman olarak kabul gördüğünden Köylü Enternasyonal’i (Krestintern) başkan yardımcılığına atandı. Akabinde Hindiçini’de devrimci örgütler kurmakla görevlendirilerek Çin’e gönderildi. 1924’te Kanton’a geldi ve burada göçmen Vietnamlılar arasında çalışarak “Viet Nam’ın Genç Devrimcileri” örgütünü kurdu; burada öne çıkanları Moskova’ya eğitime gönderdi. 1927’de Çinli bir Katolik kadınla evlendi. 1927’de komünistlerle ittifakına son veren Çan Kay Şek’in katliamlarından sonra milliyetçilerle ilişkisini kesti ve tutuklanmamak için önce Hong Kong’a, oradan Moskova’ya geçti. 1928-30 yıllarında bu kez yerel komünist örgütlenmeler için gönderildiği Malezya ve Siam’da görev yaptı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    ‘Sosyalist kamp’ın üçüncü adamı 1950’lerle birlikte “sosyalist kamp”ın yüksek tribününde kendine yer bulan Ho Chi Minh, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1. Sekreteri Nikita Kruşçev ve Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedung’la birlikte bir yemekte. 

    Şubat 1930’da Mao’nun yardımıyla Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak şekilde Hindiçini Komünist Partisi’ni kurdu. Bu esnada İngilizlerce tutuklanıp sınırdışı edildi; 1934-1938 döneminde Moskova’da sakin bir hayat sürdü. Komünist Enternasyonal’in 7. ve son kongresinde Genel Sekreter Giorgi Dimitrov’la birlikte “Halk Cephesi” fikrini savundu. 

    1936’da Fransa’da Léon Blum başkanlığındaki hükümet siyasi af ilan etmiş ve sömürge Vietnam’da komünistlere de kanun çerçevesinde siyaset yapma imkanı tanınmıştı. Vietnam’ın bir başka özelliği ise Moskova’da mahkemeler aracılığıyla parti ve Komünist Enternasyonal’de “temizlikler” başlamışken, Vietnam’da Stalinistlerle Troçkistlerin belediye seçimlerinde işbirliği yapabilmesiydi (Vietnam’daki Troçkistler, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalinistler tarafından katledileceklerdi). 

    Ho Chi Minh: 1941’deki isim 

    Ho 1938’de Çin’de 8. Ordu’nun siyasi komiserliğine atandı; oradan Vietnam sınırına geçti ve burada iki müstakbel mesai arkadaşıyla tanıştı: İlki askerî komutan olarak, ikincisi ise dış politikada öne çıkarak tarihe geçecek olan Vo Nguyen Giap ve Pham Van Dong. 

    1941’de Fransa’nın Almanya karşısında yenilgisi üzerine bir grup insanla birlikte Tonkin bölgesine hareket etti. Aslında o güne kadar Nguyen Ai Quoc başta olmak üzere yeraltı çalışmasında ve yazılarında en az 150 takma isim kullanmışken artık yerleşik olarak kalacak Ho Şi Minh adını burada aldı. “Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik”i (Viet Minh) kurdu ve bu örgütle hem işgalci Japonlara hem de sömürgeci Fransızlara karşı savaş açtı. Ortak düşman olan işgalci Japonlara karşı yardım için gittiği Çin’de, milliyetçi Mareşal Çiang Fa Kwai tarafından 1942’de tutuklandı ve 1 yılını hapiste geçirdi. Aralık 1944’te Vo Nguyen Giap’ın yöneteceği kurtuluş ordusunun ruşeymi olan Vietnam’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği’ni kurdu. Bundan 1 yıl sonra, düşen bir Amerikan uçağının pilotu sayesinde ilişkiye geçtiği ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı aldı. 

    1945’te Japonların yenilgisiyle Hanoi’de Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan etti. Fransız Hindiçini için 9 yıl sürecek bir dönemeç böylece başlamış oldu. Fransızlarla Temmuz 1946’da Paris’te başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Çin’in de yardımıyla özellikle ülkenin kuzeyinde Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleye devam edildi. 2. Dünya Savaşı bitiminde barutunu tüketmiş olan Fransız sömürgeciliği, Kasım 1946’da Hai Phong’u bombalayarak saldırıya geçti. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    ABD’den yardım aldı Ho Chi Minh, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı işbirliği yaptığı ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı almıştı. 

    Stalin ve Mao’nun yanındaki yerini alıyor 

    Ho Chi Minh 1951’de Moskova’da Stalin ve Mao’nun yanında Sovyetler Birliği’nin yüksek tribününde yer alarak artık yalnızca Vietnam direnişinin simgesel bir siması olmanın ötesine geçmiş, o zamanki adıyla “sosyalist kamp”ın önemli bir yöneticisi olmuştu. Mayıs 1954’te Dien Bien Phu yenilgisiyle Fransa geri çekilmeyi kabul etmiş ve Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması’yla ülke ikiye bölünmüştü. 

    Bu bölünmenin ardından 17. paralelin kuzeyi ve güneyi yirmi yıllık bir mücadeleye sahne olacaktı. Ho Chi Minh ülkenin birliğini sağlamak için ABD desteğindeki güneyin kukla rejimine karşı mücadeleyi sürdürmüştü. Kuzey Vietnam’ın insani ve maddi açıdan yardımda bulunduğu Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi (Vietkong) 1960’ta kuruldu. Güney Vietnam’daki bu örgütlenmeye karşılık ABD’nin helikopterler, silah ve mühimmat yardımlarıyla mevcut hükümeti ayakta tutma çabası ancak üç yıl sürebildi. 1963’te Güney’deki hükümet devrildi ve 1966’da yoğun ABD bombardımanı başladı. Sadece bir yıl sonra 485 bin Amerikan askeri Vietnam topraklarında savaşa girmişti. ABD karşısında gerilla mücadelesi veren Vietnam Kurtuluş Cephesi ağır kayıplarına rağmen Amerikan askerlerinin çekildikleri bölgeleri tekrar ele geçiriyordu. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Ho, Moskova’da toplanan 5. Komintern Kongresi’nde arkadaşlarıyla, 1924 (en önde oturan). 

    1968’de ABD’de başlayan yoğun protestolar ve Başkan Johnson yönetiminin Vietnam’da zafer elde ettiğine dair algı oluşturma çabasının boşa çıkmasıyla barış görüşmeleri konuşulmaya başlandı. ABD’nin Mart ayında My Lai köyünde 500’den fazla köylüyü akıl almaz yöntemlerle katletmesi kamuoyunda infiale yol açmış, tüm dünyada muhaliflerin Vietnam’daki mücadeleye desteğini başka bir noktaya taşımıştı. 

    Paris’te 1969’da ağır aksak başlayan barış görüşmeleri ancak Ocak 1973’te antlaşmayla sonlanabildi. Yapılan antlaşma ile ABD çekilme kararı aldı ve bu kanlı savaş 1975’te savaş sona erdi. Ho Chi Minh 40 yıllık yolculuğunun sonunu göremeden Eylül 1969’da öldü. Onun yerini alan Le Duan, barış imzalanana kadar savaşmayı sürdürdü. Ülkenin birliği sağlandığında Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir role sahip Saygon kentine onun adı verildi. “Ho Chi Minh düşüncesi” bugünkü Vietnam’ın resmî ideolojisi. Ancak bugünkü Vietnam’ın onun hayal ettiği ülke olup olmadığı ayrı bir konu… 

    BİYOGRAFİ

    Lacouture’ün 51 yıllık kitabı

    Ünlü Fransız gazeteci ve biyografi yazarı Jean Lacouture, 1967’de Ho Chi Minh’in biyografisini yazmıştı. Kitap sadece bir yıl sonra 1968’de Şerif Hulusi çevirisiyle Payel Yayınları’ndan basıldı. Bugün Türkçede Ho Chi Minh ile ilgili külliyat zayıf olduğundan, bu biyografi 51 yıl sonra hâlâ önemini koruyor. Ne yazık ki bu kitabın da yeni baskısı yok. Merak edenlerin sahaflardan eski baskısına ulaşmaya çalışması veya kütüphanelerden faydalanması gerekiyor

  • Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.

    ACILIS

    Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.

    Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.

    Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.

    Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.

    Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.

    cc-1917
    1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.

    Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.

    Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolay­laştıran Stalin yönetimi; Fran­sa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partile­rini de müttefik edinmiş, İs­panyol Devrimi’nde ise ben­zer bir politikayla Barcelona komününü boğaz­layarak yoluna de­vam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komü­nist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.

    Büyük Terör’ün temeli

    SSCB’de cebri kolektifleştir­menin ürünü olan kıtlık, nü­fusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıt­lıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık böl­gelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 ara­sı kentlerin nüfusu 30 mil­yona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme ka­dardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yük­seldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçili­ğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konfor­mizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.

    Moshe Lewin’in ironik bi­çimde işaret ettiği gibi, bu bü­yük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıf­sız toplum” haline geldi.

    Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunla­rın siyasal eğitimi de üstünkö­rüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreni­yorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlan­mış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosya­list işleyişin (demokrasi) te­mel özellikleri çiğnenmişti.

    Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiye­rarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyor­du. 1939 başında Nomenkla­tura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.

    Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme an­cak şiddet yoluyla sürdürülebi­lirdi. Buna uygun olarak yöne­tici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından ana­liz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık za­man diliminde yönetici perso­nel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 mil­yon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplum­sal güç haline geldi.

    Temizliğin ayak sesleri

    1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir te­mizlik yapılmıştı. Bu dönem­de, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yük­lenecek olan Yejov en üst ka­demelere doğru tırmanmaya başladı.

    1934’teki parti kongresin­de (Muzafferler Kongresi) Bu­harin, Kamanev, Zinoviev, Ri­kov, Tomski, Piyatakov ve di­ğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını ka­bul etmelerine izin verilmiş­ti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.

    Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzeri­ne Stalin durumdan vazife çı­karacak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, ye­niden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.

    1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesin­den 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesin­den 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.

    Gerçek nedenler

    Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle ve­ya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sa­nıklar verdikleri ifadelerle ken­dilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilme­leri için yeterli bulunuyordu!

    Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bol­şeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşa­mış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenler­le geniş tutuklamalar, kolektif­leştirmeden kalma bir hesap­laşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulu­sal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altında­ki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hak­kında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yeni­lendiği gerçektir.

    Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden bo­şalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Men­şevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilme­sinde ısrar etti. 1932’de söz­de böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zi­noviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.

    Ağustos 1936’daki ilk du­ruşmada rejimin en tehlike­li düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğ­ru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.

    Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kad­rolara karşı çıkmaya ve onla­rı ihbar etmeye davet etmiş­tir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesin­de ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek ge­lir sağlamak için tamir işleriy­le uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları ta­rafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl ce­zaya çarptırıldı. Asılsızlığı bi­linse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilme­liydi! Aslolan ihbar mekaniz­masının iyi işlemesiydi.)

    Yejov, İçişleri Halk Komi­seri oldu. Aralık ayında “Para­lel Anti-Sovyet Merkez” diye­rek, Radek, Piyatakov gibi “es­kiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.

    Kızıl Ordu’da tasfiye

    Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlama­sıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruş­manın ardından idam edildi­ler. Stalin’in ordu içinde baş­lattığı bu tasfiyeler 35 bin kişi­ye kadar ulaştı.

    Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troç­kistler, sağ muhalefet ve Al­man gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkencey­le sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin ki­şinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).

    Kızıl Ordu’daki temizlik sı­rasında yüksek komuta kade­mesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zin­danlarda çürüdü. 1941 yazın­da yarbay ya da albay rütbesin­deki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır ol­madığını gösterecekti

    ‘Gizli blok’

    Mart 1937’de Stalin, “Zinov­yevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabo­tajcı-terörist acentasına dö­nüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından destek­lenen Finlandiya, Baltık ülkele­ri, Polonya, Romanya, Türki­ye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Ja­pon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk fa­aliyetlerinden çıkarılacak ders­ler” adıyla bir sunum yaptı. Te­mizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanma­sıyla başladı. Sonradan verile­cek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiy­di. Önce temizliği derinleşti­recek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurla­rının maaşları yükseltildi. Orta­lama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.

    2 Temmuz 1937’de Polit­büro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişi­lik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderil­di. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöne­ticileri tarafından rahatlık­la aşılabiliyordu. Yani suçlu­lar isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları ka­bul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.

    Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:

    Kuzeydoğu’daki ünlü Koli­ma kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!

              Yıl    Tutuklanan  
    kişi sayısı
    Çalışma kaplarına    
    gönderilenler
    1937      820.881 
    1938      96.3679        539.923
    1938     1.317.195       600.724

    Etnik tasfiyeler

    Ocak 1938’den itibaren terö­rün ağırlık merkezi etnik ope­rasyonlara yöneldi. 1937’de­ki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operas­yon için kota sistemi uygu­lanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geç­ti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.

    1937’de Alman asıllı yurttaş­lar da dahil olmak üzere Alman­ya ile herhangi bir şekilde bağ­lantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Arala­rında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalı­ların sayısı, esas olarak Ukray­na ve Beyaz Rusya sınırında ol­mak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütül­dü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.

    Terör zıvanadan çıkıyor

    1938 Mart ayında ise 3. Mos­kova Mahkemesi olarak anı­lan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirti­len “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsava­şı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilal­de Kışlık Sarayı ele geçirmiş­ti) temizlenenler arasındaydı.

    Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri bi­rinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığı­na getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.

    Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çı­kan huzursuzlukları da bir aşı­rılık diye nitelendirdi ve bun­ların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Ni­san 1939’da tutuklandı. Oda­sında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşun­lar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İn­giltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avu­kat ve tanık olmadan yargılan­dı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşu­na dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanır­ken itirafa gerek bile yoktu.

    İHANETE UĞRAYAN DEVRİM

    Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü

    Troçki’nin yakın uzak akraba­ları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksan­dra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.

    Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profe­sör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruş­turma komisyonu oluşturuldu.

    Troçki kendisine yönel­tilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzeri­ne çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendir­di. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.

    Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkın­lığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açık­lamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndük­lerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.

    Mahkemedeki bütün iddia­ları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Ki­tabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangı­cı”ydı.

    STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE

    Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı

    Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.

  • Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kelimesini icat etme şerefi Romalılara düşmüştü; ancak Sulla ve Caesar’dan sonra kelime unutuldu. 20. yüzyıl diktatörlüklerin altın çağı oldu. Hukuksuzluk, baskı, kleptokrasi, demagoji, güç zehirlenmesi ve paranoya hepsinin ortak noktasıydı. Diktatörlerin kimisi yatağında ölebildi ama, kurdukları rejimler yıkılmaktan kurtulamadı.

    greatdictator
    Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde (1940) Hitler ve Mussolini ile dalga geçiyordu.

    Diktatör romanı (novela del dictador), Latin Amerika edebiyatının kökü 19. yüzyıla kadar giden bir alt türüdür. 20. yüzyılda bu türde birkaç şaheser kaleme alındı. Bu yazarların büyülü gerçekçiliği veya postmodern tarzları, bir diktatörlüğü anlatmanın en iyi yoluydu. Çünkü diktatörlük, tarihçilerin analizlerine sığmayacak, “realpolitik”, “hikmet-i hükümet” gibi kalıpların ötesine geçebilen, aşırıya kaçmaya müsait bir kurum veya durumdu.

    Örneğin Fildişi Kıyısı diktatörü Houphouët-Boigny’nin, doğum yeri olan ve yılda sadece 600 yolcunun uçtuğu Yamoussoukro kasabasına devasa bir havalimanı inşa ettirmesini hangi ekonomik gerekçe açıklayabilirdi? Veya Dominik Cumhuriyeti diktatörü Trujillo’nun seçimlerde seçmen sayısından fazla oy aldığını belirleyen tarihçi buna daha ne ekleyebilirdi? García Márquez’in yazdığı, yüzlerce yıldır kimsenin giremediği bir sarayda yaşayan Başkan Baba figürü, bu diktatörlüklerden bazılarını bir tarihçiden daha iyi anlatıyordu. Bu yazıda ele aldığımız diktatörler daha çok bu aşırı örnek sınıfına girmektedir.

    ADVISORY/
    Kaydedilen linç sahnesi Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de feci şekilde öldürüldü. Oğlu Mutassım ve bazı eski bakanlarıyla kaçmakta olan diktatörün nasıl linç edildiği bir cep telefonuyla kaydedildi. Daha sonra cesedi dört gün boyunca sergilendi.

    Diktatörlüğün altın çağı, iki dünya savaşı arasında yaşandı. Demokrasiler savaştan galip ama çok zayıf çıkmıştı. Mussolini 1922’de Roma’ya yürürken, Primo de Rivera 1923’te İspanya’da iktidarı ele geçirirken, popülist söylemleriyle insanlarda bir yenilik duygusu uyandırdılar. Arkasından Büyük Bunalım başgösterdi, Avrupa toplumları geleneksel demokrasileri demode, işe yaramaz bulmaya başladı. Hitler, Salazar, Franco iktidara geldi. Ülkelerine “istikrar”, daha doğrusu kendi sesleri dışında derin bir sessizlik getiren bu diktatörler, Batılı üst sınıflara devrimin ilacı gibi göründü. Bunların karşılığı, Sovyetler Birliği’ndeki sözde proletarya diktatörlüğüydü ki bu da aslında kişiye tapınmaya dayalı bir başka korkunç rejimdi. Aynı dönemde bir dizi ülkede de Horthy (Macaristan), Metaksas (Yunanistan), Antonescu (Romanya) gibi mini diktatörler ortaya çıkmıştı.

    Bu altın çağın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kapanması beklenirdi ama öyle olmadı. Çünkü Soğuk Savaş başlamıştı. İki kampa bölünen dünyada, her iki tarafın bir ülkeden beklediği tek şey, kaleyi tutan sıkı bir rejimdi. Askerî darbelerden sonra yapılan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü açıklamaların nedeni buydu. Bir dizi ünlü diktatör bu dönemde ortaya çıktı; Salazar, Franco, Trujillo gibi eskilere de can suyu verilmiş oldu. Az sonra Sovyet veya Çin destekli diktatörlüklere karşılık, CIA destekli askerî darbe dönemi başladı.

    1970’lerde dünya ekonomik krizi ve 1980’lerde neoliberal piyasa ekonomisine geçiş dönemi atlatıldıktan, üstüne bir de Sovyet bloku çöktükten sonra, demokrasinin zafer kazandığına inanıldı. Batı dünyası artık diktatörlüklere göz yummayacaktı. “Arap Baharı”nda yıkılanların yerine demokrasiler kurulacaktı. Ama Mısır’da 2013 darbesine onay verildi veya Tayland’da 2014’te yapılan darbeye fazla itiraz eden olmadı.

    Hangi çağda yaşarsa yaşasın, tipik bir diktatörün en önemli özelliği, kişiye tapınmaydı. Hepsinin şef veya önder anlamına gelen bir ikinci adı vardı. Bunlar ataerkil rejimler olduğundan kadınlar geri plandaydı. Bazen acımasız ve haris eşler öne çıkıyordu. Genellikle onlara kocalarını yoldan çıkaran dişi şeytanlar olarak bakılırdı. Bu nefret kuralının tek istisnası Eva Peron oldu.

    Diktatörlük, denetimsiz olduğundan kleptokrasiye dönüşür. Mobutu, Kaddafi gibi eski tip kleptokratlar devletin parasını doğrudan cebe atarken; Pinochet, Ben Ali, Mübarek gibi yeni tip kleptokratlar, ülkelerindeki “iş fırsatları” sayesinde zenginleşmiştir. Dayanağı ister ordu, ister parti, ister kabile olsun, diktatörün çevresinde, yarattığı fırsatlarla ilişkili bir seçkinler sınıfı oluşur. Diktatörlükler birbirinden beslenir. Yunanistan’da Platon’un Devlet kitabını bile yasaklayan Metaksas kitap yakmayı Hitler’den görmüştü. Pol Pot’un Kamboçya’da kentlileri köylere sürdüğü büyük kırım, Çin’de eğitimlilerin köylere yollandığı Kültür Devrimi’nin korkunç bir kopyasıydı. 2003’te Türkmenbaşı Niyazov’un ülkesinde, eski başbakan yardımcısı Şıhmuradov’un mahkemede tekdüze bir sesle “Ben ülke yönetecek adam değilim. Mafyayım, alkoliğim” dediğini duyan herkes, Stalin’in 70 yıl önce muhaliflerini temizlediği Moskova Mahkemeleri’ni hatırlamıştı.

    Kurallara veya geleneklere dayanmayan bu rejimlerin sonrası belli değildir. İster istemez bir vâris arayışı başlar. İkinci bir kişinin yükselmesi tehlikeli görüldüğünden genellikle tek çözüm, bir aile üyesi olur. Duvalier, Esad, Kim İl Sung, Castro, iktidar devretme işini böyle halledebilenler arasındadır.

    Bu rejimlerin bir başka ortak yönü de diktatörle uyrukları arasındaki karşılıklı korku, hatta paranoyadır. Kimse başkan babanın olmadığı bir dünya hayal edemez. Tabii o gün ergeç gelir ama buradaki örneklerde de görüleceği gibi, her zaman adalet yerini bulmaz.

    LUCIUS CORNELIUS SULLA (MÖ 138?-78)

    Kendisine resmen diktatör diyen diktatör

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kurumunu Roma Cumhuriyeti icat etmişti ama ona bambaşka bir anlam kazandıran Lucius Cornelius Sulla oldu. Roma’nın en yüksek yöneticileri, her yıl Senato’nun seçtiği iki konsüldü. Hannibal istilası gibi olağanüstü savaş durumlarında en fazla altı aylığına bir diktatör atanırdı. Ancak Sulla, lejyonlarıyla Roma’ya yürüdüğünde (MÖ 82’nin sonu) aklında bambaşka bir iktidar vardı. Senato’ya kendisini süresiz olarak diktatör atamalarını emretti. Hemen ardından düşmanlarını tasfiye etmeye başladı. Suetonius ve Plutarkhos gibi yazarlara göre, ilk gün 80 kişiyi mahkemeye başvurmadan mahkum ettirdiğinde halk çok huzursuzlanmıştı. Üçüncü gün iki yüz yirmi kişiyi daha mahkum ettirdi. Sonra da senatörlere “Aklıma gelen herkesi mahkum ettirdim; şu anda hatırlamadıklarımı da sonradan mahkum ettireceğim” dedi. Tabii Sulla’nın tek yaptığı katliam değildi. Onu öne çıkaran, hem savaşlar (İtalya’da Sosyal Savaş, Anadolu’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı süren savaşlar) hem iç siyasi çekişmeler olmuştu. Reformlar yaparak Roma’yı istikrara kavuşturmaya çalıştı.

    Bir yıl boyunca esip kavurduktan sonra, Sulla’nın, MÖ 81’in sonunda aniden diktatörlüğü bırakması herkesi şaşırttı. Sonraki yıl normal koşullarda bir kere daha konsül oldu, bir yıl sonra villasına, “milletin sinesine” döndü. Neden böyle yapmıştı? Belki kendisinden sonra aynı işe kalkışan ama suikaste kurban giden Caesar’dan daha öngörülüydü. Belki asıl neden sağlığıydı. Korkunç bir cilt hastalığı vardı; Plutarkhos’a göre aktörler arasında içerek sürdürdüğü ahlaksız yaşam nedeniyle her yeri ülserlerle kaplıydı, etindeki kurtçukları her gün ayıklamak gerekiyordu.

    Emekli olduğunda Napoli yakınlarında Puteoli ve Cuma arasındaki villasına çekildi. Söylentiye göre, MÖ 68’de Atina’yı yağmaladığı sırada Aristoteles’in miras yoluyla kuşaktan kuşağa geçen kütüphanesine el koyarak bu villaya taşıtmıştı. Son birkaç yılında burada anılarını yazdırırken bir yandan da dördüncü karısı Valeria, sevgilisi Yunanlı oyuncu Metrobius ve birkaç yakın dostuyla sefahat alemleri düzenleyerek yaşadı. Ölmeden önce son yaptığı iş Puteoli kenti için yasa tasarıları hazırlamaktı. Yani emekliliğini içine sindirmiş, kendini yerel sorunlara adamıştı. MÖ 78’de ağır bir kanama geçirerek öldü. Plutarkhos’a göre, Sulla kendisine bir mezartaşı kitabesi hazırlamıştı: “Hiçbir dostu iyilikte, hiçbir düşmanı kötülükte onunla yarışamadı.”

    RAFAEL TRUJILLO ( 1891-1961)

    Gerçek başkan baba

    1930 seçimlerinde, seçmen sayısından fazla oy aldı. Tüm düşmanlarını yok etti, CIA tarafından öldürüldü.

    Trujillo’yu bugün hatırlayan pek yoktur. Oysa o birkaç önemli romana ilham vermişti. García Márquez, birkaç yüz yaşında, hayvanlarla dolu büyük bir sarayda yaşayan bir diktatörü anlattığı Başkan Babanın Sonbaharı’nı yazarken kuşkusuz Trujillo’yu düşünüyordu. Vargas Llosa, Teke Şenliği romanında onun öldürülmesini, Julia Alvarez Kelebekler Zamanı’nda, Trujillo kurbanı Maribal kızkardeşlerin öyküsünü anlatmıştı. Bunlara esin kaynağı olan adam -ülkesi Dominik Cumhuriyeti küçücük olsa da- 20. yüzyılın ilk büyük diktatörler kuşağındandı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Başkanın Chevrolet’si delik deşik Dominik diktatörü Rafael Trujillo, 30 Mayıs 1961’de şehirlerarası yolda mavi Chevrolet’sinde giderken öldürüldü. Komploya katılanlar arasında Savunma Bakanı da vardı. O yıl Nisan ayında Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarmasını planlayan ABD, bu suikasta da silahları sağlayarak destek vermişti.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Ülkesi, Karayipler’deki bir adanın yarısını oluşturur (öbür yarısı da ünlü baba-oğul Duvalier ailesinin yıllarca yönettiği Haiti’dir). Ancak Trujillo’nun 1930-1961 arasındaki iktidarı, çıplak vahşetiyle Latin Amerika tarihinde özel bir yere sahiptir. Kariyerine sığır hırsızlığıyla başlayan, dokuz yılda teğmenlikten başkomutanlığa yükselen Trujillo, 1930’da bir darbeden sonra yaptırdığı seçimlerde büyük zafer kazandı: Aldığı oy sayısı, seçmen sayısından daha fazlaydı… Yaptığı diğer büyük işler arasında 20 bin kadar Haitiliyi öldürmek, başkentin adını Ciudad Trujillo (Trujillo kenti) diye değiştirmek, kiliselerde “Gökte Tanrı, yerde Trujillo” diye sloganlar attırmak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını koymak da vardı. “El Jefe” (Şef ) veya “El Benefactor” (Velinimet) diye anılırdı. Paraya olan açlığı bitmiyordu; ölümünden sonra devletin el koyduğu şirketlerinin sayısı 111, üniformalarının sayısı iki bin, kravatlarının sayısı ise 10 binin üstündeydi.

    Trujillo bütün düşmanlarını yok ettiğinden, onu öldürmek de yine kendi yakınlarına ve eski müttefiki ABD’ye düştü. 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun otomobiline CIA’in verdiği silahlarla ateş edenlerin her birinin diktatörden nefret etmek için kişisel nedenleri vardı. Ancak kimse Trujillo’nun ölebileceğine inanmadığından, oğlu Ramfis Trujillo çabucak ülkeyi kontrolü altına aldı ve babasını öldürenlerin peşine düştü, onları işkence altında öldürdü veya kurşuna dizdirdi. Ama birkaç ay sonra kendisi de ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Paris’e giderken yanında babasının cesedi de vardı.

    BENITO MUSSOLINI (1883-1945)

    Bacağından asılan despot: II. Duce

    Bir zamanlar meydanları “Il Duce! Il Duce” diye inleten İtalyanlar, 1945’te öldürülen diktatörün cesedini bile parçaladılar.

    İtalya’nın kuzeyi 1945 ilkbaharında kargaşa içindeydi. Mussolini’nin burada Alman himayesinde kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti son nefesini vermişti. Güneyden gelen Müttefik orduları işgalci Alman askerlerini kovalıyor, köyler, kasabalar, dağlar Mussolini’ye karşı mücadele eden partizanlarla kaynıyordu. Karısı Rachele’ye veda eden diktatör, yanında sevgilisi Clara Petacci ve birkaç yakınıyla bir Alman askerî konvoyunun korumasında İsviçre’ye doğru kaçıyordu. Musso köyünde partizanlarla karşılaştılar. Kısa bir pazarlıktan sonra partizanlar Almanların gitmesine izin verdi. Mussolini yırtık pırtık bir Alman üniforması giymişti. Ama partizanlar onu tanıyarak yakaladı, yanındakilerle birlikte bir köye götürdüler. Mussolini, Clara Petacci ve Sosyal Cumhuriyet’in eski bakanlarından oluşan grup, 28 Nisan’da partizanlar tarafından vurularak öldürüldü. O gece Milano’ya getirilen cesetler, bir yıl önce 15 antifaşist partizanın idam edildiği Loreto Meydanı’na atıldı. Çıldırmış bir kalabalık cesetlere saldırdı, tükürdü, tekmeledi, çiğnedi, ateş etti. Sonra cesetler meydandaki benzin istasyonunun damından başaşağı asıldı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Bir meydandan diğer meydana Mussolini 1937’de Venedik’te İtalya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılma kararını halka onaylattı. Kalabalıktan “evet, evet” çığlıkları yükseldi. Sekiz yıl sonra tanınmayacak şekilde çiğnenmiş cesedi Milano’da bir başka meydanda asıldı.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Kara gömlekli taraftarlarıyla 1922’de Roma’ya yürüyerek iktidarı ele geçiren Benito Mussolini yeni yükselen komünizme bir set çekmiş, istikrarsız bir ülkeye “çekidüzen” vermiş, en sık verilen örnekte olduğu gibi “trenlerin saatinde kalkmasını” sağlamıştı. Bir elini beline dayayarak İtalya’yı Roma’nın şanlı günlerine taşıyacağı palavralarını sıktığı mitinglerde göz boyuyordu.

    Mussolini’nin öyküsü ölümünden sonra bir farsa dönüştü. Milano’daki Musoco mezarlığına gömülmüştü, ama faşistler cesedi kaçırarak günlerce köyden köye taşıdılar. Nihayet Predappio’da aile mezarlığına gömüldü. Bugün, her yıl bir grup kara giysili nostaljik faşist burada büyükbabaları gibi “Il Duce! Il Duce!” diye bağırmaya devam ediyor.

    ADOLF HITLER (1889-1945)

    Kurtuluşu intiharda buldu

    Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi. Gerçeklikten tamamen kopmuş bir ortamda intihar etti.

    Adolf Hitler’in Berlin’de Şansölyelik binasının bahçesindeki yeraltı sığınağında (bunker) geçirdiği son on gün, bir senaryo için o kadar elverişliydi ki, bu konuda dört film yapıldı. Jeneratörlerin gürültüsü, dizel ve sidik kokusu, loş ışıklar, alçak tavanlar, felaket haberleriyle kesilen toplantılar, Führer’in çalışma odasında verilen şarap ve kahve partileri, hasta despotun beton hücrelerden oluşan labirentte sürüklenir gibi dolaşması… Bir diktatörlüğün çöküşü bundan daha sembolik olamazdı.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Olaylar 20 Nisan 1945’te Führer’in doğumgününde başladı, 30 Nisan 1945’te, Mussolini’nin öldürülmesinden 48 saat sonra intihar edişiyle son buldu. Tanıklık edenlerin en çok hatırladığı, ortamın gerçek dışılığıydı. Hitler bazen Münih Birahane Darbesi gibi eski günlerden, bazen “savaştan sonra” Linz’de yaptıracağı büyük müzeden bahsediyordu. Göring ve Himmler’in düşmanlarla anlaşma yolu aradıkları ortaya çıktığında köpürerek onları idama mahkum etti. Çevresindekiler de gerçekten kopuktu. Örneğin Bormann, en büyük rakibi Himmler’in vatan hainliği ilan edildiğinde, sanki ortada el konulacak bir iktidar kalmış gibi sevinmişti.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Tartışmalı ölüm Sovyet askerleri 2 Mayıs 1945’te bunkere ulaşarak, Hitler’e ait olduğunu sandıkları bir ceset buldular. Ancak bunun Hitler’in dublörü Gustaf Weler olduğu anlaşıldı. Hitler’in biyografisini yazan tarihçi Ian Kershaw’a göre, bunkerden sağ kurtulan Alman subaylarının tanıklığı doğrultusunda, intihar eden Führer ve eşinin cesetleri tamamen yakılmıştı.

    Hitler’in gözde mimarı, Savaş Endüstrisi Bakanı Albert Speer’e göre, herkes umudunu gizlice geliştirilmekte olan güçlü bir silaha bağlamıştı. Hatta önde gelen Nazilerden Robert Ley ona, “Ölüm ışınları icat edilmiş! Ama senin bakanlığın konuyla ilgilenmemiş!” diye bağırmış, Speer de “En iyisi bu ölüm ışınları işinin başına sen geç” demişti, “denek olarak da kendi tavşanlarını kullanırsın.”

    Hitler son dakikaya kadar “teslim olmak yok”, “Clausewitz” ve “yanmış toprak” politikalarını sürdürmeye çalıştı. 22 Nisan’da bunkerde yapılan askerî zirvede 12. Ordu ile 9. Ordu’ya Sovyetleri kıskaç harekatıyla ezme emrini verdi; oysa bu iki ordu- dan geriye kalanların nere- de olduğu bile bilinmiyordu. Hitler ilk kez savaşın kaybedildiğini kabul etti. Almanlar yenilmişti, demek ki en güçlü ırk değillerdi, yani yaşamaya hakları yoktu. Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi.

    Bundan sonrası iyi bilinir: 29 Nisan’da Eva Braun ile evlenir, ertesi gün öğleden sonra çekildikleri odadan silah sesi duyulur. İntihar eden karı-kocanın cesetleri Şansölyelik bahçesine çıkarılarak yakılır. Ardından Propaganda Bakanı Goebbels ve karısı Magda, altı çocuklarını zehirledikten sonra intihar ederler. Sonra bunkerde önüne gelen intihar etmeye başlar. 2 Mayıs’ta Reichstag binasının tepesine Sovyet bayrağı dikilir ve Avrupa’da savaş biter.

    YOSIF STALIN (1878-1953)

    Son komployu kendine kurdu

    Kendi sidiğinin içinde yatarken bulundu. Tanınmış hekimler, hasta lidere suikast iddiasıyla hapiste, işkencedeydi.

    Stalin’in ölümünü anlatmak isteyen hiçbir tarihçi, Aleksey German’ın “Hrustalev! Araba!” filminin (1998) üstüne çıkamaz. Film, 1953’ün olağanüstü soğuk kışında Moskova’daki çılgın üç günü anlatır. Bir beyin cerrahı, siyasi tutuklu olarak Sibirya’ya gönderilmek üzereyken, son anda trenden indirilir, yakapaça Stalin’in daçasına getirilir. Büyük önder beyin kanaması geçirmiş, yerde yatmaktadır. Doktorun çabaları onu kurtaramaz. Gerçeküstü görüntülerle korku, bilinmezlik ve kargaşa atmosferini büyük başarıyla yansıtan bu siyah-beyaz film, tarihî gerçeklerden uzak değildi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Stalin gerçekten de 28 Şubat veya 1 Mart 1953’te, Moskova yakınlarındaki daçasında beyin kanaması geçirdi. Odasına o çağırmadan kimse giremediği için, pijamasının altıyla yerde, kendi sidiğinin içinde kaldı. Nihayet bu halde bulunduğunda etrafı bir telaş aldı. Stalin’in en yakın “adamları” Beria, Malenkov, Bulganin, Kruşçev daçada toplandı. Doktor çağırmaları bir gün sürdü çünkü büyük şef olmadan karar vermeye alışkın değillerdi. Nihayet doktorlar gelip lideri yatağına yatırdılar. Ama Stalin bir daha kendine gelmedi, 5 Mart’ta öldü. Sovyet gizli polisinin efsanevi şefi Lavrentiy Beria canlı ve mutlu görünüyordu. Büyük liderin öldüğü anlaşıldığında hemen kalktı, “Hrustalev! Arabamı getir!” diye bağırdı (Hrustalev, Beria’nın şoförüydü). Daçadan ayrılırken kendinden emin hali, sonradan onun Stalin’i varfarinle zehirlettiği dedikodusuna yol açtı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Lenin gibi mumyalandı Stalin’in cesedi üç gün üç gece Moskova’da Sendikalar Evinde sergilendi, on binlerce insan önünden geçti. 1930’larda Moskova Mahkemeleri de bu binada yapılmıştı. 9 Mart 1953’te mumyalanmış ceset Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’ne kaldırıldı. Buraya 1961’e kadar Lenin- Stalin Mozolesi denildi.

    1924’te Lenin’in ölümünün ardından Sovyet Komünist Partisi içindeki iktidar mücadelesinde kendisine rakip olabilecek herkesi yok ederek tek adam haline gelen Stalin, otuz yılını Sovyet egemenliği altındaki halkları “ayıklayarak” geçirmişti. Tek tek bireyleri, meslek gruplarını ve etnik toplulukları yok etmenin ötesinde, insanların aklına da egemen olmaya çalışmıştı. Ancak ömrünün sonunda, kendi tuzağına düşmüştü. Çünkü son fantezisi, “doktorlar komplosu” oldu. Tanınmış doktorlar, Sovyet liderlerini öldürmeyi planladıkları iddiasıyla hapse atıldı. Söylentiye göre, doktoru Vladimir Vongradov 1952’de Stalin’in sağlığındaki bozulmayı farkederek işleri ağırdan almasını söyleyince tutuklanmıştı. Sonraki doktoru da aynı akıbete uğradı. Stalin beyin kanaması geçirdiğinde, son özel doktoru Miron Vovsi hapishanede işkence altındaydı. Onlara en çok ihtiyaç duyduğunda çevresinde doktor kalmamıştı.

    FRANCISCO FRANCO (1892-1975)

    Bir türlü ölemedi, 3 yıl can çekişti

    Franco son anlarını yaşarken gösteriler sürüyor, öğrenciler tutuklanıyor ama televizyonda doğa belgeselleri gösteriliyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Madrid’de 1975 sonbaharında sayısız Franco fıkrası anlatılıyordu: “Halk diktatörün penceresinin önünde toplanmış. Yatağında can çekişen Franco ‘Ne istiyorlar?’ diye sormuş. ‘Size veda etmeye gelmişler Caudillo’. Franco şaşırmış: ‘Nereye gidiyorlar?”

    Bir başka fıkra: “Franco hükümet toplantısında kalp krizi geçirerek ölmüş. Bakanlar donup kalmış. Sonra biri telaşla ayağa fırlamış: ‘Peki ama bu haberi ona kim verecek?” Stalin ölüm döşeğinde doktor müdahalesinden nasıl yoksun kaldıysa, Franco da aşırı müdahale nedeniyle son üç yılını can çekişerek geçirdi. Oysa, 1936’da İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, kanlı bir içsavaştan sonra 1939’da ülkeyi ele geçiren general, büyükbabasının 103 yaşına kadar yaşamasıyla övünürdü. Otuz yıl boyunca, İspanya’nın ve “Haçlı Seferi’nin Caudillo’su” (önderi), “Orduların Generalisimosu” olarak hüküm sürmüştü. 1970’te Luciano Rincón, Francisco Franco: Bir Mesihçiliğin Tarihi adlı kitabında durumu şöyle özetlemişti: “Franco İspanya’yı sadece konuşmayanları, yani ölüleri anlayabildiği bir Babil kulesine haline getirdi.”

    Franco 1970’lerde artık ülkesini anlayamaz hale gelmişti. İşçiler grev, öğrenciler eylem yapıyor, Bask Ülkesi’nde milliyetçi ayaklanmalar oluyor, enflasyon yükseliyor, birilerini idama mahkum ettirdiğinde dünyadan protestolar yükseliyordu. Artık “Franco’dan sonrası” tartışılıyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Esirlere yaptırdığı anıta gömüldü Franco 1940-1959 arasında, İç Savaş’ta ölen taraftarları için bir anıt yaptırdı. Muhaliflerin “toplama kampı” adını taktığı inşaatta cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Franco öldükten sonra “Düşenlerin Vadisi” (Valle de los Caídos) denilen bu tartışmalı anıta gömüldü.

    Rejimin değişmemesini isteyen yakın çevresine “bunker” adı verilmişti; Hitler ile yapılan benzetme açıktı. Üstelik bunkerin içinde de çatlaklar vardı. Yıllarca İspanyolları rehin tutan Franco, sonunda kendi çevresinin rehinesi olmuştu. 17 Ekim 1975’te, hükümete başkanlık eden Caudillo’nun göğsüne üç elektrot takılmıştı. Yan odada üç doktor ekran başındaydı. Onbeş dakika sonra ekranlar çıldırdı. Hiçbir şeyden habersiz bakanların korkulu bakışları altında toplantıya ara verildi.

    Parkinson hastalığından muzdarip Franco’nun damarları, aldığı ilaçlar nedeniyle perişandı. 22 Ekim’de bu defa bir kalp krizi geçirdi, böbrekleri iflas etti. 3 Kasım’da 40 kiloya inmişti. Çevresinde damadının önderliğinde 23 hekim vardı. Arka arkaya üç kez müdahale edildi. Madrid gazetelerine başlık verildi: “Franco asker gibi askerlerin arasında ameliyat oldu!” İspanyollar ölüme karşı verilen destansı mücadeleyi saat saat izlediler.

    17-18 Kasım’da vücut ısısı 33 dereceye düşürüldü. 19 Kasım’da son anlarını yaşarken, Bilbao’da ETA militanları, Zaragoza’da öğrenciler tutuklanıyor, televizyon doğa belgeselleri gösteriyordu. Sabaha karşı öldü. Kurduğu rejim birkaç yıl içinde tarihe gömüldü.

    FERDINAND MARCOS (1917-1989)

    On anayasa yazan ‘hukukçu’

    1986’daki hileli seçimi kabul etmeyen halkın sokağa dökülmesinden sonra ülkesini terketti, üç yıl sonra öldü.

    Filipinli yazar Ninotchka Rosca, Savaş Hali (1988) adlı romanında, ülkesinin simgesi olarak K Adası’nı anlatır. Sonsuz bir savaşın ortasında sonsuz bir bayram yaşanmaktadır. Marcos yönetimindeki Filipinler böyleydi: Bir yanda diktatörün eşi Imelda Marcos’un üç bin ayakkabısı, şık elbiseleri, güzellik kraliçesi yarışmaları, kumarhaneler, safari adaları; öte yanda gittikçe yoksullaşan ve sıkıyönetim altında boğulan bir halk. Bu rejim 1986’da hileli bir seçimi kabul etmeyen halkın sokaklara dökülmesiyle son buldu. Diktatör güya kazandığı seçimden 18 gün sonra ülkesini terkederek sadık müttefiki ABD Başkanı Reagan’ın kanatları altına sığınmak zorunda kaldı. 1989’da Honolulu’da öldü.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ferdinand Marcos kendi anayasalarını (10 adet) kendisi yazacak kadar iyi bir hukukçuydu. 1965 ve 1969’da üstüste seçim kazanarak otoriter bir yönetim kurmuştu. Eski Amerikan sömürgesi Filipinler’de ABD tarzı bir başkanlık sistemi vardı ve anayasa üçüncü kez başkan olmasını engelliyordu. 1970’lerin başında Marcos kara kara düşündükten sonra bir anayasa kurulu topladı, Fransız usulü başkanlık sistemi için yeni bir anayasa hazırladı. İki anayasa arasındaki geçici sürede, devlet başkanı olarak hem eski anayasaya göre başkanın, hem de yeni anayasaya göre başbakanın tüm yetkilerine sahip olacaktı. Delegelerden çoğu bu sürenin kısa, Marcos ise mümkün olduğu kadar uzun olmasını istiyordu. İstihbarat şefi General Ver’in muhalif delegeleri tek tek huzuruna çağırmasıyla sorun halledildi. Ardından Marcos komünizm tehlikesinden söz etmeye başladı. Savunma Bakanı Enrile’nin boş Mercedes’ine ateş edilmesi, Manila civarındaki küçük patlamalar, komünist gerillalara atfedildi. Bu komploların ardından Marcos, 1972’de sıkıyönetim ilan etti. Artık ömürboyu diktatördü.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Propaganda fotoğrafı Dansçı, model, güzellik yarışması ikincisi Imelda Marcos, kocasının ölümünden sonra siyasi yaşamını sürdürdü. 2010’da seçimlerden az önce gazetecileri evinin bodrumuna davet etti, mumyalanmış kocasının cam tabutunu öperken bu fotoğrafı çektirdi. Milletvekili seçilmeyi başardı.

    Ancak bu diktatörlük, Singapur veya Güney Kore’dekiler gibi ekonomik mucize yaratmadı. Nüfusun üçte birini oluşturan 16 milyon Filipinli büyük bir ekonomik çöküş yaşadı. Filipinler’in Marcos’un servetinin peşindeki hukuki mücadelesi bugüne kadar sürdü ve 4 milyar dolar geri alındı. Imelda Marcos’un ayakkabılarının bir kısmı müzeye kaldırıldı. Geçen yıl mücevherlerine de el konulan Imelda Marcos, son beyanatlarından birinde şöyle diyordu: “Ben gösterişçi olarak doğmuşum. Bir gün adım sözlüklere girecek. Gösterişçi savurganlığa ‘Imeldifik’ diyecekler.”

    AUGUSTO PINOCHET (1915-2006)

    Yaptıkları yanına kâr kaldı

    1988’de diktatörlüğü bırakmak zorunda kaldı ama 18 yıl daha yaşadı. İşlediği insanlık suçlarının bedelini ödemeden gitti.

    5 Ekim 1988’de Şili halkı tarihî bir referandumda oy kullandı. Pinochet’in sekiz yıl daha başkan olarak kalmasını isteyenler “Evet”, istemeyenler ise “Hayır” diyecekti. Bir sürpriz oldu: Referanduma katılanların yüzde 56’sı “Hayır” dedi. Şili’yi sosyalistlerden ve ekonomik darboğazdan kurtarmakla, Chicago ekolünün neoliberal politikalarını uygulayarak ekonomik gelişmeyi sağlamakla övünen generalin sonu böyle başladı. Genelkurmay Başkanı Augusto Pinochet’in Cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdiği ve kendisini “Ulusun Yüce Şefi” ilan ettiği 11 Eylül 1973 darbesiyle Şili, serbest piyasayla acımasız siyasi baskının elele yürüdüğü, 20. yüzyıl sonuna özgü yaygın bir şemanın uygulandığı ülkelerden biriydi (bir diğeri de Türkiye olacaktı).

    Diktatörler ve hazin sonları

    Parlamentonun, parti ve sendikaların kapatıldığı, 3.200 muhalifin “kaybolduğu”, 30 bin kişinin tutuklanarak işkence gördüğü, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan 200 bin kişinin sürgüne gittiği ülke 15 yıl sonra verdiği “Hayır” oyuyla diktatörü iktidardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Pinochet başkanlığı bıraktı, ama genelkurmay başkanlığını 1998’e kadar sürdürdü, ardından kendi yaptığı anayasaya göre ömür boyu senatör oldu.

    1998 sonbaharında tedavi için gittiği Londra’da, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebi üzerine hastanede gözaltına alındı. Savcı onu 1970’lerde Şili’de 94 İspanya vatandaşına yapılan işkencelerden, İspanyol diplomat Carmelo Soria’nın öldürülmesinden suçlayarak dava açmış ve Büyük Britanya ile İspanya arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına dayanarak tutuklanmasını istemişti. Ancak bir buçuk yıl sonra İngiltere “bozuk sağlığı” nedeniyle Pinochet’in ülkesine dönmesine izin verdi. Şimdilik kurtulmuştu ama 2001’de bu defa Şilili yargıç Juan Guzmán Tapia, emekli general hakkında insan haklarını çiğneme suçuyla dava açılmasını kabul etti. Pinochet’i yine “bozulan akıl sağlığı” kurtardı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Devlet töreni yapılmadı Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende, 1973’te darbe yapan askerlerin kuşattığı ve havadan bombaladığı başkanlık sarayında intihar etmek zorunda kalmıştı. Pinochet öldüğünde, devlet töreni yapılmadı ama askeri tören yeterince şatafatlıydı.

    Üç yıl sonra hakkında bir vergi kaçakçılığı davası açıldı. ABD Senatosu’nun bir soruşturmasına ve Şili mahkemelerinin raporlarına göre, Pinochet’in yabancı bankalardaki serveti 28 milyon doları buluyordu. Pinochet, 2006 sonunda 91 yaşında öldü. Ailesine bıraktığı milyonların “zekice yapılmış yatırımlar” olduğuna karar verildi.

    Zamanla Şili’de Pinochet hayranlarının sayısı azaldı ve 2013’te, darbenin anısına 11 de Septiembre (11 Eylül) adı verilmiş olan caddeye eski adı (Nueva Providencia) yeniden verildi.

    MOBUTU SESE SEKO (1930-1997)

    Afrika’nın büyük hırsızı

    Ülkesini soyup soğana çevirdi. Soğuk Savaş’ın sonu, onun da sonu oldu. Fas’a sığındı, birkaç ay sonra öldü.

    İsviçre 2007’de eski diktatör Mobutu’nun İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğunu, 8 milyon İsviçre Frangı tutarındaki bu servetin Kongo’ya geri verileceğini açıkladığında ülkede büyük bir hayalkırıklığı yaşandı. Zira Kongolular diktatörün servetinin en az 1 milyar dolar olduğuna inanıyorlardı; ülkelerinde, Mobutu’nun ipleri elinde tuttuğu yıllar boyunca kleptokrasinin mükemmel bir örneği yaşanmıştı.

    Asker ve polislerin yağma turuna çıktığı, hastanelere rüşvetle hasta kabul edilen ülkede Mobutu bir mitingte halka, “Hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın çünkü yakalanırsınız” demişti. Kendi kabilesi Ngbandi’nin yaşadığı Gaobalite’de “Cangılın Versailles’ı” denilen bir saray, Paris’e yapacağı alışveriş gezilerini bekleyen Concorde’u için bir havaalanı, bir hidroelektrik santralı, doğduğu köy N’dangi’de bir liman, yeraltı tüneliyle ulaşılan bir nükleer sığınak yaptırmıştı.

    Mobutu, uzun iktidarını Soğuk Savaş’a borçlu olanlardandı. Lumumba’nın bir komünist olduğunu öne sürerek ABD ve Belçika’nın desteğini alan Mobutu, 1965’te diktatörlüğünü kurdu. 1970’de yaptırdığı başkanlık seçiminde 157 oya karşılık 10.131.699 oy alma “başarısını” gösterdi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ancak onu diktatörlere özgü tuhaflıklar listesinde üst sıralara çıkaran, 1966’da başlattığı “authenticité” (aslına dönüş) kampanyası oldu. Joseph Mobutu 1971’de ülkesinin adını Zaire yaptı, Kongo Nehri Zaire Nehri, para birimi de Zaire oldu (Üç Z devrimi). Hıristiyan adlarının terkedilmesini isteyerek kendi ismini de değiştirdi: Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu Wa Za Banga. Bu ismin kelimesi kelimesine çevirisi “Dokunulmadık tavuk bırakmayan yorulmaz güçlü horoz”, mecazi anlamı ise “Herşeyi yakıp yıkarak zaferden zafere koşan dayanıklı büyük savaşçı”ydı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Kinşasa kaplanı Mobutu’nun kendine taktığı isimlerden biri de Kinşasa Kaplanı’ydı. Kurduğu Halkçı Devrim Hareketi (MPR) adlı partinin ideolojisine ise “mobutizm” deniliyordu. Parti Mobutu’nun ölümünden sonra çeşitli hiziplere bölündü.

    Batılı kıyafetleri yasaklayarak, “abacost” dediği (kelime Fransızca “kahrolsun kostüm” anlamındaki “à bas le costume”ün kısaltmasıydı) Mao tarzı cekete büründü, leopar kürkünden beresini taktı, eline bastonunu aldı. Ama Mobutu’nun en büyük suçu doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri olan ülkesini soyup soğana çevirmesiydi.

    Soğuk Savaş’ın bitmesi, Mobutu’nun sonunu getirdi. 1997’de, Kabila önderliğindeki asilerin zaferi üzerine Fas Kralı II. Hasan’ın yanına sığındı, birkaç ay sonra prostat kanserinden öldü.