Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.
İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahlarının saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Selamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğünler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indirme hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belgeler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraflar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.
Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balıkhane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sürgüne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.
Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.
Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kardeş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı gütmek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldürten padişahlar dahi vardır.
Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabındaki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilince boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şövalyeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’daki tutsaklığı, -olasılıkla zehirlenerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.
Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikincisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selânikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:
15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan gelesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönderir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıyla Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.
Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.
Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâdeler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.
Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sarayda ölen ilk padişah; 5 şehzadenin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.
2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Murad’ın ölümü ve sonrasına gelince… 1595’te Erbain ayı (21 Aralık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.
İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhasekisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hamile gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.
Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile saklamaya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehzadelerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferrika rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:
“Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaştırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanıyordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp anlaştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gelmesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın saraydaki şehzadeleri anneleri ile “muhkem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyulmuş, ezberlenmiş, dillerde idi!
Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mudanya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Bayezid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzadesi vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyükçelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşünerek belki çare olur diye ağabeyine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:
‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim
Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’
3. Mehmed o gece kardeşlerini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-katliam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sorguçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.
19 kardeşinin katili 3. Mehmed, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tahtımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanmaları nedeniyle sancağa göndermemiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.
Bu yazı münasebetiyle belirtelim: Şehzadelerin ve Sultanefendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğulan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçilerin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.
17.YÜZYIL
‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?
Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.
Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzadelerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.
2. Osman da tahttan indirilip Yeniçerilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması koşuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir. Okul kitaplarında istila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular. Parlak zaferlerden korkunç cinayetlere, 30 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya Kanunî Sultan Süleyman…
Tarih yazarları Osmanlı Devleti’nin “Yükseliş dönemi” başlangıcı için İstanbul’un fethini (1453), “Duraklama”ya evriliş için de Kıbrıs’ın alınışını (1571) veya Sokollu Mehmed Paşa’nın öldürülüşünü (1573) önerir. Bu hesapça “Yükseliş” 120 yıl, bu sürenin zirvesi de Sultan Süleyman’ın yarı asra yakın saltanatıdır (30 Eylül 1520-7 Eylül 1566). Bu öğreti, Tanzimat-İstibdat-Meşrutiyet mekteplerindeki tarih derslerinden Türkiye Cumhuriyeti okullarına, tarih yükseköğretimine kadar geçerli olagelmiştir.
Süleyman’ın tahta çıkışı, Arifî’nin Süleymanname’sinden.
Başka bir konu, okul kitaplarındaki Osmanlı tarihi bilgilerinin anlatılışıdır. Emin Oktay’la hazırladıkları ilk ve orta öğretim okulları tarih ders kitaplarını hangi kaynaklardan yazdıklarını yıllar önce (merhum) Niyazi Akşit’e sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Hocanın kitabından (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi) özetler çıkarıyoruz: Lise Tarih, Ortaokul Tarih’i bundan özetliyoruz; son özetlemeyi de ilkokullar için yapıyoruz!” Yıllar sonra bu kitaplar yürürlükten kalkınca, biri ötekinden kopya, yanlışlarla, uydurmalarla, övgülerle, yergilerle dolu ders kitapları aldı yürüdü. Acaba bugün ders programları, öğretim metotları, kitap yazımları ne durumdadır?
Tanzimat’la başlayan “yeni mektep”, “usul-i cedid”, “ders kitabı” havalanmaları, 180 yıl sonra bugün, tarih öğretimini sosyal bilgiler/bilimler çıkmazına kilitlemiştir. Üstelik dogmalar da yükleyerek!
2020 Eylül ayı Muhteşem Süleyman’ın tahta çıkışının 500., ölümünün de 434. yılı. Kuşkusuz İstanbul’da türbesi ziyaret edilecek; Süleymaniye ve sevgili oğlu için yaptırdığı Şehzadebaşı külliyeleri gezilecek, anlatılacak, övülecek; belki bir Cuma namazı da Süleymaniye’de kılınacak; avlular, sokaklar cemaatle dolacak. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri okunacak; Süleyman’ın öteki eserleri; babası Sultan Selim, küçük oğlu Cihangir için yaptırdığı camiler; köprüleri, kemerleri, sevgili Hasekisi Hurrem Sultan’ın Avrupa kapılarından Arabistan’a kadar hayır eserleri; günlük geliri 2 bin altın olan kızı Mihrümah’ın Sinan’a yaptırdığı camiler anlatılacak; Süleyman saltanatının namlıları, Mimar Sinan’dan Bâki’den başlanarak sanatçılar, şairler, döneminin uleması, vezirleri anılacak; adına yazılan Süleymannâmeler, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri kapsayan kendi Divan’ı konu edilecek.
Üniversitelerde sempozyumlar, medyada oturumlar düzenlenerek Doğu’ya Batı’ya sefer-i hümayunları, Osmanlı topraklarına kattığı ülkeler anlatılacak; çağdaş Avrupa imparator ve krallarıyla ilişkileri, kraliçeler; bunlara oranla Süleyman-Hurrem çiftinin “her yönden” su götürmez üstünlüğü vurgulanacak. Ola ki günümüzün tartışmalarına denk düştüğünden Sultan Süleyman-Haseki Sultan Hurrem çifti üzerinden 16. yüzyıldaki “kadın-erkek eşitliği”ne göndermeler dahi yapılacak! Ama öteki eşi, –boğdurduğu oğlu Şehzade Mustafa’nın annesi– Mahıdevran’ın Bursa’da, ilgiden yoksun ve kimsesiz sürgün yaşamı sus-pus geçilecek.
Sultan Süleyman’ı eleştirmek?
İtalyan ressam Gentile Bellini’nin ekolünden bir ressamın yaptığı düşünülen Kanunî Sultan Süleyman tablosu.
2. Abdülhamid’in bile desturla eleştirildiği bir ortamda, Sultan Süleyman’ın 500. cülus yılında övülmesi pek parlak yapılır. Peki, eleştirilebilir mi? Tarihçilerin “Osmanlı Devleti’nin Yükselme dönemini temsil etmiştir” kimliğine oturttukları; Batılıların “Muhteşem” (Magnifique) ve “Büyük Türk” (Grand Turc) dedikleri, ABD Parlamentosu’nda yasakoyucular sırasında onun rölyefine de yer verildiği dikkate alındığında onur duymamız doğal. Cülusunun 500. yılında anmamız hakşinaslıktır ama üstünde durulmamış noktalarda “Süleyman eleştirisi” denemekte de yarar vardır. Zira bu çağda herkes, elindeki küçük aygıttan geçmişin doğrularını da yanlışlarını da pekala okuyup iyi-kötü öğrenebiliyor.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir.
Kırmızı urbalılar Bir Balkan köyünden toplanan devşirme çocuklar… Kırmızı urbalarıyla sıralanmış, korku içinde birbirlerine sokularak ailelerinin memurlarla pazarlık yapmasını izliyorlar (Süleymanname’den).
Muhteşem-Kanunî Süleyman, zenginlikçe de öteki padişahların önündedir. “Servetini, hobisi olan kuyumculuktan kazanmıştı” demek tabii gülünçtür. Babası Selim, firavunların, halifelerin, kölemenlerin Mısır’daki hazinelerinden kalanları 1517’de gemilerle İstanbul’a taşıtarak saray iç hazinesini altınla doldurmuştu. Süleyman’ın yaptırdığı eserlerin bir kaynağı buydu olasılıkla. Sefer-i hümayunlarda yenik ülkelerden devşirilenler; alınan tazminatlar; kara ve deniz savaşlarında elde edilen ganimetler; akıncı-korsan talanlarından saray hazinesine ayrılan paylar; reaya-köylü kitlelerini ayaklandıracak kadar ağır vergiler… Hep saray hazinelerine akıtılmıştı.
Süleyman Kanunî’nin, eskilerin “yatacak yeri yok!” dedikleri düzeyde bir zulmünden söz edilir veya edilmez. Kimi hükümleri, o dönemin koşullarında mutlaka yapılması gerekenlerdi. Ancak Hurrem’den doğma bir oğluna taht güvencesi sağlamak için büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı sefer yolunda otağ-ı hümayununda boğdurtması, vicdanları yaralayan bir cinayet olmuştu. Üstelik 38 yaşındaki şehzadenin Konya’daki bedbaht ailesi ve annesi Mahıdevran da Bursa’ya sürülerek yoksulluğa bırakılmışlardı. Hurrem Sultan’ın ölümünden sonra ağabeyi Şehzade Selim’e yenilip ailesiyle İran’a sığınan Şehzade Beyazid’le bunun oğullarını İran şahına boğdurtan da Süleyman’dır. Bunlar, olanakları sonsuz “padişah baba” şefkatinin katlanabileceği cürümler olabilir mi? “Süleyman, taht uğruna öldürecek kardeşleri olmadığından oğullarını, torunlarını boğdurtmuştu” diye yazanlar haksız mıdır?
Tarih ders kitapları cumhuriyet okullarında da sefer ve zafer vurgularına takılı kaldı: “Kanunî Sultan Süleyman’ın Doğu Seferleri’nin amacı neydi? Sonuçlarını sıralayınız” Bu, okkalı bir lise sınav sorusuydu. Tarih kitaplarındaki metinler, “tarih” bilinci ve kültürü için değildi. Öğrenciler tarafından önemli parçaları sınavda sorulur korkusuyla ezberlenirdi.
‘Padişah baba’ Şehzade Beyazid’in kaçarak Safevi Devleti’ne sığındığını duyan Kanunî Sultan Süleyman, bu onur kırıcı tavrı yüzünden secdeye kapanarak oğluna beddua ediyor (üstte). Makbul İbrahim Paşa’nın 1527’de Kalender Çelebi isyanını kanlı bir biçimde bastırması. (Süleymannâme, Ârifî, yy.)
Kanunî çağında Anadolu insanlarının geçim koşullarına, ev-aile düzenlerine, yaşam güvencelerine, çarşı-pazar ilişkilerine, can, mal ve yol güvenliğine, onlarca vergi türüne, gelir ve vergi kıyaslamalarına tarih ders kitaplarında yer yoktu! Doğal ki bunlar sınav konusu da olmadı.
Hanedanın en talihsiz sultanlarından Mahıdevran’ın ve oğlu Şehzade Mustafa’nın sandukaları, Bursa’daki Muradiye Türbesi’nde…
Örneğin Şah Kulu, Turhallı Celâl, Baba Zünnun, Şah Veli, Kalender Şah… Bunlar salt “Kızılbaşlık sevdası”yla mı ayaklandılar? Anadolu’daki kırımlar üzerine çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak bunlardan ders kitaplarına neler yansıtılabildi? Anadolu’daki halk ayaklanmalarını belgelerle çalışan (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’a (1913- 1973) yaşamak; Osmanlı gerçeklerini yazdığı için dolaylı biçimde zehir edilmişti. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde dirlik topraklarını eken-biçen Anadolu köylüsünün, yüklenen örfî vergiler yüzünden yoksullaşarak ayaklandığı yazılmamalıydı! Yazanların türlü gerekçelerle cezalandırıldığı bir dönemin bilimin sanıydı Mustafa Akdağ.
1. Süleyman’ın naaşı Belgrad’dan dönerken, oğlu 2. Selim onu bekliyor.
Okul çağı kuşaklara baba Yavuz’un, oğul Süleyman’ın seferleri, gazâ ve cihat serüvenleri, meydan savaşları, zaptettikleri ülkeler, İstanbul’a sürüp getirdikleri tutsak sürüleri, develere yüklenmiş hazineleri anlatılageldi. Sefere gitmeyen padişahlar da eleştirildi. Talan ve ganimet paralarıyla cami, medrese yaptıranların övüldüğü ders kitapları okutuldu! Bu övgü retoriğinin ilk sayfaları, Yükseliş devrini yaşatan Yavuz Selim’le Kanunî Süleyman’a özeldi. Bu baba-oğul, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını İran’dan Hicaz’dan, Afrika’dan, Avrupa içlerine kadar genişletmişlerdi. Selim hep Doğu’da İslâm âlemini dize getirmiş, oğlu Süleyman hem Batı Hıristiyan dünyasına hem Doğu İslâm ülkelerine yürümüştü! İstila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular.
Her yönden babasından şanslı Sultan Süleyman, adıyla sanıyla Peygamber Süleyman’a da varis olmuş, ondan sanlar almıştır. Örneğin “Dünya (sultan) Süleyman’a kalmamış” derken kast edilen hangi Süleyman’dır, duraksarız. İslâm hukuku sayılan şeriata olmadık fetvalar katan Ebussuud Efendi onun şeyhülislamı idi. Vezirlerine de Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’a eş tutularak “âsaflık” yakıştırılmıştır. Süleyman-Belkıs aşkı ile Süleyman-Hurrem aşkı da benzerlikler çağrıştırır.
Bugünkü sınırlarımız içinde, Kanunî Süleyman fethetmişti diyebileceğimiz bir Van bir de Erzurum var… Şöyle de denebilir: 13 sefere çıkan bu padişahın fethettiği ülkeleri, kentleri zamanla asıl sahiplerine bırakmışız. Üstelik yollar, köprüler, camiler, han-hamam, çarşılar yaparak. Sultan Süleyman’ın sınırlarımıza kattığı, sonra bıraktığımız bu yerlere, örneğin sınırımıza çok yakın Rodos’a bugün gitmek için pasaport ve vize almamız gerekir.
Süleyman’ın ölümü de yine bir Eylül günü, İstanbul’dan, Edirne’den çok uzakta Avusturya sınırındadır. İç organlarının orada gömülmesi, mumyalanmış vücudunun İstanbul’daki türbesine getirilmesi de bir yazgı sürprizidir.
1553 – 1555: DERNSCHWAM’IN ANILARI
Süleyman saltanatında İstanbul’da günlük hayat
Yasağa uymayıp şarap taşıyan iki geminin yakılması, fıçıların denize dökülmesi, ibret için idam…
“…Evler kalitesiz malzemeden tek katlı ve gösterişsiz. Meyhaneleri Rumlarla Yahudiler işletiyor. Türklere içmek yasak. Onlar da gizli içmekteler. Yakalanan dayağa çekiliyor. İstanbul’da balın okkası 4.5, şekerin 17 akçe. Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçler 1 akçe. Tataristan’dan gelen yağlar erimeye başlayınca tulumlar denize atılıyor. Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyorlar. Diğer yemekler pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan kabak havuç dolmaları, yaprak sarması, sütlaç, muhallebi, omlet. İstanbullular helvayı ve balı seviyor, balık yemiyorlar. Sebzelerin ve meyvelerin bir kısmını, padişahın (Süleyman) İstanbul çevresindeki has bahçelerinde Acemioğlanları yetiştiriyor ve satıyorlar. Sokak köşelerinde küçük manav dükkanları var. İstanbul, her dil konuşulduğundan Babil’i andırıyor.
Kentte kimsenin kimseye güveni yok. Bir yerden bir yere giden herkes kıymetli neyi varsa yanına alıyor. Evinde bırakmadığı gibi birisine emanet de etmiyor. Sokaklarda gezen meczuplara halk ermiş gözüyle bakıyor. Kaba saba köylü giyimli dervişler, koro halinde ilahiler okuyarak dolaşmaktalar. En hafif suçlara bile ibret olsun diye bazen ağır cezalar veriliyor. Yangınlarda halk daha çok talan ve çapulculuktan zarar görmekte. Yangınları, yeniçeriler ve acemioğlanlar yağma amacıyla çıkartıyorlar. Padişah (Süleyman) önceki bir yangının kundakçılarını boş bir kayığa bindirip denizde yaktırmıştı. Yeni bir zafer haberi gelince herkesin dilediği gibi eğlenmesine yiyip içmesine izin veriliyor, şenlikler yapılıyor. Has Ahır’daki aslan, kaplan, leopar gibi vahşi hayvanlar sokaklarda gezdiriliyor. Dükkanlar renkli kumaşlar ve bayraklarla donatılıyor. Geceleri de yakılan kandillerle ortalık gündüze dönüyor. Kayık yarışları da yapılıyor”.
(Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s.143-144’ten)
MUHİBBÎ MAHLASLI ŞAİR KANUNÎ
‘Saçı vârım, karşı yâyım gözi pür fitne bimârım’
Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Süleyman’ın “Sen benim her şeyimsin, dünyaya bedelsin, sırdaşım, varlığım, ayım, güneşim, gecelerimin aydınlığı, ışığım, Kevser şarabım, hazinem, şekerim, İstanbulumsun… Kapında meddahlık ederim”… Ve daha ne övgüler, nitelemeler sıraladığı Hurrem’e ilan-ı aşk gazeli:
Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.
Amerika Birleşik Devleri’nin tamamında köleliği kaldıran Başkan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dünya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilmesi bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynatamamıştır”.
Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saraybosna’da sıkılan tek bir kurşun, Avrupa kazanını patlattığına göre haksız olduğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenlerin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, geleceği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplumlarda, bir liderden diğerine geçiş sorununu çözmekte sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapalı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç grubun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düşmanı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuştu. Hatta Machiavelli gibileri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmişlerdi.
Ancak suikast en eski zamanlarda bile tarihin yönünü veya bir sistemi değiştirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oynayan siyasi yöntem biçimiydi. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntemlerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çıktı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tembel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü sayesinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, geri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğinde de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.
Her suikastçı kendince “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati toplayacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olaylar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle önce büyük bir gürültü kopuyor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerinden oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devleti ele geçirebilecekleri, ardından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüpheliydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek durumda değildi.
“Bir insanı öldürebilirsiniz ama bir düşünceyi öldüremezsiniz”. Amerikalı vatandaşlık hakları eylemcisi Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyledikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi gerçekten de ölmedi. Bu düşünce “kötü” olsaydı bile ölmeyecekti.
JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH
Katillere bumerang etkisi
Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.
Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast girişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nezareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parçasıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Terakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sindirme harekatına girişti, sadece devlet adamları değil gazeteciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son nefesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel halinde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifhanelerin, hapishanelerin her tarafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının deliklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi).
Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.
Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çıkarılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldürerek (1909-1910’da suikasta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gibi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında oldukları hemen anlaşıldı. Ancak iktidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhaliflerini de sindirmek için bir vesile olarak gördü.
Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakımından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:
Tevrat’ta Yudit adlı bir Yahudi kadının, halkının intikamını almak için Babil komutanı Holofernes’i baştan çıkararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol kanat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamıştı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.
Girondinlerin arka arkaya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldürmek niyetiyle Paris’e geldi. Önce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evinin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamaktaydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ederek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondinlerle ilgili uydurma bilgiler verdi, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sapladı.
Dört gün sonra giyotine giden Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçları acı oldu. Marat’nın ölümünden sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakamları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şehidi mertebesine yükseltti.
SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.
Ancak suikastları kullanmakta Nazilerle kimse yarışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçiliğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürülen 10 bin Yahudiden biriydi. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün sonra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendiliğinden” protestolar düzenlenmesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Almanya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin öncülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heydrich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Mayıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yolda giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla yaralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikastçılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Operasyonu” adını verdikleri suikast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.
Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek köyü yıkıldı, 16 yaşının üstündeki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu soruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Londra’da sürgündeki Çek hükümeti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çekoslovakya’da asıl direnişi yürüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operasyon olduğu da öne sürüldü.
JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN
Boşu boşuna yok edildiler
Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.
Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washington DC’deki Ford Tiyatrosu’nun bir locasında oyunu seyrettiği sırada öldüren John Wilkes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Romalıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Caesar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.
Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derinden sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yürütmek pahasına köleliğin kaldırılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Caesar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada kişisel özgürlüklerin garantisi kabul edilen habeas corpus ilkesiyle ilgili maddeyi askıya almıştı.
Suikasta giden yolda da benzerlik vardı. Caesar, öldürülmeden bir ay önce Lupercalia bayramında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı geri çevirdi. Bu bir bayram şakası mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cumhuriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareketi diktatörün kendini kral ilan etmeye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı vermelerinde kuşkusuz etkili oldu.
Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir konfederasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lincoln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanılmıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün önce Lincoln’un yaptığı bir konuşma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkından söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.
Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurtarıcılar) adını takmıştı; cumhuriyeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sadece intikam peşindeydiler. İki suikastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.
Sonuç da aynı oldu: Saat geriye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorluğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllarda başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal sisteme başkaldırarak birlikten ayrılmaya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzenlenmişti.
Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.
On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavrilo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dünya savaşı başlatmayı amaçlamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugoslav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi olarak tanımlıyordu.
Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce hapiste öldü), hedefine ulaştığını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını aldı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.
Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimsenin tahmin edemediği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikasttan Sırbistan’ı sorumlu tutarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya harekete geçti, araya Avusturya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrilerek dönemin bütün imparatorluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kıvılcımı çakmıştı.
Birbirleriyle yakın bağları olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında belki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçlerini kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta tereddüt ettiler. İtibarı en yüksek, en popüler barışçı önderlerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransızın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Almanya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.
JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME
Esas failler meçhul kaldı
ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.
Suikastçının bir adı da tetikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldürüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bile, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo teorileri doğurur ki suikastı perdeleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülmesidir.
‘Derin’ cinayetler Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.
Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler tarafından kovalandıktan sonra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar işleriyle uğraşan bir Dallaslı tarafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturulan Oswald’ın suç ortakları veya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyonu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu gibi üç komisyonun yıllar harcayarak yaptığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.
Öne sürülen tezler, muhtemel şüphelilerin eksiksiz listesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirmeye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılını geçirdiği Sovyetler Birliği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği federal polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve mafyayla yakın bağları olan haberalma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bölümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşünürken, diğerleri ise “gerçeğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.
Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açmasının bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’deki Memphis kentinde bir motel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Amerikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı siyah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıkası olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket ettiğine kimse inanmadı. Yakalandıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi olduğunu söylemiş, babası ise, “Oğlum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek cinayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.
Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamının Ray’i bu cinayet için kiraladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuşkular federal polis teşkilatına döndü. Temsilciler Meclisi Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giymiş tek kişi olarak kaldı.
Suikastten az önce Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.
Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çıktıktan sonra metro istasyonuna yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuşturucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulunmadığı için aklandı. Ardından komplo teorileri yağmaya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülkedeki ırkçı rejimi şiddetle kınamıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demokrattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı ticaret yaptığını bildiği Bofors silah şirketi, PKK, CIA, P2 mason locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim olduğu hâlâ bilinmiyor.
SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV
İdam benzeri suikastler
Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.
Kendisini gölgede bırakan güçlü bir şahsiyetten başka türlü kurtulamayacağını anlayan iktidar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnekler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” tarafından öldürülmesinin ardında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sadrazamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanatlarında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokollu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.
2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, akrabalarına, oğullarına, dostlarına vezirlikler dağıtarak kendisine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yıllarında karşısına ciddi muhalifler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padişah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokollu’nun iktidar tabanını zayıflattı. Ancak bu güçlü sadrazamı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar değildi. Dolayısıyla bir Boşnak, ikindi divanına çıkacağı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azından bilgisi dahilinde işlendiği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dolayısıyla tek başına hareket ettiğine karar verilmesi de kuşkuları artırdı.
Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.
Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırlanırken en güvendiği subayları tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallenstein’ın öldürülmesine benziyordu. Wallenstein, Orta Avrupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmparatorluk ordularını yıllarca yönetmiş, güya hizmet ettiği İmparator 2. Ferdinand’ın hiçbir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmıştı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Gerisini halletmek, Wallenstein’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyordu ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.
Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.
Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat planladı. 23 Aralık 1588’de en büyük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Guise Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek görevin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gittiğinde, bekleme odasında kralın en yakın sekiz adamı tarafından kılıçtan geçirildi.
20. yüzyılın en önemli suikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Leningrad’da (St. Peterburg) öldürülmesiydi. Sovyet Komünist Partisi Politbüro üyesi Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında birinin elini kolunu sallaya sallaya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden oldu. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.
Birkaç gün sonra Moskova’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yoldaş Stalin, Kirov suikastı soruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet önderleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti temizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfiye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruşçev partinin başına geçtiğinde bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılması için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruşturuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuşkular silinmedi. Sonuçta Stalin, idamlara olduğu kadar suikastlara da yatkındı; sürgündeki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüştü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladığı için, bu cinayeti onun planladığı şüphesi ortadan kalkmadı.
2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…
Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler
Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.
Dünyanın taçlı başları 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet başkanlarını, imparatorları, kralları öldürmek için nitrogliserin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdüklerinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.
Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Peterburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.
Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparatoriçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.
İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.
ABD Başkanı William McKinley 6 Eylül 1901’de Buffalo’da bir sergiyi gezerken vuruldu, 14 Eylül’de öldü.
Rus çarının amcası, Moskova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.
Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te sokakta yürürken vuruldu.
Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-oğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla düğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldular. 1910’da Japon İmparatoru Meiji’ye yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.
Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternasyonal, “eyleme dayalı propaganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bulunmuştu. İktidar sahiplerine karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığını halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Devrimci Savaş Bilimi: Nitrogliserin, dinamit, Pamuk barutu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşüründe “Dinamitin yarım kilosu, sekiz galonluk oy pusulasını yener” diye yazıyordu.
Korkuya kapılan 21 devlet, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikastlara karşı alınacak tedbirleri, polis teşkilatları arasındaki işbirliği sorunlarını konuştu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimseyenler arasında bile 20. yüzyıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birilerini öldürmekten daha iyi sonuç doğurabilirdi? İşlerin nasıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayınladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem hayal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gelemesin – mesela delilik gibi?”
Anarşist bombası korkusu doğal olarak 1. Dünya Savaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme dayalı propagandanın” sınırlarını göstermişti.
NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ
Eli kanlı fanatizm
Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.
Bugün bazı Batılı yazarlar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailîler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kullandığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sadece Sünnilerin değil Şiilerin bile dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kaleleri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yönetimindeki Alamut Kalesi bunların en ünlüsüydü. Geniş bölge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.
Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.
14 Ekim 1092’de büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk, Nihavend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmaili doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Melikşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruysa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüddin Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanlarının işini bunların aracılığıyla bitirir” diye yazıyordu.
Ancak fanatikler tarih boyunca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaşlarıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar eklendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uyruklarını da hükümdarlarını öldürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öldürmek günah sayılmıyordu.
İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların protestan önderi Oranj Prensi Sessiz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürüldü. İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterince Katolik bulmayan suikastçıların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağnaz birer Katoliğin kurbanı oldular.
Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatışmalarının hiç durmadığı Hindistan’da ülkeyi yönetenler sürekli tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de bağımsız Hindistan’ın kurucu önderi Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkemeye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hindistan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hinduluğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İndira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulunan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürülecekti.