20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…
Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Federal Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.
Willy Brandt sadece Almanya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanmayacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğinde, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşuna katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlığına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; savaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.
Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.
Willy Brandt’ın dünya siyasetinde yankılanması, parçalanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politikadan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı ve başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politikasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.
Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.
Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegrasyonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Britanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avrupa ve Doğu Almanya ile yakınlaşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.
Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel danışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.
Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.
Guillaume’la ilgili ilk şüpheler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güvenlik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşülmedi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guillaume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu gözlemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zamanın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume görevini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sırasında bile Brandt’a eşlik etti.
Federal Alman mercileri nihayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstlenerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve casusluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.
Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.
Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra aralarında ABD Başkanı Nixon’un nükleer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulunduğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleyecekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.
Stasi ilk defa 1950’lerin başında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e göndermişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-Demokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danışmanı oldu.
Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
“Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…
Nisan 1974’te Günter Guillaume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) serbest düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kontrolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret talepleriyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuzluğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmemesiydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırıklığı derindi. Millî gelir dağılımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.
Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedeflememişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Brandt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “aslında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan nedenlerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.
Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.
Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilmeden önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını verdi. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kimse hayırla yad etmiyordu.
Guillaume 1988’de yayımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komünist Partisi’ne bir “barış partizanı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüşmemesi”ne adadığını söyledi.
Kendisiyle birlikte tutuklanan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılmadan 1987’de Batı’ya taşınmıştı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guillaume ise 1995’te öldü.
Caz tarihinin en önemli müzisyenlerinden trompetçi, besteci ve orkestra şefi Dizzy Gillespie, 1956’da Ankara ve İstanbul’da konserler vermiş, tanıştığı Türk müzisyenlerle de aynı sahnede çalmıştı. Gillespie’nin ziyareti, ABD’nin Sovyetler’e karşı yürüttüğü kültürel hegemonya mücadelesinin bir parçasıydı ama, evdeki hesaplar caza pek uymayacaktı!
Türk gazeteleri, 1956 Nisan ayının son günlerinde ABD’de yaşanan “ırk tefriki” (ayrımı) hadiselerine sık yer verir olmuştu. Meselenin Türkiye’de ilgi çeken başka bir tarafı daha vardı; haberlere bakılırsa Güney Carolina eyaletindeki bazı Türk ailelerin çocukları da Beyazların gittiği okullara kabul edilmiyordu. Bu haberin yayımlandığı 27 Nisan 1956’daki gazetelerin iç sayfalarında, Amerikan caz tarihinin en önemli isimlerinden Dizzy Gillespie’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili haber vardı: “Amerikalı zenci müzisyen Dizzy Gillespie ve 22 kişilik orkestrası dün konserler verdiği Ankara’dan uçakla İstanbul’a gelmiştir. Gillespie ve orkestrası 27 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Saray Sineması’nda konserler verecektir.”
Ertesi günkü gazetelerde Dizzy Gillespie bu kez ilk sayfada boy gösteriyordu: “Türkiye Hafif Garp Müzikleri Sendikası, Gillespie ve orkestrası şerefine Taksim Belediye Gazinosu’nda bir kokteyl parti vermiştir. Türkiye’de ilk defa yerli ve Amerikalı caz sanatkarları ‘jam session’ yapmışlardır. ‘Jam session’ saz sanatkarlarının aynı tempoyu muhafaza ederek muhtelif sazlarla irticalen parçalar çalmaları demektir.”
Yine aynı gün, ABD’de yaşayan “Türkler”e yönelik ırkçı muamele meselesinde de müjdeli sayılabilecek bir sonuca varılmıştı: Güney Carolina’daki sözkonusu aileler ne Türk vatandaşıydılar ne de Türk asıllı. ABD’ye göç etmiş Kuzey Afrikalı atalarının bir zamanlar Osmanlı vatandaşı olması sebebiyle kendilerini Türk olarak tanımlamaktaydılar sadece. Sorun çözülmüş sayılabilirdi artık!
Dizzy Gillespie ve ‘alametifarikası’ haline gelen yamuk borulu trompeti. Bir konser sonrası yaşanan bir kaza sonucu bu hâle gelen trompetinden çıkan sesi çok beğendiği için ömrünün sonuna dek özel olarak bu model trompet yaptırmıştı.
Ancak gazetelerin gözünden kaçan ilginç bir tesadüf vardı. Günlerdir haberlerini yayımladıkları Gillespie, ırk ayrımının nasıl işlediğinin tanığı olmanın ötesinde, ABD’deki ırk ayrımı tartışmalarının odağındaki Güney Carolina’da 1917’de doğmuştu.
Kendisine bu konu hakkında ne düşündüğü sorulmadı. Gerçi Gillespie, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, İran, Pakistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan Ortadoğu-Balkanlar ve sonrasında Latin Amerika turnelerine çıkmadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından ülkesindeki ırk ayrımı sorunlarıyla ilgili soru gelirse nasıl cümle kurması gerektiği hususunda uyarılmıştı. Yanıtlarına “Evet, ama…” diye başlaması, ardından “dünyanın neredeyse her yerinde benzer sorunlar görülmekte” diyerek konuyu ABD’yle sınırlı olmayan evrensel bir mesele haline getirmesi tavsiye edilmişti. Aslında Gillespie, bu uzun turneye zaten Amerikan hükümetinin talebi uyarınca ve bir çeşit gayriresmî diplomatik bir görev almayı kabul ederek çıkmıştı!
Cazın nasıl olup da bir kamu diplomasisi aracına dönüştüğünü anlamak için biraz geriye dönmemiz lazım. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD-Sovyetler Birliği arasında başlayan Soğuk Savaş, her iki tarafın da propaganda faaliyetlerine ağırlık vermesini zorunlu kılmıştı. Kültürel hegemonya için kültür-sanat ve spor alanlarında da kıyasıya bir mücadele gerekiyordu. Mücadelenin ilk yaşandığı alanlardan biri radyo yayıncılığı olacaktı. Sovyetler işe erken koyulmuş, daha 1927’de Ekim Devrimi’nin 10. yılında geniş bir radyo ağına ulaşmıştı. ABD buna 1941’de tüm Avrupa’ya radyo yayını yapan VOA (Voice Of America-Amerika’nın Sesi) ile cevap verdi. Savaş bittiğinde radyo yayınlarının da “sivilleşmesi” gerekiyordu. Aralarında Walt Disney’in de olduğu Hollywood yapımcıları Amerikan yaşam tarzı, özgürlük, demokrasi temalı yayınlar için göreve çağrıldılar. VOA’nın yayınlarında müzik de önemli bir yer tutacaktı. Rock’n roll çağı henüz başlamamışken, caz tüm dünyada ve özellikle de Sovyet nüfuzu altındaki Doğu Avrupa’da büyük ilgi görüyordu.
1954’e gelindiğinde Başkan Eisenhower, “kamu diplomasisi” kapsamında müzik gruplarının dünyanın farklı bölgelerinde konserler vermesi amacıyla bütçeden 5 milyon USD ayrılması için Kongre’yi ikna etti. İşin başında senfoni orkestrası, tiyatro grupları, dans ve bale topluluklarının gönderilmesine karar verilmişti. Ancak senfoni, dans ve özellikle de bale sözkonusuysa, Sovyetler pek kolay lokma değildi. 1956’da caz müziğinin bu amaçla kullanılması teklifi, Afro-Amerikan senatör Adam Clayton Powell’dan geldi. ABD Dışişleri bu fikri olumlu buldu. Dizzy Gillespie, Duke Ellington, Louise Armstrong’un yanısıra Dave Brubeck gibi Beyaz ya da Benny Goodman gibi Yahudi şöhretlerden de faydalanmaya karar verdiler. Bu arada Kongre içinde buna karşı bir cephe de oluşmuştu. Güney eyaletlerinden gelen bazı senatörler, Siyah caz müzisyenlerinin ABD’nin küresel imajını temsil etmek için uygun olmadığını açıkça dile getirdiler. Bazı senatörlerse “ABD imajının barbarlık düzeyine indirileceğini” söyleyecek kadar ileri gittiler; ancak Başkan Eisenhower kararlıydı.
Dizzy Gillespie, İstanbul’da davulcusu Charlie Persip ile birlikte dünyaca meşhur zilllerin üretildiği Samatya’daki Zilciyan atölyesini de ziyaret etmişti.
Dışişleri Bakanlığı yine de caz müzisyenlerine, hele Siyahlara pek güvenmiyordu. Genel olarak “aşırılıklarıyla” bilinen cazcılar istenmeyen hareketler yapabilir, Siyahlar da ırk ayrımcılığı hakkında Amerikan imajını zedeleyen açıklamalarda bulunabilirlerdi. Turne öncesi müzisyenlere ne şekilde konuşacakları konusunda bilgilendirme toplantısı yapmaya kalktıklarında, Gillespie bir şekilde pasif direniş gösterip katılmamayı başarmıştı. Yıllar sonra bu konu sorulduğunda şunları anlatacaktı:
“Teklif geldiğinde açıkçası hoşuma gitti. Onurlandırılmış hissettim kendimi. Kendi param ve çabam olmadan büyük bir grupla büyük bir turneye çıkmak iyi fikirdi… ABD’yi temsil etmeyi kabul etmiştim ama bize yapılanları temize çıkarmaya da niyetim yoktu. Sorulan sorulara doğrusu neyse onu söyleyerek cevap vermeye kararlıydım. Hakikaten de pek çok soru sordular. Grupta kimi Beyazların olmasına da şaşırdılar. Onlar hep kavga, ayrımcılık, linç haberleri okuyorlardı. Bizse Siyah-Beyaz birlikte çalıyorduk. ‘Gördüğünüz gibi biz beraber çalıyoruz; atalarım köleydi, bugün başka sorunlar var; ben muhtemelen göremem ama bir gün ABD’de ırkçılık tamamen ortadan kalkacak’ diyordum.”
Gillespie, turnenin Pakistan-Karaçi konserinde dışarıda kalan “ayak takımı” kapılar açılıp içeri alınana dek sahneye çıkmayacağını söyleyerek ilk “arıza”sını çıkardı. Kapıları açtırma işini Ankara’da, diplomatlardan ve bürokratlardan oluşan davetlilerin bulunduğu Türk-Amerikan Dostluğu Derneği’ndeki konserde de tekrarlamış; kendisini dışarıdan da olsa dinlemek için toplanan gençleri içeri aldırmıştı. Üstelik önceki gün kendisini havaalanında karşılayan Süheyl Denizci (bas), Celal Bozkurt (alto saksofon), Erol Pekcan (davul), Hayri Matkap (tenor saksofon) ve Muvaffak ‘Maffy’ Falay’dan (trompet) oluşan ekibi de sahneye davet etmişti.
Ankara Esenboğa Havaalanı’ndaki karşılama töreninde trompetiyle yer alan Muvaffak Falay ve Gillespie arasındaki dostluk yıllar boyu sürdü.
Gillespie, o sırada Türkiye dışına adım atmamış, caz kariyerinin henüz başında olan Muvaffak Falay’dan o kadar etkilenecekti ki; turne dönüşü Amerikalı gazetecilere “Türkiye’de inanılmaz bir trompetçiyle tanıştım, Miles Davis ayarında” diyecekti. İlk karşılaşmaları da çok ilginçti. Falay, Esenboğa Havaalanı’nda apronda trompetiyle solosunu atarken Gillespie yanına gelmiş, parça bitince önce sarılmış, sonra da “adınız ne?” diye sormuştu. O sırada 24 yaşında olan ve 2022’de 92 yaşındayken dünya cazında saygın bir isme sahip bir şekilde bu dünyadan ayrılan Falay’ın hayatının sonuna dek her söyleşisinde aynı neşeyle anlattığı hikayenin devamı çok eğlenceliydi: Adının Muvaffak olduğunu söylemek yerine arkadaşlarının ona seslendiği gibi “Mafak” demeyi tercih edince Gillespie kahkaha atmış ve “fantastik bir ismin var; Amerika’ya gelirsen çok meşhur olursun” demişti. O sırada İngilizcesi epey zayıf olan Falay, merasim bittikten sonra aralarındaki bu diyalogu bir arkadaşına aktarıp “Neden öyle dedi?” diye sorduğunda kendi deyimiyle dünyası başına yıkılmıştı: “Mafak, Siyah argosunda ‘motherf…er’ın kısaltmasıymış meğer. O günden itibaren yurtdışında adımı Maffy yapmaya karar verdim.”
Gillespie, resmî konserlerin dışında Ankara’da geçirdiği günlerde aynı ekiple gece kulüplerinde “jam session” yapmayı da ihmal etmemişti. İstanbul’daki 1 haftayı da konserler, “jam session”lar ve Boğaz gezintileriyle geçirmiş; arada kimsesiz çocuklar yararına bir davete katılmış, bu davette piyano çalan ve ileride Devlet Sanatçısı unvanı alacak olan 11 yaşındaki piyanist Verda Erman’ı dinlemişti. Performans sonrası küçük kızın elini bir yetişkinmişçesine dudaklarına götürüp “çok yetenekli bir müzisyensiniz küçük hanım” demişti. Arta kalan zamanda Samatya’ya uğramış, dünya çapında isim yapmış rakipsiz zil üreticisi Zilciyan ailesinin atölyesini de ziyaret etmişti.
Turnenin Pakistan ayağında Gillespie Amerikan Elçiliği’nin tüm itirazlarına karşın sokaklarda halkın arasına karışmış, Karaçi’de trompetiyle yılan oynatmayı bile denemişti.
Gillespie, uluslararası kariyere sahip piyanist Verda Erman’ı (1944- 2014) henüz 11 yaşındayken canlı dinlemiş ve performansından çok etkilenmişti.
Türkiye’nin ardından geçilen Yunanistan’da, “caz diplomasisi”nin tüm turne boyunca belki de en çok işe yaradığı konseri verecekti Gillespie. Ekipte yer alan Quincy Jones’un yıllar sonra anlattığına göre Atina konseri en gergin konserdi. 1 gün öncesinde Yunan öğrencilerle Atina’da okuyan Kıbrıslı Rum öğrenciler ABD büyükelçilik binasını kuşatmış, taş yağmuruna tutmuştu. Öğrenciler, EOKA’nın Britanya sömürge yönetimine karşı başlattığı savaş sebebiyle gergin günler yaşayan Kıbrıs’ta sömürgecilerin tasfiyesini desteklemeyen ABD’yi protesto ediyordu. Üniversite öğrencileriyle dolu konser bu nedenle gergin başlasa da, bittiğinde seyirciler kendinden geçmiş, Gillespie’yi sırtlarına alarak Atina sokaklarında dolaştırmışlardı.
ABD’nin “caz diplomasisi” sonraki yıllarda Dave Brubeck, Duke Ellington, Louis Armstrong, Benny Goodman, Herbie Mann gibi isimlerle ‘60’lı yılların sonuna dek Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan turnelerle devam edecekti. Siyah müzisyenler ve Dave Brubeck gibi Beyazlar, ABD Dışişleri’nin taleplerini hiç gözetmeyerek dik duruşlarıyla dikkati çektiler. İşin ilginç yanı “kültür ihracı”nın yanısıra bütün bu turneler bir “kültür ithali”ne de yol açacaktı. Özellikle Dave Brubeck, Türkiye’de geçirdiği günlerde İsmet Siral, Erdem Buri gibi müzisyenlerle yaptığı sohbetlerden, onların önerilerinden etkilenerek 9/8 ritmli “Blue Rondo à la Turc” ya da 5/4’lük ritme sahip dünyanın bugün en bilinen caz parçalarından biri olan “Take Five” gibi Amerikan cazında o güne dek görülmemiş eserlere imza atacaktı.
Gillespie’ye gelince… Soğuk Savaş’ın resmen sona ermesine az bir zaman kala, 17 Temmuz 1988’de bir defa daha İstanbul’u ziyaret etti. 16. İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnedeydi. 5 yıl sonra, 6 Ocak 1993’te, 76 yaşında hayatını kaybetti.
ZILDJIAN / ZİLCİYAN ZİLLERİ
Elle yapılan müzik aleti: Formülü 400 yıldır gizli
Dizzy Gillespie’nin İstanbul’daki yoğun programı içinde Samatya’ya gidip Zilciyan ailesine ait zil üretim atölyesini ziyaret etmesi boşuna değildi. Bugün dahi caz ve rock müzisyenleri İstanbul’u vurmalı müzik aletlerinden zilin anavatanı olarak kabul ediyor. Zilciyanlar da bu alanda açık ara birinciydi ve 17. yüzyıldan beri alaşımında kullandıkları formülü sır gibi saklayarak ürettikleri ziller, kimse tarafından taklit edilemiyordu.
1623’te Trabzon’dan İstanbul’a göç eden Kerope Zilciyan, önce Kayserili Ermeni bir ustadan kilise çanı yapımını öğrenmiş, sonra kendi formülünü geliştirerek zil üretimine başlamıştı. Samatya’yı mesken tutan ailenin ürettiği ziller bir süre sonra mehter takımında da kullanılınca Zilciyanlar Osmanlı Sarayı’nın da takdir ettiği ustalar olmuşlardı.
Zilciyan ailesinin bir bölümü 1915 sonrası ABD’ye göç ederek 20’li yıllardan itibaren caz müzisyenlerinin gözdesi olacak zilleri Zildjian markası altında üretmeye devam etti. İlerleyen dönemde geleneksel üretim tarzından uzaklaşıp seri üretime geçseler de Zildjian markasıyla bugün de müzik piyasasında rakipsizler.
Ailenin Türkiye’de kalmayı seçen üyelerinden Mikael Zilciyan ise yaşlanıp ABD’deki akrabalarının yanına gideceği 1978’e dek geleneksel üretimi sürdürdü. Çocuk yaşta Mikael Usta’nın yanına girerek bu sanatı öğrenen iki çırak; Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer, ustalarını gizlice izleyerek öğrendiklerini söyledikleri alaşım sırrını 1978’den sonra kullanmaya karar verdiler ve kendi markaları İstanbul Zilleri’ni yarattılar.
Zildjian bugün dünyaca ünlü davulculara, festivallere sponsorluk yapan büyük bir firma olarak varlığını sürdürüyor. Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer’in çocuklarıysa “İstanbul Agop” ve “İstanbul Mehmet” adında farklı markalarla üretime devam ediyor. Her iki markanın zilleri de hâlen geleneksel üretim biçimini koruması, son formunun çekiç darbeleriyle elle verilmesi, bu sebeple her bir zilin diğerinden farklı tınıya sahip olması sebebiyle dünya çapında ilgi görmeye devam ediyor. İstanbul’a konsere gelen birçok ünlü müzisyen, günümüzde de tıpkı Dizzy Gillespie gibi bu iki İstanbullu zil üreticisini ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.
Gillespie ve davulcusu Charlie Persip, cazcılar için vazgeçilmez olan Zilciyan zilleri hakkında Mikael Zilciyan’dan bilgi alıyorlar.
NASA’nın tanımlanamayan hava fenomenlerine (UAP) ilişkin gözlemlerini kamuoyuyla paylaşması üzerine UFO tartışmaları yeniden alevlendi. İnsanın dışuzaya ilişkin merak ve korku arasında gidip gelen ilgisi, kamerayı eline aldığı andan itibaren sinemaya da yansımıştı. “Ay’a Seyahat”ten “Interstellar”a beyazperdede uzaylılarla temas fantezileri…
New Mexico’daki Los Alamos Laboratuvarı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, 1950 yazında öğle arasında meslektaşlarıyla dünyadışı varlıklar üzerine sohbet ederken basit bir soru sormuştu: “Peki ama neredeler?” Adına sonradan “Fermi Paradoksu” denecek uyumsuzluk böyle doğmuştu. Milyarlarca yıldır varolduğu bilinen galakside milyarlarca yıldız varsa, bu yıldızların etrafındaki gezegenlerden bazılarında “canlılık” koşullarının oluşmuş olması ihtimali akla yatkındı. Buna rağmen, biz neden dışuzaydan gelen ikna edici bir canlılık emaresine henüz rastlayamamıştık?
Aslında dışuzayla ilişkisini merak ve korkunun güdümünde tesis eden insan, bu soruyu muhtemelen kendini bildiği ilk karanlık geceden beri soruyordu. Belki bu yüzden, kamerayı eline aldığı andan beri beyazperdeye yansıttığı fantezileri arasında ilk sırayı kah dost kah düşman olarak çizilen uzaylılara ve uzaya ayırmıştı.
Uzaya dair filmler neredeyse sinemayla yaşıt. İlk temas, 1902 yapımı “Ay’a Seyahat” ile kuruldu. Sinemanın sihirbazı Georges Méliès, bu ilk bilimkurgu filmini, Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Dünyadan Ay’a ve Ay’ın Etrafında romanlarından uyarladı. Ancak Jules Verne’in ziyaret ettiği bu Ay, 17. yüzyılda Kepler, Bacon, Godwin gibi isimlerin yönlendirdiği bilimsel düşüncenin (ve teleskopun!) ütopyacı saiklerle “icat ettiği” bir Ay’dı. Yeni bir kozmolojinin haritasız topraklarında olasılıklar sınırsızdı. Ay’a yolculuk ise liberal bir rüyaydı: Özel teşebbüsün ve yatırımcıların zaferi…
Jules Verne’in hikayesinde Ay’da kimse yaşamıyordu. İddianın esas konusu bilim, teknoloji ve en önemlisi sermaye sayesinde oraya gitmekti; sapasağlam geri dönmek de hikayenin sürprizli mutlu sonu. Méliès’in 17 dakikalık filmine dikkatli bakıldığında ise sömürgeci yayılmacılığın mizahi bir eleştirisi (Beyaz adam bilmediği yerlere şemsiyesiz gitmez!) görülebiliyordu. Filmde insanlar, Ay’dan dönerken yanlarında Ay halkından birini de getiriyorlardı. Sinema, insana benzeyen uzaylıların ilkiyle böylece tanışıyordu.
1902 yapımı “Ay’a Seyahat” sinemanın uzayla ilk temasıydı
Soğuk Savaş gezegeni
1950’lerle birlikte Soğuk Savaş, ABD’ye insanların en çok komşularından korktuğu paranoya atmosferini de beraberinde getirmişti. Bu dönemde sinema, kendilerini gizlemek için insan kılığına giren uzaylılarla tanıştı. 1953 tarihli “It Came from Outer Space”de, uzay gemileri arızalanan uzaylılar bir Amerikan kasabasına zorunlu iniş yapıyor, farkedilmemek için kasaba sakinlerini kaçırıp onların suretine bürünüyorlardı. Aslında niyetleri, ait olmadıkları bu topraklardan bir an önce ayrılmakken, kasabalıların linç girişiminden kılpayı kurtuluyorlardı.
Hikaye, bu yıllarda temelleri atılan, “makbul ve müreffeh yaşamın adresi” banliyöye taşındığında ise işin rengi değişmişti. “Invasion of the Body Snatchers”da (1956) uzaydan gelen bir yaşam formu, ahaliyi bedenlerini bir bir ele geçirmek suretiyle insanlıktan çıkarmıştı. Hikaye, kimine göre Sovyetler’in tektipleştirici, yayılmacı ideolojisine duyulan korkuyu; kimilerine göreyse banliyönün monoton düzeni içerisinde benliğini kaybetmek istemeyen genç bir adamın kabusunu simgeliyordu.
Christopher Nolan’ın yönettiği “Interstellar” (2014) yokoluşun eşiğindeki insanlık için kurtuluşu uzayda arıyordu.
“The Day the Earth Stood Still”de (1951) ise insanlığa mesaj getiren iyi kalpli bir uzaylının başına neler gelebileceği konu ediliyordu. Nükleer silahlanmanın hızlı günlerinde, uzay halklarının elçisi Klaatu ve fedaisi robot Gort, Washington’a uçan daireleriyle inmişti. Hümanist uzaylı Klaatu, insanın saldırganlığıyla kendi kendisine tehdit oluşturduğunu anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Sonunda vuruluyor, ölüyor, diriliyor ve insanlar kendilerine çekidüzen vermezse kıyametin kopacağı kehanetini ilettikten sonra gökyüzüne yükseliyordu. Bu film, “War of the Worlds” örneğindeki gibi muhafazakar korkulardan beslenmiyordu. Hem halkların kardeşliğine dair bir muradı vardı hem de barışsever bir baş karakteri.
Bu hümanizmin taşınabileceği karanlık noktayı ise, Arthur C. Clarke’ın 1953 tarihli Çocukluğun Sonu romanında (ve 2015 tarihli televizyon uyarlamasında) görüyoruz. İnsanlığın nihai iyiliği için artık çocukluğunun sona ermesi gerektiğini düşünen galaktik bir zihnin elçiliğini yapan “hükümdarlar” dünyaya (geri) geliyordu. Sonunda yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla birlikte insana ait pathos namına ne varsa ortadan kalkıyordu ama geride de pek bir şey kalmıyordu doğrusu.
1953 tarihli “It Came from Outer Space”, Soğuk Savaş’ın paranoya atmosferini uzaylılar teması üzerinden yansıtmıştı.
Evreni paylaşmak
1961’de dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ülkesinin 1970 yılı gelmeden Ay’a bir insan indirmeyi ve onu sağsalim geri döndürmeyi hedeflediğini açıkladı. Böylece iki süper güç arasında dünyayı paylaşmak için başlayan yarışta, Yuri Gagarin’in atmosfer dışına çıkmasıyla 1961’de öne geçen SSCB ikinci sıraya düştü.
Evreni başkalarıyla paylaşmanın etiği üzerine düşünen bir yapım olan “Uzay Yolu” da bugüne dek sürecek yayın hayatına 1966’da başladı. Televizyon tarihinin unutulmazları arasındaki bu dizide, olaylar 23. yüzyılda geçiyordu. Bu evrende mantığın güdümünde bir ahlak anlayışına sahip, insan dostu Vulcanlılar sayesinde insanlar uzayı “bükerek” ışıktan hızlı seyahat ediyorlardı. Kaptan Kirk’ün gemisi Atılgan ve mürettebatı, “daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmek” hedefiyle uzayın hudutlarını genişletmeye kararlıydı.
Yıldız filosunun Birinci Emir’i, hiçbir gezegenin kültürüne, yasasına, teknolojik gelişimine müdahale etmemeyi, “yerlilerin” özerkliğine saygı göstererek gözlem yapmayı buyuruyordu. 1965’te Vietnam Savaşı’nın kamuoyu nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı bir dönemde siyaseten epeyce yüklü bir söylemdi bu.
“Star Trek”in sezonunda Mr. Spock’un beyninin çalındığı bölüm.
İçe yolculuk
60’lı ve 70’li yıllar boyunca uzay filmleri ağırlıklı olarak “B tipi” yapımlarından oluşuyordu ki 1968’de benzeri görülmemiş bir fenomen doğdu. Stanley Kubrick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”, görsel efektler konusunda bir kırılma yaratmış; insanın kozmik yazgısına, neredeyse mistik evrimine dair uzayın enginliğine yaraşan derinlikte bir anlatı ortaya koymuştu. Uzay yolculuğu, sinemada bazen insan zihninin karanlık taraflarına bireysel psişik malzemeden oluşan dünyalara doğru da yapılabiliyordu. Tarkovski de bu damardan ilerleyerek “Solaris”le (1972) uzayın psikolojik derinliklerine cesurca giriş yapmış, ardından “Event Horizon” (1997) gibi filmlerle iyiden iyiye dehşetin sahasına varılmıştı.
1979’da Ridley Scott’un “Alien” filmiyle başlayan seride Weyland Yutani Corp. biyolojik silah olarak kullanılmak üzere uzaylı yaratıkları dünyaya getirmeye çalışırken, Ripley karakterinde vücut bulan kadın aksiyon kahramanı arketipi de bilimkurguya armağan edilmişti. Yaratık figürü aracılığıyla canavarlaşan anne, ataerkil toplumların ahvalini de anlatıyordu.
Tarkovski’nin “Solaris”inden (1972)…
Carl Sagan’ın romanından uyarlanan “Contact” (1997), Jodie Foster’ın canlandırdığı baş karakteriyle cinsiyete dair önyargılara bir de inanç-bilim çatışmasını eklemişti.
70’lerden itibaren, insanların uzayda karşılaşabileceklerine dair beklentiler, görsel efektlerin de ilerleyişiyle giderek daha korkutucu bir hâl aldı. Dünyada ve uzayda yaşayan türlü canavarlar içinde en dehşet verici olanın insan olabileceğine dair öyküler de bu döneme damgasını vurmuştu. Ancak büyük stüdyolar, uzay filmlerine pek yatırım yapmıyordu. Steven Spielberg 1982’de büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yaratmıştı. Bu iyimser filmle aynı yılda, Carpenter imzalı paranoya destanı “The Thing” de gösterime girmişti. Kişinin bırakın yanında duran insanları, kendi kendisinin bile ne olduğundan emin olamadığı son derece karanlık bir ruh hâlini yansıtan film, varoluşsal bir dehşeti kan-revan vücut parçalarıyla ve cehennemî metamorfozlarla buluşturmuştu.
Büyük stüdyoların uzay filmlerine yatırım yapmadığı 1982’de Steven Spielberg büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yapmıştı (üstte). Aynı yıl çekilen “The Thing” bambaşka bir uzaylı portresi çiziyordu (altta sağda).
1988’de yine Carpenter imzalı “They Live” bu sefer kamerayı kapitalizmin kaybedenlerinden, ismiyle müsemma inşaat işçisi Nada’nın (Hiç) siyasetçi, gazeteci, işinsanı kılığına girmiş uzaylılarla mücadelesine çevirmişti. Artık şüpheler gizli komünistlere değil, liberal kapitalist ekonominin zenginleştirdiği Reagan şurekasının gizli ajandalarına yönelmişti (Bugün de dünyanın, “Reptilian” denen sürüngen formlu uzaylılar tarafından yönetildiğine dair komplo teorilerine inananların sayısı hiç de az değil).
“Büyük komplolar”a dair en kuvvetli anlatılardan birini 1993’te ilk bölümü yayımlanan “X-Files”da gördük. “X-Files” haftanın canavarı bölümünde Roswell Ufo Vakası’ndan Kar Adamı Yeti’ye uzanan bir komplo teorileri ve şehir efsaneleri katalogu ortaya koyarken, mitoloji bölümlerinde daha büyük bir öykü anlatıyordu. Bu hikayede ABD’nin derin devleti, uzaylılarla teknoloji karşılığında bir anlaşmaya varıyor; vatandaşlarının DNA’sı ve bedenlerini takas ediyordu. Hükümetler hakikati kamudan gizliyor, delilleri karartıyor, düpedüz yalan söylüyordu; hep de o sarsılmaz “millî güvenlik” argümanının arkasına sığınarak…
Stanley Kubrick şaheseri “2001: A Space Odyssey”den (1968) bir kare.
Uzay filmlerinin evreni çok geniş. “The Man who Fell to Earth”deki gibi dünyaya atılmış olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, “District 9”daki gibi kendi dünyasındaki soykırımdan kaçıp, dünyaya sığınmacı olarak geldiğine bin pişman olanlar… İnsanlığa hediyeler, mesajlar taşıyanlar; işgal etmeye ya da bir uzay otobanı yapmaya gelenler… “Interstellar”daki gibi kendine yeni bir gezegen inşa etmeye niyetlenmişken zamanın büküldüğü karadelikte yine insana temas edenler ya da “Arrival”daki gibi anlaşmaya pek hevesli olmayan insanlara çatanlar…
Dönemlerinin korkuları ve arzularıyla şekillenen uzaylı filmlerinin serüvenine bakılınca, insanın kendisine dair hakikati keşfetme çabasıyla aynaya bakar gibi yabancı olana baktığı anlaşılmıyor mu?
“The Day the Earth Stood Still”in (1951) uzaydan gelen iyiniyet elçisi Klaatu, pek de iyi niyetli olmayan insanlar karşısında.
YERLİ FİLMLER
Türkiye’den uzayla bakışmalar
Uçan Daireler İstanbul’da 1955 yapımı bu filmde, İstanbul semalarında görüldüğü söylenen uçan dairelere dair atlatma haber yapmak isteyen iki acar gazeteci, bilgi almak için rasathaneye gidiyor. Uçan daire bu kez Washington’a değil, rasathanenin bahçesine iniveriyor. Filmin büyük kısmında mayolu vaziyette gördüğümüz Merihli uzaylıların tümü dişi ve revü danslarında oldukça başarılılar…
Baytekin: Fezada Çarpışanlar 1967’de, 30’ların popüler çizgiromanı Flash Gordon’dan uyarlanan Baytekin, Şinasi Özonuk’un yazdığı senaryosundan kıyafet ve dekorlarına yüksek bütçesiyle ümit vadetse de yapım sürecinin aksaması ve sette yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü gişede istenen sonucu alamamıştı.
Turist Ömer Uzay Yolunda Hulki Saner imzalı 1973 yapımı bu filmle Yeşilçam, Hollywood’dan önce “Uzay Yolu” malzemesine el atmıştı. Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, kendini Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a bütün mürettebatın hazır bulunduğu Atılgan’ın güvertesinde bir katil zanlısı olarak buluveriyor, bir yandan da herkesle dalgasını geçiyordu. Film, 1966 tarihli “Man Trap” (İnsan Tuzağı) bölümünün yeniden çevrimiydi.
Astronot Fehmi 1978 tarihli Naki Yurter filmi, Aydemir Akbaş’lı bir seks güldürüsüydü. Mekanikleşen hayatından sıkılan memur Fehmi bir gün uzaylı kadınlar tarafından kaçırılır ve yarı çıplak güzel kızlarla dolu bir gezegene getirilir. Burada bir sefahat hayatı sürmek yerine, teknolojiden bunalarak gezegeni yöneten elektronik beyni yokeder ve dünyaya geri döner.
1973 yapımı “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, “Star Trek”ten tanıdığımız Atılgan’ın mürettebatıyla dalgasını geçiyordu.
Badi 1982 tarihli “E.T.” uyarlaması, Spielberg’in filmiyle aynı yıl gösterime girmiş; daha sonra pek çok örneğini göreceğimiz “E.T” yeniden çevrimlerinin ilki olmuştu. Zafer Par’ın yönettiği, Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yapımcı koltuğunda oturduğu ve müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığı film, indiği mahallenin sevgilisi olan bir uzaylının hikayesini anlatıyordu. Görsel efektleri en hafif tabirle sınıfta kalan film, Giovanni Scognamillo’ya “Bu kadar deneyimli sinema adamının bu maceradan ne umdukları anlaşılamamıştır” dedirtmişti.
Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yapımı Çetin İnanç filmi, dünyanın en kötü filmleri arasında gösterilse de uluslararası çapta kült film mertebesine ulaşmış, koleksiyonerlerin gözdesi olmuştu. Cüneyt Arkın ve Aytekin Akkaya, 1977 tarihli “Star Wars” filminden alınan sahnelerin eklendiği bu uzay operasında, Han Solo’nun gemisiyle bilinmeyen bir gezegene düşerler. Karate ile metafiziğin, karton ve plastik maskeli canavarlarla gladyatörlerin ve robotların buluştuğu, son derece eklektik bir kolaj olan film, set olarak kendine kurak bir kaya gezegenini andıran Ürgüp-Göreme’yi seçmişti.
Kaynakça: Fantastik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo,
1969 doğumlu Witold Leśniak, iki yıldır Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu. 2009’dan bu yana Ankara ve İstanbul’da çalışan Leśniak, aynı zamanda tarih eğitimi almış ve Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat. “Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor” diyen Leśniak’ın çocukları da Türkiye doğumlu.
Sayın Başkonsolos, tarih eğitimi almış olmanız, diplomasi alanındaki kariyerinizi nasıl etkiledi?
Tüm iş hayatımı etkiledi diyebilirim. Çalıştığım her iş yerinin, ülkemin, komşu ülkelerin ve dünyanın tarihiyle ortak bir yanı olduğunu erken dönemde gördüm. Etrafımızdaki gerçeklik geçmişte şekillendirilmiştir. İnsanların gelenekleri, hukuk, kurumlar ve nihayetinde uluslararası ilişkiler, hepsi önceki nesillerin deneyim ve çalışmalarından kaynaklanıyor. Tarihten koptuğumuzu ilan ettiğimizde bile tarihe atıfta bulunuruz. Tarihsel olaylar ve süreçler hakkındaki bilgi, bugünü daha iyi anlamamıza ve sorunların üstesinden gelmemize yardımcı olur.
Mayıs 2021’de Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz?
İlk görevim, 20 yıldan uzun bir süre önce muavin konsolos olarak çalıştığım Berlin Büyükelçiliği’ndeydi. O zamanlar şehir hâlâ Soğuk Savaş döneminin birçok izini taşıyordu; Berlin Duvarı’nın boş alanları merkezde, cam ve çelikle parıldayan Potsdamer Platz’ın (Potsdam Meydanı) yanında hâlâ görülebiliyordu. Almanya kültürel olarak Polonya’ya yakın bir ülke; ancak özellikle 2. Dünya Savaşı olmak üzere zor bir tarihi paylaşıyoruz.
Kahire’deki büyükelçilikte çalışmak tamamen farklı bir deneyimdi. Aniden kendimi Avrupa medeniyet çemberinin dışında, piramitlerin, El Ezher Üniversitesi’nin ve Muhammed Ali Camii’nin gölgesinde buldum.
Daha sonraki görevlerim sadece Türkiye’deydi; İstanbul’da, sonra Ankara’da ve şimdi yine İstanbul’da. Dolayısıyla Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor.
Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’de çalışmak arasında nasıl farklar var?
Diplomat olarak çalışırken, başka ülkelerde yaşamaya hazır olmanız gerekir. Bu nedenle diğer kültürlerin sunabileceklerine açık olmak önemlidir. Almanya ve Mısır’daki görevlerimle ilgili güzel anılarım var; ancak bence en verimli olanı Türkiye’de bulunduğum dönem oldu; kariyerimde en çok ilerlediğim ve çocuklarımın doğduğu yer burası. Sonuç olarak Türkiye’ye her zaman bağlı kalacağım.
İstanbul’da en çok hoşlandığınız yer neresi? Türkiye’de ziyaret ettiğiniz yerlerden sizi en çok etkileyenleri de soracağım tabii.
İstanbul’un bir bütün olarak, ilk çağlardan bu yana insanlık tarihini biraraya getiren bir dünya incisi olduğuna inanıyorum. Yenikapı’daki neolitik yerleşim izlerinden Fenike Kalkedonu’na, Yunan Bizansı’na, Roma Konstantinopolisi’ne, Osmanlıların çokuluslu başkenti Kostantiniyye’ye ve modern Türk İstanbulu’na uzanan bu miras, gelecek nesiller için korunmalı ve muhafaza edilmelidir. Şahsen ben tarihî merkezde, Hipodrom’da, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin gölgesinde olmayı seviyorum. Boğaz kıyılarını ve tabii ilginç tarihiyle İstanbul’da Polonya’dan bir parça olan Polonezköy’ü de seviyorum.
İstanbul dışında antik Mardin’den ve ne yazık ki son depremde büyük hasar gören Hatay’dan çok etkilendim. Daha da güzel bir şekilde yeniden doğacağına inanıyorum.
14 yıldır Türkiye’de bulunan Leśniak özellikle 1842’den bu yana gelişen Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemini vurguluyor.
Polonezköy’ün tarihçesinden ve öneminden bahseder misiniz?
Polonezköy’ün (eski adıyla Adampol) kurucusu Prens Adam Czartoryski, 1842’de Polonyalı göçmenleri yerleştirmek için İstanbul yakınlarında (bugünkü Beykoz) bir arazi satın alıyor. Polonyalılar, Rusya tarafından işgal edilen Polonya topraklarındaki zulümden kaçmak için Osmanlı topraklarına geliyorlardı. Prensin vasiyetini yerine getiren kişi Michał Czajkowski (Sadık Paşa) oldu. Polonya birliklerinin Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının yanında yer aldığı Kırım Savaşı’nın 1855’te sona ermesinin ardından, Polonezköy’e bir göçmen dalgası daha geldi. Sonraki yıllarda Polonezköy, İstanbul’un kenarında varlığını sürdürmeye devam etti, Polonyalı sakinleri ise dillerini ve kimliklerini korudular. Örneğin annesi Polonyalı olan ünlü şarkıcı Leyla Gencer buralıdır. Yerleşim, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Günümüzde Polonezköy, haftasonu gezileri için popüler bir yer. Yerel müzeyi (Zosia Teyze’nin Anı Evi), tarihî yazıtların bulunduğu mezarlığı ve kiliseyi ziyaret etmek mümkün. Yerel oteller, restoranlar ve yürüyüş alanları haftasonu hoşça vakit geçirmeye olanak sağlıyor. Polonezköy, Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemli bir sembolü. Son 30 yılda Türkiye’yi ziyaret eden her Polonya cumhurbaşkanı burayı da ziyaret etmiştir.
Rusya-Ukrayna savaşı konusunda düşünceleriniz ve öngörünüz nedir?
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin tarihte bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Rusya’nın askerî saldırganlığa başvurması, Birleşmiş Milletler çerçevesinde işbirliği ve sorun çözmeye dayalı mevcut dünya düzeninin altını oymaktadır. Bu ilkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olan bir ülke tarafından reddedilmesi talihsizliktir. 1 yılı aşkın bir süredir ülkelerini cesurca savunan Ukraynalıların direnme iradesine, cesaretine ve azmine hayranım.
Polonya’nın, komşusu Ukrayna’ya verdiği büyük desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Leśniak: “Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri”.
Ukrayna’ya yardım etmek tabii çok önemli. Bu aynı zamanda kalbimizin de bir refleksidir; ancak siyasi veya askerî destek Polonya’nın tarihî deneyimine dayanmaktadır. Komşu devletlerin genişlemesi bizim için her zaman felaketle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla özgür ve demokratik bir Ukrayna ile komşuluk, güvenliğimiz için hayati önem taşımaktadır.
Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılması ülkenize ne gibi değişiklikler getirdi? Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili olumlu görüşünüz güçlendi mi?
AB’ye katılım Polonya tarihindeki dönüm noktalarından biri. NATO üyeliğinin yanısıra AB üyeliği de Polonya’yı Batı’nın bir parçası olarak tanımlıyor. Bu, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra zaten Polonya’nın siyasi hedefiydi. Uygarlık tercihinin yanısıra, ülkemin AB’ye katılımıyla elde ettiği ekonomik olanaklar da elbette önemlidir. Avrupa’nın insan, işgücü ve sermaye için serbest dolaşım alanına katılım, ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaktadır.
Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda sürdürülmekte olan müzakerelerin başarıyla sonuçlanmasını temenni ediyorum. Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri.
Polonya’nın, Türkiye’deki deprem felaketlerinden sonra verdiği destek hakkında bilgi verir misiniz?
Türkiye’de meydana gelen depremler Polonya’da da şok etkisi yarattı. Hemen yardım organize edildi; kurtarma ekipleri ve uçaklar tonlarca maddi yardımla Türkiye’ye ulaştı. Polonya Ordusu, yardım sağlamak üzere Adana’ya personeliyle birlikte bir sahra hastanesi gönderdi. Gönüllüler ve özel kuruluşlar da yardıma geldi. Polonya’da depremzedelere yardım amacıyla bağış kampanyaları düzenlendi. Ankara’daki büyükelçiliğimiz tarafından koordine edilen yardım programları halen devam ediyor.
1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…
Afganistan’ın dünü ve bugünü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hakkında en bilgili kişi olarak gösterdiği Rubin Barnett’ın sözlerini aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünyanın aynasıdır”. Benzer bir biçimde ünlü Hintli şair Muhammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabete bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.
Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.
Haritaya bakıldığında komşu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suudi Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işimiz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.
20. yüzyılda Afganistan tarihini hızlandıran hadise, SSCB’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zengin olmayan ülkede muhafazakarlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaştan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıllar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.
Taliban aslında Sovyet işgaline karşı mücadele içinde şekillenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından halkın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalkması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalıntılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden canlandırılmasını temsil edecekti.
1992’de rejimin düşmesiyle toprak ağalarının önderliğindeki çeşitli mücahit grupları arasında bir içsavaş süregitti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, çocuklar, sade insanlar bu yıkıntının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kökenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafından öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalışan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakistan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hizip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmiyordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.
1994’te Pakistan’da medreselerde örgütlenen ve adını burada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Taliban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlığına göre, “daha az” kötüydü.
ABD, Taliban’ın ülkede istikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Taliban’ın elde ettiği en büyük yabancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la birlikte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Taliban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir parçasıydı. Mücahit çeteleri arasındaki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kökenlerine göre değişkenlik gösterse de) medeni haklardan feragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.
Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri olduğudur.
Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.
11 Eylül, Afganistan’ın kaderini derinden etkiledi. “Terörizme karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Amerikan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikledi. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendisine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.
1992’de Tarihin Sonu‘nu yayımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yönetimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD tarafından sürekli engelledi.
Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.
ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unutuldu. O dönem ABD dış politikasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” belirtmişti.
Sovyet işgalini mazur göstermenin bahanesi olamaz. Ancak ABD ve müttefiki Pakistan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapısında, çoğunluk Paştunlar arasında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.
11 Eylül 2001’den başlayarak kadınları Taliban’ın boyunduruğundan kurtarma bahanesi altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultusunda Afganistan’ı işgal etti. Karanlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.
Paradoksal olan, Sovyet işgalinden sonra Gorbaçov dönemindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar desteklemiş olduğu rejim 3 yıl dayandığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, daha çekilmesini tamamlayamadan göçmesidir.
Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “medeniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ülkeler”in asla “medenilerin” safına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebilir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (uluslararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çıkarmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan beklemesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hasebiyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırıcı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.
Halkın küçük bir kesimi hariç işgal, genel olarak toplumdaki eşitsizliği daha da derinleştirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da önceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (düğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta olmak üzere) ve 66 bin asker ölmüş. Güvenlik güçlerinin öldürdüğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kaybetmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 milyon insan yer değiştirmiş.
Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
ABD’nin 20 yıllık süre içerisinde ülkeye akıttığı para 2 trilyon 226 milyar Dolar! Savunma Bakanlığı’nın 2020 raporuna göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekilde dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. Sonuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmişken, şimdi ABD’nin Afgan ordusuna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeyeceği maddi imkanlara sahip.
Afgan kalkınmasının başarısızlığı genellikle yolsuzluklara bağlanır. Afganistan yolsuzlukta dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki daha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten ziyade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhangi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir laboratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuzlukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eğilim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacılarından kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardımların yönü devlet lehine değişmeye başladı.
Ancak yolsuzluk ve sorumsuzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçirilmesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alırken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.
Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardımların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kaydırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.
Askerî işleri yapan yükleniciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretinde de önemli bir merkez olmayı sürdürdü. Bir dönem Pakistan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine benzer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kısmı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tarafından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamıştı. ABD işgalinin önemli bir sonucu, afyon üretiminin artışıydı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden giderken, buradan elde edilen paranın çok cüzi bir kısmı “üretici”nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma amacıyla yapılmaz.
Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Taliban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim geçirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önceki gibi bir takım mücahit gruplarının çatışmalarından yararlanarak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump döneminden başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müzakere yürüterek bir strateji geliştirdiler. Biden, Trump’ın başlattığı barış görüşmelerini onayladı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.
Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.
Afgan toplumu klan, kabile, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözkonusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sözediyoruz.
Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta siyasal olarak bir değişim geçirdi. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen aynısı. Demokrasinin ülkede zemin bulamadığı, şeriat uygulanacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkileri düzeltmeden bir tecrit ortamında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.
Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkilerini olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşmeler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sürdürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “terörist” örgütlenmelere izin vermeyecekleridir.
Sayıları 80 bin dolayında olduğu söylenen Taliban güçleri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli kademelerinde yer alarak (bürokrat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorunların altından kalkma kapasitesine sahip değil. 33 milyonluk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında direnmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Taliban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla bezeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.
Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.
Tarih boyunca sayısız istilacının kanlarıyla sulanmış, kısa süren baharların ülkesi Afganistan.. Kimsenin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gözü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…
Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, radikal İslâmcı Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercümanlık yapanların çekilen güçlerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi korku içinde bekliyor.
İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.
Bu ülke, ticaret ve göç yollarının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür burayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afganistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.
Yakın dönemlerde Afganistan, İngiliz işgallerini püskürtmüş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalıları da çekilmeye mecbur bırakmıştır. Ne var ki bu ülkede işgalcilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönüşemeden kaosa sürüklenmesidir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmakta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçeleriyle konuşur. Dağlık coğrafyasına saçılmış kabilelerin altkültürlerini birleştirecek bir uluslaşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz etkisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırmasındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardıllarından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.
Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.
Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngilizlerin 1838-1919 arasında Afganlar ile üç defa savaştığını görürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olmanın her şeyi çözmeyeceğini biliyor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD aynı stratejiyle Afganistan’a girmiştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattığı endişelerle tetiklenmişti. Bunun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun selametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunmasına bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Felaketli Afgan seferinden sonra, sözkonusu manifestoya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.
1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafından yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla değişecekti. Şirket, Rusların ilerlemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusunun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hükümeti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimleri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir orduyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hizmetçi bulundurması nedeniyle, kamp takipçileri ve hizmetkarların sayısı 38.000’i buluyordu. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon hayatına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pasif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.
İngilizler Ocak başında Kabil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngiliz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim William Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabildi. Bu “imha başarısı”, Dost Muhammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük yenilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamayacaklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. Ancak bu defa Rusya’ya karşı İngiliz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı endişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını gösterecek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimine son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına kalacaktı.
İngilizlerin ikinci Afgan macerası, yine Rusların girişimleriyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Kabil’e bir misyon yerleştirmişlerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Muhammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgilerini hazmedememiş olan İngilizler yeni bir sefer açmaya karar verdiler. 1878 sonbaharında Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.
‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)
Ancak, Afganlar toparlandıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki tarafın da çok kayıp verdiği çatışmaları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini işgal etseler dahi gerçek anlamda hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümüze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” denilen çizgiye kadar çekilip toprak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere’nin yıpranmasını bekleyeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu reformcu Emanullah Han İngiltere’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bolşeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ayrıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.
İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts
Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngilizler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afganistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sürdü. İngilizler klasik bölme taktikleriyle Peştun kabileleri arasında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.
Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik ilişki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütarekeye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi savunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Reformist bir yönetici olan Emanullah Han, Atatürk’ün yaptıklarını ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına girmesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının direnci 1928’de bir içsavaş boyutuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonrasında daha ılımlı reformlar peşinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Muhammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde devlet başkanlığına gelen Nur Muhammed de istikrar sağlayamadı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıflattı. Böylece ülkede yeni bir silahlı isyan dalgası başladı.
1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile askerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manevra bahanesiyle Kabil havaalanına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan girerek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.
İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerlerini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldırıya uğramaktan kurtulamadılar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğradıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve mücahitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı karşısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katılanlar ve başka ülkelere gidenlerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akımlar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 milyon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.
SSCB’nin bu batağa saplanması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batakta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunların içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzakta tutan omuzdan atılan uçaksavar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civarında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştüğü gibi, 1986’da başkan olan Muhammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile düze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sürede yıkıldı.
1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğunluğu Peştun olan Tâliban, ülkedeki etkisini artırmaya başladı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırına çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Cezayirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öldürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgütlenmesinin nerelere ulaştığı görülebilir).
SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İslâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekilde hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radikal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mecraya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afganistan’a girmek bu defa Amerikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rusya ve Çin’e karşı etkili bir konum elde edebileceklerdi.
SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).
2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasındaki işbirliği vurgulandı. “Infinite Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyonlar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluşturarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assistance Force – Uluslararası Güvenlik Destek Kuvveti) adı altında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşuna kan döktü.
2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirilecekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başlayıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamının dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tahkimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalışırken, yol kenarlarında patlatılan mayın ve EYP’lerin korkusuyla hareket ettiler.
Bu arada yakın dönem içsavaşlarının tipik manzaralarından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da eksik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalıştıkları ordu ve polis gücü çok sınırlı bir başarı elde etti. Amerikan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güçleri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştırmadı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat buldukları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yönetimlere istenilen ölçüde meşruiyet ve destek sağlamadı.
Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı birlikler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapılan antlaşmaya göre bu yaz sonuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekilmenin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafına terkedilecek.
2001’de başlayan işgale engel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operasyonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günümüzde stratejik noktaları ele geçirmeye devam ediyor. Daha çekilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Tacikistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içeriden hem de dışarıdan kuşatmış halde.
Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası daha boşa çıkmak üzere. Kadınların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.
Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.
Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli içsavaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluşturulan üslerde eğitilen mücahitlere, aralarında Çin ve başta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısının rüşvetçi yöneticilerin, savaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başarısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.
Afganistan, her şeye rağmen, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdürdü. Düzenin bozulduğu her ülkede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı karşıya kalırken, ilk dönemde Batılıların desteklediği mücahitlere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiyle ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini artırma çabaları da Batılılar tarafından endişeyle izlendi.
Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.
Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.
Bu yıpratma savaşı bazı hâlde istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; ancak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle gelerek çekilme yolunu seçmiştir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateşgücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkıntılara maruz kalmıştır.
Bu açıdan Afganistan, siyasi ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülüyor ki, geçmişten dersler çıkarmak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya kaale alınıp alınmayacağı tamamen apayrı bir husustur.