Etiket: soğuk savaş

  • Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…

    Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Fede­ral Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.

    Willy Brandt sadece Alman­ya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanma­yacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğin­de, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşu­na katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlı­ğına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; sa­vaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.

    Siyasi-Tarih-2
    Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.

    Willy Brandt’ın dünya siya­setinde yankılanması, parça­lanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politika­dan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışiş­leri bakanı ve başbakan yar­dımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politi­kasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.

    Siyasi-Tarih-1
    Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.

    Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegras­yonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Bri­tanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Top­luluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avru­pa ve Doğu Almanya ile yakın­laşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

    Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel da­nışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.

    Siyasi-Tarih-3
    Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.

    Guillaume’la ilgili ilk şüphe­ler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güven­lik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşül­medi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guilla­ume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu göz­lemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zama­nın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume göre­vini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sıra­sında bile Brandt’a eşlik etti.

    Federal Alman mercileri ni­hayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstle­nerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve ca­susluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.

    BPK 30.008.359
    Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.

    Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra araların­da ABD Başkanı Nixon’un nük­leer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulun­duğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleye­cekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.

    Stasi ilk defa 1950’lerin ba­şında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e gönder­mişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-De­mokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danış­manı oldu.

    Siyasi-Tarih-5
    Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
    Siyasi-Tarih-6
    “Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…

    Nisan 1974’te Günter Guilla­ume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) ser­best düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kont­rolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret taleple­riyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuz­luğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmeme­siydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırık­lığı derindi. Millî gelir dağı­lımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.

    Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedefleme­mişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Bran­dt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “as­lında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan neden­lerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.

    Siyasi-Tarih-7
    Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.

    Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilme­den önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını ver­di. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kim­se hayırla yad etmiyordu.

    Guillaume 1988’de ya­yımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komü­nist Partisi’ne bir “barış partiza­nı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüş­memesi”ne adadığını söyledi.

    Kendisiyle birlikte tutukla­nan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılma­dan 1987’de Batı’ya taşınmış­tı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guil­laume ise 1995’te öldü.

  • ABD’nin caz diplomasisi ve muhalif trompetçi Gillespie

    ABD’nin caz diplomasisi ve muhalif trompetçi Gillespie

    Caz tarihinin en önemli müzisyenlerinden trompetçi, besteci ve orkestra şefi Dizzy Gillespie, 1956’da Ankara ve İstanbul’da konserler vermiş, tanıştığı Türk müzisyenlerle de aynı sahnede çalmıştı. Gillespie’nin ziyareti, ABD’nin Sovyetler’e karşı yürüttüğü kültürel hegemonya mücadelesinin bir parçasıydı ama, evdeki hesaplar caza pek uymayacaktı!

    Türk gazeteleri, 1956 Nisan ayının son günlerinde ABD’de yaşanan “ırk tefriki” (ayrımı) hadiselerine sık yer verir olmuştu. Meselenin Türkiye’de ilgi çeken başka bir tarafı daha vardı; haberlere bakı­lırsa Güney Carolina eyaletindeki bazı Türk ailelerin çocukları da Beyazların gittiği okullara kabul edilmiyordu. Bu haberin yayımlandığı 27 Nisan 1956’daki gazetelerin iç sayfalarında, Ame­rikan caz tarihinin en önemli isimlerinden Dizzy Gillespie’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili haber vardı: “Amerikalı zenci müzis­yen Dizzy Gillespie ve 22 kişilik orkestrası dün konserler verdiği Ankara’dan uçakla İstanbul’a gel­miştir. Gillespie ve orkestrası 27 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Saray Sineması’nda konserler verecektir.”

    Ertesi günkü gazetelerde Dizzy Gillespie bu kez ilk sayfada boy gösteriyordu: “Türkiye Hafif Garp Müzikleri Sendikası, Gillespie ve orkestrası şerefine Taksim Belediye Gazinosu’nda bir kokteyl parti vermiştir. Türkiye’de ilk defa yerli ve Amerikalı caz sanat­karları ‘jam session’ yapmışlardır. ‘Jam session’ saz sanatkarlarının aynı tempoyu muhafaza ederek muhtelif sazlarla irticalen parça­lar çalmaları demektir.”

    Yine aynı gün, ABD’de yaşayan “Türkler”e yönelik ırkçı muamele meselesinde de müjdeli sayı­labilecek bir sonuca varılmıştı: Güney Carolina’daki sözkonusu aileler ne Türk vatandaşıydılar ne de Türk asıllı. ABD’ye göç etmiş Kuzey Afrikalı atalarının bir zamanlar Osmanlı vatanda­şı olması sebebiyle kendilerini Türk olarak tanımlamaktaydılar sadece. Sorun çözülmüş sayılabi­lirdi artık!

    Muzik-Tarihi-1
    Dizzy Gillespie ve ‘alametifarikası’ haline gelen yamuk borulu trompeti. Bir konser sonrası yaşanan bir kaza sonucu bu hâle gelen trompetinden çıkan sesi çok beğendiği için ömrünün sonuna dek özel olarak bu model trompet yaptırmıştı.

    Ancak gazetelerin gözünden kaçan ilginç bir tesadüf vardı. Günlerdir haberlerini yayımla­dıkları Gillespie, ırk ayrımının nasıl işlediğinin tanığı olmanın ötesinde, ABD’deki ırk ayrımı tar­tışmalarının odağındaki Güney Carolina’da 1917’de doğmuştu.

    Kendisine bu konu hakkında ne düşündüğü sorulmadı. Gerçi Gillespie, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, İran, Pakistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan Ortadoğu-Balkanlar ve sonrasında Latin Amerika turne­lerine çıkmadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından ülkesindeki ırk ayrımı sorunla­rıyla ilgili soru gelirse nasıl cümle kurması gerektiği hususunda uyarılmıştı. Yanıtlarına “Evet, ama…” diye başlaması, ardından “dünyanın neredeyse her yerinde benzer sorunlar görülmekte” diyerek konuyu ABD’yle sınırlı olmayan evrensel bir mesele ha­line getirmesi tavsiye edilmişti. Aslında Gillespie, bu uzun turne­ye zaten Amerikan hükümeti­nin talebi uyarınca ve bir çeşit gayriresmî diplomatik bir görev almayı kabul ederek çıkmıştı!

    Cazın nasıl olup da bir kamu diplomasisi aracına dönüştü­ğünü anlamak için biraz geriye dönmemiz lazım. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD-Sovyetler Birliği arasında başlayan Soğuk Savaş, her iki tarafın da propaganda faaliyetlerine ağırlık vermesini zorunlu kılmıştı. Kültürel hege­monya için kültür-sanat ve spor alanlarında da kıyasıya bir mü­cadele gerekiyordu. Mücadelenin ilk yaşandığı alanlardan biri rad­yo yayıncılığı olacaktı. Sovyetler işe erken koyulmuş, daha 1927’de Ekim Devrimi’nin 10. yılında geniş bir radyo ağına ulaşmıştı. ABD buna 1941’de tüm Avrupa’ya radyo yayını yapan VOA (Voice Of America-Amerika’nın Sesi) ile cevap verdi. Savaş bittiğinde rad­yo yayınlarının da “sivilleşmesi” gerekiyordu. Aralarında Walt Disney’in de olduğu Hollywood yapımcıları Amerikan yaşam tarzı, özgürlük, demokrasi temalı yayınlar için göreve çağrıldılar. VOA’nın yayınlarında müzik de önemli bir yer tutacaktı. Rock’n roll çağı henüz başlamamışken, caz tüm dünyada ve özellikle de Sovyet nüfuzu altındaki Doğu Avrupa’da büyük ilgi görüyordu.

    1954’e gelindiğinde Başkan Eisenhower, “kamu diplomasisi” kapsamında müzik gruplarının dünyanın farklı bölgelerinde konserler vermesi amacıyla bütçeden 5 milyon USD ayrıl­ması için Kongre’yi ikna etti. İşin başında senfoni orkestrası, tiyatro grupları, dans ve bale topluluklarının gönderilmesine karar verilmişti. Ancak senfoni, dans ve özellikle de bale sözkonu­suysa, Sovyetler pek kolay lokma değildi. 1956’da caz müziğinin bu amaçla kullanılması teklifi, Afro-Amerikan senatör Adam Clayton Powell’dan geldi. ABD Dışişleri bu fikri olumlu buldu. Dizzy Gillespie, Duke Ellington, Louise Armstrong’un yanısıra Dave Brubeck gibi Beyaz ya da Benny Goodman gibi Yahudi şöhretlerden de faydalanmaya karar verdiler. Bu arada Kongre içinde buna karşı bir cephe de oluşmuştu. Güney eyaletlerinden gelen bazı senatörler, Siyah caz müzisyenlerinin ABD’nin küresel imajını temsil etmek için uygun olmadığını açıkça dile getirdiler. Bazı senatörlerse “ABD imajının barbarlık düzeyine indirileceği­ni” söyleyecek kadar ileri gitti­ler; ancak Başkan Eisenhower kararlıydı.

    Muzik-Tarihi-2
    Dizzy Gillespie, İstanbul’da davulcusu Charlie Persip ile birlikte dünyaca meşhur zilllerin üretildiği Samatya’daki Zilciyan atölyesini de ziyaret etmişti.

    Dışişleri Bakanlığı yine de caz müzisyenlerine, hele Siyahlara pek güvenmiyordu. Genel olarak “aşırılıklarıyla” bilinen cazcılar istenmeyen hareketler yapabilir, Siyahlar da ırk ayrımcılığı hak­kında Amerikan imajını zedele­yen açıklamalarda bulunabilir­lerdi. Turne öncesi müzisyenlere ne şekilde konuşacakları konu­sunda bilgilendirme toplantısı yapmaya kalktıklarında, Gillespie bir şekilde pasif direniş gösterip katılmamayı başarmıştı. Yıllar sonra bu konu sorulduğunda şunları anlatacaktı:

    “Teklif geldiğinde açıkçası hoşuma gitti. Onurlandırılmış hissettim kendimi. Kendi param ve çabam olmadan büyük bir grupla büyük bir turneye çık­mak iyi fikirdi… ABD’yi temsil etmeyi kabul etmiştim ama bize yapılanları temize çıkarmaya da niyetim yoktu. Sorulan sorula­ra doğrusu neyse onu söyleyerek cevap vermeye kararlıydım. Hakikaten de pek çok soru sor­dular. Grupta kimi Beyazların ol­masına da şaşırdılar. Onlar hep kavga, ayrımcılık, linç haberleri okuyorlardı. Bizse Siyah-Beyaz birlikte çalıyorduk. ‘Gördüğünüz gibi biz beraber çalıyoruz; atala­rım köleydi, bugün başka sorun­lar var; ben muhtemelen göre­mem ama bir gün ABD’de ırkçılık tamamen ortadan kalkacak’ di­yordum.”

    Gillespie, turnenin Pakis­tan-Karaçi konserinde dışarıda kalan “ayak takımı” kapılar açılıp içeri alınana dek sahneye çıkma­yacağını söyleyerek ilk “arıza”sını çıkardı. Kapıları açtırma işini Ankara’da, diplomatlardan ve bürokratlardan oluşan davetli­lerin bulunduğu Türk-Amerikan Dostluğu Derneği’ndeki kon­serde de tekrarlamış; kendisini dışarıdan da olsa dinlemek için toplanan gençleri içeri aldırmış­tı. Üstelik önceki gün kendisini havaalanında karşılayan Süheyl Denizci (bas), Celal Bozkurt (alto saksofon), Erol Pekcan (davul), Hayri Matkap (tenor saksofon) ve Muvaffak ‘Maffy’ Falay’dan (trompet) oluşan ekibi de sahneye davet etmişti.

    Muzik-Tarihi-3
    Ankara Esenboğa Havaalanı’ndaki karşılama töreninde trompetiyle yer alan Muvaffak Falay ve Gillespie arasındaki dostluk yıllar boyu sürdü.

    Gillespie, o sırada Türkiye dışı­na adım atmamış, caz kariyerinin henüz başında olan Muvaffak Falay’dan o kadar etkilenecekti ki; turne dönüşü Amerikalı gaze­tecilere “Türkiye’de inanılmaz bir trompetçiyle tanıştım, Miles Davis ayarında” diyecekti. İlk karşılaşmaları da çok ilginçti. Falay, Esenboğa Havaalanı’nda apronda trompetiyle solosunu atarken Gillespie yanına gelmiş, parça bitince önce sarılmış, sonra da “adınız ne?” diye sormuştu. O sırada 24 yaşında olan ve 2022’de 92 yaşındayken dünya cazında saygın bir isme sahip bir şekilde bu dünyadan ayrılan Falay’ın hayatının sonuna dek her söy­leşisinde aynı neşeyle anlattığı hikayenin devamı çok eğlence­liydi: Adının Muvaffak olduğunu söylemek yerine arkadaşları­nın ona seslendiği gibi “Mafak” demeyi tercih edince Gillespie kahkaha atmış ve “fantastik bir ismin var; Amerika’ya gelirsen çok meşhur olursun” demişti. O sırada İngilizcesi epey zayıf olan Falay, merasim bittikten sonra aralarındaki bu diyalogu bir arka­daşına aktarıp “Neden öyle dedi?” diye sorduğunda kendi deyimiyle dünyası başına yıkılmıştı: “Mafak, Siyah argosunda ‘motherf…er’ın kısaltmasıymış meğer. O günden itibaren yurtdışında adımı Maffy yapmaya karar verdim.”

    Gillespie, resmî konserlerin dı­şında Ankara’da geçirdiği günler­de aynı ekiple gece kulüplerinde “jam session” yapmayı da ihmal etmemişti. İstanbul’daki 1 haftayı da konserler, “jam session”lar ve Boğaz gezintileriyle geçirmiş; arada kimsesiz çocuklar yararına bir davete katılmış, bu davette piyano çalan ve ileride Devlet Sanatçısı unvanı alacak olan 11 yaşındaki piyanist Verda Erman’ı dinlemişti. Performans sonrası küçük kızın elini bir yetişkin­mişçesine dudaklarına götürüp “çok yetenekli bir müzisyensiniz küçük hanım” demişti. Arta kalan zamanda Samatya’ya uğramış, dünya çapında isim yapmış rakip­siz zil üreticisi Zilciyan ailesinin atölyesini de ziyaret etmişti.

    Muzik-Tarihi-4
    Turnenin Pakistan ayağında Gillespie Amerikan Elçiliği’nin tüm itirazlarına karşın sokaklarda halkın arasına karışmış, Karaçi’de trompetiyle yılan oynatmayı bile denemişti.
    Muzik-Tarihi-5
    Gillespie, uluslararası kariyere sahip piyanist Verda Erman’ı (1944- 2014) henüz 11 yaşındayken canlı dinlemiş ve performansından çok etkilenmişti.

    Türkiye’nin ardından geçilen Yunanistan’da, “caz diplomasi­si”nin tüm turne boyunca belki de en çok işe yaradığı konseri verecekti Gillespie. Ekipte yer alan Quincy Jones’un yıllar sonra anlattığına göre Atina konseri en gergin konserdi. 1 gün öncesin­de Yunan öğrencilerle Atina’da okuyan Kıbrıslı Rum öğrenciler ABD büyükelçilik binasını kuşat­mış, taş yağmuruna tutmuştu. Öğrenciler, EOKA’nın Britan­ya sömürge yönetimine karşı başlattığı savaş sebebiyle gergin günler yaşayan Kıbrıs’ta sömür­gecilerin tasfiyesini destekle­meyen ABD’yi protesto ediyordu. Üniversite öğrencileriyle dolu konser bu nedenle gergin başlasa da, bittiğinde seyirciler kendin­den geçmiş, Gillespie’yi sırtla­rına alarak Atina sokaklarında dolaştırmışlardı.

    ABD’nin “caz diplomasisi” sonraki yıllarda Dave Brubeck, Duke Ellington, Louis Armstrong, Benny Goodman, Herbie Mann gibi isimlerle ‘60’lı yılların sonu­na dek Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan turnelerle devam edecekti. Siyah müzisyen­ler ve Dave Brubeck gibi Beyazlar, ABD Dışişleri’nin taleplerini hiç gözetmeyerek dik duruşlarıyla dikkati çektiler. İşin ilginç yanı “kültür ihracı”nın yanısıra bütün bu turneler bir “kültür ithali”ne de yol açacaktı. Özellikle Dave Brubeck, Türkiye’de geçirdiği günlerde İsmet Siral, Erdem Buri gibi müzisyenlerle yaptığı soh­betlerden, onların önerilerinden etkilenerek 9/8 ritmli “Blue Ron­do à la Turc” ya da 5/4’lük ritme sahip dünyanın bugün en bilinen caz parçalarından biri olan “Take Five” gibi Amerikan cazında o güne dek görülmemiş eserlere imza atacaktı.

    Gillespie’ye gelince… Soğuk Savaş’ın resmen sona ermesine az bir zaman kala, 17 Temmuz 1988’de bir defa daha İstanbul’u ziyaret etti. 16. İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne­deydi. 5 yıl sonra, 6 Ocak 1993’te, 76 yaşında hayatını kaybetti.

    ZILDJIAN / ZİLCİYAN ZİLLERİ

    Elle yapılan müzik aleti: Formülü 400 yıldır gizli

    Dizzy Gillespie’nin İstanbul’daki yoğun programı içinde Samatya’ya gidip Zilciyan ailesine ait zil üretim atölyesini ziyaret etmesi boşuna değildi. Bugün dahi caz ve rock müzisyenleri İstanbul’u vurmalı müzik aletlerinden zilin anavatanı olarak kabul ediyor. Zilciyanlar da bu alanda açık ara birinciydi ve 17. yüzyıldan beri alaşımında kullandıkları formülü sır gibi saklayarak ürettikleri ziller, kimse tarafından taklit edilemiyordu.

    Muzik-Tarihi-Kutu-2

    1623’te Trabzon’dan İstanbul’a göç eden Kerope Zilciyan, önce Kayserili Ermeni bir ustadan kilise çanı yapımını öğrenmiş, sonra kendi formülünü geliştirerek zil üretimine başlamıştı. Samatya’yı mesken tutan ailenin ürettiği ziller bir süre sonra mehter takımında da kullanılınca Zilciyanlar Osmanlı Sarayı’nın da takdir ettiği ustalar olmuşlardı.

    Zilciyan ailesinin bir bölümü 1915 sonrası ABD’ye göç ederek 20’li yıllardan itibaren caz müzisyenlerinin gözdesi olacak zilleri Zildjian markası altında üretmeye devam etti. İlerleyen dönemde geleneksel üretim tarzından uzaklaşıp seri üretime geçseler de Zildjian markasıyla bugün de müzik piyasasında rakipsizler.

    Ailenin Türkiye’de kalmayı seçen üyelerinden Mikael Zilciyan ise yaşlanıp ABD’deki akrabalarının yanına gideceği 1978’e dek geleneksel üretimi sürdürdü. Çocuk yaşta Mikael Usta’nın yanına girerek bu sanatı öğrenen iki çırak; Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer, ustalarını gizlice izleyerek öğrendiklerini söyledikleri alaşım sırrını 1978’den sonra kullanmaya karar verdiler ve kendi markaları İstanbul Zilleri’ni yarattılar.

    Zildjian bugün dünyaca ünlü davulculara, festivallere sponsorluk yapan büyük bir firma olarak varlığını sürdürüyor. Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer’in çocuklarıysa “İstanbul Agop” ve “İstanbul Mehmet” adında farklı markalarla üretime devam ediyor. Her iki markanın zilleri de hâlen geleneksel üretim biçimini koruması, son formunun çekiç darbeleriyle elle verilmesi, bu sebeple her bir zilin diğerinden farklı tınıya sahip olması sebebiyle dünya çapında ilgi görmeye devam ediyor. İstanbul’a konsere gelen birçok ünlü müzisyen, günümüzde de tıpkı Dizzy Gillespie gibi bu iki İstanbullu zil üreticisini ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.

    Muzik-Tarihi-Kutu-1
    Gillespie ve davulcusu Charlie Persip, cazcılar için vazgeçilmez olan Zilciyan zilleri hakkında Mikael Zilciyan’dan bilgi alıyorlar.
  • Uzay ve uzaylı filmleri: Yalnız değiliz, var birileri…

    NASA’nın tanımlanamayan hava fenomenlerine (UAP) ilişkin gözlemlerini kamuoyuyla paylaşması üzerine UFO tartışmaları yeniden alevlendi. İnsanın dışuzaya ilişkin merak ve korku arasında gidip gelen ilgisi, kamerayı eline aldığı andan itibaren sinemaya da yansımıştı. “Ay’a Seyahat”ten “Interstellar”a beyazperdede uzaylılarla temas fantezileri…

    New Mexico’daki Los Alamos Laboratuva­rı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, 1950 yazında öğle arasında meslektaşlarıyla dün­yadışı varlıklar üzerine sohbet ederken basit bir soru sormuş­tu: “Peki ama neredeler?” Adına sonradan “Fermi Paradoksu” denecek uyumsuzluk böyle doğmuştu. Milyarlarca yıldır varolduğu bilinen galakside milyarlarca yıldız varsa, bu yıldızların etrafındaki geze­genlerden bazılarında “canlılık” koşullarının oluşmuş olması ihtimali akla yatkındı. Buna rağmen, biz neden dışuzaydan gelen ikna edici bir canlılık emaresine henüz rastlayama­mıştık?

    Aslında dışuzayla ilişkisini merak ve korkunun güdümün­de tesis eden insan, bu soruyu muhtemelen kendini bildiği ilk karanlık geceden beri soruyor­du. Belki bu yüzden, kamerayı eline aldığı andan beri beyaz­perdeye yansıttığı fantezileri arasında ilk sırayı kah dost kah düşman olarak çizilen uzaylıla­ra ve uzaya ayırmıştı.

    Uzaya dair filmler neredey­se sinemayla yaşıt. İlk temas, 1902 yapımı “Ay’a Seyahat” ile kuruldu. Sinemanın sihirbazı Georges Méliès, bu ilk bilimkur­gu filmini, Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Dünyadan Ay’a ve Ay’ın Etrafında romanlarından uyarladı. Ancak Jules Verne’in ziyaret ettiği bu Ay, 17. yüzyıl­da Kepler, Bacon, Godwin gibi isimlerin yönlendirdiği bilimsel düşüncenin (ve teleskopun!) ütopyacı saiklerle “icat ettiği” bir Ay’dı. Yeni bir kozmolojinin haritasız topraklarında olası­lıklar sınırsızdı. Ay’a yolculuk ise liberal bir rüyaydı: Özel teşebbüsün ve yatırımcıların zaferi…

    Jules Verne’in hikayesinde Ay’da kimse yaşamıyordu. İddianın esas konusu bilim, teknoloji ve en önemlisi serma­ye sayesinde oraya gitmekti; sapasağlam geri dönmek de hikayenin sürprizli mutlu sonu. Méliès’in 17 dakikalık filmine dikkatli bakıldığında ise sö­mürgeci yayılmacılığın miza­hi bir eleştirisi (Beyaz adam bilmediği yerlere şemsiyesiz gitmez!) görülebiliyordu. Film­de insanlar, Ay’dan dönerken yanlarında Ay halkından birini de getiriyorlardı. Sinema, insa­na benzeyen uzaylıların ilkiyle böylece tanışıyordu.

    resim_2024-09-01_151255073
    1902 yapımı “Ay’a Seyahat” sinemanın uzayla ilk temasıydı

    Soğuk Savaş gezegeni

    1950’lerle birlikte Soğuk Savaş, ABD’ye insanların en çok kom­şularından korktuğu paranoya atmosferini de beraberinde getirmişti. Bu dönemde sine­ma, kendilerini gizlemek için insan kılığına giren uzaylılarla tanıştı. 1953 tarihli “It Came from Outer Space”de, uzay gemileri arızalanan uzaylılar bir Amerikan kasabasına zorunlu iniş yapıyor, farkedilmemek için kasaba sakinlerini kaçırıp on­ların suretine bürünüyorlardı. Aslında niyetleri, ait olmadıkları bu topraklardan bir an önce ayrılmakken, kasabalıların linç girişiminden kılpayı kurtulu­yorlardı.

    Hikaye, bu yıllarda temelleri atılan, “makbul ve müreffeh ya­şamın adresi” banliyöye taşındı­ğında ise işin rengi değişmişti. “Invasion of the Body Snatcher­s”da (1956) uzaydan gelen bir yaşam formu, ahaliyi bedenleri­ni bir bir ele geçirmek suretiyle insanlıktan çıkarmıştı. Hikaye, kimine göre Sovyetler’in tektip­leştirici, yayılmacı ideolojisine duyulan korkuyu; kimilerine göreyse banliyönün monoton düzeni içerisinde benliğini kaybetmek istemeyen genç bir adamın kabusunu simgeliyordu.

    resim_2024-09-01_151259253
    Christopher Nolan’ın yönettiği “Interstellar” (2014) yokoluşun eşiğindeki insanlık için kurtuluşu uzayda arıyordu.

    “The Day the Earth Stood Stil­l”de (1951) ise insanlığa mesaj getiren iyi kalpli bir uzaylının başına neler gelebileceği konu ediliyordu. Nükleer silahlan­manın hızlı günlerinde, uzay halklarının elçisi Klaatu ve fedaisi robot Gort, Washing­ton’a uçan daireleriyle inmiş­ti. Hümanist uzaylı Klaatu, insanın saldırganlığıyla kendi kendisine tehdit oluşturduğu­nu anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Sonunda vuruluyor, ölüyor, diriliyor ve insanlar kendilerine çekidüzen vermez­se kıyametin kopacağı kehane­tini ilettikten sonra gökyüzüne yükseliyordu. Bu film, “War of the Worlds” örneğindeki gibi muhafazakar korkulardan beslenmiyordu. Hem halkların kardeşliğine dair bir muradı vardı hem de barışsever bir baş karakteri.

    Bu hümanizmin taşınabi­leceği karanlık noktayı ise, Arthur C. Clarke’ın 1953 tarihli Çocukluğun Sonu romanında (ve 2015 tarihli televizyon uyarla­masında) görüyoruz. İnsanlığın nihai iyiliği için artık çocuklu­ğunun sona ermesi gerektiğini düşünen galaktik bir zihnin elçiliğini yapan “hükümdar­lar” dünyaya (geri) geliyordu. Sonunda yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla birlikte insa­na ait pathos namına ne varsa ortadan kalkıyordu ama geride de pek bir şey kalmıyordu doğ­rusu.

    resim_2024-09-01_151304105
    1953 tarihli “It Came from Outer Space”, Soğuk Savaş’ın paranoya atmosferini uzaylılar teması üzerinden yansıtmıştı.

    Evreni paylaşmak

    1961’de dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ülkesinin 1970 yılı gelmeden Ay’a bir insan indirmeyi ve onu sağsalim geri döndürmeyi hedeflediğini açıkladı. Böylece iki süper güç arasında dünyayı paylaşmak için başlayan yarışta, Yuri Gagarin’in atmosfer dışına çık­masıyla 1961’de öne geçen SSCB ikinci sıraya düştü.

    Evreni başkalarıyla paylaş­manın etiği üzerine düşünen bir yapım olan “Uzay Yolu” da bugüne dek sürecek yayın hayatına 1966’da başladı. Televizyon tari­hinin unutulmazları arasındaki bu dizide, olaylar 23. yüzyılda geçiyordu. Bu evrende mantığın güdümünde bir ahlak anlayışına sahip, insan dostu Vulcanlılar sa­yesinde insanlar uzayı “bükerek” ışıktan hızlı seyahat ediyorlardı. Kaptan Kirk’ün gemisi Atılgan ve mürettebatı, “daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmek” hedefiyle uzayın hudut­larını genişletmeye kararlıydı.

    Yıldız filosunun Birinci Emir’i, hiçbir gezegenin kültürüne, yasasına, teknolojik gelişimine müdahale etmemeyi, “yerlilerin” özerkliğine saygı göstererek gözlem yapmayı buyuruyor­du. 1965’te Vietnam Savaşı’nın kamuoyu nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı bir dönem­de siyaseten epeyce yüklü bir söylemdi bu.

    resim_2024-09-01_151307986
    “Star Trek”in sezonunda Mr. Spock’un beyninin çalındığı bölüm.

    İçe yolculuk

    60’lı ve 70’li yıllar boyunca uzay filmleri ağırlıklı olarak “B tipi” yapımlarından oluşuyordu ki 1968’de benzeri görülmemiş bir fenomen doğdu. Stanley Kub­rick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”, görsel efektler konu­sunda bir kırılma yaratmış; insa­nın kozmik yazgısına, neredeyse mistik evrimine dair uzayın enginliğine yaraşan derinlikte bir anlatı ortaya koymuştu. Uzay yolculuğu, sinemada bazen insan zihninin karanlık taraflarına bireysel psişik malzemeden oluşan dünyalara doğru da yapılabiliyordu. Tarkovski de bu damardan ilerleyerek “Solaris”le (1972) uzayın psikolojik derin­liklerine cesurca giriş yapmış, ardından “Event Horizon” (1997) gibi filmlerle iyiden iyiye dehşe­tin sahasına varılmıştı.

    1979’da Ridley Scott’un “Alien” filmiyle başlayan seride Weyland Yutani Corp. biyolojik silah olarak kullanılmak üzere uzaylı yaratık­ları dünyaya getirmeye çalışır­ken, Ripley karakterinde vücut bulan kadın aksiyon kahramanı arketipi de bilimkurguya ar­mağan edilmişti. Yaratık figürü aracılığıyla canavarlaşan anne, ataerkil toplumların ahvalini de anlatıyordu.

    resim_2024-09-01_151312649
    Tarkovski’nin “Solaris”inden (1972)…

    Carl Sagan’ın romanından uyarlanan “Contact” (1997), Jodie Foster’ın canlandırdığı baş karakteriyle cinsiyete dair önyargılara bir de inanç-bilim çatışmasını eklemişti.

    70’lerden itibaren, insan­ların uzayda karşılaşabile­ceklerine dair beklentiler, görsel efektlerin de ilerleyişiyle giderek daha korkutucu bir hâl aldı. Dünyada ve uzayda yaşayan türlü canavarlar içinde en dehşet verici olanın insan olabileceğine dair öyküler de bu döneme damgasını vurmuştu. Ancak büyük stüdyolar, uzay filmlerine pek yatırım yapmı­yordu. Steven Spielberg 1982’de büyük bir risk alarak objekti­fini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yaratmıştı. Bu iyimser filmle aynı yılda, Carpenter imzalı paranoya destanı “The Thing” de gösterime girmişti. Kişinin bırakın yanında duran insanları, kendi kendisinin bile ne olduğundan emin olamadı­ğı son derece karanlık bir ruh hâlini yansıtan film, varoluşsal bir dehşeti kan-revan vücut parçalarıyla ve cehennemî me­tamorfozlarla buluşturmuştu.

    resim_2024-09-01_151316721
    Büyük stüdyoların uzay filmlerine yatırım yapmadığı 1982’de Steven Spielberg büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yapmıştı (üstte). Aynı yıl çekilen “The Thing” bambaşka bir uzaylı portresi çiziyordu (altta sağda).
    resim_2024-09-01_151321451

    1988’de yine Carpenter imzalı “They Live” bu sefer kamerayı kapitalizmin kaybedenlerinden, ismiyle müsemma inşaat işçisi Nada’nın (Hiç) siyasetçi, gazeteci, işinsanı kılığına girmiş uzaylı­larla mücadelesine çevirmişti. Artık şüpheler gizli komünistlere değil, liberal kapitalist ekono­minin zenginleştirdiği Reagan şurekasının gizli ajandalarına yönelmişti (Bugün de dünyanın, “Reptilian” denen sürüngen formlu uzaylılar tarafından yö­netildiğine dair komplo teorile­rine inananların sayısı hiç de az değil).

    “Büyük komplolar”a dair en kuvvetli anlatılardan birini 1993’te ilk bölümü yayımlanan “X-Files”da gördük. “X-Files” haftanın canavarı bölümünde Roswell Ufo Vakası’ndan Kar Adamı Yeti’ye uzanan bir komplo teorileri ve şehir efsaneleri ka­talogu ortaya koyarken, mitoloji bölümlerinde daha büyük bir öykü anlatıyordu. Bu hikayede ABD’nin derin devleti, uzaylı­larla teknoloji karşılığında bir anlaşmaya varıyor; vatandaşla­rının DNA’sı ve bedenlerini takas ediyordu. Hükümetler hakikati kamudan gizliyor, delilleri ka­rartıyor, düpedüz yalan söylü­yordu; hep de o sarsılmaz “millî güvenlik” argümanının arkasına sığınarak…

    resim_2024-09-01_151327957
    Stanley Kubrick şaheseri “2001: A Space Odyssey”den (1968) bir kare.

    Uzay filmlerinin evreni çok geniş. “The Man who Fell to Earth”deki gibi dünyaya atılmış olmanın dayanılmaz ağırlığı al­tında ezilen, “District 9”daki gibi kendi dünyasındaki soykırımdan kaçıp, dünyaya sığınmacı olarak geldiğine bin pişman olanlar… İnsanlığa hediyeler, mesajlar taşıyanlar; işgal etmeye ya da bir uzay otobanı yapmaya gelenler… “Interstellar”daki gibi kendine yeni bir gezegen inşa etmeye ni­yetlenmişken zamanın büküldü­ğü karadelikte yine insana temas edenler ya da “Arrival”daki gibi anlaşmaya pek hevesli olmayan insanlara çatanlar…

    Dönemlerinin korkuları ve arzularıyla şekillenen uzaylı filmlerinin serüvenine bakılınca, insanın kendisine dair hakikati keşfetme çabasıyla aynaya bakar gibi yabancı olana baktığı anla­şılmıyor mu?

    resim_2024-09-01_151335312
    “The Day the Earth Stood Still”in (1951) uzaydan gelen iyiniyet elçisi Klaatu, pek de iyi niyetli olmayan insanlar karşısında.

    YERLİ FİLMLER

    Türkiye’den uzayla bakışmalar

    Uçan Daireler İstanbul’da 1955 yapımı bu filmde, İstanbul semalarında görüldüğü söylenen uçan dairelere dair atlatma haber yapmak isteyen iki acar gazeteci, bilgi almak için rasathaneye gidiyor. Uçan daire bu kez Washing­ton’a değil, rasathanenin bahçesine iniveriyor. Filmin büyük kısmında mayolu vaziyette gördüğümüz Merihli uzaylıların tümü dişi ve revü dansların­da oldukça başarılılar…

    Baytekin: Fezada Çarpışanlar 1967’de, 30’ların popüler çizgiromanı Flash Gordon’dan uyarlanan Baytekin, Şinasi Özonuk’un yazdığı senaryo­sundan kıyafet ve dekorlarına yüksek bütçesiyle ümit vadetse de yapım sürecinin aksaması ve sette yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü gişede iste­nen sonucu alamamıştı.

    Turist Ömer Uzay Yolunda Hulki Saner imzalı 1973 yapımı bu filmle Yeşil­çam, Hollywood’dan önce “Uzay Yolu” malzemesine el atmıştı. Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, kendini Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a bütün mürettebatın hazır bulundu­ğu Atılgan’ın güvertesinde bir katil zanlısı olarak buluveriyor, bir yandan da herkesle dalgasını geçiyordu. Film, 1966 tarihli “Man Trap” (İnsan Tuzağı) bölümünün yeniden çevrimiydi.

    Astronot Fehmi 1978 tarihli Naki Yurter filmi, Aydemir Akbaş’lı bir seks güldürüsüydü. Mekanikleşen hayatın­dan sıkılan memur Fehmi bir gün uzaylı kadınlar tarafından kaçırılır ve yarı çıplak güzel kızlarla dolu bir gezege­ne getirilir. Burada bir sefahat hayatı sürmek yerine, teknolojiden bunalarak gezegeni yöneten elektronik beyni yokeder ve dünyaya geri döner.

    resim_2024-09-01_151339521
    1973 yapımı “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, “Star Trek”ten tanıdığımız Atılgan’ın mürettebatıyla dalgasını geçiyordu.

    Badi 1982 tarihli “E.T.” uyarlaması, Spielberg’in filmiyle aynı yıl gösterime girmiş; daha sonra pek çok örneğini gö­receğimiz “E.T” yeniden çevrimlerinin ilki olmuştu. Zafer Par’ın yönettiği, Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yapımcı koltuğunda oturduğu ve müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığı film, indiği mahallenin sevgilisi olan bir uzaylının hikayesini anlatıyordu. Görsel efektleri en hafif tabirle sınıfta kalan film, Giovanni Scognamillo’ya “Bu kadar deneyimli sinema adamının bu maceradan ne umdukları anlaşılama­mıştır” dedirtmişti.

    Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yapımı Çetin İnanç filmi, dünyanın en kötü filmleri arasında gösterilse de uluslararası çapta kült film mertebesi­ne ulaşmış, koleksiyonerlerin gözdesi olmuştu. Cüneyt Arkın ve Aytekin Ak­kaya, 1977 tarihli “Star Wars” filminden alınan sahnelerin eklendiği bu uzay operasında, Han Solo’nun gemisiyle bi­linmeyen bir gezegene düşerler. Karate ile metafiziğin, karton ve plastik maskeli canavarlarla gladyatörlerin ve robot­ların buluştuğu, son derece eklektik bir kolaj olan film, set olarak kendine kurak bir kaya gezegenini andıran Ürgüp-Gö­reme’yi seçmişti.

    Kaynakça: Fantastik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo,

    Metin Demirhan, Kabalcı Yayınevi, 2005

  • Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    1969 doğumlu Witold Leśniak, iki yıldır Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu. 2009’dan bu yana Ankara ve İstanbul’da çalışan Leśniak, aynı zamanda tarih eğitimi almış ve Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat. “Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor” diyen Leśniak’ın çocukları da Türkiye doğumlu.

    Sayın Başkonsolos, tarih eğitimi almış olmanız, diplomasi alanın­daki kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Tüm iş hayatımı etkiledi diyebi­lirim. Çalıştığım her iş yerinin, ülkemin, komşu ülkelerin ve dünyanın tarihiyle ortak bir yanı olduğunu erken dönemde gördüm. Etrafımızdaki gerçek­lik geçmişte şekillendirilmiştir. İnsanların gelenekleri, hukuk, kurumlar ve nihayetinde ulus­lararası ilişkiler, hepsi önceki nesillerin deneyim ve çalışmala­rından kaynaklanıyor. Tarihten koptuğumuzu ilan ettiğimizde bile tarihe atıfta bulunuruz. Tarihsel olaylar ve süreçler hakkındaki bilgi, bugünü daha iyi anlamamıza ve sorunların üste­sinden gelmemize yardımcı olur.

    Mayıs 2021’de Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonla­rınızdan bahseder misiniz?

    İlk görevim, 20 yıldan uzun bir süre önce muavin konsolos ola­rak çalıştığım Berlin Büyükelçi­liği’ndeydi. O zamanlar şehir hâlâ Soğuk Savaş döneminin birçok izini taşıyordu; Berlin Duvarı’nın boş alanları merkezde, cam ve çelikle parıldayan Potsdamer Platz’ın (Potsdam Meydanı) yanında hâlâ görülebiliyordu. Al­manya kültürel olarak Polonya’ya yakın bir ülke; ancak özellikle 2. Dünya Savaşı olmak üzere zor bir tarihi paylaşıyoruz.

    Kahire’deki büyükelçilikte çalışmak tamamen farklı bir de­neyimdi. Aniden kendimi Avrupa medeniyet çemberinin dışında, piramitlerin, El Ezher Üniversite­si’nin ve Muhammed Ali Cami­i’nin gölgesinde buldum.

    Daha sonraki görevlerim sa­dece Türkiye’deydi; İstanbul’da, sonra Ankara’da ve şimdi yine İstanbul’da. Dolayısıyla Türkiye benim en önemli mesleki deneyi­mim olmaya devam ediyor.

    Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’de çalışmak arasında nasıl farklar var?

    Diplomat olarak çalışırken, başka ülkelerde yaşamaya hazır olmanız gerekir. Bu nedenle diğer kültürlerin sunabileceklerine açık olmak önemlidir. Alman­ya ve Mısır’daki görevlerimle ilgili güzel anılarım var; ancak bence en verimli olanı Türki­ye’de bulunduğum dönem oldu; kariyerimde en çok ilerlediğim ve çocuklarımın doğduğu yer burası. Sonuç olarak Türkiye’ye her zaman bağlı kalacağım.

    İstanbul’da en çok hoşlandığınız yer neresi? Türkiye’de ziyaret ettiğiniz yerlerden sizi en çok etkileyenleri de soracağım tabii.

    İstanbul’un bir bütün olarak, ilk çağlardan bu yana insanlık tarihini biraraya getiren bir dünya incisi olduğuna inanı­yorum. Yenikapı’daki neolitik yerleşim izlerinden Fenike Kalkedonu’na, Yunan Bizansı’na, Roma Konstantinopolisi’ne, Osmanlıların çokuluslu başkenti Kostantiniyye’ye ve modern Türk İstanbulu’na uzanan bu miras, gelecek nesiller için korunmalı ve muhafaza edilmelidir. Şahsen ben tarihî merkezde, Hipod­rom’da, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin gölgesinde olmayı seviyorum. Boğaz kıyılarını ve tabii ilginç tarihiyle İstanbul’da Polonya’dan bir parça olan Polo­nezköy’ü de seviyorum.

    İstanbul dışında antik Mardin’den ve ne yazık ki son depremde büyük hasar gören Ha­tay’dan çok etkilendim. Daha da güzel bir şekilde yeniden doğaca­ğına inanıyorum.

    resim_2024-08-25_031813419
    14 yıldır Türkiye’de bulunan Leśniak özellikle 1842’den bu yana gelişen Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemini vurguluyor.

    Polonezköy’ün tarihçesinden ve öneminden bahseder misiniz?

    Polonezköy’ün (eski adıyla Adampol) kurucusu Prens Adam Czartoryski, 1842’de Polonyalı göçmenleri yerleştirmek için İstanbul yakınlarında (bugünkü Beykoz) bir arazi satın alıyor. Po­lonyalılar, Rusya tarafından işgal edilen Polonya topraklarındaki zulümden kaçmak için Osmanlı topraklarına geliyorlardı. Prensin vasiyetini yerine getiren kişi Mic­hał Czajkowski (Sadık Paşa) oldu. Polonya birliklerinin Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının ya­nında yer aldığı Kırım Savaşı’nın 1855’te sona ermesinin ardından, Polonezköy’e bir göçmen dalgası daha geldi. Sonraki yıllarda Po­lonezköy, İstanbul’un kenarında varlığını sürdürmeye devam etti, Polonyalı sakinleri ise dillerini ve kimliklerini korudular. Örneğin annesi Polonyalı olan ünlü şarkıcı Leyla Gencer buralıdır. Yerleşim, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Günü­müzde Polonezköy, haftasonu gezileri için popüler bir yer. Yerel müzeyi (Zosia Teyze’nin Anı Evi), tarihî yazıtların bulundu­ğu mezarlığı ve kiliseyi ziyaret etmek mümkün. Yerel oteller, restoranlar ve yürüyüş alanları haftasonu hoşça vakit geçirme­ye olanak sağlıyor. Polonezköy, Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemli bir sembolü. Son 30 yılda Türkiye’yi ziyaret eden her Po­lonya cumhurbaşkanı burayı da ziyaret etmiştir.

    Rusya-Ukrayna savaşı konusun­da düşünceleriniz ve öngörünüz nedir?

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali­nin tarihte bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Rusya’nın askerî saldırganlığa başvurması, Birleşmiş Milletler çerçevesinde işbirliği ve sorun çözmeye dayalı mevcut dünya düzeninin altını oymaktadır. Bu ilkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olan bir ülke tarafından redde­dilmesi talihsizliktir. 1 yılı aşkın bir süredir ülkelerini cesurca savunan Ukraynalıların direnme iradesine, cesaretine ve azmine hayranım.

    Polonya’nın, komşusu Ukray­na’ya verdiği büyük desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    resim_2024-08-25_031820031
    Leśniak: “Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri”.

    Ukrayna’ya yardım etmek tabii çok önemli. Bu aynı zamanda kalbimizin de bir refleksidir; ancak siyasi veya askerî destek Polonya’nın tarihî deneyimine dayanmaktadır. Komşu devlet­lerin genişlemesi bizim için her zaman felaketle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla özgür ve demokra­tik bir Ukrayna ile komşuluk, güvenliğimiz için hayati önem taşımaktadır.

    Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılması ülkenize ne gibi de­ğişiklikler getirdi? Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili olumlu görüşünüz güçlendi mi?

    AB’ye katılım Polonya tarihindeki dönüm noktalarından biri. NATO üyeliğinin yanısıra AB üyeliği de Polonya’yı Batı’nın bir parça­sı olarak tanımlıyor. Bu, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra zaten Polonya’nın siyasi hedefiy­di. Uygarlık tercihinin yanısıra, ülkemin AB’ye katılımıyla elde ettiği ekonomik olanaklar da elbette önemlidir. Avrupa’nın insan, işgücü ve sermaye için serbest dolaşım alanına katılım, ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaktadır.

    Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda sürdürülmekte olan müzakerelerin başarıyla sonuç­lanmasını temenni ediyorum. Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkeler­den biri.

    Polonya’nın, Türkiye’deki deprem felaketlerinden sonra verdiği destek hakkında bilgi verir misiniz?

    Türkiye’de meydana gelen dep­remler Polonya’da da şok etkisi yarattı. Hemen yardım organize edildi; kurtarma ekipleri ve uçak­lar tonlarca maddi yardımla Tür­kiye’ye ulaştı. Polonya Ordusu, yardım sağlamak üzere Adana’ya personeliyle birlikte bir sahra hastanesi gönderdi. Gönüllüler ve özel kuruluşlar da yardıma geldi. Polonya’da depremzedelere yardım amacıyla bağış kampan­yaları düzenlendi. Ankara’daki büyükelçiliğimiz tarafından koordine edilen yardım prog­ramları halen devam ediyor.

  • Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

    1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…

    Afganistan’ın dünü ve bu­günü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hak­kında en bilgili kişi olarak gös­terdiği Rubin Barnett’ın sözleri­ni aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünya­nın aynasıdır”. Benzer bir bi­çimde ünlü Hintli şair Mu­hammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabe­te bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.

    Haritaya bakıldığında kom­şu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suu­di Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işi­miz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.

    20. yüzyılda Afganistan ta­rihini hızlandıran hadise, SSC­B’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zen­gin olmayan ülkede muhafaza­karlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaş­tan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıl­lar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    Taliban aslında Sovyet işga­line karşı mücadele içinde şe­killenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından hal­kın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalk­ması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalın­tılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden can­landırılmasını temsil edecekti.

    1992’de rejimin düşmesiy­le toprak ağalarının önderli­ğindeki çeşitli mücahit grupla­rı arasında bir içsavaş süregit­ti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, ço­cuklar, sade insanlar bu yıkın­tının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kö­kenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafın­dan öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalı­şan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakis­tan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hi­zip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmi­yordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.

    1994’te Pakistan’da medre­selerde örgütlenen ve adını bu­rada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Ta­liban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlı­ğına göre, “daha az” kötüydü.

    ABD, Taliban’ın ülkede is­tikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Tali­ban’ın elde ettiği en büyük ya­bancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la bir­likte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Ta­liban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir par­çasıydı. Mücahit çeteleri arasın­daki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kö­kenlerine göre değişkenlik gös­terse de) medeni haklardan fe­ragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.

    Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emir­likleri olduğudur.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.

    11 Eylül, Afganistan’ın kade­rini derinden etkiledi. “Teröriz­me karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Ameri­kan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikle­di. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendi­sine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.

    1992’de Tarihin Sonu‘nu ya­yımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yö­netimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD ta­rafından sürekli engelledi.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.

    ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşru­laştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unu­tuldu. O dönem ABD dış politi­kasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle ba­kılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi ol­duğunu” belirtmişti.

    Sovyet işgalini mazur gös­termenin bahanesi olamaz. An­cak ABD ve müttefiki Pakis­tan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapı­sında, çoğunluk Paştunlar ara­sında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.

    11 Eylül 2001’den başlaya­rak kadınları Taliban’ın boyun­duruğundan kurtarma bahane­si altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultu­sunda Afganistan’ı işgal etti. Ka­ranlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.

    Paradoksal olan, Sovyet iş­galinden sonra Gorbaçov döne­mindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar destek­lemiş olduğu rejim 3 yıl dayan­dığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, da­ha çekilmesini tamamlayama­dan göçmesidir.

    Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “me­deniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ül­keler”in asla “medenilerin” sa­fına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebi­lir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (ulus­lararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çı­karmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan bekle­mesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hase­biyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırı­cı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.

    Halkın küçük bir kesimi ha­riç işgal, genel olarak toplumda­ki eşitsizliği daha da derinleş­tirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da ön­ceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (dü­ğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta ol­mak üzere) ve 66 bin asker öl­müş. Güvenlik güçlerinin öldür­düğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kay­betmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 mil­yon insan yer değiştirmiş.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

    ABD’nin 20 yıllık süre içeri­sinde ülkeye akıttığı para 2 tril­yon 226 milyar Dolar! Savun­ma Bakanlığı’nın 2020 raporu­na göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekil­de dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. So­nuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmiş­ken, şimdi ABD’nin Afgan ordu­suna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeye­ceği maddi imkanlara sahip.

    Afgan kalkınmasının başa­rısızlığı genellikle yolsuzlukla­ra bağlanır. Afganistan yolsuz­lukta dünyanın önde gelen ül­keleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki da­ha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten zi­yade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhan­gi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir labo­ratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuz­lukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eği­lim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacıların­dan kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardım­ların yönü devlet lehine değiş­meye başladı.

    Ancak yolsuzluk ve sorum­suzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçiril­mesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alır­ken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.

    Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardım­ların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kay­dırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.

    Askerî işleri yapan yükleni­ciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretin­de de önemli bir merkez olma­yı sürdürdü. Bir dönem Pakis­tan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine ben­zer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kıs­mı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tara­fından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamış­tı. ABD işgalinin önemli bir so­nucu, afyon üretiminin artışıy­dı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden gider­ken, buradan elde edilen para­nın çok cüzi bir kısmı “üretici”­nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma ama­cıyla yapılmaz.

    Taliban’ın Kabil’i ele geçir­mesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Ta­liban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim ge­çirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önce­ki gibi bir takım mücahit grupla­rının çatışmalarından yararla­narak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump dönemin­den başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müza­kere yürüterek bir strateji geliş­tirdiler. Biden, Trump’ın başlat­tığı barış görüşmelerini onayla­dı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.

    Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
    Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.

    Afgan toplumu klan, kabi­le, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözko­nusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sö­zediyoruz.

    Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta si­yasal olarak bir değişim geçir­di. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen ay­nısı. Demokrasinin ülkede ze­min bulamadığı, şeriat uygula­nacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkile­ri düzeltmeden bir tecrit orta­mında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.

    Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkileri­ni olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşme­ler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sür­dürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “te­rörist” örgütlenmelere izin ver­meyecekleridir.

    Sayıları 80 bin dolayında ol­duğu söylenen Taliban güçle­ri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli ka­demelerinde yer alarak (bürok­rat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorun­ların altından kalkma kapasi­tesine sahip değil. 33 milyon­luk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında di­renmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Ta­liban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla be­zeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.

  • Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.

    Tarih boyunca sayısız isti­lacının kanlarıyla sulan­mış, kısa süren baharla­rın ülkesi Afganistan.. Kimse­nin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gö­zü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…

    Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganis­tan, 2021 yazında yeni bir ka­osun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiy­le birlikte, radikal İslâmcı Tâ­liban’ın yeni bir katliama giriş­mesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercü­manlık yapanların çekilen güç­lerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi kor­ku içinde bekliyor.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.

    Bu ülke, ticaret ve göç yol­larının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür bu­rayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afga­nistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.

    Yakın dönemlerde Afganis­tan, İngiliz işgallerini püskürt­müş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalı­ları da çekilmeye mecbur bırak­mıştır. Ne var ki bu ülkede işgal­cilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönü­şemeden kaosa sürüklenmesi­dir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Öz­bekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmak­ta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçele­riyle konuşur. Dağlık coğrafyası­na saçılmış kabilelerin altkül­türlerini birleştirecek bir ulus­laşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz et­kisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırma­sındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardılla­rından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.

    Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngi­lizlerin 1838-1919 arasında Af­ganlar ile üç defa savaştığını gö­rürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olma­nın her şeyi çözmeyeceğini bili­yor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD ay­nı stratejiyle Afganistan’a gir­miştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattı­ğı endişelerle tetiklenmişti. Bu­nun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun se­lametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunma­sına bağlı olduğunu ileri sürü­yordu. Felaketli Afgan seferin­den sonra, sözkonusu manifes­toya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.

    1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafın­dan yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla de­ğişecekti. Şirket, Rusların iler­lemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusu­nun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hüküme­ti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimle­ri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir or­duyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hiz­metçi bulundurması nedeniy­le, kamp takipçileri ve hizmet­karların sayısı 38.000’i buluyor­du. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon haya­tına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pa­sif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    İngilizler Ocak başında Ka­bil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngi­liz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim Wil­liam Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabil­di. Bu “imha başarısı”, Dost Mu­hammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük ye­nilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamaya­caklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. An­cak bu defa Rusya’ya karşı İngi­liz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı en­dişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını göste­recek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimi­ne son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına ka­lacaktı.

    İngilizlerin ikinci Afgan ma­cerası, yine Rusların girişimle­riyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Ka­bil’e bir misyon yerleştirmiş­lerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Mu­hammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgile­rini hazmedememiş olan İngi­lizler yeni bir sefer açmaya ka­rar verdiler. 1878 sonbaharın­da Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    ‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)

    Ancak, Afganlar toparlan­dıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki ta­rafın da çok kayıp verdiği çatış­maları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini iş­gal etseler dahi gerçek anlam­da hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümü­ze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” deni­len çizgiye kadar çekilip top­rak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İn­giltere’nin yıpranmasını bekle­yeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu refor­mcu Emanullah Han İngilte­re’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bol­şeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ay­rıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts

    Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngiliz­ler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afga­nistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sür­dü. İngilizler klasik bölme tak­tikleriyle Peştun kabileleri ara­sında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.

    Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik iliş­ki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütareke­ye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi sa­vunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Refor­mist bir yönetici olan Emanul­lah Han, Atatürk’ün yaptıkları­nı ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına gir­mesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının di­renci 1928’de bir içsavaş boyu­tuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonra­sında daha ılımlı reformlar pe­şinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Mu­hammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde dev­let başkanlığına gelen Nur Mu­hammed de istikrar sağlayama­dı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıf­lattı. Böylece ülkede yeni bir si­lahlı isyan dalgası başladı.

    1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile as­kerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manev­ra bahanesiyle Kabil havaala­nına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan gire­rek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerle­rini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldı­rıya uğramaktan kurtulamadı­lar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğ­radıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve müca­hitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı kar­şısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katı­lanlar ve başka ülkelere giden­lerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akım­lar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 mil­yon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.

    SSCB’nin bu batağa saplan­ması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batak­ta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunla­rın içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzak­ta tutan omuzdan atılan uçak­savar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civa­rında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştü­ğü gibi, 1986’da başkan olan Mu­hammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile dü­ze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sü­rede yıkıldı.

    1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğun­luğu Peştun olan Tâliban, ülke­deki etkisini artırmaya başla­dı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırı­na çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Ceza­yirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öl­dürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgüt­lenmesinin nerelere ulaştığı gö­rülebilir).

    SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İs­lâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekil­de hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radi­kal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mec­raya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afga­nistan’a girmek bu defa Ame­rikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rus­ya ve Çin’e karşı etkili bir ko­num elde edebileceklerdi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).

    2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasında­ki işbirliği vurgulandı. “Infini­te Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyon­lar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluş­turarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assis­tance Force – Uluslararası Gü­venlik Destek Kuvveti) adı al­tında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşu­na kan döktü.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirile­cekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başla­yıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamı­nın dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tah­kimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalı­şırken, yol kenarlarında patlatı­lan mayın ve EYP’lerin korku­suyla hareket ettiler.

    Bu arada yakın dönem iç­savaşlarının tipik manzarala­rından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da ek­sik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalış­tıkları ordu ve polis gücü çok sı­nırlı bir başarı elde etti. Ameri­kan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güç­leri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştır­madı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat bulduk­ları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yöne­timlere istenilen ölçüde meşrui­yet ve destek sağlamadı.

    Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı bir­likler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapı­lan antlaşmaya göre bu yaz so­nuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekil­menin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafı­na terkedilecek.

    2001’de başlayan işgale en­gel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operas­yonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günü­müzde stratejik noktaları ele ge­çirmeye devam ediyor. Daha çe­kilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Taci­kistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içe­riden hem de dışarıdan kuşat­mış halde.

    Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası da­ha boşa çıkmak üzere. Kadın­ların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.

    Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli iç­savaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluş­turulan üslerde eğitilen müca­hitlere, aralarında Çin ve baş­ta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısı­nın rüşvetçi yöneticilerin, sa­vaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başa­rısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.

    Afganistan, her şeye rağ­men, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdür­dü. Düzenin bozulduğu her ül­kede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı kar­şıya kalırken, ilk dönemde Ba­tılıların desteklediği mücahit­lere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiy­le ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini ar­tırma çabaları da Batılılar tara­fından endişeyle izlendi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.

    Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istila­cı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesinti­siz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.

    Bu yıpratma savaşı bazı hâl­de istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; an­cak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle ge­lerek çekilme yolunu seçmiş­tir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadele­nin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateş­gücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkın­tılara maruz kalmıştır.

    Bu açıdan Afganistan, siya­si ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülü­yor ki, geçmişten dersler çıkar­mak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya ka­ale alınıp alınmayacağı tama­men apayrı bir husustur.