Etiket: sinekli bakkal

  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’in (1820-1910) doğduğu gün olan 12 Mayıs, dünyada ve Türkiye’de Uluslararası Hemşireler Günü olarak kutlanıyor. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Nightingale’den bugüne, Türkiye’de hemşireliğin gelişimi ve profesyonelleşmesi.

    Hemşirelik, çağlar boyun­ca bilim ve teknolojideki ilerlemelerin yanısıra toplumun değişen sağlık ihtiyaç­larına göre gelişti, evrildi. Ne var ki hemşireliğin öteden beri esas olarak kadınlar tarafından üstle­nilmesi ve evlerde gerçekleşmesi sebebiyle; bu mesleğin köklerini saptamak pek kolay değil. Tarih yazıldığından beri insanlar hasta ve yaralılarla ilgilenmişler ve bakım eylemi hep olagelmiş. Bakıcı rolü geleneksel olarak kadınlara, şifacılara, şamanlara düşmüş; doğrudan gözlem ve de­neme-yanılma yoluyla öğrenilen bilgi ve tecrübe nesiller boyunca hem birikmiş hem de ustalardan çıraklara aktarılmış.

    19. yüzyılın ortalarına kadar, bir meslek olarak görülmeyen hemşireliğin kurumlaşmasıda mümkün olmamıştı. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Seli­miye Kışlası’nda beraberindeki bir grup gönüllü kadın ile hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Florence Nightingale, bu faaliyetler sayesinde ölüm oranının ciddi biçimde düştü­ğünü rakamlarla ortaya koydu. Nightingale, hemşirelikte ilk defa epidemiyolojik çalışmaları ve istatistiksel yöntemleri haya­ta geçirdi, hastane kurallarını düzenledi. Bir meslek olarak hemşireliğin ilk tanımını da 1859’da Florence Nightingale yaptı; 1860’ta Londra’da ilk sekü­ler hemşire eğitim kurumu olan St. Thomas Hemşirelik Okulu’nu açarak hemşireliğin saygın bir meslek olarak hayata geçmesini sağladı (Florence Nightingale: Hemşireliğin Ötesinde, #tarih, s: 62, Temmuz 2019).

    Tip-Tarihi-1
    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu 1929 mezunları (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Bizde ise 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire’nin kurulması bir milat olmuş ve tıbbın yönü artık eski usullerden çağın bilimsel yöntemlerine doğru çevrilmişti. Dönemin normlarına uygun hekimler ye­tişmeye başlamış olsa da, yardımcı sağlık personeli geleneksel usta-çırak usulüyle çalışıyordu. Osmanlı toplumunda çocuk ölümlerinin sık olması ebelerin eğitimsizliğine bağlanı­yor; 1842’de çıkarılan bir fer­manla, ebelere eğitim verileceği ve diplomasız ebelere çalışma ruhsatı verilmeyeceği ilan edi­liyordu. 1842-43 eğitim yılında Tıbbiye-i Şahane’de 2 yıllık ebe sınıfı açıldı. Ebe sınıfı yalnızca eğitimli ebeler değil hastabakıcı­lar da yetiştirecek ve hemşirelik eğitiminin de yolunu açacaktı. 1889’dan itibaren ebe sınıfı programına teorik ve uygulamalı “hastabakıcılık usulü” dersleri de eklendi.

    1898’de açılan Gülhane Seriri­yat Hastanesi’nde ilk defa hasta­bakıcı eğitiminin yanısıra düzen­li hastane hemşireliği de başladı. Dr. Robert Rieder’in yönetimin­deki hastanede Almanya’dan gelen rahibe hastabakıcılar çalışıyordu; “şvester” (schwes­ter- kız kardeş) diye hitap edilen bu kadınlara, zamanla “hemşire” diye hitap edilir olmuştu. Farsça kökenli hemşire (hem-şîre, aynı sütten) sözcüğü, kız kardeş anla­mında kullanılıyordu. Türkiye’de hemşirelik hizmetlerinde ilk örnekleri oluşturan bu kadınlar, mesleklerinin farkına varıl­masında ve benimsenmesinde büyük rol oynadılar. 1907’de Londra’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne katılan ve Florence Nightingale ile tanış­ma fırsatı bulan Dr. Besim Ömer Paşa, hemşireliğin bir meslek ol­duğuna ve eğitim gerektirdiğine kanaat getirmişti. Yurda döndü­ğünde hemşirelere olan ihtiyacı ve bir hemşire okulunun açılması gerektiğini Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’ne bildirdi. 1912’de Washin­gton’da yapılan Kızılhaç Kongre­si’ne de katılan Dr. Besim Ömer Paşa, “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Tekliflerim” başlığı ile kaleme aldığı raporda hemşire okulları açılmasının zarureti­ni yineleyecekti. Bu haklı istek ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşecek ve Dr. Besim Ömer Paşa, Türkiye’de modern hemşi­reliğin kurucusu olacaktı.

    Trablusgarp Savaşı’nda yaşa­nan ağır kayıplar sağlık hizmet­lerinin yetersizliğini meydana çıkardı ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1912’de İstanbul-Kadırga’daki hastanede ilk defa gönüllü ka­dınlar için 6 aylık bir hemşirelik kursu açtı. Bu kursu bitirenler, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı cephelerinde gönüllü hemşirelik yapanlar olacaktı.

    Tip-Tarihi-2
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde yapılan hemşirelik derslerinde Besim Ömer Paşa ve öğrencileri (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu, Türkiye’de hemşirelik alanında formel eğitim veren ilk kurum oldu. 1920’de İstanbul’da Amiral Bristol Amerikan Has­tanesi’ne bağlı “Hasta Bakıcılık Dershanesi” olarak kuruldu; cumhuriyetin ilanından sonra yabancı okul statüsünde öğre­nimini sürdürdü; eğitim süresi 1931’e kadar 2 yıl 6 ay iken daha sonra 3 yıla çıkarıldı. 1957’de eği­tim süresi 4 yıla çıkarılan kuru­mun diplomaları Millî Eğitim Ba­kanlığı tarafından onaylanarak, okula “Amiral Bristol Hastanesi Özel Hemşire Sağlık Koleji” adı verildi. Okulun adı 1976’da “Ami­ral Bristol Hemşirelik Lisesi”, 1981’de de “Amiral Bristol Sağlık Meslek Lisesi” olarak değiştirildi. 1991’de kapatılma kararı alınan okul, 1992-1993 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onayı ile lise sonrası 2 yıllık bir programla eğitime devam etti. 1998-1999 eğitim yılında bu program kaldırılarak yüksek okula dönüştürüldü. Günümüzde “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu” olarak eğitime devam etmektedir.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi ise Türkiye’nin ilk ulusal hemşi­relik okuludur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında eğitimli hemşireliğin önemi anlaşılmış, 1924’te İstanbul’da yapılan Hilal-i Ahmer Kongresi’nde Aksaray Sinekli Bakkal Kazasker Ali Bey Konağı’nda hemşirelik okulu açılmasına karar verilmişti. Bu konak Halide Edip Adıvar’ın gelin gittiği, içinde yaşadığı yıllarda Sinekli Bakkal romanını yazdığı konaktı ve hemşire mektebi yapılmak üzere Kızılay’a bağış­lanmıştı.

    Tip-Tarihi-4
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin yardım çalışmalarına gelir toplamak amacıyla bastırdığı kartpostallarda hemşireler (üstte). 23 Haziran 1941 tarihli Vakit gazetesi haberi.
    Tip-Tarihi-3

    Böylece cumhuri­yetin ilk hemşire okulu 1925’te Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından “Hilal-i Ahmer Has­tabakıcı Mektebi” adı ile İstanbul’da 16 öğrenciyle eğitime başladı. İlk 10 yılında ka­bul şartları “okur-yazar, iyi ahlak sahibi ve vücutça sağlam olmak” diye belirlenmişti. 1936’dan itibaren ortaokul mezunu kız öğ­rencileri kabul eden parasız yatılı okulun öğrenim süresi 2 yıl 3 ay­dan 3 yıla çıkarıldı. 1958’den iti­baren 4 yıllık ebelik ve hemşire­lik programına geçen okul, 1974 sonrası giriş sınavı ile öğrenci kabul etmeye başladı. 1995-1996 Yüksek Sağlık Şurası’nda alınan “temel hemşirelik eğitiminin üniversite düzeyinde verilmesi” kararı gereğince, sağlık meslek liselerinde hemşirelik eğitimine son verildi ve okul da 2000’de son mezunlarını verdi.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi, kurulduğu 1925’ten 2000’e kadar 2.718 hemşire mezun vermişti. 2000-2004 arasında “Kızılay Özel Sağlık Meslek Lisesi” olarak acil tıp teknisyenliği ve laboratu­var teknisyenliği bölümlerinde eğitime devam eden okul, 2004’te Türkiye Kızılay Derneği’nin aldığı kararla eğitim faaliyetine son verdi.

    Askerî Hemşirelik Okulu 1939’da Ankara’da Millî Savun­ma Bakanlığı’na bağlı olarak açıldı. 1947’de kapatılan okulun öğrencileri Kızılay Özel Hemşire Okulu’na devredildi. Okul, 1972- 73 ders yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yeniden sağlık meslek lisesi olarak açıldı.

    Tevfik Sağlam Hemşirelik Lisesi, 1943’te Verem Savaş Der­neği İstanbul Erenköy Sanator­yumu’nda tüberküloz hemşiresi yetiştirmek üzere 2 yıllık bir okul açtı; daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlanarak öğretim süresi 4 yıla çıkarılan okul, SSK Sağlık Meslek Lisesi adını aldı.

    1946’dan itibaren Türkiye’nin pek çok şehrinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı hemşi­re, laborant, ebe yetiştiren “Sağlık Kolejleri” açıldı. 1946’da ilk olarak Haydarpaşa Numune ve 1947’de Şişli Çocuk Hastanesi’nde açılan hemşire-laborant okullarını; 1949’da Ankara; 1952’de Erzu­rum, Trabzon, Sivas ve İzmir; 1953’te Diyarbakır ve diğer illerde açılan okullar izledi. Açılış amacına göre hemşire, laborant ve ebe yetiştirilen bu okullarda 1958’e kadar ortaokuldan sonra 3 yıl olan eğitim süresi 4 yıla çıka­rıldı. Sağlık Kolejleri adıyla anılan bu okullar 1976’da Sağlık Meslek Liseleri oldu. 1955’te açılan Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Avrupa ve Türkiye’de üniversite düze­yinde eğitim veren ilk hemşirelik okulu oldu. 1961’de Hacettepe Üniversitesi, İstanbul’da Floren­ce Nightingale, 1982’de Atatürk ve Cumhuriyet Üniversiteleri, 1985’te Gülhane Askerî Tıp Akademisi; daha sonraki yıllarda Marmara, Dokuz Eylül, Gazi Üni­versiteleri’ne bağlı Hemşirelik Yüksek Okulları açıldı.

    1985’te meslek yüksek okullarının 2 yıllık hemşirelik programları ve 1991’de Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fa­kültesi’nin Hemşirelik Önlisans Programı açıldı. 1996’da Ba­kanlar Kurulu kararıyla sağlık meslek liseleri, sağlık hizmetleri meslek yüksekokulları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakül­tesi hemşirelik, ebelik ve sağlık memurluğu programına öğrenci alınmasına son verildi. Bugün birçok üniversitede yer alan hemşirelik fakültelerinde eğitim süresi 4 yıldır ve lisans diploması verilmektedir.

    Hemşirelik alanında ilk defa Hacettepe Üniversitesi’nde 1968’de yüksek lisans ve 1972’de doktora programları açıldı. Günümüzde birçok üniversitenin yüksek lisans ve doktora prog­ramları vardır.

    Tip-Tarihi-5
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Cağaloğlu Hastanesi sağlık heyeti, 1915.

    1933’te İstanbul’da gönüllü hemşireler tarafından kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı. Günümüzde birçok ilde şubesi olan Türk Hemşireler Der­neği, 13 Haziran 1949’da Ulusla­rarası Hemşireler Konseyi (ICN-International Council of Nurses) üyesi oldu. 1954’te “6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu” yürürlüğe girerken, mesleğin statüsünü koruyucu yasal önlemler geti­rildi. 2007’de yenilenen kanunla erkekler de mesleğe girerken, hemşire unvanını almak için fakülte ve yüksekokul mezunu olma şartı getirildi.

    Hemşireliğin profesyonel bir meslek olduğu, Uluslara­rası Hemşirelik Konseyi (ICN) tarafından 1975’te Singapur’da onaylandı. Bu tanıma göre hem­şire, temel hemşirelik öğretim programını tamamlayarak ülkesinde bu mesleği uygulamak üzere nitelik ve yetki kazanmış, yetkisi onaylanmış profesyonel kişidir.

    Tip-Tarihi-Kutu-Nesime
    Nesime Dölen

    BALKAN VE ÇANAKKALE SAVAŞI

    İlkler: Nesime Dölen ve Safiye Hüseyin Elbi

    Tip-Tarihi-Kutu-Safiye
    Safiye Hüseyin Elbi

    İlk Türk hemşirelerden Safiye Hüseyin (Elbi) ve kardeşi Nesime (Dölen) Ha­nım, Balkan Savaşı’nda İngiliz Kızılhaç Cemiyeti’nin kurduğu Asâr-ı Atika Müzesi Hastanesi’nde görevlendiril­di. Burada hasta ve yaralı askerlere bakan, ayrıca ameliyat hemşireliği de yapan iki kardeşe, İngiliz Kızılhaç ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetleri tarafından madalya verildi. Balkan Savaşı’nın ardından Nesime Hanım hemşirelikten ayrıldı; ablası Safiye Hüseyin Çanakkale’den İstanbul’a ağır yaralıları taşıyan Reşit Paşa gemi­sinde görev yaptı. 1925’te açılan Kızılay Hemşirelik Okulu kurucularından oldu; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin 1921’de verdiği Florence Nightingale Madalyası’nı aldı. 1933’te kurulan Türk Hasta Bakıcılar Cemiye­ti’nin kurucu üyesi Safiye Hüseyin Elbi, cemiyetin başkanlığını da üstlendi. Safiye Hüseyin Elbi 1964’te, Nesime Dölen 1976’da vefat etti.

    (Türkiye’nin Florence Nightingale’i: Safiye Hüseyin Elbi. Muzaffer Albayrak; #tarih: s. 70, 2020)

    ÜNİVERSİTELİ UZMAN

    Esma Deniz: Türkiye’nin ilk ‘yüksek’ hemşiresi…

    Tip-Tarihi-Kutu-Esma

    Kavala 1902 doğumlu Esma (Deniz) Ha­nım, Çamlıca İnas Sultanisi’ni 1922’de bitirdi ve aynı yıl Amiral Bristol Hemşire­lik Okuluna girdi; 2 yıl 3 ay süren eğitimin ardından 1924’te mezun oldu. Okulda öğretmen ve uygulama hemşiresi olarak çalışan Esma Hanım; ardından yüksek öğrenim için Columbia Üni­versitesi’ne gitti ve 1929’da hemşirelik lisans, 1930’da yüksek lisans diploması alarak yurda döndü. 1931’den itibaren önce Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde çalıştı. 1937-1943 arasında Kızılay Hemşirelik Okulu’nda öğretmenlik, 1945’e kadar ise yöneticilik yaptı. Amiral Bristrol Hemşirelik Okulu’nda, Şişli Hemşire Ebe ve Laborant Okulu’nda müdür olarak hizmet veren Esma Deniz, sonraki yıllar­da Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’n­da, Hacettepe Hemşirelik Yüksekoku­lu’nda, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Enstitüsü’nde de çalıştı; 1972’de emekli oldu.

    1985’te yapılan bir röportajda “hemşirelik mesleğine ilgi duymamın kökenleri savaşlardan, özellikle Millî Mücadele’den kaynaklanıyor. Ülke­mizin işgal edildiğini görmek üzüntü vericiydi hatta daha doğrusu kabul edilemez bir şeydi… Ülkeme hizmet et­mek istedim. Hemşirelere ihtiyaç oldu­ğu aşikardı…” diyordu. 1933’te gönüllü hemşireler tarafından İstanbul’da kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenle­nerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı ve Esma Deniz derneğin ilk başkanı seçildi. 1954’teki 6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu’nun hazırlanma aşmasında da aktif olarak çalışan Esman Deniz, 21 Temmuz 1997’de hayata veda etti.

    Tip-Tarihi-Kutu-Fahrunnisa

    VAKIF-OKUL-FAKÜLTE

    Fahrünnisa Seden: Nightingale’in izinde

    1907 İstanbul doğumlu, 1926 Arnavutköy Ame­rikan Kız Koleji mezunu Fahrünnisa Hanım, aynı yıl ABD-Detroit’te başladığı Henry Ford Hemşirelik Okulu’ndan 1929’da mezun oldu. 1947’de Atlantic City’de yapılan 9. Uluslararası Hemşirelik Konseyi’ne katılan Fahrünnisa Seden; burada edindiği izlenimlerinden yola çıkarak Florence Nightin­gale’in hemşireliğin temellerini attığı Türkiye’de onun adı ile anılan bir eğitim kurumu meydana getirme fikrini geliştirdi. Bu doğrultuda 22 Mart 1956 Florence Nightingale Hemşire Mekteple­ri ve Hastaneleri Vakfı’nı kuracak; 1961’de ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu’nu öğretime açacaktı (1975’te İstanbul Tıp Fakülte­si’ne, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan okul, günümüzde Florence Nightingale Hemşirelik Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa çatısı altındadır). Halk Sağlığı Niçin? Nasıl? (İtimat Kitabevi, İstanbul 1968) kitabının yazarı olan Fah­rünnisa Seden, 1984’te vefat etti.