Etiket: seul olimpiyatları

  • Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Şeker, karbonhidrat ve et. Antik dönemde aslanın yüreğini yemek cesareti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürdü. Bugün bile et, besin değeri skalasında en tepede. Sporcu beslenmesinin bilimsel bir alan hâline gelmesi ise 1950’ler; vücut geliştirmenin bir spor olarak ortaya çıkmasıyla, 1990’larda “mass monster” (kütle canavarları) devri başladı.

    Paris tam 100 yıl sonra olimpiyatlara üçüncü defa evsahipliği yapacak. 2024 Oyunları için Uluslararası Olimpiyat Komitesi beslenme ile ilgili 3 ana hedef koymuş. Fransa bu yönergelere göre yerel olarak üretilmiş, yiyecek atığını en aza indirecek mönüler geliştirecek ve bitkisel protein içeren çeşitleri öne çıkartacak bir beslenme düzeni sunacak. Fransa önün­deki hedeflere geri dönüşümü de eklemiş. Olimpiyat boyunca kullanılan mutfak malzemeleri, oyunlar bitince yeniden kullanı­ma sokulacak.

    Ülkeler bu gibi büyük organi­zasyonları kendi mutfaklarının tanıtımı için mükemmel bir fırsat olarak kullanıyor. Örneğin Seul Olimpiyatları’ndan (1988) sonra Kore turşusu “kimchi” dünya ça­pında tanınıp sevilmeye başlandı. Organizasyon komitesinin, ünü dünyayı tutmuş Fransız mutfa­ğını bu yönerge ile nasıl yeniden yorumlayacağı merak konusu oldu. Sporcu mönülerinin ve se­yircilere satılacak sandviçlerin gurme bir anlayış ile hazırlan­ması hedeflenmiş. Ünlü şefler­den ve atletlerden danışmanlık alınarak oluşturulan mönüler bakalım sporcu ve seyircileri tatmin edecek mi? Fransa 15 gün boyunca, günde 60 bin porsiyon, toplam 13 milyon adet yemek ile büyük bir operasyonu aksatma­dan, kesintisiz sürdürmek zorun­da. Sahalardakinden çok daha farklı bir mücadele de mutfaklar­da yaşanacak. Bu vesile ile tarih boyunca bedenlerinin sınırlarını zorlayan atletler ne yer ne içerler­di, bir göz atalım.

    1150002274
    Antik çağlardan yüzyılın sonlarına dek sporcuların protein ağırlıklı beslenmeleri gerektiğine inanıldı.

    Antik Yunan’ın olimpik oyun­ları ve Roma’nın arenaları-glad­yatörleri, dönemin sporcularını düşündüğümüzde ilk aklımıza gelenler. Sporcuya özel bir diyetin en eski kayıtlarından biri, 200 metre yarışının galibi Sparta­lı Charmis’in diyeti. MÖ 668’de şampiyon olan Charmis, çok sa­yıda kuru incir yermiş. İncirin şeker oranı düşünüldüğünde, günümüz atletlerinin uyguladı­ğı yüksek karbonhidrat rejimine uygun görünüyor. Antik olimpiyatların güreş şampiyonu Crotonlu Milo, MÖ 540’ta çok daha uç noktada bir beslenme düzeni benimsemiş. Söylenceye göre Milo günlük 10 kilo ekmek, 10 kilo et ve 10 litre kadar da şarap tüketirmiş (Antik Yunan şaraplarının sulandırıla­rak içildiğini gözardı etmeyelim tabii). Milo ayyaşın teki değil, çok başarılı bir atletmiş. İri ve güçlü bir adam olduğunu, kimsenin değil bileğini serçe parmağını bile bükemediğini anlatılardan öğreniyoruz.

    Bir başka örnek de uzun me­safe koşucusu Dromeus’un di­yeti. O da performansını arttır­mak için sadece et yermiş. Bir hayvanı yediğinde onun gücüne sahip olunacağı inancı, çok çok eski bir inanış. Antik dönemde de aslanın yüreğini yemek cesare­ti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürmüş. Bugün bile et, besin değeri skalasında en te­pede yer almıyor mu? Antik çağ­lardan 20. yüzyılın sonlarına dek atletlerin yüksek protein tüke­terek beslenmeleri gerektiğine sorgusuz-sualsiz inanıldı. Eski profesyonel bisikletçilerden Eric De Clerq 90’larda önemli yarış­lardan önce kahvaltıda kocaman bir biftek yediğini anlatıyor.

    Gastro-2
    Vücut geliştirme sporunun 1900-1930 arasını kapsayan dönemdeki kadın vücudunun en çarpıcı örneklerinden Charmion, 1905.

    Gelelim Roma’da arenalarda dövüşen gladyatörlere… Glad­yatör eğitimi iyi para getiren bir işkolu olduğundan, Roma İmpa­ratorluğu sınırları içinde 100’den fazla ludus (gladyatör okulu), Viyana’dan Efes’e kadar eğitim veriyor ve dövüşler düzenliyordu. Coliseum yakınlarındaki Ludus Magnus içlerindeki en büyük okuldu. Yakın zamanda Efes’te bulunan antik bir mezarlıktaki kemikler üzerinde yapılan ince­lemeler, gladyatörlerin yaşamları ve beslenme düzenleri hakkında epey bilgi verdi. Dövüşçülerin çok az et yedikleri; daha çok buğday, arpa ve baklagillerle beslendik­leri kesinleşti. Çoğunlukla bakla ve arpa lapasına benzeyen ve sebzelerle zenginleştirilen bu la­paya puls adı veriliyordu. Romalı Pliny, Doğa Tarihi isimli eserinde gladyatörlere “arpa yiyenler” de­miş zaten. Zamanın ünlü doktoru olan ve herhalde epey bir yara dikmiş olan Galen, gladyatörlerin yediği lapanın bedenlerini irileş­tirdiğini ama etlerinin diri kaslar yerine yağlı ve gevşek olduğunu yazmış; bir de pulsun müthiş gaz yaptığını eklemiş.

    Gladyatörlerin karbonhidrat diyeti, karın ve göğüs bölgesi­nin hafif toplu ve yağlı olmasını sağlıyordu; böylelikle iri-ya­rı, yapılı görünüyorlardı. Diğer yandan derialtı yağ tabakasının kalın olması, aldıkları yüzey­sel yaraların derine işlemesini engelliyor; yaralar çok kanıyor ama kesik sinire kadar inme­diğinden veya hayati organlara erişmediğinden kan-revan içinde kalsalar da dövüşe devam edebiliyorlardı. Ortalığın kana bulanması da seyirlik dövüşler­de halkı coşturuyordu.

    Gladyatörlere yapılan hatırı­sayılır yatırımın boşa gitmemesi için, bu kişilerin yaşam alanları iyi düzenlenmiş ve temel konfor­ları sağlanmıştı. Halkın ve glad­yatörlerin kemiklerindeki kayna­mış kırıklar karşılaştırıldığında, dövüşçülerinkinin çok daha te­miz ve hatasız iyileşmiş oldukları görülmüş. Kemik analizlerinden, odun veya kemik külü ile hazırla­nan bir içecek sayesinde düzen­li kalsiyum desteği aldıkları ve bundan büyük yarar gördükleri anlaşılmış.

    Gastro-3
    Kuru incir yüzyıllarca sporcu diyetinin önemli bir besini oldu.

    Günümüz olimpik atletle­ri de artık gladyatörlere benzer şekilde, karbonhidrat ağırlıklı besleniyor. Karbonhidratın atle­tik performans üzerindeki etki­lerini inceleyen biliminsanları, 1920’lerde Boston Maratonu’n­da yarışan atletlerden ölçümler almaya başlamış; kan şekeri çok düşük olan sporcuların yarış sonunda kötü durumda oldukları farkedilmiş. Böylece zorlu yarış­larda karbonhidrat almanın hi­poglisemiyi önleyip, yorgunluğu gidereceği sonucuna varılmış.

    Ancak sporcu beslenmesinin bilimsel bir çalışma alanı hâline gelmesi 1950’ler. Kanadalı dok­tor E. H. Bensley 1951’de Atletleri Beslemek isimli araştırma kitap­çığında kas kramplarını engelle­mede tuzun, uzun süreli egzer­sizlerde şekerin gerekliliğini ortaya koydu. Buna rağmen bir­çok sporcunun bu bilgileri kabul­lenmesi zaman aldı. Louis Malle 1962’de çektiği “Çok Yaşa Tour” isimli belgeselde, Fransa Bisiklet Turu’na katılan sporcuların kafe ve dükkanlara saldırıp pasta­lar-çörekler yiyerek, hatta şarap içerek güç toplamaya çalıştıkla­rını göstermişti. Araştırmalar so­nucunda dayanıklılık gerektiren dallarda atletlerin karbonhidrat, sıvı ve sodyum almaları gerek­tiği ortaya konulunca, 1965’te ilk “spor içeceği” piyasaya çıktı. Bu­gün de bu içecekler sporcu bes­lenmesinin önemli bir bileşeni olmaya devam ediyor. Hatta spor dalının zorluk düzeyine ve atletin bedensel gereksinimlerine uy­gun kişisel terkiplerde içecek ha­zırlayan firmalar bile var artık.

    Gastro-4
    Gladyatörlerin arena mücadelesini betimleyen zemin mozaiğinde kaslı vücutlar dikkati çekiyor. İtalya’da Via Casilina kazılarında ortaya çıkan mozaik, 3.-4. yüzyıllara tarihleniyor.

    Yine aynı dönemde bilimin­sanları, İsveç’te atletlerden doku kesileri alarak incelemeler yap­tılar. Bunlar sonucunda, kaslarda karbonhidratın bir depolanma şekli olan glikojenin performan­sa etkisi üzerine önemli sonuçla­ra vardılar; hareket öncesi kasları karbonhidratla yedekleyerek, zorlu bir eforun çok daha uzun sürdürülebileceği sonucuna vardılar. Böylece sporda “kar­b-yükleme” uygulaması atletler üzerinde denenmeye başladı. Ünlü İngiliz maratoncu Ron Hill bu teoriyi ilk deneyen kişi ola­rak hatırlanır. Yarış öncesi sıkı bir karbonhidrat yoksunluğu­nun ardından, yarışa günler kala karbonhidrat yüklemesi yapmış ve 1969 Avrupa Atletizm Şam­piyonası’da zirveye ulaşmıştı. O zamandan bu yana “önce yok­sunluk sonra yükleme” pratiği­nin optimal glikojen depolaması için çok gerekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak atletlerin yarışlara az zaman kala pilav, makarna ve patates yiyerek hazırlanmaları beslenmede hâlâ geçerli pratik olarak devam ediyor. O kadar araştır, dön-dolaş, sen gel gladya­törlerin bildiğini doğrula! Gerçi bu bilgiye sporcunun bedeninde depolanmış yağın daha verimli kullanmasını sağlamak için ara­lıklı oruç ve “düşük karbonhidrat, yüksek oranda yağ” ile beslenme (LCHF) yöntemini ekleyebilmişiz bilgi olarak. Araştırmalar sürü­yor elbet. Açıklama bekleyen çok konu var daha.

    Gastro-5
    20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan enerji içecekleri, bugün sporcu beslenmesinin önemli bileşeni.

    Her biri 200-225 kilo çeken yağlı-göbekli Sumo güreşçileri­nin günde 7-10 bin kalori ile bes­lenmelerine rağmen muazzam cüsseleri ile nasıl sağlıklı kala­bildikleri de ilginç bir araştırma konusu. Bu sporcular kahvaltı­yı atlayarak 2-3 saat antrenman yapıp saat 11.00’de büyük bir öğle yemeği yiyor; bunun metabo­lizmayı yavaşlatıp yağ depola­masına neden olduğu biliniyor. Yemekleri “Sumo güveci” diyebi­leceğimiz “Chanko-Nabe”: Tavuk veya etsuyu içinde pişmiş envai çeşit sebze ve protein (çoğunlukla balık, tavuk, köfte ve tofu) içeren koca bir tencere güveç. Bunu öğ­leye doğru yiyerek uzun bir uyku­ya yatıyorlar. Akşam yemeğinde de kızarmış balık veya tavuk, pi­lav-erişte yiyip, bira içerek günü tamamlıyorlar. 30’lu yaşların başında emekli olan çoğu Sumo güreşçisi, ilk yıl içinde 75-100 kilo verebiliyor. Gözümüze çok şişman ve sağlıksız görünseler de, haftada 7 gün, günde 6 saat antrenman yapan bu sporcuların bedeninde görünen yağlar deri­nin hemen altında depolandığı için hayati tehlike oluşturmuyor ve kan sayımları son derece sağ­lıklı olduklarını gösteriyor.

    İnsan bedeninin sınırlarının çok zorlu sınavlara tabi tutuldu­ğu birçok spor dalı var: Bisiklet, dekatlon, kayak, triatlon, uzun mesafe yüzücülüğü, serbest da­lış… Ancak bir spor dalı var ki sporcular bedenin fiziksel görü­nümünü değiştirme konusunda rekabet ediyor: Vücut geliştirme. Bir spor olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor. Hedeflenen beden görünümle­ri açısından bu sporun tarihsel olarak 4 ayrı dönemi var. Bronz dönem, 1900’lerden 1930’lara ka­dar sporun elyordamı ile başladı­ğı, görünümlerin en doğal olduğu dönem. Bu dönemin sporcuları beslenmelerine dikkat etmek­le birlikte iyi ve doğal gıdalarla beslenmeyi yeterli bulmuşlar. Aşırı antrenmanlar yapmamış, bedenin normal sınırları içeri­sinde kas geliştirmek için çalış­mışlar. Bu sporun babası sayılan Eugene Sandow, protein ağır­lıklı ve doğal gıdalarla dengeli beslenir, arada kek ve dondurma atıştırır, bira-şarap içermiş. Her gıda grubundan yemek yemeye, doyunca durmaya ve sindirime yardımcı olmak için yiyecekleri çok çiğnemek gerektiğine ina­nırmış. Gümüş ve Altın dönem üçgen vücutların, yani göğüs ve pazuların, sırt kaslarının çok ge­liştirilmeye başlandığı dönem. 1950’lerden itibaren sporcula­rın yeni keşfedilen steroid’lere erişimi artınca bedenler artık insan fizyolojisinin de ötesinde geliştirilmeye başlanmış. Altın dönemin en tanınan ve sevilen sporcusu Arnold Schwarzenne­ger film yıldızı olunca, küçük bir meraklı gruba hitap eden bu spor çok daha geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başlamış.

    Gastro-6
    Günde 7-10 bin kalori ile beslenen Sumo güreşçilerinin, kahvaltı öğününü atlayarak saat 11’de yediği “Chanko-Nabe” (solda altta).
    Gastro-7

    Altın dönemin sonuna kadar sporcular üçgen vücutlarına rağ­men yine de orantısal olarak göze hoş görünüyorlardı. 1990 ile 2010 arası ise “mass monster” (kütle canavarları) diye tanımlanan ve insan ötesi bir görüntü için çalı­şan vücutçuların ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemin “babası” denilen ilk “canavar” Dorian Ya­tes, önceleri normal bir vücutçu iken gözlerden ırak geçirdiği bir senenin sonunda 15 kilo alarak 135 kilo ağırlıkla podyumlara döndü. Sene 1992 idi. İnsülin ve büyüme hormonu kullandığı ri­vayet edildi. Seyirciler Dorian’ın aşırı şişmiş her bir kasının her bir lifini ayrı ayrı görebilmekten mest olmuşlardı.

    Bir “mass monster” ne yer içer de bu hâle gelir? Bu sporcuların “çok ye ki çok büyüyesin” diye özetleyebileceğimiz beslenme düzeni, gırtlağına kadar doyma ile açlıktan ölme arasında seyre­den bir sürekli yeme hali. Günde 7-8 defa, protein-karbonhid­rat-yağ dengesinden hiç sapma­dan, antrenman öncesi ve sonrası öğünlerini gram gram hesap­layarak kendileri hazırlıyorlar. Kahvaltı günün en önemli öğünü deriz ya; bir “mass monster” öğü­nüne örnek verelim: 15 yumur­tanın beyazı, 3 tam yumurta, kızarmış ekmek, 1 kâse yulaf, multivitamin tabletleri ve bir bar­dak portakal suyu.

    İyisi mi onlara çalışmaların­da başarılar dileyerek kendi sof­ralarımıza bakalım biz. Arada­bir kaymaklı ekmek kadayıfı da yenmesin mi? Yumurta, tavuk ve şiş kebapla ömür geçer mi? Gerçi yanında pilav, patates de oluyor ama… Yok yok; kaymaklı ekmek kadayıfı şart!

  • Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Halterde üç defa olimpiyat şampiyonu olan, dünya rekorlarının sahibi Naim Süleymanoğlu yaşayan bir efsane, müthiş bir başarı öyküsüydü. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film yapılabilecek Süleymanoğlu, emekli ve küskün şekilde veda etti hayata. Hikâyesi o kadar gerçek, başarıları o kadar sahici ve unutulmaz, kendisi o kadar insandı ki.

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Milyonları ekran ba­şına mıhlamayı ba­şarmış bir modern zaman kahramanı… 1.47 metre­lik boyuyla dünyaları kaldıran bir Herkül. Rekorlarla dalga geçen bir madalya koleksiyo­neri. İki komşu ülke arasında gidip gelen, filmlere konu ola­cak bir operasyonla kaçırılan sporcu. Kendi ağırlığının üç ka­tını kolaylıkla kaldıran tarihin gelmiş geçmiş en iyi haltercisi. Podyumdan uzaklaştıktan son­ra köşesine çekilen küskün bir insan. Ve 50 yaşında sonlanan buruk bir öykü…

    Naim Süleymanoğlu Bulga­ristan’da bir Türk ailenin çocu­ğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1967’ydi. Onu en ya­kından tanıyanlardan gazeteci Celal Demirbilek’in anlattığına göre eve yetişemeyen annesi, onu mezarlıkta doğurmuştu. Ortanca oğlandı; kendi deyi­şiyle evin angaryaları ona kalı­yordu. Daha ufacıkken okulda haltere merak sarmış arkadaş­larının peşinden bu sporla ta­nışıyordu. Giderek yüklendiği ağırlık katlanıyordu.

    O kısacık boyu, başarı için biçilmiş kaftandı; gerisi des­tandı…

    Bu ufak tefek delikanlı, ilk dünya rekorunu 1982’de Dün­ya Gençler Şampiyonası’nda kırmıştı. Henüz 15 yaşınday­dı. Yaptıkları adeta yapacakla­rının teminatıydı. Ailesi Naim dese de, resmî kayıtlardaki adı Naum Shalamanov idi. Doğu Bloku 1984 Los Angeles Olim­piyat Oyunları’nı boykot edin­ce, aynı yıl dünyanın dörtbir köşesinde ağırlığının üç katını kaldıran sporcu, “47 ayın sulta­nı”yla tanışmak için beklemek durumunda kalmıştı.

    Yeri gelmişken anımsatma­lı, tarihte kendi ağırlığının üç katını kaldıran ilk sporcu Ste­fan Topurov’du. Naim’in 19 Ka­sım’daki cenaze törenine katı­lanlardan biri olan Bulgar hal­terci, 1983’te bunu başarmıştı.

    4897575Unutulmayı kaldıramayan şampiyon_17
    Şampiyon ikili
    Naim Süleymanoğlu ve kendisinden bayrağı devralan Halil Mutlu’nun satranç pozu 2001’de Visa Olimpik Koleksiyon Fotoğraf Albümü’ne girmişti.

    Derecelerini sürekli geliş­tirse de rekortmen delikanlı­nın yüzü pek gülmüyordu. Bul­garistan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politi­kaları, onu giderek ailesinin va­tanına yaklaştırıyordu. Türki­ye’ye kaçmak istediği kulaktan kulağa yayılıyordu. Daha kimse Naim’i tanımazken, Sofya’da onunla tanışan Demirbilek, birkaç yıl sonra Avustralya’da kaybolan Bulgar haltercinin haberini duyuruyordu. Bulgar yetkililer aslında onu kaybetmemek için çok çabalamıştı. Kimi organizas­yonlara götürülmüyor, sürekli korunuyordu. Melbourne’de­ki bir anlık dalgınlık, bir ülke­nin spor yazgısını değiştirdi. Büyükekçiliğe sığınan “Cep Herkül’ü”, zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın bizzat ilgilendi­ği asrın operasyonuyla Türki­ye’ye ayak basmıştı.

    Tayfun Bayırdır Socrates dergisinin Naim dosyasında o filmlere konu olacak kaçış hikâyesini şöyle anlatıyordu: “Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak ya­zışmalar yapılıyor. Naim, Mel­bourne’deki dünya şampiyo­nasını kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrı­lıyor, bir café’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyor­lar; Datsun marka sarı bir oto­mobile bindirip bir kahvehane­ye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde ca­mideki Türk topluluğu namaz­da, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor; Özal ‘derhal gelecek’ diyor ve Na­im önce Londra’ya, ardın­dan özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor”.

    Örtülü ödenek kavramıyla bazıla­rı onun sayesinde tanışmıştı. Türkiye adına yarışabilme­si için Bulgaristan’a verilen para devletin kasasından çıkmıştı. 1 milyon 200 bin dola­ra asrın transferi ya­pılmıştı. Sonradan bu miktarın yedi milyon dolar olduğu ve para­nın kaybolduğuna dair haberler çıksa da bir şey kesindi, Naim Sü­leymanoğlu efsanesi resmen başlamıştı!

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon
    Turgut Özal, Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye getirtilmesiyle bizzat ilgilenmişti.

    Yeni adıyla yeni ülkesi adına yarıştığı 1988 Avrupa Halter Şampiyonası, aynı yıl Seul’de düzenlenecek Olimpi­yat Oyunları’nın adeta frag­manıydı. Galler’de Topurov’un önünde dünya rekoruyla gülen küçük dev adam Güney Ko­re’de kendisiyle yarışıyor, altı dünya, dokuz Olimpiyat rekoru kırarak zafere ulaşıyordu.

    1968’den bu yana Olimpi­yat’ta birinciliğe hasret olan ülkenin özlemi son bulmuştu. Güreş dışında ilk defa altın gel­mişti! Omuzlarında yükselen 190 kilo, halter tarihinin en iyi kaldırışıydı. Ülkeye dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan sporcu, dünyaca ünlü Time dergisine de kapak olmuştu.

    Tarihe geçtiği 20 Eylül 1988 günü adeta zaman durmuş; milyonlar TRT ekranlarının başında mıhlanmıştı. Türki­ye’de haltere ilgi artıyor, onun boy gösterdiği tüm organizas­yonlar nefesleri kesiyordu. Rahmetli Hüseyin Başaran’ın sesi hafızalara kazınıyor, “Haydi Naim” milyonların duygularına tercüman olu­yordu.

    Küçük dev adam, 1992 Bar­celona’da güle oynaya unvanını koruyordu (İkinci olan Nikolay Peshalov 25 yıl sonraki cena­zede yerini alacak, rakibini son yolculuğunda yalnız bırakma­yacaktı).

    1996’da olimpiyat meşa­lesi Atlanta’da yanmıştı. Yeni Dünya’da halter tarihinin en unutulmaz müsabakası yapı­lıyordu. 64 kilogram finalleri, penaltı atışlarına giden Dünya Kupası finallerinden heyecan­lıydı. Naim ile Valerios Leoni­dis’in unutulmaz düellosunda beş dakikada dört dünya reko­ru kırılıyor; zafer yine Kırcaali­li o ufacık dev adamın oluyor­du. Cep Herkül’ü üst üste üçün­cü defa Olimpiyat’ta şampiyon olarak tarih yazmıştı. (O “hal­ter muharebesi”nin kaybeden tarafı Leonidis de, 21 yıl sonra arkadaşının tabutunu öperek uğurladı). Rakipleriyle reka­betleri muazzam dostluklar doğurmuştu. Kâh Türkçe kâh Rusça konuşmuşlar, birbirleri­ne büyük saygı duymuşlardı.

    2000’de sakatlığının göl­gesinde Sydney’e dördüncü olimpiyat zaferi için giden 33 yaşındaki efsane sporcu “sıfır çekmişti”. Altın artık Hırvatis­tan adına yarışan Peshalov’un olmuştu.

    Emekli olan Naim köşesine çekildi. Arada haberlere konu olsa da, küskünlüğü yüzün­den okunuyordu. Sonrasında ondan gelen haberler içaçıcı değildi. Hep sağlık sorunları haber oluyor, gözler doluyordu. Sanki o çekilmemiş en güzel filmin sonu geliyordu.

    Tarihin en büyük halterci­sinin öyküsü 18 Kasım 2017’de sonlandı. Başka bir ülkede ya­şasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film olurdu ya, neyse. MFÖ’nün ondan ilham alarak yazdığı şarkı bile kayboldu