Etiket: sayı:99

  • Zelzelenin kendisi çok ama yayın neredeyse yok

    Osmanlı basınında deprem üzerine yayınlar neredeyse yoka yakındır. Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkında Malumat (1897) isimli eserde, dönemin büyük biliminsanlarından Seydişehri Mahmut Esat Efendi’nin yazara hitaben gönderdiği bir mektup da yer alır. 1909 tarihli Şehbal mecmuasında ise “Sismograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir yazı bulunmakta.

    Osmanlı basınında 1831’de çıkmaya baş­layan ilk gazetemiz Takvim-i Vekayi’den Arapça harflerin kaldırıldığı 1928’e kadar; deprem felaketi ile ilgi­li bir döküm veya bir kaynak taraması bulunmamaktadır. Bu süre zarfında kitap, maka­le, gazete yazısı gibi şekillerde yazılmış yayınlar hakkında da derli toplu bir çalışma yoktur. Bugüne kadar yaklaşık 200 yıllık zaman diliminde, elbet­te depremler ile ilgili haberler, jeoloji ile ilgili birtakım yayın­lar, görsel malzemeler bulu­nuyor. Bunları biraraya getirip hiç olmazsa dijital bir arşiv­leme yapılması büyük bir ge­reklilik.

    Sahaflık hayatım boyunca Prof. Celal Şengör dışında Os­manlı basınında jeoloji alanın­da basılı yayınları toplamaya çalışan bir kimseyi görmedim. Kendisi deprem, arziyat yani jeoloji ve fen bilimleri alanın­da basılı bütün kaynakları top­lamayı hâlen ısrarla sürdür­mektedir.

    1897 tarihli Zelzele Hakkında Malumat isimli eser, günümüz harfleriyle basılmayı bekliyor.

    Eski harflerle basılmış eserler içinde “Zelzele” başlık­lı olanların sayısı bir elin par­maklarını geçmez. Bunların içinde biri, depremler üzerine döneminin bilgilerini yansı­tır. İzmirli bir yazar ve çevir­men olan Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkın­da Malumat (1897) isimli eser, İstanbul’un ünlü Ermeni ya­yıncılarından Kasbar Efendi tarafından adına kayıtlı mat­baada basılmıştır. 139 sayfa­lık küçük boyutlu (16×11 cm.) bu eser, Maarif Nezareti’nin 12 Haziran 1313 tarihli ve 403 sayılı ruhsatıyla Kasbar Efen­di’nin Bâbıâli Caddesi’nde 25 numaralı matbaasında üretil­miştir.

    Ali Muzaffer Bey, Sultan 2. Abdülhamid döneminde İz­mir’de bir süre Hizmet gazete­si gibi süreli yayınlarda yazı­lar yazmıştır. Kamil Paşa’nın mektupçusu Rusçuklu Hayri Bey’in yeğeni olan Ali Muzaf­fer, 1894’te İstanbul’a taşınmış ve hemen 1 sene sonra Kürre-i Arzın Suret-i Teşekkülü isim­li eserini 1895’te İstanbul’da yayımlamıştır. İstanbul’da Saadet gazetesinde yazarlık, Marifet dergisinde ise başya­zarlık yapmıştır. İyi derecede Fransızca bilen Ali Muzaffer, Werther’den çeviriler de yap­mış ve yayımlamıştır. 1896’da yazara rütbe-i sâlise ihsan buyrulmuştur. 1912’de öldüğü tahmin edilen Ali Muzaffer’in 1891-1911 arasında yayımlan­mış pek çoğu çeviri 42 eseri vardır.

    Zelzele Hakkında Malu­mat isimli eserin ilk sayfası, Ali Muzaffer’in İzmir’de kale­me aldığı bir mukaddime (ön­söz) ile başlar. İkinci sayfada dönemin büyük biliminsanla­rından, ilahiyat, hukuk, tarih ve temel bilimler alanında sa­yısız eser vermiş olan Seydi­şehri Mahmut Esat Efendi’nin (1855-1918) Ali Muzaffer’e hitaben eser hakkında yazdı­ğı bir mektup yer alır. Eserin yaklaşık 14 sayfalık bölümünü oluşturan mektup, bu önemli Osmanlı yazar ve biliminsanı­nın deprem hakkındaki görüş­lerini içermektedir.

    On adet “makale” başlık­lı bölüm ve bir “hatime”den (sonsöz) oluşan kitabın başlık­ları şöyledir: “Zelzele, zelzele­nin sebebi, zelzelenin taksi­mat-ı jeolojiyesi ve coğrafiye­si, zelzelenin müddet-i devamı ve sirayet ve sürati ile kuvve­ti ve daire-i zelzele, zelzele­nin tahribatı, zelazil-i arziye-i meşhure (dünyadaki meşhur depremler), İzmir harekât-ı arziyesi, zelzele vukundan ev­vel hiss olunamaz mı?, zelzele­den bazı halas (kurtuluş) ça­releri”.

    Sismograf yerine ‘Zelzele-nüvis’


    Şehbal mecmuasının 1909 tarihli ikinci sayısında sismograf aleti tanıtılıp bu tabirin yerine “zelzelenüvis” adı öneriliyordu.

    Kitabın sonunda “İzmir 7 Teşrinisani sene 1307” kay­dının bulunması, bunun 19 Kasım 1891’de tamamlandığı­na işaret etmektedir. Kitabın içinde yer alan metinlerden o dönemin deprem bilgilerini, geçmiş depremler bölümün­deki bilgiler ile yaşanmış dep­remler ilgili tarihî kayıtları, İzmir depremi ile ilgili detay­ları öğrenmekteyiz. Bu eserin günümüz harfleri ile basılma­sı, özellikle deprem tarihi ile ilgilenenler için önemlidir.

    Osmanlı basınında dep­remle ilgili ilginç bir yazı da Şehbal mecmuasında yayım­lanmıştır. 1909’da çıkma­ya başlayan derginin hemen ikinci sayısında, “Musahebe-i Fenniye” bölümünde, “Sis­mograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir ya­zı vardır. Deprem ölçüm ale­ti sismografı tanıtan bu yazı gayet teknik, içinde görsel ör­nekleri de barındıran bir yazı­dır. Yazının başında sismograf tanımının etimolojik incele­mesini yapan yazar, bir öneri olarak sismograf aletine “zel­zele-nüvis” denilmesini öne­rir. Önerisi şöyledir:

    “Sismograf lüğati diğer bir çok tabirat-ı fenniye-i ecnebiy­ye gibi Yunancadan alınmıştır. ‘Sismo-titremek’, ‘grafo-yazı­yorum’ manalarını ifade eder. Şu hâlde tabirin heyet-i mec­muası ‘titremeği yazmak’ de­mek oluyor. Dilsiz bir alet böy­le bir söz söyleyemeyeceği için, bir takım dolambaçlı yollardan ta “zelzele yazan alet’ manası­na kadar gidilmek icâb ediyor. Lakin nemize lazım? Madem ki bu tabirin âlâ bir Türkçesi var: ‘Zelzele-nüvis’ diye biliyo­ruz. O halde artık başka lisan­lardaki suret-i iştikakiyesini aramaya hacet yok”.

  • Devletin başı emretti, ‘artçı basın’ kuruluşları haberleri ‘yumuşak’ verdi

    Devletin başı emretti, ‘artçı basın’ kuruluşları haberleri ‘yumuşak’ verdi

    Tahminî 7 büyüklüğündeki, bugüne kadarki son büyük İstanbul depreminde binlerce insan ölmüş, binlerce bina yıkılmıştı. “Büyük hareket-i arz”, “Zelzele-i azime”, “310 Zelzelesi” olarak adlandırılan hadiseden 4 gün sonra, 2. Abdülhamid’in fermanıyla gazeteler uyarılmıştı. Depremden sonra çekilen ve bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı arşivinde bulunan toplam 142 fotoğraf, felaketle ilgili bilinen en önemli somut görsel malzemeyi oluşturuyor.

    Sultan 2. Abdülhamid dö­neminde meydana gelen 10 Temmuz 1894 tarihli İstanbul depremi gazetelerin birinci sayfalarında yer alsa da bunlar felaketin büyük yı­kımı konusunda sessiz ve tem­kinliydi. Tercüman-ı Hakikat gazetesi deprem sonrası 11 Temmuz 1894 tarihli birinci sayfasının ilk haberinde, nor­malde 8 sayfa çıkan gazetenin matbaa kadrosunun tamamı depremden etkilendiği için 4 sayfa çıkabildiğini bildirmiş­ti. Gazetenin “hareket-i arz” başlıklı ilk sütununun üçüncü haberinde deprem şu ifadeler­le anlatılıyordu: “Dünkü Salı, saat beşe çeyrek kalarak şeh­rimizde cenubdan (güneyden) şimale (kuzeye) doğru pek şid­detli bir hareket-i arz vuku bu­larak bir dakika kadar imtidad etmiş (sürmüş) ve ebniye (bi­na) vesairece pek ziyade hasa­rat olduğu gibi nüfusça da bazı zayiatı mucip olduğu (sebep olduğu) maalesef görülmüş ve haberlenmiştir”.

    deprem
    1894 depremini aktaran fotoğraf albümleri hem yıkımın boyutunu hem de enkaz kaldırma çalışmalarını gösteriyor.

    Yine 11 Temmuz 1894 ta­rihli Sabah gazetesi de deprem haberini ilk sayfasının ikinci sütununda görmüş; “dahiliye” başlıklı haberde deprem son­rası devlet memurlarının ça­lışmasına bir mani olmadığına dair bir duyuruya yer vermiş­ti: “Heyet-i fenniye tarafından icra olunan keşfiyat-ı mahsusa neticesinde Bab-ı Ali ebniye­since (binasında) bir güne sa­katlık olmadığı tahkik edildi­ğinden memurin ve katibenin bugün mahal memuriyetlerine gelecekleri…”

    Aynı tarihli Saadet gazete­si de ilk sayfasının ikinci sü­tununda “dahiliye” başlıklı ha­berde, yaşanan büyük depre­mi şöyle ifade etmişti: “Dünkü Salı, saat dördü otuz beş geçe­rek şehrimizde cenubtan şi­male doğru bir zelzele-i azime vukua gelmiştir”.

    Tercüman-ı Hakikat Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Depremin ilk günü gazeteler Tercüman-ı Hakikat’ın kadrosu depremden doğrudan etkilenmiş, 8 sayfalık gazete sadece 4 sayfa çıkabilmişti . Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken.
    Tercüman-ı Hakikat Gazetesi 11 Temmuz 1894 Depremi Haberi Detay
    Saadet Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken
    Sabah Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Sabah gazetesi devlet memurlarının çalışmasına mani olmadığını vurgulamıştı.

    İstanbul’u vuran deprem haberleri temkinliydi; sonraki günler de böyle devam etme­si bizzat padişah emriyle de kayıtlara geçecekti. Arşivler­de bulunan ve Yıldız Saray-ı Hümayunu tarafından dep­remden 4 gün sonra, 14 Tem­muz’da çekilen telgrafta şöyle emrediliyordu: “Ahâlinin havf ve dehşetini mucib olmamak (artırmamak) üzere hareket-i arz (deprem) vukuatı hak­kında gazetelere tahfîf-i lisân (yumuşak lisan) ettirilmesi mukteza-yı irâde-i seniyye-i hazret-i hilâfet-penâhîden ol­mağın ol bâbda emrü fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir”.

    Padişah büyük depremi hafif görün buyurmuştu (Yakın)
    Sultan 2. Abdülhamid’in “Haberleri yumuşak lisanla verin” notu .

    1999 yılında, 1894 felaketi ile ilgili çok kapsamlı bir eser (İstanbul’da 1894 Depremi) yazan Prof. Fatma Ürekli, ki­tapta yer alan “Basında Çıkan Haberler ve Sansür” başlıklı bölümde dönemin habercilik koşul­larına dair de şu önemli bilgileri aktarır:

    “Depremden sonra İstanbul ve civarındaki ölü ve yaralı sayıları hak­kında gazeteler­den net bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir… Mesela o günlerde bir gaze­tede deprem hakkında yer alan haberde, gerek nüfus kaybının gerek binalardaki hasarın çok olduğu ve depremin çok şid­detli bir şekilde vuku bulduğu bilinmekte ise de şiddet dere­cesinin halk arasında büyütü­lerek lüzumundan fazla korku ve heyecana sebep olduğu be­lirtilmekte; Yunanistan’da ve diğer birçok ülkede meydana gelen şiddetli depremlere oran­la İstanbul depreminin daha hafif olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca, halkı korku ve endişeye sevk edici bazı asılsız haberler yayımlayan yabancı gazetele­rin memlekete sokulmaması ve men edilmesi için Padişa­hın iradesi çıkmıştır. Mesela, İstanbul’da depremin devam edeceğine ve birtakım başka felaketlerin meydana gelece­ğine dair neşriyatta bulunmuş olan Pöti Jurnal (Petit Journal) gazetesinin memlekete sokul­maması ve men edilmesi hak­kında irade-i seniyye vardır…”

    album_kapak
    Atatürk Kitaplığı’nda bulunan albümlerde 142 sepya fotoğraf yer alıyor (sağda)

    Her ne kadar dönemin ga­zetelerinde 1894 İstanbul dep­reminin halkta ve yerleşim yerlerinde yarattığı yıkıma ye­terince yer verilememişse de, hadisenin hemen sonrasında çekilen fotoğraflardan oluşan 3 albüm, çok daha objektif bir gözlem yapma imkanı sunmak­tadır. İstanbul Büyükşehir Be­lediyesi Atatürk Kitaplığı ar­şivinde bulunan, 10 Temmuz 1894 İstanbul depreminin he­men sonrasında çekilmiş orta boy (12.5 cm x 20.5 cm) toplam 142 sepya fotoğrafın yer aldı­ğı bu albümler, büyük İstan­bul depremi ile ilgili bilinen en önemli somut görsel malzeme­yi oluşturmaktadır. Büyük kü­tüphaneci ve bibliyograf Mu­allim Cevdet İnançalp (1883- 1935) terekesinden Atatürk Kitaplığı’na bağış olarak ulaşan albüm; İstanbul depreminin şehirde oluşturduğu yıkımı ve deprem sonrası şehrin topar­lanma çabalarını, eski harfli Türkçe fotoğrafaltlarıyla gözler önüne sererken, 129 yıl önce­sinden de günümüze bir uyarı ve ders niteliğindedir.

    Çârşû-yı Kebîr( Kapalı Çarşı) Muhafız Ciheti
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Muhafız Ciheti.
    Sultan Hamamının Sıbyan Mektebiyle (İlkokul) ALtındaki Çeşme
    Sultan Hamamı’nın Sıbyan Mektebi’yle (İlkokul) altındaki çeşme.
    Direkler Arası
    Direkler arası.
    Saraçhane Başında Hüseyin Paşa Medresesi Dahili
    Saraçhane başında Hüseyin Paşa Medresesi Dahili.
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Nuruosmaniye Cihetinde Lokanta İle Sucu Dükkanı
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Nuruosmaniye Cihetinde lokanta ile sucu dükkanı.
    Heyebeli Ada Rum Ruhban Mektebi
    Heybeli Ada Rum Ruhban Mektebi.
    Çârşû-yı Kebîrde (Kapalı Çarşı) Yağlıkçılar Caddesi
    Çârşû-yı Kebîr’de (Kapalı Çarşı) Yağlıkçılar Caddesi.
    Çilingirciler Sokağı
    Çilingirciler Sokağı.


    Topkapı Cihetinde Kale Burcu Harabesi
    Topkapı Cihatinde Kale Burcu harabesi.
    742
    Dönemin gazetelerinin aksine fotoğraf albümü, depremin yarattığı gerçek hasarı, inkara yer bırakmayacak şekilde gösteriyordu.

    Prof. Fatma Ürekli’nin ese­rinde belirttiği gibi, “frenk kâr­diri” denilen yapıdaki Osmanlı Bankası ve Beyoğlu’nun yük­sek apartmanları depremde zarar görmemiştir. Yine ahşap binalar depremde ayakta kal­mış, yeni inşa edilmiş kargir binalar ise genellikle yıkılmış­tır: “İstanbul’daki deprem daha ziyade mimari usullere uygun inşa edilmeyen yapılara hasar vermiştir. İnşaat kurallarına uygun olarak yapılan büyük ve yüksek binalar (Süleymaniye- Nuruosmaniye-Fatih Camileri, Galata ve İstanbul yangın kule­leri) yıkılmamıştır”.

    Fotoğraf albümleri, 1894 depreminde büyük hasar gören Kapalıçarşı, Fesciler, Kuyum­cular, Yağlıkçılar, Çadırcılar, Bitpazarı, Divan Yolu, Büyüka­da, Heybeliada, Kınalıada, Ye­şilköy, Fatih, Edirnekapı, Top­kapı, Balat ve Eminönü’ne dair deprem sonrası çok detaylı bir panorama sunmaktadır. Payi­tahtın büyük deprem sonrasın­daki hâline dair bugünler için de bir işaret fişeği olduğu kadar aydınlatıcı ve etkili görsel bir deprem tatbikatıdır.

    kapalı çarşı sahaflar --deprem
  • Osmanlı başkenti sarsıldı ahali çadırlarda yaşadı

    İstanbul tarihinde bilinen büyük depremler arasında, Osmanlı döneminde yaşanan üçü öne çıkar. 1509, 1766 ve 1894 depremleri, 1999’da İstanbul’u da etkileyen Marmara depremine kadar halkın ve devletin hafızasına kazınmış; arşiv belgelerindeki kayıtlar felaketleri tarif ve izaha çalışmıştı. Gerçekler ve senaryolar…

    1509 DEPREMİ

    514 yıl önce, 12 Ağustos 1509’da İstanbul’da meydana gelen depremde 10 bin civa­rında insanın hayatını kay­bettiği hesaplanıyor. Toplam nüfusun en çok 200 bin kişi olduğu tahmin edilen şehirde, halkın yaklaşık %10’u deprem sonucunda öldü veya yaralan­dı. Binlerce ev, yüzlerce cami, mescit, dükkan yıkıldı, İstan­bul surları harap oldu.

    45 gün boyunca meydana gelen artçı depremlerin korku­sundan İstanbul halkı evlerine giremedi; dışarıda çadır ve ör­tü altında kaldı. Deprem tsu­namiye de sebep oldu; Marma­ra Denizi kabarıp İstanbul ve Galata surlarını aşarak şehir içinde bazı yerleri su altında bıraktı.

    Solakzâde Tarihi, 1509 depremini dört sayfa hâlinde ayrıntılı bir şekilde aktarıyor.

    O tarihte Osmanlı tahtın­da bulunan Sultan 2. Baye­zid deprem korkusuyla İs­tanbul’dan ayrılıp Edirne’ye gitti (ancak deprem burada da padişahı bulmuş ve şehir­de şiddetli bir deprem yaşan­mıştır). “Küçük Kıyamet” diye adlandırılan 1509 depremin­de büyük ölçüde tahrip olan İstanbul’un hâlini ve Sultan 2. Bayezid’in depreme verdi­ği tepkiyi ayrıntılı bir şekil­de Solakzâde Mehmed Hem­demî’nin kaleme aldığı So­lakzâde Tarihi’nden takip etmek mümkündür. Solakzâde Tarihi 321-324 sayfalarında anlatılan 1509 İstanbul depre­minin bugünkü Türkçesi şöy­ledir:

    “1509 senesinin Eylül ayında, bir rivayete göre 12 Ağustos 1509 gecesinde Rum memleketlerinde ‘Küçük Kı­yamet’ diye bilinen büyük deprem meydana gelmiştir. O zamana kadar böyle bir dep­rem ne olmuştu ve ne de tarih kitaplarında yazılmıştı. Yer ve gök sarsılıp makam ve mekan birbirine geçip kırkbeş gün aralıksız sarsıntılar devam et­ti. Halk çatı altına girmeyip bahçelerde açık yerlerde yat­tı. Zelzele sadece İstanbul’da değil belki etraftaki her yerde hissedildi. Edirne’de dahi ni­ce nice evler yıkıldı. Anadolu havalisindeki Rum vilayetinde Çorum nam kasabanın iki ma­hallesi yere geçti, mescitleri ve minareleri yerlebir oldu.

    İstanbul merkezinde 109 mescit ve 1.070 hane harap ol­duğundan başka 5 bin erkek, kadın ve çocuğun ölmesine se­bep oldu. Şehir içinde ayakta minare kalmadı. Kostantiniy­ye surunun iki kat duvarı, kara tarafında Eğrikapı’dan başlayıp Yedikule’ye kadar yıkıldı. Buradan geçerek deniz tara­fından Narlıkapı’dan başlayıp İshak Paşa Kapısı’na varınca yer yer yıkılıp ancak te­melleri yerinde kaldı.

    Topkapı Sarayı’nın deniz tarafı Hastalar Kapısı’ndan Kayıklar Kapısı’na varınca yer yer yıkıldı. Bahçekapı­sı dedikleri mahal ha­rabe oldu. Avratpazarı yakınında 1.900 yıl­dan beri ayakta olan İsa Kapısı yıkılıp yer­lebir oldu. Bütün şe­hir surundan yaklaşık 20 kilometre yer ha­rap olup yere döküldü. Görülen bu üzücü ve hüzünlü durum insan­ların belini büktü.

    Sultan Mehmed Cami-i Şerifi’nin (Fa­tih Camii) dört büyük sütununun başı çat­ladı ve sağ tarafında demir kiriş eğrilip sol tarafında ona karşı olan demir kiriş eğildi ve bir rivayette kubbesi eğilip sonradan tamir olundu der­ler. İmaret ve Bimarhane’nin nice kubbeleri yıkıldı ve Fa­tih Medresesi’nin üç kubbesi yere indi. Ve bazı medresele­rin birer, ikişer, üçer kubbeleri yerlebir oldu. Bunlardan baş­ka Padişah hazretlerinin yeni yaptırdıkları cami ki, hâlâ Sul­tan Bayezid Camii diye bilinen meşhur mabedin kubbesi da­ğılıp parça parça oldu.

    ‘Aşıklar gönlü gibi viran şehir’


    Solakzâde Tarihi’ne göre 1509 depreminde şehrin içinde ayakta minare kalmamıştı. Solakzâde Mehmed Hemdemî, şairane bir ifadeyle şehri “âşıklar gönlü gibi zelzeleden viran” sözleriyle tarif etmişti.

    Nihayet Sultan 2. Bayezid için Topkapı Sarayı bahçesin­de bir çatma oda tedarik olun­du. Tam 10 gün padişah bu oda içine girip orada kaldı. İstan­bul gibi mâmur bir şehir, âşık­lar gönlü gibi zelzeleden viran olunca padişah mekan değiş­tirmeye karar verip Edirne şehrine gitti. Allah’ın hikmeti, aynı senenin 23 Ekim gecesi Edirne’de de bir zelzele oldu ki İstanbul’da meydana gelen zelzelenin aynıydı. Aynı şekil­de 16 Kasım günü öncekilere denk bir zelzele daha meydana geldi. İnsanlar hayret içinde kaldı. 27 Kasım günü acayip ve eşi benzeri görülmedik bir yağmur, tıpkı bir tufan gibi ya­ğıp Tunca Nehri suların yük­selmesiyle taşıp nice sağlam binalar ve meskenler harap ve viran olup yerlebir oldu. Edir­ne şehri kurulalıdan beri gö­rülmemiş bir tufan o günlerde yaşandı.

    Bu hadiseyi de atlattıktan sonra Padişah 2. Bayezid ‘ayak divanı’ ferman edip devletin büyük-küçük âyan ve erkânı padişahın huzurunda kurulan divanda toplandı. Sultan Baye­zid hareminden çıkıp divana varınca, vezirler ve ümerâyı hiddetle azarlayıp buyurdular ki, ‘Zulüm ve fesadınız, eziyet ve zalimliğiniz yüzünden maz­lumların âhı Allah’ın gazabına sebep olmuştur. Bu felaket za­limliğiniz yüzünden meydana geldi’ dedi. Bu şekilde her bi­rini paylayıp sonra fermanla­rıyla İstanbul hisarının ve sair yıkılmış olan yerlerin tamiri için müşavere olundu. Bunun üzerine karar verildi ki, yirmi evden bir adam ve ev başına yirmişer akçe takdir edilerek güvenilir bir adam tayin et­tiler. Şehzadelerin sancağın­dan alınmayıp diğer Anadolu memleketlerinden otuz yedi bin adam ve Rumeli’den yir­mi dokuz bin adam çıkarılıp, üç bin kadar da usta ve neccar getirtip ve nice nice üstadlar da getirildi. Bunlardan başka üç bin müsellem ve sekiz bin yaya kireç yapmak için toplan­dı. Bu şekilde hazırlandıktan sonra 29 Mart 1510’da başla­nıp 1 Haziran 1510 tarihinde tamamlandı. Böylece sade­ce İstanbul suru değil, Galata Hisarı, Kızkulesi ve Yenihisar karşısındaki kaleyi, Çekmece Köprüsü, Silivri Kalesi toplam altmış dört günde tamir ve in­şa edildi”.

    19. yüzyıl başından Bartlett imzalı bu gravürde, Hücum Kapısı yakınlarındaki hasarlı bir kule.

    1766 DEPREMİ

    22 Mayıs 1766 Perşembe sa­bahı gün doğduktan yarım saat sonra yaklaşık iki daki­ka süren müthiş bir deprem İstanbul ve civarında büyük tahribata sebep oldu. 4 binden fazla insanın öldüğü tahmin edilen depremde, kargir ve ah­şap binaların çoğu, başta Fatih Camii olmak üzere şehirde­ki ibadethaneler yıkıldı veya hasara uğradı. Ağustos ayına kadar yaklaşık iki buçuk ay aralıklarla tekrar eden deprem artçıları halkı dehşet içinde bıraktı; evlere giremeyen ahali çadırlarda yaşadı.

    İstanbul’da ev, han, dük­kan, cami, mescit, medrese ve diğer resmî yapılardaki hasar o kadar büyük oldu ki zara­rın giderilmesi şehrin yeniden imar ve inşaı için İstanbul’da­ki yapı ustaları ve inşaat ame­lesi yeterli olamayacağından Anadolu ve Rumeli’den neccar (marangoz), taşçı, duvarcı vs. her sınıftan inşaat ustaları ta­lep edildi.

    30 Mayıs 1766 tarihinde Kayseri mutasarrıfı ve kadı­sına gönderilen belgede, İs­tanbul’da meydana gelen bü­yük depremden dolayı yıkılan binaların tamiri için İstan­bul’daki ustalar yetersiz kala­cağından Kayseri’de bulunan hamamcı ve neccar taifesi­nin; yine aynı belgede Görice ve Arnavud Belgradı ve o böl­gelerdeki kazalarda bulunan duvarcı ustalarının; Gelibolu ve Midilli’deki neccar ve diğer bina ustalarının acilen İstan­bul’a gönderilmesi emredil­mişti (BOA, C.BLD, 13/641).

    1766 İstanbul depremi, Va­kanüvis Vâsıf Ahmed Efen­di’nin kaleme aldığı Vasıf Ta­rihi c.1 s.177’de şöyle anlatıl­maktadır:

    “22 Mayıs 1766 Perşem­be günü güneşin doğuşundan yarım saat geçmiş iken iki da­kika kadar süren şiddetli bir zelzele İstanbul ve civarında vuku buldu. Depremin şidde­tinden kargir ve ahşaptan ya­pılmış evler, dükkanlar ve sair mahallerin ekserisi hasar gö­rüp bazıları yıkılıp harap ol­du. Çok sayıda insan toprak ve enkaz altında kaldı. İnsanlar korku içinde hayret ve dehşete kapıldı. Bu büyük afetten bir­kaç gün sonra Cuma namazı kılınırken bir deprem daha ol­du. Öncekinden daha hafif ise de halkı korkuya düşürmüştü. Bu depremler Ağustos ayına kadar ara ara devam etmiş ol­duğundan, ahalinin çoğu açık mahallerde çadırlar içinde kal­mış, evlerine girememiştir. Pa­dişah depremzede ahaliye para yardımında bulunarak gece ve gündüz dua etmelerini tavsiye etmişti. Zelzeleden harap olan bina ve mekanların tamiri için hareket geçilip, yıkılan Fatih Camii’nin tamiri için padişah kendi hazinesinden para ver­mişti. Sultan Selim, Şehzade, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Laleli, Valide, Ayasofya Cami­leri haricinde, bazı camilerin minareleri, bazılarının kub­beleri yıkılmış; kale duvarları çökmüş, Küçük ve Büyük Çek­mece, Burgaz, Çorlu, Karıştı­ran dahi yerle bir olmuştu”.

    Vâsıf Ahmed Efendi 1766 depreminin artçı sarsıntılardan ötürü üç ay ahalinin çadırlarda kaldığını aktarıyor (solda). Bir yandan da devam eden inşa faaliyetleri için Rumeli ve Anadolu’dan inşaat ustaları isteniyordu (sağda).

    İstanbul’daki bu deprem­den yaklaşık iki buçuk ay son­ra 5 Ağustos 1766 Salı günü Gelibolu-Bolayır bölgesinde de şiddetli bir deprem meydana geldi. Bu depremde Bolayır’da bulunan Gazi Süleyman Paşa Camii’nin minaresi yıkılıp ça­tısı çökmüş; Gelibolu kasabası ve civarında ev, dükkan, cami, mescit, medrese, imaret bina­larında önemli hasarlar mey­dana gelmişti.

    İki buçuk aylık bir ara ile meydana gelen bu iki deprem­le, muhtemelen günümüzde Marmara Fayı olarak bilinen yaklaşık 250 kilometrelik fay hattının önce doğu sonra batı kısmının kırıldığı anlaşılmaktadır. Daha önce 1509 İstanbul depreminde de benzer durum yaşanmış, iki-üç ay arayla iki deprem meydana gelmişti.

    1894 DEPREMİ

    10 Temmuz 1894 Salı günü öğ­le vakti 12.27’de, İstanbul’da 1 dakika kadar süren şiddetli bir deprem oldu. Bilinen tarih boyunca İstanbul’un yaşadığı son büyük deprem olan 1894 tarihli depremde can kayıpları 1.000 kişinin üzerine çıktı.

    Sultan 2. Abdülhamid der­hal meydana gelen depremde zarar gören muhtaç durumda­ki ahaliye yardımda bulunul­ması, yaralananların beledi­ye hastanelerine nakledilerek tedavi edilmeleri gibi hususla­rı görüşüp karar almak üzere Şehremini Rıdvan Paşa baş­kanlığında bir komisyon kur­durdu. Ayrıca Depremzedelere Yardım Komisyonu kurularak yapılan bağış ve yardımların toplanması, bu bağış ve yar­dımların organize bir şekilde dağıtılarak halkın ihtiyaçları­nın karşılanmasına çalışıldı.

    Padişah deprem sonrası İs­tanbul’daki binaların belediye mühendislerince kontrol edi­lip sağlam olmayan binaların tespit edilmesini ve bir can kaybına yol açmaması için bu şekilde hasar görmüş çürük binaların belediye tarafından yıktırılmasını emretmişti. Kı­sa zamanda bu emir uygulan­mış, hasarlı binaların yıkımına başlanmıştı. Ancak Şehrema­neti (Belediye) mühendisleri tarafından binaların kontrol­leri esnasında, mühendisler tarafından bina sahiplerinden para talep edildiği; vermedik­leri takdirde sağlam binaları­na çürük raporu verecekleri; tam tersi olarak da para kar­şılığı çürük binalara sağlam raporu vererek yıkılmaktan kurtardıklarına dair söylen­tiler çıkması üzerine; padişa­hın emriyle mühendislerden kendilerine bu şekilde yolsuz ve usulsüz muamele ile para talep edilenlerin mahkeme­ye müracaat ederek dava aç­maları hususunda gazetelere ilan verildi. 25 Temmuz 1894 günü Tercüman-ı Hakikat ga­zetesinde “Deprem sebebiyle muayene olunmakta olan bazı binalardan sağlam olanları çü­rük ve çürükleri güya sağlam ve tehlikesiz gösterilmekte ol­duğu duyulup bu gibi istenme­yecek hallerin yaşanması hiç­bir zaman kabul edilemeye­ceği ve hükümetçe yapılacak tahkikatta bu gibi bir durum ortaya çıkarsa yapanlar hak­kında kanuni işlem yapılacağı ve bu şekilde bir muamele ile karşılaşanlar için mahkeme kapılarının açık olduğu ilan olunur” şeklinde bir duyuru yayımlandı.

    Şehrin ortası afet yeri 1894 depreminden sonra bölgede yaşayanlar, Galata Mevlevihanesi’nin bahçesine çadır kurmuştu.

    Deprem korkusuyla yaşa­yan halkın bu korkusunu artı­rıcı “falan gün deprem olacak” şeklinde bazı söylentilerin çıkması üzerine, 17 Temmuz 1894 tarihinde yine gazeteler aracılığıyla hükümet ağzından, “Depremin yeniden meydana geleceğine dair yalan haberler çıkararak halkın aklını karıştı­ran kişilere itibar edilmemesi, bu rivayetlerin külliyen esassız safsatadan ibaret olduğu, artık herkesin işiyle gücüyle meşgul olması gerektiği” duyuruldu.

    Depremle ilgili söylentiler sadece İstanbul’da değil, Avru­pa basınında da komplo teorile­ri şeklinde haber yapıldı. Bugün deprem üzerine ortaya atılan “Haarp silahı” veya “depremi tetikleyen petrol kuyuları” gibi iddialara benzer bir haber Peş­te’de yayımlanan Pester Lloyd gazetesinde çıktı. 28 Ağustos 1894 tarihli gazete haberin­de, Mühendis Herbert Tredan­fer tarafından kayaları delmek için bir burgu icat olunduğu; 15 Temmuz 1894 tarihinde Kons­tantinos isimli bir vapurla Mar­mara Denizi’nde demir atılarak işe başlandığı; açılmakta olan delik 54 bin kademe (yakla­şık 16.000 metre) ulaştığında 10 Temmuz günü İstanbul’da deprem olduğu; geminin bun­dan sonra Marmara’dan ay­rılarak kaybolduğu yazmak­taydı.

    Bu haberi 2 Eylül 1894 ta­rihinde Sultan 2. Abdülha­mid’e bildiren Başkatip Sü­reyya Paşa, “Her ne kadar bu habere gerçek gözüyle bakı­lamaz ise de bu haber Pester Lloyd gibi önemli bir gazete tarafından yayımlanmış oldu­ğundan tamamen gözardı edi­lemeyeceği ve araştırılması gerektiğini” arzetti.

    Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapı­lan tahkikatın neticesi padi­şaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporun­da şöyle yazmaktadır: “Yapı­lan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir va­purun Marmara Denizi’ne ge­lip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurt­dışı ile yapılan telgraf görüş­melerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadı­ğı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”

    Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapı­lan tahkikatın neticesi padi­şaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporun­da şöyle yazmaktadır: “Yapı­lan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir va­purun Marmara Denizi’ne ge­lip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurt­dışı ile yapılan telgraf görüş­melerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadı­ğı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”

    Sultandan gazetelere ilan
    Belediye mühendislerinin yolsuzluk yaptığı söylentileri üzerine Sultan Abdülhamid’in emriyle şikayetçilerin mahkemeye başvurmasına yönelik ilan, 1894 depreminden iki hafta sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlandı.

    2. Abdülhamid’in çabası

    2. Abdülhamid deprem­den hemen sonra, 14 Tem­muz1894’te Londra Sefi­ri Rüstem Paşa’ya bir telgraf göndererek “depremi bir-iki saat önceden haber veren bir alet olduğunun” haber alındı­ğını, Londra’da böyle bir alet varsa satın alınarak kullanma­sını bilen bir kişi ile birlikte gönderilmesini istedi. Rüstem Paşa İngiltere’de deprem ko­nusunda oldukça geniş bilgisi olan ve bu hususta Japonya’da çalışmalar yapmış Cambrid­ge Üniversitesi profesörlerin­den Edwing ile irtibata geçti. Ancak Edwing’in, depremi önceden haber veren bir ale­tin olmadığını, depreme dair bu zamana kadar imal edilen “sismograf” aletinin yalnızca meydana gelen depremi kay­dedip şiddetini tespit etmeye yönelik olduğunu bildirme­si üzerine, padişahın emriyle Avrupa’dan depremi kaydeden sismograf ile bir deprem uz­manı getirilmesine teşebbüs edildi. Bu hususta Viyana, Ro­ma, Paris ve Londra sefaretle­rinin yaptıkları araştırma ne­ticesinde Roma’dan sismog­raf aleti satın alındı. Bu aleti kullanmak ve Osmanlı Dev­leti’nin hizmetinde İstanbul Rasathane’sinde Jeodinamik Şubesi Direktörü unvanıyla görev yapmak üzere deprem uzmanı Profesör Agamemnon ile sözleşme yapıldı. Profesör Agamemnon ile sismograf aleti ve ekipmanı 1895’in Ocak ayın­da İstanbul’a geldi.

    İstanbul’da meydana gelen depremin mahiyetini anlamak üzere Atina Rasathanesi Müdü­rü Eginitis de padişahın talebi üzerine 22 Temmuz’da İstan­bul’a ulaştı. İstanbul Rasatha­nesi Müdürü Kombari (Coum­bary) Efendi ile birlikte deprem bölgesini ve Adalar’ı dolaşan Eginitis, gözlem ve inceleme­lerinin sonucunu içeren rapo­ru 15 Ağustos 1894’te padişaha sundu. 15 sayfa ve bir haritadan oluşan bu rapor özetle şöyleydi:

    “… Deprem 10 Temmuz 1894 günü öğlen 12.24’te üç şiddet­li zelzele ile başlamıştır. Birinci depremden bir-iki saniye önce kaldırım üzerinden süratle bir­çok araba geçiyormuş gibi yer altından şiddetli sesler duyul­muştur. Bu birinci deprem ya­tay hareketli olup evlerdeki en hafif eşyayı bile yere düşürme­miştir. Dört-beş saniye süren birincinin ardından meydana gelen ikinci deprem çok şiddet­li olup, yatay ve helozonik bir şekilde şiddeti gittikçe artarak 8-9 saniye sürüp önemli tahri­bata sebep olmuştur. Bu ikinci depremde de birincide olduğu gibi yeraltından sesler gelmiş­tir. Nihayet üçüncü deprem ikincinin devamında meydana gelip yatay dalgalı olmuştur. Bu deprem sırasında yeryüzü dal­galı bir deniz üzerinde imiş gibi sallanmıştır. Üçüncü deprem ikincisinden hafif olup 5 saniye sürmüş ve bunda da yeraltından sesler gelmiştir. Çok az aralık­larla peşpeşe meydana gelen bu üç sarsıntı toplamda 17-18 saniye sürmüştür. Depre­min yönü kuzeydoğu-güneybatı istikametinde olmuştur.

    Depremde yıkılan Kapalı­çarşı’da bir hayli yaralı saat­lerce enkaz altında kalmış ve hükümet tarafından gönderi­len memurların yardımıyla çı­karılıp kurtarılmıştır. Küçük bir çocuk saatlerce ezilmiş anne­sinin kucağında kalmış olduğu hâlde canlı olarak bulunup kur­tarılmıştır. İstanbul’daki evlerin çoğunun ahşap olması zararın az olmasını sağlamıştır. İstan­bul’daki binaların diğer mahal­ler gibi tamamen kârgir olma­ması memnuniyet veri­cidir. Yoksa daha çok yıkım olacaktı. Ahşap binalar depreme hay­ret edilecek derecede dayanmışlardır. Kö­tü yapılmış olan eski ahşap evler bile sağ­lam kalmış iken, yan­larında olan gösterişli yapılmış güzel ve yeni, hatta demirle bağlan­mış olan kârgir binalar yıkılmıştır.

    Ahşaptan sonra en çok dayanan binalar tuğla ile yapı­lanlardır. Tuğla ile yapılan du­varlar elastik ve sağlam olmakla kolay dağılmazlar. Büyükada’da tuğla ile yapılan bir evin orta­sı taştan olup, taştan yapılan kısmın yıkılıp tuğladan olan kısmın sağlam olduğu görül­müştür. Bu durum tuğla ile inşa olunarak demirlerle bağlanan binaların depreme dayandıkla­rını ispat eder”.

    Sultan 2. Abdülhamid’in talebi üzerine İstanbul’a gelerek incelemelerde bulunan Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis, depremin etkilediği alanları harita üzerinde üç bölge hâlinde işaretlemişti.

    Üç önemli mıntıka

    Atina Rasathanesi Müdürü Egi­nitis bir harita üzerinde depre­min etkilediği alanları işaretle­miş, depremden etkilenen alanı üç mıntıkaya ayırarak şu sapta­maları yapmıştı:

    “1. Depremin merkezini teş­kil eden ve en fazla etkilenen birinci mıntıka, Çatalca’dan İzmit Körfezi ve Adapazarı’na kadar uzayan 175 kilometrelik bir alandır. Bu mıntıka en çok hasarın görüldüğü yerdir. Ada­pazarı, İzmit, Gebze, Kartal, Adalar, Üsküdar, İstanbul, Bü­yükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Yalova, Karamürsel, Sapanca’nın içinde bulunduğu bu mıntıkada sağlam binalar yı­kılmıştır.

    2. İkinci mıntıka İznik, Ak­hisar (Pamukova), Lefke, Ye­nişehir, Demirtaş, Mudanya, İmralı Adası, Marmara Deni­zi’nin bir kısmı, Tekirdağ, Çor­lu, Ereğli, Silivri, Terkos, Beyoğ­lu, Büyükdere, Beykoz olup bu mıntıkada yalnızca kötü inşa olunmuş bazı binalar yıkılmış, genellikle binalarda hafifçe çat­laklar oluşmuştur.

    3. Üçüncü mıntıka Bursa, Bilecik, İnegöl, Vezirhanı, Göl­pazarı, Geyve, Taraklı, Hen­dek, İncirli, Sungurlu, Şile, Ka­radeniz’in bir kısmı, Istranca, Midye, Vize, Saray, Lülebur­gaz, Tekirdağ, İnecik, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Marmara Adası, Bandırma, Erdek olup, deprem şiddetli olmuş ise de bazı eşyayı yere düşürmüş veya yerinden oynatmış, binalara ha­sar vermemiştir”.

  • Mimar Ayasofya’yı aşamadı Fatih’in şerrinden kaçamadı

    Fatih mahkemede! Evliya Çelebi Seyahatnâme’de çok çarpıcı bir “öykü”ye yer verir. Fatih Sultan Mehmed, kendi adını taşıyan caminin mimarı Atik Sinan’dan, yapının Ayasofya’dan daha kısa yapılmasının hesabını sorar. Mimar, “çok zelzele olduğu için” deyince iki eli de kesilir. Mahkemeye giden mimar padişahtan davacı olur ve Fatih duruşmaya davet edilir!

    Ve acı gerçek Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca, mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak gerçek bambaşkadır: Atik Sinan 1471’de bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür.

    HATİCE ŞİRİN

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’da­ki ilk şiddetli deprem haberini anonim bir Tevârih-i Âl-i Osman’dan almaktayız: “Hicretin sekiz yüz doksandör­dünde safer ayının onüçüncü gününde kuşluk vaktinde (16 Ocak 1489) şehr-i İstanbul için­de bir azim zelzele vakı oldu. Ni­ce minareler yıkılup harab oldu”.

    “Küçük Kıyamet” olarak ta­nımlanan 1509 depremini ise Matrakçı Nasuh şöyle tarif eder: “Hak Teala sonsuz kudretiyle kıyamet korkusunun benzeri­ni bütün insanlara yaşattı. Öyle büyük bir deprem meydana geldi ki, onun gürültüsünden var oluş ve yok oluş alemi titredi, sağlam yapılı unsurların bünyeleri dö­küldü”.

    İstanbul depremlerini yazan müverrihler, bu iki kısa tasvir­den anlaşılacağı gibi genellikle hasar ve ölümlerin yalınkat bi­lançolarını verirken, yıkıma se­bep olan insan faktörüne değin­mezler ve mesuliyeti her zaman kadere yüklerler.

    Bu konuya değinen az sayıda müelliften Evliya Çelebi (1611- 1682), Seyahatnâme’nin 1. cil­dinde çok çarpıcı bir “öykü” an­latır. Bilindiği gibi gerçeklik payı olan her vaka, sözlü gelenekteki anlatılardan beslenerek Evliya Çelebi’nin kaleminde kurgusal bir metne dönüşür.

    Tarihsel verilerin ayrıntıları­nı doğrulamadığı bu öykü, İstan­bul’daki cami inşaları ile kilisele­rin camiye dönüştürülmesi hak­kındaki bölümler arasında, Fatih Camii başmimarı ile Ebü’l-fet­h’in (Fatih Sultan Mehmed) mahkemelik olduğu bir vakayı içermektedir. Evliya’nın kurma­ca anlatısına göre “gazub padi­şah”, Fâtih Camii ve Külliyesi’ni yapan başmimarı paylayarak şöyle der: “Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek inşa et­medin de her biri birer Rum ha­racı değerindeki sütunlarımı ke­sip camimi alçak ettin?” Bunun üzerine mimar özür dileyerek: “Padişahım, İslambol’da zelzele çok olduğundan, cami ebediyen kalsın diye iki sütunu üç ölçek kesip Ayasofya’dan alçak ettim” der. Padişah, “özrü cürmünden eşeddür deyü” (özrü kabahatin­den büyük) merhamet göster­meksizin mimarbaşının iki elini bilekten keser.

    Ertesi gün mimarbaşı, eşi­ni-dostunu yanına alıp şeriat mahkemesinin yolunu tutar ve padişahtan şikayetçi olur. Molla Efendi, Fatih’e derhal bir kethü­da gönderip mahkemeye çağı­rır. Padişah kemerine bozdoğan topuzunu takıp molla huzuruna gelir; selamını verip sadr-ı âlîde oturmaya niyetlenirken mol­la şunu söyler: “Oturma beyim, hasmınla yanyana ayakta bekle”.

    Sinan Ağa Mescidi

    Fatih-Hafız Paşa Caddesi’ndeki Kumrulu Mescit’te (Sinan Ağa Mescidi) bulunan Mimar Atik Sinan’ın baştaşı (Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimârîsinde Fâtih Devri 855-886 (1451-1481) ve bugünkü levha.

    Teatral biçimde ilerleyen öykünün buraya kadar olan bö­lümü bile Evliya Çelebi’nin -ve belki de mensup olduğu münev­ver çevrenin bir sözcüsü olarak-hayalindeki bilimsel rasyonalite ve adalet anlayışını yansıtması açısından epeyce değerli bir kur­gudur. Depreme dayanıklı olsun diye alçak tutulan iki sütuna kar­şılık imparatorluğun heybetini yeterli ölçekte simgeleştirmediği için kesilen iki el, alegorik biçim­de aklın mutlak otorite tarafın­dan cezalandırılmasıdır.

    Evliya Çelebi’nin olanı de­ğil de olması gerekeni tasarladı­ğı öyküsünün devamında, kendi camisi Ayasofya’dan sönük kal­dığı için şöhret bulamayacağı endişesiyle işlediği suçu süklüm püklüm itiraf edip “Emir şer‘-i şerîfindir” diye boynunu büken bir sultan vardır. Onun karşısın­da ise “Şöhret cami alçak olsa da ibadete engel değildir; senin taşın cevâhir dahi olsa kıymeti yine bir taştır; yetişmiş bir in­san melekten yücedir” diyerek dersler veren ve Kayser-i Rum’a ceza kesen bir adalet temsilcisi yer alır.

    Evliya tarafından “Böyle bir pâdişâh-ı azîmü’ş-şân iken bâb-ı şerî’ate gelüp itâ’at etdi” cüm­lesiyle bitirilen sahne, okurlara hem hukuk önünde herkesin eşit olduğu bir devlet tahayyül ettirir hem de ilim ve fen erbabına hak ettiği değerin verildiği bir sistem düşü kurdurur.

    Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün ol­madığı bir sistemde Evliya Çe­lebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca mah­keme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak tarihî gerçek bam­başkadır: Friedrich Giese’nin ya­yımladığı Anonim Osmanlı Ta­rihi’ne (1491) göre, azat edilmiş bir gayrimüslim olan bu mimar (Sinan-ı Atik), 1471’in bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüş­tür. Anonim tarihteki Kostanti­niyye efsanesi, katlinin sebe­bini kubbeyi taşıyan sütunlar­dan ikisinin kısaltılmasına veya sultanla mimar arasındaki mali anlaşmazlıklara ve rüşvet söy­lentilerine bağlarken; Stefanos Yerasimos, mimarın Ayasofya’ya eşdeğer ya da daha muhteşem bir eser yaratmakta başarısız kalmasıyla ilişkilendirir.

    Fatih Camii, bu hadiseden yaklaşık 3 asır sonra, 22 Mayıs 1766’daki İstanbul depreminde tamamen yıkılan tek İstanbul camisi olarak tarihe geçer. Evli­ya Çelebi’nin ideal bir devlet dü­şünü yansıttığı ütopik karakter­deki öyküsü ise, günümüzde ori­jinalinden ve amacından her gün biraz daha uzaklaştırılarak po­pülizme kurban edilir. Onun mü­balağalı bir üslupla, lirik ve iro­nik ifadeler eşliğinde inşa ettiği gizli detayların üstünkörü bir okumayla anlaşılması pek müm­kün değildir. Seyahatnâme’deki bu kurguyu, hamasi bir üslupla tarihî gerçeklik gibi takdim eden kimi köşe yazarları, Evliya’nın dramasını depremin vurduğu bi­na misali enkaza dönüştürdükle­rinin farkında değillerdir.

  • Tabiat zelzeleyle vurunca savaşların yıkımı dururdu

    Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Urfalı Mateos ve Ebu’l-Farac’ın (Papaz Grigor) bugüne ulaşan notları, insan-Tanrı ekseninde hadiselerin tanığıdır.

    Türkiye’nin güneydoğu­sunda 12 milyon nüfu­sun yaşadığı 10 ili kap­sayan coğrafya, Maraş-Pazar­cık/Antakya fayındaki bölge, gece ve gündüz depremleriyle yerlebir oldu. Yaşananlara es­ki zamanların inancıyla “Tan­rı’nın gazabı” denebilir mi? Be­tona-demire tutkunun ağır ce­zası olmalı.

    1980’lerde o bölgenin kent ve kasabalarını, çarşı-pazarla­rını gezmiş; samimi, canayakın insanlarıyla günübirlik dost­luklar kurmuştum. Mahallele­re uzanan sokakları gölgeleyen saçaklı evlerin kapıları, pen­cereleri, sokak başı çeşmeleri belleğimdedir. Elbistan’da okul arkadaşımı bulmuştum. Bir za­manlar İnançoğulları Beyli­ği’nin merkezi olan ilçede, dün­ya çapında bir tarihçimiz, Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç da (öl. 1961) doğup büyümüş­tü. Yazık ki bütün bu bölgemiz, sıcak-sevecen insanları ve kül­tür varlıkları ile bir felaket ya­şadı, yaşıyor. Eski Anadolu’nun kent, kır ve insan zenginlikleri, hiçbir değişime feda edilmeye­cek kadar özeldir. Bu zenginliği her yerde çok katlı beton demir örüntülü apartmanların istila­larına teslim ettik. Bu felaket, 110.000 km2’lik bir bölgemizin uzun bir süre sönüşüdür.

    Bu bölgenin “zelzele tarihi” için Urfalı Mateos’un Veka­yinâme’si ve Papaz Grigor’un Zeyl’i başlıca kaynaklardır (Urfalı Mateos Vekâyi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), E. D. Hrant D. Andreasyan’ın Türkçe çe­virisidir. Prof. M. Halil Yınanç katkıda bulunmuştur. T.T.K. Basımevi- Ankara 1962. Pa­paz Grigor’un Zeyl’i (Gregory Abu’l-Faraç (Bar Hebraeus) Abû’l Farac Tarihi C.I-II, Sür­yancadan Ernest A.Wallis Bud­ge’nin İngilizceye çevirisinden Ö. Rıza Doğrul’un Türkçeye çe­virisi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1945).

    Irak’ın kuzeyinde yer alan Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı.

    Önceki evre ve çağlardaki depremzede toplumların se­rüvenlerini bize haber veren Urfalı Mateos ve öteki böl­ge tarihçilerinin yazdıkları önemlidir. Bunlar, Süryanice, Ermenice, Arapça yazdıkları vekayinâmelerde (kronik) gök cisimleri-olayları, ay-güneş tu­tulmaları, gerçek ötesi anlatı­lar, veba-kolera salgınları, su baskını, sağanak, dolu, fırtına, ağır kışlar, kıtlık ve kuraklıklar, sıklıkla yaşanan hareket-i arz (deprem) olaylarını anlatmış; genel yorum da daima “Tan­rı’nın gazabı” diye vurgulan­mıştır.

    Bu kaynakların ortaya koy­duğu önemli bir tarihî gerçek de şudur: Depremler tarafın­dan ezilen Anadolu-Ortado­ğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüz­yıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, sal­gın-sel felaketleriyle de boğuş­maktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durdu­ran tek etken zelzeledir. Ancak bu felaketleri Allah’ın bir ga­zabı gören ve insanları uya­ran din adamlarının etkisiy­le bir süre duraklayan Moğol­lar, Cengizîler, Oğuz Türkleri, Selçukiler, Harzemiler, Arap­lar, Haçlılar ve Eyyûbiler, tek­rar egemenlik, işgal ve salta­nat kavgalarına başlamışlardır. Cengizhan, Alparslan, Tuğrul, Selahâddin Eyyubî, Joselin, Keykâvus, Keykubad gibi kim­liklerin siyasi-askerî ihtiras­ları da bu dönemdedir. Dep­remler, bütün bir Ortadoğu’yu kaplamış ölüm-kırım kavgala­rını sanki bir teneffüs zili gibi bir süreliğine durdurabilmiş­tir. Ebu’l-Farac’ın anlattıkla­rı, günümüz Maraş-Antakya depremleri de dahil, insanlık yazgısı denebilir acıklı panora­malardır.

    Ebu’l-Farac, Yahudi bir he­kimin oğlu olarak Malatya’da doğmuştur. Babası Bar Heb­raeus’un adıyla vaftiz edil­diğinden bu adla da tanınır. Antakya’ya yerleşerek keşişli­ği seçmiş, piskopos olmuştur. Künyesi hayli uzundur: Hekim, ruhanî, Urfalı tarihçi, Bar Heb­raeus Gregorius Abu’l-Farac İbnü’l-İbrî Mateos!

    Maklub Dağı üzerindeki Mar
    Matttai Manastırı kilisesinin
    kuzey duvarında yer alan
    Bar Hebraeus (Ebu’l-Farac)
    ile kardeşi Bar Savma’nın
    mezarı üstündeki kitabe

    10.-13. yüzyılların Ortado­ğu yazarlarından bu olayla­rı abartmadan yazanların ilk sırasında Urfalı Mateos’u an­mak, 952-1236 olaylarını içe­ren Vekayinâmesini (kroni­ği), ayrıca bu esere eklemeler (zeyl) yazan Papaz Grigor’un notlarını okumak gerekir. Bu kaynaklar Türkiye’nin güney­doğu illeri, Suriye-Irak-İran kültürleri, siyasi-askerî-sos­yal olaylar için de önemlidir. Bu kaynaklara göre 865-1269 arasındaki 404 yılda 12 büyük deprem anlatılmıştır ki, bu da ortalama 33 yılda bir demektir. Tarih kaydına geçen depremler ve bunların özetle tanımlan­maları sırasıyla şöyledir:

    865 Antakya vilayetinde şid­detli bir zelzele oldu. 1.500 bü­yük binayı tahrip etti. Şehir surlarındaki 90 kuleyi düşür­dü. Yer altından tüyler ürper­tici korkunç sesler işitiliyordu. Yer sarsıntıları bütün Suriye şehirlerinde birçok yerleri (La­takia, Cebele), Laodicea’yı tah­rip etti. Cebele’nin bütün ahali­si mahvoldu.

    1042 Tebriz şehrinde şiddetli bir zelzele oldu. Şehrin kalesi, suru, birçok sarayları ve ha­mamları yıkıldı. 50 bin kadar insan enkaz altında can verdi. Tebriz hâkimi şehir dışındaki çiftliğinde bulunduğu için kaç­tı ve kurtuldu. Ancak felaketin büyüklüğü karşısında, sırtına çuval parçaları alarak küller üzerinde oturdu. Sonra Har­zem’e hâkim olan Oğuzların korkusundan kalelerden birine çekilerek kapandı.

    10 Mart 1045 İnsanlar Tan­rı’nın şiddetli hiddetine maruz kaldılar. Tanrı, öfkeli bakışları­nı mahlukata çevirdi. Korkunç bir zelzele oldu. Bütün yeryü­zü sarsıldı. Arz ve mahlukat bu suretle çalkalandı. Birçok kili­se temelinden yıkıldı. Erzinga (Erzincan) şehri temelinden yıkılıp toprak olurken, erkekler ve kadınlar da derinliklerine yuvarlandılar. Onların derin­liklerden gelen acı feryatları günlerce işitildi. Sarsıntılar 1 yıl devam etti. Günahlarımız­dan dolayı Tanrı’nın hiddetine maruz kalan mahlukatın akıbe­tini anlatmak imkansızdır. Yer­yüzü karanlıkla örtülmüştü. Güneş ve ay, kana boyanmış gi­bi doğuyor, ancak göğün ortala­rına çıkınca berraklık kazanı­yordu.

    8 Mart 1053 Büyük Antak­ya şehrinde felaket alametle­ri belirdi. Düşmanlıkların ve kavgaların arttığı, İncil’lerin Romalılarca yakıldığı günle­rin dördüncüsünde, herkes ki­lisede toplanırken bir gürültü koptu. Şiddetli bir zelzele ile bütün şehir sarsıldı. Gökten düşen ateşle kilise, temelin­den damına kadar bir fener gi­bi yandı. Minberin bulunduğu yerde toprak yarıldı. 20 bin al­tın değerindeki mukaddes sed toprağın derinliklerine gömül­dü. Romalılara ait 40 tapınak da yanan kandilleriyle yere gö­müldü. Ruhaniler ve halk dua için kentin Horom meydanında toplanırlarken yerden büyük bir gürültü duyuldu. Öğleyin altıncı saatte yine zelzele oldu. Toprak yarıldı. Patrikle birlik­te 10 bin kadar insan derinlik­lere gömüldü. Bu ceza, işlenen günahların karşılığıydı. Yine o yılki kışta 60 gün boyunca gece yağan kar gündüz sel olup hay­vanları sürükledi.

    Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğan Ebu’l-Farac’ın eserinin aslından bir örnek.

    Eylül 1090 Bütün memleket­te zelzele oldu. Yeryüzü şiddet­le sarsıldı. Gök altındaki bütün mahlukat titrediler. Antakya şehrinde büyük tahribat oldu. Birçok burçlar, kuleler teme­linden kopup yıkıldılar. Sur­ların büyük kısmı yıkıldı. Er­kek-kadın birçok insan yıkılan evlerin altında can verdi.

    29 Kasım 1115 İnsanlar işle­dikleri günahlar sebebiyle Tan­rı’nın gazabına uğradı. Herke­sin derin bir uykuda bulundu­ğu sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı. Yeryüzü şiddetle tit­redi. Kayalar yarıldı, tepeler çatladı. Dağlar-tepeler çınla­dı, canlı hayvanlar gibi sesler çıkardı. Bu sesler kulaklarda bir ordunun çıkardığı gürül­tüyü andırıyordu. Mahlukat, Tanrı’nın gazabı altında şaş­kın, dalgalı bir deniz gibi tit­reyip çalkanıyordu. Bütün ova ve dağlar, sanki bakırdanmış gibi çınladı. Ağaçlar sallandı. İnsanlar ağır hastalar gibi inli­yorlardı. Yeryüzünden dehşe­te kapılmış firariler gibi figan ve haykırışlar yükseliyordu. Bu sesler, zelzeleden sonra da geceleyin 1 saat kadar işitil­di. Herkes hayatından ümidini kesti ve kıyamet gününün gel­diğini zannetti (…) O gece bir­çok şehir ve bölge harap oldu. Buralardan bazıları Franklara (Haçlılar) aitti. Diğer bölgeler­de ve Müslümanlara ait yerler­de hiçbir zarar vukua gelmedi. O gece Samsat, Hısnımansur (Adıyaman), Keysun, Raban, Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akıbeti o kadar feci olmuştu ki yaklaşık 40 bin kişi öldü. Çok nüfuslu/kalabalık bir şehirdi. Bu felaketten hiç kim­se kurtulamamıştı. Sis şehrin­de de durum aynıydı. Birçok manastır ve köy harap olur­ken 10 binlerce erkek-kadın da öldü (…) Basilien manastı­rında aziz Ermeni ruhanileri toplanmış ayin icra ederlerken kilise üstlerine yıkıldı. Onların cesetleri bugüne kadar orada kalmıştır. Hesuantz adlı büyük manastırda da aynı durum ya­şandı. Zelzele durduktan sonra kar yağmaya başladı (…) Bunlar yaşayanların günahları yüzün­den olmuştur; çünkü her biri Tanrı’nın çizdiği yolu terkedip yanlış yollara girmiş, mukad­des kitaplarda yazılı öğütler­den yüz çevirmiş çılgınca yaşı­yorlardı.

    Şubat 1138 İran toprakla­rındaki kentlerden Ganza’da (Gence) şiddetli bir deprem ol­du. 230 bin insan öldü. Bütün kent yerin dibine geçti. Yerden de siyah sular (petrol?) fışkırdı. Kentten kaçanlar mezarlıkla­ra sığındılar ve ölüleri için yas tuttular.

    Eski zelzelelerden kalanlar 1157’de Suriye’de meydana gelen şiddetli depremde Hama’daki Şeyzer Kalesi büyük hasar gördü.

    1140 Kalonikus’da yer yarıl­dı ve 40 atlıyı atları ile birlikte yuttu. Bunlardan ancak arka­daşlarından ayrılan biri kurtul­du. Toprak altında kalan adam­ların ve atların iniltileri uzun bir müddet işitildi.

    1157 Suriye’de şiddetli zelze­leler oldu ve birçok şehirleri harap etti. Hama’daki kale ile şehirdeki büyük binalar ihti­yar adamların, kadınların ve çocukların üzerine yıkıldı. Nü­fusun onbinlercesi bu şekilde öldü. Şeyzer Kalesi de kısmen yıkılmış ve burada ancak 1 ka­dın ile 1 harem ağası kurtula­bilmişler. Halep ahalisi de aynı şekilde kaçtılar; günlerce şehir dışında ikamet bahasına can­larını kurtardılar; fakat evleri yıkılmış ve 500 kadar kişi en­kaz altında kalmıştı. Kafar Tab ve Apamea’da bir kimse kurtu­lamadı. Rahbut’a kadar diğer yerlerde de aynı vaziyet hasıl oldu. Frank şehirlerinden Mısn el-Ekrad ile Arkad tamamen yıkıldı. Lâzkiye’de yalnız büyük kilise kaldı; fakat kilisenin ze­mini yarıldı ve içi çamur dolu bir uçurum peyda oldu. Antak­ya’nın büyük kısmı ve Trablus şehri harap olmuştu.

    29 Haziran 1169 Arap yılının 12. ayına tesadüf eden o gün şiddetli bir zelzele oldu. Yeryü­zü, deniz üzerindeki bir gemi gibi sallandı. Bu hadise nesil­lerden beri emsali görülme­miş mahiyette idi. Mukaddes Patrik Mar Michel der ki: “Mar Hananya manastırında sabah ayinini yaptığımız sırada, şid­detli gökgürültüsüne benzer bir ses yerin altından yüksel­di. Mukaddes masanın önünde bulunduğumuz için ona tutun­duk fakat bir taraftan bir tarafa sarsıldık. Uzun bir zaman son­ra mezardan çıkmış gibi geri döndük. Gözlerimiz uykudan uyanmış adamların gözleri gibi yaşlanıyordu ve dillerimiz Al­lah’a şükrediyordu”.

    Zelzele esnasında Halep, Ba­albek, Hama, Emesa, Şeyzar, Baras şehirlerinin surları, kale­leri ve büyük binaları ahalinin üzerine yıkıldı. Antakya’daki büyük Rum kilisesi ile Frank­lara ait Kusyana kilisesinin mezbahı tamamen yıkıldı. Bize, yani cemaatimizin artıklarına gelince… Allah aczimize baka­rak yardım etti; zira içimizde kral ve emir bulunmuyordu. Halep’te her şey yıkıldığı halde bir kilise kurtuldu. Antakya’da Meryem Ana kilisesi ile Geor­ge ve Mar Sawmaoğlu kiliseleri yıkılmaktan kurtuldu. Gaba­ra’da ve Lazikiye’de birer küçük kilise yıkılmıştı. Bu zelzele 25 gün devam etti.

    17 Nisan 1269 Haftanın 4. gü­nünün ilk saatinde Kilikya’da şiddetli bir zelzele oldu. Ser­vand kalesinin kayasını, Ama­nos ve Haruta kayasını, Erme­nilerin büyük manastırını yani Kral Balut manastırını tahrip etti. Bu felaket sırasında 8 bin kadar kişi helâk oldu.

  • Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    En temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun olmadığı her durum korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda yaşanan depremler, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirmiştir. Anadolu’da ve dünyada, tarihin akış yönünü değiştiren sarsıntılar.

    Charles Darwin, Şili’de 20 Şubat 1835’te kenti haritadan silen Concepcion dep­remi üzerine “Şiddetli bir deprem bi­linen en köklü zihinsel çağrışımları bir anda yok eder; kaya gibi bir sağlamlığın simgesi yeryüzü, su üzerindeki bir kabuk gibi kayar ayaklarımızın altından; bir saniyelik bir za­man, zihinde saatler süren derin düşünmenin üretemeyeceği, güçlü bir güvensizlik duygusu yaratmıştır” demişti.

    Gerçekten de en temel gündelik faaliyetleri­miz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalaca­ğı varsayımına dayanır. Bunun ortadan kalktığı her durum, haklı olarak korku, panik ve güven­sizlik sebebidir. Ancak tarih bir yandan da, dep­rem gibi doğal afetlerin yarattığı korkunun kısa süreli olduğunu bize gösterir.

    Yıkımın boyutu ve neden olduğu trajedi ne kadar büyük olursa olsun, felaketin dehşeti hafı­zalardan silinir; kentler yeniden inşa edilir; ka­yıplar zamanla yerine konur. İnsan evlatlarının öncelik sıralamasında deprem ihtimaline karşı hazırlık yapmak, giderek savaşların, ekmek der­dinin, boşanmaların ve tatil planlarının arkasına itilir. Sanki biz bunlarla meşgulken felaket bizi bekleyecekmiş gibi yaşarız… Ancak depremler insanlık durumunu dikkate almaz; bize özel bir zamanlamayla hareket etmez ve en nihayetinde yeniden kapımızı çalar, kapımızı kırar.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler
    1906 San Francisco depremi ve enkaza dönüşmüş şehir

    Kimi tarihçiler uzun tarih çizgisine baktıkla­rında, doğal afetlerin toplum üzerinde pek az ka­lıcı etkisi olduğunu, kısa bir fasıladan sonra ha­yatın yeniden devam ettiğini düşünür. Siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir toplumda, doğal afetlerin etkileri pekala geçici olabilir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutup­laşmaların olduğu durumlarda ani bir deprem, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de berabe­rinde getirebilir ya da en azından böyle yorumla­nabilir. Örneğin kutsal kitaplarda rastlanan pek çok hikayede, Tanrı’nın yeryüzünü sallayarak bir orduya ya da diğerine yardım ettiği, günahkar­ları cezalandırdığı ya da iyileri zafere ulaştırdığı anlatılır. Bu örneklerde depremler, gerçekten ta­rihin akışını değiştirmiş midir, yoksa ne savaşla­rın ne de depremlerin eksik olduğu coğrafyalar­da onları çakıştıran salt tesadüf müdür? 3 büyük dinin kutsal kitaplarında da bu tür hikayelere rastlanması, depremlerin en azından bir derece­ye kadar toplumu şekillendirdiğinin kanıtıdır.

    Bunlardan yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ışık tutan dersler çıkarmak bize düşer.

    ANTIOCH (ANTAKYA-115)

    Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 260.000

    Tanrıların ve Roma’nın gazabı: Piskopos suçlandı, aslanlara atıldı

    Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı merkezlerinden, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunan Anti­och ya da bugün bilinen ismiyle Antakya’da 13 Aralık 115’te ya­şanan 7.5 büyüklüğündeki dep­rem kenti yerlebir etti. Felaket­te, civar coğrafyalarla birlikte 260 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Petrol lambalarıyla ay­dınlatılan geniş caddeleri, mer­mer sütunları, süslü hamamları, amfitiyatrolarıyla ünlü olması­nın yanında Hıristiyan isminin de ilk kez kullanıldığı bu şehir, neredeyse İmparator Trajanus ile halefi İmparatoru Hadria­nus’a da mezar olacaktı. Traja­nus, depremi Roma Tanrılarının Hıristiyanlara öfkesine bağla­mış; Antakya piskoposunu Ro­ma’ya götürerek vahşi hayvanla­rın önüne attırmıştı. Kendisinin başlattığı ve halefi Hadrianus’un devam ettirdiği çalışmalarla kent yeniden toparlanacaktı.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    ANTIOCH (ANTAKYA-526)

    Büyüklük: 7.0 / Can kaybı: 250.000

    Çok alametler belirdi kentin kötü talihi değişmedi

    Antakya sokakları 29 Mayıs 526’da her zamankinden de canlıydı. Binlerce kişi bir son­raki gün kutlanacak olan Göğe Yükseliş Bayramı için şehre akın etmişti. Procopius’a göre, akşam saat 18.00’de “tüm şehri sarsan şiddetli bir deprem” oldu. 7 bü­yüklüğündeki ilk şoku bir artçı sarsıntı dalgası izledi, ardından yangınlar başladı. Tarihçi John Malalas, “Alevler sanki Tan­rı’dan her şeyi yok etmek için bir emir almış gibiydi” diye anlatır o günü. Geride ne bir ev ne bir ki­lise kalmıştı. Büyük katedral de 5 gün boyunca “Tanrı’nın gaza­bı”na karşı durduktan sonra alev alarak yere yıkılmıştı. 250.000 kişi enkaz altında kalarak, yana­rak ya da açlıktan ölmüştü.

    Geride kalanlar da ölüleri so­yan, karşı çıkmaya cesaret eden herkesi öldüren haydutların kur­banı olmuştu. En kötü şöhret­li hırsızın, felaketi takip eden günlerde kölelerini kullanarak bir servet biriktiren bir hükümet yetkilisi olduğu söyleniyordu. Adamın bir anda yere yığılarak öldüğü söylentisi yayılmıştı. Ay­rıca depremden 3 gün sonra gök­yüzünde kutsal bir haç görüldü­ğü gibi bir dizi mucize de dilden dile dolaşıyordu.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Ancak bu “mucizeler”in hiç­biri Antakya’nın yerlebir olduğu gerçeğini değiştirmedi. İmpara­tor Büyük Justinyen daha sonra büyük bir bağış ve yeniden inşa çalışması başlattı; hatta kentin adını “Tanrı’nın şehri” anlamına gelen Theopolis olarak değiştir­meyi denedi; ancak talihsizlikler devam etti. Kent iki yıl sonra 5 bin kişinin daha ölümüne neden olan bir başka depremin de ara­larında yer aldığı artçı sarsıntı­larla yıkıldı; 540’ta Persler tara­fından yağmalandı. İki yıl sonra bir veba salgını ve dört depremin ardından 636’da Araplar tara­fından fethedildi. Antik kentin gerçek ihtişamı, 1930’larda ar­keologların keşifleriyle ortaya çıkacaktı.

    MARAŞ (1114)

    Büyüklük: 7.4 / Can kaybı: 40.000

    Hıristiyanlar şehvete kapıldı, bu yüzden gazaba uğradılar!

    Büyük bir deprem, 29 Ka­sım 1114’te, hac yortusun­da Doğu ve Güneydoğu Anado­lu’yu sarstı. O sırada bölge, 1. Haçlı Seferi’yle gelip yerleş­miş Haçlılar ve yerel Hıris­tiyan halklarla Müslümanlar arasında çekişmelerin ya­şandığı bir coğrafyaydı. “Biz mahluklar, Tanrı’nın gazabına uğradık” diye yazar Urfalı Ma­teos (öl. 1136?). “Derin bir uy­kuya daldığımız sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı…” Sonra devam eder: “O gece Frankla­rın (Haçlıların) elindeki bir­çok şehir harap olurken Müs­lümanlara ait yerlerde hiçbir zarar olmadı. Samsat, Hıs­nımansur, Keysun, Raban ve Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akibeti o kadar feci olmuştu ki 40 bin insan telef oldu”. Urfalı Mateos, depremi Hıristiyanların işledikleri gü­nahlara bağlamıştı; onlar cis­mani şehvete kapılmış, kutsal kitaplardaki uyarılara kulak asmamış, Tufan’dan önceki çılgınlığa dönmüş ve bu ne­denle yok edilmişlerdi.

    HALEP (1138)

    Büyüklük: 7.1 / Can kaybı: 230.000

    Halep kaosa sürüklendi, ticaret el değiştirdi

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Tarihin en ölümcül depremlerinden biri olarak kaydedilen 1138 Halep Depremi, 11 Ekim’de yaşanmış; 230 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu deprem, güneye doğru seyrederek 10 yıllar sü­recek çok şiddetli bir deprem serisinin de ilkini oluşturmuştu. 15. yüzyılda İbn Tağrıberdî tara­fından verilen 230 bin can kaybı, büyük olasılık­la Kasım 1137’de El Cezire Ovası ve Eylül 1139’da Gence’de yaşanan depremlerde kaydedilen ölüm­lerin toplamıydı. Kent enkaza dönüşürken surla­rın kuleleri yıkılmış, halk çöle sığınmıştı. Siyasi çatışmalar, işgal ve kuşatmalardan ötürü zaten is­tikrarsız olan bölge, bu depremle çok daha büyük bir kaos içerisine sürüklendi. Yüzde 60’ı yıkılan kentin yeniden imarı çok pahalıya mâlolmuş, ke­silen gelirler nedeniyle çok uzun sürmüştü. Daha önce Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollarının kesişiminde olduğu için zenginliğiyle bilinen Halep’te ticarete ara verilmiş; sonunda 4. Haçlı Seferi sırasında Kostantiniyye’nin yağma­lanması; Venedik, Cenova gibi şehir devletlerinin ticaret sahnesine girmesinin nedenlerinden biri olmuştu.

    GELİBOLU (1354)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: ?

    ‘Allah’ın iradesi kaleyi Türklere verdi’

    14. yüzyılın ilk yarısı, Bi­zans’ın Anadolu’da Türkler, Balkanlar’da da Sırplar karşısında sürekli gerilediği bir dönemdi. Devletlerinin çök­mekte olduğu bilinci zihinlerin­de o kadar yer etmişti ki bunun nedenleri üzerine yazılanlar başlı başına bir literatür oluş­turmuştu. Bu literatürde Orta­çağ zihniyetinin hâkim öğesi din başroldeydi. Çöküş, Tan­rı’nın gazabı olarak görülüyor; bunun nedeninin de Bizans’ın türlü çeşitli günahları olduğu vurgulanıyordu. Gelibolu’nun 1354’te Osmanlıların eline geç­mesi, bu açıklamaya güç kattı. Gelibolu yarımadasındaki Çim­pe Kalesi’ni o sene fethetmişler, Gelibolu kalesini de kuşatmış­lardı; ancak Gelibolu çetin ce­viz çıkmış, direnmişti. 1-2 Mart 1354 gecesi büyük bir deprem oldu ve kalenin duvarları çök­tü. Bunun üzerine Türkler Ge­libolu’yu ele geçirdiler. Hadise, 1391 tarihli bir Bizans veka­yinâmesinde şöyle tanımlan­dı: “Gelibolu’nun ve ötesindeki şehirlerin duvarları bile çökü­yor ve bunlar Türklerin eline geçiyorsa, hangi günahların sonucuyla karşılaşıldığını ar­tık Tanrı bilir”. Türklerin da bu hadiseyi yorumlamaları farklı değildi. 6. İoannis Kantakuze­nos, Bizans tahtını ele geçirdik­ten sonra müttefiki Osmanlıla­rı da Gelibolu Yarımadası’ndan çıkarmak istemiş; Orhan Gazi, Çimpe’yi 10 bin altın karşılı­ğında geri vermeyi kabul etmiş; ama Gelibolu’dan vazgeçme­mişti: Zira Gelibolu’yu kendisi­ne “Allah vermişti”.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    İZMİR (1688)

    Büyüklük: 7.5 Can kaybı: 260.000

    İzmir, 1688’de, 7.0 büyüklü­ğündeki bu depremle bü­yük ölçüde harap olmuş; 16 bin insanın hayatını kaybet­tiği felakette kıyı 60 cm. çök­müş; körfezde tsunami, ticari merkezde yangın yaşanmış­tı. Avrupalı tüccarların büyük kısmı kenti terketmiş, kale yı­kılmıştı. 18. yüzyıl başındaki bir gezgin, depremdeki zarara büyük oranda evlerin taştan yapılmasının neden olduğunu; depremden sonra taşın çoğun­lukla sadece yapıların temel­leri için kullanıldığını; gerisi­nin ahşap karkas ve tuğladan yapıldığını; bu sayede sonraki depremlerin az hasarla atlatıl­dığını yazacaktı.

    BURSA (1855)

    Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 300

    ‘Artık ecnebilerden utanır olduk’

    Bursa’nın Mustafakemal­paşa ilçesinde 28 Şubat 1855’te meydana gelen 7.5 şid­detindeki depremden şehrin tamamı ve komşu kentler etki­lenmişti. Depremde en az 300 kişi ölmüş, hemen ardından başlayıp Bursa’nın birçok ma­hallesine yayılan yangınla can kaybı yükselmişti.

    Dönemin resmî devlet ta­rihçisi Ahmet Cevdet Paşa, depremin ardından başkent İstanbul’da yaşananları önem­li eseri Tezâkir’de şöyle anla­tıyor:

    “Bursa’nın ahvalini tahkik için bir memur gönderileme­di. Çünki biz Rusya muhare­besiyle ve daha doğrusu Meh­met Ali Paşa tarafından Sarraf Mıgırdıç’a verilmiş senedle­rin tatbik mührü meselesiyle meşgul idik… Bursa’daki halk ise can ve başları kaygısına düşerek vaktiyle İstanbul’a ka­ğıt yazamayıp dokuz gün sonra tahrirat-ı resmiyye gelebildi. Halbuki İngilizler Bursa aha­lisine yardım için derhal iki gemi ekmek ile bir hayli ak­çe göndermiş olduklarını on gün sonra Bursa vücuhundan Dersaadet’e gelen Tahir Ağa maâ-tessüf haber verdi. Artık ecnebilerden utanır olduk… Biz ne vakit gaflet uykusundan uyanacağız? Rusya muharebe­lerinde atılan topların sada­ları bizi utandırmadı. Acaba Bursa’nın kudret topları da uyandırmayacak mı? Hayır. Cenab-ı Hak bizleri ikaz ve ıs­lah eyleye”.

    Şubat depreminden 1.5 ay sonra, Bursa 7 şiddetinde ikin­ci bir depremle sarsıldı. Bu kez asıl yıkım Mudanya-Gem­lik civarında olmuş, ilk dep­remde ayakta kalan ama yıpra­nan binalar da çökünce en az 1300 kişi hayatını kaybetmişti.

    Murat Toklucu

    ERZİNCAN (1939)

    Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 32.968

    İletişim koptu aşırı soğuk vurdu

    Erzincan şehri 26/27 Aralık (Birincikanun) 1939 gecesi saat 01.57’de cumhuriyet tarihi­nin en ölümcül depremlerinden biriyle sarsıldı. Kandilli Rasat­hanesi Müdürü M. Fatin Gök­men, 50 saniye süren deprem hakkında yaptığı ilk açıklama­da “Beş seneden beri kullandı­ğımız sismograf aleti, bugüne kadar memleketimiz dahilinde bu kadar şiddetli bir zelzele kay­detmiş değildir” diyordu. Üstelik kar ve korkunç bir soğuk vardı. Kış şartlarında dış dünyayla bağ­lantısı kesilen Erzincan’da tam anlamıyla bir can pazarı yaşan­mış, iletişim ağlarının kopma­sıyla yardımların ulaştırılması gecikmişti. Bazı bölgelerde ba­rınma sorunu günlerce çözüle­memişti. Memleketin ekonomik zorluklarının ve 2. Dünya Savaşı kaynaklı askerî ve siyasi riskle­rin eşiğinde durması da durumu güçleştirmişti.

    Bununla birlikte deprem ha­beri Ankara’da duyulunca ilgili Bakanlıklar ve müfettişlikler ha­rekete geçerek alınacak tedbirle­ri deprem bölgesindeki görevli­lere iletecek; Meclis toplanarak acil ihtiyaçların karşılanma­sı için yapılabilecekleri tespit edecek; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü deprem bölgesine hare­ket edecekti. Basın da bölgeden muhabirlerin verdiği haberler­le kentin durumunu ve halkın tepkisini duyurmuştu. Meclis Başkanı başkanlığında kurulan Millî Yardım Komitesi’ne yapı­lan yardımlar Kızılay aracılığıyla deprem bölgesine gönderilmiş; yurtdışından da pek çok yardım bölgeye ilerleyen günlerde ulaş­tırılmıştı. İngiltere, Fransa ve Yunanistan başta olmak üzere yurtdışından ve komşu ülkeler­den gönderilen yardımlar, diplo­matik ilişkilerde de etkili olmuş­tu. Halkın yanısıra askerlerin, mahkumların, sağlık çalışanları­nın, Diyanet İşleri’nin, millet­vekillerinin ve üniversitelerin depremde yaptığı yardımlar da halkın hafızasında yer etmişti. Özellikle askerî birlikler güvenli­ğin sağlanması, arama kurtarma çalışmaları ve ekmek üretilmesi gibi konularda önemli görevler üstlenmişlerdi. Türkiye’de hem yasal çerçeve hem de deprem risk belirleme çalışmaları, bu felaketten sonra büyük ivme ka­zandı. Depremin en önemli etki­lerinden biri, bugün İstanbul’un kapılarına dayanan ve enerji ak­tarımını tetikleyen deprem dizi­sini başlatmış olmasıydı.

    GEREDE (1944)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959

    Türkiye matem içinde binlerce kişi enkaz altında

    Büyük bir deprem, 1 Şubat 1944’te sabah saat 06.23’de Gerede başta olmak üzere, Bo­lu’nun bütün ilçelerinde, An­kara’nın bir bölümünde, Zon­guldak ve Çankırı’da şiddetli bir biçimde hissedilmişti. 7.2 büyüklüğünde depremin artçı sarsıntıları, haftalarca sürmüş­tü. BBC’nin Türkiye’de bulunan muhabiri Philips Yordan dep­remin boyutunu radyoda şu şe­kilde anlatıyordu: “Türkiye ma­tem içindedir. Zelzele sahasın­da binlerce evladı enkaz altında kalmıştır. Cephelerde harbeden müttefikler bile, tabiatın gön­dermiş olduğu bu felaket yüzün­den müttefikimizin 1 gün zar­fında gömdüğü miktarda asker kaybetmemiştir”.

    2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde, kış mevsimi­nin karla kapladığı bir bölgede yaşanan deprem, 4 bine yakın can kaybıyla birlikte çok ağır ha­sar da bırakmıştı. Yardımların ulaşmasında sıkıntılar yaşan­mış; ancak ülke çapında düzen­lenen destek faaliyetleri çalış­malara ciddi katkı sağlamış­tı. Gerede ve hemen öncesinde yaşanan depremler, mevzuat açısından da bir kırılma oluş­turmuştu. Gerede’den birkaç ay sonra deprem riskinin belirlen­mesi ve yapılaşmanın denetlen­mesine dair ilk yasal düzenleme hazırlanmıştı. Ertesi yıl ise ilk resmî “yersarsıntıları bölgeleri haritası” oluşturuldu.

    VARTO (1966)

    Büyüklük: 6.9 / Can kaybı: 2.394

    Evlerini göremeden bu hayattan gidenler

    Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatlarının ke­siştiği bölgede yer alan Muş’un Varto ilçesi, 1966’da iki deprem yaşadı. 5.6 büyüklüğündeki ilk deprem 7 Mart’ta 14 kişinin ölümüne neden olurken, asıl felaket 19 Ağustos’ta kapıda bekliyordu. 6.9 büyüklüğünde­ki bu depremde 2.394 kişi ha­yatını kaybetti, neredeyse tüm yapılar harap oldu. Sonraki dö­nemde Varto, dışarıya çok cid­di göç verdi. Deprem, 10 yıllar sürecek konut inşatı problemi­nin de başlangıcını oluştur­du. Afet konutlarının yapımı­na ancak 1985’te başlanabildi. İnşaatlar o kadar uzun sürdü ki çok sayıda hak sahibi daha sıra kendilerine gelemeden hayatı­nı kaybetti. 2009’da dahi sıra­larını bekleyen 1.500 deprem­zede bulunuyordu.

    ŞAMUHA (MÖ 13. YÜZYIL)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959

    Taht kavgası çıktı, Tanrılar surları yıktı

    Hititlerin başkenti Hattu­şa’da (Boğazköy) bulu­nan bir tablette, kral 3. Hattu­şili’nin (MÖ 1267-1237) taht kavgasına tutuştuğu yeğeni Urhi-Teşup’u ele geçirmek istediği anlatılır. Kral, yeğe­ninin bulunduğu kutsal kent Şamuha’yı kuşatır. Kente gir­diği anda Tanrılar surları yı­kar. Olay gerçekte bir depremi anlatmaktadır. Şamuha’nın, Sivas-Yıldızeli yakınlarında­ki Kayalıpınar Höyüğü olduğu arkeolojik çalışmalarla anla­şılmıştır.

    SPARTA (MÖ 464)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 20.000

    Yıkıntılar içinde köleleri bastırmak

    Depremle savaşın aynı za­mana denk geldiği en er­ken örneklerden biri, Peloponez Savaşı’nın yazarı ünlü Yunan tarihçi Thucydides (MÖ 4. yüz­yıl) tarafından kayda alınmıştı. Bu kayıtta, Spartalıların (Ati­na’nın bilgisi dışında) Attika’yı işgal eden Thasoslulara yardım sözü verdikten sonra Sparta ve çevresini harap eden korkunç bir depremin sözlerini tutma­larını nasıl engellediği anlatılır. Bu sırada Sparta’nın egemenliği altındaki Lakonya ve Messinya bölgelerindeki halkın çoğunlu­ğunu, özgür olmayan Helotlar oluşturmaktadır. MÖ 464’teki büyük depreme işaret ettiği dü­şünülen bu sarsıntının ardından Sparta’nın yarısının yıkılmış ol­masını, çok sayıda Spartalının da ölmüş olmasını fırsat bilen Helotlar ve Messinyalılar ayak­lanır, ortak bir savaş başlatırlar.

    Plutharkos’un anlattığına göre: “Sparta’da Kral Arkhida­mos’un zamanına denk gelen depremde kent karışıklık içine düştü. Arkhidamos, böyle bir durumda asıl korkulacak şeyin ne olduğunun hemen farkına vararak, sanki düşman kentin kapılarına dayanmışçasına teh­like işaretini verdi ve yurttaş­larının vakit yitirmeden silahlı olarak yanına koşmalarını iste­di. İsyancılar, Spartalıların si­lahlı olduğunu ve savaş düze­nine girdiğini görünce komşu kentlere çekildiler. Bu, 10 yıl sürecek 3. Messinya Savaşı’nın başlangıcı oldu”.

    Bu deprem, Peloponez Sava­şı sırasında meydana gelen tek deprem değildi. Bu afetler do­laylı olarak savaşın 27 yıl süren benzersiz uzunluğunda etkili olmuştu.

    APAMEİA (MÖ 88)

    Büyüklük: 6.9 Can kaybı: 2.394

    İlahi işaret ve teslim

    Pontus Kralı 6. Mithradates Eupator, MÖ 88’de Apa­meia’ya (Dinar) doğru yürüyü­şe geçti. Kente yaklaştığı sırada şiddetli bir deprem meydana geldi. Bunu Tanrılar tarafından gönderilen bir işaret olarak ka­bul eden Apameialılar, Mithra­dates kente ulaştığında, hiç di­renmeden kralın egemenliğini kabul ettiler. Strabon’un bildir­diğine göre Apameia’nın yeni­den imarı için büyük bir miktar para (100 Talanta) bağışlandı.

    LONDRA (1750)

    Büyüklük: 2.6 / Can kaybı: 0

    Sismolojinin başlaması ve kıyamet senaryoları

    İngilte’nin başkenti Londra, 8 Şubat 1750 tarihinde, bugün sadece 2.6 büyüklüğünde oldu­ğu tahmin edilen küçük bir dep­remle sarsıldı. Depremin hisse­dildiği bölge oldukça küçüktü, pek hasara da yolaçmamıştı. Le­adenhall Caddesi’nde bir baca­nın parçaları düşmüş, Thames Nehri’nin güneyindeki South­wark’ta bulunan saz damlı bir mezbaha çökmüştü. Londralılar henüz bilmiyorlardı ama, o yılın “Depremler Yılı” diye tarihe geç­mesine neden olan ilk depremi yaşamışlardı. Yer sarsıntılarına pek alışık olmadıklarından fena hâlde huzursuz olmuşlardı.

    Aslında Londra’nın sarsıldığı ne ilk ne son seferdi bu. 1580’de Manş Denizi’nin altında meyda­na gelen bir deprem, Dover’daki kayalıkların bir kısmını çökert­miş; Westminster Sarayı’nın çanları çalarken iki çocuğun ölümüne neden olmuş; sonra­dan da Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde anılmıştı. 1692’de bir başka deprem, kent sakinlerinin kendilerini sokağa atmasına ne­den olmuştu.

    Ancak bu depremlerin anıla­rı, 1750’de hatırlanamayacak ka­dar uzakta kalmıştı; sarsıntının deprem yüzünden olduğu başta kimsenin aklına bile gelmedi. Bir dinamit patlatılmış olabilir­di ya da belki de Isaac Newton’ın tahmini gerçekleşmiş, Jüpiter’in Dünya’ya yaklaşırken yaratacağı düşünülen sarsıntı hissedilmişti.

    Londralılar iki-üç hafta bu gündemle meşgul olduktan son­ra tam olayı unutmaya başlamış­lardı ki 8 Mart günü saat 5.30’da ikinci bir şok yaşadılar. Bu dep­rem, bir öncekinden daha şid­detliydi; daha büyük bir alanda hissedilmişti. Whitechapel’da iki ev çökmüş, Westminster Ab­bey’in yeni kulelerindeki taşlar ve birkaç baca yıkılmıştı. Bir gün sonra bir artçı sarsıntı daha ya­şandı.

    Üçüncü depremin ardın­dan ortada bir söylenti dolaş­maya başladı: Tam 4 hafta sonra bir deprem Londra’yı yutacaktı. Söylenti, daha sonra Londra’daki akıl hastanesi Bedlam’a gönde­rilecek olan bir asker tarafından başlatılmıştı.

    Bir söylentiyle taşraya kaçanlar Londra’da büyük bir deprem olacağı söylentisinin yayılmasıyla apar topar şehri terk eden Londralıları gösteren çizim ve altında durumu eleştiren şiir.

    Kıyamet günü

    4 Nisan gelip çattığında, “kıya­met günü” bir şekilde ertesi güne sarkmış ve panik başgöstermiş­ti. Sükunet çağrılarına rağmen bunu yapabilecek gücü olanlar (tahminen şehrin üçte biri) ara­balarına binip taşraya akın edi­yor; kadınlar bütün gece dışarıda otururken onları sıcak tutacak “deprem elbiseleri” dikiyor; in­sanlar kayıklarda yatıyordu. Ki­liseden her zaman olduğu gibi felaketin sebebinin insanların günahları olduğuna dair sesler yükseliyor; bunun dünyanın so­nunun yaklaştığına dair bir ala­met olduğu söyleniyordu. Lond­ra Piskoposu Thomas Sherlo­ck’un yazdığı A Letter From the Lord Bishop of London, to the Clergy and People of London and Westminster; on Occasion of the Late Earthquakes kitabı, altı ay­da 100.000’in üzerinde satmıştı. Sherlock herkesi tövbe etmeye çağırıyordu.

    Bilindiği üzere Londra so­nunda bir deprem tarafından yutulmadı. Ancak batıl inanç­lar ve hızla yayılan dedikodular­la birlikte Londralıların sismik aktivitelere olan takıntıları da bu dönemde ayyuka çıktı. Öyle ki sismolojinin bir bilim dalı ola­rak ortaya çıkışı ne İngiltere’nin tarihindeki daha büyük deprem­lere ne de Japonya, Kaliforni­ya gibi deprem ülkelerine değil, zar-zor hissedilen minyatür sar­sıntıların yaşandığı “Depremler Yılı” İngiltere’sine nasip oldu. O zamana kadar Aristo gibi eski Yunan filozoflarının teorilerin­den öteye gidemeyen yerbilimi hakkında Royal Society’de yıl so­nuna gelmeden 50 makale okun­muş; bunlar Philosophical Tran­sactions’ın eki olarak yayımlan­mıştı. 1760’da bu depremlerin üzerine 1755 Lizbon Depremi’n­den öğrendiklerini de ekleyen John Michell’ın makaleleri, dep­remler hakkında ilk ciddi bilim­sel çalışmalar oldu.

    LİZBON (1755)

    Büyüklük: 9.0 / Can kaybı: 100.000

    Rousseau Voltaire’e devlet kiliseye karşı

    Takvimler 1 Kasım 1755’i gös­terirken, Portekiz’in Lizbon kentinde oturan 275 bin kişiden çoğu Azizler Yortusu’nu kutla­mak üzere kiliselerde toplanmış, dualar etmeye, ilahiler söyleme­ye hazırlanıyordu. Saat 09.30’da yer zangır zangır titremeye baş­ladı. 20’den fazla kilise ve kated­ral, ellerini göğe açmış insanla­rın başına çöktü; yüksek tavan­lardan düşen kemer ve tonozlar çok büyük bir felakete sebep oldu. Henüz depremin büyüklü­ğünü ve şiddetini belirlemek için kullanılan ölçüm metotlarının geliştirilmesine çok vardı; ama daha sonra yapılan analizlere gö­re jeologlar bu depremin 9 Rich­ter ölçeğinde olduğu tahmininde bulunacaklardı.

    Yıkılan kiliselerin enkazının altında olmayanlar, kendilerini Tagus Nehri üzerindeki lima­na atıp kentten kaçmaya çalış­tı. Ne var ki sarsıntı sırasında deniz tabanının hareket etmesi bir tsunamiyi tetiklemiş; büyük dalgalar gürleyerek 5-6 metre­ye yükseldikten sonra yüzlerce insanı kıyılardan sürükleyerek içine çekmişti. Limandaki hafif yapıların tamamı yıkılmış, gemi­lerin çoğu parçalanarak batmış­tı. Lizbon’un başına gelen felaket bununla da bitmemiş; deprem­de mumların, ocakların devril­mesiyle şehrin farklı noktala­rında yüzlerce yangın başlamış­tı. Takip eden 6 gün boyunca bu yangınlar, depremden kendini kurtaran her şeyi, sanat eserleri­ni, mimari yapıları, tarihî belge­leri yakıp kül etmişti. Yangınlar günler sonra söndüğünde, geride 100 bine yakın cansız insan be­deni kalmıştı.

    Deprem sırasında Lizbon, Avrupa’nın ekonomik başkent­lerinden biriydi; ticari, sanatsal, askerî ve finansal alanlarda özel­likle güçlüydü. Roma Katolik Kilisesi ve Engizisyonu altında muazzam bir dinî nüfuza sahip olan şehir, yıkılmaz gibi görü­nüyordu. Halkı o dönemde tüm Avrupa’nın en varlıklı ve dindar kesimiydi. Aynı zamanda gelişen bir tekstil ticaretine, çok sayıda sanat koleksiyonuna, görkem­li kilise ve katedrallerin de dahil olduğu kültürel hazinelere evsa­hipliği yapıyordu.

    Ancak özellikle yıkılan kili­selerde o kadar çok insan ölmüş­tü ki “neden” diye sormamak imkansız hâle gelmişti. Neden Tanrı, iman edenlere böylesi dehşetli bir cezayı layık görmüş­tü? Neden böyle kutsal bir günü seçmişti ki bu kadar insan ibadet sırasında ölmüştü? Bu derece helak edilmeden önce gönderi­lebilecek ilahi uyarılar olamaz mıydı?

    Deprem, uzun süre halkın hayalgücünü esir aldı; sayısız re­sim ve çizime konu oldu. Ardın­dan başlayan tartışmalar köklü dinî, siyasi ve toplumsal dönü­şümlere kapı açtı.

    Dramın başrol oyuncuların­dan Sebastião José de Carvalho e Mello, 1770’de Pombal Markisi oldu (tarihe de Pombal ismiyle geçti). Deprem sırasında Kral 1. José’nin Savaş ve Dışişleri Ba­kanlığı’nı yürütüyordu; deprem­den sonra kral onu fiilen dikta­tör ilan etti ve Pombal, duruma hâkim olarak felaketin toplum­sal etkilerini ciddi ölçüde azalt­tı. İlk iş, hayatta kalanların bes­lenme sorununu çözdü; onlar için kamplar kurdu. Daha sonra şehirdeki 10 binlerce cansız be­deni kaldırmak için kolları sıva­yarak salgın hastalıkların önünü aldı. Kardinal’in izniyle (ama yi­ne de gizlilik içinde) ölü beden­lerin bir mavnaya yüklenip ok­yanus açıklarında batırılmasını emretti.

    Şehrin acil ihtiyaçları karşı­landıktan sonra sıra yeniden ya­pılanma planlarına gelmişti.

    Pombal insanları vatandaş­lık görevlerini yapmak için eyle­me çağırırken, din adamları da itaat, kefaret ve dua tavsiyesinde

    Gab­riel Malagrida’nın bu dönemde bastırdığı bir broşür “Ey Lizbon, evlerimizi, saraylarımızı, kilise­lerimizi yokedenin, senin iğrenç günahların olduğunu bil. Tüm gücünle tövbe et” diyordu. Laik devletle kilise arasında, deprem öncesinde de varolan gerilim gi­derek derinleşti. Bu gerilim Ciz­vitlerin Portekiz’den kovulma­sıyla sonuçlanacak; Malagrida ise Engizisyon’a teslim edile­rek idam edilecekti. Devlet, ki­lise karşısında ilk defa bu denli büyük zafer kazanmıştı. Batı’da modern siyasi dönemi başlatan dönüm noktalarından biriydi bu.

    João Glama Strobërle, “1755 Depremi Alegorisi” tablosunda kendisini sağ alt köşede bir moloz yığınının üzerinde dururken resmetmişti. Sol üst köşede elinde ateşli bir kılıç tutan melek ilahi yargıyı temsil ediyordu

    İyimserliğe darbe

    Lizbon depreminin acımasız­lığı, Leibniz ve Alexander Pope gibi düşünürlerin başını çektiği iyimserlik felsefesine de büyük bir darbe vurdu. Voltaire, 24 Ka­sım 1755’te banker M. Tronc­hin’e yazdığı mektupta trajedi­nin getirdiği matemin de etki­siyle iyimserliği taşa tuttu: “100 bin karıncanın, komşularımızın yuvalarında bir solukta ezildiği; yarısının kurtulmaları imkansız enkazların altında tarifsiz acılar içinde can verdiği; Avrupa’nın dörtbir yanındaki ailelerin di­lenciliğe mahkum edildiği; sizin gibi yüzlerce İsviçreli tüccarın servetinin Lizbon’un yıkıntıları tarafından yutulduğu mümkün dünyaların en iyisinde, hareket yasalarının böylesine korkunç felaketlere nasıl yolaçtığını kav­ramakta zorlanacağız. İnsan ha­yatı ne berbat bir kumar! Vaizler ne diyecek -özellikle de Engizis­yon Sarayı hâlâ ayaktaysa! O say­gıdeğer papazların da tıpkı diğer insanlar gibi ezilmiş olduklarını düşünerek kendimi avutuyorum. Bu, insanlara birbirlerine zul­metmemeyi öğretmelidir; çünkü birkaç budala sofu, birkaç fanati­ği yakarken yeryüzü yarılıp hep­sini yutuyor”.

    Voltaire bu mektubun ar­dından belki en kötümser eser­lerinden olan “Lizbon felaketi üzerine şiir” ile de iyimserlerin argümanlarını alaya almaya, söz­de “mümkün dünyaların en iyi­si”ni yaratmış olan sevecen Tan­rı imgesine itiraz etmeye devam etti: “Özgür ve adildir O, değil asla öfkeli / Böylesi adaletli bir efendinin emrinde, bu acı neden peki? / Budur işte ölümcül dü­ğüm, çözülmesi gereken” diyor, “Acıları inkarınız, olur mu derde derman?” diye soruyordu. “Da­ha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon / Sefa­hat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten? / Lizbon yerlebir şim­di, oysa Paris’te dans ediyorlar” yazmıştı. Ya çocuklar, onların ne günahı vardı?

    Voltaire’in şiiri, Aydınlan­ma’nın diğer önemli figürü Rousseau’yu rahatsız etmişti. 18 Ağustos 1756’da Voltaire’e yazdı­ğı mektupta şiirin “insana layık etkiler yaratmaması” nedeniy­le şikayet ediyordu. Rousseau’ya göre Voltaire, Pope ve Leibniz’i kötülüğü küçümsemekle eleştir­miş, ama kendisi de kötülüklerin varlığını abartmıştı. Bu da insan­lığa teselli yerine endişe veriyor­du. Rousseau ayrıca kötülüğün kaynağını insandan başka bir yerde aramaya ve felaketleri ilahi referanslarla açıklamaya da kar­şı çıkmıştı. “Talihsizliğimizin ço­ğu bizim eserimizdir. Lizbon’da altı-yedi katlı 20 bin evi yanyana getirenin doğa olmadığını kabul edin. Eğer bu büyük kentin sa­kinleri daha dengeli bir şekilde dağılmış olsalardı, kayıplar daha az olur ya da belki de hiç olmaz­dı. İlk anda herkes kaçardı. Ama birçoğu inatla kaldı. Çünkü geri­de bırakmak zorunda kalacakları şey daha değerliydi. Bu felakette, kaç talihsiz insan kıyafetlerini, evraklarını ya da paralarını alma arzusuyla can verdi?” diyordu. Lizbon’da Tanrı ile doğanın dü­zeni insan hırsıyla çarpışmış ve tabii birincisi galip gelmişti.

    Rousseau ile Voltaire ara­sında, bu mektubun da etkisiy­le yükselen kişisel husumet bir yana, kamuoyunda iyimserli­ğin desteğinin sürmesi, birkaç yıl sonra Voltaire’i Candide adlı kara hicvini yazarak iyimserli­ğin tabutuna son çiviyi çakmaya yöneltti. Candide’in iyimser ho­cası Dr. Pangloss, “mümkün dün­yaların en iyisinde yaşadığımız” argümanınına rağmen linçle öl­dürülüyordu. Voltaire, kötülü­ğün ilahi nedenlerle gerekçelen­dirilmesinin insanlara bir teselli sunabileceğini ama zorbalık ve bağnazlık için de kullanılabilece­ğini göstermeye çalışmıştı.

    Lizbon depreminin ardından bir yanda kenti saran yangınlar, öbür yanda limandakileri içine çeken dev dalgalar…

    VENEZUELA (1812)

    Büyüklük: 7.7 / Can kaybı: 15-20 bin

    Latin Amerika’nın kaderi 211 yıl önceki felaketle değişti

    26 Mart 1812’de Venezue­la’yı vuran, 7.7’lik büyük deprem, halkın büyük çoğunlu­ğunun ayinlere katılmak üzere kiliseye gittiği Paskalya hafta­sının Kutsal Perşembe günü meydana geldi; en iyimser tah­minlere göre bile 15-20 bin in­sanın ölümüne, hesaplanama­yan bir maddi zarara yol açtı. O gün aynı zamanda Venezue­la’nın İspanya’dan bağımsızlık mücadelesinde de bir dönüm noktasıydı; tam iki yıl önce Ca­racas Kent Meclisi İspanyol valiyi resmen görevden almış ve İngiltere’ye yardım çağrı­sında bulunmuştu. Deprem sı­rasında İspanya kuvvetlerinin başındaki General Juan Do­mingo de Monteverde, ülkede İspanyol hakimiyetini yeniden tesis etmek için aktif bir kam­panya yürütüyordu.

    Depremde, devrimcilerin (kendilerine “Vatanseverler” diyorlardı) kalesi olan Caracas şehri neredeyse yerle bir ol­du. Sarsıntının ardından çıkan yangın da birçok yapıyı ve içe­ride mahsur kalan insanları kül etti. İspanya’ya bağlı Coro, Gu­ayana, Maracaibo, Puerto Ca­bello ve Valencia’da ise hasar nispeten daha hafifti.

    Caracas halkı şehirlerinin yıkıntıları arasında hayatta kalanları arıyor.

    Tahmin edilebileceği gibi, bu orantısız yıkım halkta gü­vensizlik ve korku yaratmıştı. Hayatta kalanlar, bunun Tan­rı’nın bağımsızlık hareketin­den hoşnut olmadığına işaret ettiğine inanmaya hazır hâle gelmişti. İspanyollara yakın duran Kilise de bu görüşü des­tekliyor; yıkımı İspanyol kralı­nı kabul etmeyen devrimcilere karşı Tanrı’nın intikamı olarak sunuyor; İncil’den Sodom ve Gomorra’nın cezalandırılma sahnelerini hatırlatıyorlardı.

    Vatanseverler arasında da moral bozukluğu yükseliyor­du. Yaklaşık 1.500 devrimcinin Barquisimeto’da derin bir yarı­ğın içine düştüğünü söylentile­ri yayılıyordu. Bu sırada Latin Amerika’nın “El Libertador”u Simón Bolívar, deprem sonra­sı enkaz hâline gelen evinden çıkmış, arkadaşlarıyla birlik­te depremzedelerin yardımı­na koşmuştu. San Jacinto’nun merkez meydanında vaaz ve­ren İspanyol yanlısı bir keşiş­le karşılaşmıştı. Keşiş onunla “Nasıl gidiyor Bolivar? Görü­nüşe bakılırsa, doğa İspanyol­lardan yana tavır koymuş” diye alay etmişti. Bolivar ise “Eğer doğa bize karşıysa, onunla sa­vaşır, bize itaat etmesini sağla­rız” cevabını vermişti.

    Ancak Nisan ayına gelindi­ğinde, Kilise’nin söylemlerinin de etkisiyle devrimcilere halk desteği azalmış; İspanyol deniz subayı Juan Domingo de Mon­teverde komutasındaki krali­yetçi ordu, neredeyse hiçbir direniş olmadan batı Venezu­ela’yı ele geçirmişti. Sürgüne giden Bolivar, orada diğer Latin Amerika ülkelerini İspanya’ya karşı örgütlemişti. Kimbilir belki Caracas depremi, onun Venezuela’nın bağımsızlığı yö­nündeki ilk girişimini başarı­sızlıkla sonuçlandırmasaydı, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın kurtuluşuna öncü­lük edemeyebilirdi.

    SAN FRANCISCO (1906)

    Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 3.000

    Felaketle gelen ‘yaratıcı yıkım’

    Bundan 117 yıl önce, 1906’da üç gün boyunca San Francis­co’nun dörtte üçünü yok eden yangın, şehrin su kaynağını devredışı bırakan bir depremle başlamıştı. 18 Nisan’da sabaha karşı 05.12’de yaşanan bu deprem 7.8 büyüklüğündeydi; arka­sından başlayan yangınla birlikte 3 bin civarında can kaybına neden oldu. Ancak felaketin tarihteki yeri, sonrasında başlatı­lan toparlanma çabalarıyla belirlenecekti.

    Şehir yetkilileri, yerel işletmeler ve sigorta endüstrisi, fela­keti deprem olarak değil yangın olarak değerlendirmiş, böylece kent sakinleri yangın sigortalarını talep edebilmişti. Sonuç­ta yatırımcılar da, gelecekteki depremlerden korkarak kentin yeniden inşaını finanse etmekten vazgeçmemişti. 10 yıl içinde San Francisco yeniden inşa edildi. 1950’lerde bugün Silikon Vadisi olarak bilinen ve yine San Andreas Fayı üzerinde yer alan sanayi bölgesi ortaya çıktı. 1906 depremi, büyük bir do­ğal afetin bir şehrin “yaratıcı yıkımı”nı nasıl tetikleyebileceği­nin tarihteki en önemli örneği oldu. Bugün benzer bir felaketin meydana gelmesi hâlinde, can kaybının bin ila 5 bin arasında olacağı tahmin ediliyor.

    TOKYO (1923)

    Büyüklük: 7.9 / Can kaybı: 100-140 bin

    Afetin sorumlusu: Koreli göçmenler!

    Deprem kuşağında yer alan Japonya, bugün sismik tehditler konusunda en hazır­lıklı ülkelerden biri olarak anı­lıyor; ancak 1 Eylül 1923’te 7.9 büyüklüğündeki Büyük Kanto Depremi ülkeyi vurduğunda henüz durum böyle değildi. O gün deprem, Tokyo ve Yoko­hama’yı enkaz hâline getirmiş; tarihin en yıkıcı yer sarsıntıla­rından biri olarak kaydedilen olayda 100-140 bin arası insan hayatını kaybetmiş, 2 milyon insan evsiz kalmıştı. Asıl fela­keti getiren, depremin ardın­dan başkenti saran ve şiddet­li rüzgarın da etkisiyle tam 42 saat süren büyük yangınlar olmuştu. Enkazların kapattı­ğı yollara itfaiye girememiş, ahşap ve kağıt binaların dörtte üçü hızla küle dönüşmüştü.

    Alevler daha sönmeden inanılmaz dedikodular kenti sarmıştı bile: Bunda birileri­nin “parmağı” vardı. Korelile­rin bombalar attığı, ayakta ka­lan mahalleleri kundakladığı söylentisi kulaktan kulağa ya­yıldı. Ertesi gün üç gazetede şu başlıklar okunuyordu: “Ko­reliler kuyuları zehirliyor”, “3000 vahşi Koreli, Kanawa­ga’dan Tokyo’ya saldırmak üzere yola çıktı”, “Sosyalist­ler kundaklıyor”. Bu atmos­feri anlamak için, Kore’nin 1910’dan beri Japon işgali al­tında olduğunu, “pan-Asya­cılık” denilen emperyalist ve militarist akımın ülkeyi etkisi altına aldığını hatırlatmak­ta fayda var. Ülkedeki Koreli göçmenlerin intikam almak istediklerine inanmak Tokyo­lular için zor değildi.

    Böylece başlayan Koreli kı­yımında öldürülenlerin sayısı hâlâ tartışma konusu. Ev bas­kınları ve linçlerde öldürülen­ler için verilen rakam 2.500- 6.000 arasında değişiyor. Bazı yerlerde polis ve ordunun da söylentilerin yayılmasına kat­kıda bulunduğu, hatta cinayet­lere iştirak ettiği bildiriliyor. Korelilerle birlikte Çinliler ve Japonların da öldürüldüğü ise raporlarla belgelenmiş.

    1923 Kanto depreminin ardından şehirden geriye kalanlar…

    Halkın, depremden sonra gelebilecek yangın gibi büyük felaketler konusunda önce­den bilgilendirilmesinin öne­mi, bu hadiseyle ortaya çık­mıştı. Depremden önce bir acil durum planının olması da deprem sonrasında paniği azaltabilirdi.

    1960’da Kanto depreminin yıldönümü, Afetten Korunma Günü ilan edildi. Japonya hü­kümeti bu tarihten sonra halkı deprem tehlikesi konusunda eğitmeye yönelik adımlar at­tı. Şehir, her yıl 1 Eylül’de bü­yük çaplı bir deprem tatbika­tı düzenlemeye devam ediyor. Tokyo ise felaketin ardından 7 yıl içinde daha geniş caddeler, yangına ve depreme dayanıklı yapılarla yeniden inşa edildi.

    Ancak Ocak 1995’te mey­dana gelen daha küçük bir deprem (Kobe depremi), bu hazırlıkları bir teste tabi tut­tuğunda, Japonya’nın tüm imar kurallarına ve halkın deprem bilincine rağmen dü­şünüldüğü kadar hazırlıklı olmadığı da ortaya çıktı. Dep­remde sokaklardaki insan ka­labalığı ve binaların molozları kurtarma çalışmalarını en­gelledi; ölü sayısı 5 bine, evsiz kalan insanların sayısı da 300 bine ulaştı. Tokyo Teknolo­ji Enstitüsü profesörlerinden Katsuki Takiguchi, “Neredey­se 50 yıldır Japonya’nın kent­sel bölgeleri sismik açıdan daha sakin bir dönemden ge­çiyordu; bu yıllar deprem mü­hendisliğinin ilerlemesi için altın bir fırsattı, ama Japon­ya pek çok altyapı sistemini başarıyla inşa ettikten sonra yarattığı güvenlik efsanesine fazlaca güvendi; mühendisler ise doğaya karşı alçakgönüllü davranmayı bir kenara bırak­tı” demişti.

    ŞİLİ (1960)

    Büyüklük: 9.5 / Can kaybı: 3.000

    Af dilemek için 5 yaşında çocuğu kurban ettiler

    Tarihte kaydedilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’ta Şili’de yaşandı. 9.5 şiddetindeki Valdi­via depreminin ardından, Lago Budi kıyı kasabasın­da yaşayan Mapuche yerlileri 5 yaşında bir çocuğun kollarını ve bacaklarını kestikten sonra denize attı­lar. İnançlarına göre deprem ve tsunami Tanrı’nın bir cezasıydı ve ancak bir insan kurban edilirse af­fedileceklerdi. Olayın sorumluları arasında çocuğun büyükbabası da vardı. Suçlular hapse atıldı, ancak birkaç yıl sonra af ilan edilince serbest bırakıldılar. 20 yıl sonra bir Mapuche yerlisiyle yapılan röpor­tajda, 85 yaşındaki adam, öksüzlerin kurban edildiği günlerde daha az tsunami ve deprem olduğunu söy­lüyor, artık yasaklanan bu geleneği savunuyordu!

  • Arkeolojik alanlarda yıkım ve tarihî anıtları korumak

    Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir konu. Kaybettiğimiz anıtlarımız ve bunları tekrar hayata döndürmenin bilimsel yöntemleri…

    Son depremler, birçok meseleyle birlikte kül­tür varlıklarını koruma konusunu da farklı bir açıdan yeniden gündemimize taşıdı. Kaybettiğimiz insanlarımız kadar kaybettiğimiz kültür mi­rasımız da canımızı yakıyor. Elbette, yitirilen insanlar için yasımız devam ediyor; acımız ise belki azalacak ama sona ermeyecek.

    Depremlerin yerleşim yer­lerine verdiği zarar bizim coğ­rafyamızda çok eski bir konu. Yaklaşık 11 bin yıl önce baş­layan inşa faaliyetleri ve yer­leşimler depremlerle sınandı. Bazı nesiller yapılarının, yer­leşimlerinin yokoluşuna şa­hit oldu. Bazen uzun aralıklar bu felaketleri unuttursa da bu gerçekle birlikte yaşama gele­nekleri yavaş yavaş şekillendi. Hata yapanların yapıları uzun süre ayakta kalmadı. Deprem gerçeğine göre inşa edilmeyen yapılar ve yerleşimler yokol­du. Kimi zaman yıkımlar bu yerleşimleri tamamen ortadan kaldırdı; kimi zaman defalar­ca aynı yerde yeniden ve yeni­den yeniden inşa edildiler. Bu süreç zaman içinde yerleşim yerlerini, gelenekleri, inşa bo­yutlarını, malzemeyi, teknik­leri etkiledi; bu sayede kimi tarihî yapılar ve yerleşimler daha uzun ömürlü olabildi.

    Ülkemizin neredeyse her yerinde deprem hikayeleri­ni biliriz. Özellikle arkeolo­jik alanlarda deprem, ortaya çıkardığı sonuçlarla izlenebi­len, tespit edilebilen bir olgu. Hatta geçmişte yaşanmış bu korkunç olaylar, arkeologla­rı heyecanlandıran buluntu gruplarını da bize hediye edi­yor. Yıkımın altında kalan her şey, bir zaman kapsülü gibi günümüze ulaşıyor. Maalesef eski depremlerin birçoğunda arama-kurtarma çalışmaları çok az yapılabiliyordu. Mekan, içindeki malzemesi ile hatta bazen insanlarla birlikte gö­mülüp kalıyor, asırlar sonra arkeologların kazıları ile or­taya çıkıyordu. Bugün müze­lerde eksiksiz görebildiğimiz muhteşem objeler ya da ören yerlerinde kazılarda ortaya çıkarılmış ve anastilosis (ye­niden yapılanma tekniği) ça­lışmalarıyla ayağa kaldırılmış cepheler genellikle bu tür bir felaketin hatıraları. Bergama Asklepion, Laodikea Agorası, Didima Apollon Tapınağı bu tür hatıraların kısmen belge­lendiği detaylara sahip.

    Birçok anıt eserimiz de adeta Türkiye’nin deprem ta­rihini bize anlatır. İstanbul Ayasofya’sının, Fatih Camii ve külliyesinin tarihleri nere­deyse bir depremler tarihidir. Birçok muhteşem anıtımız, depremlerden sonra ya büyük onarımlar geçirmiş ya da ye­niden inşa edilmiştir. Kuruluş tarihleri çok eski ama bugün ayakta olan tarihî yapıların çoğu 19. yüzyıl sonlarına aittir. Bir kısmında eski depremleri anlatan kitabeler mevcuttur.

    1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası son depremde yıkıldı.

    Depremlerde zarar gören anıtlarımız da hızla ele alın­malıdır; zira bu yapıların en­kazı da kıymetlidir. Bunlar bir arkeolojik varlık olarak ele alınmalı ve arkeolojik yöntem­ler ile kaldırılmalıdır. Mimari elemanların belgelenmesi ve korunması önemlidir. Taşına­bilir kültür varlıkları, yazı lev­haları, kitabeler, minber, vaiz kürsüleri, ikonalar, avizeler, kandiller, kapı kanatları gibi taşınabilir aksam, müzelerde ya da korumalı depolarda bu­lundurulmalıdır.

    Hiç şüphesiz kültür varlık­larımız yeniden ayağa kaldı­rılacak. Kaybettikleri değer­ler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restoras­yon çalışmalarına kadar, anıt­ların hatıralarının özenle ko­runması çok önem vermemiz gereken bir süreç. Bu süreç­te şüphesiz restorasyonları da tartışmalıyız. Kaybettiğimiz anıtlarımızı nasıl yaşatmalı­yız?

    Bugünü kadar bu anıtlar, her yokoluşta yeniden, inşa edildiği dönemin üslubu ile ayağa kaldırılıyordu. Modern restorasyon anlayışlarında ise eski belgelere ve yapının aksa­mına dayanarak bunların eski hâlleri ile inşa edilmeleri esas alınmaya başlandı. Ancak çok farklı yaklaşımlar da gelişti­rilebilir (2. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğrayan Ber­lin kentinin birçok anıtı savaş sonrasında değişik yöntem­lerle restore edilirken, Kaiser Wilhelm Kilisesi savaşın ve yıkımın bir anısı olarak yıkın­tı hâlinde bırakıldı ve yanına modern bir kilise inşa edildi). Belki bu anıtların bazılarını, bu felaketin hatırasını canlı tutacak şekilde restore edebi­liriz.

    Son deprem felaketinde yıkılan-zarar gören başlıca ta­rihî miras unsurları ve koru­ma çalışmaları şunlardı…

    ÖNCE/SONRA

    ANTEP KALESİ

    Kale, kısmen doğal bir tepede bulunan bir höyüktedir. Ken­tin tarihinin en önemli tanığı olan kalede yerleşim ve yapı­laşma Kalkolitik Çağ’da başla­dı. Bugün izlenebilen bölüm­lerin çoğu Bizans, Dulkadi­roğulları, Memlûk, Osmanlı dönemlerindedir. Buradaki höyük yerleşimi ve daha son­raki kale, binlerce yıldır başka depremlerle yıkılıp yeniden inşa edildi. Son deprem, kule­ler arasındaki surları ve bazı bölümleri yıktı.

    MALATYA YENİ CAMİİ

    ÖNCE/SONRA

    Malatya neredeyse Tunç Ça­ğı’ndan beri aynı ismi taşı­yan bir yerleşimdir ve deği­şik nedenlerle yer değiştirdi. İlk yerleşim Arslantepe, Ro­ma çağında bugün Eski Ma­latya ya da Battalgazi denilen yere taşındı; Osmanlı döne­minin sonlarında bugün bili­nen merkez aynı adla yaşama­ya devam etti. Bu merkezde 1843’te inşa edilen Hacı Yusuf Camii 1880’lerde bir deprem­de yıkıldı, yapı tekrar ancak 1910’da tamamlanabildi. Yeni Cami, Çarşı Camii gibi isim­lerle anılan caminin ilk yapısı­nın depremde yıkılan minare­si, bugünkü caminin yanında depremi hatırlatan bir ibret anıtı gibidir. Camii, 2020 Ela­zığ depreminde de zarar gördü; son depremde neredeyse tama­men yıkıldı.

    ADIYAMAN ULU CAMİİ

    Adıyaman Kalesi’nin yakınla­rında olan Ulu Camii’nin inşa tarihi kesin değil. Bölgenin İs­lâm hakimiyetine geçmesiyle inşa edilmiş olmalıdır. Ancak uzun tarihi boyunca yaşadığı felaketlerde bu yapı defalarca tahrip olup yenilendi. Caminin 1506-1515 arasında Dulkadiro­ğulları Beyliği’nin son idareci­lerinden Durak Bey tarafından inşa ettirildiği düşünülüyor. 16. yüzyıl yapısı bir depremle yı­kıldı ve 1832-1833’te yeniden inşa edildi. Minaresi ise ancak 1860-1863 arasında Hacı Mol­la isimli bir hayırsever tarafın­dan tamamlanabildi. Ancak bu yapı da 1890 civarında meyda­na gelen bir depremde çöktü ve 1895-1896’da yeniden Kolağası Mustafa Ağa tarafından büyük ölçüde yenilendi. Özellikle ah­şap kapıları, geç devir Osmanlı sanatının ilginç örnekleri olan mihrap ve minberi, minare ka­idesindeki bezemeler ve kita­beleri İslâm sanatı açısından önemliydi. Cami son depremde maalesef tamamen yıkıldı.

    GAZİANTEP KURTULUŞ CAMİİ (ESKİ MERYEM ANA KATHEDRALİ)

    ÖNCE/SONRA

    Yapı 1892’de kentin Ermeni cemaati tarafından Meryem Ana’ya adanan (Surp Asvadza­dzin) bir kilise olarak inşa edi­di. 1915 hadiseleri ve tehcirden sonra bir süre terkedildi, ar­dından cezaevi olarak kullanıl­dı. Kilise aksamı ve bezemesi­nin büyük kısmı yokolan yapı, 1981’de cezaevinin taşınma­sı ile boş kaldı ve 1984’te cami hâline getirildi. Son depremde kilisenin çan kulesi üzerine ve onun simetriğine eklenen iki tek şerefeli minare ve ana kub­be çöktü, yapı büyük hasar aldı.

    İSKENDERUN KATOLİK KİLİSESİ

    Kentin Yenişehir bölgesinde bulunan yapı 1870 dolayların­da inşa edilen Latin Katolik Ki­lisesi’dir. Üç nefli bir bazilika olan kilise oldukça sadedir. Son depremde sadece giriş ve mih­rap cephesi ile bir nefi ayakta kalan yapı büyük ölçüde harap olmuştur.

    ANTAKYA AZİZ PETRUS/ AZİZ PAULOS KİLİSESİ

    ÖNCE/SONRA

    Antakya’nın merkezinde bu­lunan kilise, eski bir kilisenin yerine 1830 dolaylarında in­şa edildi. Bu kilisenin de 1870 dolaylarında bir depremle yı­kılmasından sonra, uzun bir inşaat süreci sonunda 1900’da yeni yapı ibadete açıldı. Kesme taştan inşa edilmiş, haç plan­lı, kubbeli bir kilise olarak Os­manlı dönemi Hıristiyan dinî mimarisinin bölgedeki en anıt­sal örneklerinden biriydi. Yapı­nın ahşap templonu ve Arapça siglaları ile Ortodoks ikonaları güzel bir koleksiyon oluşturu­yordu. Duvarlarında kilisenin ve cemaatinin tarihi, Osmanlı dönemine ait fermanlar sergi­leniyordu. Örtü sistemi tama­men çöken kilisenin içindeki aksam da büyük zarar gördü.

    ANTAKYA HABİBİ NECCAR CAMİİ

    7. yüzyılda yapılan Türkiye’nin en eski camilerinden Habib Neccar Camii de tarihi boyun­ca defalarca yenilendi. Erken İslâm döneminde tesis edilen cami, yaşadığı depremler ve diğer felaketler sonucu her dö­nemde onarım gördü. 13. yüz­yılda Memlûk Sultanı Baybars, cami ve çevresini yeniledi. Osmanlı devrinde birkaç defa yenilenen yapı 1839 civarında son büyük onarımını geçirdi. Avlusunda Aziz Paulus ve Aziz İoannes’in türbesi olan, zemin altında iki kat aşağıda Habib Neccar’ın kabrine ulaşılan ca­mi, kimisi Bizans kimisi Erken İslâm dönemine ait ilginç sü­tun başlıklarına sahipti. Cep­helerindeki kitabeler uzun tari­hinin en önemli anıtlarıydı. Son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.

    ÖNCE/SONRA

    HATAY DEVLETİ MECLİS BİNASI

    Bölgenin yakın tarihi için önemli bir anıt, 1938’de kuru­lan ve ardından Türkiye’ye ka­tılan Hatay Devleti’nin meclis binası olarak kullanılan yapıydı. 1927’de bir sinema binası ola­rak inşa edilen yapı, daha sonra Hatay Devleti’nin meclis binası olmuştu. 2008’de restore edilen ve kültür merkezi hâline getiri­len bina, son depremde yıkıldı.

    Tarihî yapılardaki hasar modern binalardan daha az

    Depremlerin yarattığı maddi-manevi yıkıntıların boyutu günler içinde ortaya çı­karken tarihî yapıların, arkeolojik alanların ve müzelerin durumu da ele alınıyor. Felaket sonrası ortaya çıkan büyük yıkımda, tarihî yapı ve alanlardaki zararın konutlara kıyasla çok daha az olduğu, müzelerin ise başarılı bir sınav verdikleri gözlendi. Yaşanan felaketin boyutları dikkate alındığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın depreme hazır olma, deprem sonrasında da duruma hakim olma konusun­da başarılı bir sınav verdiğinin altını çizmek gerekir. Bu başarı­nın altında ise detaylı ve titiz bir planlamanın yer aldığı “afet acil durumu eylem planı”nın anında uygulamaya alınmasının yanısıra personelin eğitimli olmasının rolü de büyük. Yetkililer gerek ilk müdahale gerek hasarın tespiti gerekse eserlerin yağmaya karşı korunmasında etkin davrandıkları gibi, kamuoyunu bilgilendirmekte de süratli refleks gösterdi. Bu da spekülasyonların ve söylentilerin önünü kesti. Kamuoyunda konuya yönelik hassasiyet de bu felaketli günler için gurur vericiydi.

    Son depremde;

    . Tarihî Gaziantep Kalesi’nin doğu, güney ve güneydoğu kısımlarında bulunan bazı burçlar yıkıldı.

    . Adıyaman Karakuş Tümülüsü, “Tokalaşma Sütunu” yıkıldı (Kabartma Adıyaman Müzesi’nde koruma altına alındı).

    . 17. yüzyıl yapısı Gaziantep Şirvani Camii’nin kubbesi ve doğu duvarı kısmen çöktü.

    . Gaziantep Hz. Ukkaşe Türbesi tamamen yıkıldı.

    . 2200 yıllık geçmişe sahip Antakya Sinagogu yıkıldı.

    . Şanlıurfa Ulucamii minaresi yıkıldı.

    . Gaziantep Zeugma Müzesi hasar almadı, mozaiklerde düşen tek par­ça yok; ünlü Çingene Kızı mozaiği sağlam durumda.

    . Antakya Hatay Arkeoloji Müze­si’nde taşıyıcı kolonlarda sorun yok; ünlü Şuppiluliama heykeli hasar gördü, ivedilikle onarıma alındı.

    Depremde hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakanlığı per­soneli yanısıra TUREB tarafından düzenlenen uygulama eğitimine katılan 43 kişilik rehber kafilesi de Adıyaman’da konakladığı otelde enkaz altında kaldı; çoğu maalesef kurtarılamadı.

  • TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR

    BİLİMİNSANLARI

    ‘FELAKET GELİYOR’ DEDİLER KİMSEYE DİNLETEMEDİLER

    Yerbilimciler başta olmak üzere biliminsanları, afet öncesinde de bizi uyarmaktan asla vazgeçmemişti. Özellikle 2020’de yaşanan Elazığ dep­reminden bu yana, bu bölge­de büyük bir depremin kapıda olduğunu söylüyorlardı. Kah­ramanmaraş’ta 1513’te büyük bir deprem meydana gelmişti. Fayın depremi tekrarlama pe­riyoduna bakıldığında süre­nin yaklaştığı görülüyordu. Bir tarafta Hatay’a, diğer taraf­ta Malatya, Elazığ ve Bingöl’e giden fayın kesiştiği noktada riskin yüksek olduğu söyleni­yordu.

    Bilim Akademisi üyesi, jeo­log Naci Görür, “Elazığ depre­mi olduğu zaman Elazığ doğ­rultu atılımlı oldu. Bu depre­min kırığı Malatya’ya kadar geldi. Malatya’dan Kahraman­maraş’a kadar olan kısmı kı­rılmadı. Her doğrultu atılımlı fay kırıldığı zaman kırılmayan yerine enerji transfer eder. Bu basit gerçeğe bilimsel gerçe­ğe dayanarak dedik ki; ‘Şim­di Maraş bölgesi tehdit altına girdi dikkatli olun!’” diyordu. Çözüm önerisi ise şuydu: “Afet Bakanlığı kurun, ona iyi bir bütçe verin, liyakatlı kadrola­rı oluşturun. Yerel yönetim­lerle beraber deprem dirençli kentler yapın”. Ve devam etti: “1999 depreminden sonra hız­la, istekle, durmadan işe baş­lasaydık, 23 senede tüm Tür­kiye’yi depreme dirençli kent­ler haline getirirdik”.

    AFAD VE TSK

    BAKANLARIN AÇIKLAMALARI, EKİPLERİN BÜYÜK FEDAKARLIĞI

    6 Şubat’ta sabaha karşı Kah­ramanmaraş merkezli ilk depremin hissedilmesinin ar­dından, görüntüler ulaşmaya başladıkça tüm Türkiye yıkı­mın boyutlarıyla sarsıldı. An­cak özellikle 1999 depremini hatırlayanların umudu, ara­ma-kurtarma ekiplerinin böl­geye kısa sürede ulaşacağı, en­kazdan çıkarılanların çadırla­rına yerleştirilip, yılın en soğuk günlerini geçiren bölgede ısın­ma, gıda, tedavi gibi ihtiyaçları­na hızla ulaşacağı yönündeydi. Afet durumlarında hızlı organi­ze olma kabiliyetine ve deneyi­mine sahip ordu, madenciler, Kızılay, arama-kurtarmada uz­manlaşmış sivil toplum kuru­luşları gibi yardımları planla­yıp organize etmekten sorum­lu olan AFAD’dan da beklenti büyüktü.

    10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkileyen afetle ilgili AFAD’ın açıklamalarına gö­re, ilk günün sonunda bölgede görevlendirilen toplam ara­ma kurtarma personeli sayısı 9.698, AFAD Gönüllüsü ve Des­tek Ekiplerinden personel sayı­sı 9.876, araç sayısı 216, iş ma­kinesi sayısı 1.511’di.

    İkinci günün sonuna ge­lindiğinde bu rakamlar AFAD, PAK, Jandarma, DAK, Millî Savunma Bakanlığı, UMKE, İtfaiye, Millî Eğitim Bakanlığı, Güven, STK ve Gönüllüler, Gü­venlik, yerel destek ekiplerin­den görevlendirilen personel ile uluslararası arama kurtarma ekiplerinden oluşan 60.217 ki­şiye çıkmıştı.

    Üçüncü gün personel sayı­sı, 98.153 kişiye yükselmişti. Dördüncü gün ise saha perso­neli sayısının da yükselmesiyle 120.344 kişinin bölgede görev yaptığı açıklanmıştı. AFAD’ın açıklamalarına göre sahada gö­revli personel, depremlerden 10 gün sonra 16 Şubat’ta 253.016 kişi ile en yüksek noktasına ulaşmıştı. Ancak o sırada en­kazdan sağ olarak kurtarılma ihtimali artık çok düşmüştü. İlk günlerde yıkılmış binala­rın altından yakınlarının sesini duyanlar, çok uzun süredir ses­sizliği dinliyor; artık en azından yakınlarının cansız bedenleri­ne ulaşmak istiyorlardı. Tabii bir de soğukla, açlıkla mücadele ederken kendilerine uzanan bir yardım eli görmek…

    Arama-kurtarma ekipleri sahada büyük fedakarlıklarla bu ihtiyaçları karşılamaya ça­lıştı. Tüm Türkiye gerek nakdi gerek ayni yardımlarla onla­ra destek olmak için seferber oldu. Ancak AFAD’ın bölgede­ki koordinasyon konusunda yetersiz kalması, gecikmeler, yeteri kadar askerin sahaya çı­karılmaması gibi ağır eleştiriler de yapıldı.

    20 Şubat’ta Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki deprem daha yaşanmadan önce Cum­hurbaşkanı Erdoğan 1 milyon 684 bin vatandaşın barınma ih­tiyacının giderildiğini açıklar­ken, depremlerin ardından Ha­tay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz halen “Vatan­daşlarımız çadır istiyor. Bugü­ne kadar havalar çok kötüydü, bazı insanlar hasarlı evlerine girmek zorunda kaldı. İnsanları bu şekilde ölüme terk etmenin anlamı yok” diyordu.

    Cumhurbaşkanı bundan 10 gün önce, 10 Şubat’ta Adı­yaman’da yaptığı açıklamada bir eksiklik olduğunu kendisi de ifade etmişti. “Müdahalele­ri istediğimiz hıza ulaştırama­dık. Depremin yıkım etkisi 10 il ve 500 km’lik alana yayıldığı için işimiz maalesef çok zor ol­du. Buna bir de bölgedeki kamu görevlilerinin kendisinin ya da ailesinin yıkım altında kalması eklenmiştir. Bölgede sert bir kış yaşanıyor olması da bir diğer engel olarak önümüze çıkmış­tır. Yolların bir kısmı da ciddi bir trafik yüküne maruz kal­mıştır” diyordu.

    13 Şubat’ta Kahramanma­raş’ta konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise eleştirile­re “AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’dür. Takdir edilir ki 7.300 personelle Türkiye’de­ki bu büyük afeti veya herhangi bir afeti yönetebilmek müm­kün değildir” diye cevap ver­miş, AFAD’ın bir koordinasyon kurumu olduğunu söylemişti. Soylu, 17 Şubat’ta bir televiz­yon programına çıktığında da “O sabah saat 08.15’de deprem bölgesine indik. 9.15’de Gazian­tep’teydik” diyerek ilk saatleri anlatıyor; ardından daha önce 97 bin deprem tatbikatı yaptık­larını, 620 bin AFAD gönüllü­sü yetiştirdiklerini aktarıyordu. Ancak ordunun sahaya indiril­memesiyle ilgili eleştirilere de­ğinmemiş, “Jandarma ve polis koordineli çalıştı” demekle ye­tinmişti.

    Türkiye, günlerce arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı her insanda onlarla birlikte güldü, her kayıpta birlikte ağladı.

    Millî Savunma Bakanı Hu­lusi Akar ise 20 Şubat’ta konuş­tu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırlığının dakika dakika ta­kip edilebileceği bir kronoloji verdi. Buna göre, Pazarcık depreminin olduğu 04.17’den 13 dakika sonra saat 04.30’da Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay, askerî birlik­lerden rapor istemiş; Anka­ra, Mamak’taki TSK İnsani Yardım Tugay Komutanlı­ğı’na “Hazır ol” emri veril­mişti. Saat 04.50’de bölgede­ki askerî birliklere komuta eden Malatya’daki 2. Ordu Komutanı Orgeneral Me­tin Gürak görevinin başın­da, bölgedeki birliklerden ilk raporları almaya başlamıştı. Saat 05.10’da Akar, Cumhur­başkanı Erdoğan’ı arayarak ilk raporunu vermiş; kendi­si ve komuta kademesinin Hatay’a “hareket edeceğini arz etmiş”, Cumhurbaşka­nı “uygun bulmuştu”. Saat 07.00’de iki askerî ambu­lans uçağı Ankara, Etimes­gut havaalanında hareke­te hazır hâle gelmişti. TCG İskenderun, Bayraktar ve Sancaktar çıkarma gemile­rine “seyre hazır” emri ve­rilmişti (AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’ün ye­tersiz oluşu Süleyman Soy­lu tarafından dillendirilir­ken; Hulusi Akar depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta “Bütün bölgede 7.500 civa­rında Mehmetçik çalışma­larını sürdürmekte” demiş­ken; depremin ardından, 33 dakika içinde hazır olduğu açıklanan Malatya’daki 2. Ordu Komutanlığı’nın em­rinde 120.000 asker varken ve Millî Savunma Bakanlı­ğı’nın 2021 Faaliyet Rapo­ru’na göre TSK’nın personel sayısı, 390.960’sı askerî per­sonel olmak üzere toplam 430.577’yken ve teçhiza­tı, akaryakıtı, iş makineleri, uçar ve yüzer birlikleri, sah­ra hastaneleri ve mutfakları varken, bu konu bir süre da­ha tartışılacak).

    İTFAİYECİLER

    İNSANLAR KAÇARKEN KOŞARAK YARDIMA GELENLER

    Alevlerle savaşma deneyimi­nin verdiği cesaretle dep­rem bölgesindeki arama-kurtar­ma çalışmalarında umut olan; yüzlerce insanı tekrar günışına kavuşturan; Türkiye’nin dörtbir yanından itfaiyeciler kurtarma çalışmalarına ciddi bir katkıda bulundu. Depremlerin ardın­dan sadece Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı itfaiye arama kurtarma ekibi 432 kişiyi en­kazdan sağ olarak çıkardı. Dep­remden etkilenen bölgelerde yaşayan bazı itfaiyeciler henüz kendi ailelerini görmeden enka­za koştu; bazıları yaralarını ekip arkadaşlarından saklayıp çalış­maya devam etti. Kimileriyse kilometrelerce öteden geldiler; aralarında 1999 Depremi’nde bölgede çalışan Düzce, Kocae­li, Sakarya ekipleri de vardı. 6-7 gün uyumadan, dinlenmeden çalışan, tuttukları her elde biraz daha güç bulan; bazen gördük­leri acı manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamayan itfa­iyeciler “Enkazda bir canlıya ulaştığımız zaman o sevinçle 24 saat dinlenmiş gibi oluyoruz” dediler. Gaziantep’te depremin 129. saatinde enkazın altından çıkardığı kediyi sahiplenerek “Enkaz” adını veren Mardin İt­faiyesi’ne bağlı İtfaiye Eri Ali Çakas, güvercinleri dahi yıkık yuvalarında bırakmayan Konya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri ve enkazdan çıkardık­ları 2 milyon doları tereddütsüz yetkililere teslim eden Gazian­tep İtfaiyesi ve ilk günden itiba­ren koordine olarak enkazların altıdan 557 kişinin sağ kurta­rılmasını sağlayan 1.324 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediye­si İtfaiye arama kurtarma ekip­leri unutulmayacaklar arasına yazıldı.

    Hiçbir talimat beklemeden hazır hâle gelen madenciler, bir afette daha hızlı organize olma becerilerini gösterdiler.

    SAĞLIK GÖREVLİLERİ

    FELAKETI UMUDA ÖLÜMÜ HAYATA…

    Depremlerin ardından her­kesin gözü arama-kurtar­ma çalışmalarındaydı; ancak kurtarılanların hayata tutun­ması için durup dinlenmeden, çok zor koşullar altında çalışan bir grup daha vardı: Sağlıkçı­lar. Depremin vurduğu hemen bütün şehirlerde, depreme en dayanıklı binalardan olması beklenen hastanelerden yıkı­lan olmuş; 448 sağlık görevlisi enkaz altında yaşamını yitir­miş; 528 sağlıkçı yaralanmıştı. Bölgeye Türkiye’nin ve dünya­nın her köşesinden yardıma ge­len sağlık görevlileri hemen işe koyulmuş; bazıları birkaç saat içerisinde çok sayıda sahra has­tanesi kurmuştu. Sağlık Bakan­lığı’nın açıklamasına göre 10 ildeki sağlık tesislerine dışarı­dan gelenlerle birlikte bölgede görev yapan sağlıkçıların sayısı 140 binin üzerine çıktı. İçlerin­de gönüllü olarak bölgeye gelen tıp fakültesi öğrencileri de var­dı, kilometrelerce yolu otostop­la kateden hemşireler de…

    Bu sağlık birimleri, yara­lıları tedavi etmekten doğum yaptırmaya, salgın hastalıkla­rı önlemeden ölülerin teşhisi­ne çok kritik görevler üstlendi. Yalnız insan sağlığı için değil, veteriner kliniklerinde hayvan­ların kurtarılması için de çalış­tılar. Hastanelerin ve yaralıların son durumunu anlatan deprem bölgesi tabip odası başkanları, ambulans hizmetinin yetersiz olduğunu, hastanelerin hasar gördüğünü, otopsilerin “yığıl­dığını”, sağlık çalışanlarının insan üstü bir çabayla çalıştı­ğını aktardı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, deprem bölgesine gönüllü giden çok sayıda sağlık çalışanı oldu­ğunu ama sağlık malzemeleri­nin eksikliği nedeniyle müda­halede zorlandıklarını belirtti. Türk Tabipler Birliği Başka­nı Şebnem Korur Fincancı ise günlerce aralıksız çalışan mes­lektaşlarının yerini almak için yaptıkları yardım taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi.

    Belediyelere bağlı itfaiye ekipleri, arama kurtarma çalışmaları sırasında binlerce insanın hayata yeniden dönmesini sağladı.

    SİVİL TOPLUM

    DAYANIŞMANIN UMUT VEREN YÜZLERİ

    Deprem süresince sivil top­lum kuruluşları, pek çok kişi için güvenilir, hızlı, şeffaf ve yararlı bir alternatif olarak öne çıktı. Bu örgütlerin bürokratik engellere takılmadan hızla or­ganize olabildiklerini; otonom bir şekilde, yönlendirme bekle­meden harekete geçebildikleri­ni; beklenmedik zor sorunlara demokratik çözümler bulabil­diklerini; işbirliği içinde çalı­şabildiklerini; bizden/onlardan demeden yardım eli uzatabil­diklerini ve sonuçta arkalarına aldıkları halk desteğinin sağla­dığı meşruiyetle tek başına bir güç olabildiklerini gördük. Fela­ket anının travmasını başkala­rına faydalı bir iş ortaya koya­rak, gerçek anlamda bir kamu hizmeti üretme isteğiyle atlatan gönüllülerin belki de hiç amaç­lamadan ortaya bir alternatif olarak çıkması, zaman zaman siyasetçilerin hedefi hâline gel­melerine de neden oldu.

    Ancak tamamen enformel ve kendiliğinden hareket eden gönüllülerden dernek, vakıf gibi formel örgütlere, meslek odalarından taraftarlara, ce­maatlerden mahalle grupları­na, AHBAP’tan İHH’ye, BaBa­La Tv’den İhtiyaç Haritası’yla birlikte hareket eden DasDas’a, belgelerin başında nöbet tutan avukatlardan çocuklara sinema kuran öğretmenlere, aşevleri açan Michelin yıldızlı şefler­den köylere erzak götüren mo­tokuryelere, setlerini kapatıp karavanlarını deprem bölgesi­ne getiren sinemacılardan sos­yal medya fenomenlerine sivil dayanışma, başka bir müşte­rek iradenin mümkün oldu­ğunu hatırlattı. Gerek deprem bölgesinde gerekse yaşadıkları şehirlerde seferber olan, enkaz kaldıran, giydiren, doyuran, ba­rındıran, güldüren kadın-erkek, genç-yaşlı herkes bu büyük fe­laketin umut veren yüzleri oldu.

    140 binin üzerinde sağlık çalışanı, depremin yaralarını sarmak için çok zor koşullarda çalıştı.

    SOSYAL MEDYA / MEDYA

    BASININ ZOR SINAVI

    “Savaşta ilk kayıp hakikat­tir” sözü 2 bin 500 yıl önce­ye gidiyor. Refleksleri zayıfla­mış/zayıflatılmış geleneksel medyanın teyit etme ve doğru bilgiyi yaygınlaştırma hızının, sosyal medyaya yetişemediği doğal afetleri de buna eklemek gerekir. Sosyal medyadan ya­pılan çağrılar çok sayıda canın kurtarılmasını, yardım ulaş­mayan bölgelere ulaşmak için halkın koordine olmasını, ana akım haber kanallarında dep­rem bölgesi dışına ulaşmaya­cak seslerin duyulmasını sağ­ladı. Deprem haberlerinin ilk duyulduğu anlarda bazı iller­den veri akışının kesilmesiyle ortaya çıkan sessizlik, yıkımın ilk habercisi oldu. Deprem bölgelerinde 23 basın mensu­bunun hayatını kaybetmesinin ardından, yerel medya 5 Şubat tarihinde donup kaldı. Yalnız Adıyaman’da 11 gazeteci, Yu­nus Emre Doğan, Kemal Öner, Hidayet Özdemir, Ruhi Akan, Burak Alkuş, Aynur Göksu, Fatih Bayın, Mehmet Ünsal, Yaşar Hamurcu, Zübeyir Pek­taş, Muhammed Akan yaşamı­nı yitirdi.

    Ancak teyit edilmemiş ha­berler doğru bilgiden daha hızlı yayıldı; başka afet bölgelerine ait görüntüler; “depremi Amerikalı­lar yaptı” gibi komplo teorileri ve sansasyonel iddialar panik ya­rattı, vakit kaybettirdi, kutuplaş­ma ve ayrıştırmaya hizmet etti, dolandırıcılara kapı açtı. Yapay zeka ile oluşturulmuş görüntü­ler, dezenformasyona ve karma­şaya eşlik etti. Erişime engel­lenmiş sitelere girmeyi sağlayan VPN kullanımı, engellemenin ardından ülke çapında %186 art­tı. Bu süre zarfında enkaz altın­dan mesaj gönderenlerle iletişi­min kesilmesi, hayatların riske atılmasına kapı açtı.

    Yalan haberin antidotunun sorumlu habercilik olduğu, afet haberciliğiyle ilgili uzmanlaşmış muhabirlerin varlığının ne kadar kritik bir önem taşıdığı bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyunun depremzededen mikrofon kaçı­ran haberciyle, onun sesini-ih­tiyacını ulaştırmaya çalışan, acısını görmezden gelmeden olabildiğince fazla veriyi kamu­oyuna iletmeye uğraşan gazeteci arasında yaptığı ayrıma; gide­rek artan öfkenin kutuplaşmış toplumun “düşman” addettiği muhabirlere yansımasına tanık olundu. Kolluk kuvvetlerinin ha­bercinin güvenliğini sağlayarak işini yapmasını kolaylaştırmak yerine, zorlaştırdığı, engellediği durumlar da bildirildi.

    RTÜK, “özgürce kanaat olu­şumunu engelleme” gibi yeni bir gerekçeyle Halk TV, Tele1 ve Fox TV’ye bir dizi ceza verdi. Avesta Yayınları ve Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in web site­sine, ayrıca Erbil’den yayın ya­pan Rudaw ve Botan Internatio­nal’a erişim engellendi. Provo­katif paylaşım gerekçesiyle pek çok gözaltı ve tutuklama yapıldı. Twitter hesabından çalışmala­rın yetersiz olduğunu belirten paylaşımlar yapan siyaset bilim­ci Özgün Emre Koç, ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakılırken, gazeteci Merdan Yanardağ ve Enver Aysever için “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla so­ruşturma başlatıldı. Urfa’nın Bi­recik ilçesinde yıkılan bir bina­yı görüntüleyen Mezopotamya Ajansı muhabiri Mahmut Altın­taş ve JINNEWS muhabiri Se­ma Çağlak gözaltına alındı.

    Kahramanmaraş depremle­rinin akıllarda kalacak medya simgesi, “mucize kurtuluş” ha­berciliği olarak da tarihe geçti. Afetten önce kamuoyunu uyar­ma ve hazırlama, afet sırasın­da mucize ile gerçek arasında denge kurma sorumluluğunun yerine getirilmediği nice örnek yaşandı. Zaman zaman nak­len yayınlarda arama-kurtarma çalışmalarının sekteye uğra­tıldığı gelişmelere tanık olun­du. Gerçekler zaten dramatize edilmeye gerek bırakmayacak kadar ağırken, kimi yayınların arkasına konan müzikler, trav­maları derinleştirecek afetzede görüntüleri ve kimi gazetelerin sorumsuz yayınları acıları de­rinleştirdi.

    SPORCULAR/TARAFTARLAR

    EZELİ REKABETTEN EBEDİ DOSTLUKLARA

    6 Şubat sabahı korkunç yıkı­mın henüz tam olarak id­rak edilemediği anlarda, spor dünyasından ilk olarak Volkan Demirel’in yardım çığlığı du­yuldu. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan, millî takımda 63 maça çıkan dünün futbolcu­su, bugünün teknik direktörü ağlayarak görev yaptığı Hatay’a dikkati çekti. Onun ve eşi Zey­nep’in çağrısı sosyal medya sa­yesinde yankı buldu; milyonlara ulaştı. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli demeden kişiler, kulüpler, kurumlar her koldan örgütlenmeye başladı. Yine bir dönem Galatasaray’da forma gi­yen Gökhan Zan, doğduğu şehir olan Hatay’ın dörtbir yanından paylaşımlarla durumun aciliye­tini milyonlara duyurdu.

    Bu yardım seferberliği sa­dece İstanbul’a değil, ülkenin dörtbir köşesindeki kulüple­re de yayıldı. Pazar günü Süper Lig maçına sahne olan Hatay’ın stadyumu aşevi olarak kulla­nıldı, Konyaspor’un stadyumu depremzedelere tahsis edildi. Federasyonlar da yardım kam­panyalarında yerini aldı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyo­nu’nun bölgeye gönderdiği offro­ad araçları, tırlarla girilmeyen bazı köylere ulaşılmasını sağladı.

    Kariyerine İtalya’da devam eden Merih Demiral’ın ken­di inisiyatifiyle meslektaşlarıy­la görüşmesi üzerine Cristiano Ronaldo, Lionel Messi, Kylian Mbappé, Harry Kane, Erling Ha­aland ve Kevin de Bruyne gibi süper yıldızların imzalı forma­ları açıkartırmayla satılmasına başlandı. NBA’deki temsilcile­rimizden Furkan Korkmaz da takım arkadaşlarından James Harden ve Joel Embild’in for­malarını açıkartırmaya koydu. 2005’te oynanan Fenerbahçe derbisinin son bölümünde kaleyi koruyan Beşiktaş’ın eski forve­ti Daniel Pancu’nun eldivenleri yine depremzedelerin yararına satıldı. “Asla yalnız yürümeye­ceksin” tezahüratıyla da marka olan Liverpool’la Everton 13 Şu­bat’ta oynadıkları derbi maçında giyilen formaları yine Türkiye ve Suriye’de depremden etkile­nenler yararına açıkartırmayla satışa sunuldu. Semih Saygı­ner’in ilk dünya şampiyonluğu­nu kazandığı istekasından Mete Gazoz’un Olimpiyat altınını aldı­ğı oka birçok obje, Socrates der­ginin kurduğu sitede deprem­zedeler yararına açıkartırmaya çıkarıldı.

    Deprem bölgesinde görev yapan çok sayıda gazeteci, basın kartları olmadığı gerekçesiyle haber yapmalarının engellendiğini bildirdi.

    Sporun kayıpları

    Hatayspor’lu Christian Atsu, kaldığı otelin enkazından kur­tarılamadı. Ölen binlerce insan arasında, sporcuların adları da akıllara kazındı. Kahramanma­raş İstiklal Spor 4 futbolcusunu

    Hakan Doğan, Taner Kahri­man, Saruhan Bolat ve Bur­hanettin Sever’i kaybetti. ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi takımlarından Çankaya Üniversitesi’nde forma giyen 30 yaşındaki millî basketbol­cu Nilay Aydoğan; Tekvan­do Millî Takımı antrenörle­rinden Cemal Toman ile eşi Songül Toman; Hatayspor’da malzemeci olarak görev yapan Onur Akdeniz; Yeni Malat­yaspor’un 28 yaşındaki kale­cisi Ahmet Eyüp Türkaslan; İskenderunspor’un kaleci ant­renörü Uğur Kurt ve atletik performans antrenörü Halil İbrahim Ölmez; Rasus Kimya Hatay Voleybol Takımı’ndan Gözde Öztürk, Dilek Mucuk ve Ahsen Baş; Malatya Bü­yükşehir Belediyesi’nde forma giyen Mehmet Can Ağırbaş, Emincan Kocabaş ve Murat Çiloğulları; Merinos Voley­bol’un 27 yaşındaki smaçörü Betül Çoban Çakır ve voley­bolcu eşi Bedrettin Çakır; gü­reşçiler Ahmet Taş, Mehmet Eskisarılı, Ali Gürsoy ve Aslan Ekiz, Eray Şimşek, Halil İbra­him Erdine, Hasan Sarıtürk, Ozan Datlı ve Ahmet Durman; Adana Tenis Dağ ve Su Spor­ları Kulübü sporcuları Yağız Uçurum ve Yağmur Uçurum; Kahramanmaraş Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde tenis antrenörü olarak görev yapan Tuba Pidecioğlu; millî hent­bolcu Cemal Kütahya; binici Semanur Baysal ve Turgut­lu Belediyesi Espor oyuncusu Gizem Harmankaya…

    Turnuva için Adıyaman’a gelen 39 kişilik Gazimağu­sa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol kafilesinden 34’üne kaldıkları otel mezar olurken, adları “Melekler Ta­kımı” olarak yazıldı.

    Trabzonspor’un, gelirini depremzedelere bağışladığı Basel maçını izlemek için kente akın eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarlar, bordo mavililerle buluşup, kucaklaştı.

    ULUSLARARASI YARDIMLAR

    SINIRLARIN ÖTESİNDEN TÜRKİYE’YE UZANAN ELLER

    Kahramanmaraş depremlerinin ar­dından arama kurtarma çalışmaları­na katılmak için afet bölgesine koşanlar arasında sınır ötesinden gelen ekipler de vardı. 15 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre 100 ülke yardım teklifinde bulunmuş, 76 ülkeden 7.606 kişi sahadaki çalışmalara destek olmuştu. O tarih itibarıyla 712 ki­şinin daha yurtdışından gelmesi bekleni­yordu. Bu ekipler içinde mühendisler, as­kerler, itfaiyeciler, sağlık ekipleri, arama kurtarma köpekleri vardı. Ayrıca birçok ülke yüklü miktarda maddi yardımda bu­lunmuş; bağış kampanyaları düzenlen­mişti.

    6 Şubat’taki depremlerin ardından Türkiye’ye yardım gönderen ilk ülke 370 personel ile bölgeye ulaşan Azerbaycan ekibi oldu. Avrupa Birliği, tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Tür­kiye için düzenlerken Avrupa’dan Tür­kiye’ye ilk ziyaret ilişkilerin son dönem­de gergin olduğu Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’dan geldi. Dendias iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için depremlere gerek olmaması dileğini paylaştı.

    Gerilimin yüksek olduğu İsrail ve Er­menistan’ın dışişleri bakanları da Türki­ye’yi ziyaret ederek normalleşme süre­cinin hızlanacağı işaretini verdi. Yardım kampanyaları başlatan, 10 bin evlik bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışla­yan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ise depremler sonrası Türkiye’ye gelen ilk uluslararası lider oldu. ABD Dı­şişleri Bakanı Antony Blinken, iki yıldır görevde olmasına rağmen depremlerin ardından ilk defa Türkiye’ye ayak bas­tı; deprem bölgesini helikopterle incele­di. Çin, Hindistan, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Irak, Pakis­tan, Kanada, Tayvan, İskandinav ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanısıra savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’dan da destek ve yardımlar ulaştı. Sahra has­taneleri kuranlar, maaşlarını bağışlayan milletvekilleri, ulusal yas ilan edenler, saygı duruşunda bulunanlar, binalarını kırmızı-beyazla aydınlatanlar hafızalara yazıldı.

    1999 depreminde de özellikle Yuna­nistan, Ermenistan ve İsrail’in yardım­ları karşısında kamuoyunda sevinçli bir şaşkınlık oluşmuş, gazetelerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu varmış!” manşetle­ri minnettarlıkla birlikte önceden varolan önyargıları da eleştirmişti.

    DÖRT AYAKLI KAHRAMANLAR

    PROTEO, KÖPÜK, ŞİLAN VE DİĞERLERİ

    Depremlerin ardından bir­çok ülkeden kurtarma ekipleri peş peşe afet bölgele­rine gelirken, bir kısmı yanla­rında felaket süresince büyük rol oynayan arama kurtarma köpeklerini de getirdi. Türki­ye’den ekiplerin arasında da özel olarak insan kokusunu tespit etmek için eğitilmiş kö­pekler vardı. Eğitimli kurtar­ma köpekleri, insanlardan 10 bin kat daha iyi koku alma ve 50 kat daha iyi işitme özellikleriyle yüzlerce kişinin kurtarılması­na vesile oldu. AFAD ekipleriyle çalışan Köpük, cam kırıklarıyla yaralanan patilerine rağmen tek başına 5 kişiyi tespit etti. Sarı­yer Belediyesi’nin Şilan’ı 16 saat aralıksız çalışıp 3 kişiyi kurtar­dıktan sonra yorgunluktan ade­ta baygın düşmüşken fotoğraf­landı. Türkiye’de yasaklı ırklar listesine alınan Leo adlı pitbull ise 135. saatte 1 kişinin kurtarıl­masını sağladı. Kurtarma çalış­maları sırasında hayatını kay­beden Meksika ekibi (SEDE­NA) üyesi “yoldaş” Proteo ise hiç kuşkusuz hem milletlerarası hem türler arası dayanışmanın sembolü oldu.

    KARANLIĞIN İÇİNDE UMUT HİKAYELERİ

    SİVİL TOPLUM

    Depremin dehşeti, hayatta ve uzakta olan­larımıza da nasıl ve ne zaman çıkılabileceği belli olmayan koyu bir karanlık gösterdi. Ancak felaketin kalbinden çıkan öyle insan­lar vardı ki, en karamsar anlarda nezaketleri, neşeleri, dirayetleriyle bir gün gelip yeniden gülebileceğimizi, bu yarayı sarabileceğimizi hatırlattı.

    EN ZOR ANDA NEZAKET

    Hatay’da depremin 4. gününde enkazdan çıkarılmayı bekleyen kadının “Teşekkür ediyorum, hiç tanımadığınız insanlar için buradasınız. Allah razı olsun, Allah sizi düşürmesin. Hiçbir tanıdığınız düşmesin bu duruma. Tam ümidimi kesmiştim biliyor musun? Dedim artık bırakın uyuyacağım ben, üşüdüm. Zaten kimse de gelmedi. Üze­rimizden geçip gidiyorlardı. Burası tehlikeli diye girmek istemediler herhalde. Onlar da haklı” sözleri unutulmayacaklkar arasına kaydedildi.

    KURTARILDI VE YARDIM ETMEK İSTEDİ

    Hatay’da yıkılan binanın enkazında arama-kurtarma çalışması yapan ekipler, depremden 24 saat sonra göçük altından 26 yaşındaki Hatice Şeren’i kurtardı. Şeren, he­nüz sedyedeyken “Hiçbir yerimde hasar yok. Burada kalıp annemin, babamın çıkmasına yardımcı olayım” dedi. Genç kız hastaneye sevk edilirken ekipler, Hatice’nin ailesini de kurtarmak için çalışmaları sürdürdü. Depre­min dördüncü günü 83. saatte kurtarılan 23 yaşındaki Onur Mermer de “Hastanede 4-5 saat tedavi gördükten sonra taburcu olup eve gittim. Fakat, yakınlarım enkaz altında olduğu için dayanamayıp enkaz yerine gel­dim. Enkazlarda akrabalarım, arkadaşlarım ve yakınlarım vardı. Enkazdaki çalışmalara yardım ediyorum” dedi.

    MUHABBET KUŞUNU BIRAKMADI

    Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk, depremden 55 saat sonra, elinde tuttuğu muhabbet kuşuyla enkazdan sağ çıkarıldı. Yaklaşık 3 saatlik çalışmanın ardından ulaşılan Berat, ambulansa götürüldüğü sırada teyzesini görünce sağlık ekiplerinden durmalarını istedi ve muhabbet kuşunu, yanına çağırdığı teyzesine verdi. Teyze, yeğeninden aldığı kuşu önce bağrına bastı, sonra da çevreden bulduğu ekmekten yedir­di, şişe kapağından su içirdi. Hatay’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan tıp fakültesi öğrencisi Kerem Çetin de arama kurtarma ekiplerinden önce kedisi Çilek’in kurtarılma­sını rica etti, her ikisi de sağ salim çıkarıldı.

    İLK AKLINA GELEN KİTAPLARIYDI

    Antakya ilçesi Ürgen Paşa Mahallesi Altı­nevler Sitesi’nin enkazından çıkarılan yaralı 19 yaşındaki Gürkan Öztürk, ambulansla taşınırken sağlık görevlisinin “En çok neye üzüldün” sorusuna “Depremde her şey gitti, kitaplarıma yazık oldu. YKS’ye 5 ay kaldı. Ona çok üzüldüm, çünkü sınavda onlar bana lazım. Taburcu olur olmaz sınava çalışmaya başlayacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine sağlık görevlisi, gencin kitaplarının temin edileceğinin sözünü verdi.

    ENKAZDAN SİGARASIYLA ÇIKTI

    Adıyaman’da depremin 3. gününde arama kurtarma ekipleri tarafından enkaz altından çıkarılan 58 yaşındaki Soner Tuğtekin’in elindeki sigara ile molozların arasından çıktığı anlar sosyal medyaya yansıdığında, özellikle tiryakiler onu çok iyi anlamıştı. Tuğtekin, enkaz altında kaldığı süre boyunca yanında yalnızca su ve sigara olduğunu; çok sigara içmekten çakmağının gazı bitince kumandanın pillerini parçalayıp, kablolarını birbirine çarptırarak ateş çıkardığını söyledi. “Yardım için bağırıyorduk. Cevap gelince sigaraları art arda yakmaya başladım. Elimde de çıktığımda o yüzden sigara vardı. Has­taneye gitmek istemedim çünkü Hatice’mi bırakmak istemedim. Hastaneye gidince verdikleri serumu bırakıp enkaz alanına gittim. Eşimin cansız bedeninin çıkarıldığı 4. güne kadar kaldırımda yattım” sözleriyle anlatmıştı hikayenin gerisini…

    ‘MUAYENE OLMADAN İÇMEM’

    Hatay’da depremden 72 saat sonra aynı bi­nanın enkazından 4 kişi kurtarıldı. Enkazdan annesiyle birlikte çıkarılan 5 yaşındaki kız çocuğunun, ekiplerin su isteyip istemediği sorusuna, “Yok daha muayene olmadım” yanıtını vermesi nadir gülümseme anların­dan oldu.

  • Felaketle başlayan ve yaşarken yazılan…

    Türkiye, 6 Şubat Pazartesi günü saat 04.17’de meydana gelen depremle sarsıldı. Merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan 7.7 büyüklüğündeki deprem Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, Elazığ ve Hatay’ı vurdu. (26 Şubat itibarıyla) kimliği belirlenen 44 bin 374 insanımız depremlerde hayatını kaybederken 184 kişi hakkında da tutuklama kararı verildi. Kahramanmaraş depremleri yarattığı yıkım, yardımların ulaştırılmasındaki gecikmeler ve siyasi tartışmalarla olduğu kadar siyasetin çok üstüne çıkan, genç-yaşlı herkesi ortak bir acıda birleştiren sivil dayanışmayla da tarihe yazıldı.

    Türkiye’nin en uzun günü

    1.GÜN 6 ŞUBAT 2023 PAZARTESİ

    Ülkemiz 6 Şubat’a, sabaha karşı 04.17’de merkezüs­sü Kahramanmaraş’ın Pazar­cık ilçesi olan depremin habe­riyle uyandı. Boğaziçi Üniver­sitesi Kandilli Rasathanesi ve AFAD, depremin büyük­lüğünü önce 7.4 olarak açık­layıp ilerleyen saatlerde 7.7 olarak revize etti. Avrupa-Ak­deniz Sismoloji Merkezi (EM­SC) ise depremin Gaziantep merkezli, 7.8 büyüklüğünde olduğunu duyurdu. Yerden 7 kilometre derinlikte meyda­na geldiği tespit edilen dep­rem, yaklaşık 1 dakika sürdü; Kahramanmaraş, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Diyarba­kır, Şanlıurfa, Adana, Adıya­man, Hatay ve Kilis’te etkili oldu; 10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkiledi; 16 ülkede hissedildi; Suriye’nin İdlip, Halep, Hama, Lazkiye, Tartus ve Rakka vilayetlerinde de yı­kıma neden oldu.

    Depremin ardından nere­deyse 1 saat boyunca AFAD deprem verileri haricinde resmî bir açıklama yapılmaz­ken, ilk açıklama İletişim Başkanlığı’ndan geldi. Ardın­dan İçişleri Bakanı Süley­man Soylu tarafından “Bütün ekiplerimiz teyakkuz hâlinde. Dördüncü seviye alarm orta­ya koyduk. Bu, 1 yardımı da içeren bir alarm­dır” açıklaması yapıldı. Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Er­doğan da “İlgili tüm birimleri­miz AFAD koordinasyonunda teyakkuz hâlindedir” dedi. Erdoğan ayrıca “Depremden etkilenen 10 ilimize mevcut valiliklerimizin yanısıra on­larla birlikte çalışacak 10 va­li daha görevlendirilmiştir. TSK ve belediyelerimiz başta olmak üzere afet çalışmala­rında eğitime sahip kurum­larımız göreve çağrılmıştır” dedi. Soylu, cep telefonları­nın zorunlu durumlar dışın­da kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyor ve Tür­kiye’nin birçok noktasından arama kurtarma ekiplerinin deprem bölgelerine sevk edil­diğini aktarıyordu. Yetkililer hasarlı binalara girilmemesi, arama-kurtarma ekipleri için yolların açık tutulması uyarı­larında bulunuyordu.

    Depremlerin ardından ilk saatlerde İstanbul’dan 968’i arama-kurtarma gönüllüsü 1.075 kişilik, Azerbaycan’dan ise 370 kişilik ekipler deprem bölgesine doğru yola çıkar­ken, diğer ülkelerden de tazi­ye ve destek mesajları ileti­liyordu. Saat 07.00 civarında Millî Savunma Bakanlığı’n­dan yapılan açıklamada “TSK İnsani Yardım Tugayı un­surları ile AFAD’ın talepleri kapsamında nakliye uçakla­rı göreve hazırdır. Taleplerin karşılanması için koordinas­yona başlanmıştır” denirken, İstanbul ve Ankara Büyükşe­hir belediyelerinden de böl­geye ekiplerin sevk edildiği açıkladı.

    Deprem bölgesindekiler ise kimi yalınayak, kimi pija­malarıyla evlerinden fırlamış; molozların arasında, buz gibi havada enkaz altındakilere sesleniyordu. O anları anla­tanlar, kimsenin ne yapacağı­nı bilmediğini, çaresizce ağla­maktan başka pek bir şey ya­pamadıklarını söylüyor. Hava ağardıkça facianın boyutları da ortaya çıkıyordu, ancak te­lekomünikasyon hatlarının çökmesi nedeniyle özellik­le bazı şehirlerden haberler Türkiye’nin geri kalanına çok gecikmeli olarak ulaşıyordu. GSM operatörlerinin kapasi­te artırdığı söylense de sorun devam ediyordu.

    Denetime tabi kamu bi­naları depremde yerle bir ol­muş; İskenderun, Antakya ve Adıyaman’daki devlet hasta­neleri, Hatay’daki polis evi, pisti yarılan Hatay Havalima­nı ve otoyollar kullanılamaz hâle gelmişti. Kızılay Başkanı Kerem Kınık “Yollarda 50 met­relik fay kırığına araçlar düştü. Yollarda kar ve buz var. Viya­düklerde çok ciddi hasarlar var” diyerek vatandaşları yardım için yola çıkmadan önce sabırlı olmaya çağırmıştı. Kahraman­maraş ve Gaziantep sivil uçuş­lara kapatılmıştı. Enerji Bakanı Fatih Dönmez, deprem nede­niyle 30 trafo merkezinde hasar olduğunu açıklamış; BOTAŞ, deprem bölgelerine doğalgaz akışının durdurulduğunu belirt­mişti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam saatlerinde yaptığı açık­lamada depremler nedeniyle 7 gün süreyle millî yas ilan edildi­ğini duyurdu. Türkiye genelin­de tüm okullar 13 Şubat’a kadar tatil edildi; YÖK Başkanı, dep­remden etkilenen 10 ildeki yük­seköğretim kurumlarında bahar yarıyılı eğitim ve öğretim dö­nemine ara verildiğini bildirdi. Tüm spor ve kültür-sanat etkin­likleri durduruldu. TBMM’nin Genel Kurul çalışmalarına 1 hafta ara verildiği duyuruldu.

    İkinci deprem

    Bölgede yaşayanlar sabaha karşı saatlerde meydana gelen ilk depremin ardından ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Saat 13.24’te bu sefer merkezüssü Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir başka deprem oldu. Yine yerin 7 kilometre derinliğinde yaşanan deprem, Ankara’dan Karadeniz’e geniş bir bölgede hissedildi. İkinci depremde, ilk depremde hasar gören bi­nalardan yıkılanlar oldu. Artçı sarsıntılardan da büyüklüğü 6.0’nın üzerine çıkanlar vardı. İskenderun Limanı’nda kon­teynerlerin bulunduğu nokta­da da yangın çıkmıştı.

    Hava kararırken bölgeden gelen haberlerde havanın çok so­ğuk ve yağışlı olduğu; battaniye, gıda, ısınma, barınma ihtiyaçla­rını karşılayamadıkları; insanla­rın kendi imkanlarıyla yakınla­rını kurtarmaya çalıştığı duyu­luyordu. Arabası olanlar şehrin dışına çıkmaya çalışırken yollar kilitlenmişti. Akaryakıt istas­yonlarında kilometrelerce uza­nan kuyruklar vardı. Enkaz al­tında olanlar için de kurtulanlar için de zor bir gece başlıyordu.

    Cüneyt Özdemir’in Youtu­be yayınına katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in 60 bin nüfuslu bir ilçenin “yarısının yok oldu­ğunu” söylemesi, ardından TİP Hatay Milletvekili Barış Atay’ın “Hatay Türkiye’nin bir ili değil mi sorusunu soruyorum. Değil yardım hiçbir şey gelmemiş. En­kaz altındakileri kendi imkan­larıyla kurtarmaya çalışanların çalışmalarının doğru olup olma­dığını söyleyecek bir görevli bile yok. Burada bir kurum, bir erk, AFAD yok, çaresizce yıkılmış binalara bakan insanlar var. Bu­rası terk edilmiş durumda” söz­leri afet karşısında çaresizliğin boyutlarını gösteriyordu. Bölge­den bildiren muhabirlerin ha­berlerinde depremzedelerin gün boyunca 112 ve 155’e ulaşmaya çalıştığı, ama başaramadığı; su ve sıcak çorba bile olmadığı söy­leniyordu.

    Saat 04.30 itibarıyla artçı­ların sayısı, büyüklüğü 3.9-5.2 arasında değişen 243 sarsıntı­ya ulaşmıştı. Kahramanmaraş depremleri, hem büyüklük hem de yarattığı tahribat bakımın­dan 1939’da yaşanan Erzincan depreminin ardından Türki­ye’nin yaşadığı en büyük dep­rem olmuştu.

    Kurtarma görevlileri İskenderun’da çöken bir binanın bulunduğu alanda arama yaparken İskenderun Limanı’ndan dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Burak Kara

    Afet bölgesinden yükselen soru: Devlet nerede?

    2.GÜN 7 ŞUBAT 2023 SALI

    Türkiye depremin ardından ikinci güne gözlerini açar­ken, deprem bölgesinde birçok vatandaş geceyi sıfırın altı­na düşen karlı havada sokakta geçirmişti. Bazıları kenti terk ederken, yıkılan evlerinin altın­da yakınları kalanların yaktık­ları ateşlerin etrafında endişeli bekleyişi sürüyordu.

    Özellikle ilk anda hasarın büyüklüğü anlaşılamayan Ha­tay’da bulunanlar, belki de ha­yatlarının en zor gecesini geçir­mişlerdi. CHP Hatay Millet­vekili Mehmet Güzelmansur, Hatay ilçe ve köyleri dahil bin 500 binanın yıkılmış olabile­ceğini, Antakya’daki binaların %90’ının kullanılmaz olduğunu söylüyordu. İskenderun Limanı hâlâ yanıyordu. 25 saatin ardın­dan kameraların karşısına ge­çen Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu.

    Bu sırada yardım çalışmala­rının “sistemsizliğine” yönelik eleştiriler de yükselmeye başla­mıştı. Yiyecek, barınma, ısınma büyük sorundu. Bölgede mik­rofon uzatılan hemen herkes AFAD ekiplerini görmemekten yakınıyor, tekrar tekrar “dev­let nerede?” sorusunu soruyor­lardı.

    Deprem bölgesini ziyaret eden CHP Genel Başkanı Ke­mal Kılıçdaroğlu, paylaştığı videoda “Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalan­mayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyase­tinin sonucudur” diyordu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz da Pazartesi sabah saatlerinden beri yaptığı payla­şımlarda, madencilerin bölgeye gitmek için hazır olduğunu, bir an önce uçakla götürülmeleri gerektiğini söylüyordu.

    Öte yandan 1 gün önce Şan­lıurfa’ya giden Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Her şey kontrol altında” demişti. Nebati, “Burada sıkıntı, sosyal medyadan yayılan yanlış haber­ler… Bunun ciddiye alınmaması, AFAD’dan ve valilik tarafından yapılan bilgilendirmeyi dikkate almaları hususunda vatandaş­larımızdan yardım diliyoruz” açıklamasını yapmıştı.

    Kritik bir an: Twitter kapatıldı

    3.GÜN 8 ŞUBAT 2023 ÇARŞAMBA

    AFAD’dan sabah saat 07.45 sularında yapılan açıkla­mada, Kahramanmaraş mer­kezli depremlerde can kaybı sayısının en az 12.873’e, yaralı sayısının ise 62.937’ye yükseldi­ği; 6.044 binanın yıkıldığının te­yit edildiği bildirildi. Suriye’deki ölü sayısı ise 2.802’ye yüksel­mişti.

    Türkiye deprem bölgesine yardım göndermek için sefer­ber olmuştu. Ancak yardımların dağıtılması ve kurtarma/destek çabalarının koordinasyonu ko­nusunda sorunlar halen devam ediyordu.

    ❱❱ Saat 16.00 itibarıyla pek çok kullanıcı, arama-kurtarma ça­lışmalarında yoğun olarak kul­lanılan Twitter’a erişmekte zorluk yaşandığını bildirmeye başladı. AFAD merkezinden ko­nuşan Cumhurbaşkanı Yardım­cısı Fuat Oktay ise durumun “teknik bir sorun”dan kaynak­landığını iddia etti, “Şu anda afeti yönetiyoruz. İlgili kurumlarımız var onlarla değerlen­direbilirsiniz” dedi. Şirketin, “dezenformasyon yasası” kap­samında hükümetle daha fazla işbirliği taahhüdünde bulunma­sının ardından gece 01.00 itiba­rıyla Twitter’ın erişime açıldığı duyuruldu.

    ❱❱ Sosyal medyada yayılan ve Hatay T Tipi Kapalı Ceza İn­faz Kurumu’nda çekildiği iddia edilen görüntüler üzerine Ada­let Bakanlığı Ceza ve Tevkifev­leri Genel Müdürlüğü (CTE) yazılı bir açıklama yayımlaya­rak, cezaevindeki firar girişimi­ne yapılan müdahale sırasın­da 12 adli hükümlü ve tutuklu­nun yaralandığını, hastaneye sevk edilen yaralılardan 3’ünün hayatını kaybettiğini bildirdi. Açıklamanın gelmesinden ön­ce, gazeteci Cüneyt Özdemir’in ulaştığı Adalet Bakanlığı Basın Danışmanı, görüntülerin Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kuru­mu’nda değil, Kahramanmaraş Türkoğlu 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildi­ğini; “isyan”ın bastırılması sıra­sında can kaybı yaşanmadığını söylemişti.

    ❱❱ Adıyaman’da deprem bölge­sinde inceleme yapan Ulaştır­ma Bakanı Adil Karaismailoğ­lu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, çalışmalardaki aksak­lıkları dile getiren depremzede­lerin giderek büyüyen tepkisi üzerine araçlarına binip bölge­yi terketmek zorunda kaldı. Bir gün önce, kendisini protesto edenleri dinlerken gülümsediği için tepki gören Vali Çuhadar’ın yerine geçici olarak Ordu Valisi Tuncay Sonel, Adıyaman’da gö­revlendirildi.

    AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Defol” dedi. Reyhanlıoğlu’nun kardeşinin Kahramanmaraş Tapu Kadastro Müdürlüğü görevini yürüttüğü öğrenildi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan, Kahramanmaraş ve Hatay’ı ziyaret etti. Erdoğan, tüm depremzedelere 10 biner li­ra yardım yapılacağını, hedefin 10 ilde 1 yıl içinde yeni konutlar inşa etmek olduğunu söyledi. Erdoğan, “Böylesi büyük felake­te hazırlıklı olabilmek mümkün değildir” dedi. Arama- kurtarma ve koordinasyona yönelik eleş­tirilere de “Bununla ilgili olarak bazı haysiyetsiz, namussuz kişi­ler kampanya yaparak ‘Hatay’da asker, jandarma, polis göreme­dik’ gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar” diye konuştu. Konuş­tuğu bir depremzedeye “Olan­lar hep oldu. Bunlar kader pla­nının içinde olan şeyler” dedi. Erdoğan, aynı ifadeyi Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faci­ası sonrası da kullanmıştı.

    ❱❱ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Hatay Havalimanı’nın yeniden uçuşla­ra açılması için çalışmalara baş­ladıklarını ve hafriyat atıklarını temizlediklerini; İzmir Büyük­şehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, bölgeye gönderilecek yardımların toplanmaya devam ettiğini; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu ise Hatay İskenderun Limanı’ndaki yangının söndü­rülmesi için ekiplerinin yoğun şekilde çalıştığını duyurdu.

    ❱❱ AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğ­lu, Maraş’a yaptığı ziyaret sıra­sında İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu’na bağırarak “Ne geziyor­sun Türkiye’yi? Sen İstanbul’a bak. Defol İngiliz uşağı” dedi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Yardımcı­sı Fuat Oktay, CHP’li beledi­ye başkanlarına yönelik olarak “‘Bizim belediyemiz gitti orada­ki yangını söndürdü, bizim be­lediyemiz geldi oradaki yangını onardı’. Siz kimsiniz ya?” söz­lerini kullandı. Oktay “Devletin yapamadığını bir tane beledi­yenin bir tane aracı mı yapa­cak? Biz zaten havalimanındaki çalışmaları yapıyoruz. Siz kim­siniz ki havalimanında çalışma yapasınız? Zaten bu bizim koor­dinasyonumuz içerisinde yürü­yen bir konu” dedi.

    ❱❱ Depremlerden 48 saat sonra Borsa İstanbul’da işlemler dur­duruldu. Borsa İstanbul bir gün önce yapılan bütün işlemlerin iptal edildiğini açıkladı ve 5 iş­günü boyunca borsanın kapalı kalacağını duyurdu.

    Adıyaman’da depremzedelerin tepkisi üzerine Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, bölgeyi terk etti.

    OHAL ilanı, seçim tartışmaları

    4.GÜN 9 ŞUBAT 2023 PERŞEMBE

    Depremden sağ kurtulanlar bir yandan enkaz altındaki yakınları için mücadele ederken bir yandan da özellikle geceleri iyice zorlaşan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Hatay’da barınma hâlâ en büyük sorun­du. 15 ilçesi ve yüzlerce köyü bulunan Hatay’da özellikle köy­lerde muhtarlardan çadır talep­leri geliyor, cenazeler kaldırım kenarlarında bekletiliyordu. Hijyen ve tuvalet gibi temel ge­reksinimler ve iletişim sıkıntı­sı içinse bir çözüm bulunabil­miş değildi. AFAD, Şanlıurfa’da arama-kurtarma çalışmaları­nın tamamlandığını, buradaki ekiplerin çalışmaların sürdüğü diğer illere sevkedildiğini du­yurdu. Şanlıurfa, Kilis’ten sonra arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı ikinci kent oldu. Elbistan’da “arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı­nı” söyleyen Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz, depremzede­lerden gelen itirazlar üzerine paylaşımını sildi.

    ❱❱ BM yardımlarını taşıyan 6 kamyondan oluşan ilk konvo­yun Hatay’ın Reyhanlı ilçesin­deki Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Bab el-Hava Sınır Kapısı üzerinden Suri­ye’ye geçirildiği duyuruldu.

    ❱❱ Kuzey Kıbrıs Başbakanlığı, Adıyaman’da İsias otelinin en­kazında, toplam 35 kişinin can­sız bedenine ulaşıldığını, otel­deki arama-kurtarma faaliyet­lerinin sona erdiğini duyurdu. Otelde Gazimağusa Türk Maa­rif Koleji kız ve erkek voleybol takımlarından oluşan 39 kişilik kafilenin yanısıra 43 kişilik de rehber grubu kalıyordu. Adıya­man’dan KKTC’ye getirilen 8 öğrenci, 1 öğretmen ve 3 veli ol­mak üzere 12 kişi için devlet tö­reni düzenlendi.

    ❱❱ İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu, bir yıllık maaşını dep­remzedelere bağışladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, 3 aylık maaşını bağışlayacağını açık­larken, CHP, HDP ve İYİ Parti milletvekilleri 1aylık maaşları­nı bağışladıklarını duyurdu. AK Parti milletvekillerinin de bir maaştan az olmayacak şekil­de yardımda bulunacakları ifa­de edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AFAD’a 1 mil­yon liralık yardımda bulundu.

    ❱❱ Depremden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edilme­sine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Genel Kuru­lu’nda AK Parti, MHP ve BBP’li milletvekillerinin oylarıyla ka­bul edildi, muhalefet tezkereye destek vermedi; sürenin 1 aya düşürülmesi için önerge verdi.

    Kahramanmaraş depremlerinin ardından 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildi (altta). Ardından seçim tarihiyle ilgili tartışmalar başladı. Günün en acı haberlerinden biri bir voleybol turnuvasına katılmak üzere Adıyaman’a gelen öğrencilerin cansız bedenlerine Isias Otel enkazında ulaşılması oldu (üstte).

    ❱❱ Gaziantep’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “yağmalama” olayları­na OHAL yetkileriyle müdaha­le edileceğini belirtti; “Hedefi­miz 1 yıl içinde yıkılan binaların yerine konutlarımızı zemin artı 3-4 kat olmak üzere üzere yap­mak” dedi.

    ❱❱ Reuters’a konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisi, deprem­lerin yarattığı yıkımın, 14 Ma­yıs’ta seçim yapmanın önünde çok ciddi zorluklar çıkardığını söyledi. İYİ Parti Lideri Meral Akşener de seçimlerle ilgili “14 Mayıs’a yetişeceğini sanmıyo­rum. 18 Haziran’a kalacağını sa­nıyorum” dedi.

    ❱❱ CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AFAD’ın 23 Ka­sım 2022’de Düzce’de meyda­na gelen depremdeki yetersiz­liklerine dair kurum içerisinde hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP, “AFAD’ın dep­remde görevlerini zamanında ve gerektiği gibi yerine getire­memesinin nedenlerinin araştı­rılması” için TBMM’ye önerge verdi.

    Deprem öldürmez, bina öldürür

    5.GÜN 10 ŞUBAT 2023 CUMA

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan Adıyaman’da önünde depremzede çocuklarla birlikte yaptığı konuşmada “Ça­dırlarda kalmak istemeyen va­tandaşlarımızın 1 yıl kira bede­lini ödemek suretiyle konutlara geçmelerini sağlayacağız” diye konuştu. OHAL ilan edilmesi­nin gerekçelerinden birini “Ma­alesef bazı kendini bilmezler soygun yapıyorlar, marketleri soyuyorlar, işyerlerine saldırı­yorlar” sözleriyle açıkladı.

    ❱❱ Kahramanmaraş’ta etrafı enkazla çevrilmesine rağmen sapasağlam ayakta kalan İnşa­at Mühendisleri Odası (İMO) binası “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünün doğruluğu­nun kanıtı oldu.

    ❱❱ Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Meh­met Yaşar Coşkun, Sırbistan’a gitmek üzere geldiği İstan­bul Havalimanı’nda gözaltına alındı.

    ❱❱ 17 Ağustos 1999 depremini soruşturan savcılardan Ali Öz­gündüz, suçluların yakalanma­sı açısından deprem bölgesinde enkazlar kaldırılmadan önce yı­kılan binalardan numune alın­ması ve projeye aykırılıkların tespit edilmesinin önemine dik­kati çekti.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, “Afet Bölgelerinden Çöplerin Uzak­laştırılması” başlıklı bilgi no­tunda felaketin yaşandığı böl­gede çöp toplama alanlarının haşarat ve kemirgenlerin üreme alanları olduğuna vurgu yaptı ve bu alanlara hızla müdahale edi­lerek bulaşıcı hastalıkların ön­lenmesi çağrısında bulundu.

    Arama-kurtarma ve yeniden imar

    6. GÜN 11 ŞUBAT 2023 CUMARTESİ

    Diyarbakır’da konuşan Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitelerin yaza kadar uzaktan eğitim vereceğini, KYK yurtlarının depremzedele­re açılacağını söyledi. Öğrenci­ler, akademisyenler ve muhale­fet karardan dönülmesi çağrısı yaptı. Erdoğan, Şanlıurfa’da “Ki­mi alanlarda bazı gecikmeler, aksaklıklar yaşanmıştır fakat devletimizin depremzede vatan­daşlarımızın yanında olmak için verdiği samimi mücadeleyi kim­se inkar edemez” dedi. Erdoğan, “Bazı şehirlerimizi başka yerler­de yeniden inşa edecek, bazıla­rının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Sizlerden 1 yıl süre istiyorum” sözlerini kullandı.

    Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu.

    ❱❱ Depremlerde kimsenin ha­yatını kaybetmediği Hatay’ın Erzin ilçesinin belediye başka­nı Ökkeş Elmasoğlu, kaçak ya­pılanmaya müsaade etmediğini vurguladı. Erzin’deki binalarda sadece sıva çatlakları oluştuğu görüldü.

    ❱❱ Iğdır’da bulunan Alican Sınır Kapısı, 35 yıl aradan sonra Er­menistan’ın yardım göndermesi için açıldı. Günlerdir Türkiye’de olan kurtarma ekibi ise Adıya­man’da 1 kişiyi hayata döndür­dü.

    ❱❱ AFP’ye konuşan Avusturya yetkilisi, “güvenlik gerekçesiy­le” Türkiye’ye yolladıkları yar­dım ekiplerini geri çekeceklerini söyledi. Alman arama-kurtarma ekipleri de Hatay’daki güvenlik durumuyla ilgili kendilerine ula­şan bilgiler nedeniyle faaliyet­lerine ara verdi. İçişleri Baka­nı Süleyman Soylu, Almanya ve Avusturya’yı Türkiye’ye iftira at­makla suçladı.

    ❱❱ Adana’da yıkılan bazı bina­ları inşa eden firmanın sahi­bi Hasan Alpargün, Lefkoşa’da; Gaziantep’te depremde yıkılan Bahar Apartmanı’nın hafriya­tında yapılan incelemede ihmali bulunduğu belirlenen müteah­hit İbrahim Mustafa Uncuoğ­lu, İstanbul’da gözaltına alındı. Rönesans Rezidans’ın müteah­hidi Mehmet Yaşar Coşkun ise tutuklandı.

    ❱❱ Adıyaman’daki CNN Türk muhabiri Serdar Er naklen ya­yın sırasında saldırıya uğradı.

    ❱❱ Dünya Sağlık Örgütü (WHO) depremlerin insanların hayatın­da uzun dönemli büyük sağlık etkileri olacağını açıkladı. Dep­remi “krizin üstüne kriz” olarak tanımlayan WHO, bölgede ya­şayan 23 milyona yakın kişi­nin bundan etkilenebileceğini belirtti.

    Sorumlular, soruşturmalar…

    7.GÜN 12 ŞUBAT 2023 PAZAR

    ❱❱ Yaklaşık 50 bin firmayı tem­sil eden TÜRKONFED’in ha­zırladığı rapor, hayatını kay­bedenlerin sayısının 72.663’e kadar çıkabileceğini söyledi. Raporda depremlerin 84.1 mil­yar dolarlık mali hasar yarata­cağı da hesaplandı.

    ❱❱ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, depremde yıkılan binalarla ilgi­li sorumluluğu olduğu değer­lendirilen 134 şüpheli hakkın­da işlem yapıldığını, 3’ünün tu­tuklandığını, 7’sinin gözaltında olduğunu, 7 şüpheli hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduğu­nu duyurdu. Bozdağ, 114 kişinin gözaltına alınmak üzere aran­dığını dile getirdi. Adıyaman’da yıkılan çok sayıda binanın mü­teahhidi olduğu belirlenen Ya­vuz Karakuş ve Sevilay Kara­kuş, İstanbul Havalimanı’nda Gürcistan’a kaçmaya çalışırken yakalandı. Yavuz Karakuş, her şeyi “usulüne göre” yaptıklarını o yüzden vicdanının rahat oldu­ğunu söyledi.

    Yurtdışına çıkmaya çalışırken yakalanan müteahhit Yavuz Karakuş, “Vicdanım rahat” dedi.

    ❱❱ Güvenlik tehditleri nedeniyle deprem bölgesindeki kurtarma faaliyetlerine ara veren Avus­turya Savunma Bakanlığı, Türk ordusunun kendilerini koruma­ya başlaması üzerine çalışmala­rına geri döndüklerini açıkladı. 25 kişilik sivil İsrail ekibi de “ya­kın güvenlik tehdidi” nedeniyle özel jetle Türkiye’den ayrıldı.

    ❱❱ Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, deprem bölgele­rini ziyaret eden ilk Avrupalı ba­kan oldu. Dendias, “Türkiye ve Yunanistan ilişkileri yumuşat­mak için bir depremi daha bek­lememeli” diye konuştu.

    ❱❱ Yardım kampanyaları başla­tan, bir konteyner kent kuraca­ğını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, depremlerin ardından Türkiye’yi ziyaret eden ilk lider oldu. Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yapılmadı.

    ❱❱ Arama-kurtarma çalışma­larına katılmak üzere Meksi­ka’dan getirilen kurtarma kö­peği “Proteo” hayatını kaybetti. Meksika Savunma Bakanlı­ğı’nın açıklamasında “Büyük yol arkadaşımız, köpeğimiz Proteo’yu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türki­ye’deki kardeşlerimizin aran­ması ve kurtarılmasında Mek­sika delegasyonunun bir üyesi olarak görevini yerine getirdin. Kahramanca çalışman için te­şekkür ederiz” denildi.

    ❱❱ Sanatçı Haluk Levent, kuru­cusu olduğu Ahbap Derneği’nde depremzedeler için toplanan ba­ğışların 1 milyar lirayı geçtiğini belirterek, bundan sonra bağış­ların AFAD’a yapılmasını istedi.

    ❱❱ Babala TV moderatörü Oğuzhan Uğur hakkında Kah­ramanmaraş ve Hatay’da baraj duvarlarının çatladığı yönün­deki paylaşım gerekçe göste­rilerek “Halkı yanıltıcı bilgi­yi alenen yayma” suçlamasıy­la resen soruşturma başlatıldı. Oğuzhan Uğur, konuya dair yaptığı açıklamada “Haberi bir Bakanlık yetkilisi teyit ettiği için ekiptekiler paylaşmışlar! Yalan olduğu ortaya çıkınca da hemen silmişler. Yazışma gör­selleri mevcut” demişti.

    ❱❱ Hatay’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü binası hakkında yı­kım kararı çıkarılması, şehir­de usulsüz biçimde inşa edilen yapılara dair delillerin karartıl­ması şüphelerini gündeme ge­tirdi. Avukat Bedia Büyükgediz, yıkılan binaların imar ve yapı denetim izinlerine dair delil ni­teliğindeki evrakların güvenli bir yere nakledilmesinden önce binanın yıkımına başlandığını kaydetti. Yıkım, bölgeye giden gönüllü avukatlar tarafından engellendi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlı­ğı twitter hesabından açıklama yayımlayarak, avukatların dile getirdiği iddiaların “mesnetsiz” olduğunu, tüm resmî evrakların dijital ortamda da bulunduğu­nu belirtti.

    Afet boyunca çok aktif çalışan Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent.

    Güvenlik, iletişim ve yine seçim

    2.HAFTA

    ❱❱ Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, normal takvime göre 18 Haziran’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parla­mento seçimlerinin yapılması­na imkan kalmadığını, seçim­lerin “ivedilikle” ileri bir tari­he ertelenmesini istedi. Arınç, genel seçimleri 2024 yerel se­çimleriyle birleştirmek, 2023 Kasım ayına ertelemek ve tüm siyasi partilerin uzlaşacağı bir tarih belirlemek olmak üzere üç seçenek önerdi. Muhalefet öneriye “sivil darbe” sözleriyle karşı çıktı; Anayasa değiştiril­meden seçimleri ileri tarihe er­telemenin mümkün olmadığını söyledi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kahramanmaraş merkezli dep­remlerde hayatını kaybedenle­rin sayısının 35.418’e ulaştığını duyurmasının hemen ardından Mart başı itibarıyla 30 bin ko­nutun inşaatına başlanacağını duyurdu. Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Naçizane tavsiyem bu bölgenin tümün­de mikro-bölgeleme çalışma­sı yapmadan yerleşim alanları için yer seçilmemeli ve inşaata başlanmamalı. İnşallah bu sefer sesimi yetkililere duyurabili­rim” dedi.

    ❱❱ Türkiye Barolar Birliği Baş­kanı Erinç Sağkan, güvenliğin sağlanmasına ilişkin ciddi za­fiyet yaşandığına işaret eder­ken çeşitli hırsızlık ve yağma iddialarının gündeme geldi­ğini, ayrıca bu suçların faili olduğu ileri sürülen kişilere işkence ve kötü muamele ya­pıldığı yönünde görüntülerin yayımlandığını söyledi; önlem almaya çağırdı.

    Bülent Arınç seçimlerin ertelenmesi için üç formül önerdi.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, ara­ma-kurtarma ve enkaz kal­dırma çalışmalarında havada uçuşan asbestin ciddi sağlık sorunları yaratabilecek tehli­keler barındırdığı uyarısında bulundu.

    ❱❱ Eski CHP Genel Başka­nı Deniz Baykal’ın cenazesi­ne katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı.

    ❱❱ Güney Kore milletvekilleri, maaşlarının %3’ünü Türkiye ve Suriye’deki depremzedelere bağışlama kararı aldı.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan’ın talimatıyla Elazığ’ın da deprem bölgesi ilan edildiği duyuruldu.

    ❱❱ Depremzedelere ve deprem bölgesine maddi destek sağla­mak için Türkiye, Kuzey Kıb­rıs ve Azerbaycan’dan 213 te­levizyon ve 562 radyonun ka­tılımıyla yapılan ortak yayınla “Türkiye Tek Yürek” kampan­yası düzenlendi. Merkez Ban­kası 30 milyar TL, Ziraat Ban­kası 20 milyar TL, VakıfBank 12 milyar TL, Halkbank 7 mil­yar TL bağışladı. Türkcell 3.5 milyar lira, Cengiz Holding 2.5 milyar lira bağışlayacağı­nı açıklarken Cumhurbaşka­nı Erdoğan, yayına bağlanarak “Yurtiçinden ve yurtdışından AFAD hesaplarına gelecek her kuruş, depremzedelerimiz için kullanılacaktır” dedi. Yayın sonunda toplam 115 milyar 146 milyon 528 bin TL bağış toplandı.

    ‘Türkiye Tek Yürek’ ortak yayınında Merkez Bankası’nın 30 milyar TL’lik bağışı, soru işaretlerine neden oldu.

    ❱❱ Geliri depremzedelere ba­ğışlanan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da aralarında olduğu kulüplerin dayanışma gösterdiği UEFA Avrupa Kon­ferans Ligi play-off turundaki Trabzonspor-Basel maçı, bor­do-mavili ekibin 1-0’lık galibi­yetiyle sonuçlandı. Maç öncesi arama-kurtarma çalışmaların­da görev alanları selamlayan bir koreografi sergilendi..

    ❱❱ İstanbul Valiliği, deprem riski taşıdığı tespit edilen 93 okulun tahliye edileceğini bil­dirdi. Aralarında Pertevni­yal ve Vefa liseleri gibi tarihî okulların da bulunduğu 93 riskli okuldan 76’sının yıkılıp yeniden yapılacağı, 17’sinin ise güçlendirileceği belirtildi.

    ❱❱ ABD Dışişleri Bakanı Ant­hony Blinken, depremler so­nucu yıkıma uğrayan bölgele­ri ziyaret etmek ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüş­mek üzere Türkiye’ye geldi. Gündemde depremin yanısıra Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği de vardı. Cumhurbaş­kanı Recep Tayyip Erdoğan, Blinken’la Esenboğa Havali­manı’nda görüştü.

    Deprem sonrası ilk maçta dostluk mesajları Deprem sonrasında gelirleri afetzedelere bağışlanacak ilk maç için Basel karşısında sahaya çıkan Trabzonspor’la birlikte bütün takımların taraftarları omuz omuza tribündeydi.

    ❱❱ 20 Şubat’ta Hatay’ın Defne ilçesinde saat 20.04’te yaşa­nan 6.4 büyüklüğünde depre­min ardından Samandağ ilçe­sinde de saat 20.07’de 5.8 bü­yüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi; 6 kişi hayatını kaybetti. Hatay Samandağ Be­lediye Başkanı Refik Eryılmaz, çadır olmadığı için insanların evlerine dönmek zorunda kal­dığını bildirdi.

    ❱❱ Reuters haber ajansı, ban­kacılardan edindiği bilgilere dayandırdığı haberinde, Tür­kiye Cumhuriyet Merkez Ban­kası’nın deprem felaketinden sonra iki hafta içinde Türk Li­rası’nın değerini sabit tutmak için rezervlerden 7 milyar Do­lar harcadığını bildirdi.

    ❱❱ Bilgi Teknolojileri ve İle­tişim Kurumu, Ekşi Sözlük’e erişimi engelledi.

    Hatay’da iki deprem daha 20 Şubat’ta Hatay iki depremle daha sarsıldı, 6 kişi hayatını kaybetti.
  • Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.

    Tarih boyunca İstan­bul’da birçok büyük depremin meydana gel­diğini biliyoruz. Osmanlı dö­nemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece ev­ler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depre­me ahşap kadar dayanıklı ola­maz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında döne­min itfaiyecileri, tulumbacıla­rı ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidile­miyor ve gidilemeyecek. İstan­bul’da olası bir depremde birta­kım yerlere ulaşılamayacak.

    Osmanlı döneminde İstan­bul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu bili­yoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un ta­rihî süreçte geçirdiği en bü­yük tabii afetlerden. Osman­lı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana ge­len büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstan­bul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yaza­cak, henüz bilemiyoruz elbette.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler göste­riyor ki teknolojinin gelişme­si, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.

    Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak la­zım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yan­gındır. Yangınlar geçmişte da­ha tehlikeli sonuçlar verdi; zi­ra yangın başladığında bera­berinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya dep­rem esas tehdit. Yangının far­kı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşya­lar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş bi­nalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki mo­dern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çe­lik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğa­bilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.

    Depremin en ağır sonuçla­rının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı araya­cak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mira­sını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzman­lık istiyor. Eski Antakya’yı gör­mek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı

    Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.

    CELAL ŞENGÖR

    Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyin­deki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Si­cilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetme­yeyim.

    İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göre­celi düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük dep­remleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-gü­ney ekseninde de ciddi tahri­bat yaratacak.

    Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depremi­nin üzerinde olmuş olabile­ceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.