Osmanlı basınında deprem üzerine yayınlar neredeyse yoka yakındır. Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkında Malumat (1897) isimli eserde, dönemin büyük biliminsanlarından Seydişehri Mahmut Esat Efendi’nin yazara hitaben gönderdiği bir mektup da yer alır. 1909 tarihli Şehbal mecmuasında ise “Sismograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir yazı bulunmakta.
Osmanlı basınında 1831’de çıkmaya başlayan ilk gazetemiz Takvim-i Vekayi’den Arapça harflerin kaldırıldığı 1928’e kadar; deprem felaketi ile ilgili bir döküm veya bir kaynak taraması bulunmamaktadır. Bu süre zarfında kitap, makale, gazete yazısı gibi şekillerde yazılmış yayınlar hakkında da derli toplu bir çalışma yoktur. Bugüne kadar yaklaşık 200 yıllık zaman diliminde, elbette depremler ile ilgili haberler, jeoloji ile ilgili birtakım yayınlar, görsel malzemeler bulunuyor. Bunları biraraya getirip hiç olmazsa dijital bir arşivleme yapılması büyük bir gereklilik.
Sahaflık hayatım boyunca Prof. Celal Şengör dışında Osmanlı basınında jeoloji alanında basılı yayınları toplamaya çalışan bir kimseyi görmedim. Kendisi deprem, arziyat yani jeoloji ve fen bilimleri alanında basılı bütün kaynakları toplamayı hâlen ısrarla sürdürmektedir.
1897 tarihli Zelzele Hakkında Malumat isimli eser, günümüz harfleriyle basılmayı bekliyor.
Eski harflerle basılmış eserler içinde “Zelzele” başlıklı olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunların içinde biri, depremler üzerine döneminin bilgilerini yansıtır. İzmirli bir yazar ve çevirmen olan Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkında Malumat (1897) isimli eser, İstanbul’un ünlü Ermeni yayıncılarından Kasbar Efendi tarafından adına kayıtlı matbaada basılmıştır. 139 sayfalık küçük boyutlu (16×11 cm.) bu eser, Maarif Nezareti’nin 12 Haziran 1313 tarihli ve 403 sayılı ruhsatıyla Kasbar Efendi’nin Bâbıâli Caddesi’nde 25 numaralı matbaasında üretilmiştir.
Ali Muzaffer Bey, Sultan 2. Abdülhamid döneminde İzmir’de bir süre Hizmet gazetesi gibi süreli yayınlarda yazılar yazmıştır. Kamil Paşa’nın mektupçusu Rusçuklu Hayri Bey’in yeğeni olan Ali Muzaffer, 1894’te İstanbul’a taşınmış ve hemen 1 sene sonra Kürre-i Arzın Suret-i Teşekkülü isimli eserini 1895’te İstanbul’da yayımlamıştır. İstanbul’da Saadet gazetesinde yazarlık, Marifet dergisinde ise başyazarlık yapmıştır. İyi derecede Fransızca bilen Ali Muzaffer, Werther’den çeviriler de yapmış ve yayımlamıştır. 1896’da yazara rütbe-i sâlise ihsan buyrulmuştur. 1912’de öldüğü tahmin edilen Ali Muzaffer’in 1891-1911 arasında yayımlanmış pek çoğu çeviri 42 eseri vardır.
Zelzele Hakkında Malumat isimli eserin ilk sayfası, Ali Muzaffer’in İzmir’de kaleme aldığı bir mukaddime (önsöz) ile başlar. İkinci sayfada dönemin büyük biliminsanlarından, ilahiyat, hukuk, tarih ve temel bilimler alanında sayısız eser vermiş olan Seydişehri Mahmut Esat Efendi’nin (1855-1918) Ali Muzaffer’e hitaben eser hakkında yazdığı bir mektup yer alır. Eserin yaklaşık 14 sayfalık bölümünü oluşturan mektup, bu önemli Osmanlı yazar ve biliminsanının deprem hakkındaki görüşlerini içermektedir.
On adet “makale” başlıklı bölüm ve bir “hatime”den (sonsöz) oluşan kitabın başlıkları şöyledir: “Zelzele, zelzelenin sebebi, zelzelenin taksimat-ı jeolojiyesi ve coğrafiyesi, zelzelenin müddet-i devamı ve sirayet ve sürati ile kuvveti ve daire-i zelzele, zelzelenin tahribatı, zelazil-i arziye-i meşhure (dünyadaki meşhur depremler), İzmir harekât-ı arziyesi, zelzele vukundan evvel hiss olunamaz mı?, zelzeleden bazı halas (kurtuluş) çareleri”.
Sismograf yerine ‘Zelzele-nüvis’
Şehbal mecmuasının 1909 tarihli ikinci sayısında sismograf aleti tanıtılıp bu tabirin yerine “zelzelenüvis” adı öneriliyordu.
Kitabın sonunda “İzmir 7 Teşrinisani sene 1307” kaydının bulunması, bunun 19 Kasım 1891’de tamamlandığına işaret etmektedir. Kitabın içinde yer alan metinlerden o dönemin deprem bilgilerini, geçmiş depremler bölümündeki bilgiler ile yaşanmış depremler ilgili tarihî kayıtları, İzmir depremi ile ilgili detayları öğrenmekteyiz. Bu eserin günümüz harfleri ile basılması, özellikle deprem tarihi ile ilgilenenler için önemlidir.
Osmanlı basınında depremle ilgili ilginç bir yazı da Şehbal mecmuasında yayımlanmıştır. 1909’da çıkmaya başlayan derginin hemen ikinci sayısında, “Musahebe-i Fenniye” bölümünde, “Sismograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir yazı vardır. Deprem ölçüm aleti sismografı tanıtan bu yazı gayet teknik, içinde görsel örnekleri de barındıran bir yazıdır. Yazının başında sismograf tanımının etimolojik incelemesini yapan yazar, bir öneri olarak sismograf aletine “zelzele-nüvis” denilmesini önerir. Önerisi şöyledir:
“Sismograf lüğati diğer bir çok tabirat-ı fenniye-i ecnebiyye gibi Yunancadan alınmıştır. ‘Sismo-titremek’, ‘grafo-yazıyorum’ manalarını ifade eder. Şu hâlde tabirin heyet-i mecmuası ‘titremeği yazmak’ demek oluyor. Dilsiz bir alet böyle bir söz söyleyemeyeceği için, bir takım dolambaçlı yollardan ta “zelzele yazan alet’ manasına kadar gidilmek icâb ediyor. Lakin nemize lazım? Madem ki bu tabirin âlâ bir Türkçesi var: ‘Zelzele-nüvis’ diye biliyoruz. O halde artık başka lisanlardaki suret-i iştikakiyesini aramaya hacet yok”.
Tahminî 7 büyüklüğündeki, bugüne kadarki son büyük İstanbul depreminde binlerce insan ölmüş, binlerce bina yıkılmıştı. “Büyük hareket-i arz”, “Zelzele-i azime”, “310 Zelzelesi” olarak adlandırılan hadiseden 4 gün sonra, 2. Abdülhamid’in fermanıyla gazeteler uyarılmıştı. Depremden sonra çekilen ve bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı arşivinde bulunan toplam 142 fotoğraf, felaketle ilgili bilinen en önemli somut görsel malzemeyi oluşturuyor.
Sultan 2. Abdülhamid döneminde meydana gelen 10 Temmuz 1894 tarihli İstanbul depremi gazetelerin birinci sayfalarında yer alsa da bunlar felaketin büyük yıkımı konusunda sessiz ve temkinliydi. Tercüman-ı Hakikat gazetesi deprem sonrası 11 Temmuz 1894 tarihli birinci sayfasının ilk haberinde, normalde 8 sayfa çıkan gazetenin matbaa kadrosunun tamamı depremden etkilendiği için 4 sayfa çıkabildiğini bildirmişti. Gazetenin “hareket-i arz” başlıklı ilk sütununun üçüncü haberinde deprem şu ifadelerle anlatılıyordu: “Dünkü Salı, saat beşe çeyrek kalarak şehrimizde cenubdan (güneyden) şimale (kuzeye) doğru pek şiddetli bir hareket-i arz vuku bularak bir dakika kadar imtidad etmiş (sürmüş) ve ebniye (bina) vesairece pek ziyade hasarat olduğu gibi nüfusça da bazı zayiatı mucip olduğu (sebep olduğu) maalesef görülmüş ve haberlenmiştir”.
1894 depremini aktaran fotoğraf albümleri hem yıkımın boyutunu hem de enkaz kaldırma çalışmalarını gösteriyor.
Yine 11 Temmuz 1894 tarihli Sabah gazetesi de deprem haberini ilk sayfasının ikinci sütununda görmüş; “dahiliye” başlıklı haberde deprem sonrası devlet memurlarının çalışmasına bir mani olmadığına dair bir duyuruya yer vermişti: “Heyet-i fenniye tarafından icra olunan keşfiyat-ı mahsusa neticesinde Bab-ı Ali ebniyesince (binasında) bir güne sakatlık olmadığı tahkik edildiğinden memurin ve katibenin bugün mahal memuriyetlerine gelecekleri…”
Aynı tarihli Saadet gazetesi de ilk sayfasının ikinci sütununda “dahiliye” başlıklı haberde, yaşanan büyük depremi şöyle ifade etmişti: “Dünkü Salı, saat dördü otuz beş geçerek şehrimizde cenubtan şimale doğru bir zelzele-i azime vukua gelmiştir”.
Depremin ilk günü gazeteler Tercüman-ı Hakikat’ın kadrosu depremden doğrudan etkilenmiş, 8 sayfalık gazete sadece 4 sayfa çıkabilmişti . Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken.
Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken
Sabah gazetesi devlet memurlarının çalışmasına mani olmadığını vurgulamıştı.
İstanbul’u vuran deprem haberleri temkinliydi; sonraki günler de böyle devam etmesi bizzat padişah emriyle de kayıtlara geçecekti. Arşivlerde bulunan ve Yıldız Saray-ı Hümayunu tarafından depremden 4 gün sonra, 14 Temmuz’da çekilen telgrafta şöyle emrediliyordu: “Ahâlinin havf ve dehşetini mucib olmamak (artırmamak) üzere hareket-i arz (deprem) vukuatı hakkında gazetelere tahfîf-i lisân (yumuşak lisan) ettirilmesi mukteza-yı irâde-i seniyye-i hazret-i hilâfet-penâhîden olmağın ol bâbda emrü fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir”.
Sultan 2. Abdülhamid’in “Haberleri yumuşak lisanla verin” notu .
1999 yılında, 1894 felaketi ile ilgili çok kapsamlı bir eser (İstanbul’da 1894 Depremi) yazan Prof. Fatma Ürekli, kitapta yer alan “Basında Çıkan Haberler ve Sansür” başlıklı bölümde dönemin habercilik koşullarına dair de şu önemli bilgileri aktarır:
“Depremden sonra İstanbul ve civarındaki ölü ve yaralı sayıları hakkında gazetelerden net bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir… Mesela o günlerde bir gazetede deprem hakkında yer alan haberde, gerek nüfus kaybının gerek binalardaki hasarın çok olduğu ve depremin çok şiddetli bir şekilde vuku bulduğu bilinmekte ise de şiddet derecesinin halk arasında büyütülerek lüzumundan fazla korku ve heyecana sebep olduğu belirtilmekte; Yunanistan’da ve diğer birçok ülkede meydana gelen şiddetli depremlere oranla İstanbul depreminin daha hafif olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca, halkı korku ve endişeye sevk edici bazı asılsız haberler yayımlayan yabancı gazetelerin memlekete sokulmaması ve men edilmesi için Padişahın iradesi çıkmıştır. Mesela, İstanbul’da depremin devam edeceğine ve birtakım başka felaketlerin meydana geleceğine dair neşriyatta bulunmuş olan Pöti Jurnal (Petit Journal) gazetesinin memlekete sokulmaması ve men edilmesi hakkında irade-i seniyye vardır…”
Atatürk Kitaplığı’nda bulunan albümlerde 142 sepya fotoğraf yer alıyor (sağda)
Her ne kadar dönemin gazetelerinde 1894 İstanbul depreminin halkta ve yerleşim yerlerinde yarattığı yıkıma yeterince yer verilememişse de, hadisenin hemen sonrasında çekilen fotoğraflardan oluşan 3 albüm, çok daha objektif bir gözlem yapma imkanı sunmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı arşivinde bulunan, 10 Temmuz 1894 İstanbul depreminin hemen sonrasında çekilmiş orta boy (12.5 cm x 20.5 cm) toplam 142 sepya fotoğrafın yer aldığı bu albümler, büyük İstanbul depremi ile ilgili bilinen en önemli somut görsel malzemeyi oluşturmaktadır. Büyük kütüphaneci ve bibliyograf Muallim Cevdet İnançalp (1883- 1935) terekesinden Atatürk Kitaplığı’na bağış olarak ulaşan albüm; İstanbul depreminin şehirde oluşturduğu yıkımı ve deprem sonrası şehrin toparlanma çabalarını, eski harfli Türkçe fotoğrafaltlarıyla gözler önüne sererken, 129 yıl öncesinden de günümüze bir uyarı ve ders niteliğindedir.
Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Muhafız Ciheti.
Sultan Hamamı’nın Sıbyan Mektebi’yle (İlkokul) altındaki çeşme.
Direkler arası.
Saraçhane başında Hüseyin Paşa Medresesi Dahili.
Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Nuruosmaniye Cihetinde lokanta ile sucu dükkanı.
Dönemin gazetelerinin aksine fotoğraf albümü, depremin yarattığı gerçek hasarı, inkara yer bırakmayacak şekilde gösteriyordu.
Prof. Fatma Ürekli’nin eserinde belirttiği gibi, “frenk kârdiri” denilen yapıdaki Osmanlı Bankası ve Beyoğlu’nun yüksek apartmanları depremde zarar görmemiştir. Yine ahşap binalar depremde ayakta kalmış, yeni inşa edilmiş kargir binalar ise genellikle yıkılmıştır: “İstanbul’daki deprem daha ziyade mimari usullere uygun inşa edilmeyen yapılara hasar vermiştir. İnşaat kurallarına uygun olarak yapılan büyük ve yüksek binalar (Süleymaniye- Nuruosmaniye-Fatih Camileri, Galata ve İstanbul yangın kuleleri) yıkılmamıştır”.
Fotoğraf albümleri, 1894 depreminde büyük hasar gören Kapalıçarşı, Fesciler, Kuyumcular, Yağlıkçılar, Çadırcılar, Bitpazarı, Divan Yolu, Büyükada, Heybeliada, Kınalıada, Yeşilköy, Fatih, Edirnekapı, Topkapı, Balat ve Eminönü’ne dair deprem sonrası çok detaylı bir panorama sunmaktadır. Payitahtın büyük deprem sonrasındaki hâline dair bugünler için de bir işaret fişeği olduğu kadar aydınlatıcı ve etkili görsel bir deprem tatbikatıdır.
İstanbul tarihinde bilinen büyük depremler arasında, Osmanlı döneminde yaşanan üçü öne çıkar. 1509, 1766 ve 1894 depremleri, 1999’da İstanbul’u da etkileyen Marmara depremine kadar halkın ve devletin hafızasına kazınmış; arşiv belgelerindeki kayıtlar felaketleri tarif ve izaha çalışmıştı. Gerçekler ve senaryolar…
1509 DEPREMİ
514 yıl önce, 12 Ağustos 1509’da İstanbul’da meydana gelen depremde 10 bin civarında insanın hayatını kaybettiği hesaplanıyor. Toplam nüfusun en çok 200 bin kişi olduğu tahmin edilen şehirde, halkın yaklaşık %10’u deprem sonucunda öldü veya yaralandı. Binlerce ev, yüzlerce cami, mescit, dükkan yıkıldı, İstanbul surları harap oldu.
45 gün boyunca meydana gelen artçı depremlerin korkusundan İstanbul halkı evlerine giremedi; dışarıda çadır ve örtü altında kaldı. Deprem tsunamiye de sebep oldu; Marmara Denizi kabarıp İstanbul ve Galata surlarını aşarak şehir içinde bazı yerleri su altında bıraktı.
Solakzâde Tarihi, 1509 depremini dört sayfa hâlinde ayrıntılı bir şekilde aktarıyor.
O tarihte Osmanlı tahtında bulunan Sultan 2. Bayezid deprem korkusuyla İstanbul’dan ayrılıp Edirne’ye gitti (ancak deprem burada da padişahı bulmuş ve şehirde şiddetli bir deprem yaşanmıştır). “Küçük Kıyamet” diye adlandırılan 1509 depreminde büyük ölçüde tahrip olan İstanbul’un hâlini ve Sultan 2. Bayezid’in depreme verdiği tepkiyi ayrıntılı bir şekilde Solakzâde Mehmed Hemdemî’nin kaleme aldığı Solakzâde Tarihi’nden takip etmek mümkündür. Solakzâde Tarihi 321-324 sayfalarında anlatılan 1509 İstanbul depreminin bugünkü Türkçesi şöyledir:
“1509 senesinin Eylül ayında, bir rivayete göre 12 Ağustos 1509 gecesinde Rum memleketlerinde ‘Küçük Kıyamet’ diye bilinen büyük deprem meydana gelmiştir. O zamana kadar böyle bir deprem ne olmuştu ve ne de tarih kitaplarında yazılmıştı. Yer ve gök sarsılıp makam ve mekan birbirine geçip kırkbeş gün aralıksız sarsıntılar devam etti. Halk çatı altına girmeyip bahçelerde açık yerlerde yattı. Zelzele sadece İstanbul’da değil belki etraftaki her yerde hissedildi. Edirne’de dahi nice nice evler yıkıldı. Anadolu havalisindeki Rum vilayetinde Çorum nam kasabanın iki mahallesi yere geçti, mescitleri ve minareleri yerlebir oldu.
İstanbul merkezinde 109 mescit ve 1.070 hane harap olduğundan başka 5 bin erkek, kadın ve çocuğun ölmesine sebep oldu. Şehir içinde ayakta minare kalmadı. Kostantiniyye surunun iki kat duvarı, kara tarafında Eğrikapı’dan başlayıp Yedikule’ye kadar yıkıldı. Buradan geçerek deniz tarafından Narlıkapı’dan başlayıp İshak Paşa Kapısı’na varınca yer yer yıkılıp ancak temelleri yerinde kaldı.
Topkapı Sarayı’nın deniz tarafı Hastalar Kapısı’ndan Kayıklar Kapısı’na varınca yer yer yıkıldı. Bahçekapısı dedikleri mahal harabe oldu. Avratpazarı yakınında 1.900 yıldan beri ayakta olan İsa Kapısı yıkılıp yerlebir oldu. Bütün şehir surundan yaklaşık 20 kilometre yer harap olup yere döküldü. Görülen bu üzücü ve hüzünlü durum insanların belini büktü.
Sultan Mehmed Cami-i Şerifi’nin (Fatih Camii) dört büyük sütununun başı çatladı ve sağ tarafında demir kiriş eğrilip sol tarafında ona karşı olan demir kiriş eğildi ve bir rivayette kubbesi eğilip sonradan tamir olundu derler. İmaret ve Bimarhane’nin nice kubbeleri yıkıldı ve Fatih Medresesi’nin üç kubbesi yere indi. Ve bazı medreselerin birer, ikişer, üçer kubbeleri yerlebir oldu. Bunlardan başka Padişah hazretlerinin yeni yaptırdıkları cami ki, hâlâ Sultan Bayezid Camii diye bilinen meşhur mabedin kubbesi dağılıp parça parça oldu.
‘Aşıklar gönlü gibi viran şehir’
Solakzâde Tarihi’ne göre 1509 depreminde şehrin içinde ayakta minare kalmamıştı. Solakzâde Mehmed Hemdemî, şairane bir ifadeyle şehri “âşıklar gönlü gibi zelzeleden viran” sözleriyle tarif etmişti.
Nihayet Sultan 2. Bayezid için Topkapı Sarayı bahçesinde bir çatma oda tedarik olundu. Tam 10 gün padişah bu oda içine girip orada kaldı. İstanbul gibi mâmur bir şehir, âşıklar gönlü gibi zelzeleden viran olunca padişah mekan değiştirmeye karar verip Edirne şehrine gitti. Allah’ın hikmeti, aynı senenin 23 Ekim gecesi Edirne’de de bir zelzele oldu ki İstanbul’da meydana gelen zelzelenin aynıydı. Aynı şekilde 16 Kasım günü öncekilere denk bir zelzele daha meydana geldi. İnsanlar hayret içinde kaldı. 27 Kasım günü acayip ve eşi benzeri görülmedik bir yağmur, tıpkı bir tufan gibi yağıp Tunca Nehri suların yükselmesiyle taşıp nice sağlam binalar ve meskenler harap ve viran olup yerlebir oldu. Edirne şehri kurulalıdan beri görülmemiş bir tufan o günlerde yaşandı.
Bu hadiseyi de atlattıktan sonra Padişah 2. Bayezid ‘ayak divanı’ ferman edip devletin büyük-küçük âyan ve erkânı padişahın huzurunda kurulan divanda toplandı. Sultan Bayezid hareminden çıkıp divana varınca, vezirler ve ümerâyı hiddetle azarlayıp buyurdular ki, ‘Zulüm ve fesadınız, eziyet ve zalimliğiniz yüzünden mazlumların âhı Allah’ın gazabına sebep olmuştur. Bu felaket zalimliğiniz yüzünden meydana geldi’ dedi. Bu şekilde her birini paylayıp sonra fermanlarıyla İstanbul hisarının ve sair yıkılmış olan yerlerin tamiri için müşavere olundu. Bunun üzerine karar verildi ki, yirmi evden bir adam ve ev başına yirmişer akçe takdir edilerek güvenilir bir adam tayin ettiler. Şehzadelerin sancağından alınmayıp diğer Anadolu memleketlerinden otuz yedi bin adam ve Rumeli’den yirmi dokuz bin adam çıkarılıp, üç bin kadar da usta ve neccar getirtip ve nice nice üstadlar da getirildi. Bunlardan başka üç bin müsellem ve sekiz bin yaya kireç yapmak için toplandı. Bu şekilde hazırlandıktan sonra 29 Mart 1510’da başlanıp 1 Haziran 1510 tarihinde tamamlandı. Böylece sadece İstanbul suru değil, Galata Hisarı, Kızkulesi ve Yenihisar karşısındaki kaleyi, Çekmece Köprüsü, Silivri Kalesi toplam altmış dört günde tamir ve inşa edildi”.
19. yüzyıl başından Bartlett imzalı bu gravürde, Hücum Kapısı yakınlarındaki hasarlı bir kule.
1766 DEPREMİ
22 Mayıs 1766 Perşembe sabahı gün doğduktan yarım saat sonra yaklaşık iki dakika süren müthiş bir deprem İstanbul ve civarında büyük tahribata sebep oldu. 4 binden fazla insanın öldüğü tahmin edilen depremde, kargir ve ahşap binaların çoğu, başta Fatih Camii olmak üzere şehirdeki ibadethaneler yıkıldı veya hasara uğradı. Ağustos ayına kadar yaklaşık iki buçuk ay aralıklarla tekrar eden deprem artçıları halkı dehşet içinde bıraktı; evlere giremeyen ahali çadırlarda yaşadı.
İstanbul’da ev, han, dükkan, cami, mescit, medrese ve diğer resmî yapılardaki hasar o kadar büyük oldu ki zararın giderilmesi şehrin yeniden imar ve inşaı için İstanbul’daki yapı ustaları ve inşaat amelesi yeterli olamayacağından Anadolu ve Rumeli’den neccar (marangoz), taşçı, duvarcı vs. her sınıftan inşaat ustaları talep edildi.
30 Mayıs 1766 tarihinde Kayseri mutasarrıfı ve kadısına gönderilen belgede, İstanbul’da meydana gelen büyük depremden dolayı yıkılan binaların tamiri için İstanbul’daki ustalar yetersiz kalacağından Kayseri’de bulunan hamamcı ve neccar taifesinin; yine aynı belgede Görice ve Arnavud Belgradı ve o bölgelerdeki kazalarda bulunan duvarcı ustalarının; Gelibolu ve Midilli’deki neccar ve diğer bina ustalarının acilen İstanbul’a gönderilmesi emredilmişti (BOA, C.BLD, 13/641).
1766 İstanbul depremi, Vakanüvis Vâsıf Ahmed Efendi’nin kaleme aldığı Vasıf Tarihi c.1 s.177’de şöyle anlatılmaktadır:
“22 Mayıs 1766 Perşembe günü güneşin doğuşundan yarım saat geçmiş iken iki dakika kadar süren şiddetli bir zelzele İstanbul ve civarında vuku buldu. Depremin şiddetinden kargir ve ahşaptan yapılmış evler, dükkanlar ve sair mahallerin ekserisi hasar görüp bazıları yıkılıp harap oldu. Çok sayıda insan toprak ve enkaz altında kaldı. İnsanlar korku içinde hayret ve dehşete kapıldı. Bu büyük afetten birkaç gün sonra Cuma namazı kılınırken bir deprem daha oldu. Öncekinden daha hafif ise de halkı korkuya düşürmüştü. Bu depremler Ağustos ayına kadar ara ara devam etmiş olduğundan, ahalinin çoğu açık mahallerde çadırlar içinde kalmış, evlerine girememiştir. Padişah depremzede ahaliye para yardımında bulunarak gece ve gündüz dua etmelerini tavsiye etmişti. Zelzeleden harap olan bina ve mekanların tamiri için hareket geçilip, yıkılan Fatih Camii’nin tamiri için padişah kendi hazinesinden para vermişti. Sultan Selim, Şehzade, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Laleli, Valide, Ayasofya Camileri haricinde, bazı camilerin minareleri, bazılarının kubbeleri yıkılmış; kale duvarları çökmüş, Küçük ve Büyük Çekmece, Burgaz, Çorlu, Karıştıran dahi yerle bir olmuştu”.
Vâsıf Ahmed Efendi 1766 depreminin artçı sarsıntılardan ötürü üç ay ahalinin çadırlarda kaldığını aktarıyor (solda). Bir yandan da devam eden inşa faaliyetleri için Rumeli ve Anadolu’dan inşaat ustaları isteniyordu (sağda).
İstanbul’daki bu depremden yaklaşık iki buçuk ay sonra 5 Ağustos 1766 Salı günü Gelibolu-Bolayır bölgesinde de şiddetli bir deprem meydana geldi. Bu depremde Bolayır’da bulunan Gazi Süleyman Paşa Camii’nin minaresi yıkılıp çatısı çökmüş; Gelibolu kasabası ve civarında ev, dükkan, cami, mescit, medrese, imaret binalarında önemli hasarlar meydana gelmişti.
İki buçuk aylık bir ara ile meydana gelen bu iki depremle, muhtemelen günümüzde Marmara Fayı olarak bilinen yaklaşık 250 kilometrelik fay hattının önce doğu sonra batı kısmının kırıldığı anlaşılmaktadır. Daha önce 1509 İstanbul depreminde de benzer durum yaşanmış, iki-üç ay arayla iki deprem meydana gelmişti.
1894 DEPREMİ
10 Temmuz 1894 Salı günü öğle vakti 12.27’de, İstanbul’da 1 dakika kadar süren şiddetli bir deprem oldu. Bilinen tarih boyunca İstanbul’un yaşadığı son büyük deprem olan 1894 tarihli depremde can kayıpları 1.000 kişinin üzerine çıktı.
Sultan 2. Abdülhamid derhal meydana gelen depremde zarar gören muhtaç durumdaki ahaliye yardımda bulunulması, yaralananların belediye hastanelerine nakledilerek tedavi edilmeleri gibi hususları görüşüp karar almak üzere Şehremini Rıdvan Paşa başkanlığında bir komisyon kurdurdu. Ayrıca Depremzedelere Yardım Komisyonu kurularak yapılan bağış ve yardımların toplanması, bu bağış ve yardımların organize bir şekilde dağıtılarak halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışıldı.
Padişah deprem sonrası İstanbul’daki binaların belediye mühendislerince kontrol edilip sağlam olmayan binaların tespit edilmesini ve bir can kaybına yol açmaması için bu şekilde hasar görmüş çürük binaların belediye tarafından yıktırılmasını emretmişti. Kısa zamanda bu emir uygulanmış, hasarlı binaların yıkımına başlanmıştı. Ancak Şehremaneti (Belediye) mühendisleri tarafından binaların kontrolleri esnasında, mühendisler tarafından bina sahiplerinden para talep edildiği; vermedikleri takdirde sağlam binalarına çürük raporu verecekleri; tam tersi olarak da para karşılığı çürük binalara sağlam raporu vererek yıkılmaktan kurtardıklarına dair söylentiler çıkması üzerine; padişahın emriyle mühendislerden kendilerine bu şekilde yolsuz ve usulsüz muamele ile para talep edilenlerin mahkemeye müracaat ederek dava açmaları hususunda gazetelere ilan verildi. 25 Temmuz 1894 günü Tercüman-ı Hakikat gazetesinde “Deprem sebebiyle muayene olunmakta olan bazı binalardan sağlam olanları çürük ve çürükleri güya sağlam ve tehlikesiz gösterilmekte olduğu duyulup bu gibi istenmeyecek hallerin yaşanması hiçbir zaman kabul edilemeyeceği ve hükümetçe yapılacak tahkikatta bu gibi bir durum ortaya çıkarsa yapanlar hakkında kanuni işlem yapılacağı ve bu şekilde bir muamele ile karşılaşanlar için mahkeme kapılarının açık olduğu ilan olunur” şeklinde bir duyuru yayımlandı.
Şehrin ortası afet yeri 1894 depreminden sonra bölgede yaşayanlar, Galata Mevlevihanesi’nin bahçesine çadır kurmuştu.
Deprem korkusuyla yaşayan halkın bu korkusunu artırıcı “falan gün deprem olacak” şeklinde bazı söylentilerin çıkması üzerine, 17 Temmuz 1894 tarihinde yine gazeteler aracılığıyla hükümet ağzından, “Depremin yeniden meydana geleceğine dair yalan haberler çıkararak halkın aklını karıştıran kişilere itibar edilmemesi, bu rivayetlerin külliyen esassız safsatadan ibaret olduğu, artık herkesin işiyle gücüyle meşgul olması gerektiği” duyuruldu.
Depremle ilgili söylentiler sadece İstanbul’da değil, Avrupa basınında da komplo teorileri şeklinde haber yapıldı. Bugün deprem üzerine ortaya atılan “Haarp silahı” veya “depremi tetikleyen petrol kuyuları” gibi iddialara benzer bir haber Peşte’de yayımlanan Pester Lloyd gazetesinde çıktı. 28 Ağustos 1894 tarihli gazete haberinde, Mühendis Herbert Tredanfer tarafından kayaları delmek için bir burgu icat olunduğu; 15 Temmuz 1894 tarihinde Konstantinos isimli bir vapurla Marmara Denizi’nde demir atılarak işe başlandığı; açılmakta olan delik 54 bin kademe (yaklaşık 16.000 metre) ulaştığında 10 Temmuz günü İstanbul’da deprem olduğu; geminin bundan sonra Marmara’dan ayrılarak kaybolduğu yazmaktaydı.
Bu haberi 2 Eylül 1894 tarihinde Sultan 2. Abdülhamid’e bildiren Başkatip Süreyya Paşa, “Her ne kadar bu habere gerçek gözüyle bakılamaz ise de bu haber Pester Lloyd gibi önemli bir gazete tarafından yayımlanmış olduğundan tamamen gözardı edilemeyeceği ve araştırılması gerektiğini” arzetti.
Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapılan tahkikatın neticesi padişaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporunda şöyle yazmaktadır: “Yapılan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir vapurun Marmara Denizi’ne gelip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurtdışı ile yapılan telgraf görüşmelerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadığı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”
Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapılan tahkikatın neticesi padişaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporunda şöyle yazmaktadır: “Yapılan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir vapurun Marmara Denizi’ne gelip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurtdışı ile yapılan telgraf görüşmelerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadığı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”
Sultandan gazetelere ilan Belediye mühendislerinin yolsuzluk yaptığı söylentileri üzerine Sultan Abdülhamid’in emriyle şikayetçilerin mahkemeye başvurmasına yönelik ilan, 1894 depreminden iki hafta sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlandı.
2. Abdülhamid’in çabası
2. Abdülhamid depremden hemen sonra, 14 Temmuz1894’te Londra Sefiri Rüstem Paşa’ya bir telgraf göndererek “depremi bir-iki saat önceden haber veren bir alet olduğunun” haber alındığını, Londra’da böyle bir alet varsa satın alınarak kullanmasını bilen bir kişi ile birlikte gönderilmesini istedi. Rüstem Paşa İngiltere’de deprem konusunda oldukça geniş bilgisi olan ve bu hususta Japonya’da çalışmalar yapmış Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Edwing ile irtibata geçti. Ancak Edwing’in, depremi önceden haber veren bir aletin olmadığını, depreme dair bu zamana kadar imal edilen “sismograf” aletinin yalnızca meydana gelen depremi kaydedip şiddetini tespit etmeye yönelik olduğunu bildirmesi üzerine, padişahın emriyle Avrupa’dan depremi kaydeden sismograf ile bir deprem uzmanı getirilmesine teşebbüs edildi. Bu hususta Viyana, Roma, Paris ve Londra sefaretlerinin yaptıkları araştırma neticesinde Roma’dan sismograf aleti satın alındı. Bu aleti kullanmak ve Osmanlı Devleti’nin hizmetinde İstanbul Rasathane’sinde Jeodinamik Şubesi Direktörü unvanıyla görev yapmak üzere deprem uzmanı Profesör Agamemnon ile sözleşme yapıldı. Profesör Agamemnon ile sismograf aleti ve ekipmanı 1895’in Ocak ayında İstanbul’a geldi.
İstanbul’da meydana gelen depremin mahiyetini anlamak üzere Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis de padişahın talebi üzerine 22 Temmuz’da İstanbul’a ulaştı. İstanbul Rasathanesi Müdürü Kombari (Coumbary) Efendi ile birlikte deprem bölgesini ve Adalar’ı dolaşan Eginitis, gözlem ve incelemelerinin sonucunu içeren raporu 15 Ağustos 1894’te padişaha sundu. 15 sayfa ve bir haritadan oluşan bu rapor özetle şöyleydi:
“… Deprem 10 Temmuz 1894 günü öğlen 12.24’te üç şiddetli zelzele ile başlamıştır. Birinci depremden bir-iki saniye önce kaldırım üzerinden süratle birçok araba geçiyormuş gibi yer altından şiddetli sesler duyulmuştur. Bu birinci deprem yatay hareketli olup evlerdeki en hafif eşyayı bile yere düşürmemiştir. Dört-beş saniye süren birincinin ardından meydana gelen ikinci deprem çok şiddetli olup, yatay ve helozonik bir şekilde şiddeti gittikçe artarak 8-9 saniye sürüp önemli tahribata sebep olmuştur. Bu ikinci depremde de birincide olduğu gibi yeraltından sesler gelmiştir. Nihayet üçüncü deprem ikincinin devamında meydana gelip yatay dalgalı olmuştur. Bu deprem sırasında yeryüzü dalgalı bir deniz üzerinde imiş gibi sallanmıştır. Üçüncü deprem ikincisinden hafif olup 5 saniye sürmüş ve bunda da yeraltından sesler gelmiştir. Çok az aralıklarla peşpeşe meydana gelen bu üç sarsıntı toplamda 17-18 saniye sürmüştür. Depremin yönü kuzeydoğu-güneybatı istikametinde olmuştur.
Depremde yıkılan Kapalıçarşı’da bir hayli yaralı saatlerce enkaz altında kalmış ve hükümet tarafından gönderilen memurların yardımıyla çıkarılıp kurtarılmıştır. Küçük bir çocuk saatlerce ezilmiş annesinin kucağında kalmış olduğu hâlde canlı olarak bulunup kurtarılmıştır. İstanbul’daki evlerin çoğunun ahşap olması zararın az olmasını sağlamıştır. İstanbul’daki binaların diğer mahaller gibi tamamen kârgir olmaması memnuniyet vericidir. Yoksa daha çok yıkım olacaktı. Ahşap binalar depreme hayret edilecek derecede dayanmışlardır. Kötü yapılmış olan eski ahşap evler bile sağlam kalmış iken, yanlarında olan gösterişli yapılmış güzel ve yeni, hatta demirle bağlanmış olan kârgir binalar yıkılmıştır.
Ahşaptan sonra en çok dayanan binalar tuğla ile yapılanlardır. Tuğla ile yapılan duvarlar elastik ve sağlam olmakla kolay dağılmazlar. Büyükada’da tuğla ile yapılan bir evin ortası taştan olup, taştan yapılan kısmın yıkılıp tuğladan olan kısmın sağlam olduğu görülmüştür. Bu durum tuğla ile inşa olunarak demirlerle bağlanan binaların depreme dayandıklarını ispat eder”.
Sultan 2. Abdülhamid’in talebi üzerine İstanbul’a gelerek incelemelerde bulunan Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis, depremin etkilediği alanları harita üzerinde üç bölge hâlinde işaretlemişti.
Üç önemli mıntıka
Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis bir harita üzerinde depremin etkilediği alanları işaretlemiş, depremden etkilenen alanı üç mıntıkaya ayırarak şu saptamaları yapmıştı:
“1. Depremin merkezini teşkil eden ve en fazla etkilenen birinci mıntıka, Çatalca’dan İzmit Körfezi ve Adapazarı’na kadar uzayan 175 kilometrelik bir alandır. Bu mıntıka en çok hasarın görüldüğü yerdir. Adapazarı, İzmit, Gebze, Kartal, Adalar, Üsküdar, İstanbul, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Yalova, Karamürsel, Sapanca’nın içinde bulunduğu bu mıntıkada sağlam binalar yıkılmıştır.
2. İkinci mıntıka İznik, Akhisar (Pamukova), Lefke, Yenişehir, Demirtaş, Mudanya, İmralı Adası, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Tekirdağ, Çorlu, Ereğli, Silivri, Terkos, Beyoğlu, Büyükdere, Beykoz olup bu mıntıkada yalnızca kötü inşa olunmuş bazı binalar yıkılmış, genellikle binalarda hafifçe çatlaklar oluşmuştur.
3. Üçüncü mıntıka Bursa, Bilecik, İnegöl, Vezirhanı, Gölpazarı, Geyve, Taraklı, Hendek, İncirli, Sungurlu, Şile, Karadeniz’in bir kısmı, Istranca, Midye, Vize, Saray, Lüleburgaz, Tekirdağ, İnecik, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Marmara Adası, Bandırma, Erdek olup, deprem şiddetli olmuş ise de bazı eşyayı yere düşürmüş veya yerinden oynatmış, binalara hasar vermemiştir”.
Fatih mahkemede! Evliya Çelebi Seyahatnâme’de çok çarpıcı bir “öykü”ye yer verir. Fatih Sultan Mehmed, kendi adını taşıyan caminin mimarı Atik Sinan’dan, yapının Ayasofya’dan daha kısa yapılmasının hesabını sorar. Mimar, “çok zelzele olduğu için” deyince iki eli de kesilir. Mahkemeye giden mimar padişahtan davacı olur ve Fatih duruşmaya davet edilir!
Ve acı gerçek Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca, mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak gerçek bambaşkadır: Atik Sinan 1471’de bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür.
HATİCE ŞİRİN
Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’daki ilk şiddetli deprem haberini anonim bir Tevârih-i Âl-i Osman’dan almaktayız: “Hicretin sekiz yüz doksandördünde safer ayının onüçüncü gününde kuşluk vaktinde (16 Ocak 1489) şehr-i İstanbul içinde bir azim zelzele vakı oldu. Nice minareler yıkılup harab oldu”.
“Küçük Kıyamet” olarak tanımlanan 1509 depremini ise Matrakçı Nasuh şöyle tarif eder: “Hak Teala sonsuz kudretiyle kıyamet korkusunun benzerini bütün insanlara yaşattı. Öyle büyük bir deprem meydana geldi ki, onun gürültüsünden var oluş ve yok oluş alemi titredi, sağlam yapılı unsurların bünyeleri döküldü”.
İstanbul depremlerini yazan müverrihler, bu iki kısa tasvirden anlaşılacağı gibi genellikle hasar ve ölümlerin yalınkat bilançolarını verirken, yıkıma sebep olan insan faktörüne değinmezler ve mesuliyeti her zaman kadere yüklerler.
Bu konuya değinen az sayıda müelliften Evliya Çelebi (1611- 1682), Seyahatnâme’nin 1. cildinde çok çarpıcı bir “öykü” anlatır. Bilindiği gibi gerçeklik payı olan her vaka, sözlü gelenekteki anlatılardan beslenerek Evliya Çelebi’nin kaleminde kurgusal bir metne dönüşür.
Tarihsel verilerin ayrıntılarını doğrulamadığı bu öykü, İstanbul’daki cami inşaları ile kiliselerin camiye dönüştürülmesi hakkındaki bölümler arasında, Fatih Camii başmimarı ile Ebü’l-feth’in (Fatih Sultan Mehmed) mahkemelik olduğu bir vakayı içermektedir. Evliya’nın kurmaca anlatısına göre “gazub padişah”, Fâtih Camii ve Külliyesi’ni yapan başmimarı paylayarak şöyle der: “Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek inşa etmedin de her biri birer Rum haracı değerindeki sütunlarımı kesip camimi alçak ettin?” Bunun üzerine mimar özür dileyerek: “Padişahım, İslambol’da zelzele çok olduğundan, cami ebediyen kalsın diye iki sütunu üç ölçek kesip Ayasofya’dan alçak ettim” der. Padişah, “özrü cürmünden eşeddür deyü” (özrü kabahatinden büyük) merhamet göstermeksizin mimarbaşının iki elini bilekten keser.
Ertesi gün mimarbaşı, eşini-dostunu yanına alıp şeriat mahkemesinin yolunu tutar ve padişahtan şikayetçi olur. Molla Efendi, Fatih’e derhal bir kethüda gönderip mahkemeye çağırır. Padişah kemerine bozdoğan topuzunu takıp molla huzuruna gelir; selamını verip sadr-ı âlîde oturmaya niyetlenirken molla şunu söyler: “Oturma beyim, hasmınla yanyana ayakta bekle”.
Sinan Ağa Mescidi
Fatih-Hafız Paşa Caddesi’ndeki Kumrulu Mescit’te (Sinan Ağa Mescidi) bulunan Mimar Atik Sinan’ın baştaşı (Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimârîsinde Fâtih Devri 855-886 (1451-1481) ve bugünkü levha.
Teatral biçimde ilerleyen öykünün buraya kadar olan bölümü bile Evliya Çelebi’nin -ve belki de mensup olduğu münevver çevrenin bir sözcüsü olarak-hayalindeki bilimsel rasyonalite ve adalet anlayışını yansıtması açısından epeyce değerli bir kurgudur. Depreme dayanıklı olsun diye alçak tutulan iki sütuna karşılık imparatorluğun heybetini yeterli ölçekte simgeleştirmediği için kesilen iki el, alegorik biçimde aklın mutlak otorite tarafından cezalandırılmasıdır.
Evliya Çelebi’nin olanı değil de olması gerekeni tasarladığı öyküsünün devamında, kendi camisi Ayasofya’dan sönük kaldığı için şöhret bulamayacağı endişesiyle işlediği suçu süklüm püklüm itiraf edip “Emir şer‘-i şerîfindir” diye boynunu büken bir sultan vardır. Onun karşısında ise “Şöhret cami alçak olsa da ibadete engel değildir; senin taşın cevâhir dahi olsa kıymeti yine bir taştır; yetişmiş bir insan melekten yücedir” diyerek dersler veren ve Kayser-i Rum’a ceza kesen bir adalet temsilcisi yer alır.
Evliya tarafından “Böyle bir pâdişâh-ı azîmü’ş-şân iken bâb-ı şerî’ate gelüp itâ’at etdi” cümlesiyle bitirilen sahne, okurlara hem hukuk önünde herkesin eşit olduğu bir devlet tahayyül ettirir hem de ilim ve fen erbabına hak ettiği değerin verildiği bir sistem düşü kurdurur.
Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak tarihî gerçek bambaşkadır: Friedrich Giese’nin yayımladığı Anonim Osmanlı Tarihi’ne (1491) göre, azat edilmiş bir gayrimüslim olan bu mimar (Sinan-ı Atik), 1471’in bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür. Anonim tarihteki Kostantiniyye efsanesi, katlinin sebebini kubbeyi taşıyan sütunlardan ikisinin kısaltılmasına veya sultanla mimar arasındaki mali anlaşmazlıklara ve rüşvet söylentilerine bağlarken; Stefanos Yerasimos, mimarın Ayasofya’ya eşdeğer ya da daha muhteşem bir eser yaratmakta başarısız kalmasıyla ilişkilendirir.
Fatih Camii, bu hadiseden yaklaşık 3 asır sonra, 22 Mayıs 1766’daki İstanbul depreminde tamamen yıkılan tek İstanbul camisi olarak tarihe geçer. Evliya Çelebi’nin ideal bir devlet düşünü yansıttığı ütopik karakterdeki öyküsü ise, günümüzde orijinalinden ve amacından her gün biraz daha uzaklaştırılarak popülizme kurban edilir. Onun mübalağalı bir üslupla, lirik ve ironik ifadeler eşliğinde inşa ettiği gizli detayların üstünkörü bir okumayla anlaşılması pek mümkün değildir. Seyahatnâme’deki bu kurguyu, hamasi bir üslupla tarihî gerçeklik gibi takdim eden kimi köşe yazarları, Evliya’nın dramasını depremin vurduğu bina misali enkaza dönüştürdüklerinin farkında değillerdir.
Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Urfalı Mateos ve Ebu’l-Farac’ın (Papaz Grigor) bugüne ulaşan notları, insan-Tanrı ekseninde hadiselerin tanığıdır.
Türkiye’nin güneydoğusunda 12 milyon nüfusun yaşadığı 10 ili kapsayan coğrafya, Maraş-Pazarcık/Antakya fayındaki bölge, gece ve gündüz depremleriyle yerlebir oldu. Yaşananlara eski zamanların inancıyla “Tanrı’nın gazabı” denebilir mi? Betona-demire tutkunun ağır cezası olmalı.
1980’lerde o bölgenin kent ve kasabalarını, çarşı-pazarlarını gezmiş; samimi, canayakın insanlarıyla günübirlik dostluklar kurmuştum. Mahallelere uzanan sokakları gölgeleyen saçaklı evlerin kapıları, pencereleri, sokak başı çeşmeleri belleğimdedir. Elbistan’da okul arkadaşımı bulmuştum. Bir zamanlar İnançoğulları Beyliği’nin merkezi olan ilçede, dünya çapında bir tarihçimiz, Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç da (öl. 1961) doğup büyümüştü. Yazık ki bütün bu bölgemiz, sıcak-sevecen insanları ve kültür varlıkları ile bir felaket yaşadı, yaşıyor. Eski Anadolu’nun kent, kır ve insan zenginlikleri, hiçbir değişime feda edilmeyecek kadar özeldir. Bu zenginliği her yerde çok katlı beton demir örüntülü apartmanların istilalarına teslim ettik. Bu felaket, 110.000 km2’lik bir bölgemizin uzun bir süre sönüşüdür.
Bu bölgenin “zelzele tarihi” için Urfalı Mateos’un Vekayinâme’si ve Papaz Grigor’un Zeyl’i başlıca kaynaklardır (Urfalı Mateos Vekâyi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), E. D. Hrant D. Andreasyan’ın Türkçe çevirisidir. Prof. M. Halil Yınanç katkıda bulunmuştur. T.T.K. Basımevi- Ankara 1962. Papaz Grigor’un Zeyl’i (Gregory Abu’l-Faraç (Bar Hebraeus) Abû’l Farac Tarihi C.I-II, Süryancadan Ernest A.Wallis Budge’nin İngilizceye çevirisinden Ö. Rıza Doğrul’un Türkçeye çevirisi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1945).
Irak’ın kuzeyinde yer alan Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı.
Önceki evre ve çağlardaki depremzede toplumların serüvenlerini bize haber veren Urfalı Mateos ve öteki bölge tarihçilerinin yazdıkları önemlidir. Bunlar, Süryanice, Ermenice, Arapça yazdıkları vekayinâmelerde (kronik) gök cisimleri-olayları, ay-güneş tutulmaları, gerçek ötesi anlatılar, veba-kolera salgınları, su baskını, sağanak, dolu, fırtına, ağır kışlar, kıtlık ve kuraklıklar, sıklıkla yaşanan hareket-i arz (deprem) olaylarını anlatmış; genel yorum da daima “Tanrı’nın gazabı” diye vurgulanmıştır.
Bu kaynakların ortaya koyduğu önemli bir tarihî gerçek de şudur: Depremler tarafından ezilen Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Ancak bu felaketleri Allah’ın bir gazabı gören ve insanları uyaran din adamlarının etkisiyle bir süre duraklayan Moğollar, Cengizîler, Oğuz Türkleri, Selçukiler, Harzemiler, Araplar, Haçlılar ve Eyyûbiler, tekrar egemenlik, işgal ve saltanat kavgalarına başlamışlardır. Cengizhan, Alparslan, Tuğrul, Selahâddin Eyyubî, Joselin, Keykâvus, Keykubad gibi kimliklerin siyasi-askerî ihtirasları da bu dönemdedir. Depremler, bütün bir Ortadoğu’yu kaplamış ölüm-kırım kavgalarını sanki bir teneffüs zili gibi bir süreliğine durdurabilmiştir. Ebu’l-Farac’ın anlattıkları, günümüz Maraş-Antakya depremleri de dahil, insanlık yazgısı denebilir acıklı panoramalardır.
Ebu’l-Farac, Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğmuştur. Babası Bar Hebraeus’un adıyla vaftiz edildiğinden bu adla da tanınır. Antakya’ya yerleşerek keşişliği seçmiş, piskopos olmuştur. Künyesi hayli uzundur: Hekim, ruhanî, Urfalı tarihçi, Bar Hebraeus Gregorius Abu’l-Farac İbnü’l-İbrî Mateos!
Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı kilisesinin kuzey duvarında yer alan Bar Hebraeus (Ebu’l-Farac) ile kardeşi Bar Savma’nın mezarı üstündeki kitabe
10.-13. yüzyılların Ortadoğu yazarlarından bu olayları abartmadan yazanların ilk sırasında Urfalı Mateos’u anmak, 952-1236 olaylarını içeren Vekayinâmesini (kroniği), ayrıca bu esere eklemeler (zeyl) yazan Papaz Grigor’un notlarını okumak gerekir. Bu kaynaklar Türkiye’nin güneydoğu illeri, Suriye-Irak-İran kültürleri, siyasi-askerî-sosyal olaylar için de önemlidir. Bu kaynaklara göre 865-1269 arasındaki 404 yılda 12 büyük deprem anlatılmıştır ki, bu da ortalama 33 yılda bir demektir. Tarih kaydına geçen depremler ve bunların özetle tanımlanmaları sırasıyla şöyledir:
865 Antakya vilayetinde şiddetli bir zelzele oldu. 1.500 büyük binayı tahrip etti. Şehir surlarındaki 90 kuleyi düşürdü. Yer altından tüyler ürpertici korkunç sesler işitiliyordu. Yer sarsıntıları bütün Suriye şehirlerinde birçok yerleri (Latakia, Cebele), Laodicea’yı tahrip etti. Cebele’nin bütün ahalisi mahvoldu.
1042 Tebriz şehrinde şiddetli bir zelzele oldu. Şehrin kalesi, suru, birçok sarayları ve hamamları yıkıldı. 50 bin kadar insan enkaz altında can verdi. Tebriz hâkimi şehir dışındaki çiftliğinde bulunduğu için kaçtı ve kurtuldu. Ancak felaketin büyüklüğü karşısında, sırtına çuval parçaları alarak küller üzerinde oturdu. Sonra Harzem’e hâkim olan Oğuzların korkusundan kalelerden birine çekilerek kapandı.
10 Mart 1045 İnsanlar Tanrı’nın şiddetli hiddetine maruz kaldılar. Tanrı, öfkeli bakışlarını mahlukata çevirdi. Korkunç bir zelzele oldu. Bütün yeryüzü sarsıldı. Arz ve mahlukat bu suretle çalkalandı. Birçok kilise temelinden yıkıldı. Erzinga (Erzincan) şehri temelinden yıkılıp toprak olurken, erkekler ve kadınlar da derinliklerine yuvarlandılar. Onların derinliklerden gelen acı feryatları günlerce işitildi. Sarsıntılar 1 yıl devam etti. Günahlarımızdan dolayı Tanrı’nın hiddetine maruz kalan mahlukatın akıbetini anlatmak imkansızdır. Yeryüzü karanlıkla örtülmüştü. Güneş ve ay, kana boyanmış gibi doğuyor, ancak göğün ortalarına çıkınca berraklık kazanıyordu.
8 Mart 1053 Büyük Antakya şehrinde felaket alametleri belirdi. Düşmanlıkların ve kavgaların arttığı, İncil’lerin Romalılarca yakıldığı günlerin dördüncüsünde, herkes kilisede toplanırken bir gürültü koptu. Şiddetli bir zelzele ile bütün şehir sarsıldı. Gökten düşen ateşle kilise, temelinden damına kadar bir fener gibi yandı. Minberin bulunduğu yerde toprak yarıldı. 20 bin altın değerindeki mukaddes sed toprağın derinliklerine gömüldü. Romalılara ait 40 tapınak da yanan kandilleriyle yere gömüldü. Ruhaniler ve halk dua için kentin Horom meydanında toplanırlarken yerden büyük bir gürültü duyuldu. Öğleyin altıncı saatte yine zelzele oldu. Toprak yarıldı. Patrikle birlikte 10 bin kadar insan derinliklere gömüldü. Bu ceza, işlenen günahların karşılığıydı. Yine o yılki kışta 60 gün boyunca gece yağan kar gündüz sel olup hayvanları sürükledi.
Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğan Ebu’l-Farac’ın eserinin aslından bir örnek.
Eylül 1090 Bütün memlekette zelzele oldu. Yeryüzü şiddetle sarsıldı. Gök altındaki bütün mahlukat titrediler. Antakya şehrinde büyük tahribat oldu. Birçok burçlar, kuleler temelinden kopup yıkıldılar. Surların büyük kısmı yıkıldı. Erkek-kadın birçok insan yıkılan evlerin altında can verdi.
29 Kasım 1115 İnsanlar işledikleri günahlar sebebiyle Tanrı’nın gazabına uğradı. Herkesin derin bir uykuda bulunduğu sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı. Yeryüzü şiddetle titredi. Kayalar yarıldı, tepeler çatladı. Dağlar-tepeler çınladı, canlı hayvanlar gibi sesler çıkardı. Bu sesler kulaklarda bir ordunun çıkardığı gürültüyü andırıyordu. Mahlukat, Tanrı’nın gazabı altında şaşkın, dalgalı bir deniz gibi titreyip çalkanıyordu. Bütün ova ve dağlar, sanki bakırdanmış gibi çınladı. Ağaçlar sallandı. İnsanlar ağır hastalar gibi inliyorlardı. Yeryüzünden dehşete kapılmış firariler gibi figan ve haykırışlar yükseliyordu. Bu sesler, zelzeleden sonra da geceleyin 1 saat kadar işitildi. Herkes hayatından ümidini kesti ve kıyamet gününün geldiğini zannetti (…) O gece birçok şehir ve bölge harap oldu. Buralardan bazıları Franklara (Haçlılar) aitti. Diğer bölgelerde ve Müslümanlara ait yerlerde hiçbir zarar vukua gelmedi. O gece Samsat, Hısnımansur (Adıyaman), Keysun, Raban, Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akıbeti o kadar feci olmuştu ki yaklaşık 40 bin kişi öldü. Çok nüfuslu/kalabalık bir şehirdi. Bu felaketten hiç kimse kurtulamamıştı. Sis şehrinde de durum aynıydı. Birçok manastır ve köy harap olurken 10 binlerce erkek-kadın da öldü (…) Basilien manastırında aziz Ermeni ruhanileri toplanmış ayin icra ederlerken kilise üstlerine yıkıldı. Onların cesetleri bugüne kadar orada kalmıştır. Hesuantz adlı büyük manastırda da aynı durum yaşandı. Zelzele durduktan sonra kar yağmaya başladı (…) Bunlar yaşayanların günahları yüzünden olmuştur; çünkü her biri Tanrı’nın çizdiği yolu terkedip yanlış yollara girmiş, mukaddes kitaplarda yazılı öğütlerden yüz çevirmiş çılgınca yaşıyorlardı.
Şubat 1138 İran topraklarındaki kentlerden Ganza’da (Gence) şiddetli bir deprem oldu. 230 bin insan öldü. Bütün kent yerin dibine geçti. Yerden de siyah sular (petrol?) fışkırdı. Kentten kaçanlar mezarlıklara sığındılar ve ölüleri için yas tuttular.
Eski zelzelelerden kalanlar 1157’de Suriye’de meydana gelen şiddetli depremde Hama’daki Şeyzer Kalesi büyük hasar gördü.
1140 Kalonikus’da yer yarıldı ve 40 atlıyı atları ile birlikte yuttu. Bunlardan ancak arkadaşlarından ayrılan biri kurtuldu. Toprak altında kalan adamların ve atların iniltileri uzun bir müddet işitildi.
1157 Suriye’de şiddetli zelzeleler oldu ve birçok şehirleri harap etti. Hama’daki kale ile şehirdeki büyük binalar ihtiyar adamların, kadınların ve çocukların üzerine yıkıldı. Nüfusun onbinlercesi bu şekilde öldü. Şeyzer Kalesi de kısmen yıkılmış ve burada ancak 1 kadın ile 1 harem ağası kurtulabilmişler. Halep ahalisi de aynı şekilde kaçtılar; günlerce şehir dışında ikamet bahasına canlarını kurtardılar; fakat evleri yıkılmış ve 500 kadar kişi enkaz altında kalmıştı. Kafar Tab ve Apamea’da bir kimse kurtulamadı. Rahbut’a kadar diğer yerlerde de aynı vaziyet hasıl oldu. Frank şehirlerinden Mısn el-Ekrad ile Arkad tamamen yıkıldı. Lâzkiye’de yalnız büyük kilise kaldı; fakat kilisenin zemini yarıldı ve içi çamur dolu bir uçurum peyda oldu. Antakya’nın büyük kısmı ve Trablus şehri harap olmuştu.
29 Haziran 1169 Arap yılının 12. ayına tesadüf eden o gün şiddetli bir zelzele oldu. Yeryüzü, deniz üzerindeki bir gemi gibi sallandı. Bu hadise nesillerden beri emsali görülmemiş mahiyette idi. Mukaddes Patrik Mar Michel der ki: “Mar Hananya manastırında sabah ayinini yaptığımız sırada, şiddetli gökgürültüsüne benzer bir ses yerin altından yükseldi. Mukaddes masanın önünde bulunduğumuz için ona tutunduk fakat bir taraftan bir tarafa sarsıldık. Uzun bir zaman sonra mezardan çıkmış gibi geri döndük. Gözlerimiz uykudan uyanmış adamların gözleri gibi yaşlanıyordu ve dillerimiz Allah’a şükrediyordu”.
Zelzele esnasında Halep, Baalbek, Hama, Emesa, Şeyzar, Baras şehirlerinin surları, kaleleri ve büyük binaları ahalinin üzerine yıkıldı. Antakya’daki büyük Rum kilisesi ile Franklara ait Kusyana kilisesinin mezbahı tamamen yıkıldı. Bize, yani cemaatimizin artıklarına gelince… Allah aczimize bakarak yardım etti; zira içimizde kral ve emir bulunmuyordu. Halep’te her şey yıkıldığı halde bir kilise kurtuldu. Antakya’da Meryem Ana kilisesi ile George ve Mar Sawmaoğlu kiliseleri yıkılmaktan kurtuldu. Gabara’da ve Lazikiye’de birer küçük kilise yıkılmıştı. Bu zelzele 25 gün devam etti.
17 Nisan 1269 Haftanın 4. gününün ilk saatinde Kilikya’da şiddetli bir zelzele oldu. Servand kalesinin kayasını, Amanos ve Haruta kayasını, Ermenilerin büyük manastırını yani Kral Balut manastırını tahrip etti. Bu felaket sırasında 8 bin kadar kişi helâk oldu.
En temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun olmadığı her durum korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda yaşanan depremler, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirmiştir. Anadolu’da ve dünyada, tarihin akış yönünü değiştiren sarsıntılar.
Charles Darwin, Şili’de 20 Şubat 1835’te kenti haritadan silen Concepcion depremi üzerine “Şiddetli bir deprem bilinen en köklü zihinsel çağrışımları bir anda yok eder; kaya gibi bir sağlamlığın simgesi yeryüzü, su üzerindeki bir kabuk gibi kayar ayaklarımızın altından; bir saniyelik bir zaman, zihinde saatler süren derin düşünmenin üretemeyeceği, güçlü bir güvensizlik duygusu yaratmıştır” demişti.
Gerçekten de en temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun ortadan kalktığı her durum, haklı olarak korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak tarih bir yandan da, deprem gibi doğal afetlerin yarattığı korkunun kısa süreli olduğunu bize gösterir.
Yıkımın boyutu ve neden olduğu trajedi ne kadar büyük olursa olsun, felaketin dehşeti hafızalardan silinir; kentler yeniden inşa edilir; kayıplar zamanla yerine konur. İnsan evlatlarının öncelik sıralamasında deprem ihtimaline karşı hazırlık yapmak, giderek savaşların, ekmek derdinin, boşanmaların ve tatil planlarının arkasına itilir. Sanki biz bunlarla meşgulken felaket bizi bekleyecekmiş gibi yaşarız… Ancak depremler insanlık durumunu dikkate almaz; bize özel bir zamanlamayla hareket etmez ve en nihayetinde yeniden kapımızı çalar, kapımızı kırar.
1906 San Francisco depremi ve enkaza dönüşmüş şehir
Kimi tarihçiler uzun tarih çizgisine baktıklarında, doğal afetlerin toplum üzerinde pek az kalıcı etkisi olduğunu, kısa bir fasıladan sonra hayatın yeniden devam ettiğini düşünür. Siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir toplumda, doğal afetlerin etkileri pekala geçici olabilir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda ani bir deprem, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirebilir ya da en azından böyle yorumlanabilir. Örneğin kutsal kitaplarda rastlanan pek çok hikayede, Tanrı’nın yeryüzünü sallayarak bir orduya ya da diğerine yardım ettiği, günahkarları cezalandırdığı ya da iyileri zafere ulaştırdığı anlatılır. Bu örneklerde depremler, gerçekten tarihin akışını değiştirmiş midir, yoksa ne savaşların ne de depremlerin eksik olduğu coğrafyalarda onları çakıştıran salt tesadüf müdür? 3 büyük dinin kutsal kitaplarında da bu tür hikayelere rastlanması, depremlerin en azından bir dereceye kadar toplumu şekillendirdiğinin kanıtıdır.
Bunlardan yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ışık tutan dersler çıkarmak bize düşer.
ANTIOCH (ANTAKYA-115)
Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 260.000
Tanrıların ve Roma’nın gazabı: Piskopos suçlandı, aslanlara atıldı
Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı merkezlerinden, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunan Antioch ya da bugün bilinen ismiyle Antakya’da 13 Aralık 115’te yaşanan 7.5 büyüklüğündeki deprem kenti yerlebir etti. Felakette, civar coğrafyalarla birlikte 260 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Petrol lambalarıyla aydınlatılan geniş caddeleri, mermer sütunları, süslü hamamları, amfitiyatrolarıyla ünlü olmasının yanında Hıristiyan isminin de ilk kez kullanıldığı bu şehir, neredeyse İmparator Trajanus ile halefi İmparatoru Hadrianus’a da mezar olacaktı. Trajanus, depremi Roma Tanrılarının Hıristiyanlara öfkesine bağlamış; Antakya piskoposunu Roma’ya götürerek vahşi hayvanların önüne attırmıştı. Kendisinin başlattığı ve halefi Hadrianus’un devam ettirdiği çalışmalarla kent yeniden toparlanacaktı.
ANTIOCH (ANTAKYA-526)
Büyüklük: 7.0 / Can kaybı: 250.000
Çok alametler belirdi kentin kötü talihi değişmedi
Antakya sokakları 29 Mayıs 526’da her zamankinden de canlıydı. Binlerce kişi bir sonraki gün kutlanacak olan Göğe Yükseliş Bayramı için şehre akın etmişti. Procopius’a göre, akşam saat 18.00’de “tüm şehri sarsan şiddetli bir deprem” oldu. 7 büyüklüğündeki ilk şoku bir artçı sarsıntı dalgası izledi, ardından yangınlar başladı. Tarihçi John Malalas, “Alevler sanki Tanrı’dan her şeyi yok etmek için bir emir almış gibiydi” diye anlatır o günü. Geride ne bir ev ne bir kilise kalmıştı. Büyük katedral de 5 gün boyunca “Tanrı’nın gazabı”na karşı durduktan sonra alev alarak yere yıkılmıştı. 250.000 kişi enkaz altında kalarak, yanarak ya da açlıktan ölmüştü.
Geride kalanlar da ölüleri soyan, karşı çıkmaya cesaret eden herkesi öldüren haydutların kurbanı olmuştu. En kötü şöhretli hırsızın, felaketi takip eden günlerde kölelerini kullanarak bir servet biriktiren bir hükümet yetkilisi olduğu söyleniyordu. Adamın bir anda yere yığılarak öldüğü söylentisi yayılmıştı. Ayrıca depremden 3 gün sonra gökyüzünde kutsal bir haç görüldüğü gibi bir dizi mucize de dilden dile dolaşıyordu.
Ancak bu “mucizeler”in hiçbiri Antakya’nın yerlebir olduğu gerçeğini değiştirmedi. İmparator Büyük Justinyen daha sonra büyük bir bağış ve yeniden inşa çalışması başlattı; hatta kentin adını “Tanrı’nın şehri” anlamına gelen Theopolis olarak değiştirmeyi denedi; ancak talihsizlikler devam etti. Kent iki yıl sonra 5 bin kişinin daha ölümüne neden olan bir başka depremin de aralarında yer aldığı artçı sarsıntılarla yıkıldı; 540’ta Persler tarafından yağmalandı. İki yıl sonra bir veba salgını ve dört depremin ardından 636’da Araplar tarafından fethedildi. Antik kentin gerçek ihtişamı, 1930’larda arkeologların keşifleriyle ortaya çıkacaktı.
MARAŞ (1114)
Büyüklük: 7.4 / Can kaybı: 40.000
Hıristiyanlar şehvete kapıldı, bu yüzden gazaba uğradılar!
Büyük bir deprem, 29 Kasım 1114’te, hac yortusunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu sarstı. O sırada bölge, 1. Haçlı Seferi’yle gelip yerleşmiş Haçlılar ve yerel Hıristiyan halklarla Müslümanlar arasında çekişmelerin yaşandığı bir coğrafyaydı. “Biz mahluklar, Tanrı’nın gazabına uğradık” diye yazar Urfalı Mateos (öl. 1136?). “Derin bir uykuya daldığımız sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı…” Sonra devam eder: “O gece Frankların (Haçlıların) elindeki birçok şehir harap olurken Müslümanlara ait yerlerde hiçbir zarar olmadı. Samsat, Hısnımansur, Keysun, Raban ve Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akibeti o kadar feci olmuştu ki 40 bin insan telef oldu”. Urfalı Mateos, depremi Hıristiyanların işledikleri günahlara bağlamıştı; onlar cismani şehvete kapılmış, kutsal kitaplardaki uyarılara kulak asmamış, Tufan’dan önceki çılgınlığa dönmüş ve bu nedenle yok edilmişlerdi.
HALEP (1138)
Büyüklük: 7.1 / Can kaybı: 230.000
Halep kaosa sürüklendi, ticaret el değiştirdi
Tarihin en ölümcül depremlerinden biri olarak kaydedilen 1138 Halep Depremi, 11 Ekim’de yaşanmış; 230 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu deprem, güneye doğru seyrederek 10 yıllar sürecek çok şiddetli bir deprem serisinin de ilkini oluşturmuştu. 15. yüzyılda İbn Tağrıberdî tarafından verilen 230 bin can kaybı, büyük olasılıkla Kasım 1137’de El Cezire Ovası ve Eylül 1139’da Gence’de yaşanan depremlerde kaydedilen ölümlerin toplamıydı. Kent enkaza dönüşürken surların kuleleri yıkılmış, halk çöle sığınmıştı. Siyasi çatışmalar, işgal ve kuşatmalardan ötürü zaten istikrarsız olan bölge, bu depremle çok daha büyük bir kaos içerisine sürüklendi. Yüzde 60’ı yıkılan kentin yeniden imarı çok pahalıya mâlolmuş, kesilen gelirler nedeniyle çok uzun sürmüştü. Daha önce Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollarının kesişiminde olduğu için zenginliğiyle bilinen Halep’te ticarete ara verilmiş; sonunda 4. Haçlı Seferi sırasında Kostantiniyye’nin yağmalanması; Venedik, Cenova gibi şehir devletlerinin ticaret sahnesine girmesinin nedenlerinden biri olmuştu.
GELİBOLU (1354)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: ?
‘Allah’ın iradesi kaleyi Türklere verdi’
14. yüzyılın ilk yarısı, Bizans’ın Anadolu’da Türkler, Balkanlar’da da Sırplar karşısında sürekli gerilediği bir dönemdi. Devletlerinin çökmekte olduğu bilinci zihinlerinde o kadar yer etmişti ki bunun nedenleri üzerine yazılanlar başlı başına bir literatür oluşturmuştu. Bu literatürde Ortaçağ zihniyetinin hâkim öğesi din başroldeydi. Çöküş, Tanrı’nın gazabı olarak görülüyor; bunun nedeninin de Bizans’ın türlü çeşitli günahları olduğu vurgulanıyordu. Gelibolu’nun 1354’te Osmanlıların eline geçmesi, bu açıklamaya güç kattı. Gelibolu yarımadasındaki Çimpe Kalesi’ni o sene fethetmişler, Gelibolu kalesini de kuşatmışlardı; ancak Gelibolu çetin ceviz çıkmış, direnmişti. 1-2 Mart 1354 gecesi büyük bir deprem oldu ve kalenin duvarları çöktü. Bunun üzerine Türkler Gelibolu’yu ele geçirdiler. Hadise, 1391 tarihli bir Bizans vekayinâmesinde şöyle tanımlandı: “Gelibolu’nun ve ötesindeki şehirlerin duvarları bile çöküyor ve bunlar Türklerin eline geçiyorsa, hangi günahların sonucuyla karşılaşıldığını artık Tanrı bilir”. Türklerin da bu hadiseyi yorumlamaları farklı değildi. 6. İoannis Kantakuzenos, Bizans tahtını ele geçirdikten sonra müttefiki Osmanlıları da Gelibolu Yarımadası’ndan çıkarmak istemiş; Orhan Gazi, Çimpe’yi 10 bin altın karşılığında geri vermeyi kabul etmiş; ama Gelibolu’dan vazgeçmemişti: Zira Gelibolu’yu kendisine “Allah vermişti”.
İZMİR (1688)
Büyüklük: 7.5 Can kaybı: 260.000
İzmir, 1688’de, 7.0 büyüklüğündeki bu depremle büyük ölçüde harap olmuş; 16 bin insanın hayatını kaybettiği felakette kıyı 60 cm. çökmüş; körfezde tsunami, ticari merkezde yangın yaşanmıştı. Avrupalı tüccarların büyük kısmı kenti terketmiş, kale yıkılmıştı. 18. yüzyıl başındaki bir gezgin, depremdeki zarara büyük oranda evlerin taştan yapılmasının neden olduğunu; depremden sonra taşın çoğunlukla sadece yapıların temelleri için kullanıldığını; gerisinin ahşap karkas ve tuğladan yapıldığını; bu sayede sonraki depremlerin az hasarla atlatıldığını yazacaktı.
BURSA (1855)
Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 300
‘Artık ecnebilerden utanır olduk’
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde 28 Şubat 1855’te meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremden şehrin tamamı ve komşu kentler etkilenmişti. Depremde en az 300 kişi ölmüş, hemen ardından başlayıp Bursa’nın birçok mahallesine yayılan yangınla can kaybı yükselmişti.
Dönemin resmî devlet tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, depremin ardından başkent İstanbul’da yaşananları önemli eseri Tezâkir’de şöyle anlatıyor:
“Bursa’nın ahvalini tahkik için bir memur gönderilemedi. Çünki biz Rusya muharebesiyle ve daha doğrusu Mehmet Ali Paşa tarafından Sarraf Mıgırdıç’a verilmiş senedlerin tatbik mührü meselesiyle meşgul idik… Bursa’daki halk ise can ve başları kaygısına düşerek vaktiyle İstanbul’a kağıt yazamayıp dokuz gün sonra tahrirat-ı resmiyye gelebildi. Halbuki İngilizler Bursa ahalisine yardım için derhal iki gemi ekmek ile bir hayli akçe göndermiş olduklarını on gün sonra Bursa vücuhundan Dersaadet’e gelen Tahir Ağa maâ-tessüf haber verdi. Artık ecnebilerden utanır olduk… Biz ne vakit gaflet uykusundan uyanacağız? Rusya muharebelerinde atılan topların sadaları bizi utandırmadı. Acaba Bursa’nın kudret topları da uyandırmayacak mı? Hayır. Cenab-ı Hak bizleri ikaz ve ıslah eyleye”.
Şubat depreminden 1.5 ay sonra, Bursa 7 şiddetinde ikinci bir depremle sarsıldı. Bu kez asıl yıkım Mudanya-Gemlik civarında olmuş, ilk depremde ayakta kalan ama yıpranan binalar da çökünce en az 1300 kişi hayatını kaybetmişti.
Murat Toklucu
ERZİNCAN (1939)
Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 32.968
İletişim koptu aşırı soğuk vurdu
Erzincan şehri 26/27 Aralık (Birincikanun) 1939 gecesi saat 01.57’de cumhuriyet tarihinin en ölümcül depremlerinden biriyle sarsıldı. Kandilli Rasathanesi Müdürü M. Fatin Gökmen, 50 saniye süren deprem hakkında yaptığı ilk açıklamada “Beş seneden beri kullandığımız sismograf aleti, bugüne kadar memleketimiz dahilinde bu kadar şiddetli bir zelzele kaydetmiş değildir” diyordu. Üstelik kar ve korkunç bir soğuk vardı. Kış şartlarında dış dünyayla bağlantısı kesilen Erzincan’da tam anlamıyla bir can pazarı yaşanmış, iletişim ağlarının kopmasıyla yardımların ulaştırılması gecikmişti. Bazı bölgelerde barınma sorunu günlerce çözülememişti. Memleketin ekonomik zorluklarının ve 2. Dünya Savaşı kaynaklı askerî ve siyasi risklerin eşiğinde durması da durumu güçleştirmişti.
Bununla birlikte deprem haberi Ankara’da duyulunca ilgili Bakanlıklar ve müfettişlikler harekete geçerek alınacak tedbirleri deprem bölgesindeki görevlilere iletecek; Meclis toplanarak acil ihtiyaçların karşılanması için yapılabilecekleri tespit edecek; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü deprem bölgesine hareket edecekti. Basın da bölgeden muhabirlerin verdiği haberlerle kentin durumunu ve halkın tepkisini duyurmuştu. Meclis Başkanı başkanlığında kurulan Millî Yardım Komitesi’ne yapılan yardımlar Kızılay aracılığıyla deprem bölgesine gönderilmiş; yurtdışından da pek çok yardım bölgeye ilerleyen günlerde ulaştırılmıştı. İngiltere, Fransa ve Yunanistan başta olmak üzere yurtdışından ve komşu ülkelerden gönderilen yardımlar, diplomatik ilişkilerde de etkili olmuştu. Halkın yanısıra askerlerin, mahkumların, sağlık çalışanlarının, Diyanet İşleri’nin, milletvekillerinin ve üniversitelerin depremde yaptığı yardımlar da halkın hafızasında yer etmişti. Özellikle askerî birlikler güvenliğin sağlanması, arama kurtarma çalışmaları ve ekmek üretilmesi gibi konularda önemli görevler üstlenmişlerdi. Türkiye’de hem yasal çerçeve hem de deprem risk belirleme çalışmaları, bu felaketten sonra büyük ivme kazandı. Depremin en önemli etkilerinden biri, bugün İstanbul’un kapılarına dayanan ve enerji aktarımını tetikleyen deprem dizisini başlatmış olmasıydı.
GEREDE (1944)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959
Türkiye matem içinde binlerce kişi enkaz altında
Büyük bir deprem, 1 Şubat 1944’te sabah saat 06.23’de Gerede başta olmak üzere, Bolu’nun bütün ilçelerinde, Ankara’nın bir bölümünde, Zonguldak ve Çankırı’da şiddetli bir biçimde hissedilmişti. 7.2 büyüklüğünde depremin artçı sarsıntıları, haftalarca sürmüştü. BBC’nin Türkiye’de bulunan muhabiri Philips Yordan depremin boyutunu radyoda şu şekilde anlatıyordu: “Türkiye matem içindedir. Zelzele sahasında binlerce evladı enkaz altında kalmıştır. Cephelerde harbeden müttefikler bile, tabiatın göndermiş olduğu bu felaket yüzünden müttefikimizin 1 gün zarfında gömdüğü miktarda asker kaybetmemiştir”.
2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde, kış mevsiminin karla kapladığı bir bölgede yaşanan deprem, 4 bine yakın can kaybıyla birlikte çok ağır hasar da bırakmıştı. Yardımların ulaşmasında sıkıntılar yaşanmış; ancak ülke çapında düzenlenen destek faaliyetleri çalışmalara ciddi katkı sağlamıştı. Gerede ve hemen öncesinde yaşanan depremler, mevzuat açısından da bir kırılma oluşturmuştu. Gerede’den birkaç ay sonra deprem riskinin belirlenmesi ve yapılaşmanın denetlenmesine dair ilk yasal düzenleme hazırlanmıştı. Ertesi yıl ise ilk resmî “yersarsıntıları bölgeleri haritası” oluşturuldu.
VARTO (1966)
Büyüklük: 6.9 / Can kaybı: 2.394
Evlerini göremedenbu hayattan gidenler
Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatlarının kesiştiği bölgede yer alan Muş’un Varto ilçesi, 1966’da iki deprem yaşadı. 5.6 büyüklüğündeki ilk deprem 7 Mart’ta 14 kişinin ölümüne neden olurken, asıl felaket 19 Ağustos’ta kapıda bekliyordu. 6.9 büyüklüğündeki bu depremde 2.394 kişi hayatını kaybetti, neredeyse tüm yapılar harap oldu. Sonraki dönemde Varto, dışarıya çok ciddi göç verdi. Deprem, 10 yıllar sürecek konut inşatı probleminin de başlangıcını oluşturdu. Afet konutlarının yapımına ancak 1985’te başlanabildi. İnşaatlar o kadar uzun sürdü ki çok sayıda hak sahibi daha sıra kendilerine gelemeden hayatını kaybetti. 2009’da dahi sıralarını bekleyen 1.500 depremzede bulunuyordu.
ŞAMUHA (MÖ 13. YÜZYIL)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959
Taht kavgası çıktı, Tanrılar surları yıktı
Hititlerin başkenti Hattuşa’da (Boğazköy) bulunan bir tablette, kral 3. Hattuşili’nin (MÖ 1267-1237) taht kavgasına tutuştuğu yeğeni Urhi-Teşup’u ele geçirmek istediği anlatılır. Kral, yeğeninin bulunduğu kutsal kent Şamuha’yı kuşatır. Kente girdiği anda Tanrılar surları yıkar. Olay gerçekte bir depremi anlatmaktadır. Şamuha’nın, Sivas-Yıldızeli yakınlarındaki Kayalıpınar Höyüğü olduğu arkeolojik çalışmalarla anlaşılmıştır.
SPARTA (MÖ 464)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 20.000
Yıkıntılar içinde köleleri bastırmak
Depremle savaşın aynı zamana denk geldiği en erken örneklerden biri, Peloponez Savaşı’nın yazarı ünlü Yunan tarihçi Thucydides (MÖ 4. yüzyıl) tarafından kayda alınmıştı. Bu kayıtta, Spartalıların (Atina’nın bilgisi dışında) Attika’yı işgal eden Thasoslulara yardım sözü verdikten sonra Sparta ve çevresini harap eden korkunç bir depremin sözlerini tutmalarını nasıl engellediği anlatılır. Bu sırada Sparta’nın egemenliği altındaki Lakonya ve Messinya bölgelerindeki halkın çoğunluğunu, özgür olmayan Helotlar oluşturmaktadır. MÖ 464’teki büyük depreme işaret ettiği düşünülen bu sarsıntının ardından Sparta’nın yarısının yıkılmış olmasını, çok sayıda Spartalının da ölmüş olmasını fırsat bilen Helotlar ve Messinyalılar ayaklanır, ortak bir savaş başlatırlar.
Plutharkos’un anlattığına göre: “Sparta’da Kral Arkhidamos’un zamanına denk gelen depremde kent karışıklık içine düştü. Arkhidamos, böyle bir durumda asıl korkulacak şeyin ne olduğunun hemen farkına vararak, sanki düşman kentin kapılarına dayanmışçasına tehlike işaretini verdi ve yurttaşlarının vakit yitirmeden silahlı olarak yanına koşmalarını istedi. İsyancılar, Spartalıların silahlı olduğunu ve savaş düzenine girdiğini görünce komşu kentlere çekildiler. Bu, 10 yıl sürecek 3. Messinya Savaşı’nın başlangıcı oldu”.
Bu deprem, Peloponez Savaşı sırasında meydana gelen tek deprem değildi. Bu afetler dolaylı olarak savaşın 27 yıl süren benzersiz uzunluğunda etkili olmuştu.
APAMEİA (MÖ 88)
Büyüklük: 6.9 Can kaybı: 2.394
İlahi işaret ve teslim
Pontus Kralı 6. Mithradates Eupator, MÖ 88’de Apameia’ya (Dinar) doğru yürüyüşe geçti. Kente yaklaştığı sırada şiddetli bir deprem meydana geldi. Bunu Tanrılar tarafından gönderilen bir işaret olarak kabul eden Apameialılar, Mithradates kente ulaştığında, hiç direnmeden kralın egemenliğini kabul ettiler. Strabon’un bildirdiğine göre Apameia’nın yeniden imarı için büyük bir miktar para (100 Talanta) bağışlandı.
LONDRA (1750)
Büyüklük: 2.6 / Can kaybı: 0
Sismolojinin başlaması ve kıyamet senaryoları
İngilte’nin başkenti Londra, 8 Şubat 1750 tarihinde, bugün sadece 2.6 büyüklüğünde olduğu tahmin edilen küçük bir depremle sarsıldı. Depremin hissedildiği bölge oldukça küçüktü, pek hasara da yolaçmamıştı. Leadenhall Caddesi’nde bir bacanın parçaları düşmüş, Thames Nehri’nin güneyindeki Southwark’ta bulunan saz damlı bir mezbaha çökmüştü. Londralılar henüz bilmiyorlardı ama, o yılın “Depremler Yılı” diye tarihe geçmesine neden olan ilk depremi yaşamışlardı. Yer sarsıntılarına pek alışık olmadıklarından fena hâlde huzursuz olmuşlardı.
Aslında Londra’nın sarsıldığı ne ilk ne son seferdi bu. 1580’de Manş Denizi’nin altında meydana gelen bir deprem, Dover’daki kayalıkların bir kısmını çökertmiş; Westminster Sarayı’nın çanları çalarken iki çocuğun ölümüne neden olmuş; sonradan da Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde anılmıştı. 1692’de bir başka deprem, kent sakinlerinin kendilerini sokağa atmasına neden olmuştu.
Ancak bu depremlerin anıları, 1750’de hatırlanamayacak kadar uzakta kalmıştı; sarsıntının deprem yüzünden olduğu başta kimsenin aklına bile gelmedi. Bir dinamit patlatılmış olabilirdi ya da belki de Isaac Newton’ın tahmini gerçekleşmiş, Jüpiter’in Dünya’ya yaklaşırken yaratacağı düşünülen sarsıntı hissedilmişti.
Londralılar iki-üç hafta bu gündemle meşgul olduktan sonra tam olayı unutmaya başlamışlardı ki 8 Mart günü saat 5.30’da ikinci bir şok yaşadılar. Bu deprem, bir öncekinden daha şiddetliydi; daha büyük bir alanda hissedilmişti. Whitechapel’da iki ev çökmüş, Westminster Abbey’in yeni kulelerindeki taşlar ve birkaç baca yıkılmıştı. Bir gün sonra bir artçı sarsıntı daha yaşandı.
Üçüncü depremin ardından ortada bir söylenti dolaşmaya başladı: Tam 4 hafta sonra bir deprem Londra’yı yutacaktı. Söylenti, daha sonra Londra’daki akıl hastanesi Bedlam’a gönderilecek olan bir asker tarafından başlatılmıştı.
Bir söylentiyle taşraya kaçanlar Londra’da büyük bir deprem olacağı söylentisinin yayılmasıyla apar topar şehri terk eden Londralıları gösteren çizim ve altında durumu eleştiren şiir.
Kıyamet günü
4 Nisan gelip çattığında, “kıyamet günü” bir şekilde ertesi güne sarkmış ve panik başgöstermişti. Sükunet çağrılarına rağmen bunu yapabilecek gücü olanlar (tahminen şehrin üçte biri) arabalarına binip taşraya akın ediyor; kadınlar bütün gece dışarıda otururken onları sıcak tutacak “deprem elbiseleri” dikiyor; insanlar kayıklarda yatıyordu. Kiliseden her zaman olduğu gibi felaketin sebebinin insanların günahları olduğuna dair sesler yükseliyor; bunun dünyanın sonunun yaklaştığına dair bir alamet olduğu söyleniyordu. Londra Piskoposu Thomas Sherlock’un yazdığı A Letter From the Lord Bishop of London, to the Clergy and People of London and Westminster; on Occasion of the Late Earthquakes kitabı, altı ayda 100.000’in üzerinde satmıştı. Sherlock herkesi tövbe etmeye çağırıyordu.
Bilindiği üzere Londra sonunda bir deprem tarafından yutulmadı. Ancak batıl inançlar ve hızla yayılan dedikodularla birlikte Londralıların sismik aktivitelere olan takıntıları da bu dönemde ayyuka çıktı. Öyle ki sismolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı ne İngiltere’nin tarihindeki daha büyük depremlere ne de Japonya, Kaliforniya gibi deprem ülkelerine değil, zar-zor hissedilen minyatür sarsıntıların yaşandığı “Depremler Yılı” İngiltere’sine nasip oldu. O zamana kadar Aristo gibi eski Yunan filozoflarının teorilerinden öteye gidemeyen yerbilimi hakkında Royal Society’de yıl sonuna gelmeden 50 makale okunmuş; bunlar Philosophical Transactions’ın eki olarak yayımlanmıştı. 1760’da bu depremlerin üzerine 1755 Lizbon Depremi’nden öğrendiklerini de ekleyen John Michell’ın makaleleri, depremler hakkında ilk ciddi bilimsel çalışmalar oldu.
LİZBON (1755)
Büyüklük: 9.0 / Can kaybı: 100.000
Rousseau Voltaire’e devlet kiliseye karşı
Takvimler 1 Kasım 1755’i gösterirken, Portekiz’in Lizbon kentinde oturan 275 bin kişiden çoğu Azizler Yortusu’nu kutlamak üzere kiliselerde toplanmış, dualar etmeye, ilahiler söylemeye hazırlanıyordu. Saat 09.30’da yer zangır zangır titremeye başladı. 20’den fazla kilise ve katedral, ellerini göğe açmış insanların başına çöktü; yüksek tavanlardan düşen kemer ve tonozlar çok büyük bir felakete sebep oldu. Henüz depremin büyüklüğünü ve şiddetini belirlemek için kullanılan ölçüm metotlarının geliştirilmesine çok vardı; ama daha sonra yapılan analizlere göre jeologlar bu depremin 9 Richter ölçeğinde olduğu tahmininde bulunacaklardı.
Yıkılan kiliselerin enkazının altında olmayanlar, kendilerini Tagus Nehri üzerindeki limana atıp kentten kaçmaya çalıştı. Ne var ki sarsıntı sırasında deniz tabanının hareket etmesi bir tsunamiyi tetiklemiş; büyük dalgalar gürleyerek 5-6 metreye yükseldikten sonra yüzlerce insanı kıyılardan sürükleyerek içine çekmişti. Limandaki hafif yapıların tamamı yıkılmış, gemilerin çoğu parçalanarak batmıştı. Lizbon’un başına gelen felaket bununla da bitmemiş; depremde mumların, ocakların devrilmesiyle şehrin farklı noktalarında yüzlerce yangın başlamıştı. Takip eden 6 gün boyunca bu yangınlar, depremden kendini kurtaran her şeyi, sanat eserlerini, mimari yapıları, tarihî belgeleri yakıp kül etmişti. Yangınlar günler sonra söndüğünde, geride 100 bine yakın cansız insan bedeni kalmıştı.
Deprem sırasında Lizbon, Avrupa’nın ekonomik başkentlerinden biriydi; ticari, sanatsal, askerî ve finansal alanlarda özellikle güçlüydü. Roma Katolik Kilisesi ve Engizisyonu altında muazzam bir dinî nüfuza sahip olan şehir, yıkılmaz gibi görünüyordu. Halkı o dönemde tüm Avrupa’nın en varlıklı ve dindar kesimiydi. Aynı zamanda gelişen bir tekstil ticaretine, çok sayıda sanat koleksiyonuna, görkemli kilise ve katedrallerin de dahil olduğu kültürel hazinelere evsahipliği yapıyordu.
Ancak özellikle yıkılan kiliselerde o kadar çok insan ölmüştü ki “neden” diye sormamak imkansız hâle gelmişti. Neden Tanrı, iman edenlere böylesi dehşetli bir cezayı layık görmüştü? Neden böyle kutsal bir günü seçmişti ki bu kadar insan ibadet sırasında ölmüştü? Bu derece helak edilmeden önce gönderilebilecek ilahi uyarılar olamaz mıydı?
Deprem, uzun süre halkın hayalgücünü esir aldı; sayısız resim ve çizime konu oldu. Ardından başlayan tartışmalar köklü dinî, siyasi ve toplumsal dönüşümlere kapı açtı.
Dramın başrol oyuncularından Sebastião José de Carvalho e Mello, 1770’de Pombal Markisi oldu (tarihe de Pombal ismiyle geçti). Deprem sırasında Kral 1. José’nin Savaş ve Dışişleri Bakanlığı’nı yürütüyordu; depremden sonra kral onu fiilen diktatör ilan etti ve Pombal, duruma hâkim olarak felaketin toplumsal etkilerini ciddi ölçüde azalttı. İlk iş, hayatta kalanların beslenme sorununu çözdü; onlar için kamplar kurdu. Daha sonra şehirdeki 10 binlerce cansız bedeni kaldırmak için kolları sıvayarak salgın hastalıkların önünü aldı. Kardinal’in izniyle (ama yine de gizlilik içinde) ölü bedenlerin bir mavnaya yüklenip okyanus açıklarında batırılmasını emretti.
Şehrin acil ihtiyaçları karşılandıktan sonra sıra yeniden yapılanma planlarına gelmişti.
Pombal insanları vatandaşlık görevlerini yapmak için eyleme çağırırken, din adamları da itaat, kefaret ve dua tavsiyesinde
Gabriel Malagrida’nın bu dönemde bastırdığı bir broşür “Ey Lizbon, evlerimizi, saraylarımızı, kiliselerimizi yokedenin, senin iğrenç günahların olduğunu bil. Tüm gücünle tövbe et” diyordu. Laik devletle kilise arasında, deprem öncesinde de varolan gerilim giderek derinleşti. Bu gerilim Cizvitlerin Portekiz’den kovulmasıyla sonuçlanacak; Malagrida ise Engizisyon’a teslim edilerek idam edilecekti. Devlet, kilise karşısında ilk defa bu denli büyük zafer kazanmıştı. Batı’da modern siyasi dönemi başlatan dönüm noktalarından biriydi bu.
João Glama Strobërle, “1755 Depremi Alegorisi” tablosunda kendisini sağ alt köşede bir moloz yığınının üzerinde dururken resmetmişti. Sol üst köşede elinde ateşli bir kılıç tutan melek ilahi yargıyı temsil ediyordu
İyimserliğe darbe
Lizbon depreminin acımasızlığı, Leibniz ve Alexander Pope gibi düşünürlerin başını çektiği iyimserlik felsefesine de büyük bir darbe vurdu. Voltaire, 24 Kasım 1755’te banker M. Tronchin’e yazdığı mektupta trajedinin getirdiği matemin de etkisiyle iyimserliği taşa tuttu: “100 bin karıncanın, komşularımızın yuvalarında bir solukta ezildiği; yarısının kurtulmaları imkansız enkazların altında tarifsiz acılar içinde can verdiği; Avrupa’nın dörtbir yanındaki ailelerin dilenciliğe mahkum edildiği; sizin gibi yüzlerce İsviçreli tüccarın servetinin Lizbon’un yıkıntıları tarafından yutulduğu mümkün dünyaların en iyisinde, hareket yasalarının böylesine korkunç felaketlere nasıl yolaçtığını kavramakta zorlanacağız. İnsan hayatı ne berbat bir kumar! Vaizler ne diyecek -özellikle de Engizisyon Sarayı hâlâ ayaktaysa! O saygıdeğer papazların da tıpkı diğer insanlar gibi ezilmiş olduklarını düşünerek kendimi avutuyorum. Bu, insanlara birbirlerine zulmetmemeyi öğretmelidir; çünkü birkaç budala sofu, birkaç fanatiği yakarken yeryüzü yarılıp hepsini yutuyor”.
Voltaire bu mektubun ardından belki en kötümser eserlerinden olan “Lizbon felaketi üzerine şiir” ile de iyimserlerin argümanlarını alaya almaya, sözde “mümkün dünyaların en iyisi”ni yaratmış olan sevecen Tanrı imgesine itiraz etmeye devam etti: “Özgür ve adildir O, değil asla öfkeli / Böylesi adaletli bir efendinin emrinde, bu acı neden peki? / Budur işte ölümcül düğüm, çözülmesi gereken” diyor, “Acıları inkarınız, olur mu derde derman?” diye soruyordu. “Daha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon / Sefahat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten? / Lizbon yerlebir şimdi, oysa Paris’te dans ediyorlar” yazmıştı. Ya çocuklar, onların ne günahı vardı?
Voltaire’in şiiri, Aydınlanma’nın diğer önemli figürü Rousseau’yu rahatsız etmişti. 18 Ağustos 1756’da Voltaire’e yazdığı mektupta şiirin “insana layık etkiler yaratmaması” nedeniyle şikayet ediyordu. Rousseau’ya göre Voltaire, Pope ve Leibniz’i kötülüğü küçümsemekle eleştirmiş, ama kendisi de kötülüklerin varlığını abartmıştı. Bu da insanlığa teselli yerine endişe veriyordu. Rousseau ayrıca kötülüğün kaynağını insandan başka bir yerde aramaya ve felaketleri ilahi referanslarla açıklamaya da karşı çıkmıştı. “Talihsizliğimizin çoğu bizim eserimizdir. Lizbon’da altı-yedi katlı 20 bin evi yanyana getirenin doğa olmadığını kabul edin. Eğer bu büyük kentin sakinleri daha dengeli bir şekilde dağılmış olsalardı, kayıplar daha az olur ya da belki de hiç olmazdı. İlk anda herkes kaçardı. Ama birçoğu inatla kaldı. Çünkü geride bırakmak zorunda kalacakları şey daha değerliydi. Bu felakette, kaç talihsiz insan kıyafetlerini, evraklarını ya da paralarını alma arzusuyla can verdi?” diyordu. Lizbon’da Tanrı ile doğanın düzeni insan hırsıyla çarpışmış ve tabii birincisi galip gelmişti.
Rousseau ile Voltaire arasında, bu mektubun da etkisiyle yükselen kişisel husumet bir yana, kamuoyunda iyimserliğin desteğinin sürmesi, birkaç yıl sonra Voltaire’i Candide adlı kara hicvini yazarak iyimserliğin tabutuna son çiviyi çakmaya yöneltti. Candide’in iyimser hocası Dr. Pangloss, “mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığımız” argümanınına rağmen linçle öldürülüyordu. Voltaire, kötülüğün ilahi nedenlerle gerekçelendirilmesinin insanlara bir teselli sunabileceğini ama zorbalık ve bağnazlık için de kullanılabileceğini göstermeye çalışmıştı.
Lizbon depreminin ardından bir yanda kenti saran yangınlar, öbür yanda limandakileri içine çeken dev dalgalar…
VENEZUELA (1812)
Büyüklük: 7.7 / Can kaybı: 15-20 bin
Latin Amerika’nın kaderi 211 yıl önceki felaketle değişti
26 Mart 1812’de Venezuela’yı vuran, 7.7’lik büyük deprem, halkın büyük çoğunluğunun ayinlere katılmak üzere kiliseye gittiği Paskalya haftasının Kutsal Perşembe günü meydana geldi; en iyimser tahminlere göre bile 15-20 bin insanın ölümüne, hesaplanamayan bir maddi zarara yol açtı. O gün aynı zamanda Venezuela’nın İspanya’dan bağımsızlık mücadelesinde de bir dönüm noktasıydı; tam iki yıl önce Caracas Kent Meclisi İspanyol valiyi resmen görevden almış ve İngiltere’ye yardım çağrısında bulunmuştu. Deprem sırasında İspanya kuvvetlerinin başındaki General Juan Domingo de Monteverde, ülkede İspanyol hakimiyetini yeniden tesis etmek için aktif bir kampanya yürütüyordu.
Depremde, devrimcilerin (kendilerine “Vatanseverler” diyorlardı) kalesi olan Caracas şehri neredeyse yerle bir oldu. Sarsıntının ardından çıkan yangın da birçok yapıyı ve içeride mahsur kalan insanları kül etti. İspanya’ya bağlı Coro, Guayana, Maracaibo, Puerto Cabello ve Valencia’da ise hasar nispeten daha hafifti.
Caracas halkı şehirlerinin yıkıntıları arasında hayatta kalanları arıyor.
Tahmin edilebileceği gibi, bu orantısız yıkım halkta güvensizlik ve korku yaratmıştı. Hayatta kalanlar, bunun Tanrı’nın bağımsızlık hareketinden hoşnut olmadığına işaret ettiğine inanmaya hazır hâle gelmişti. İspanyollara yakın duran Kilise de bu görüşü destekliyor; yıkımı İspanyol kralını kabul etmeyen devrimcilere karşı Tanrı’nın intikamı olarak sunuyor; İncil’den Sodom ve Gomorra’nın cezalandırılma sahnelerini hatırlatıyorlardı.
Vatanseverler arasında da moral bozukluğu yükseliyordu. Yaklaşık 1.500 devrimcinin Barquisimeto’da derin bir yarığın içine düştüğünü söylentileri yayılıyordu. Bu sırada Latin Amerika’nın “El Libertador”u Simón Bolívar, deprem sonrası enkaz hâline gelen evinden çıkmış, arkadaşlarıyla birlikte depremzedelerin yardımına koşmuştu. San Jacinto’nun merkez meydanında vaaz veren İspanyol yanlısı bir keşişle karşılaşmıştı. Keşiş onunla “Nasıl gidiyor Bolivar? Görünüşe bakılırsa, doğa İspanyollardan yana tavır koymuş” diye alay etmişti. Bolivar ise “Eğer doğa bize karşıysa, onunla savaşır, bize itaat etmesini sağlarız” cevabını vermişti.
Ancak Nisan ayına gelindiğinde, Kilise’nin söylemlerinin de etkisiyle devrimcilere halk desteği azalmış; İspanyol deniz subayı Juan Domingo de Monteverde komutasındaki kraliyetçi ordu, neredeyse hiçbir direniş olmadan batı Venezuela’yı ele geçirmişti. Sürgüne giden Bolivar, orada diğer Latin Amerika ülkelerini İspanya’ya karşı örgütlemişti. Kimbilir belki Caracas depremi, onun Venezuela’nın bağımsızlığı yönündeki ilk girişimini başarısızlıkla sonuçlandırmasaydı, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın kurtuluşuna öncülük edemeyebilirdi.
SAN FRANCISCO (1906)
Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 3.000
Felaketle gelen ‘yaratıcı yıkım’
Bundan 117 yıl önce, 1906’da üç gün boyunca San Francisco’nun dörtte üçünü yok eden yangın, şehrin su kaynağını devredışı bırakan bir depremle başlamıştı. 18 Nisan’da sabaha karşı 05.12’de yaşanan bu deprem 7.8 büyüklüğündeydi; arkasından başlayan yangınla birlikte 3 bin civarında can kaybına neden oldu. Ancak felaketin tarihteki yeri, sonrasında başlatılan toparlanma çabalarıyla belirlenecekti.
Şehir yetkilileri, yerel işletmeler ve sigorta endüstrisi, felaketi deprem olarak değil yangın olarak değerlendirmiş, böylece kent sakinleri yangın sigortalarını talep edebilmişti. Sonuçta yatırımcılar da, gelecekteki depremlerden korkarak kentin yeniden inşaını finanse etmekten vazgeçmemişti. 10 yıl içinde San Francisco yeniden inşa edildi. 1950’lerde bugün Silikon Vadisi olarak bilinen ve yine San Andreas Fayı üzerinde yer alan sanayi bölgesi ortaya çıktı. 1906 depremi, büyük bir doğal afetin bir şehrin “yaratıcı yıkımı”nı nasıl tetikleyebileceğinin tarihteki en önemli örneği oldu. Bugün benzer bir felaketin meydana gelmesi hâlinde, can kaybının bin ila 5 bin arasında olacağı tahmin ediliyor.
TOKYO (1923)
Büyüklük: 7.9 / Can kaybı: 100-140 bin
Afetin sorumlusu: Koreli göçmenler!
Deprem kuşağında yer alan Japonya, bugün sismik tehditler konusunda en hazırlıklı ülkelerden biri olarak anılıyor; ancak 1 Eylül 1923’te 7.9 büyüklüğündeki Büyük Kanto Depremi ülkeyi vurduğunda henüz durum böyle değildi. O gün deprem, Tokyo ve Yokohama’yı enkaz hâline getirmiş; tarihin en yıkıcı yer sarsıntılarından biri olarak kaydedilen olayda 100-140 bin arası insan hayatını kaybetmiş, 2 milyon insan evsiz kalmıştı. Asıl felaketi getiren, depremin ardından başkenti saran ve şiddetli rüzgarın da etkisiyle tam 42 saat süren büyük yangınlar olmuştu. Enkazların kapattığı yollara itfaiye girememiş, ahşap ve kağıt binaların dörtte üçü hızla küle dönüşmüştü.
Alevler daha sönmeden inanılmaz dedikodular kenti sarmıştı bile: Bunda birilerinin “parmağı” vardı. Korelilerin bombalar attığı, ayakta kalan mahalleleri kundakladığı söylentisi kulaktan kulağa yayıldı. Ertesi gün üç gazetede şu başlıklar okunuyordu: “Koreliler kuyuları zehirliyor”, “3000 vahşi Koreli, Kanawaga’dan Tokyo’ya saldırmak üzere yola çıktı”, “Sosyalistler kundaklıyor”. Bu atmosferi anlamak için, Kore’nin 1910’dan beri Japon işgali altında olduğunu, “pan-Asyacılık” denilen emperyalist ve militarist akımın ülkeyi etkisi altına aldığını hatırlatmakta fayda var. Ülkedeki Koreli göçmenlerin intikam almak istediklerine inanmak Tokyolular için zor değildi.
Böylece başlayan Koreli kıyımında öldürülenlerin sayısı hâlâ tartışma konusu. Ev baskınları ve linçlerde öldürülenler için verilen rakam 2.500- 6.000 arasında değişiyor. Bazı yerlerde polis ve ordunun da söylentilerin yayılmasına katkıda bulunduğu, hatta cinayetlere iştirak ettiği bildiriliyor. Korelilerle birlikte Çinliler ve Japonların da öldürüldüğü ise raporlarla belgelenmiş.
1923 Kanto depreminin ardından şehirden geriye kalanlar…
Halkın, depremden sonra gelebilecek yangın gibi büyük felaketler konusunda önceden bilgilendirilmesinin önemi, bu hadiseyle ortaya çıkmıştı. Depremden önce bir acil durum planının olması da deprem sonrasında paniği azaltabilirdi.
1960’da Kanto depreminin yıldönümü, Afetten Korunma Günü ilan edildi. Japonya hükümeti bu tarihten sonra halkı deprem tehlikesi konusunda eğitmeye yönelik adımlar attı. Şehir, her yıl 1 Eylül’de büyük çaplı bir deprem tatbikatı düzenlemeye devam ediyor. Tokyo ise felaketin ardından 7 yıl içinde daha geniş caddeler, yangına ve depreme dayanıklı yapılarla yeniden inşa edildi.
Ancak Ocak 1995’te meydana gelen daha küçük bir deprem (Kobe depremi), bu hazırlıkları bir teste tabi tuttuğunda, Japonya’nın tüm imar kurallarına ve halkın deprem bilincine rağmen düşünüldüğü kadar hazırlıklı olmadığı da ortaya çıktı. Depremde sokaklardaki insan kalabalığı ve binaların molozları kurtarma çalışmalarını engelledi; ölü sayısı 5 bine, evsiz kalan insanların sayısı da 300 bine ulaştı. Tokyo Teknoloji Enstitüsü profesörlerinden Katsuki Takiguchi, “Neredeyse 50 yıldır Japonya’nın kentsel bölgeleri sismik açıdan daha sakin bir dönemden geçiyordu; bu yıllar deprem mühendisliğinin ilerlemesi için altın bir fırsattı, ama Japonya pek çok altyapı sistemini başarıyla inşa ettikten sonra yarattığı güvenlik efsanesine fazlaca güvendi; mühendisler ise doğaya karşı alçakgönüllü davranmayı bir kenara bıraktı” demişti.
ŞİLİ (1960)
Büyüklük: 9.5 / Can kaybı: 3.000
Af dilemek için 5 yaşında çocuğu kurban ettiler
Tarihte kaydedilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’ta Şili’de yaşandı. 9.5 şiddetindeki Valdivia depreminin ardından, Lago Budi kıyı kasabasında yaşayan Mapuche yerlileri 5 yaşında bir çocuğun kollarını ve bacaklarını kestikten sonra denize attılar. İnançlarına göre deprem ve tsunami Tanrı’nın bir cezasıydı ve ancak bir insan kurban edilirse affedileceklerdi. Olayın sorumluları arasında çocuğun büyükbabası da vardı. Suçlular hapse atıldı, ancak birkaç yıl sonra af ilan edilince serbest bırakıldılar. 20 yıl sonra bir Mapuche yerlisiyle yapılan röportajda, 85 yaşındaki adam, öksüzlerin kurban edildiği günlerde daha az tsunami ve deprem olduğunu söylüyor, artık yasaklanan bu geleneği savunuyordu!
Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir konu. Kaybettiğimiz anıtlarımız ve bunları tekrar hayata döndürmenin bilimsel yöntemleri…
Son depremler, birçok meseleyle birlikte kültür varlıklarını koruma konusunu da farklı bir açıdan yeniden gündemimize taşıdı. Kaybettiğimiz insanlarımız kadar kaybettiğimiz kültür mirasımız da canımızı yakıyor. Elbette, yitirilen insanlar için yasımız devam ediyor; acımız ise belki azalacak ama sona ermeyecek.
Depremlerin yerleşim yerlerine verdiği zarar bizim coğrafyamızda çok eski bir konu. Yaklaşık 11 bin yıl önce başlayan inşa faaliyetleri ve yerleşimler depremlerle sınandı. Bazı nesiller yapılarının, yerleşimlerinin yokoluşuna şahit oldu. Bazen uzun aralıklar bu felaketleri unuttursa da bu gerçekle birlikte yaşama gelenekleri yavaş yavaş şekillendi. Hata yapanların yapıları uzun süre ayakta kalmadı. Deprem gerçeğine göre inşa edilmeyen yapılar ve yerleşimler yokoldu. Kimi zaman yıkımlar bu yerleşimleri tamamen ortadan kaldırdı; kimi zaman defalarca aynı yerde yeniden ve yeniden yeniden inşa edildiler. Bu süreç zaman içinde yerleşim yerlerini, gelenekleri, inşa boyutlarını, malzemeyi, teknikleri etkiledi; bu sayede kimi tarihî yapılar ve yerleşimler daha uzun ömürlü olabildi.
Ülkemizin neredeyse her yerinde deprem hikayelerini biliriz. Özellikle arkeolojik alanlarda deprem, ortaya çıkardığı sonuçlarla izlenebilen, tespit edilebilen bir olgu. Hatta geçmişte yaşanmış bu korkunç olaylar, arkeologları heyecanlandıran buluntu gruplarını da bize hediye ediyor. Yıkımın altında kalan her şey, bir zaman kapsülü gibi günümüze ulaşıyor. Maalesef eski depremlerin birçoğunda arama-kurtarma çalışmaları çok az yapılabiliyordu. Mekan, içindeki malzemesi ile hatta bazen insanlarla birlikte gömülüp kalıyor, asırlar sonra arkeologların kazıları ile ortaya çıkıyordu. Bugün müzelerde eksiksiz görebildiğimiz muhteşem objeler ya da ören yerlerinde kazılarda ortaya çıkarılmış ve anastilosis (yeniden yapılanma tekniği) çalışmalarıyla ayağa kaldırılmış cepheler genellikle bu tür bir felaketin hatıraları. Bergama Asklepion, Laodikea Agorası, Didima Apollon Tapınağı bu tür hatıraların kısmen belgelendiği detaylara sahip.
Birçok anıt eserimiz de adeta Türkiye’nin deprem tarihini bize anlatır. İstanbul Ayasofya’sının, Fatih Camii ve külliyesinin tarihleri neredeyse bir depremler tarihidir. Birçok muhteşem anıtımız, depremlerden sonra ya büyük onarımlar geçirmiş ya da yeniden inşa edilmiştir. Kuruluş tarihleri çok eski ama bugün ayakta olan tarihî yapıların çoğu 19. yüzyıl sonlarına aittir. Bir kısmında eski depremleri anlatan kitabeler mevcuttur.
1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası son depremde yıkıldı.
Depremlerde zarar gören anıtlarımız da hızla ele alınmalıdır; zira bu yapıların enkazı da kıymetlidir. Bunlar bir arkeolojik varlık olarak ele alınmalı ve arkeolojik yöntemler ile kaldırılmalıdır. Mimari elemanların belgelenmesi ve korunması önemlidir. Taşınabilir kültür varlıkları, yazı levhaları, kitabeler, minber, vaiz kürsüleri, ikonalar, avizeler, kandiller, kapı kanatları gibi taşınabilir aksam, müzelerde ya da korumalı depolarda bulundurulmalıdır.
Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir süreç. Bu süreçte şüphesiz restorasyonları da tartışmalıyız. Kaybettiğimiz anıtlarımızı nasıl yaşatmalıyız?
Bugünü kadar bu anıtlar, her yokoluşta yeniden, inşa edildiği dönemin üslubu ile ayağa kaldırılıyordu. Modern restorasyon anlayışlarında ise eski belgelere ve yapının aksamına dayanarak bunların eski hâlleri ile inşa edilmeleri esas alınmaya başlandı. Ancak çok farklı yaklaşımlar da geliştirilebilir (2. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğrayan Berlin kentinin birçok anıtı savaş sonrasında değişik yöntemlerle restore edilirken, Kaiser Wilhelm Kilisesi savaşın ve yıkımın bir anısı olarak yıkıntı hâlinde bırakıldı ve yanına modern bir kilise inşa edildi). Belki bu anıtların bazılarını, bu felaketin hatırasını canlı tutacak şekilde restore edebiliriz.
Son deprem felaketinde yıkılan-zarar gören başlıca tarihî miras unsurları ve koruma çalışmaları şunlardı…
ÖNCE/SONRA
ANTEP KALESİ
Kale, kısmen doğal bir tepede bulunan bir höyüktedir. Kentin tarihinin en önemli tanığı olan kalede yerleşim ve yapılaşma Kalkolitik Çağ’da başladı. Bugün izlenebilen bölümlerin çoğu Bizans, Dulkadiroğulları, Memlûk, Osmanlı dönemlerindedir. Buradaki höyük yerleşimi ve daha sonraki kale, binlerce yıldır başka depremlerle yıkılıp yeniden inşa edildi. Son deprem, kuleler arasındaki surları ve bazı bölümleri yıktı.
MALATYA YENİ CAMİİ
ÖNCE/SONRA
Malatya neredeyse Tunç Çağı’ndan beri aynı ismi taşıyan bir yerleşimdir ve değişik nedenlerle yer değiştirdi. İlk yerleşim Arslantepe, Roma çağında bugün Eski Malatya ya da Battalgazi denilen yere taşındı; Osmanlı döneminin sonlarında bugün bilinen merkez aynı adla yaşamaya devam etti. Bu merkezde 1843’te inşa edilen Hacı Yusuf Camii 1880’lerde bir depremde yıkıldı, yapı tekrar ancak 1910’da tamamlanabildi. Yeni Cami, Çarşı Camii gibi isimlerle anılan caminin ilk yapısının depremde yıkılan minaresi, bugünkü caminin yanında depremi hatırlatan bir ibret anıtı gibidir. Camii, 2020 Elazığ depreminde de zarar gördü; son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.
ADIYAMAN ULU CAMİİ
Adıyaman Kalesi’nin yakınlarında olan Ulu Camii’nin inşa tarihi kesin değil. Bölgenin İslâm hakimiyetine geçmesiyle inşa edilmiş olmalıdır. Ancak uzun tarihi boyunca yaşadığı felaketlerde bu yapı defalarca tahrip olup yenilendi. Caminin 1506-1515 arasında Dulkadiroğulları Beyliği’nin son idarecilerinden Durak Bey tarafından inşa ettirildiği düşünülüyor. 16. yüzyıl yapısı bir depremle yıkıldı ve 1832-1833’te yeniden inşa edildi. Minaresi ise ancak 1860-1863 arasında Hacı Molla isimli bir hayırsever tarafından tamamlanabildi. Ancak bu yapı da 1890 civarında meydana gelen bir depremde çöktü ve 1895-1896’da yeniden Kolağası Mustafa Ağa tarafından büyük ölçüde yenilendi. Özellikle ahşap kapıları, geç devir Osmanlı sanatının ilginç örnekleri olan mihrap ve minberi, minare kaidesindeki bezemeler ve kitabeleri İslâm sanatı açısından önemliydi. Cami son depremde maalesef tamamen yıkıldı.
GAZİANTEP KURTULUŞ CAMİİ (ESKİ MERYEM ANA KATHEDRALİ)
ÖNCE/SONRA
Yapı 1892’de kentin Ermeni cemaati tarafından Meryem Ana’ya adanan (Surp Asvadzadzin) bir kilise olarak inşa edidi. 1915 hadiseleri ve tehcirden sonra bir süre terkedildi, ardından cezaevi olarak kullanıldı. Kilise aksamı ve bezemesinin büyük kısmı yokolan yapı, 1981’de cezaevinin taşınması ile boş kaldı ve 1984’te cami hâline getirildi. Son depremde kilisenin çan kulesi üzerine ve onun simetriğine eklenen iki tek şerefeli minare ve ana kubbe çöktü, yapı büyük hasar aldı.
İSKENDERUN KATOLİK KİLİSESİ
Kentin Yenişehir bölgesinde bulunan yapı 1870 dolaylarında inşa edilen Latin Katolik Kilisesi’dir. Üç nefli bir bazilika olan kilise oldukça sadedir. Son depremde sadece giriş ve mihrap cephesi ile bir nefi ayakta kalan yapı büyük ölçüde harap olmuştur.
ANTAKYA AZİZ PETRUS/ AZİZ PAULOS KİLİSESİ
ÖNCE/SONRA
Antakya’nın merkezinde bulunan kilise, eski bir kilisenin yerine 1830 dolaylarında inşa edildi. Bu kilisenin de 1870 dolaylarında bir depremle yıkılmasından sonra, uzun bir inşaat süreci sonunda 1900’da yeni yapı ibadete açıldı. Kesme taştan inşa edilmiş, haç planlı, kubbeli bir kilise olarak Osmanlı dönemi Hıristiyan dinî mimarisinin bölgedeki en anıtsal örneklerinden biriydi. Yapının ahşap templonu ve Arapça siglaları ile Ortodoks ikonaları güzel bir koleksiyon oluşturuyordu. Duvarlarında kilisenin ve cemaatinin tarihi, Osmanlı dönemine ait fermanlar sergileniyordu. Örtü sistemi tamamen çöken kilisenin içindeki aksam da büyük zarar gördü.
ANTAKYA HABİBİ NECCAR CAMİİ
7. yüzyılda yapılan Türkiye’nin en eski camilerinden Habib Neccar Camii de tarihi boyunca defalarca yenilendi. Erken İslâm döneminde tesis edilen cami, yaşadığı depremler ve diğer felaketler sonucu her dönemde onarım gördü. 13. yüzyılda Memlûk Sultanı Baybars, cami ve çevresini yeniledi. Osmanlı devrinde birkaç defa yenilenen yapı 1839 civarında son büyük onarımını geçirdi. Avlusunda Aziz Paulus ve Aziz İoannes’in türbesi olan, zemin altında iki kat aşağıda Habib Neccar’ın kabrine ulaşılan cami, kimisi Bizans kimisi Erken İslâm dönemine ait ilginç sütun başlıklarına sahipti. Cephelerindeki kitabeler uzun tarihinin en önemli anıtlarıydı. Son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.
ÖNCE/SONRA
HATAY DEVLETİ MECLİS BİNASI
Bölgenin yakın tarihi için önemli bir anıt, 1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası olarak kullanılan yapıydı. 1927’de bir sinema binası olarak inşa edilen yapı, daha sonra Hatay Devleti’nin meclis binası olmuştu. 2008’de restore edilen ve kültür merkezi hâline getirilen bina, son depremde yıkıldı.
Tarihî yapılardaki hasar modern binalardan daha az
Depremlerin yarattığı maddi-manevi yıkıntıların boyutu günler içinde ortaya çıkarken tarihî yapıların, arkeolojik alanların ve müzelerin durumu da ele alınıyor. Felaket sonrası ortaya çıkan büyük yıkımda, tarihî yapı ve alanlardaki zararın konutlara kıyasla çok daha az olduğu, müzelerin ise başarılı bir sınav verdikleri gözlendi. Yaşanan felaketin boyutları dikkate alındığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın depreme hazır olma, deprem sonrasında da duruma hakim olma konusunda başarılı bir sınav verdiğinin altını çizmek gerekir. Bu başarının altında ise detaylı ve titiz bir planlamanın yer aldığı “afet acil durumu eylem planı”nın anında uygulamaya alınmasının yanısıra personelin eğitimli olmasının rolü de büyük. Yetkililer gerek ilk müdahale gerek hasarın tespiti gerekse eserlerin yağmaya karşı korunmasında etkin davrandıkları gibi, kamuoyunu bilgilendirmekte de süratli refleks gösterdi. Bu da spekülasyonların ve söylentilerin önünü kesti. Kamuoyunda konuya yönelik hassasiyet de bu felaketli günler için gurur vericiydi.
Son depremde;
. Tarihî Gaziantep Kalesi’nin doğu, güney ve güneydoğu kısımlarında bulunan bazı burçlar yıkıldı.
. Adıyaman Karakuş Tümülüsü, “Tokalaşma Sütunu” yıkıldı (Kabartma Adıyaman Müzesi’nde koruma altına alındı).
. 17. yüzyıl yapısı Gaziantep Şirvani Camii’nin kubbesi ve doğu duvarı kısmen çöktü.
. Gaziantep Hz. Ukkaşe Türbesi tamamen yıkıldı.
. 2200 yıllık geçmişe sahip Antakya Sinagogu yıkıldı.
. Şanlıurfa Ulucamii minaresi yıkıldı.
. Gaziantep Zeugma Müzesi hasar almadı, mozaiklerde düşen tek parça yok; ünlü Çingene Kızı mozaiği sağlam durumda.
. Antakya Hatay Arkeoloji Müzesi’nde taşıyıcı kolonlarda sorun yok; ünlü Şuppiluliama heykeli hasar gördü, ivedilikle onarıma alındı.
Depremde hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli yanısıra TUREB tarafından düzenlenen uygulama eğitimine katılan 43 kişilik rehber kafilesi de Adıyaman’da konakladığı otelde enkaz altında kaldı; çoğu maalesef kurtarılamadı.
Yerbilimciler başta olmak üzere biliminsanları, afet öncesinde de bizi uyarmaktan asla vazgeçmemişti. Özellikle 2020’de yaşanan Elazığ depreminden bu yana, bu bölgede büyük bir depremin kapıda olduğunu söylüyorlardı. Kahramanmaraş’ta 1513’te büyük bir deprem meydana gelmişti. Fayın depremi tekrarlama periyoduna bakıldığında sürenin yaklaştığı görülüyordu. Bir tarafta Hatay’a, diğer tarafta Malatya, Elazığ ve Bingöl’e giden fayın kesiştiği noktada riskin yüksek olduğu söyleniyordu.
Bilim Akademisi üyesi, jeolog Naci Görür, “Elazığ depremi olduğu zaman Elazığ doğrultu atılımlı oldu. Bu depremin kırığı Malatya’ya kadar geldi. Malatya’dan Kahramanmaraş’a kadar olan kısmı kırılmadı. Her doğrultu atılımlı fay kırıldığı zaman kırılmayan yerine enerji transfer eder. Bu basit gerçeğe bilimsel gerçeğe dayanarak dedik ki; ‘Şimdi Maraş bölgesi tehdit altına girdi dikkatli olun!’” diyordu. Çözüm önerisi ise şuydu: “Afet Bakanlığı kurun, ona iyi bir bütçe verin, liyakatlı kadroları oluşturun. Yerel yönetimlerle beraber deprem dirençli kentler yapın”. Ve devam etti: “1999 depreminden sonra hızla, istekle, durmadan işe başlasaydık, 23 senede tüm Türkiye’yi depreme dirençli kentler haline getirirdik”.
AFAD VE TSK
BAKANLARIN AÇIKLAMALARI, EKİPLERİN BÜYÜK FEDAKARLIĞI
6 Şubat’ta sabaha karşı Kahramanmaraş merkezli ilk depremin hissedilmesinin ardından, görüntüler ulaşmaya başladıkça tüm Türkiye yıkımın boyutlarıyla sarsıldı. Ancak özellikle 1999 depremini hatırlayanların umudu, arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye kısa sürede ulaşacağı, enkazdan çıkarılanların çadırlarına yerleştirilip, yılın en soğuk günlerini geçiren bölgede ısınma, gıda, tedavi gibi ihtiyaçlarına hızla ulaşacağı yönündeydi. Afet durumlarında hızlı organize olma kabiliyetine ve deneyimine sahip ordu, madenciler, Kızılay, arama-kurtarmada uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşları gibi yardımları planlayıp organize etmekten sorumlu olan AFAD’dan da beklenti büyüktü.
10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkileyen afetle ilgili AFAD’ın açıklamalarına göre, ilk günün sonunda bölgede görevlendirilen toplam arama kurtarma personeli sayısı 9.698, AFAD Gönüllüsü ve Destek Ekiplerinden personel sayısı 9.876, araç sayısı 216, iş makinesi sayısı 1.511’di.
İkinci günün sonuna gelindiğinde bu rakamlar AFAD, PAK, Jandarma, DAK, Millî Savunma Bakanlığı, UMKE, İtfaiye, Millî Eğitim Bakanlığı, Güven, STK ve Gönüllüler, Güvenlik, yerel destek ekiplerinden görevlendirilen personel ile uluslararası arama kurtarma ekiplerinden oluşan 60.217 kişiye çıkmıştı.
Üçüncü gün personel sayısı, 98.153 kişiye yükselmişti. Dördüncü gün ise saha personeli sayısının da yükselmesiyle 120.344 kişinin bölgede görev yaptığı açıklanmıştı. AFAD’ın açıklamalarına göre sahada görevli personel, depremlerden 10 gün sonra 16 Şubat’ta 253.016 kişi ile en yüksek noktasına ulaşmıştı. Ancak o sırada enkazdan sağ olarak kurtarılma ihtimali artık çok düşmüştü. İlk günlerde yıkılmış binaların altından yakınlarının sesini duyanlar, çok uzun süredir sessizliği dinliyor; artık en azından yakınlarının cansız bedenlerine ulaşmak istiyorlardı. Tabii bir de soğukla, açlıkla mücadele ederken kendilerine uzanan bir yardım eli görmek…
Arama-kurtarma ekipleri sahada büyük fedakarlıklarla bu ihtiyaçları karşılamaya çalıştı. Tüm Türkiye gerek nakdi gerek ayni yardımlarla onlara destek olmak için seferber oldu. Ancak AFAD’ın bölgedeki koordinasyon konusunda yetersiz kalması, gecikmeler, yeteri kadar askerin sahaya çıkarılmaması gibi ağır eleştiriler de yapıldı.
20 Şubat’ta Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki deprem daha yaşanmadan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan 1 milyon 684 bin vatandaşın barınma ihtiyacının giderildiğini açıklarken, depremlerin ardından Hatay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz halen “Vatandaşlarımız çadır istiyor. Bugüne kadar havalar çok kötüydü, bazı insanlar hasarlı evlerine girmek zorunda kaldı. İnsanları bu şekilde ölüme terk etmenin anlamı yok” diyordu.
Cumhurbaşkanı bundan 10 gün önce, 10 Şubat’ta Adıyaman’da yaptığı açıklamada bir eksiklik olduğunu kendisi de ifade etmişti. “Müdahaleleri istediğimiz hıza ulaştıramadık. Depremin yıkım etkisi 10 il ve 500 km’lik alana yayıldığı için işimiz maalesef çok zor oldu. Buna bir de bölgedeki kamu görevlilerinin kendisinin ya da ailesinin yıkım altında kalması eklenmiştir. Bölgede sert bir kış yaşanıyor olması da bir diğer engel olarak önümüze çıkmıştır. Yolların bir kısmı da ciddi bir trafik yüküne maruz kalmıştır” diyordu.
13 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise eleştirilere “AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’dür. Takdir edilir ki 7.300 personelle Türkiye’deki bu büyük afeti veya herhangi bir afeti yönetebilmek mümkün değildir” diye cevap vermiş, AFAD’ın bir koordinasyon kurumu olduğunu söylemişti. Soylu, 17 Şubat’ta bir televizyon programına çıktığında da “O sabah saat 08.15’de deprem bölgesine indik. 9.15’de Gaziantep’teydik” diyerek ilk saatleri anlatıyor; ardından daha önce 97 bin deprem tatbikatı yaptıklarını, 620 bin AFAD gönüllüsü yetiştirdiklerini aktarıyordu. Ancak ordunun sahaya indirilmemesiyle ilgili eleştirilere değinmemiş, “Jandarma ve polis koordineli çalıştı” demekle yetinmişti.
Türkiye, günlerce arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı her insanda onlarla birlikte güldü, her kayıpta birlikte ağladı.
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ise 20 Şubat’ta konuştu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırlığının dakika dakika takip edilebileceği bir kronoloji verdi. Buna göre, Pazarcık depreminin olduğu 04.17’den 13 dakika sonra saat 04.30’da Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay, askerî birliklerden rapor istemiş; Ankara, Mamak’taki TSK İnsani Yardım Tugay Komutanlığı’na “Hazır ol” emri verilmişti. Saat 04.50’de bölgedeki askerî birliklere komuta eden Malatya’daki 2. Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak görevinin başında, bölgedeki birliklerden ilk raporları almaya başlamıştı. Saat 05.10’da Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak ilk raporunu vermiş; kendisi ve komuta kademesinin Hatay’a “hareket edeceğini arz etmiş”, Cumhurbaşkanı “uygun bulmuştu”. Saat 07.00’de iki askerî ambulans uçağı Ankara, Etimesgut havaalanında harekete hazır hâle gelmişti. TCG İskenderun, Bayraktar ve Sancaktar çıkarma gemilerine “seyre hazır” emri verilmişti (AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’ün yetersiz oluşu Süleyman Soylu tarafından dillendirilirken; Hulusi Akar depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta “Bütün bölgede 7.500 civarında Mehmetçik çalışmalarını sürdürmekte” demişken; depremin ardından, 33 dakika içinde hazır olduğu açıklanan Malatya’daki 2. Ordu Komutanlığı’nın emrinde 120.000 asker varken ve Millî Savunma Bakanlığı’nın 2021 Faaliyet Raporu’na göre TSK’nın personel sayısı, 390.960’sı askerî personel olmak üzere toplam 430.577’yken ve teçhizatı, akaryakıtı, iş makineleri, uçar ve yüzer birlikleri, sahra hastaneleri ve mutfakları varken, bu konu bir süre daha tartışılacak).
İTFAİYECİLER
İNSANLAR KAÇARKEN KOŞARAK YARDIMA GELENLER
Alevlerle savaşma deneyiminin verdiği cesaretle deprem bölgesindeki arama-kurtarma çalışmalarında umut olan; yüzlerce insanı tekrar günışına kavuşturan; Türkiye’nin dörtbir yanından itfaiyeciler kurtarma çalışmalarına ciddi bir katkıda bulundu. Depremlerin ardından sadece Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı itfaiye arama kurtarma ekibi 432 kişiyi enkazdan sağ olarak çıkardı. Depremden etkilenen bölgelerde yaşayan bazı itfaiyeciler henüz kendi ailelerini görmeden enkaza koştu; bazıları yaralarını ekip arkadaşlarından saklayıp çalışmaya devam etti. Kimileriyse kilometrelerce öteden geldiler; aralarında 1999 Depremi’nde bölgede çalışan Düzce, Kocaeli, Sakarya ekipleri de vardı. 6-7 gün uyumadan, dinlenmeden çalışan, tuttukları her elde biraz daha güç bulan; bazen gördükleri acı manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamayan itfaiyeciler “Enkazda bir canlıya ulaştığımız zaman o sevinçle 24 saat dinlenmiş gibi oluyoruz” dediler. Gaziantep’te depremin 129. saatinde enkazın altından çıkardığı kediyi sahiplenerek “Enkaz” adını veren Mardin İtfaiyesi’ne bağlı İtfaiye Eri Ali Çakas, güvercinleri dahi yıkık yuvalarında bırakmayan Konya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri ve enkazdan çıkardıkları 2 milyon doları tereddütsüz yetkililere teslim eden Gaziantep İtfaiyesi ve ilk günden itibaren koordine olarak enkazların altıdan 557 kişinin sağ kurtarılmasını sağlayan 1.324 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye arama kurtarma ekipleri unutulmayacaklar arasına yazıldı.
Hiçbir talimat beklemeden hazır hâle gelen madenciler, bir afette daha hızlı organize olma becerilerini gösterdiler.
SAĞLIK GÖREVLİLERİ
FELAKETI UMUDA ÖLÜMÜ HAYATA…
Depremlerin ardından herkesin gözü arama-kurtarma çalışmalarındaydı; ancak kurtarılanların hayata tutunması için durup dinlenmeden, çok zor koşullar altında çalışan bir grup daha vardı: Sağlıkçılar. Depremin vurduğu hemen bütün şehirlerde, depreme en dayanıklı binalardan olması beklenen hastanelerden yıkılan olmuş; 448 sağlık görevlisi enkaz altında yaşamını yitirmiş; 528 sağlıkçı yaralanmıştı. Bölgeye Türkiye’nin ve dünyanın her köşesinden yardıma gelen sağlık görevlileri hemen işe koyulmuş; bazıları birkaç saat içerisinde çok sayıda sahra hastanesi kurmuştu. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre 10 ildeki sağlık tesislerine dışarıdan gelenlerle birlikte bölgede görev yapan sağlıkçıların sayısı 140 binin üzerine çıktı. İçlerinde gönüllü olarak bölgeye gelen tıp fakültesi öğrencileri de vardı, kilometrelerce yolu otostopla kateden hemşireler de…
Bu sağlık birimleri, yaralıları tedavi etmekten doğum yaptırmaya, salgın hastalıkları önlemeden ölülerin teşhisine çok kritik görevler üstlendi. Yalnız insan sağlığı için değil, veteriner kliniklerinde hayvanların kurtarılması için de çalıştılar. Hastanelerin ve yaralıların son durumunu anlatan deprem bölgesi tabip odası başkanları, ambulans hizmetinin yetersiz olduğunu, hastanelerin hasar gördüğünü, otopsilerin “yığıldığını”, sağlık çalışanlarının insan üstü bir çabayla çalıştığını aktardı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, deprem bölgesine gönüllü giden çok sayıda sağlık çalışanı olduğunu ama sağlık malzemelerinin eksikliği nedeniyle müdahalede zorlandıklarını belirtti. Türk Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise günlerce aralıksız çalışan meslektaşlarının yerini almak için yaptıkları yardım taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi.
Belediyelere bağlı itfaiye ekipleri, arama kurtarma çalışmaları sırasında binlerce insanın hayata yeniden dönmesini sağladı.
SİVİL TOPLUM
DAYANIŞMANIN UMUT VEREN YÜZLERİ
Deprem süresince sivil toplum kuruluşları, pek çok kişi için güvenilir, hızlı, şeffaf ve yararlı bir alternatif olarak öne çıktı. Bu örgütlerin bürokratik engellere takılmadan hızla organize olabildiklerini; otonom bir şekilde, yönlendirme beklemeden harekete geçebildiklerini; beklenmedik zor sorunlara demokratik çözümler bulabildiklerini; işbirliği içinde çalışabildiklerini; bizden/onlardan demeden yardım eli uzatabildiklerini ve sonuçta arkalarına aldıkları halk desteğinin sağladığı meşruiyetle tek başına bir güç olabildiklerini gördük. Felaket anının travmasını başkalarına faydalı bir iş ortaya koyarak, gerçek anlamda bir kamu hizmeti üretme isteğiyle atlatan gönüllülerin belki de hiç amaçlamadan ortaya bir alternatif olarak çıkması, zaman zaman siyasetçilerin hedefi hâline gelmelerine de neden oldu.
Ancak tamamen enformel ve kendiliğinden hareket eden gönüllülerden dernek, vakıf gibi formel örgütlere, meslek odalarından taraftarlara, cemaatlerden mahalle gruplarına, AHBAP’tan İHH’ye, BaBaLa Tv’den İhtiyaç Haritası’yla birlikte hareket eden DasDas’a, belgelerin başında nöbet tutan avukatlardan çocuklara sinema kuran öğretmenlere, aşevleri açan Michelin yıldızlı şeflerden köylere erzak götüren motokuryelere, setlerini kapatıp karavanlarını deprem bölgesine getiren sinemacılardan sosyal medya fenomenlerine sivil dayanışma, başka bir müşterek iradenin mümkün olduğunu hatırlattı. Gerek deprem bölgesinde gerekse yaşadıkları şehirlerde seferber olan, enkaz kaldıran, giydiren, doyuran, barındıran, güldüren kadın-erkek, genç-yaşlı herkes bu büyük felaketin umut veren yüzleri oldu.
140 binin üzerinde sağlık çalışanı, depremin yaralarını sarmak için çok zor koşullarda çalıştı.
SOSYAL MEDYA / MEDYA
BASININ ZOR SINAVI
“Savaşta ilk kayıp hakikattir” sözü 2 bin 500 yıl önceye gidiyor. Refleksleri zayıflamış/zayıflatılmış geleneksel medyanın teyit etme ve doğru bilgiyi yaygınlaştırma hızının, sosyal medyaya yetişemediği doğal afetleri de buna eklemek gerekir. Sosyal medyadan yapılan çağrılar çok sayıda canın kurtarılmasını, yardım ulaşmayan bölgelere ulaşmak için halkın koordine olmasını, ana akım haber kanallarında deprem bölgesi dışına ulaşmayacak seslerin duyulmasını sağladı. Deprem haberlerinin ilk duyulduğu anlarda bazı illerden veri akışının kesilmesiyle ortaya çıkan sessizlik, yıkımın ilk habercisi oldu. Deprem bölgelerinde 23 basın mensubunun hayatını kaybetmesinin ardından, yerel medya 5 Şubat tarihinde donup kaldı. Yalnız Adıyaman’da 11 gazeteci, Yunus Emre Doğan, Kemal Öner, Hidayet Özdemir, Ruhi Akan, Burak Alkuş, Aynur Göksu, Fatih Bayın, Mehmet Ünsal, Yaşar Hamurcu, Zübeyir Pektaş, Muhammed Akan yaşamını yitirdi.
Ancak teyit edilmemiş haberler doğru bilgiden daha hızlı yayıldı; başka afet bölgelerine ait görüntüler; “depremi Amerikalılar yaptı” gibi komplo teorileri ve sansasyonel iddialar panik yarattı, vakit kaybettirdi, kutuplaşma ve ayrıştırmaya hizmet etti, dolandırıcılara kapı açtı. Yapay zeka ile oluşturulmuş görüntüler, dezenformasyona ve karmaşaya eşlik etti. Erişime engellenmiş sitelere girmeyi sağlayan VPN kullanımı, engellemenin ardından ülke çapında %186 arttı. Bu süre zarfında enkaz altından mesaj gönderenlerle iletişimin kesilmesi, hayatların riske atılmasına kapı açtı.
Yalan haberin antidotunun sorumlu habercilik olduğu, afet haberciliğiyle ilgili uzmanlaşmış muhabirlerin varlığının ne kadar kritik bir önem taşıdığı bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyunun depremzededen mikrofon kaçıran haberciyle, onun sesini-ihtiyacını ulaştırmaya çalışan, acısını görmezden gelmeden olabildiğince fazla veriyi kamuoyuna iletmeye uğraşan gazeteci arasında yaptığı ayrıma; giderek artan öfkenin kutuplaşmış toplumun “düşman” addettiği muhabirlere yansımasına tanık olundu. Kolluk kuvvetlerinin habercinin güvenliğini sağlayarak işini yapmasını kolaylaştırmak yerine, zorlaştırdığı, engellediği durumlar da bildirildi.
RTÜK, “özgürce kanaat oluşumunu engelleme” gibi yeni bir gerekçeyle Halk TV, Tele1 ve Fox TV’ye bir dizi ceza verdi. Avesta Yayınları ve Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in web sitesine, ayrıca Erbil’den yayın yapan Rudaw ve Botan International’a erişim engellendi. Provokatif paylaşım gerekçesiyle pek çok gözaltı ve tutuklama yapıldı. Twitter hesabından çalışmaların yetersiz olduğunu belirten paylaşımlar yapan siyaset bilimci Özgün Emre Koç, ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakılırken, gazeteci Merdan Yanardağ ve Enver Aysever için “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Urfa’nın Birecik ilçesinde yıkılan bir binayı görüntüleyen Mezopotamya Ajansı muhabiri Mahmut Altıntaş ve JINNEWS muhabiri Sema Çağlak gözaltına alındı.
Kahramanmaraş depremlerinin akıllarda kalacak medya simgesi, “mucize kurtuluş” haberciliği olarak da tarihe geçti. Afetten önce kamuoyunu uyarma ve hazırlama, afet sırasında mucize ile gerçek arasında denge kurma sorumluluğunun yerine getirilmediği nice örnek yaşandı. Zaman zaman naklen yayınlarda arama-kurtarma çalışmalarının sekteye uğratıldığı gelişmelere tanık olundu. Gerçekler zaten dramatize edilmeye gerek bırakmayacak kadar ağırken, kimi yayınların arkasına konan müzikler, travmaları derinleştirecek afetzede görüntüleri ve kimi gazetelerin sorumsuz yayınları acıları derinleştirdi.
SPORCULAR/TARAFTARLAR
EZELİ REKABETTEN EBEDİ DOSTLUKLARA
6 Şubat sabahı korkunç yıkımın henüz tam olarak idrak edilemediği anlarda, spor dünyasından ilk olarak Volkan Demirel’in yardım çığlığı duyuldu. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan, millî takımda 63 maça çıkan dünün futbolcusu, bugünün teknik direktörü ağlayarak görev yaptığı Hatay’a dikkati çekti. Onun ve eşi Zeynep’in çağrısı sosyal medya sayesinde yankı buldu; milyonlara ulaştı. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli demeden kişiler, kulüpler, kurumlar her koldan örgütlenmeye başladı. Yine bir dönem Galatasaray’da forma giyen Gökhan Zan, doğduğu şehir olan Hatay’ın dörtbir yanından paylaşımlarla durumun aciliyetini milyonlara duyurdu.
Bu yardım seferberliği sadece İstanbul’a değil, ülkenin dörtbir köşesindeki kulüplere de yayıldı. Pazar günü Süper Lig maçına sahne olan Hatay’ın stadyumu aşevi olarak kullanıldı, Konyaspor’un stadyumu depremzedelere tahsis edildi. Federasyonlar da yardım kampanyalarında yerini aldı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu’nun bölgeye gönderdiği offroad araçları, tırlarla girilmeyen bazı köylere ulaşılmasını sağladı.
Kariyerine İtalya’da devam eden Merih Demiral’ın kendi inisiyatifiyle meslektaşlarıyla görüşmesi üzerine Cristiano Ronaldo, Lionel Messi, Kylian Mbappé, Harry Kane, Erling Haaland ve Kevin de Bruyne gibi süper yıldızların imzalı formaları açıkartırmayla satılmasına başlandı. NBA’deki temsilcilerimizden Furkan Korkmaz da takım arkadaşlarından James Harden ve Joel Embild’in formalarını açıkartırmaya koydu. 2005’te oynanan Fenerbahçe derbisinin son bölümünde kaleyi koruyan Beşiktaş’ın eski forveti Daniel Pancu’nun eldivenleri yine depremzedelerin yararına satıldı. “Asla yalnız yürümeyeceksin” tezahüratıyla da marka olan Liverpool’la Everton 13 Şubat’ta oynadıkları derbi maçında giyilen formaları yine Türkiye ve Suriye’de depremden etkilenenler yararına açıkartırmayla satışa sunuldu. Semih Saygıner’in ilk dünya şampiyonluğunu kazandığı istekasından Mete Gazoz’un Olimpiyat altınını aldığı oka birçok obje, Socrates derginin kurduğu sitede depremzedeler yararına açıkartırmaya çıkarıldı.
Deprem bölgesinde görev yapan çok sayıda gazeteci, basın kartları olmadığı gerekçesiyle haber yapmalarının engellendiğini bildirdi.
Sporun kayıpları
Hatayspor’lu Christian Atsu, kaldığı otelin enkazından kurtarılamadı. Ölen binlerce insan arasında, sporcuların adları da akıllara kazındı. Kahramanmaraş İstiklal Spor 4 futbolcusunu
Hakan Doğan, Taner Kahriman, Saruhan Bolat ve Burhanettin Sever’i kaybetti. ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi takımlarından Çankaya Üniversitesi’nde forma giyen 30 yaşındaki millî basketbolcu Nilay Aydoğan; Tekvando Millî Takımı antrenörlerinden Cemal Toman ile eşi Songül Toman; Hatayspor’da malzemeci olarak görev yapan Onur Akdeniz; Yeni Malatyaspor’un 28 yaşındaki kalecisi Ahmet Eyüp Türkaslan; İskenderunspor’un kaleci antrenörü Uğur Kurt ve atletik performans antrenörü Halil İbrahim Ölmez; Rasus Kimya Hatay Voleybol Takımı’ndan Gözde Öztürk, Dilek Mucuk ve Ahsen Baş; Malatya Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Mehmet Can Ağırbaş, Emincan Kocabaş ve Murat Çiloğulları; Merinos Voleybol’un 27 yaşındaki smaçörü Betül Çoban Çakır ve voleybolcu eşi Bedrettin Çakır; güreşçiler Ahmet Taş, Mehmet Eskisarılı, Ali Gürsoy ve Aslan Ekiz, Eray Şimşek, Halil İbrahim Erdine, Hasan Sarıtürk, Ozan Datlı ve Ahmet Durman; Adana Tenis Dağ ve Su Sporları Kulübü sporcuları Yağız Uçurum ve Yağmur Uçurum; Kahramanmaraş Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde tenis antrenörü olarak görev yapan Tuba Pidecioğlu; millî hentbolcu Cemal Kütahya; binici Semanur Baysal ve Turgutlu Belediyesi Espor oyuncusu Gizem Harmankaya…
Turnuva için Adıyaman’a gelen 39 kişilik Gazimağusa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol kafilesinden 34’üne kaldıkları otel mezar olurken, adları “Melekler Takımı” olarak yazıldı.
Trabzonspor’un, gelirini depremzedelere bağışladığı Basel maçını izlemek için kente akın eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarlar, bordo mavililerle buluşup, kucaklaştı.
ULUSLARARASI YARDIMLAR
SINIRLARIN ÖTESİNDEN TÜRKİYE’YE UZANAN ELLER
Kahramanmaraş depremlerinin ardından arama kurtarma çalışmalarına katılmak için afet bölgesine koşanlar arasında sınır ötesinden gelen ekipler de vardı. 15 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre 100 ülke yardım teklifinde bulunmuş, 76 ülkeden 7.606 kişi sahadaki çalışmalara destek olmuştu. O tarih itibarıyla 712 kişinin daha yurtdışından gelmesi bekleniyordu. Bu ekipler içinde mühendisler, askerler, itfaiyeciler, sağlık ekipleri, arama kurtarma köpekleri vardı. Ayrıca birçok ülke yüklü miktarda maddi yardımda bulunmuş; bağış kampanyaları düzenlenmişti.
6 Şubat’taki depremlerin ardından Türkiye’ye yardım gönderen ilk ülke 370 personel ile bölgeye ulaşan Azerbaycan ekibi oldu. Avrupa Birliği, tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Türkiye için düzenlerken Avrupa’dan Türkiye’ye ilk ziyaret ilişkilerin son dönemde gergin olduğu Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’dan geldi. Dendias iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için depremlere gerek olmaması dileğini paylaştı.
Gerilimin yüksek olduğu İsrail ve Ermenistan’ın dışişleri bakanları da Türkiye’yi ziyaret ederek normalleşme sürecinin hızlanacağı işaretini verdi. Yardım kampanyaları başlatan, 10 bin evlik bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ise depremler sonrası Türkiye’ye gelen ilk uluslararası lider oldu. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, iki yıldır görevde olmasına rağmen depremlerin ardından ilk defa Türkiye’ye ayak bastı; deprem bölgesini helikopterle inceledi. Çin, Hindistan, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Irak, Pakistan, Kanada, Tayvan, İskandinav ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanısıra savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’dan da destek ve yardımlar ulaştı. Sahra hastaneleri kuranlar, maaşlarını bağışlayan milletvekilleri, ulusal yas ilan edenler, saygı duruşunda bulunanlar, binalarını kırmızı-beyazla aydınlatanlar hafızalara yazıldı.
1999 depreminde de özellikle Yunanistan, Ermenistan ve İsrail’in yardımları karşısında kamuoyunda sevinçli bir şaşkınlık oluşmuş, gazetelerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu varmış!” manşetleri minnettarlıkla birlikte önceden varolan önyargıları da eleştirmişti.
DÖRT AYAKLI KAHRAMANLAR
PROTEO, KÖPÜK, ŞİLAN VE DİĞERLERİ
Depremlerin ardından birçok ülkeden kurtarma ekipleri peş peşe afet bölgelerine gelirken, bir kısmı yanlarında felaket süresince büyük rol oynayan arama kurtarma köpeklerini de getirdi. Türkiye’den ekiplerin arasında da özel olarak insan kokusunu tespit etmek için eğitilmiş köpekler vardı. Eğitimli kurtarma köpekleri, insanlardan 10 bin kat daha iyi koku alma ve 50 kat daha iyi işitme özellikleriyle yüzlerce kişinin kurtarılmasına vesile oldu. AFAD ekipleriyle çalışan Köpük, cam kırıklarıyla yaralanan patilerine rağmen tek başına 5 kişiyi tespit etti. Sarıyer Belediyesi’nin Şilan’ı 16 saat aralıksız çalışıp 3 kişiyi kurtardıktan sonra yorgunluktan adeta baygın düşmüşken fotoğraflandı. Türkiye’de yasaklı ırklar listesine alınan Leo adlı pitbull ise 135. saatte 1 kişinin kurtarılmasını sağladı. Kurtarma çalışmaları sırasında hayatını kaybeden Meksika ekibi (SEDENA) üyesi “yoldaş” Proteo ise hiç kuşkusuz hem milletlerarası hem türler arası dayanışmanın sembolü oldu.
KARANLIĞIN İÇİNDE UMUT HİKAYELERİ
SİVİL TOPLUM
Depremin dehşeti, hayatta ve uzakta olanlarımıza da nasıl ve ne zaman çıkılabileceği belli olmayan koyu bir karanlık gösterdi. Ancak felaketin kalbinden çıkan öyle insanlar vardı ki, en karamsar anlarda nezaketleri, neşeleri, dirayetleriyle bir gün gelip yeniden gülebileceğimizi, bu yarayı sarabileceğimizi hatırlattı.
EN ZOR ANDA NEZAKET
Hatay’da depremin 4. gününde enkazdan çıkarılmayı bekleyen kadının “Teşekkür ediyorum, hiç tanımadığınız insanlar için buradasınız. Allah razı olsun, Allah sizi düşürmesin. Hiçbir tanıdığınız düşmesin bu duruma. Tam ümidimi kesmiştim biliyor musun? Dedim artık bırakın uyuyacağım ben, üşüdüm. Zaten kimse de gelmedi. Üzerimizden geçip gidiyorlardı. Burası tehlikeli diye girmek istemediler herhalde. Onlar da haklı” sözleri unutulmayacaklkar arasına kaydedildi.
KURTARILDI VE YARDIM ETMEK İSTEDİ
Hatay’da yıkılan binanın enkazında arama-kurtarma çalışması yapan ekipler, depremden 24 saat sonra göçük altından 26 yaşındaki Hatice Şeren’i kurtardı. Şeren, henüz sedyedeyken “Hiçbir yerimde hasar yok. Burada kalıp annemin, babamın çıkmasına yardımcı olayım” dedi. Genç kız hastaneye sevk edilirken ekipler, Hatice’nin ailesini de kurtarmak için çalışmaları sürdürdü. Depremin dördüncü günü 83. saatte kurtarılan 23 yaşındaki Onur Mermer de “Hastanede 4-5 saat tedavi gördükten sonra taburcu olup eve gittim. Fakat, yakınlarım enkaz altında olduğu için dayanamayıp enkaz yerine geldim. Enkazlarda akrabalarım, arkadaşlarım ve yakınlarım vardı. Enkazdaki çalışmalara yardım ediyorum” dedi.
MUHABBET KUŞUNU BIRAKMADI
Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk, depremden 55 saat sonra, elinde tuttuğu muhabbet kuşuyla enkazdan sağ çıkarıldı. Yaklaşık 3 saatlik çalışmanın ardından ulaşılan Berat, ambulansa götürüldüğü sırada teyzesini görünce sağlık ekiplerinden durmalarını istedi ve muhabbet kuşunu, yanına çağırdığı teyzesine verdi. Teyze, yeğeninden aldığı kuşu önce bağrına bastı, sonra da çevreden bulduğu ekmekten yedirdi, şişe kapağından su içirdi. Hatay’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan tıp fakültesi öğrencisi Kerem Çetin de arama kurtarma ekiplerinden önce kedisi Çilek’in kurtarılmasını rica etti, her ikisi de sağ salim çıkarıldı.
İLK AKLINA GELEN KİTAPLARIYDI
Antakya ilçesi Ürgen Paşa Mahallesi Altınevler Sitesi’nin enkazından çıkarılan yaralı 19 yaşındaki Gürkan Öztürk, ambulansla taşınırken sağlık görevlisinin “En çok neye üzüldün” sorusuna “Depremde her şey gitti, kitaplarıma yazık oldu. YKS’ye 5 ay kaldı. Ona çok üzüldüm, çünkü sınavda onlar bana lazım. Taburcu olur olmaz sınava çalışmaya başlayacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine sağlık görevlisi, gencin kitaplarının temin edileceğinin sözünü verdi.
ENKAZDAN SİGARASIYLA ÇIKTI
Adıyaman’da depremin 3. gününde arama kurtarma ekipleri tarafından enkaz altından çıkarılan 58 yaşındaki Soner Tuğtekin’in elindeki sigara ile molozların arasından çıktığı anlar sosyal medyaya yansıdığında, özellikle tiryakiler onu çok iyi anlamıştı. Tuğtekin, enkaz altında kaldığı süre boyunca yanında yalnızca su ve sigara olduğunu; çok sigara içmekten çakmağının gazı bitince kumandanın pillerini parçalayıp, kablolarını birbirine çarptırarak ateş çıkardığını söyledi. “Yardım için bağırıyorduk. Cevap gelince sigaraları art arda yakmaya başladım. Elimde de çıktığımda o yüzden sigara vardı. Hastaneye gitmek istemedim çünkü Hatice’mi bırakmak istemedim. Hastaneye gidince verdikleri serumu bırakıp enkaz alanına gittim. Eşimin cansız bedeninin çıkarıldığı 4. güne kadar kaldırımda yattım” sözleriyle anlatmıştı hikayenin gerisini…
‘MUAYENE OLMADAN İÇMEM’
Hatay’da depremden 72 saat sonra aynı binanın enkazından 4 kişi kurtarıldı. Enkazdan annesiyle birlikte çıkarılan 5 yaşındaki kız çocuğunun, ekiplerin su isteyip istemediği sorusuna, “Yok daha muayene olmadım” yanıtını vermesi nadir gülümseme anlarından oldu.
Türkiye, 6 Şubat Pazartesi günü saat 04.17’de meydana gelendepremle sarsıldı. Merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesiolan 7.7 büyüklüğündeki deprem Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır,Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, Elazığve Hatay’ı vurdu. (26 Şubat itibarıyla) kimliği belirlenen 44 bin 374insanımız depremlerde hayatını kaybederken 184 kişi hakkında datutuklama kararı verildi. Kahramanmaraş depremleri yarattığı yıkım,yardımların ulaştırılmasındaki gecikmeler ve siyasi tartışmalarlaolduğu kadar siyasetin çok üstüne çıkan, genç-yaşlı herkesi ortak biracıda birleştiren sivil dayanışmayla da tarihe yazıldı.
Türkiye’nin en uzun günü
1.GÜN 6 ŞUBAT 2023 PAZARTESİ
Ülkemiz 6 Şubat’a, sabaha karşı 04.17’de merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan depremin haberiyle uyandı. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve AFAD, depremin büyüklüğünü önce 7.4 olarak açıklayıp ilerleyen saatlerde 7.7 olarak revize etti. Avrupa-Akdeniz Sismoloji Merkezi (EMSC) ise depremin Gaziantep merkezli, 7.8 büyüklüğünde olduğunu duyurdu. Yerden 7 kilometre derinlikte meydana geldiği tespit edilen deprem, yaklaşık 1 dakika sürdü; Kahramanmaraş, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Diyarbakır, Şanlıurfa, Adana, Adıyaman, Hatay ve Kilis’te etkili oldu; 10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkiledi; 16 ülkede hissedildi; Suriye’nin İdlip, Halep, Hama, Lazkiye, Tartus ve Rakka vilayetlerinde de yıkıma neden oldu.
Depremin ardından neredeyse 1 saat boyunca AFAD deprem verileri haricinde resmî bir açıklama yapılmazken, ilk açıklama İletişim Başkanlığı’ndan geldi. Ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından “Bütün ekiplerimiz teyakkuz hâlinde. Dördüncü seviye alarm ortaya koyduk. Bu, 1 yardımı da içeren bir alarmdır” açıklaması yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “İlgili tüm birimlerimiz AFAD koordinasyonunda teyakkuz hâlindedir” dedi. Erdoğan ayrıca “Depremden etkilenen 10 ilimize mevcut valiliklerimizin yanısıra onlarla birlikte çalışacak 10 vali daha görevlendirilmiştir. TSK ve belediyelerimiz başta olmak üzere afet çalışmalarında eğitime sahip kurumlarımız göreve çağrılmıştır” dedi. Soylu, cep telefonlarının zorunlu durumlar dışında kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyor ve Türkiye’nin birçok noktasından arama kurtarma ekiplerinin deprem bölgelerine sevk edildiğini aktarıyordu. Yetkililer hasarlı binalara girilmemesi, arama-kurtarma ekipleri için yolların açık tutulması uyarılarında bulunuyordu.
Depremlerin ardından ilk saatlerde İstanbul’dan 968’i arama-kurtarma gönüllüsü 1.075 kişilik, Azerbaycan’dan ise 370 kişilik ekipler deprem bölgesine doğru yola çıkarken, diğer ülkelerden de taziye ve destek mesajları iletiliyordu. Saat 07.00 civarında Millî Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada “TSK İnsani Yardım Tugayı unsurları ile AFAD’ın talepleri kapsamında nakliye uçakları göreve hazırdır. Taleplerin karşılanması için koordinasyona başlanmıştır” denirken, İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinden de bölgeye ekiplerin sevk edildiği açıkladı.
Deprem bölgesindekiler ise kimi yalınayak, kimi pijamalarıyla evlerinden fırlamış; molozların arasında, buz gibi havada enkaz altındakilere sesleniyordu. O anları anlatanlar, kimsenin ne yapacağını bilmediğini, çaresizce ağlamaktan başka pek bir şey yapamadıklarını söylüyor. Hava ağardıkça facianın boyutları da ortaya çıkıyordu, ancak telekomünikasyon hatlarının çökmesi nedeniyle özellikle bazı şehirlerden haberler Türkiye’nin geri kalanına çok gecikmeli olarak ulaşıyordu. GSM operatörlerinin kapasite artırdığı söylense de sorun devam ediyordu.
Denetime tabi kamu binaları depremde yerle bir olmuş; İskenderun, Antakya ve Adıyaman’daki devlet hastaneleri, Hatay’daki polis evi, pisti yarılan Hatay Havalimanı ve otoyollar kullanılamaz hâle gelmişti. Kızılay Başkanı Kerem Kınık “Yollarda 50 metrelik fay kırığına araçlar düştü. Yollarda kar ve buz var. Viyadüklerde çok ciddi hasarlar var” diyerek vatandaşları yardım için yola çıkmadan önce sabırlı olmaya çağırmıştı. Kahramanmaraş ve Gaziantep sivil uçuşlara kapatılmıştı. Enerji Bakanı Fatih Dönmez, deprem nedeniyle 30 trafo merkezinde hasar olduğunu açıklamış; BOTAŞ, deprem bölgelerine doğalgaz akışının durdurulduğunu belirtmişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam saatlerinde yaptığı açıklamada depremler nedeniyle 7 gün süreyle millî yas ilan edildiğini duyurdu. Türkiye genelinde tüm okullar 13 Şubat’a kadar tatil edildi; YÖK Başkanı, depremden etkilenen 10 ildeki yükseköğretim kurumlarında bahar yarıyılı eğitim ve öğretim dönemine ara verildiğini bildirdi. Tüm spor ve kültür-sanat etkinlikleri durduruldu. TBMM’nin Genel Kurul çalışmalarına 1 hafta ara verildiği duyuruldu.
İkinci deprem
Bölgede yaşayanlar sabaha karşı saatlerde meydana gelen ilk depremin ardından ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Saat 13.24’te bu sefer merkezüssü Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir başka deprem oldu. Yine yerin 7 kilometre derinliğinde yaşanan deprem, Ankara’dan Karadeniz’e geniş bir bölgede hissedildi. İkinci depremde, ilk depremde hasar gören binalardan yıkılanlar oldu. Artçı sarsıntılardan da büyüklüğü 6.0’nın üzerine çıkanlar vardı. İskenderun Limanı’nda konteynerlerin bulunduğu noktada da yangın çıkmıştı.
Hava kararırken bölgeden gelen haberlerde havanın çok soğuk ve yağışlı olduğu; battaniye, gıda, ısınma, barınma ihtiyaçlarını karşılayamadıkları; insanların kendi imkanlarıyla yakınlarını kurtarmaya çalıştığı duyuluyordu. Arabası olanlar şehrin dışına çıkmaya çalışırken yollar kilitlenmişti. Akaryakıt istasyonlarında kilometrelerce uzanan kuyruklar vardı. Enkaz altında olanlar için de kurtulanlar için de zor bir gece başlıyordu.
Cüneyt Özdemir’in Youtube yayınına katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in 60 bin nüfuslu bir ilçenin “yarısının yok olduğunu” söylemesi, ardından TİP Hatay Milletvekili Barış Atay’ın “Hatay Türkiye’nin bir ili değil mi sorusunu soruyorum. Değil yardım hiçbir şey gelmemiş. Enkaz altındakileri kendi imkanlarıyla kurtarmaya çalışanların çalışmalarının doğru olup olmadığını söyleyecek bir görevli bile yok. Burada bir kurum, bir erk, AFAD yok, çaresizce yıkılmış binalara bakan insanlar var. Burası terk edilmiş durumda” sözleri afet karşısında çaresizliğin boyutlarını gösteriyordu. Bölgeden bildiren muhabirlerin haberlerinde depremzedelerin gün boyunca 112 ve 155’e ulaşmaya çalıştığı, ama başaramadığı; su ve sıcak çorba bile olmadığı söyleniyordu.
Saat 04.30 itibarıyla artçıların sayısı, büyüklüğü 3.9-5.2 arasında değişen 243 sarsıntıya ulaşmıştı. Kahramanmaraş depremleri, hem büyüklük hem de yarattığı tahribat bakımından 1939’da yaşanan Erzincan depreminin ardından Türkiye’nin yaşadığı en büyük deprem olmuştu.
Kurtarma görevlileri İskenderun’da çöken bir binanın bulunduğu alanda arama yaparken İskenderun Limanı’ndan dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Burak Kara
Afet bölgesinden yükselen soru: Devlet nerede?
2.GÜN 7 ŞUBAT 2023 SALI
Türkiye depremin ardından ikinci güne gözlerini açarken, deprem bölgesinde birçok vatandaş geceyi sıfırın altına düşen karlı havada sokakta geçirmişti. Bazıları kenti terk ederken, yıkılan evlerinin altında yakınları kalanların yaktıkları ateşlerin etrafında endişeli bekleyişi sürüyordu.
Özellikle ilk anda hasarın büyüklüğü anlaşılamayan Hatay’da bulunanlar, belki de hayatlarının en zor gecesini geçirmişlerdi. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, Hatay ilçe ve köyleri dahil bin 500 binanın yıkılmış olabileceğini, Antakya’daki binaların %90’ının kullanılmaz olduğunu söylüyordu. İskenderun Limanı hâlâ yanıyordu. 25 saatin ardından kameraların karşısına geçen Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu.
Bu sırada yardım çalışmalarının “sistemsizliğine” yönelik eleştiriler de yükselmeye başlamıştı. Yiyecek, barınma, ısınma büyük sorundu. Bölgede mikrofon uzatılan hemen herkes AFAD ekiplerini görmemekten yakınıyor, tekrar tekrar “devlet nerede?” sorusunu soruyorlardı.
Deprem bölgesini ziyaret eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, paylaştığı videoda “Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalanmayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyasetinin sonucudur” diyordu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz da Pazartesi sabah saatlerinden beri yaptığı paylaşımlarda, madencilerin bölgeye gitmek için hazır olduğunu, bir an önce uçakla götürülmeleri gerektiğini söylüyordu.
Öte yandan 1 gün önce Şanlıurfa’ya giden Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Her şey kontrol altında” demişti. Nebati, “Burada sıkıntı, sosyal medyadan yayılan yanlış haberler… Bunun ciddiye alınmaması, AFAD’dan ve valilik tarafından yapılan bilgilendirmeyi dikkate almaları hususunda vatandaşlarımızdan yardım diliyoruz” açıklamasını yapmıştı.
Kritik bir an: Twitter kapatıldı
3.GÜN 8 ŞUBAT 2023 ÇARŞAMBA
AFAD’dan sabah saat 07.45 sularında yapılan açıklamada, Kahramanmaraş merkezli depremlerde can kaybı sayısının en az 12.873’e, yaralı sayısının ise 62.937’ye yükseldiği; 6.044 binanın yıkıldığının teyit edildiği bildirildi. Suriye’deki ölü sayısı ise 2.802’ye yükselmişti.
Türkiye deprem bölgesine yardım göndermek için seferber olmuştu. Ancak yardımların dağıtılması ve kurtarma/destek çabalarının koordinasyonu konusunda sorunlar halen devam ediyordu.
❱❱ Saat 16.00 itibarıyla pek çok kullanıcı, arama-kurtarma çalışmalarında yoğun olarak kullanılan Twitter’a erişmekte zorluk yaşandığını bildirmeye başladı. AFAD merkezinden konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise durumun “teknik bir sorun”dan kaynaklandığını iddia etti, “Şu anda afeti yönetiyoruz. İlgili kurumlarımız var onlarla değerlendirebilirsiniz” dedi. Şirketin, “dezenformasyon yasası” kapsamında hükümetle daha fazla işbirliği taahhüdünde bulunmasının ardından gece 01.00 itibarıyla Twitter’ın erişime açıldığı duyuruldu.
❱❱ Sosyal medyada yayılan ve Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildiği iddia edilen görüntüler üzerine Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) yazılı bir açıklama yayımlayarak, cezaevindeki firar girişimine yapılan müdahale sırasında 12 adli hükümlü ve tutuklunun yaralandığını, hastaneye sevk edilen yaralılardan 3’ünün hayatını kaybettiğini bildirdi. Açıklamanın gelmesinden önce, gazeteci Cüneyt Özdemir’in ulaştığı Adalet Bakanlığı Basın Danışmanı, görüntülerin Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda değil, Kahramanmaraş Türkoğlu 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildiğini; “isyan”ın bastırılması sırasında can kaybı yaşanmadığını söylemişti.
❱❱ Adıyaman’da deprem bölgesinde inceleme yapan Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, çalışmalardaki aksaklıkları dile getiren depremzedelerin giderek büyüyen tepkisi üzerine araçlarına binip bölgeyi terketmek zorunda kaldı. Bir gün önce, kendisini protesto edenleri dinlerken gülümsediği için tepki gören Vali Çuhadar’ın yerine geçici olarak Ordu Valisi Tuncay Sonel, Adıyaman’da görevlendirildi.
AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Defol” dedi. Reyhanlıoğlu’nun kardeşinin Kahramanmaraş Tapu Kadastro Müdürlüğü görevini yürüttüğü öğrenildi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kahramanmaraş ve Hatay’ı ziyaret etti. Erdoğan, tüm depremzedelere 10 biner lira yardım yapılacağını, hedefin 10 ilde 1 yıl içinde yeni konutlar inşa etmek olduğunu söyledi. Erdoğan, “Böylesi büyük felakete hazırlıklı olabilmek mümkün değildir” dedi. Arama- kurtarma ve koordinasyona yönelik eleştirilere de “Bununla ilgili olarak bazı haysiyetsiz, namussuz kişiler kampanya yaparak ‘Hatay’da asker, jandarma, polis göremedik’ gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar” diye konuştu. Konuştuğu bir depremzedeye “Olanlar hep oldu. Bunlar kader planının içinde olan şeyler” dedi. Erdoğan, aynı ifadeyi Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faciası sonrası da kullanmıştı.
❱❱ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Hatay Havalimanı’nın yeniden uçuşlara açılması için çalışmalara başladıklarını ve hafriyat atıklarını temizlediklerini; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, bölgeye gönderilecek yardımların toplanmaya devam ettiğini; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise Hatay İskenderun Limanı’ndaki yangının söndürülmesi için ekiplerinin yoğun şekilde çalıştığını duyurdu.
❱❱ AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Ne geziyorsun Türkiye’yi? Sen İstanbul’a bak. Defol İngiliz uşağı” dedi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, CHP’li belediye başkanlarına yönelik olarak “‘Bizim belediyemiz gitti oradaki yangını söndürdü, bizim belediyemiz geldi oradaki yangını onardı’. Siz kimsiniz ya?” sözlerini kullandı. Oktay “Devletin yapamadığını bir tane belediyenin bir tane aracı mı yapacak? Biz zaten havalimanındaki çalışmaları yapıyoruz. Siz kimsiniz ki havalimanında çalışma yapasınız? Zaten bu bizim koordinasyonumuz içerisinde yürüyen bir konu” dedi.
❱❱ Depremlerden 48 saat sonra Borsa İstanbul’da işlemler durduruldu. Borsa İstanbul bir gün önce yapılan bütün işlemlerin iptal edildiğini açıkladı ve 5 işgünü boyunca borsanın kapalı kalacağını duyurdu.
Adıyaman’da depremzedelerin tepkisi üzerine Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, bölgeyi terk etti.
OHAL ilanı, seçim tartışmaları
4.GÜN 9 ŞUBAT 2023 PERŞEMBE
Depremden sağ kurtulanlar bir yandan enkaz altındaki yakınları için mücadele ederken bir yandan da özellikle geceleri iyice zorlaşan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Hatay’da barınma hâlâ en büyük sorundu. 15 ilçesi ve yüzlerce köyü bulunan Hatay’da özellikle köylerde muhtarlardan çadır talepleri geliyor, cenazeler kaldırım kenarlarında bekletiliyordu. Hijyen ve tuvalet gibi temel gereksinimler ve iletişim sıkıntısı içinse bir çözüm bulunabilmiş değildi. AFAD, Şanlıurfa’da arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığını, buradaki ekiplerin çalışmaların sürdüğü diğer illere sevkedildiğini duyurdu. Şanlıurfa, Kilis’ten sonra arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı ikinci kent oldu. Elbistan’da “arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığını” söyleyen Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz, depremzedelerden gelen itirazlar üzerine paylaşımını sildi.
❱❱ BM yardımlarını taşıyan 6 kamyondan oluşan ilk konvoyun Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Bab el-Hava Sınır Kapısı üzerinden Suriye’ye geçirildiği duyuruldu.
❱❱ Kuzey Kıbrıs Başbakanlığı, Adıyaman’da İsias otelinin enkazında, toplam 35 kişinin cansız bedenine ulaşıldığını, oteldeki arama-kurtarma faaliyetlerinin sona erdiğini duyurdu. Otelde Gazimağusa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol takımlarından oluşan 39 kişilik kafilenin yanısıra 43 kişilik de rehber grubu kalıyordu. Adıyaman’dan KKTC’ye getirilen 8 öğrenci, 1 öğretmen ve 3 veli olmak üzere 12 kişi için devlet töreni düzenlendi.
❱❱ İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bir yıllık maaşını depremzedelere bağışladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, 3 aylık maaşını bağışlayacağını açıklarken, CHP, HDP ve İYİ Parti milletvekilleri 1aylık maaşlarını bağışladıklarını duyurdu. AK Parti milletvekillerinin de bir maaştan az olmayacak şekilde yardımda bulunacakları ifade edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AFAD’a 1 milyon liralık yardımda bulundu.
❱❱ Depremden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Genel Kurulu’nda AK Parti, MHP ve BBP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi, muhalefet tezkereye destek vermedi; sürenin 1 aya düşürülmesi için önerge verdi.
Kahramanmaraş depremlerinin ardından 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildi (altta). Ardından seçim tarihiyle ilgili tartışmalar başladı. Günün en acı haberlerinden biri bir voleybol turnuvasına katılmak üzere Adıyaman’a gelen öğrencilerin cansız bedenlerine Isias Otel enkazında ulaşılması oldu (üstte).
❱❱ Gaziantep’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “yağmalama” olaylarına OHAL yetkileriyle müdahale edileceğini belirtti; “Hedefimiz 1 yıl içinde yıkılan binaların yerine konutlarımızı zemin artı 3-4 kat olmak üzere üzere yapmak” dedi.
❱❱ Reuters’a konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisi, depremlerin yarattığı yıkımın, 14 Mayıs’ta seçim yapmanın önünde çok ciddi zorluklar çıkardığını söyledi. İYİ Parti Lideri Meral Akşener de seçimlerle ilgili “14 Mayıs’a yetişeceğini sanmıyorum. 18 Haziran’a kalacağını sanıyorum” dedi.
❱❱ CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AFAD’ın 23 Kasım 2022’de Düzce’de meydana gelen depremdeki yetersizliklerine dair kurum içerisinde hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP, “AFAD’ın depremde görevlerini zamanında ve gerektiği gibi yerine getirememesinin nedenlerinin araştırılması” için TBMM’ye önerge verdi.
Deprem öldürmez, bina öldürür
5.GÜN 10 ŞUBAT 2023 CUMA
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Adıyaman’da önünde depremzede çocuklarla birlikte yaptığı konuşmada “Çadırlarda kalmak istemeyen vatandaşlarımızın 1 yıl kira bedelini ödemek suretiyle konutlara geçmelerini sağlayacağız” diye konuştu. OHAL ilan edilmesinin gerekçelerinden birini “Maalesef bazı kendini bilmezler soygun yapıyorlar, marketleri soyuyorlar, işyerlerine saldırıyorlar” sözleriyle açıkladı.
❱❱ Kahramanmaraş’ta etrafı enkazla çevrilmesine rağmen sapasağlam ayakta kalan İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) binası “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünün doğruluğunun kanıtı oldu.
❱❱ Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Mehmet Yaşar Coşkun, Sırbistan’a gitmek üzere geldiği İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındı.
❱❱ 17 Ağustos 1999 depremini soruşturan savcılardan Ali Özgündüz, suçluların yakalanması açısından deprem bölgesinde enkazlar kaldırılmadan önce yıkılan binalardan numune alınması ve projeye aykırılıkların tespit edilmesinin önemine dikkati çekti.
❱❱ Türk Tabipleri Birliği, “Afet Bölgelerinden Çöplerin Uzaklaştırılması” başlıklı bilgi notunda felaketin yaşandığı bölgede çöp toplama alanlarının haşarat ve kemirgenlerin üreme alanları olduğuna vurgu yaptı ve bu alanlara hızla müdahale edilerek bulaşıcı hastalıkların önlenmesi çağrısında bulundu.
Arama-kurtarma ve yeniden imar
6. GÜN 11 ŞUBAT 2023 CUMARTESİ
Diyarbakır’da konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitelerin yaza kadar uzaktan eğitim vereceğini, KYK yurtlarının depremzedelere açılacağını söyledi. Öğrenciler, akademisyenler ve muhalefet karardan dönülmesi çağrısı yaptı. Erdoğan, Şanlıurfa’da “Kimi alanlarda bazı gecikmeler, aksaklıklar yaşanmıştır fakat devletimizin depremzede vatandaşlarımızın yanında olmak için verdiği samimi mücadeleyi kimse inkar edemez” dedi. Erdoğan, “Bazı şehirlerimizi başka yerlerde yeniden inşa edecek, bazılarının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Sizlerden 1 yıl süre istiyorum” sözlerini kullandı.
Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu.
❱❱ Depremlerde kimsenin hayatını kaybetmediği Hatay’ın Erzin ilçesinin belediye başkanı Ökkeş Elmasoğlu, kaçak yapılanmaya müsaade etmediğini vurguladı. Erzin’deki binalarda sadece sıva çatlakları oluştuğu görüldü.
❱❱ Iğdır’da bulunan Alican Sınır Kapısı, 35 yıl aradan sonra Ermenistan’ın yardım göndermesi için açıldı. Günlerdir Türkiye’de olan kurtarma ekibi ise Adıyaman’da 1 kişiyi hayata döndürdü.
❱❱ AFP’ye konuşan Avusturya yetkilisi, “güvenlik gerekçesiyle” Türkiye’ye yolladıkları yardım ekiplerini geri çekeceklerini söyledi. Alman arama-kurtarma ekipleri de Hatay’daki güvenlik durumuyla ilgili kendilerine ulaşan bilgiler nedeniyle faaliyetlerine ara verdi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Almanya ve Avusturya’yı Türkiye’ye iftira atmakla suçladı.
❱❱ Adana’da yıkılan bazı binaları inşa eden firmanın sahibi Hasan Alpargün, Lefkoşa’da; Gaziantep’te depremde yıkılan Bahar Apartmanı’nın hafriyatında yapılan incelemede ihmali bulunduğu belirlenen müteahhit İbrahim Mustafa Uncuoğlu, İstanbul’da gözaltına alındı. Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Mehmet Yaşar Coşkun ise tutuklandı.
❱❱ Adıyaman’daki CNN Türk muhabiri Serdar Er naklen yayın sırasında saldırıya uğradı.
❱❱ Dünya Sağlık Örgütü (WHO) depremlerin insanların hayatında uzun dönemli büyük sağlık etkileri olacağını açıkladı. Depremi “krizin üstüne kriz” olarak tanımlayan WHO, bölgede yaşayan 23 milyona yakın kişinin bundan etkilenebileceğini belirtti.
Sorumlular, soruşturmalar…
7.GÜN 12 ŞUBAT 2023 PAZAR
❱❱ Yaklaşık 50 bin firmayı temsil eden TÜRKONFED’in hazırladığı rapor, hayatını kaybedenlerin sayısının 72.663’e kadar çıkabileceğini söyledi. Raporda depremlerin 84.1 milyar dolarlık mali hasar yaratacağı da hesaplandı.
❱❱ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, depremde yıkılan binalarla ilgili sorumluluğu olduğu değerlendirilen 134 şüpheli hakkında işlem yapıldığını, 3’ünün tutuklandığını, 7’sinin gözaltında olduğunu, 7 şüpheli hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduğunu duyurdu. Bozdağ, 114 kişinin gözaltına alınmak üzere arandığını dile getirdi. Adıyaman’da yıkılan çok sayıda binanın müteahhidi olduğu belirlenen Yavuz Karakuş ve Sevilay Karakuş, İstanbul Havalimanı’nda Gürcistan’a kaçmaya çalışırken yakalandı. Yavuz Karakuş, her şeyi “usulüne göre” yaptıklarını o yüzden vicdanının rahat olduğunu söyledi.
Yurtdışına çıkmaya çalışırken yakalanan müteahhit Yavuz Karakuş, “Vicdanım rahat” dedi.
❱❱ Güvenlik tehditleri nedeniyle deprem bölgesindeki kurtarma faaliyetlerine ara veren Avusturya Savunma Bakanlığı, Türk ordusunun kendilerini korumaya başlaması üzerine çalışmalarına geri döndüklerini açıkladı. 25 kişilik sivil İsrail ekibi de “yakın güvenlik tehdidi” nedeniyle özel jetle Türkiye’den ayrıldı.
❱❱ Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, deprem bölgelerini ziyaret eden ilk Avrupalı bakan oldu. Dendias, “Türkiye ve Yunanistan ilişkileri yumuşatmak için bir depremi daha beklememeli” diye konuştu.
❱❱ Yardım kampanyaları başlatan, bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, depremlerin ardından Türkiye’yi ziyaret eden ilk lider oldu. Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yapılmadı.
❱❱ Arama-kurtarma çalışmalarına katılmak üzere Meksika’dan getirilen kurtarma köpeği “Proteo” hayatını kaybetti. Meksika Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında “Büyük yol arkadaşımız, köpeğimiz Proteo’yu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türkiye’deki kardeşlerimizin aranması ve kurtarılmasında Meksika delegasyonunun bir üyesi olarak görevini yerine getirdin. Kahramanca çalışman için teşekkür ederiz” denildi.
❱❱ Sanatçı Haluk Levent, kurucusu olduğu Ahbap Derneği’nde depremzedeler için toplanan bağışların 1 milyar lirayı geçtiğini belirterek, bundan sonra bağışların AFAD’a yapılmasını istedi.
❱❱ Babala TV moderatörü Oğuzhan Uğur hakkında Kahramanmaraş ve Hatay’da baraj duvarlarının çatladığı yönündeki paylaşım gerekçe gösterilerek “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla resen soruşturma başlatıldı. Oğuzhan Uğur, konuya dair yaptığı açıklamada “Haberi bir Bakanlık yetkilisi teyit ettiği için ekiptekiler paylaşmışlar! Yalan olduğu ortaya çıkınca da hemen silmişler. Yazışma görselleri mevcut” demişti.
❱❱ Hatay’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü binası hakkında yıkım kararı çıkarılması, şehirde usulsüz biçimde inşa edilen yapılara dair delillerin karartılması şüphelerini gündeme getirdi. Avukat Bedia Büyükgediz, yıkılan binaların imar ve yapı denetim izinlerine dair delil niteliğindeki evrakların güvenli bir yere nakledilmesinden önce binanın yıkımına başlandığını kaydetti. Yıkım, bölgeye giden gönüllü avukatlar tarafından engellendi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı twitter hesabından açıklama yayımlayarak, avukatların dile getirdiği iddiaların “mesnetsiz” olduğunu, tüm resmî evrakların dijital ortamda da bulunduğunu belirtti.
Afet boyunca çok aktif çalışan Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent.
Güvenlik, iletişim ve yine seçim
2.HAFTA
❱❱ Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, normal takvime göre 18 Haziran’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasına imkan kalmadığını, seçimlerin “ivedilikle” ileri bir tarihe ertelenmesini istedi. Arınç, genel seçimleri 2024 yerel seçimleriyle birleştirmek, 2023 Kasım ayına ertelemek ve tüm siyasi partilerin uzlaşacağı bir tarih belirlemek olmak üzere üç seçenek önerdi. Muhalefet öneriye “sivil darbe” sözleriyle karşı çıktı; Anayasa değiştirilmeden seçimleri ileri tarihe ertelemenin mümkün olmadığını söyledi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kahramanmaraş merkezli depremlerde hayatını kaybedenlerin sayısının 35.418’e ulaştığını duyurmasının hemen ardından Mart başı itibarıyla 30 bin konutun inşaatına başlanacağını duyurdu. Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Naçizane tavsiyem bu bölgenin tümünde mikro-bölgeleme çalışması yapmadan yerleşim alanları için yer seçilmemeli ve inşaata başlanmamalı. İnşallah bu sefer sesimi yetkililere duyurabilirim” dedi.
❱❱ Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, güvenliğin sağlanmasına ilişkin ciddi zafiyet yaşandığına işaret ederken çeşitli hırsızlık ve yağma iddialarının gündeme geldiğini, ayrıca bu suçların faili olduğu ileri sürülen kişilere işkence ve kötü muamele yapıldığı yönünde görüntülerin yayımlandığını söyledi; önlem almaya çağırdı.
Bülent Arınç seçimlerin ertelenmesi için üç formül önerdi.
❱❱ Türk Tabipleri Birliği, arama-kurtarma ve enkaz kaldırma çalışmalarında havada uçuşan asbestin ciddi sağlık sorunları yaratabilecek tehlikeler barındırdığı uyarısında bulundu.
❱❱ Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın cenazesine katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı.
❱❱ Güney Kore milletvekilleri, maaşlarının %3’ünü Türkiye ve Suriye’deki depremzedelere bağışlama kararı aldı.
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Elazığ’ın da deprem bölgesi ilan edildiği duyuruldu.
❱❱ Depremzedelere ve deprem bölgesine maddi destek sağlamak için Türkiye, Kuzey Kıbrıs ve Azerbaycan’dan 213 televizyon ve 562 radyonun katılımıyla yapılan ortak yayınla “Türkiye Tek Yürek” kampanyası düzenlendi. Merkez Bankası 30 milyar TL, Ziraat Bankası 20 milyar TL, VakıfBank 12 milyar TL, Halkbank 7 milyar TL bağışladı. Türkcell 3.5 milyar lira, Cengiz Holding 2.5 milyar lira bağışlayacağını açıklarken Cumhurbaşkanı Erdoğan, yayına bağlanarak “Yurtiçinden ve yurtdışından AFAD hesaplarına gelecek her kuruş, depremzedelerimiz için kullanılacaktır” dedi. Yayın sonunda toplam 115 milyar 146 milyon 528 bin TL bağış toplandı.
‘Türkiye Tek Yürek’ ortak yayınında Merkez Bankası’nın 30 milyar TL’lik bağışı, soru işaretlerine neden oldu.
❱❱ Geliri depremzedelere bağışlanan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da aralarında olduğu kulüplerin dayanışma gösterdiği UEFA Avrupa Konferans Ligi play-off turundaki Trabzonspor-Basel maçı, bordo-mavili ekibin 1-0’lık galibiyetiyle sonuçlandı. Maç öncesi arama-kurtarma çalışmalarında görev alanları selamlayan bir koreografi sergilendi..
❱❱ İstanbul Valiliği, deprem riski taşıdığı tespit edilen 93 okulun tahliye edileceğini bildirdi. Aralarında Pertevniyal ve Vefa liseleri gibi tarihî okulların da bulunduğu 93 riskli okuldan 76’sının yıkılıp yeniden yapılacağı, 17’sinin ise güçlendirileceği belirtildi.
❱❱ ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, depremler sonucu yıkıma uğrayan bölgeleri ziyaret etmek ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye geldi. Gündemde depremin yanısıra Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Blinken’la Esenboğa Havalimanı’nda görüştü.
Deprem sonrası ilk maçta dostluk mesajları Deprem sonrasında gelirleri afetzedelere bağışlanacak ilk maç için Basel karşısında sahaya çıkan Trabzonspor’la birlikte bütün takımların taraftarları omuz omuza tribündeydi.
❱❱ 20 Şubat’ta Hatay’ın Defne ilçesinde saat 20.04’te yaşanan 6.4 büyüklüğünde depremin ardından Samandağ ilçesinde de saat 20.07’de 5.8 büyüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi; 6 kişi hayatını kaybetti. Hatay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz, çadır olmadığı için insanların evlerine dönmek zorunda kaldığını bildirdi.
❱❱ Reuters haber ajansı, bankacılardan edindiği bilgilere dayandırdığı haberinde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın deprem felaketinden sonra iki hafta içinde Türk Lirası’nın değerini sabit tutmak için rezervlerden 7 milyar Dolar harcadığını bildirdi.
❱❱ Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ekşi Sözlük’e erişimi engelledi.
Hatay’da iki deprem daha 20 Şubat’ta Hatay iki depremle daha sarsıldı, 6 kişi hayatını kaybetti.
Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.
Tarih boyunca İstanbul’da birçok büyük depremin meydana geldiğini biliyoruz. Osmanlı dönemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece evler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depreme ahşap kadar dayanıklı olamaz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında dönemin itfaiyecileri, tulumbacıları ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidilemiyor ve gidilemeyecek. İstanbul’da olası bir depremde birtakım yerlere ulaşılamayacak.
Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu biliyoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabii afetlerden. Osmanlı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana gelen büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstanbul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yazacak, henüz bilemiyoruz elbette.
Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.
Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak lazım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yangındır. Yangınlar geçmişte daha tehlikeli sonuçlar verdi; zira yangın başladığında beraberinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya deprem esas tehdit. Yangının farkı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşyalar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş binalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki modern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çelik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğabilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.
Depremin en ağır sonuçlarının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı arayacak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mirasını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzmanlık istiyor. Eski Antakya’yı görmek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.
Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
UZMAN GÖRÜŞÜ
İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı
Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.
CELAL ŞENGÖR
Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyindeki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Sicilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetmeyeyim.
İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göreceli düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük depremleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-güney ekseninde de ciddi tahribat yaratacak.
Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depreminin üzerinde olmuş olabileceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.