Yaklaşık 300 bin yıl kadar öncesinden bu yana, diğer canlı türlerini öldüren, yiyen veya kullanarak köleleştiren insan evladı; biraz kalabalıklaştığında da birbirini hâllederek bugünlere ulaştı. Ne de olsa “insan insanın kurdu”ydu ve iktidar alanlarımız diğerlerinin hayatından kıymetliydi. Gel zaman git zaman, “öteki”lerin hakları-hukukları dediğimiz çeşitli kodlar, yasalar falan geliştirdik ama, “ne de olsa hepimiz insanız” diyerek birbirimizi yemeye de devam ettik.
Bilimsel olmayan bir ifadeyle “biraz oturaklı” diyebileceğimiz toplumlar, yakın tarih içerisinde sürekli aynı coğrafyada oturmuş olmanın avantajıyla bir tür süreklilik gösterdi. Bizim gibi “sur dışı”ndan gelenler ise, dünya görmüş olmanın zenginliğini hiçe saydı, mala-mülke tamah etti; geleneğini-göreneğini ucuz böbürlenmelere, pahalı zevklere terketti. Yongamız-yorganımız olan “mal”ı, çok katlı apartmanlara, gökdelenlere, hatta “tower”lara dönüştürdük. Tabii bütün bunları yaparken, devlet-kanun-hukuk gibi engelleyici-düzenleyici unsurlardan pek de etkilenmedik; zira bunlar da “benim vatandaşım işini bilir”ciler tarafından “idare edilir” bir vaziyete gelmişti. “İdare etmek”, zaten hem devlet için hem halk arasında diğer anlamıyla kabul görmüştü artık. Bina ve insan malzemesi kalitesizliği ülkeyi ele geçirmişti.
Son yaşanan büyük deprem felaketini, “bu şiddette 200- 300 yılda bir oluyor” veya benzeri yaklaşımlarla hafifletemeyiz. Cezasızlandırma devam ettiği veya sadece günah keçileriyle sınırlı kaldığı müddetçe, yeni kuşaklar daha büyük felaketlere, tarihin değil hataların tekerrür ettiğine tanık olacaklar.
Evet, alnımıza yazılmış şeyler olabilir. Ancak yaşadıklarımızı da yazmak, çocukların hayatı için, milletimiz için, etkileri yıllarca sürecek deprem felaketinden dersler çıkarabilmek için şarttır. “Yaşarken Sarsılan Tarih” baştan sona bunun için çıkıyor.
Kaybettiğimiz canları saygıyla anıyor, yakınlarının acılarını paylaşıyoruz. Bu felaket sırasında ve sonrasında elini o taşların altına koyan, depremzedelere yardım için çabalayan, kendi hayatını riske atan yerli-yabancı herkesin, bütün kurumların-kuruluşların, bağışçıların ve belki de en önemlisi, bölgeye koşan genç gönüllülerin önünde eğiliyoruz. Yaşadığımız onca kötülüğe, hatta kötülüğün bile ötesine geçen örneklere rağmen “Türkiye ayakta” dediniz, umut verdiniz, tarihe geçtiniz. Varolun.
18 sene önce New Orleans’ı yıkıp geçen büyük kasırga sonrası -üstelik tehlike önceden biliniyorken- bölgede önlem alınmadığı ortaya çıkmış, “devletinin yanındaki” basın kuruluşları 10 binlerce insanın yaşadığı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye vermeyi tercih etmişti. ABD’nin AFAD’ı diyebileceğimiz FEMA’nın başındaki yetersiz ve yalancı şahıs ise “Asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan demiş; Allah’tan ülkenin büyük çoğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek Bush’u ve partisini İzmir Marşı’yla uğurlamıştı.
Tarih boyunca büyük felaketler ve savaşların ardından ama izinli ama izinsiz sayısız yağma yaşandığı şüphesiz. Ancak yağma, her zaman ilk aklımıza geldiği hâliyle insanların kendilerine ait olmayan malları sahiplenerek götürmesi şeklinde gerçekleşmiyor.
Yağmanın her şekliyle yasaklanması, biliyorsunuz aslında göreceli yeni bir şey. Eskiden savaşlar sonrası muzaffer komutanlar askerlerine fethettikleri şehri yağmalatır; devletler rakip ya da düşman devletlerin gemilerini yağmalasın diye korsanlara icazet verir; muzaffer ordular kaybeden tarafın insanlarını köleleştirip satar ya da kullanırdı. Yağma ancak yakın tarihte suç olduğuna göre, gelin çok daha yakın bir tarihe, 18 yıl öncesine bakalım.
2005’te Katrina Kasırgası ABD’nin New Orleans şehrini berhava ederken, koskoca haber kuruluşları; günlerce evlerinin tavanaralarında, çatılarında bir türlü gelmeyen devlet yardımını bekleyen onbinlerce felaketzedenin durumu ve yardım organizasyonundaki kepazelikler yerine, kasırganın ardından yaşandığını iddia ettikleri “yağma” olaylarına odaklandı. Bugün hâlâ Katrina Kasırgası’yla ilgili bir görsel malzeme araması yaptığınızda; Siyah bir gencin göğsüne kadar suların içinde, bir elinde peşinde sürüklediği ve içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir çöp poşeti, diğer elinde 12’lik kola paketiyle görüldüğü fotoğrafı bulabilirsiniz. Dave Martin’in çektiği fotoğrafın “altyazısı” çok net: “Bir dükkânı yağmalayan genç bir adam”.
Aynı felaketle ilgili karşımıza çıkan ikinci fotoğrafta ise yine göğüslerine kadar suyun içinde, bir şeyler taşıyan iki Beyaz var. Resimaltı bu kez farklı: “İki şehir sakini, buldukları ekmek ve içecekleri taşırken”. Sular altındaki şehirde, evine yiyecek-içecek bir şeyler taşıyan genç Siyah “şehrin sakini” bile olamıyor. Yine aynı hadiseden başka bir fotoğrafta da bir dükkanın camından çıkan bir Siyah ve üç metre ötesinde elindeki torbanın içine bakan bir Beyaz adam görüyoruz. Resimaltı: “Bir şahıs [kendisine ait] torbasının içine bakarak yürürken diğer şahıs camları kırılmış dükkandan dışarı fırlıyor”.
Katrina Kasırgası, George W. Bush’un başkanlığının son döneminde yaşanan dev beceriksizlik, basiretsizlik, yeteneksizlik, hamiyetsizlik, liyakatsızlık ve ayrımcılıkla birlikte tarihe geçti. Kasırganın geleceği de etkisinin ne olacağı da gayet iyi biliniyordu. Hatta örneğin, fırtınadan etkilenen eyaletlerden hamiyetsiz başkan Bush’un kardeşi Jeb Bush’un valisi olduğu Florida’da gayet güzel önlemler alınmıştı. Ancak ülkenin en fakir şehirlerinden biri olan New Orleans’ta doğru-dürüst hazırlık yoktu. Tabii diğer yandan New Orleans, aklımda yanlış kalmadıysa 1870’lerden bu yana sadece ve sadece Demokrat Partili adayları belediye başkanı yapmış; son dönemini yaşayan Bush’un partisine hemen hiçbir zaman oy vermemiş bir şehir.
Gerçeği yağmalayanlar Dave Martin imzalı bu fotoğraf, halen Katrina Kasırgası ile ilgili bir görsel araması yaptığınızda ilk karşınıza çıkacak karelerden. Fotoğrafın açıklamasında “Bir dükkanı yağmalayan genç bir adam” deniyor. Benzer durumda Beyazların kareleri ise “Buldukları yiyecekleri taşırken” gibi altyazılarla paylaşılıyor.
New Orleans’ta tahliye emri geç de olsa gelmişti ama evlerini tahliye etmesi gereken insanların çoğunun otomobili yoktu. ABD’de toplu taşıma zaten İstanbul’da taksi bulmaktan beter. Tahliye emrinde, otomobili olmayan ya da yaşlı ve engelli şahıslarla ilgili hiçbir destek de yok.
ABD’nin AFAD’ı diyebileceğimiz FEMA, o dönemde gerçekten mal değnekleri tarafından idare edildiğinden, burada görevli yetkili hemen herkes artık Bush’un torpiliyle mi her nasılsa görevlerine geldiğinden, felaket yönetimini ellerine-yüzlerine bulaştırıyor. Bu arada Allah’ın yeteneksiz bir kulunu gidip FEMA’ya direktör yapmışlar; başında yanlış hatırlamıyorsam Michael Brown diye biri var; resmen “Better Call Saul”daki Saul Goodman gibi bir herif, dandik bir avukat. CV’sinde falan yalan söyleyen, hukuktan ziyade para peşinde koşan, daha sonra da ihtimal güzel bir bağış yaptığı için zerre tecrübesi olmadığı hâlde FEMA’nın başına getirilen bir herif. Utanmadan göreve geldikten sonra Oklahoma’da küçük bir şehirde çalışırken “acil durum hizmetleri” yetkilisi olduğu yalanını yazıyor; daha sonra şehrin sözcüsü “Yok yav, o bizde daha çok stajyer gibi bir şeydi, işe vaktinde gelir giderdi, o kadar” diye bu arkadaşı yalanlıyor.
Anlayacağınız FEMA’nın başında bu işlerden hiç anlamayan, eğitimini de bu alanda almamış mankafalının teki var. Hâliyle felaketten sonra zerre utanma-sıkılma olmadan “Aaa, ama biz bu kadar insanın etkileneceğini bilmiyorduk kii” diyebiliyor. Sanki oğlunun sünneti için alışveriş yapmış. Binlerce insan sokakta, aç ve susuz kalınca utanmadan bir de “Beklentimizin çok üzerinde insan geldi, asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan diyor.
Son dönemini yaşayan Başkan Bush, ancak günler sonra bir yardım paketine onay vererek 7.200 askerin bölgede görevlendirilmesini lütfen emrediyor. New Orleans belediyesinin afet koordinasyon sorumlusu Terry Ebbert, açık açık “FEMA falan yok, günlerce FEMA’dan tek bir insan bile gelmedi buraya. En sonunda geldiklerinde de ne yapacaklarını bile bilmiyorlardı, sıfır koordinasyon!” diyerek hükümeti eleştiriyor. Dönemin belediye başkanı Ray Nagin yardımların yetersizliğini vurguluyor; Bush’a felaketten önce neler olabileceğinin harfi harfine anlatıldığı ve önlem alınmadığı ortaya çıkıyor; milletindense devletinin yanında basın kuruluşları 10 binlerce insanın yaşadığı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye vermeyi tercih ediyor.
Ha yağma hiç mi yok? Var elbette. Bana sorarsanız New Orleans’taki ilk yağma bizzat bu yandaş basın tarafından yapılıyor: Gerçeği yağmalıyorlar. Yukarıda bahsettiğim fotoğrafı hâlâ aynı resimaltıyla satıyorlar. Zaten daha sonra Columbia Journalism Review’da Ko Bragg’ın da isabetle buyurduğu üzere, olay yerine intikal eden gazetecilerin bir kısmı sadece “yağma haberi” yapmak üzere oraya geliyor ve ortada bir yağma olmadığı hâlde çoğu defa çektikleri fotoğrafları kasıtlı olarak “yağma” başlığıyla yolluyorlar. Daha ilgi çekici, daha dikkat uyandırıcı, daha “tık alıcı” diye bire bin katıp, masum insanlara hiç çekinmeden iftira atarak gerçeği yağmalıyorlar.
İkinci yağma, bizzat kendi seçmeni olarak görmediği bölgelere yardım götürmeyi geciktiren hükümet tarafından gerçekleştiriliyor. Kendi beceriksizliklerini, yetersizliklerini, ahlaksızlıklarını, kimbilir FEMA ve diğer yardım kuruluşları üzerinden yaptıkları dev hırsızlıkları örtmek için tüm muhalif sesleri susturup “siyasetin zamanı değil” diyorlar. İnsanların çaresiz öfkesini belki üç-beş tanesi gerçek ama çoğu kendi kuklalarınca uydurulan yağma haberlerine yönelterek siyasi yağma yapıyorlar. Allahtan ABD’nin büyük çoğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek başkanın partisinin iki dönemlik iktidarına son verip, onları İzmir Marşı’yla uğurluyor. Yerine de işte çok bilmişlerin “Amerikalılar siyah bir adaya oy vermez”; bizden bir takım namussuzun da “Amerika o siyahı başkan seçsin Taksim Meydanı’nda eşek gibi anırırım” dediği Hüseyin Barack Obama’yı çatır-çatır başkan seçiyor. Son dönemini yaşayan Bush’un bu siyasi yağma girişimi de elinde patlıyor.
Bir de tabii en başta belirttiğimiz, “sözde yağma” fotoğraflarına resimaltı yazarken bile sergilenen ırkçı yağma var. Siyah bir genç sular altındaki bir kentte elinde ekmek ve kolayla görüntülendiğinde yağmacı sıfatı yapıştırmak için hiç vakit kaybetmeyenler, benzer görüntülerin kahramanları beyaz olduğunda “insancıklar yiyecek bulmuş” diye geçiştirebiliyor. Toplumdaki ırkçı önyargıları yağmalamakla kalmayıp daha da besliyor, bir içsavaşın fitilini ateşlemeye bile çekinmiyorlar.
Yani özetle, tarihte her felaketin ardından illa ki bir sorumlu aranıyor. Ancak bu sorumlu doğrudan felaketle ilgisi olmayan insanlar oluyor. Böylelikle asıl sorumlular gizleniyor; beceriksizlikleri, yetersizlikleri, hırsızlıkları örtülüyor. Hele işin içinde bir de ırkçılar varsa, bunlar da genellikle muhalif göründükleri diktatörlükleri korumak için halkın haklı öfkesini kendisini savunma imkanı ve cevap hakkı olmayan azınlıklara yöneltiyor. Genelde tabii.
İstanbul’da son büyük deprem bundan 129 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. 2. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlamıştı.
Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 16 küçük yaprak tutan notlarda, 2. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.
27 Haziran 1310, bugünkü takvime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u altüst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”; o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kıran yıkan deprem” demiş. Osmanlı payitahtı, 2. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve 3. Mustafa’nın şanssızlığına verilen 1766’daki iki büyük depremden sonra, 19. yüzyıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi daha yaşamıştı. Halk öncekilere “Küçük Kıyamet”, 1894’tekine “zelzele-i azim” ve “hareket-i arz” demiştir. 1894 depremini yabancı haber kaynakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresindeki tahribatını 2. Abdülhamid’in payitaht gazeteleri üstü kapalı vermişlerdi.
Burada yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efendi, görevi nedeniyle öğrendiklerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp saklamış. İstanbullu Neşet Behcet Özede ise, amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notları, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip yayımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü-yaralı sayılarını, toplanan yardımları veren ve 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilirdi. Mesleği gereği eline ve kulağına ulaşan bilgileri günü gününe kaydeden telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.
İşte Agah Efendi’nin depremin ilk etkisine dair ilk notları:
“…10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat dördü kırk yedi dakika geçe önce hafif bir hareket-i arz hissedildi, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmaya başladı. Zelzelenin istikameti cenub-i şarkîden şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku buldu. Şiddeti takriben on, oniki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde, vapurlar kayıklar birdenbire dalgalara tutularak inip çıkmaya başladığından, içindekiler bu hâlin neden ileri geldiğini bilemeyerek korkmuşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezi’ne doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samatya, Tophane, Üsküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazlalığından sular evvela çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’undan bir çeyrek sonra ardarda dört defa daha hareket vuku bulmuş, dokuza çeyrek kala ve onbirde tekrar zelzele hissedilmiştir. Şiddetli hareket olur olmaz, kadın-erkek çoluk-çocuk herkes, evlerini, meskenlerini, dükkanlarını, mağazalarını bırakarak sokağa fırlamışlardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kalmışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif etmek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapısı’na kadar olan hat üzerindeki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.
1980’lerin ortalarından itibaren tanımlanan “nefret dili”, son yaşadığımız deprem felaketinden sonra medyada ve sosyal medyada etkili oldu, oluyor. Bir tarafta geleneksel medyanın analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak dili. Diğer tarafta sosyal medyada anonimliğe izin veren iletişim sürecinin ayrımcı, saldırgan veya nefret söylemini yayan örnekleri barındırması.
SUHA ÇALKIVİK
Hayatım boyunca büyük depremlere tanık oldum. İlki 1967 Adapazarı depremiydi. Cumartesi günleri yarım gün mesai vardı o zamanlar. O Cumartesi babamın işyerinden çıkıp yaşadığımız lojmana doğru yürürken büyük bir sarsıntıyla yere kapaklandık. Üst dişlerim kırıldı ve diz kapaklarım yara bere içinde kaldı. Yanımda yatan babamın göğsü kırmızıya bulanmıştı; kanaması var zannederek üzülmüş, ağlamaya başlamıştım. Oysa elindeki domatesler ezilmiş kırmızıya bulamıştı giysilerini; sadece küçük sıyrıkları vardı. 1.95 m. boyundaki devasa babamın, yere düşmesine rağmen ağzından bir küfür ya da öfke sözcüğü çıkmamıştı. Yanıbaşımızdaki caminin minaresi apartmanımızın üstüne devrilmişti. Evimiz yaşanamaz durumdaydı. 6 ay boyunca askerî sahra çadırında yaşamak zorunda kalmıştık. Dev kazanlarda pişen karavanalar, çadırların rutubet kokusu ve gazyağı lambalarının titreyen cılız ışıkları…
6 Şubat 2023 sabaha karşı 10 ilimizde yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler, beni 4 yaşımın travmasına götürdü. Büyük fay hatlarının geçtiği bir coğrafyada yaşamanın bir sonucu olarak depremlerle sarsılan hayatlar yaşıyoruz.
Büyük afetlerin sonrasında toplumun değişik katmanlarında, siyaset veya medya çevrelerinde hedef gösterici, yaftalayıcı, nefret söylemi ve nefret suçuna zemin hazırlayıcı, kışkırtıcı ifadelere rastlarız maalesef. “Nefret” sözcüğü, “yalandan nefret ederim” ya da “bamya yemeğinden nefret ederim” gibi beylik cümleler dışında dilime pek uğramamıştır. “Nefret”, sözlük anlamıyla bir kimsenin kötülüğünü ve mutsuzluğunu isteme, tiksinme olarak tanımlanır. İnsanlar birçok şeyden nefret edebilirler. Örneğin, lağım farelerinden, matkap sesinden, pembe renkli yatak takımlarından nefret edilebilir. Ancak nefret, “biz” tanımının dışında açıkladığı insan kitlelerine yani ötekine karşı olduğunda durum aynı değildir. Yani lağım farelerinden ya da matkap sesinden nefret etmekle, örneğin, etnik kökene dayalı nefret aynı şey değildir.
Afet sırasında enkaza mikrofon uzatan ya da depremzededen mikrofon kaçıran basın mensupları gördüğümüz gibi, VOA’dan Mahmut Bozarslan gibi enkazın altına bakılması için kamerasını ekiplere veren gazeteciler de gördük.
1980’lerin ortalarından itibaren ABD medya çevrelerinde ortaya atılan “nefret söylemi” kavramı 1997’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Tavsiye Kararı’nda şu şekilde tanımlandı: “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”.
Nefret söylemi, demokratik bir toplum ve barış kültürünün kurulması ve sürdürülmesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Nefret söylemi, bir birey veya gruba ırk, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, din, mezhep, siyasi tercih, felsefe, sosyoekonomik durum, fiziksel özellikler, fiziksel yetersizlik veya hastalık temelinde ayrımcılık yapmak olarak tanımlanmaktadır. Homofobik nefret söylemi, etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemi, cinsiyetçi nefret söylemi, dinsel nefret söylemi, siyasal nefret söylemi ve çeşitli hastalıklara ve engellilere karşı nefret söylemi olmak üzere farklı alanlarda karşılaşıyoruz bununla.
Popüler anlamda nefret söylemi içeriklerine, en belirgin biçimiyle futbol medyasında rastlıyoruz. Futbol medyasına, “kan, heyecan, korku, savaş, patlamak, gerginlik, provokasyon, hayat duracak, düşman, kan davası, yürek dayanmaz, kızışmak, daha kötü olacak, daha iyi olmayacak, ölmeye geldik vb.” düşmanlaştıran sözler damgasını vurmuştur. 2012-2019 arasında yayımlanan ve adının açılımını Açık Mert Korkusuz olarak duyuran AMK isimli gazete, çağrıştırdığı sövgü sözü ile çeşitli kültür gruplarını yakalayarak tiraj artırmak için bu ismi seçmiştir.
Yeni medya ortamında da 2000’lerin başından itibaren homofobi, transfobi, etnik milliyetçilik, mizojini (kadın düşmanlığı) ve her türlü nefret söylemi katmerli olarak işlenmeye başlandı. “Travesti Bursa”, “i… Ankaragücü” gibi sosyal medya gruplarına rastladık. Etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemine İsrail takımlarıyla yapılan maçlardan sonra atılan manşetlerde sık sık tanık olduk. Galatasaray’ın 2009’da UEFA Avrupa Ligi rövanş maçında eşleştiği Maccabi Netanya takımını yenmesinden sonra bir spor gazetesi “Aslanım, Netanya’ya çok güzel koydu” başlığını kullanmıştı. 2011’de Mavi Marmara baskını ile gündeme gelen Türkiye-İsrail siyasi krizi sonrası Beşiktaş’ın İsrail takımı Maccabi Tel Aviv’i yendiği maçın ardından bir spor gazetesi “Kol gibi geçirdik” başlığıyla çıkmıştı. Haberin spotunda da “Mavi Marmara baskınında vatandaşlarımızı katleden ve siyasi kriz yaşadığımız İsrail’e en güzel yanıtı Beşiktaş verdi. (…) Osmanlı tokadını İsrail’in suratında patlattı” yazılmıştı.
Nefret söyleminin medyada ayrımcılık yapan diline 2011’de Van depremi sırasında da tanık olmuştuk. Bir televizyon kanalında haber spikeri, “Türkiye bugün bir başka acı haberle sarsıldı. Her ne kadar Türkiye’nin doğusundan, Van’dan gelmiş olsa da bu haber hepimizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü” dediğinde gözlerimiz fal taşı gibi açık kalmıştı.
Yardıma giderkenırkçılığa çarptı Türkiye’de yaşayan bir Suriyeli’nin TikTok üzerinden deprem bölgelerine yardım götürmek için yola çıktıklarını anlattığı video, daha sonra “Suriye sınır kapılarının açılmasını fırsat bilen insan kaçakçıları, Suriyelileri Türkiye’ye taşıma hizmeti veriyor” diye paylaşıldı.
Nefret söylemi üzerine çalışan biliminsanları, “küfür veya hakaret içeren her ifade, nefret söylemi olarak görülemeyeceği gibi içinde hiçbir küfür, hakaret veya kötü söz olmayan herhangi bir ifade de nefret söylemi içerebilir” görüşünü savunur. Hrant Dink Vakfı’nın nefret söylemine ilişkin çalışmasında, Türkiye’ye özgü dil ve kültür farklılıklarını da dikkate alarak belirlemiş olduğu nefret kategorileri şöyle sıralanmış:
. Abartma / Yükleme / Çarpıtma
. Küfür / Hakaret / Aşağılama
. Düşmanlık / Savaş söylemi
. Doğal kimlik ögesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme
Yine Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu’na göre hakkında en çok nefret söylemi üretilen gruplar şöyle sıralanmış: Yahudiler, Ermeniler, Suriyeliler, Yunanlar, Gayrimüslimler, İngilizler, Fransızlar, Araplar…
Medya ve deprem
1999 Marmara depreminden bu yana Türkiye’de yürütülen geleneksel yayıncılık faaliyetleri üzerine yapılan akademik iletişim araştırmalarında, televizyon kanallarının deprem risk iletişimine dair içerik geliştiremedikleri saptanmıştır. Büyük depremlerden sonra yapılan yayınlarda estetize edilmiş, hikâyeleştirilmiş hatta bir yanıyla politize edilmiş kısmi bilgilen dirmelerin yapıldığı gözlenmektedir. İletişimbilimciler deprem sonrası dolaşıma sokulan haberlerin üçte birinin “hikayeleştirme/dramatizasyon” temasına dâhil edildiğini belirtiyor. Deprem anına yönelik görüntüler, ürküntü yaratan yıkıntı görselleri, enkazdan gelen imdat çağrıları, çığlıklar ve olay anına ait kurtarma ekiplerinin sesleri, “enkaza mikrofon uzatan” ya da canlı yayınlarda depremzedelerin yardım çağrılarında “mikrofonunu saklayan” bazı muhabirlerin mizansen kokan ve depremzedelere hor bakan röportajları, içe işleyen enstrümantal (ney ve duduk ağırlıklı) müzikler ve korku ile paniğin öne çıktığı bu özel “deprem sunum biçimi”, depremin farklı formlarda estetize edildiğini ortaya koymaktadır. Geleneksel medyanın mevcut yayıncılık politikası; analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak, merkezî otoritenin sahadaki çalışmalarını sorgusuz sualsiz tanıtmaya yönelik, kamunun halkla ilişkiler faaliyeti görünümündedir. “Biz” dışındaki herkesi “öteki” ya da “onlar” bakışıyla “potansiyel birer düşman” olarak gören bir dil, geleneksel medyanın neredeyse tamamına hâkimdir.
Nefret söylemi çalışmalarına ülkemizde öncülük eden ve farkındalık yaratılmasını sağlayan Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, mevcut iktidar-medya ilişkilerini irdeleyerek şu saptamada bulunmuştur: “… çatışma ve kriz zamanlarında devletin medyadan, kendi icraatını haklılaştıran ve meşrulaştıran bir tür ‘vatansever medya’ beklentisi vardır”.
Depremlerin ardından çalışmalara destek olmak için Türkiye’ye gelen İsrail Arama Kurtarma Ekibi’nin ülkelerine dönmesinin ardından çıkan haberlerden…
6 Şubat 2023 depremlerinden sonra arama-kurtarma çalışmaları için ekiplerini gönderen 63 ülkeden biri olan Ermenistan kurtarma ekibinin Adıyaman’daki çalışmaları, çoğu haber kanalı tarafından görmezden gelindi, ülkenin ismi bile anılmadı. Arama-kurtarma çalışmalarında en etkin ekiplerden olup depremzedelere yönelik yardımlar ve hastane kurulması çalışmalarıyla göze çarpan İsrail ekipleri çoğu yerde yok sayıldı. Deprem bölgesini ziyaret eden bazı politik figürlerin basın açıklamalarında muhalif seslere karşı siyasal nefret söylemine dair dile döktükleri nitelemeleri, yakıştırmaları; yağma ve hırsızlık vakalarında düzensiz göçmenlerin potansiyel suçlular olarak hedef gösterilmeleri ve LGBTİ+’ların deprem bölgesinde barınma alanlarında karşılaştıkları nefret dili ve linç edilme korkusuyla oralardan uzaklaşmak zorunda kalmaları; afetlerin yaşandığı dönemlerde nefret söyleminin ulaştığı boyutu göstermektedir. Ülkemizde geleneksel medyanın ve daha çok sosyal medyanın yeniden ürettiği nefret söylemi, elbette sokağa da katmerli bir şekilde yansımaktadır.
Geleneksel medyanın geneline hâkim olan tek seslilik ve merkezî otoriteye duyulan güvensizlik; haber ve bilgi akışının çarpıtılarak sunulacağına dair yaygın görüş; kitleleri sosyal medyaya ve de özellikle Twitter’a yönlendirdi. Enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanların konumlarının bildirilmesi, ihtiyaç listelerinin duyurulması, yardıma gereksinim duyulan noktaların çoğaltılarak hızla paylaşılması, Twitter’ı öne çıkardı. Hatta muhalif kanaat önderleri ve gazetecilerin takipçi yoğunluğundan rahatsız olan kamu otoriteleri bu mecrada bir gün boyunca bant daraltması ile iletişimi engellemeye bile kalktılar. Ancak bu mecranın anonimliğe izin veren iletişim süreci de kullanıcılarının son derece benmerkezci ve aşırı özgüven ile ortaya koydukları ayrımcı, saldırgan veya sert dil de yer yer nefret söylemini pekiştirebilmektedir.
Nefret söyleminin bir süredir sosyal medya platformlarında hızla yayılmaya başlaması, zaten bu alanda hizmet sunan şirketlerin gündemindeydi. İletişimbilimciler nefret söylemini daha iyi anlamak için bu söylemleri kimlerin ürettiğine de bakılması gerektiğini belirtiyor. İdeolojik sebeplerle ya da ekonomik kazanç nedeniyle nefret söylemi içeriğini üreten ve bunu yaygınlaştıran profesyonel grupların da varolduğunu vurguluyorlar. Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, “nefret söylemi ile mücadele ederken ifade özgürlüğünün korunmasının önemini” vurguluyor ve “sosyal medya platformlarında kullanılan algoritmaların yanlı olma riski taşıdığını” belirtiyor.
Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, Susan Benesch, Dr. Zeynep Burcu Vardal, Dr. Bahadır Avşar, Mehmet Varış, Dr. Hakan Irak ve Hrant Dink Vakfı’na teşekkür ederiz.
Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaşmadan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek sunabilmek; bu durum hem sağlık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılıyor. Ancak felakete uğrayanların beslenmesi amacıyla hazıranmış ilk 72 saat kitlerinin de ilgili yerlerde bulunması gerekiyor.
Doğal afetin siklondan çığa, yanardağdan tsunamiye, çamur selinden doluya birçok çeşidi var. Bizim de karşımıza Anadolu’yu aşağıdan sıkıştıran Arabistan Yarımadası yüzünden, 10 milyon yıldır birbirinden büyük depremler çıkıyor.
Anadolu’da yerleşik düzene geçtik ama dağlardan, korunaklı yerlerden kazanç hırsı ile ovalara, dere yataklarına inip verimli tarım alanlarına binalar dikmemiz çok daha yenidir. Bin atlı güle oynaya bu topraklara gelirken şaman geleneklerimizi geride bıraktık; yol yorgunluğu ile doğaya, söylediklerine dikkat kesilmeyi unuttuk; doğanın gazabı bizi sağlı-sollu şamarlarla sürekli yere serdi. Her seferinde toparlandık ama, aklı olan bu deprem ülkesinde sürekli hazırolda dururdu. Biz ise binalarımızın imarı için tuttuk devletten “af diledik”. Oy kaygılı politikacılar özrümüzü tabii kabul ettiler. Peki doğa eder mi? Etmedi tabii. Aslında umurunda bile değiliz; bunu bilmemiz lazım.
Hangi doğal afet olursa olsun, toparlanmak yıllarını alıyor insanların. Bu defa depremin etkilediği şehirler, gastronomik açıdan Türkiye’nin en kadim, en yaratıcı, malzeme ve tarifler açısından en zengin mutfaklara sahip olanlarıydı. Adana, Hatay, Gaziantep, Kahramanmaraş, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa, Kilis… Her biri gastronomik açıdan benzer malzemeleri kullanarak benzersiz mutfaklar oluşturmuş şehirlerimiz.
İlk günlerin ardından malzeme ikmalinin yakın şehirlerden sağlanması ile mobil mutfaklarda sıcak yemek çıkmaya başladı.
Doğal afetler ertesinde insanların beslendiği doğal kaynaklar da azalıyor, yokoluyor ya da bir süreliğine değişime uğruyor. Ancak daha önemlisi, çoğu defa afet sonucunda göçe zorlanan ve yaşam sevinci yara almış insanların, kaçınılmaz ve teknik olarak yemek kültürlerini yanlarında taşıyamamaları; hele hele temel gıda maddelerinden dahi yoksunken. Dünyada büyük kayıplara yol açan afetlerin hemen ertesinde yaşamı normale döndürmek için ilk atılan adım, barınacak yer, temiz su ve bir kap olsun sıcak yiyecek sağlanması yönünde. Özellikle şehirlerin su şebekeleri etkilendiğinde, içme suyu temini aksıyor. Oysa afetzedelerin uluslararası standartlara göre günde 20 litre temiz suya ihtiyaçları var. Afet ertesi en korkulan şey salgın hastalıkların önünün alınamaması. Sahra mutfaklarında da susuzluk, sağlıklı yemek hazırlama koşullarını ortadan kaldırıyor.
Tekrarlamasından korktuğumuz 1894 İstanbul Depremi’nde de su sıkıntısının yanısıra yiyecek sıkıntısı büyük olmuştu. Fırınlar, değirmenler ve depolar yıkılmış, yollarda ulaşım altüst olunca gıda malzemelerinin temininde aksaklıklar yaşanmıştı. Sadece insanlar için değil o zamanlar gündelik hayatın merkezinde yer alan at, deve ve kasaplık hayvanların beslenmesi için de zorlu günlerdi.
Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaşmadan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. Zira deprem, sel gibi yıkıcı afetlerin vurduğu yerlerde yiyecek hazırlama ve dağıtımında, salmonella, clostrodiumbotilinum, brusella gibi ölümcül bakterilerin kolaylıkla üreyebileceği, sağlıklı koşulların bulunmadığı ortamlar hâkim olabiliyor. Bu nedenle ilk gün ve takip eden zamanlarda acil müdahale deneyimi ve zorlu koşullar için eğitimi olan Ordu birimleri ve Kızılay, Kızılhaç gibi yardım kuruluşları sahaya hemen ulaşıp mutfakları kuruyorlar.
Deprem bölgesine yapılan yardımların başında Türkiye’nin dört bir yanından gönderilen kumanya paketleri geliyordu. Ancak yardımların dağıtımında koordinasyon eksikliği de göze çarptı.
Bu kuruluşların el kitaplarında ilk 72 saat erken dönem, sonrası da uzun dönem olarak adlandırılıyor. Erken dönemde sıcak yemek çıkana kadar ilk olarak Acil Beslenme Kiti dağıtılıyor. İçerisinde en az 1 adet tuzlu ve 1 adet tatlı bisküvi, 1 adet 200 ml. meyve suyu ve 1 adet 0.25 ml. su bulunuyor. Ayrıca kumanya paketleri de kolay bulunan, pek hazırlık gerektirmeyen ve yüksek kalorili gıdalardan oluşuyor. Büyük afetlerin ilk günlerinde, sıcak yemek mutfakları kurulana dek afetzedelerin beslenmesi için peynir, ekmek, helva, meyve, yüksek enerjili beslenme malzemeleri ve içme suyu bulunan bu kumanyalar dağıtılıyor.
Öncelik su ve enerji ihtiyacının sağlanması. Enerji öncelikli ihtiyaç. Arkasından protein ve suda eriyen vitaminlerle destekleme yapılıyor. Afetzedelerin fiziksel olarak ayakta kalmalarını sağlamak gerekir. Acil “kutulu yemek” dönemi insanların barınma ihtiyaçları bir ölçüde sağlanınca, yerini sıcak yemek sunumuna bırakıyor. 72 saatin bitiminde sıcak yemek için mutfak ortamı sağlandığında, seyyar mutfaklar çeşitli büyüklüklerdeki sahra mutfak kitleri ve TIR dorselerine yerleştirilen konteynerlerin içinde kurulmuş mobil mutfaklarla, bin kişiden 15 bin kişiye kadar günde üç öğün sıcak yemek çıkarılabiliyor. Bunlara sıcak çorba ve içecek dağıtan birimlerle, ekmek pişiren seyyar fırın birimleri de ekleniyor.
Ülkemizi benzeri görülmemiş şekilde vuran son depremde AFAD ve Kızılay organize olana dek bölgeyi iyi tanıyan genç şeflerimizin çok hızlı hareket etmesi ile ertesi gün birkaç bölgede sıcak yemek dağıtımına hemen başlanabildi. Malzeme ikmalinin yakın şehirlerden vatandaş bağışları yoluyla hızlı şekilde sağlanması ile mutfakların günlük kapasitesi birkaç gün içinde 100 bin kişiye yemek verebilir duruma erişti. Birkaç gün sonra da çok daha geniş çaplı örgütlenen Türkiye Aşçılar Federasyonu üretime geçti ve 1 milyon porsiyona ulaşıldı.
Daha önceki afetlerde Kızılay ile birlikte bölgeye ilk erişen Türk Silahlı Kuvvetleri daha gün dolmadan sahra mutfaklarını kurup sıcak yemek servisine başlayabiliyordu. 2022 orman yangınlarında ve son büyük depremde sahaya biraz daha geç indiler ama, sahra mutfak ve sahra fırın üniteleri ile yaygın yemek dağıtımını başarıyla sağladılar.
Bizim şeflerimizin ardından uluslararası üne sahip gönüllü şefler de deprem bölgesine geldi. İspanyol şef Jose Andres tarafından 2010’da kurulan sivil toplum kuruluşu Dünya Merkez Mutfağı (WCK), deprem bölgelerinde yerli şefler ve gönüllülerle sıcak yemek yapıp afetzedelere dağıtmaya başladı. Özbekistan’ın ünlü şefleri, Hatay’da kurulmuş olan Özbek çadır kentinde günde 10 bin porsiyon Özbek pilavı yapıp dağıtıyor.
Afetlerin tarım bölgelerini vurması durumunda, mevcut yiyecek stokunun bir bölümü tarlalarda veya ağaçlarda kalabiliyor. Silolar devriliyor, depolar yıkılıyor, su basabiliyor. Depolarda bulunan ve kullanılabilir durumdaki yiyecek stoklarının tespiti ve sağlık şartlarına uyanların ayrıştırılması gerekli oluyor; zira yiyecek ikmalinin yakın çevreden sağlanabilmesi lojistik olarak operasyonlara hız kazandırıyor. Amaçlanan, kısa bir süre sonra afet bölgesinde kalan halkın alışkın olduğu beslenme biçimine dönebilmesi. Bu durum sağlık açısından büyük önem taşıyor. Japonya’da iki büyük afet sonrası yapılan bir araştırmanın sonuçları; normalde sebze-balık gibi gıdaların yerini kuru bakliyat-makarna gibi gıdaların almasıyla, insanların sağlığının yanısıra psikolojisinin de olumsuz etkilendiğini gösteriyor. Ülkelere göre farklılık göstermekle birlikte genel diyebileceğimiz bir bulgu, ilk günlerde kuru bakliyat, yağlı kızartmalar gibi gıdalara ağırlık verilmesi ile ilerleyen zamanlarda yoksunluğa bağlı sağlık sorunlarının ortaya çıkması. Bu bakımdan bizim mutfağımız şanslı. Sağlıklı yiyeceklerin, çorbaların çok sayıda olması ve yoğurt gibi şifalı bir yiyeceğin varlığı sayesinde ilk günden itibaren sağlıklı beslenmeye geçiş mümkün olabildi. Başka ülkelerdeki afetlerde yeşillik ve sebze-meyve içermeyen, çoğu kızartma ve hamur işi yemeklerden oluşan mönüler kısa bir süre sonra özellikle çocuk ve yaşlıların sağlığını kötü yönde etkiliyor. Karbonhidratın metabolize edilebilmesi için özellikle B1 ve ayrıca B2, C vitaminlerini beden uzun süre stoklamadığı için, birkaç gün içinde sunulan yemeklerin bu vitaminleri içerecek şekilde planlanması gerekiyor. Bizim yemeklerimiz bu açıdan daha besleyici.
Sadece Türkiye’den değil farklı ülkelerden de pek çok şef, deprem bölgesinde binlerce porsiyon sıcak yemek hazırladı (üstte). Sıcak yemeklerin hazırlanması içinse yakın çevredeki gıda depolarının sağlam kalması büyük önem taşıyordu (altta sağda).
Büyük doğal felaketler yaşayan Çin ve Endonezya gibi ülkelerde, afet beslenmesi üzerine uzun dönemleri kapsayan incelemeler ve çalışmalar da var. Hatta “afet diyetisyeni” diye bir görev tanımı dahi var. Bu çalışmalar, afetten birkaç sene sonrasına dek beslenmenin uzun dönemli etkilerini inceliyor ve bulgulara göre bölgelerin sofra kültürlerine uyacak besin paketleri öneriyor. Bu çalışmalar, özellikle 5 yaşına kadar çocukların ve yaşlıların besin eksikliğinden çok hızlı şekilde etkilendiklerini ortaya koyuyor. Bu nedenle ilk günlerdeki acil durum paketlerinin bile protein, mikrobesinler ve vitaminleri içerecek şekilde oluşturulması elzem oluyor.
Afet bölgelerine çeşitli şekillerde yiyecek ikmali yapıldığını görüyoruz. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek sunabilmek; bu durum hem sağlık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılıyor. Koşulların müsait olmadığı durumlarda, önceden hazırlanmış ve vakumlanmış, sıcak suya daldırılarak ısıtılabilen poşetlerde yemekler veya dondurularak kurutulmuş ve sıcak suda çözünebilen yiyecekler ile takviye yapılabiliyor. Örneğin Kızılhaç’ın ve çeşitli üreticilerin, dondurarak kurutulmuş (freeze dried) şekilde hazırlayıp satışa sunduğu acil durum paketleri; ilk 72 saat kiti; 2 ve 7 günlük paketler; 60 porsiyonluk kova gibi seçenekler var. 25 yıl raf ömrü olan bu paketleri, sadece sıcak su ile karıştırmak yetiyor. Kasırga, sel ve deprem gibi afetlerin meydana gelebileceği bölgelerde yaşayan aileler, bu paketlerle stok tutup gerektiğinde kolayca yemek hazırlayabiliyor. Dondurularak kurutulmuş meyve, sebze, hatta çeşit çeşit gurme yemekler, kahvaltılık tahıl ve yulaf lapaları gibi birçok seçenek var.
Hazır yemeklerin bir de kaynayan suya batırılarak ısıtılabilenleri var. Bunların yanında tuz-biber, baharat, kürdan, granül kahve ve ıslak mendil sunan aksesuar paketleri bile var. Bir hızlı hazır yemek seçeneği de içinde yemek bulunan poşet ile dışındaki kılıf arasındaki kimyasala su değdiğinde kızışıp içindekini ısıtan poşet yemekler; ancak bunların raf ömrü kurutulmuş olanlara göre daha kısa; birkaç yıl ile sınırlı. Amaç öncelikle beslenmek ve sadece bir konuda bile olsa yaşam normale dönüyormuş gibi hissetmek.
Ağırlıkta hafif, besin değeri ve lezzet açısından çeşitli seçenek sunabilen bu ambalajlı yemekler, müdahalenin zor olduğu alanlar ve durumlarda ilk günler için güzel bir çözüm. Kaldı ki sıcak yemek için organize olunduğunda bile, şayet sebze, meyve gibi hızlı bozulan malzemelerin ikmali sağlanamıyorsa, bu tür dengeli besin sunabilen ürünlerin gerekliliği tartışılmaz oluyor. 1999 Marmara depremi sırasında bu tür stoklanabilir, uzun raf ömrü olan hazır yemeklerin üretimi konusu tartışılmıştı. Daha sonra unutulmuş olmalı ki şimdi bizi vuran depremde yine bir koşu sahra mutfakları kuruldu. Sıcak yemek hazırlayan ekiplerin varlığı ve bir kap olsun sıcak yemeğe erişimin bir anda kendini sahipsiz hisseden afetzede açısından psikolojik avantajı da yadsınamaz. Ancak gerek iaşesi gerek donanımı sağlanarak mutfağı kurmak, uzun süre dönüşümlü çalışacak deneyimli işgücünün gerekliliği, geniş sahada organize olabilmenin ve dağıtımın güçlüğü gibi nedenlerle, daha somut seçenekleri 99’dan sonra gözden geçirmiş olmalıydık.
İlk 72 saat kiti 25 yıl raf ömrü olan “acil durum paketleri”ndeki kurutulmuş gıdaları sadece sıcak suyla karıştırmak yetiyor (üstte). Konserve gibi dayanıklı gıdalar, özellikle ilk günler için hayli kritik (altta).
Afetzedelerin ve arama kurtarma ekiplerin yanısıra hayvan dostlarımızın da sağlık, barınma ve beslenme sorunları oluyor. Enkaz altından çıkarılan evcil hayvanlar ve sokak hayvanları ile kırsal bölgelerdeki besi hayvanları için de gıda yardımı büyük önem taşıyor. Bu konuda daha ziyade özel derneklerin sahada canla-başla çalışan bireyler aracılığı ile güvercinden keçiye kadar epey hayvana ulaşılıp tedavi, besleme ve sahiplendirme yaptığını sevinerek izliyoruz.
Emeği geçen, halen deprem bölgelerinde çalışan görevlilere, gönüllülere ulusça şükran duyuyoruz. Ortada daha kimse yok iken, ilk günün çok zorlu koşullarında bile mucizeler yarattılar. Bir kap sıcak çorbanın bu durumda 40 yıl hatırı olacak. Hep hatırlanacak.
Başta deprem olmak üzere, doğal felaketlerde insani yardım yapma fikri ve bunun örgütlenerek uygulanması sadece 1862’den beri var. Savaş meydanlarında yaralanan-hastalanan askerlere yardım girişimleri, giderek Kızılhaç, Hilal-i Ahmer, Kızılay adları altında sivil felaketzedelere de el uzatılmasına yolaçtı. Türkiye tarihinde en düzenli ve tatmin edici yardımlar Kızılay tarafından yapıldı.
Henry Dunant 24 Haziran 1859 tarihinde Fransa ve Sardinya Krallığı’nın Avusturya’yla savaştığı Solferino’da İsviçreli bir gezgindi. Savaşta tanık oldukları, Bir Solferino Hatırası adıyla 1862’de yayımlandı. Savaşın gerçekleri içinde birer katile dönüşen sıradan insanlar kadar, “insanlık namına” dedirten hadiseler de vardı. Bu çarpıcı paradoks, hasta ve yaralı askerlere savaş alanında dahi yardım edilmesinin bir insanlık görevi olduğunu gözler önüne seriyordu ve bu yönde atılacak adımlar için fazla beklenmeyecekti.
Şubat 1863’te Cenevre’de “Hayır Cemiyeti” öncülüğünde yapılan, Ekim 1863’te Avrupa’dan 16 ülkenin katıldığı bir toplantının ardından, Ağustos 1864’te bir kongre düzenlendi. Bu kongrenin sonunda, savaş sırasında sağlık görevlilerinin durumları ile yaralı asker ve halka yapılacak yardım konularını içeren Cenevre Sözleşmesi (22 Ağustos 1864) imzalandı. Sözleşmeye konu olan insani yardımlar sadece savaş alanlarını değil, doğal afetler, salgın hastalıklar gibi olağanüstü durumları da kapsıyordu. Sözleşmenin 7. maddesinde sahra hastanelerinin ayırt edilmesini ve zarar görmemesini sağlamak üzere bir Kızılhaç amblemi oluşturuldu.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Çanakkale Savaşı’nın tüm cephelerinde yaralı askerlerin tedavi, bakım ve sevkini üstlenmişti.
Konferansa katılmamış olan Osmanlı Devleti, 5 Temmuz 1865 tarihinde Cenevre Sözleşmesi’ni imzalandı. Sözleşmeyi imzalayan her ülke kendi teşkilatını kurmaya başlamıştı. Paris’te 1867’de toplanan Milletlerarası Kızılhaç Kongresi’ne Osmanlı Devleti adına Mekteb-i Tıbbiye hocası Dr. Abdullah Bey katıldı. Kongre ertesinde ise, 11 Haziran 1868’de “Mecruhin ve Marda-yı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” (Osmanlı Hasta ve Yaralı Askerleri Kurtarma ve Yardım Cemiyeti) kuruldu. Cemiyetin ilk başkanı Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko Paşa, ilk genel sekreteri Dr. Abdullah Bey’di. Kurucular, aralarında o dönemki başkomutan Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Tabipler Birliği Başkanı Kırımlı Aziz Bey’in de bulunduğu 38’i doktor olmak üzere 66 kişiydi. Sultan Abdülaziz ve Pertevniyal Valide Sultan tarafından da desteklenen derneğin kuruluşu, 1869’da Berlin’de toplanan uluslararası Salib-i Ahmer Kongresi’nde duyuruldu. Henüz bir varlık gösteremeyen ve Dr. Abdullah Bey’in ölümünden sonra 1874’te dağılan cemiyet, iki yıl sonra Balkan Savaşları’nda ortaya çıkan zaruret üzerine tekrar faaliyete geçirilecekti.
8 Temmuz 1876’da Osmanlı Ordusu Balkanlar’da çıkan Sırp isyanını bastırma çabasındaydı. Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Gustavo Moyiner tarafından “İstanbul’da Kızılhaç benzeri bir cemiyet kurulursa diğer Kızılhaç cemiyetlerinin de Osmanlılara tıbbî yardımlarda bulunabileceği” deklare edildi. 13 Temmuz 1876’da Sadrazam Mehmed Rüştü Paşa’nın emriyle yapılan toplantıda, Cenevre Sözleşmesi’ni esas alan bir cemiyetin kurulmasına karar verildi.
Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin 12 Ağustos 1876 tarihli toplantısında, derneğin kullanmak durumunda olduğu uluslararası amblemin aynı zamanda bir Hıristiyanlık sembolü olması nedeniyle sorun oluşturduğu ve haç yerine hilâlin uygun olacağı dile getirilmişti. Marko Paşa, bir çözüm olarak haç işaretini küçültüp yanına bir hilal eklemek yoluna gitmiş olsa da Kırımlı Aziz Bey hilalin tek amblem olarak kabul edilmesinde ısrarlıydı.
1910 yılına ait Hilal-i Ahmer broşüründe ilkyardıma ilişkin temel bilgiler, illüstrasyonlar eşliğinde aktarılmış.
2. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasının ardından padişah himayesinde ilk toplantısını Beşiktaş Sarayı’nda düzenleyen Mecruhin ve Marda-i Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti, 14 Nisan 1877 tarihinde, Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını alarak resmen kuruldu. Cemiyet, aynı yıl çıkan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ilk ciddi imtihanını verecekti. Bu savaşta yaralılara yeterli yardımın yapılamaması ve ordunun sürekli kan kaybetmesi, Hilal-i Ahmer için aslında geç bile kalınmış olduğunu göstermişti. Plevne müdafaasında da varlık gösteren cemiyet, İstanbul’da cephe ve cephe gerisinde irili-ufaklı 28 Hilal-i Ahmer Hastanesi kurmuş, 4 bine yakın yaralıya bakmıştı. Ağır kayıplarla çıkılan savaşın ardından 2. Abdülhamid meclisin kapatılmasını emretmiş, birçok kurum ve kuruluşla birlikte Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin de çalışmaları kısıtlanmıştı. Cemiyetin parası Osmanlı Bankası’na yatırıldı ve faaliyetlerine 20 yıl boyunca ara verildi.
1928 yılında, Karaman’daki Hilal-i Ahmer Ambarı’ndan ihtiyaç sahiplerine buğday dağıtılıyor.
1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı’nda yegane faaliyeti kiraladığı iki hastane vapuru ile hasta ve yaralı askerlerin İstanbul’a taşınması olan cemiyet, savaş bittiğinde yeniden dağıldı. 1907’de Londra’da düzenlenen Milletlerarası Kızılhaç Konferansı’na Osmanlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, burada “hilal” sembolünün tanınması için girişimlerde bulunmuş ama sonuç alamamıştı. Hilalin uluslararası kabulü ancak 1912’de Washington’da düzenlenen Milletlerarası Kızılhaç Konferansı’nda mümkün olacaktı.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden teşkilatlandı. 20 Nisan 1911 tarihinde Sadrazam Hakkı Paşa’nın başkanlığında 30 kişilik yönetici kadrosu seçildi ve Tophane’de üç katlı bir bina ilk idare merkezi olarak cemiyete tahsis edildi. 10 Mayıs 1912’de bu defa Washington Milletlerarası Kızılhaç Konferansı’na Osmanlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, izlenimlerini ve yapılmasını gerekli gördüklerini rapor ederek dernek yönetimine sundu. Besim Ömer Paşa’nın raporunda, Japon Kızılhaç Cemiyeti’nin savaşta yaralanan ve hastalananlara yardım edilmesinin ötesinde, savaşdışı zamanlarda ortaya çıkan afet durumlarında felaketzedelere ve ihtiyacı olanlara da yardım edilmesi yönündeki teklifi de yer almaktaydı. Kızılhaç Teşkilatı’nın dünya genelinde yaptığı yardım faaliyetleri ayrıca belirtilmiş; Fransa’daki sel felaketi sırasında yapılan yardımlar, tüberküloz gibi hastalıklara karşı yürütülen mücadeleler de örnek olarak verilmişti.
Trablusgarp Savaşı sırasında yardım faaliyetlerinde bulunmaya başlayan cemiyetin 26 Kasım 1912 tarihinde düzenlediği 3. olağanüstü kongresinde Dr. Besim Ömer başkanvekili olarak atandı. Savaşlar ve savaşların meydana getirdiği göçler Hilal-i Ahmer’e tecrübe kazandırmıştı; savaşlar haricinde doğal afetlere uğrayan bölgelere de yardım götürülüyordu. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti, 1923’te Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını aldı. 1935’te Atatürk tarafından verilen Türkiye Kızılay Cemiyeti adını aldı ve 1947’de Türkiye Kızılay Derneği oldu.
1914 Isparta-Burdur
4 Ekim 1914 tarihinde saat 00.05’te Isparta-Burdur hattında meydana gelen depremde 2.344 kişinin öldü, 681 kişi yaralandı. Burdur’daki evlerin üçte ikisi yıkıldı; üçte biri ağır hasar aldı. Isparta’da Pamuk Hanı’nda çıkan yangında sağlam kalan evler ve dükkanlar da yandı. O sırada Burdur’da bulunan Konya Valisi Azmi Bey, İçişleri Bakanlığı’na çektiği telgrafta şunları yazdı: “Şehrin dörtte üçü harap, gece barınacak hiçbir şey yok. Birçok yaralının yarasını saracak tabibimiz ve ilacımız kâfi değildir. Felaketin derecesini tasvir edemem. Çadıra, doktora, ekmeğe ve ilaca ihtiyaç vardır. Hareket hâlâ oldukça şiddetli devam eylemektedir”.
Bakanlığın aynı gün Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne gönderdiği yazı üzerine acilen oluşturulan Dr. Nâfiz Bey başkanlığındaki İmdat Heyeti, depremzedelere verilmek üzere eşya ve tahsis edilen 500 lira ile yola çıktı; 5-25 Ekim 1914 tarihleri arasında 20 gün deprem yerinde görev yaptı. İmdat Heyeti, yanlarında taşıdıkları eşyalarla birlikte İstanbul’dan Bandırma’ya cemiyetin Edremit vapuru ile gelmiş, buradan demiryoluyla İzmir’e geçmiş, İzmir’den trenle Isparta’ya ulaşmıştı. Burdur’da dağıtılacak eşyalar arabalarla nakledilmişti. Heyetin yanında ilkyardım malzemeleri, tıbbi aletler ve ilaçlar, çadır, yorgan, çamaşır ve erzaklardan oluşan 60 balya malzeme vardı. Isparta’ya varıldığında telgraf çekildi: “Deprem felaketi azdır. Yaraların sarılmasına çalışılacaktır”.
Mustafa Kemal Paşa, depremde zarar gören halk ile beraber, Hasankale (Pasinler) Erzurum, 2 Ekim 1924 (üstte). 30 Ekim 1983’te, Erzurum ve çevresinde büyük hasara ve önemli ölçüde can kaybına neden olan depremde, Kızılay harekete geçerek felaketzedelerin yaralarını sarmaya çalışmıştı (altta).
Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından Isparta’da 140 aileye, Keçiborlu’da 80 aileye 100’er kuruş dağıtıldı. Sayıları 413’ü bulan dul kadınlar ve yetimlerine para yardımı yapıldı. Burdur’da 138 depremzede aileye 100’er kuruş para dağıtıldı. Cemiyetin Kastamonu şubesi 10 adet Osmanlı lirası, Amerikan Kızılhaçı 672 küsur lira nakdi yardımda bulundu. Yine Hilal-i Ahmer depolarından yiyecek ve gazyağı ile kıyafet-barınma malzemeleri gönderildi. Haydarpaşa İstasyonu’ndan gönderilen 50 çadır, evlerin bahçelerinde kurulmuş ve 100’e yakın baraka da Isparta’da barınma sorununun giderilmesine önemli katkı sağlamıştı. Yaralılar Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kurduğu çadır hastanelerde tedavi edilirken İzmir ve Konya’dan sağlık görevlileri ve tıbbi malzemeler gönderildi. Sargı, ipek iplik, alkol gibi sıhhi malzemeler Hilal-i Ahmer eczanesinden tedarik edildi; depremde ölenler birkaçı birarada olacak şekilde defnedildi.
İmdat Heyeti’ne harcamaları için toplam 54.723 kuruş tahsisat ayrılmıştı. Bu tahsisatın 41.300 kuruşu 413 aileye yapılan para yardımıydı. 2.080 kuruş heyet istihkaklarına ve 6.549 kuruş telgraf, et, süt, eşya, vapur kiralama gibi harcamalara gitmiş, geriye kalan 4.794 kuruş Hilal-i Ahmer veznesine 25 Ekim 1914 tarihinde iade edilmişti.
Isparta Mutasarrıfı Sırrı, 16 Ekim 1914 tarihinde gönderdiği telgrafta Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Isparta halkı adına şükranlarını sundu. 18 Ekim’de de Isparta Belediye Başkanı da Ispartalılar adına Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teşekkürlerini içeren bir telgraf çekti.
1924 Erzurum
Erzurum şehri 1924’te üç deprem yaşadı; 13 Mayıs ve 6 Eylül’de meydana gelen depremlerin ardından 13 Eylül’de 6.8 büyüklüğündeki deprem 221 can kaybına ve yüzlerce binada ağır hasara neden oldu.
Deprem haberini Trabzon’da alan Gazi Mustafa Kemal, Anadolu gezisi programını iptal ederek Erzurum’a gitme kararı aldı. Depremin hemen ardından mahalli olarak başlayan ilk yardım çalışmalarını İçişleri Bakanlığı’nca kurulan “Hareket-i Arz Felaketzedegânı Komisyonu” takip etti. 17 Eylül 1924 tarihinde Erzurum Valisi Zühtü Bey yardım çağrısında bulunuyordu: “… Kuruluşundan beri çaresizlere şefkat ellerini uzatan, acılarını dindirmeye çalışan Hilal-i Ahmer Heyeti muhteremesinden enkaz altından kurtarılan, yağmurlu hava altında bulunan altı köyün iki yüz elli haneden ibaret çaresizlerine iki yüz elli çadırın süratle gönderilmesini, iaşe ve elbise yardımlarını önemle rica ve istirham ederim efendim”.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti ilk etapta 1000 adet battaniye, çadır, çamaşır, çorap ve avcı yeleği gönderdi. Bölgeye 25 Eylül’e kadar, 50’şer kişilik 50 çadır, 100 İngiliz çadırı, battaniye, 500 fanila, gömlek ve 200 kat elbise yanında büyük miktarda ilaç ve tıbbi malzeme gönderildi. 1 Ekim günü toplantı yapan Gazi Mustafa Kemal 10 bin, eşi Latife Hanım 10 bin, milletvekilleri 3’er bin, diğer görevliler 100- 200 lira yardımda bulundu.
Yine 1 Ekim 1924’te Uluslararası Kızılhaç Komitesi Cenevre’de “Erzurum Felaketzedelerine Yardım Çağrısı” yayımladı. Fransa hükümeti, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa, Japon-Amerikan-Yugoslavya-Estonya-Ukrayna-Brezilya- Rusya Kızılhaç örgütleri doğrudan ya da Hilal-i Ahmer Cemiyeti aracılığı ile para yardımında bulundu.
20 Eylül 1924 tarihinde Cumhuriyet gazetesi bir yardım kampanyası başlatmış, ilk yardımı İstanbul Belediyesi yapmıştı. Zonguldak ve Edirne Belediyeleri, Kasım Efendi, Konya Mebusu Refik Bey, Resimli Ay ve Resimli Hafta mecmuaları para yardımında bulunmuş, Erzurum için tüm Türkiye seferber olmuştu.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kurduğu seyyar mutfaklarda pişen yemekler, çadırlara taşınıyor.
1939’dan 1999’a…
Cumhuriyet döneminde Türkiye coğrafyasında çok sayıda deprem meydana geldi. Bunlardan 6.5 ve daha üzerinde olanlarda, resmî rakamlara göre 600-4.000 arasında insanımızı kaybettik. 1939 Erzincan depremi, 60 sene sonra 1999’da yaşanacak Gölcük depremine kadar ülkenin yaşadığı en büyük doğal felaketti.
27 Aralık 1939 gecesi, saat 01.57’de 7.9 büyüklüğünde ölçülen Erzincan depremi çok soğuk bir kış gününde meydana geldi. Resmî rakamlara göre 32.968 kişi hayatını kaybetti; 116.720 bina tamamen yıkıldı. Depremde Erzincan postanesi de yıkılmıştı; şehirden 14 km. uzakta Dumanlı istasyonundan saat 06.30’da istasyon memuru Cenan Bey tarafından başkente çekilen ilk telgrafta şiddetli bir deprem olduğu, devlet binaları ve bütün evlerin yıkıldığı, çok sayıda insanın öldüğü bildiriliyordu.
Bütün şehir enkaz yığını hâlinde, binlerce kişi enkaz altında, kurtulanlar sokaklardaydı. Piyade ve topçu kışlaları ayakta kalmıştı; askerler enkaz altından kalanları kurtarmaya ve çıkan yangınları söndürmeye koşmuştu. Kar yağışı nedeniyle kara yolundan ulaşım imkansızdı ve demiryolunun bazı hatları ile telefon ve telgraf hatları da çalışmıyordu.
Kızılay Cemiyeti ilk etapta aynı gün 500 çadır, 1.000 battaniye, 1.000 gömlek, 1.000 don gibi barınma ve giyecek maddeleriyle 15 bin lira gönderilmesine karar verdi. Erzurum ve Sivas Kızılay şubeleri de Erzincan’a birer vagon un ve ekmek gönderecekti. 28 Aralık’ta İçişleri ve Sağlık Bakanları deprem bölgesine gitmek üzere yola çıktı. Aynı gün Sivas’tan arama-kurtarma çalışmaları için gelen 280 işçinin bulunduğunu bir imdat treni, Divriği’den ekmek ve sıhhi malzeme de yüklenerek Erzincan’a gitmek üzere yola çıktı. Elazığ’dan da aynı gün trenle ekmek ve sıhhi yardım gönderildi. Yine aynı günü Korgeneral Abdullah Alpdoğan ile Orgeneral Kazım Orbay trenle Erzincan’a hareket ettiler ve 100 çadır, 1000 kaput, 1 ton makarna, 2 ton şeker, 100 kg çay, 1 ton kuru üzüm, 1 ton ekmek, 500 kg konserve, ayrıca bir sıhhiye otomobili, bir kamyon sıhhi malzeme götürdüler.
İlk imdat treni 29 Aralık günü Erzincan’a ulaştı. Depremzedelerin beslenme ve barınması Kızılay’ın mesuliyetindeydi; şehrin çeşitli bölgelerinde ordunun ve Kızılay’ın çadırlarıyla barınaklar kuruldu. Divriği’den gelen maden işçileri de kurtarma çalışmalarına katıldılar ve depremin beşinci gününde dahi enkazdan canlı insanlar çıkardılar. Diğer taraftan ölülerin defnine ve yaralıların tedavisine çaba harcandı ve salgın hastalıklar önlenmeye çalışıldı. Sonraki günlerde deprem bölgesinde enkazın temizlenmesi için İstanbul itfaiyesinden ve cezaevindeki mahkumlardan da yardım sağlanacaktı.
TBMM’de “Millî Yardım Komitesi” kurulmuş; deprem bölgesine yapılan yardımların organizasyonu ve depremzedelere ulaştırılması için Kızılay görevlendirilmişti. Depremzedeler en çok soğuğa karşı koruyacak çamaşır, elbise, yorgan ve battaniyeye ihtiyaç duyuyordu. Ankara ve İstanbul’da üniversite öğrencileri depremzedelere yardım için para ve giyim eşyası toplamış, Erzincan’a ulaştırılmak üzere Kızılay’a teslim etmişlerdi. Halkın yaptığı para, eşya ve gıda yardımları da Kızılay tarafından deprem bölgesine ulaştırıldı.
Depremden etkilenen şehirlerde bina hasar tespit heyetleri oluşturuldu ve zarar miktarı belirlenen para yardımları Kızılay tarafından hak sahiplerine dağıtıldı. Bunun yanısıra şehir hayatının düzeni ve günlük yaşamın idamesi için doğrudan Kızılay Cemiyeti tarafından evler, barakalar ve dükkanlar inşa edildi.
Erzincan’a çeşitli ülkelerden de para, giysi, gıda, ilaç, cerrahi malzeme, çadır ve inşaat malzemesi gibi yardımlar geldi. Hasta ve yaralıların bir kısmı diğer illere nakledilirken çadırlarda kalanların ihtiyaçları Kızılay tarafından karşılandı. Kızılay Mayıs 1940 tarihine kadar gıda, giyecek ve temel tüketim maddelerinin dağıtımını da yaptı.
1999 Marmara
24 sene önce 17 Ağustos’ta, sabaha karşı 03.02’de 7.4 büyüklüğünde meydana gelen deprem Adapazarı, İzmit, Gölcük, Yalova, Çınarcık, İstanbul ve Avcılar’da çok büyük can ve mal kaybına neden oldu. Resmî rakamlara göre 18.373, gayriresmî hesaplamalara göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetti. Kızılay derhal bir kriz masası kurdu ve yardımlar Başbakanlık Kriz Merkezi ile birlikte yürütüldü. İlk etapta Türk Hava Kuvvetleri’nin yardımı ile acilen bölgeye 6.230 çadır, 5.445 battaniye ile 4.613 kg gıda maddesi gönderildi. 18 Ağustos’ta yurt genelinde yardım kampanyası başlatılmış, ilk iki gün içinde bölgeye toplam 13.595 çadır, 8.250 battaniye, 18.573 kilo gıda maddesi gönderilmişti.
Bölgeye tam teşekküllü iki seyyar hastane kuruldu. Dört seyyar aşevi çalışmaktaydı. Kızılay tarafından Sakarya ve Kocaeli’nde çadırkentler kuruldu. Çeşitli yardım kuruluşlarınca açılan 90 çadırkentin 72’si Kızılay’a devredildi. Kızılay’ın depolarındaki çadırlar tükenince 23.288 çadır satın alındı.
17 Ağustos 1999 Marmara depremi afet yönetiminde dönüm noktası olarak kabul edildi ve yeni bir yapılanmaya gidildi. Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kapatılarak 2009’da çıkarılan 5902 Sayılı Yasa ile Başbakanlık’a bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı kuruldu. 15 Temmuz 2018’de yayımlanan 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Bugün, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurum olup, afet ve acil durumun niteliği ve büyüklüğüne göre Genelkurmay Başkanlığı, Sağlık Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle faaliyetlerine devam etmekte.
1999 Marmara depremi sırasında Gölcük Deniz Ana Üssü’nde görev yapan Deniz Kurmay Albay Celalettin Güllapoğlu; felaketin hemen ardından Donanma Tabii Afet Koordinatörü olarak hizmet verdi. Güllapoğlu Hoca’nın hadisenin hemen ardından almaya başladığı notlar, günümüze de ışık tutuyor.
CELALETTİN GÜLLAPOĞLU
Bugünlerde yaşadığımız deprem felaketi ve müdahale durumu, öncekileri yeniden anımsamayı ve çıkarılan derslerden gerçekten yararlanılıp yararlanılmadığının irdelenmesini-belgelenmesini zorunlu hâle getirdi. Zira en gerçekçi belgelendirme, yaşanmışlıklarla yapılabilir. Çıkarılan dersler derlenmeli, senaryo ve tatbikatlarla güncellenmelidir.
Celalettin Güllapoğlu’nun 1999 Depremi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşturduğu albüm.
Tabii afet yönetiminin sihirli sözcüğü “koordinasyon”dur. Yurt çapındaki bir örgütlenmede Başbakanlık yönetim merkezi olmalı, ilgili devlet birimleri yatay ve dikey biçimde ilişkilendirilmeli, yetki ve sorumluluklar bu birimlere paylaştırılmalıdır. 17 Ağustos 1999 tarihinde hazırlıksız olarak bir depremle karşılaşıldığında, yukarıda belirtilen sistem çerçevesinde eyleme geçilerek uygun ve etkili reaksiyon gösterilebilmiştir. Koordinasyonun en iyi yönetileceği yerler kriz merkezleridir. Kriz merkezlerinin müşterek iletişiminin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır. İletişim aksaklıklarına karşı yedek seçenekler hazır tutulmalıdır. Tüm bunların gerçekleştirilmesi, can kayıplarını en aza indirecektir.
1999 depreminde, sadece ilk gün, 17 Ağustos’ta yaşananlara-yapılanlara kısaca bakalım:
03:02 Zonguldak’tan İmralı’ya kadar uzanan hatta ve Eskişehir’e kadar uzanan iç bölgelerde meydana gelen depremde, merkez üssünü oluşturan Gölcük ilçesinde ağır hasar meydana geldi. Elektrik ve muhabere kesildi.
03:08 Donanma Komutanı, Tabii Afet Yardım Planı’nın yürürlüğe sokulmasını emretti.
03:20 Donanma Komutanı, depremi Deniz K.K.’ğına rapor etti, yardım istedi.
03:25 Gemilerin personelinin %90’ının üs içinde depremde çöken binalarda arama- kurtarma çalışmalarına başlamaları için emir verildi.
03:25 TÜPRAŞ’ta yangın çıktı.
03:30 Üs bölgesinde arama kurtarma çalışmalarına başlandı.
04:15 Komuta makamı hariç 45 kişiden oluşan Tabii Afet Koordinasyon Merkezi kuruldu.
08:25 Kurtarma ekiplerince enkazdan çıkarılan vatandaşların, Gölcük Deniz Hastanesi’ne getirilmesine başlandı. Ağır yaralılar, kurulan bir ambulans nakil zinciriyle, tedavi edilmek üzere limandaki 3 fırkateyn, 6 hücumbot, sahil güvenlik botları ve 8 helikopterle İstanbul, Bandırma ve Ankara’daki hastanelere nakledilmeye başlandı (Yaralı tahliye faaliyetlerine aynı gün öğleden sonra iki sivil deniz otobüsü de katıldı). Bu tahliyenin hızla yapılması, Gölcük’teki askerî ve sivil hastanelerde boş kapasite oluşturdu. İlk aşamada 130 kişi bu yöntemle tahliye edildi; akşam ssatlerinde bu sayı 686’ya ulaştı.
14:25 Başbakana, Deniz K.K. tarafından Acil İşlem Merkezi’nde brifing verildi. Bu faaliyetler, dakika dakika kayıt altına alındı. Sırasıyla, can kurtarma, depremzedelerin beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, kurtarılanlara ilk müdahalenin yapılması, hasta-yaralıların nakli, asayiş ve güvenliğin kontrol altına alınması öncelikli hedefler olarak saptandı ve gerçekleştirilmeye başlandı. Can kurtarma ve müdahalelerde garnizon içindeki ve dışındakilere aynı anda ulaşılması esas alındı.
Bölgedeki tüm elektrik, su, telefon ve altyapı sistemlerinin de çalışmaz hâle gelmesinden ötürü, çalışmalar çok zor koşullarda, diğer askerî birliklerden takviyelerle sürdürüldü. Hasta ve yaralı naklindeki akışı hızlandırmak amacıyla, garnizon kapılarından tüm giriş-çıkışlar serbest bırakıldı. Yaralı sevkinde kullanılan deniz ve hava araçları, dönüşlerinde yardım teçhizatı, sıhhi malzeme ve sağlık ekipleri getirdi.
17:30 Hava Kuvvetleri uçakları, Cengiz Topel Deniz/ Hava Üssü’ne çadır, gıda, sıhhi malzeme ve kurtarma araçları intikal ettirmeye başladı.
17:50 Tabii Afet Bölge Komutanı olan Donanma Komutanı emrine tahsis edilen 8. Mekanize Piyade Tugayı Gölcük ilçesinde; 65. Mekanize Piyade Tugayı Değirmendere’de; 19. Piyade Tugayı Yalova bölgesinde; 2. Zırhlı Tugay Gölcük’te görev aldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve yabancı ülkelere ait 9 seyyar hastane kuruldu.
1999 Depremi sonrası Kocaeli Gölcük’te arama kurtarma çalışmalarına katılan askerler…
Sonraki saatler… Yerleşim noktalarındaki arama ve kurtarma çalışmaları, afet bölgesinde görev yapan tugaylarımızla birlikte yabancı profesyonel ekipler ve uzman vatandaşlarımızın işbirliğiyle gerçekleşmeye başladı. Felaketin ilk aşamasından itibaren, yardımların bölgeye ulaşmasından önce Deniz İkmal Merkezi’nin elindeki gıda malzemeleri vatandaşlara dağıtılmaya başlandı. Gemiler fırınlarını çalıştırarak ekmek üretti ve ilk adımda yaklaşık 12.500 ekmek vatandaşlara dağıtıldı. Donanma lojistik gemileri, İzmir’den gelen askerî su gemileri, Denizcilik İşletmeleri’ne ait gemilerin de katılımıyla günde 1.000 tondan fazla içme suyunun dağıtımına başlandı.
Kızılay ve dış yardımlarla sağlanan ve tesis edilmeye başlayan 5.500’ü aşan çadırda, 15.000’i aşkın kişiye kampet ve battaniyelerle geçici barınma sağlandı. Çadır bölgelerinde sağlık ekiplerince tedaviler, aşılama ve koruyucu sağlık hizmetleri gerçekleştirildi. Bölgenin ve deniz ortamının zemin, jeolojik etüt, hidrografik etüt çalışmaları başlatıldı.
Sonraki günler… Sağduyulu vatandaşların ihbar ve uyarmalarıyla, birçok yağmacı, stokçu, hırsız ya da toplumun moral ve direncini kırmayı hedefleyen kişi suçüstü yakalanarak tutuklandı. Koordinasyon faaliyetleri, kaymakam, belediye başkanları ve askerî yetkililerin haftada 3 defa yaptıkları toplantılarla gerçekleştirildi. Tüm bölgede enkaz altında kimsenin kalmadığından emin olunduktan sonra, planlı olarak enkaz kaldırma çalışmaları gerçekleştirildi. Yaklaşık 3 hafta sonra durum büyük ölçüde normalleşme aşamasına getirildi.
24 seneki önceki felaket öncesinde, sırasında ve sonrasında TSK bünyesindeki organizasyon faaliyetleri, çok sayıda felaketzedenin hayatta kalmasını sağlamıştı. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, o dönemki askerî yapının deprem sonrası müdahale ve imkanlarını, günümüzdeki gelişmelerle birlikte değerlendirdi.
Türk Silahlı Kuvvetli bünyesinde, her muharip birliğin hem EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) hem de DAFYAR (Doğal Afet Yardım Planı) vardı. Bu planlar, İl İdaresi Kanunu’na göre, mülki amirlerin garnizon komutanlarından yardım talebi halinde neyin, nasıl yapılacağı konusundaki hazırlıkları içerirdi. Kim, nerede, ne zaman, nasıl, ne yapacak? Hepsi yazılı şekildeydi.
İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesinden sonra, EMASYA planları da rafa kaldırıldı. Tam da 15 Temmuz öncesinde Kolluk Kuvvetlerinin Toplumsal Olaylarda Desteklenmesi Eğitimi Talimatı (KOKDOT) adı altında yürürlüğe konan plan, azımsanmayacak sayıda askerin FETÖ’cü darbeye destek vermesi için kandırılmalarına vesile oldu.
15 Temmuz sonrasında, devlet bu konuda gerekli düzenlemeyi yaptı. Ancak AFAD’ın kurulmasıyla, MSB de dahil diğer Bakanlıklara sadece ihtiyaç hâlinde yardım etme görevi verildi ve bu da kimi sorunlara yolaçtı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi her şeyi o kadar merkezî hâle getirdi ki, tepeden bir emir gelmeden hiç kimse kendiliğinden harekete geçemiyor. Sistem yetki devrine uygun değil. Sistemi işletenler de liyakattan ziyade sadakate dayalı seçildiği için inisiyatife kapalı. Mesela herhangi bir olayda bile açıklama yapan bir Bakan, sözlerine “Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatlarıyla…” diye başlıyor. Acil merkezine bir hasta gelince, acil hekimi nasıl müdahale edeceğini başhekime sormuyorsa, ilgili Bakanın da, mülki amirin de, birlik komutanının da benzer çalışması lazım. Oysa herkes emir bekliyor.
Devlet, Şubat 2022’de, Afet ve Acil Durum Müdahale Hizmetleri Yönetmeliği’ni çıkardı. Esas sorumlu, İçişleri Bakanlığı emrindeki AFAD. Peki acaba İçişleri Bakanlığı ile MSB arasında bir protokol yapılarak, bir bölgede doğal afet olduğunda, o bölgedeki askerî birliklerin yetersiz kalması hâlinde diğer bölgelerden birlik takviyesi hususu esasa bağlandı mı? MSB, buna ilişkin bir direktifi TSK’ya verdi mi? Acaba valilikler kendi planlarını bu yönetmeliğe göre yapıp, garnizon komutanı/komutanlıklarından ne beklediklerini açıkça belirten planlarını hazırladılar mı? Bu plana dayalı olarak, eskiden olduğu gibi her birlik kendi yardım planını hazırladı mı? Bunları bilmiyoruz…
Mesele sadece askerî hastanelerin kapatılmasından ibaret değil. Askerlik süresinin kısaltılması ve paralı askerlik düzenlemeleri, TSK’nın teşkilatını, emir-komutasını, mevcudunu, eğitimini ve halka yardım kabiliyetini olumsuz etkiledi. Çok sayıda DAFYAR eğitimi alan birlik vardı, artık yok. Son birkaç yıldır çok sayıda subay emekli edildi.
Oktay Çilesiz’in objektifinden Kocaeli’de kurtarma ekiplerince enkazdan 52 saat sonra sağ olarak çıkarılan Murat Çay ve çalışmalara katılan askerlerin yaşadığı sevinç…
Yıkım büyük. Mücadele uzun sürecek. Olağanüstü bir durum sözkonusudur. Olağanüstü hâl ilanı çok yerindedir; ancak gecikmeden bölgede olağanüstü hâl valisi görevlendirilmelidir. Hizmetlerin koordinasyonu yanında askerî birlikler de etkin olarak sevk ve idare edilebilir. Bölgeye çok sayıda askerî birlik gönderildi; ancak bu sayı artırılmalıdır. Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması yanında, bir kısım sahra hizmetinin düzenlenmesine de katkı sağlanabilir.
Kara Kuvvetleri’nin elinde çok sayıda sahra helası, banyosu, mutfağı, ekmek fırını, iş makinası mevcuttur. Özellikle Hatay büyük hassasiyet arz ediyor. Bölgenin sosyolojik yapısı problemlidir; önlem alınmazsa daha büyük sorunlara gebe bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.. TSK’nın kaynak fazlası için doğal afetlerde, çevre temizliği gibi kamusal hizmetlerde kullanılmak üzere birlikler oluşturulmalı ve süratle valilikler emrinde görev alacak şekilde hazır kılınmalıdır.
İnanılmaz özgüven sağlayacak bir insan dokumuz var ve bu, geleceğe yönelik ümidimizi artırıyor. “Enerjinizi nereye koyarsanız orası büyür”. Toplumun organize olma becerisi yüksek, görece eğitimli ve vicdanlı kesiminin biraraya gelmesinin önemi yeniden ortaya çıktı. Duyarlı insanlar, deprem sonrası “benim işim bitti” diyerek kenara çekilmemeli; devletin yeniden yapılandırılması sürecinde siyaset kurumunun içinde yer almalıdır. Ülkemizi ayağa kaldırmak için uzun vadeli, örgütlü, disiplinli, ulusal çıkar merkezli yapılanmaya ve çalışmaya ihtiyaç hayatidir.
Ahmet Yavuz’la yapılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan söyleşiden (Çağdaş Bayraktar) özetlenerek derlenmiştir.
Emlakçı ve müteahhit Veli Göçer, 1999 depremini takip eden yıllarda cezaevine girdi ve 7.5 yıl hapiste kaldı. “Günah keçisi” seçildiğini iddia eden Göçer’in hikayesi, bölgede yaşanan facianın diğer sorumluları ve 1999’da Yalova’yı da yıkan depremin ardından yaşanan hukuki süreç. Rakamlar, isimler ve zamanaşımına uğrayan hafızalar…
Marmara depreminde 17 bin 480 kişinin öldüğü ilan edildiğinde, sayının gerçekte daha yüksek olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. 11 yıl sonra Meclis’te kurulan deprem komisyonu can kaybı sayısını 18 bin 373 olarak güncelledi. Bununla birlikte, gayriresmî verilere göre ölü sayısının bu rakamın yaklaşık iki katı olduğu biliniyor.
1999 depreminde 112 bin 724’ü yıkık ve ağır hasarlı olmak üzere toplam 376 bin 479 konut ve işyerinde de hasar saptanmış, 133 bin 683 bina çökmüştü. Kamuoyu insanların can verdiği binaları yapan müteahhitlerin ve izin verenlerin cezalandırılmasını istiyordu. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra sorumluların bir bölümü yakalandı; 170’i kamu görevlisi 6.286 kişinin yargılandığı 2.100 dava açıldı. Yargılananların imdadına iki yıl sonra çıkarılan “Rahşan affı” yetişince, davalardan 1.800’ü cezasız sonuçlandı. Kalan 300 davadan 110’unda verilen cezalar ertelendi; 190 dava da 2007’de zamanaşımından düştü.
Yargılanan 6.286 kişiden yaklaşık 150’si tutuklansa da çoğu bir-iki ay sonra serbest kalmıştı. Üç ila altı ay arası hapis yatan kişi sayısı ise 20’ye yakındı. Yani sorumlu olduğu iddia edilen 6.000’den fazla kişi tek bir gün bile hapis yatmadı. 6 aydan fazla cezaevinde kalan yalnızca iki kişi vardı: Çınarcık’ta yaptığı bazı binalar yıkılan Veli Göçer ve bu binaların teknik sorumlusu Mimar İsmet Kösebalaban. Kösebalaban 4 yıldan uzun süre kaldığı cezaevinde öldü. 7.5 yıl hapis yatan Veli Göçer ise dava boyunca binlerce sorumlu dışarıda dolaşırken bir tek kendisinin hapiste olmasına isyan etmişti. Günah keçisi ilan edildiğini söylüyordu.
Çınarcık’ta başlayan hikaye Veli Göçer’in 1990’ların başında Çınarcık’ta arsa alım satımıyla başlayan inşaat hikayesinin, oğlu Can Göçer (sağda) ile birlikte yargılandığı davayla sona ereceği düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı.
Aslında Veli Göçer’in depremin ikinci gününden itibaren bir nefret objesi durumuna gelmesinin en önemli sebebi, herkesi öfkelendiren açıklamalar yapmasıydı. Depremi takip eden 20 gün boyunca firariydi Göçer. O yıllarda cep telefonundan yer tespiti mümkün olmadığı için televizyonların naklen yayınlarına bağlanıyor, Avrupa basınına demeçler veriyordu.
İlk televizyon bağlantısında “Ben edebiyat fakültesi mezunu bir şairim, ne anlarım müteahhitlikten?” demiş ve yalnızca emlakçılık yaptığını öne sürmüştü. İki gün sonra katıldığı bir başka yayında müteahhitlik yaptığı belgelenince Çınarcık’ta yaptığı 12 siteden “yalnızca ikisinin” yıkıldığını öne sürüp “Neden ayakta kalan 10 site konuşulmuyor?” diye sorabilmişti. “Yalnızca iki site” dediği Çamlık ve Bahçekent siteleri 16 blok ve 572 konuttan oluşuyordu. Tamamı çökmüş, 200’den fazla kişi enkaz altında kalmış ve bunlardan 195’i hayatını kaybetmişti.
Firarının 15. gününe gelindiğinde, Sabah gazetesi kendisine “Çınarcık’ın Saddam’ı” lakabını takmıştı. Katıldığı bir yayında müteahhitlik belgesi olmadığı için hukuken yıkılan binaların müteahhidi olarak yargılanamayacağını savundu. “Peki belgeniz olmadan nasıl bina yaptınız?” sorusuna “Türkiye’de bina yapmak için müteahhitlik belgesine gerek yok” yanıtını verdi. Ne yazık ki söylediği doğruydu.
‘Çınarcık’ın Saddam’ı’ Göçer, depremin ardından ilk haftalarda bir yandan telefonla röportaj veriyor bir yandan polisten kaçıyordu (üstte). Sonrasında ise 7.5 yıl hapis yatacaktı (altta).
Bir başka televizyon yayınında ise yıkılan iki sitenin inşaatında deniz kumu kullandığının tespit edildiği söylenince her zamanki pişkinliğiyle “12 tane koca site yaptım bunların yalnızca ilk ikisinde deniz kumu kullandım. İnşaatı yapan kalfa bana ‘deniz kumu kullanma’ demedi; sonradan iyi bir şey olmadığını öğrenip hazır beton kullanmaya başladım çünkü kendini yenileyebilen bir insanım” demişti. Türkiye’deki inşaatlarda, yıkanıp yabancı maddelerden ayıklanmamış deniz kumu kullanıldığı 1999 depreminin birçoğumuza öğrettiği bir gerçekti. Denizden çekildiği hâliyle kullanılan kumdaki tuzun asidik etkisi betonu ve demiri yıpratıyor, kurumuş tuz suyla karışıp eriyince betonda boşluklar oluşuyordu. Bunların sonucu, binaların depremde kartondan yapılmış gibi yıkılmasıydı. İşin kötü tarafı Göçer “Üç-beş sene öncesine kadar deniz kumu kullanmayan bir tane müteahhit gösterin kendimi asarım” derken de haklıydı.
Göçer nihayet firarının 20. günü İstanbul’da saklandığı evde yakalandı. Yalova Adliyesi’ne çıkarılırken depremzedelerin kendisini linç etmek istemesi üzerine davanın Konya’da görülmesine karar verilecekti.
Veli Göçer’in hikayesinin ayrıntıları dava sürecinde ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünü bitiren Göçer, Cağaloğlu’nda küçük bir matbaa satın alarak iş hayatına atılmıştı. 1990’da Yalova ve çevresindeki inşaat fırsatını görüp matbaasını satan Göçer, Çınarcık’a yerleşip emlakçılığa başladı. Önceleri arsa alım satımıyla uğraşırken, 1992’de Çınarcık Belediye Başkanı Turgut Kurt’la yolları kesişince müteahhitlik yapmaya karar verdi. Böylece 1999’da yıkılan Çamlık Sitesi’nin inşaatına başladı Göçer. İki kat izinli bölgede yapılan sitenin blokları tam 6 katlıydı. Belediye hiçbir şikayete kulak asmamış, site tamamlanıp daireler sahiplerine teslim edilmişti.
Bölgede Göçer’in başka arsaları da vardı. Başkan Kurt buradaki iki kat iznini beş kata çıkarınca Göçer yine depremde yıkılan Bahçekent sitesinin yapımına başladı. Ancak verilen beş kat izniyle yetinmemiş, ikişer de kaçak kat çıkıp 28 daireden oluşan yedi katlı bloklar inşa etmişti. Belediye göz yumuyordu ama Bayındırlık Bakanlığı ekipleri Göçer’in kaçak inşa ettiği katların yıkımına ve para cezası verilmesine karar vermişti. Kararları uygulama görevi belediyenindi ama Belediye Başkanı Kurt hiç oralı olmuyordu. 1994 seçimlerine az bir süre kala Başkan Kurt başka bir imar yolsuzluğu nedeniyle iki yıl ceza alıp hapse girince seçilme yeterliliği elinden alınmış ve yeniden aday olamamıştı. Ancak Göçer için bir şey değişmedi. Kurt’tan sonra belediye başkanı olan Yaşar Birinci de selefi gibi davranmış, ceza kararlarını uygulamadığı gibi cezaları affettirmek için çaba göstermişti.
Veli Göçer emeklilere ve sabit gelirlilere ev satmayı hedeflemişti. Evleri emsallerine göre çok ucuza satıyor, cazip ödeme koşulları sunuyordu. Mahkemede hakimin “Başkasının 10 liraya sattığı evi sen malzemeden çalmadan nasıl üç liraya satabiliyorsun?” sorusunu, “Lüksten kıstım, hayatımda hiç malzemeden çalmadım” diye yanıtlayacaktı.
Göçer, yıkanmamış deniz kumu kullandığı iki siteyi tamamladıktan sonra tam 10 site daha inşa etti. Eski şair ve matbaacı kısa sürede Çınarcık’ın en büyük müteahhidi durumuna gelmişti. Kendi yaptıkları dışında satış haklarını alması karşılığında ismini kullandırttığı başka binalar da vardı.
İhmal ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermekten yargılanan Veli Göçer, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Dışarı çıkar çıkmaz depremden önce başlayıp tamamlayamadığı İlayda Sitesi için bir kooperatif kurdu. Sitenin yapımını tamamlamak için bir kamu bankasına kredi başvurusunda bulunmakta da sakınca görmedi. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine, serbest kaldıktan yaklaşık 1 yıl sonra yeniden tutuklandı.
Bir cana 14 gün Veli Göçer, 17 Ağustos depreminin 12. yılının dolmasına 4 gün kala tahliye edildi. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatmıştı.
Yıkılan iki sitenin sorumluları olan Veli Göçer, oğlu Can Göçer, ortağı Zafer Coşkun ve Mimar İsmet Kösebalaban, blokların yapım tarihlerine göre 6 ayrı projeden yargılandı. Bunlardan birinden zamanaşımı nedeniyle ceza almayan sanıklar, kalan beş projenin her biri için beşer yıldan 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu ceza 18 yıl 9 aya düşürüldü. Can Göçer ve Zafer Coşkun yakalanamadığı için cezaevine girmedi; bu iki kişi hakkındaki dava dosyaları 2007’de zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı.
Yargılanan binlerce sorumlunun aksine Veli Göçer ve ekibinin yüksek ceza almasının sebebi, Göçer’in iddia ettiği gibi sadece günah keçisi seçilmesi değildi. Asıl sebep, Göçer’in yıkılan binalarından birinde 11 yaşındaki oğlunu kaybeden Salim Çakır’ın hukuk mücadelesiydi. Göçer, depremin ilk günlerinde yalnızca emlakçı olduğunu, müteahhitlik yapmadığını söyleyince Ticaret Odası ve Belediye kayıtlarında iz sürüp Göçer’in ofisinin çöplerini karıştırarak bulduğu belgelerle müteahhit olduğunu belgeleyen oydu. Sanıklardan Kösebalaban’ın Çanakkale’deki adresini tespit edip yakalanmasını da o sağlamıştı. Davanın başında, ceza alan diğer müteahhitler gibi Göçer’e de 1 ila 5 yıl arasında hapis cezası isteniyordu. Salim Çakır aylarca uğraşıp Yargıtay’dan emsal bir karar bularak sanıkların her projeden ayrı ayrı ceza almasını da sağladı. Veli Göçer, toplamda 7.5 yıl hapiste kaldıktan sonra 17 Ağustos depreminin 12. yıldönümüne 4 gün kala tahliye oldu. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatan Göçer, serbest kaldıktan sonra müteahhitliğe devam etti.
İmar tarihimiz, özellikle 1965 tarihli Kat Mülkiyeti Yasası, Özal dönemindeki imar affı, müteahhit sayısının hızla artışı, inşaatçı ve emlakçıların siyasete de dahil olmasıyla şekillendi. Rant hırsıyla verilen imar ve kat izinleri 1999 depreminde Yalova ve ilçelerinde 2.500’ün üzerinde can kaybına yolaçtı. Ölen insanların yaklaşık 1.500’ü Yalova-Hacımehmet Ovası’nda yeni yapılan sitelerde yaşayanlardı.
Bundan 24 sene önce, Cumhuriyet gazetesinin 21 Ağustos 1999 tarihli haberinde 17 Ağustos depremiyle ilgili haberleri okuyan mimar Ersen Gürsel’in ağzından dökülen ilk sözler “Yalova’ya bu kadar insanı nasıl sığdırdınız?” olmuştu.
Gürsel’i şaşırtan şey, gazetelerin depremde yerlebir olan Yalova’nın merkez nüfusunun 78 bin küsur olduğunu yazmasıydı. Bu bilgi kendisi için şaşırtıcıydı, çünkü Gürsel 1965’te -henüz İstanbul’un ilçesi olan- Yalova’nın şehir planını çizen kişiydi. Nüfusun 20 yıl sonra 15 bin olacağı öngörüldüğü için plan buna göre hazırlanacaktı. Ancak Gürsel, 15 bin kişiyi Yalova’ya yerleştirecek yer bulamıyordu. Birinci derece deprem kuşağında bulunan ilçenin batısında dere sınırı, güneyinde heyelan tehdidi altındaki yamaç bölgeleri vardı. Bir başka engel, kıyı boyundaki zeminin yumuşak olmasıydı; buralara çok katlı yapılar yapılamazdı. Gürsel meşakkatli bir çalışmanın sonunda, 15 bin kişiyi Yalova’ya sığdırmayı başarmıştı. Ancak planda, yapıların çoğunun tek katlı olması Yalova’da pek iyi karşılanmadı. Plan sırf bu nedenle bekletildi ve üç yıl sonra tek kat olması öngörülen yerlere iki kat izni verilerek hayata geçirildi.
Şehir planının hazırlandığı 1965, Türkiye’nin imar tarihi açısından önemliydi. O sene Kat Mülkiyeti Yasası çıkarılana kadar bir apartman dairesi satın alanlar, apartmanın tapusuna ortak oluyordu. Örneğin sekiz daireli bir apartmandaki tek daire sahibi, tapunun sekizde birine sahipti. Alım-satımda çeşitli zorluklara sebep olan bu durum Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte değişti ve dairelerin tek tek alınıp satılmasının önü açıldı. Hem bu yasanın çıkması hem de lüks inşaat için konulmuş kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte, her yerde yeni apartmanlar yükselmeye başladı; yüzlerle ifade edilen müteahhit sayısı binlerle ifade edilir oldu. Mimar Gürsel’in tek ya da az katlı yapı önerisi bu yüzden soğuk karşılanmıştı. Zaten 1970’te hazırladığı plan değiştirilmiş ve en fazla dört kat yapılabilir dediği yerlerde de altı kat izni verilmişti.
1999 depreminde yıkılan binalarının bir kısmı 1984 sonrasında yapılmıştı.
1965’te türeyen yeni müteahhitler en çok büyük şehirleri etkilerken, Türkiye’deki birçok yer gibi Yalova’nın çehresi de asıl 1980’lerde Özal döneminde değişecekti. Özal, kentleşme politikalarının ilk örneğini 1984’te çıkardığı imar affıyla göstermişti. 1948’den o zamana kadar çıkmış 14 af yasasının tümü sadece “yapılmış olanlarla” sınırlı iken, Özal’ın af yasasında aynı kaçak yapıların apartmana dönüştürülmesinin önü açılıyordu. Dahası, yasadışı işgal edilen arazilerin üzerinde yapı olmayan bölümlerine bile yüksek inşaat yapma olanağı verildi. Özal af yasasını “Gecekonduların üzerine kat çıkılabilecek” diye müjdeliyordu.
Özal iktidarının merkeze ait birçok yetkiyi belediyelere vermesi imar affıyla birleşince çok büyük bir inşaat furyası başladı. “Yerel yönetimler merkezî yönetimden bağımsız olarak karar alma, malî kaynak oluşturabilme ve bu kaynakları ihtiyaçlarına göre özgürce kullanabilme yetkisine sahip olacaklar” diyordu Özal. Gerçekten de bu yasa sayesinde belediye başkanları küçük bir proje için bile Ankara’nın kapısını aşındırmaktan kurtuldu. Birçok şehir ve ilçede önemli altyapı yatırımları yapıldı; parklar, spor tesisleri açılabildi. Eğer gerekli denetim mekanizmaları kurulsa ya da olanlar işletilse “belediyelerin malî kaynak oluşturabilmesi” kısmı da sorunsuz ilerleyebilirdi ama öyle olmadı. Malî kaynak denilince akla ilk önce yeni rant alanları ve inşaat izinleri geliyordu çünkü. Önceden ev yapmayı kimsenin aklına getirmeyeceği ovalar, dere yatakları, su havzaları imara açılıyordu.
Rantın çok büyük olması, imar planlarını da yakından etkiledi. Planlar artık gerektiği yükseklikte binalar yapılması için değil, en yüksek kazancı getirecek yapıların inşa edilmesi için düzenleniyordu. Kapalı kapılar ardında yapılan ya da “tadil edilen” planların oluşturulma sürecinde elbette müteahhitler de vardı. Bal tutan parmağını yalıyor, herkes payını alıyordu.
Bu durumun Türkiye siyasetinin çehresini değiştirdiğini de not etmek gerekir. Her şeyden önce özellikle küçük yerlerde milletvekili olmak varken yüzüne bakılmayan belediye başkanlığı “cazip bir iş”e dönüştü. Siyasetin finansmanı meselesi de hiç olmadığı kadar alengirli hâle gelmişti. Belediye meclisi üyeliklerine en çok inşaatçılarla emlakçıların talip olmaya başlaması da, siyasi partilerdeki irili-ufaklı delege ağalarının çoğunun “para musluğunun başındaki” belediye başkanı olması da bu sürecin sonucuydu.
2023 depreminde yıkılan binaların bir kısmının 2001 sonrası yapılmış olmasına nasıl şaşırıyorsak, 1999 depreminde yıkılan binalarının da 1984 sonrası yapılmasına şaşırıyorduk. 1961’de inşa edilmiş bina sapasağlam dururken, yanıbaşına Özal dönemi inşaat furyası sırasında kondurulan site çökmüş oluyordu.
Bataklık üstü ‘beton cenneti’ 1999 depreminin en ağır şekilde vurduğu yerlerden Hacımehmet Ovası, özellikle TOKİ konutlarıyla 2010’lardan sonra yoğun şekilde yapılaştı.
Yalova’nın bir talihsizliği de 1980’lerde Arap turist akınına uğramasıydı. 11 Ağustos 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Tapu Türk’ün, mal Arap’ın” başlıklı haberde, dönemin yasalarına göre yabancılara mülk satılamadığı için Araplardan satış bedelinin alınıp evlerin 99 yıllığına kiralandığı yazıyordu. Habere göre, dağ taş villa ve apartmanlarla dolmuş; emlakçılar müteahhitliğe, pazarda karpuz satanlar emlakçılığa başlamıştı.
İnşaatçıların iştahını asıl kabartan yer ise 1965’te Yalova’nın şehir planını çizen Ersen Gürsel’in yapı inşa edilemeyeceğini söylediği, altı bataklık olan 3.500 dönümlük Hacımehmet Ovası’ydı. Ova denilince kentin dışında bir yer sanılmasın. 1999 depreminden önce Yalova sahilinde denize sırtınızı verip stadı sağ tarafınıza alarak biraz yürüseniz, ovaya adım atıp sayısız bloktan oluşan çok katlı “lüks siteler”le karşılaşırdınız. 1950-1980 arası 30 yılda yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, ovanın imara açılması için gelen tüm baskılara direnmişti. İnşaat lobisi Üstel hakkında karalama kampanyası yapıyor, ovada kendisine ait elma bahçeleri olduğu için imara açılmasını istemediği dedikodusunu yayıyordu.
1984’te müteahhit Cengiz Koçal’ın Yalova Belediye Başkanı seçilmesi ibrenin inşaat lobisi lehine değişeceğinin işaretiydi. Koçal 1989’da İller Bankası ile birlikte ilçenin yeni imar planlarını hazırlattı ve Hacımehmet Ovası’nın bir bölümüne inşaat izni verildi. 1989’da Koçal ikinci kez seçildikten sonra, özellikle 1993’ten itibaren ovanın küçük bir bölümü dışında her yer inşaatla dolacaktı.
1999 depreminde, 1995’te il olan Yalova ve ilçelerindeki 2.500’ün üzerindeki can kaybının yaklaşık 1.500’ü Hacımehmet Ovası’nda yaşandı. Müteahhit Başkan Cengiz Koçal döneminde yapımına izin verilen birçok site yerlebir olmuştu. Koçal’ın yeğeni ve bir süre Yalova Mimarlar Odası Başkanı da olan Metin Koçal’ın ortağı Sefa Tüzünataç’la inşa ettiği 180 dairelik site tamamen yıkıldı; 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Dönemin ülke çapındaki büyük inşaat şirketlerinden Sazak ailesine ait Yüksel İnşaat’ın Yüksel Sitesi’nde 316, Ceylan İnşaat’ın Ceylankent Sitesi’nde 98 kişi öldü. Belediye Başkanı Koçal’ın diğer yeğeni Yakup Koçal’ın yaptırdığı iki bloklu apartman da yıkılmış, 8 kişi can vermişti. İşin ilginç tarafı, 17 Ağustos depreminden 4 ay önce yapılan belediye seçimlerini de müteahhit yeğen Yakup Koçal kazanmıştı! Başkan Yakup Koçal’ın depremden önceki hafta Hacımehmet Ovası’nın kalan son yeşil bölümlerinin konut alanına dönüştürülmesi kararını belediye meclisinden geçirttiği de ortaya çıkmıştı.
İnşaat lobisi, Üstel’e karşı 1950-1980 arasında yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, Hacımehmet Ovası’nın imara açılmasına direnmişti. İnşaat lobisi hakkında ovada elma bahçeleri olduğu için bu engeli çıkardığı dedikodusunu yaymıştı.
Yalova, depremin değil rant hırsının ve yağmanın kurbanı olmuştu. 1965’te plan hazırlanırken “tek katlı bina dahi inşa edilemez” denilen Hacımehmet Ovası’na gelişen inşaat teknolojisi sayesinde artık çok katlı yapılar yapmak elbette mümkündü. Ancak güvenli inşaat demek daha az kâr demekti ve her depremde gördüğümüz gibi denetleyen yoksa müteahhitlerin çoğu depreme güvenli binalar yapmayı umursamıyordu.
1999 depreminin ardından Yalova’da 35 müteahhit ve bazı kamu görevlileri hakkında açılan 173 davanın bazıları zaman aşımından düştü, bazılarında verilen cezalar ertelendi. Yalova’da 400’den fazla ölüme sebebiyet vermekle suçlanan Yüksel ve Ceylan İnşaat şirketleri 2000 yılında açılan kalıcı deprem konutları yapım ihalelerine de girdi. Dönemin Bayındırlık Bakanı MHP’li Koray Aydın, iki şirket hakkında kesin mahkeme kararı olmadığı için ihaleye girmelerine engel olamadıklarını söylüyordu. Yaptığı binalarda 8 kişinin öldüğü Belediye Başkanı Yakup Koçal ise depremden sonra da görevini sürdürdü; 2004 seçimlerini kaybetse de 2009’da yeniden başkan seçildi.