Etiket: sayı:99

  • İnsan ve yapısı

    İnsan ve yapısı

    Yaklaşık 300 bin yıl kadar öncesinden bu yana, diğer canlı türlerini öldüren, yiyen veya kullanarak köleleştiren insan evladı; biraz kalabalıklaştığında da birbirini hâllederek bugünlere ulaştı. Ne de olsa “insan insanın kurdu”ydu ve iktidar alanlarımız diğerlerinin hayatından kıymetliydi. Gel zaman git zaman, “öteki”lerin hakları-hukukları dediğimiz çeşitli kodlar, yasalar falan geliştirdik ama, “ne de olsa hepimiz insanız” diyerek birbirimizi yemeye de devam ettik.

    Bilimsel olmayan bir ifadeyle “biraz oturaklı” diyebileceğimiz toplumlar, yakın tarih içerisinde sürekli aynı coğrafyada oturmuş olmanın avantajıyla bir tür süreklilik gösterdi. Bizim gibi “sur dışı”ndan gelenler ise, dünya görmüş olmanın zenginliğini hiçe saydı, mala-mülke tamah etti; geleneğini-göreneğini ucuz böbürlenmelere, pahalı zevklere terketti. Yongamız-yorganımız olan “mal”ı, çok katlı apartmanlara, gökdelenlere, hatta “tower”lara dönüştürdük. Tabii bütün bunları yaparken, devlet-kanun-hukuk gibi engelleyici-düzenleyici unsurlardan pek de etkilenmedik; zira bunlar da “benim vatandaşım işini bilir”ciler tarafından “idare edilir” bir vaziyete gelmişti. “İdare etmek”, zaten hem devlet için hem halk arasında diğer anlamıyla kabul görmüştü artık. Bina ve insan malzemesi kalitesizliği ülkeyi ele geçirmişti.

    Son yaşanan büyük deprem felaketini, “bu şiddette 200- 300 yılda bir oluyor” veya benzeri yaklaşımlarla hafifletemeyiz. Cezasızlandırma devam ettiği veya sadece günah keçileriyle sınırlı kaldığı müddetçe, yeni kuşaklar daha büyük felaketlere, tarihin değil hataların tekerrür ettiğine tanık olacaklar.

    Evet, alnımıza yazılmış şeyler olabilir. Ancak yaşadıklarımızı da yazmak, çocukların hayatı için, milletimiz için, etkileri yıllarca sürecek deprem felaketinden dersler çıkarabilmek için şarttır. “Yaşarken Sarsılan Tarih” baştan sona bunun için çıkıyor.

    Kaybettiğimiz canları saygıyla anıyor, yakınlarının acılarını paylaşıyoruz. Bu felaket sırasında ve sonrasında elini o taşların altına koyan, depremzedelere yardım için çabalayan, kendi hayatını riske atan yerli-yabancı herkesin, bütün kurumların-kuruluşların, bağışçıların ve belki de en önemlisi, bölgeye koşan genç gönüllülerin önünde eğiliyoruz. Yaşadığımız onca kötülüğe, hatta kötülüğün bile ötesine geçen örneklere rağmen “Türkiye ayakta” dediniz, umut verdiniz, tarihe geçtiniz. Varolun.

  • Doğal felaketlerin siyasi yağmacıları ve George Bush’a bye bye

    18 sene önce New Orleans’ı yıkıp geçen büyük kasırga sonrası -üstelik tehlike önceden biliniyorken- bölgede önlem alınmadığı ortaya çıkmış, “devletinin yanındaki” basın kuruluşları 10 binlerce insanın yaşadığı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye vermeyi tercih etmişti. ABD’nin AFAD’ı diyebileceğimiz FEMA’nın başındaki yetersiz ve yalancı şahıs ise “Asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan demiş; Allah’tan ülkenin büyük çoğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek Bush’u ve partisini İzmir Marşı’yla uğurlamıştı.

    Tarih boyunca büyük felaketler ve savaşla­rın ardından ama izinli ama izinsiz sayısız yağma ya­şandığı şüphesiz. Ancak yağ­ma, her zaman ilk aklımıza geldiği hâliyle insanların ken­dilerine ait olmayan malları sahiplenerek götürmesi şek­linde gerçekleşmiyor.

    Yağmanın her şekliyle ya­saklanması, biliyorsunuz as­lında göreceli yeni bir şey. Es­kiden savaşlar sonrası muzaf­fer komutanlar askerlerine fethettikleri şehri yağmalatır; devletler rakip ya da düşman devletlerin gemilerini yağma­lasın diye korsanlara icazet verir; muzaffer ordular kaybe­den tarafın insanlarını köle­leştirip satar ya da kullanırdı. Yağma ancak yakın tarihte suç olduğuna göre, gelin çok daha yakın bir tarihe, 18 yıl öncesi­ne bakalım.

    2005’te Katrina Kasırga­sı ABD’nin New Orleans şeh­rini berhava ederken, kosko­ca haber kuruluşları; günler­ce evlerinin tavanaralarında, çatılarında bir türlü gelmeyen devlet yardımını bekleyen on­binlerce felaketzedenin du­rumu ve yardım organizasyo­nundaki kepazelikler yerine, kasırganın ardından yaşan­dığını iddia ettikleri “yağma” olaylarına odaklandı. Bugün hâlâ Katrina Kasırgası’yla ilgi­li bir görsel malzeme araması yaptığınızda; Siyah bir gencin göğsüne kadar suların içinde, bir elinde peşinde sürüklediği ve içinde ne olduğunu bilme­diğimiz bir çöp poşeti, diğer elinde 12’lik kola paketiyle görüldüğü fotoğrafı bulabilir­siniz. Dave Martin’in çektiği fotoğrafın “altyazısı” çok net: “Bir dükkânı yağmalayan genç bir adam”.

    Aynı felaketle ilgili kar­şımıza çıkan ikinci fotoğraf­ta ise yine göğüslerine kadar suyun içinde, bir şeyler taşı­yan iki Beyaz var. Resimaltı bu kez farklı: “İki şehir sakini, buldukları ekmek ve içecek­leri taşırken”. Sular altındaki şehirde, evine yiyecek-içecek bir şeyler taşıyan genç Siyah “şehrin sakini” bile olamıyor. Yine aynı hadiseden başka bir fotoğrafta da bir dükkanın ca­mından çıkan bir Siyah ve üç metre ötesinde elindeki tor­banın içine bakan bir Beyaz adam görüyoruz. Resimaltı: “Bir şahıs [kendisine ait] tor­basının içine bakarak yürür­ken diğer şahıs camları kırıl­mış dükkandan dışarı fırlıyor”.

    Katrina Kasırgası, Geor­ge W. Bush’un başkanlığının son döneminde yaşanan dev beceriksizlik, basiretsizlik, yeteneksizlik, hamiyetsizlik, liyakatsızlık ve ayrımcılıkla birlikte tarihe geçti. Kasırga­nın geleceği de etkisinin ne olacağı da gayet iyi biliniyor­du. Hatta örneğin, fırtınadan etkilenen eyaletlerden hami­yetsiz başkan Bush’un kardeşi Jeb Bush’un valisi olduğu Flo­rida’da gayet güzel önlemler alınmıştı. Ancak ülkenin en fakir şehirlerinden biri olan New Orleans’ta doğru-dü­rüst hazırlık yoktu. Tabii diğer yandan New Orleans, aklım­da yanlış kalmadıysa 1870’ler­den bu yana sadece ve sadece Demokrat Partili adayları be­lediye başkanı yapmış; son dö­nemini yaşayan Bush’un par­tisine hemen hiçbir zaman oy vermemiş bir şehir.

    Gerçeği yağmalayanlar Dave Martin imzalı bu fotoğraf, halen Katrina Kasırgası ile ilgili bir görsel araması yaptığınızda ilk karşınıza çıkacak karelerden. Fotoğrafın açıklamasında “Bir dükkanı yağmalayan genç bir adam” deniyor. Benzer durumda Beyazların kareleri ise “Buldukları yiyecekleri taşırken” gibi altyazılarla paylaşılıyor.

    New Orleans’ta tahliye em­ri geç de olsa gelmişti ama ev­lerini tahliye etmesi gereken insanların çoğunun otomobi­li yoktu. ABD’de toplu taşıma zaten İstanbul’da taksi bul­maktan beter. Tahliye emrin­de, otomobili olmayan ya da yaşlı ve engelli şahıslarla ilgili hiçbir destek de yok.

    ABD’nin AFAD’ı diyebi­leceğimiz FEMA, o dönemde gerçekten mal değnekleri ta­rafından idare edildiğinden, burada görevli yetkili hemen herkes artık Bush’un torpiliy­le mi her nasılsa görevlerine geldiğinden, felaket yöneti­mini ellerine-yüzlerine bu­laştırıyor. Bu arada Allah’ın yeteneksiz bir kulunu gidip FEMA’ya direktör yapmış­lar; başında yanlış hatırlamı­yorsam Michael Brown diye biri var; resmen “Better Call Saul”daki Saul Goodman gi­bi bir herif, dandik bir avukat. CV’sinde falan yalan söyleyen, hukuktan ziyade para peşin­de koşan, daha sonra da ihti­mal güzel bir bağış yaptığı için zerre tecrübesi olmadığı hâlde FEMA’nın başına getirilen bir herif. Utanmadan göreve gel­dikten sonra Oklahoma’da kü­çük bir şehirde çalışırken “acil durum hizmetleri” yetkilisi olduğu yalanını yazıyor; daha sonra şehrin sözcüsü “Yok yav, o bizde daha çok stajyer gibi bir şeydi, işe vaktinde gelir gi­derdi, o kadar” diye bu arkada­şı yalanlıyor.

    Anlayacağınız FEMA’nın başında bu işlerden hiç anla­mayan, eğitimini de bu alanda almamış mankafalının teki var. Hâliyle felaketten sonra zerre utanma-sıkılma olmadan “Aaa, ama biz bu kadar insanın et­kileneceğini bilmiyorduk kii” diyebiliyor. Sanki oğlunun sün­neti için alışveriş yapmış. Bin­lerce insan sokakta, aç ve su­suz kalınca utanmadan bir de “Beklentimizin çok üzerinde insan geldi, asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan diyor.

    Son dönemini yaşayan Başkan Bush, ancak gün­ler sonra bir yardım paketi­ne onay vererek 7.200 askerin bölgede görevlendirilmesini lütfen emrediyor. New Orle­ans belediyesinin afet koordi­nasyon sorumlusu Terry Eb­bert, açık açık “FEMA falan yok, günlerce FEMA’dan tek bir insan bile gelmedi buraya. En sonunda geldiklerinde de ne yapacaklarını bile bilmi­yorlardı, sıfır koordinasyon!” diyerek hükümeti eleştiriyor. Dönemin belediye başkanı Ray Nagin yardımların yeter­sizliğini vurguluyor; Bush’a felaketten önce neler olabile­ceğinin harfi harfine anlatıldı­ğı ve önlem alınmadığı ortaya çıkıyor; milletindense devleti­nin yanında basın kuruluşla­rı 10 binlerce insanın yaşadı­ğı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye verme­yi tercih ediyor.

    Ha yağma hiç mi yok? Var elbette. Bana sorarsanız New Orleans’taki ilk yağma bizzat bu yandaş basın tarafından yapılıyor: Gerçeği yağmalıyor­lar. Yukarıda bahsettiğim fo­toğrafı hâlâ aynı resimaltıy­la satıyorlar. Zaten daha sonra Columbia Journa­lism Review’da Ko Bra­gg’ın da isabetle buyur­duğu üzere, olay yerine intikal eden gazetecile­rin bir kısmı sadece “yağ­ma haberi” yapmak üzere oraya geliyor ve ortada bir yağma olmadığı hâlde çoğu defa çektikleri fotoğrafları kasıtlı olarak “yağma” başlı­ğıyla yolluyorlar. Daha ilgi çe­kici, daha dikkat uyandırıcı, daha “tık alıcı” diye bire bin katıp, masum insanlara hiç çekinmeden iftira atarak gerçeği yağmalıyorlar.

    İkinci yağma, biz­zat kendi seçmeni olarak görmediği bölgelere yar­dım götürmeyi gecikti­ren hükümet tarafından gerçekleştiriliyor. Kendi beceriksizliklerini, yeter­sizliklerini, ahlaksızlıkları­nı, kimbilir FEMA ve diğer yardım kuruluşları üzerin­den yaptıkları dev hırsızlık­ları örtmek için tüm muhalif sesleri susturup “siyasetin za­manı değil” diyorlar. İnsanla­rın çaresiz öfkesini belki üç-beş tanesi gerçek ama çoğu kendi kuklalarınca uydurulan yağma haberlerine yönelte­rek siyasi yağma yapıyorlar. Allahtan ABD’nin büyük ço­ğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek baş­kanın partisinin iki dönem­lik iktidarına son verip, onla­rı İzmir Marşı’yla uğurluyor. Yerine de işte çok bilmişlerin “Amerikalılar siyah bir adaya oy vermez”; bizden bir takım namussuzun da “Amerika o siyahı başkan seçsin Taksim Meydanı’nda eşek gibi anırı­rım” dediği Hüseyin Barack Obama’yı çatır-çatır başkan seçiyor. Son dönemini yaşayan Bush’un bu siyasi yağma giri­şimi de elinde patlıyor.

    Bir de tabii en başta belirt­tiğimiz, “sözde yağma” fotoğ­raflarına resimaltı yazarken bile sergilenen ırkçı yağma var. Siyah bir genç sular altın­daki bir kentte elinde ekmek ve kolayla görüntülendiğin­de yağmacı sıfatı yapıştırmak için hiç vakit kaybetmeyen­ler, benzer görüntülerin kah­ramanları beyaz olduğunda “insancıklar yiyecek bulmuş” diye geçiştirebiliyor. Toplum­daki ırkçı önyargıları yağmala­makla kalmayıp daha da besli­yor, bir içsavaşın fitilini ateş­lemeye bile çekinmiyorlar.

    Yani özetle, tarihte her fe­laketin ardından illa ki bir sorumlu aranıyor. Ancak bu sorumlu doğrudan felaketle ilgisi olmayan insanlar olu­yor. Böylelikle asıl sorumlu­lar gizleniyor; beceriksizlikle­ri, yetersizlikleri, hırsızlıkları örtülüyor. Hele işin içinde bir de ırkçılar varsa, bunlar da ge­nellikle muhalif göründükleri diktatörlükleri korumak için halkın haklı öfkesini kendisini savunma imkanı ve cevap hak­kı olmayan azınlıklara yönelti­yor. Genelde tabii.

    ­

  • 1894’te ‘zelzele-i azim’ ve tarih yazan telgrafçı Agâh

    İstanbul’da son büyük deprem bundan 129 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. 2. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlamıştı.

    Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 16 küçük yaprak tutan notlarda, 2. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.

    27 Haziran 1310, bugünkü tak­vime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u altüst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”; o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kı­ran yıkan deprem” demiş. Os­manlı payitahtı, 2. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve 3. Mustafa’nın şanssız­lığına verilen 1766’daki iki bü­yük depremden sonra, 19. yüz­yıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi da­ha yaşamıştı. Halk önceki­lere “Küçük Kıyamet”, 1894’teki­ne “zelzele-i azim” ve “ha­reket-i arz” demiştir. 1894 depremini ya­bancı haber kay­nakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresin­deki tahribatını 2. Ab­dülhamid’in payitaht gaze­teleri üstü kapalı vermişlerdi.

    Burada yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efen­di, görevi nedeniyle öğrendik­lerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp sakla­mış. İstanbullu Neşet Behcet Özede ise, amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notla­rı, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip ya­yımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü-yaralı sayıları­nı, toplanan yardımları veren ve 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilir­di. Mesleği gereği eline ve ku­lağına ulaşan bilgileri günü gü­nüne kaydeden telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.

    İşte Agah Efendi’nin depremin ilk etkisine dair ilk notları:

    “…10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat dördü kırk yedi da­kika geçe önce hafif bir hare­ket-i arz hissedildi, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmaya başladı. Zelzele­nin istikameti cenub-i şarkî­den şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku buldu. Şid­deti takriben on, oniki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde, vapurlar kayıklar birdenbire dalgalara tutularak inip çıkmaya başladığından, içindekiler bu hâlin neden ile­ri geldiğini bilemeyerek kork­muşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezi’ne doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samat­ya, Tophane, Üsküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazla­lığından sular evvela çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’un­dan bir çeyrek sonra ardarda dört defa daha hareket vuku bulmuş, dokuza çeyrek kala ve onbirde tekrar zelzele hisse­dilmiştir. Şiddetli hareket olur olmaz, kadın-erkek çoluk-ço­cuk herkes, evlerini, mesken­lerini, dükkanlarını, mağazala­rını bırakarak sokağa fırlamış­lardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kal­mışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif et­mek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapı­sı’na kadar olan hat üzerinde­ki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.

  • Nefret söylemi ve medya: Estetize edilmiş fenalıklar

    1980’lerin ortalarından itibaren tanımlanan “nefret dili”, son yaşadığımız deprem felaketinden sonra medyada ve sosyal medyada etkili oldu, oluyor. Bir tarafta geleneksel medyanın analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak dili. Diğer tarafta sosyal medyada anonimliğe izin veren iletişim sürecinin ayrımcı, saldırgan veya nefret söylemini yayan örnekleri barındırması.

    SUHA ÇALKIVİK

    Hayatım boyunca büyük depremlere tanık ol­dum. İlki 1967 Ada­pazarı depremiydi. Cumartesi günleri yarım gün mesai vardı o zamanlar. O Cumartesi baba­mın işyerinden çıkıp yaşadığı­mız lojmana doğru yürürken büyük bir sarsıntıyla yere ka­paklandık. Üst dişlerim kırıl­dı ve diz kapaklarım yara bere içinde kaldı. Yanımda yatan ba­bamın göğsü kırmızıya bulan­mıştı; kanaması var zannederek üzülmüş, ağlamaya başlamış­tım. Oysa elindeki domatesler ezilmiş kırmızıya bulamıştı giy­silerini; sadece küçük sıyrıkları vardı. 1.95 m. boyundaki devasa babamın, yere düşmesine rağ­men ağzından bir küfür ya da öfke sözcüğü çıkmamıştı. Yanı­başımızdaki caminin minaresi apartmanımızın üstüne devril­mişti. Evimiz yaşanamaz du­rumdaydı. 6 ay boyunca askerî sahra çadırında yaşamak zorun­da kalmıştık. Dev kazanlarda pi­şen karavanalar, çadırların ru­tubet kokusu ve gazyağı lamba­larının titreyen cılız ışıkları…

    6 Şubat 2023 sabaha karşı 10 ilimizde yaşanan Kahraman­maraş merkezli depremler, beni 4 yaşımın travmasına götürdü. Büyük fay hatlarının geçtiği bir coğrafyada yaşamanın bir sonu­cu olarak depremlerle sarsılan hayatlar yaşıyoruz.

    Büyük afetlerin sonrasında toplumun değişik katmanların­da, siyaset veya medya çevre­lerinde hedef gösterici, yafta­layıcı, nefret söylemi ve nefret suçuna zemin hazırlayıcı, kış­kırtıcı ifadelere rastlarız maale­sef. “Nefret” sözcüğü, “yalandan nefret ederim” ya da “bamya yemeğinden nefret ederim” gibi beylik cümleler dışında dilime pek uğramamıştır. “Nefret”, söz­lük anlamıyla bir kimsenin kö­tülüğünü ve mutsuzluğunu iste­me, tiksinme olarak tanımlanır. İnsanlar birçok şeyden nefret edebilirler. Örneğin, lağım fa­relerinden, matkap sesinden, pembe renkli yatak takımla­rından nefret edilebilir. Ancak nefret, “biz” tanımının dışında açıkladığı insan kitlelerine yani ötekine karşı olduğunda durum aynı değildir. Yani lağım farele­rinden ya da matkap sesinden nefret etmekle, örneğin, etnik kökene dayalı nefret aynı şey değildir.

    Afet sırasında enkaza mikrofon uzatan ya da depremzededen mikrofon kaçıran basın mensupları gördüğümüz gibi, VOA’dan Mahmut Bozarslan gibi enkazın altına bakılması için kamerasını ekiplere veren gazeteciler de gördük.

    1980’lerin ortalarından iti­baren ABD medya çevrelerinde ortaya atılan “nefret söylemi” kavramı 1997’de Avrupa Kon­seyi Bakanlar Komitesi’nin Tav­siye Kararı’nda şu şekilde ta­nımlandı: “Irkçı nefret, yaban­cı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”.

    Nefret söylemi, demokratik bir toplum ve barış kültürünün kurulması ve sürdürülmesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Nefret söylemi, bir bi­rey veya gruba ırk, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, din, mezhep, siyasi tercih, felsefe, sosyoekonomik durum, fiziksel özellikler, fiziksel yetersizlik ve­ya hastalık temelinde ayrımcılık yapmak olarak tanımlanmak­tadır. Homofobik nefret söyle­mi, etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemi, cinsiyetçi nefret söylemi, dinsel nefret söylemi, siyasal nefret söylemi ve çeşitli hastalıklara ve engellilere kar­şı nefret söylemi olmak üzere farklı alanlarda karşılaşıyoruz bununla.

    Popüler anlamda nefret söy­lemi içeriklerine, en belirgin bi­çimiyle futbol medyasında rast­lıyoruz. Futbol medyasına, “kan, heyecan, korku, savaş, pat­lamak, gerginlik, provokasyon, hayat duracak, düşman, kan da­vası, yürek dayanmaz, kızışmak, daha kötü olacak, daha iyi olma­yacak, ölmeye geldik vb.” düş­manlaştıran sözler damgasını vurmuştur. 2012-2019 arasında yayımlanan ve adının açılımını Açık Mert Korkusuz olarak du­yuran AMK isimli gazete, çağrış­tırdığı sövgü sözü ile çeşitli kül­tür gruplarını yakalayarak tiraj artırmak için bu ismi seçmiştir.

    Yeni medya ortamında da 2000’lerin başından itibaren ho­mofobi, transfobi, etnik milliyet­çilik, mizojini (kadın düşman­lığı) ve her türlü nefret söyle­mi katmerli olarak işlenmeye başlandı. “Travesti Bursa”, “i… Ankaragücü” gibi sosyal medya gruplarına rastladık. Etnik köke­ne dayalı ve ırkçı nefret söyle­mine İsrail takımlarıyla yapılan maçlardan sonra atılan manşet­lerde sık sık tanık olduk. Galata­saray’ın 2009’da UEFA Avrupa Ligi rövanş maçında eşleştiği Maccabi Netanya takımını yenmesinden sonra bir spor gazetesi “Aslanım, Netan­ya’ya çok güzel koydu” baş­lığını kullanmıştı. 2011’de Mavi Marmara baskını ile gündeme gelen Türki­ye-İsrail siyasi krizi sonra­sı Beşiktaş’ın İsrail takımı Maccabi Tel Aviv’i yendiği maçın ardından bir spor gazetesi “Kol gibi geçirdik” başlığıyla çıkmıştı. Ha­berin spotunda da “Mavi Marmara baskınında va­tandaşlarımızı katleden ve siyasi kriz yaşadığımız İsrail’e en güzel yanıtı Be­şiktaş verdi. (…) Osmanlı tokadını İsrail’in suratın­da patlattı” yazılmıştı.

    Nefret söyleminin medyada ayrımcılık ya­pan diline 2011’de Van depremi sırasında da tanık olmuştuk. Bir te­levizyon kanalında ha­ber spikeri, “Türkiye bugün bir başka acı haberle sarsıldı. Her ne kadar Türki­ye’nin doğusundan, Van’dan gelmiş olsa da bu haber hepi­mizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü” dediğinde gözlerimiz fal taşı gibi açık kalmıştı.

    Yardıma giderken ırkçılığa çarptı
    Türkiye’de yaşayan bir Suriyeli’nin TikTok üzerinden deprem bölgelerine yardım götürmek için yola çıktıklarını anlattığı video, daha sonra “Suriye sınır kapılarının açılmasını fırsat bilen insan kaçakçıları, Suriyelileri Türkiye’ye taşıma hizmeti veriyor” diye paylaşıldı.

    Nefret söylemi üzerine ça­lışan biliminsanları, “küfür veya hakaret içeren her ifade, nefret söylemi olarak görü­lemeyeceği gibi içinde hiçbir küfür, hakaret veya kötü söz olmayan herhangi bir ifade de nefret söylemi içerebilir” gö­rüşünü savunur. Hrant Dink Vakfı’nın nefret söylemine ilişkin çalışmasında, Türki­ye’ye özgü dil ve kültür farklı­lıklarını da dikkate alarak be­lirlemiş olduğu nefret katego­rileri şöyle sıralanmış:

    . Abartma / Yükleme / Çar­pıtma

    . Küfür / Hakaret / Aşağı­lama

    . Düşmanlık / Savaş söylemi

    . Doğal kimlik ögesini nefret aşağılama unsuru olarak kul­lanma / Simgeleştirme

    Yine Hrant Dink Vakfı ta­rafından hazırlanan Medya­da Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu’na göre hakkında en çok nefret söylemi üretilen gruplar şöyle sıralan­mış: Yahudiler, Ermeniler, Su­riyeliler, Yunanlar, Gayrimüs­limler, İngilizler, Fransızlar, Araplar…

    Medya ve deprem

    1999 Marmara depreminden bu yana Türkiye’de yürütülen ge­leneksel yayıncılık faaliyetleri üzerine yapılan akademik ileti­şim araştırmalarında, televiz­yon kanallarının deprem risk iletişimine dair içerik geliştire­medikleri saptanmıştır. Büyük depremlerden sonra yapılan ya­yınlarda estetize edilmiş, hikâ­yeleştirilmiş hatta bir yanıyla politize edilmiş kısmi bilgilen­ dirmelerin yapıldığı gözlenmek­tedir. İletişimbilimciler deprem sonrası dolaşıma sokulan ha­berlerin üçte birinin “hikayeleş­tirme/dramatizasyon” tema­sına dâhil edildiğini belirtiyor. Deprem anına yönelik görüntü­ler, ürküntü yaratan yıkıntı gör­selleri, enkazdan gelen imdat çağrıları, çığlıklar ve olay anına ait kurtarma ekiplerinin ses­leri, “enkaza mikrofon uzatan” ya da canlı yayınlarda deprem­zedelerin yardım çağrılarında “mikrofonunu saklayan” bazı muhabirlerin mizansen kokan ve depremzedelere hor bakan röportajları, içe işleyen enstrü­mantal (ney ve duduk ağırlıklı) müzikler ve korku ile paniğin öne çıktığı bu özel “deprem su­num biçimi”, depremin farklı formlarda estetize edildiğini ortaya koymaktadır. Gelenek­sel medyanın mevcut yayıncı­lık politikası; analitik, sorgu­layıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak, merkezî otoritenin sa­hadaki çalışmalarını sorgusuz sualsiz tanıtmaya yönelik, ka­munun halkla ilişkiler faaliyeti görünümündedir. “Biz” dışın­daki herkesi “öteki” ya da “on­lar” bakışıyla “potansiyel birer düşman” olarak gören bir dil, geleneksel medyanın neredey­se tamamına hâkimdir.

    Nefret söylemi çalışmaları­na ülkemizde öncülük eden ve farkındalık yaratılmasını sağ­layan Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, mevcut iktidar-med­ya ilişkilerini irdeleyerek şu saptamada bulunmuştur: “… çatışma ve kriz zamanlarında devletin medyadan, kendi icra­atını haklılaştıran ve meşrulaş­tıran bir tür ‘vatansever medya’ beklentisi vardır”.

    Depremlerin ardından çalışmalara destek olmak için Türkiye’ye gelen İsrail Arama Kurtarma Ekibi’nin ülkelerine dönmesinin ardından çıkan haberlerden…

    6 Şubat 2023 depremle­rinden sonra arama-kurtar­ma çalışmaları için ekiplerini gönderen 63 ülkeden biri olan Ermenistan kurtarma ekibi­nin Adıyaman’daki çalışmala­rı, çoğu haber kanalı tarafından görmezden gelindi, ülkenin is­mi bile anılmadı. Arama-kur­tarma çalışmalarında en etkin ekiplerden olup depremzede­lere yönelik yardımlar ve has­tane kurulması çalışmalarıyla göze çarpan İsrail ekipleri çoğu yerde yok sayıldı. Deprem böl­gesini ziyaret eden bazı politik figürlerin basın açıklamaların­da muhalif seslere karşı siya­sal nefret söylemine dair dile döktükleri nitelemeleri, yakış­tırmaları; yağma ve hırsızlık vakalarında düzensiz göçmen­lerin potansiyel suçlular olarak hedef gösterilmeleri ve LGB­Tİ+’ların deprem bölgesinde barınma alanlarında karşılaş­tıkları nefret dili ve linç edilme korkusuyla oralardan uzaklaş­mak zorunda kalmaları; afetle­rin yaşandığı dönemlerde nef­ret söyleminin ulaştığı boyu­tu göstermektedir. Ülkemizde geleneksel medyanın ve daha çok sosyal medyanın yeniden ürettiği nefret söylemi, elbette sokağa da katmerli bir şekilde yansımaktadır.

    Geleneksel medyanın ge­neline hâkim olan tek seslilik ve merkezî otoriteye duyulan güvensizlik; haber ve bilgi akı­şının çarpıtılarak sunulacağı­na dair yaygın görüş; kitleleri sosyal medyaya ve de özellikle Twitter’a yönlendirdi. Enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanların konumlarının bildi­rilmesi, ihtiyaç listelerinin du­yurulması, yardıma gereksinim duyulan noktaların çoğaltıla­rak hızla paylaşılması, Twit­ter’ı öne çıkardı. Hatta muhalif kanaat önderleri ve gazetecile­rin takipçi yoğunluğundan ra­hatsız olan kamu otoriteleri bu mecrada bir gün boyunca bant daraltması ile iletişimi engel­lemeye bile kalktılar. Ancak bu mecranın anonimliğe izin veren iletişim süreci de kullanıcıları­nın son derece benmerkezci ve aşırı özgüven ile ortaya koyduk­ları ayrımcı, saldırgan veya sert dil de yer yer nefret söylemini pekiştirebilmektedir.

    Nefret söyleminin bir sü­redir sosyal medya platformla­rında hızla yayılmaya başla­ması, zaten bu alanda hizmet sunan şirketlerin gündemin­deydi. İletişimbilimciler nef­ret söylemini daha iyi anla­mak için bu söylemleri kim­lerin ürettiğine de bakılması gerektiğini belirtiyor. İdeolojik sebeplerle ya da ekonomik ka­zanç nedeniyle nefret söylemi içeriğini üreten ve bunu yay­gınlaştıran profesyonel grup­ların da varolduğunu vurgulu­yorlar. Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, “nefret söylemi ile mücadele ederken ifade özgür­lüğünün korunmasının önemi­ni” vurguluyor ve “sosyal med­ya platformlarında kullanılan algoritmaların yanlı olma riski taşıdığını” belirtiyor.

    Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, Susan Benesch, Dr. Zeynep Burcu Vardal, Dr. Bahadır Avşar, Mehmet Varış, Dr. Hakan Irak ve Hrant Dink Vakfı’na teşekkür ederiz.

  • En zor zamanlarda bir kap sıcak yemek için…

    Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaşmadan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek sunabilmek; bu durum hem sağlık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılıyor. Ancak felakete uğrayanların beslenmesi amacıyla hazıranmış ilk 72 saat kitlerinin de ilgili yerlerde bulunması gerekiyor.

    Doğal afetin siklondan çığa, yanardağdan tsu­namiye, çamur selinden doluya birçok çeşidi var. Bizim de karşımıza Anadolu’yu aşa­ğıdan sıkıştıran Arabistan Ya­rımadası yüzünden, 10 milyon yıldır birbirinden büyük dep­remler çıkıyor.

    Anadolu’da yerleşik düze­ne geçtik ama dağlardan, koru­naklı yerlerden kazanç hırsı ile ovalara, dere yataklarına inip verimli tarım alanlarına binalar dikmemiz çok daha yenidir. Bin atlı güle oynaya bu topraklara gelirken şaman geleneklerimi­zi geride bıraktık; yol yorgun­luğu ile doğaya, söylediklerine dikkat kesilmeyi unuttuk; do­ğanın gazabı bizi sağlı-sollu şa­marlarla sürekli yere serdi. Her seferinde toparlandık ama, aklı olan bu deprem ülkesinde sü­rekli hazırolda dururdu. Biz ise binalarımızın imarı için tuttuk devletten “af diledik”. Oy kaygı­lı politikacılar özrümüzü tabii kabul ettiler. Peki doğa eder mi? Etmedi tabii. Aslında umurun­da bile değiliz; bunu bilmemiz lazım.

    Hangi doğal afet olursa ol­sun, toparlanmak yıllarını alı­yor insanların. Bu defa depre­min etkilediği şehirler, gastro­nomik açıdan Türkiye’nin en kadim, en yaratıcı, malzeme ve tarifler açısından en zengin mutfaklara sahip olanlarıydı. Adana, Hatay, Gaziantep, Kah­ramanmaraş, Malatya, Osma­niye, Şanlıurfa, Kilis… Her bi­ri gastronomik açıdan benzer malzemeleri kullanarak benzer­siz mutfaklar oluşturmuş şehir­lerimiz.

    İlk günlerin ardından malzeme ikmalinin yakın şehirlerden sağlanması ile mobil mutfaklarda sıcak yemek çıkmaya başladı.

    Doğal afetler ertesinde in­sanların beslendiği doğal kay­naklar da azalıyor, yokoluyor ya da bir süreliğine değişime uğru­yor. Ancak daha önemlisi, çoğu defa afet sonucunda göçe zorla­nan ve yaşam sevinci yara almış insanların, kaçınılmaz ve teknik olarak yemek kültürlerini yan­larında taşıyamamaları; hele hele temel gıda maddelerinden dahi yoksunken. Dünyada büyük kayıplara yol açan afetlerin hemen erte­sinde yaşamı normale döndür­mek için ilk atılan adım, barı­nacak yer, temiz su ve bir kap olsun sıcak yiyecek sağlanması yönünde. Özellikle şehirle­rin su şebekeleri etkilendiğinde, içme suyu temini aksıyor. Oysa afetzedelerin uluslararası stan­dartlara göre günde 20 litre te­miz suya ihtiyaçları var. Afet er­tesi en korkulan şey salgın has­talıkların önünün alınamaması. Sahra mutfaklarında da susuz­luk, sağlıklı yemek hazırlama koşullarını ortadan kaldırıyor.

    Tekrarlamasından korktu­ğumuz 1894 İstanbul Depre­mi’nde de su sıkıntısının yanı­sıra yiyecek sıkıntısı büyük ol­muştu. Fırınlar, değirmenler ve depolar yıkılmış, yollarda ula­şım altüst olunca gıda malze­melerinin temininde aksaklık­lar yaşanmıştı. Sadece insanlar için değil o zamanlar gündelik hayatın merkezinde yer alan at, deve ve kasaplık hayvanların beslenmesi için de zorlu gün­lerdi.

    Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaş­madan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. Zira deprem, sel gibi yıkıcı afetlerin vurduğu yerlerde yiyecek hazır­lama ve dağıtımında, salmonel­la, clostrodiumbotilinum, bru­sella gibi ölümcül bakterilerin kolaylıkla üreyebileceği, sağlıklı koşulların bulunmadığı ortam­lar hâkim olabiliyor. Bu nedenle ilk gün ve takip eden zamanlar­da acil müdahale deneyimi ve zorlu koşullar için eğitimi olan Ordu birimleri ve Kızılay, Kızıl­haç gibi yardım kuruluşları sa­haya hemen ulaşıp mutfakları kuruyorlar.

    Deprem bölgesine yapılan yardımların başında Türkiye’nin dört bir yanından gönderilen kumanya paketleri geliyordu. Ancak yardımların dağıtımında koordinasyon eksikliği de göze çarptı.

    Bu kuruluşların el kitapla­rında ilk 72 saat erken dönem, sonrası da uzun dönem olarak adlandırılıyor. Erken dönem­de sıcak yemek çıkana kadar ilk olarak Acil Beslenme Kiti da­ğıtılıyor. İçerisinde en az 1 adet tuzlu ve 1 adet tatlı bisküvi, 1 adet 200 ml. meyve suyu ve 1 adet 0.25 ml. su bulunuyor. Ay­rıca kumanya paketleri de kolay bulunan, pek hazırlık gerektir­meyen ve yüksek kalorili gıda­lardan oluşuyor. Büyük afetle­rin ilk günlerinde, sıcak yemek mutfakları kurulana dek afetze­delerin beslenmesi için peynir, ekmek, helva, meyve, yüksek enerjili beslenme malzemele­ri ve içme suyu bulunan bu ku­manyalar dağıtılıyor.

    Öncelik su ve enerji ihtiya­cının sağlanması. Enerji önce­likli ihtiyaç. Arkasından protein ve suda eriyen vitaminlerle des­tekleme yapılıyor. Afetzedelerin fiziksel olarak ayakta kalmala­rını sağlamak gerekir. Acil “ku­tulu yemek” dönemi insanların barınma ihtiyaçları bir ölçüde sağlanınca, yerini sıcak yemek sunumuna bırakıyor. 72 saa­tin bitiminde sıcak yemek için mutfak ortamı sağlandığında, seyyar mutfaklar çeşitli büyük­lüklerdeki sahra mutfak kitleri ve TIR dorselerine yerleştirilen konteynerlerin içinde kurulmuş mobil mutfaklarla, bin kişiden 15 bin kişiye kadar günde üç öğün sıcak yemek çıkarılabili­yor. Bunlara sıcak çorba ve içe­cek dağıtan birimlerle, ekmek pişiren seyyar fırın birimleri de ekleniyor.

    Ülkemizi benzeri görülme­miş şekilde vuran son deprem­de AFAD ve Kızılay organize olana dek bölgeyi iyi tanıyan genç şeflerimizin çok hızlı hare­ket etmesi ile ertesi gün birkaç bölgede sıcak yemek dağıtımı­na hemen başlanabildi. Malze­me ikmalinin yakın şehirlerden vatandaş bağışları yoluyla hızlı şekilde sağlanması ile mutfak­ların günlük kapasitesi birkaç gün içinde 100 bin kişiye yemek verebilir duruma erişti. Birkaç gün sonra da çok daha geniş çaplı örgütlenen Türkiye Aşçı­lar Federasyonu üretime geçti ve 1 milyon porsiyona ulaşıldı.

    Daha önceki afetlerde Kızı­lay ile birlikte bölgeye ilk erişen Türk Silahlı Kuvvetleri daha gün dolmadan sahra mutfak­larını kurup sıcak yemek ser­­visine başlayabiliyordu. 2022 orman yangınlarında ve son bü­yük depremde sahaya biraz da­ha geç indiler ama, sahra mut­fak ve sahra fırın üniteleri ile yaygın yemek dağıtımını başa­rıyla sağladılar.

    Bizim şeflerimizin ardından uluslararası üne sahip gönül­lü şefler de deprem bölgesine geldi. İspanyol şef Jose Andres tarafından 2010’da kurulan sivil toplum kuruluşu Dünya Merkez Mutfağı (WCK), deprem bölge­lerinde yerli şefler ve gönüllü­lerle sıcak yemek yapıp afetze­delere dağıtmaya başladı. Özbe­kistan’ın ünlü şefleri, Hatay’da kurulmuş olan Özbek çadır ken­tinde günde 10 bin porsiyon Öz­bek pilavı yapıp dağıtıyor.

    Afetlerin tarım bölgeleri­ni vurması durumunda, mev­cut yiyecek stokunun bir bölü­mü tarlalarda veya ağaçlarda kalabiliyor. Silolar devriliyor, depolar yıkılıyor, su basabili­yor. Depolarda bulunan ve kul­lanılabilir durumdaki yiyecek stoklarının tespiti ve sağlık şartlarına uyanların ayrıştırıl­ması gerekli oluyor; zira yiye­cek ikmalinin yakın çevreden sağlanabilmesi lojistik olarak operasyonlara hız kazandırıyor. Amaçlanan, kısa bir süre son­ra afet bölgesinde kalan halkın alışkın olduğu beslenme biçi­mine dönebilmesi. Bu durum sağlık açısından büyük önem taşıyor. Japonya’da iki büyük afet sonrası yapılan bir araş­tırmanın sonuçları; normalde sebze-balık gibi gıdaların yeri­ni kuru bakliyat-makarna gibi gıdaların almasıyla, insanların sağlığının yanısıra psikolojisi­nin de olumsuz etkilendiğini gösteriyor. Ülkelere göre fark­lılık göstermekle birlikte genel diyebileceğimiz bir bulgu, ilk günlerde kuru bakliyat, yağlı kı­zartmalar gibi gıdalara ağırlık verilmesi ile ilerleyen zaman­larda yoksunluğa bağlı sağlık sorunlarının ortaya çıkması. Bu bakımdan bizim mutfağı­mız şanslı. Sağlıklı yiyeceklerin, çorbaların çok sayıda olması ve yoğurt gibi şifalı bir yiyece­ğin varlığı sayesinde ilk günden itibaren sağlıklı beslenmeye geçiş mümkün olabildi. Başka ülkelerdeki afetlerde yeşillik ve sebze-meyve içermeyen, çoğu kızartma ve hamur işi yemek­lerden oluşan mönüler kısa bir süre sonra özellikle çocuk ve yaşlıların sağlığını kötü yönde etkiliyor. Karbonhidratın meta­bolize edilebilmesi için özellikle B1 ve ayrıca B2, C vitaminlerini beden uzun süre stoklamadığı için, birkaç gün içinde sunulan yemeklerin bu vitaminleri içe­recek şekilde planlanması ge­rekiyor. Bizim yemeklerimiz bu açıdan daha besleyici.

    Sadece Türkiye’den değil farklı ülkelerden de pek çok şef, deprem bölgesinde binlerce porsiyon sıcak yemek hazırladı (üstte). Sıcak yemeklerin hazırlanması içinse yakın çevredeki gıda depolarının sağlam kalması büyük önem taşıyordu (altta sağda).

    Büyük doğal felaketler ya­şayan Çin ve Endonezya gibi ülkelerde, afet beslenmesi üze­rine uzun dönemleri kapsayan incelemeler ve çalışmalar da var. Hatta “afet diyetisyeni” di­ye bir görev tanımı dahi var. Bu çalışmalar, afetten birkaç se­ne sonrasına dek beslenmenin uzun dönemli etkilerini inceli­yor ve bulgulara göre bölgelerin sofra kültürlerine uyacak besin paketleri öneriyor. Bu çalış­malar, özellikle 5 yaşına kadar çocukların ve yaşlıların besin eksikliğinden çok hızlı şekilde etkilendiklerini ortaya koyuyor. Bu nedenle ilk günlerdeki acil durum paketlerinin bile prote­in, mikrobesinler ve vitaminleri içerecek şekilde oluşturulması elzem oluyor.

    Afet bölgelerine çeşitli şekil­lerde yiyecek ikmali yapıldığını görüyoruz. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek su­nabilmek; bu durum hem sağ­lık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılı­yor. Koşulların müsait olmadığı durumlarda, önceden hazırlan­mış ve vakumlanmış, sıcak suya daldırılarak ısıtılabilen poşet­lerde yemekler veya donduru­larak kurutulmuş ve sıcak suda çözünebilen yiyecekler ile tak­viye yapılabiliyor. Örneğin Kı­zılhaç’ın ve çeşitli üreticilerin, dondurarak kurutulmuş (freeze dried) şekilde hazırlayıp satışa sunduğu acil durum paketle­ri; ilk 72 saat kiti; 2 ve 7 günlük paketler; 60 porsiyonluk kova gibi seçenekler var. 25 yıl raf ömrü olan bu paketleri, sadece sıcak su ile karıştırmak yetiyor. Kasırga, sel ve deprem gibi afet­lerin meydana gelebileceği böl­gelerde yaşayan aileler, bu pa­ketlerle stok tutup gerektiğinde kolayca yemek hazırlayabiliyor. Dondurularak kurutulmuş mey­ve, sebze, hatta çeşit çeşit gur­me yemekler, kahvaltılık tahıl ve yulaf lapaları gibi birçok se­çenek var.

    Hazır yemeklerin bir de kay­nayan suya batırılarak ısıtıla­bilenleri var. Bunların yanın­da tuz-biber, baharat, kürdan, granül kahve ve ıslak mendil sunan aksesuar paketleri bile var. Bir hızlı hazır yemek seçe­neği de içinde yemek bulunan poşet ile dışındaki kılıf arasın­daki kimyasala su değdiğinde kızışıp içindekini ısıtan poşet yemekler; ancak bunların raf ömrü kurutulmuş olanlara göre daha kısa; birkaç yıl ile sınırlı. Amaç öncelikle beslenmek ve sadece bir konuda bile olsa ya­şam normale dönüyormuş gibi hissetmek.

    Ağırlıkta hafif, besin değeri ve lezzet açısından çeşitli se­çenek sunabilen bu ambalaj­lı yemekler, müdahalenin zor olduğu alanlar ve durumlarda ilk günler için güzel bir çözüm. Kaldı ki sıcak yemek için or­ganize olunduğunda bile, şayet sebze, meyve gibi hızlı bozulan malzemelerin ikmali sağlana­mıyorsa, bu tür dengeli besin sunabilen ürünlerin gerekliliği tartışılmaz oluyor. 1999 Mar­mara depremi sırasında bu tür stoklanabilir, uzun raf ömrü olan hazır yemeklerin üretimi konusu tartışılmıştı. Daha son­ra unutulmuş olmalı ki şimdi bizi vuran depremde yine bir koşu sahra mutfakları kuruldu. Sıcak yemek hazırlayan ekiple­rin varlığı ve bir kap olsun sıcak yemeğe erişimin bir anda ken­dini sahipsiz hisseden afetze­de açısından psikolojik avanta­jı da yadsınamaz. Ancak gerek iaşesi gerek donanımı sağlana­rak mutfağı kurmak, uzun süre dönüşümlü çalışacak deneyim­li işgücünün gerekliliği, geniş sahada organize olabilmenin ve dağıtımın güçlüğü gibi neden­lerle, daha somut seçenekleri 99’dan sonra gözden geçirmiş olmalıydık.

    İlk 72 saat kiti 25 yıl raf ömrü olan “acil durum paketleri”ndeki kurutulmuş gıdaları sadece sıcak suyla karıştırmak yetiyor (üstte). Konserve gibi dayanıklı gıdalar, özellikle ilk günler için hayli kritik (altta).

    Afetzedelerin ve arama kur­tarma ekiplerin yanısıra hay­van dostlarımızın da sağlık, barınma ve beslenme sorunla­rı oluyor. Enkaz altından çıka­rılan evcil hayvanlar ve sokak hayvanları ile kırsal bölgelerde­ki besi hayvanları için de gıda yardımı büyük önem taşıyor. Bu konuda daha ziyade özel derneklerin sahada canla-baş­la çalışan bireyler aracılığı ile güvercinden keçiye kadar epey hayvana ulaşılıp tedavi, besle­me ve sahiplendirme yaptığını sevinerek izliyoruz.

    Emeği geçen, halen deprem bölgelerinde çalışan görevlilere, gönüllülere ulusça şükran du­yuyoruz. Ortada daha kimse yok iken, ilk günün çok zorlu koşul­larında bile mucizeler yarattılar. Bir kap sıcak çorbanın bu du­rumda 40 yıl hatırı olacak. Hep hatırlanacak.

  • Osmanlılardan cumhuriyete Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a

    Osmanlılardan cumhuriyete Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a

    Başta deprem olmak üzere, doğal felaketlerde insani yardım yapma fikri ve bunun örgütlenerek uygulanması sadece 1862’den beri var. Savaş meydanlarında yaralanan-hastalanan askerlere yardım girişimleri, giderek Kızılhaç, Hilal-i Ahmer, Kızılay adları altında sivil felaketzedelere de el uzatılmasına yolaçtı. Türkiye tarihinde en düzenli ve tatmin edici yardımlar Kızılay tarafından yapıldı.

    Henry Dunant 24 Ha­ziran 1859 tarihin­de Fransa ve Sardinya Krallığı’nın Avusturya’yla sa­vaştığı Solferino’da İsviçreli bir gezgindi. Savaşta tanık olduk­ları, Bir Solferino Hatırası adıy­la 1862’de yayımlandı. Savaşın gerçekleri içinde birer katile dönüşen sıradan insanlar ka­dar, “insanlık namına” dedirten hadiseler de vardı. Bu çarpıcı paradoks, hasta ve yaralı asker­lere savaş alanında dahi yardım edilmesinin bir insanlık görevi olduğunu gözler önüne seriyor­du ve bu yönde atılacak adımlar için fazla beklenmeyecekti.

    Şubat 1863’te Cenevre’de “Hayır Cemiyeti” öncülüğün­de yapılan, Ekim 1863’te Avru­pa’dan 16 ülkenin katıldığı bir toplantının ardından, Ağustos 1864’te bir kongre düzenlendi. Bu kongrenin sonunda, savaş sırasında sağlık görevlilerinin durumları ile yaralı asker ve hal­ka yapılacak yardım konularını içeren Cenevre Sözleşmesi (22 Ağustos 1864) imzalandı. Söz­leşmeye konu olan insani yar­dımlar sadece savaş alanlarını değil, doğal afetler, salgın hasta­lıklar gibi olağanüstü durumla­rı da kapsıyordu. Sözleşmenin 7. maddesinde sahra hastanele­rinin ayırt edilmesini ve zarar görmemesini sağlamak üzere bir Kızılhaç amblemi oluştu­ruldu.

    canakkale_1
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Çanakkale Savaşı’nın tüm cephelerinde yaralı askerlerin tedavi, bakım ve sevkini üstlenmişti.

    Konferansa katılmamış olan Osmanlı Devleti, 5 Temmuz 1865 tarihinde Cenevre Söz­leşmesi’ni imzalandı. Sözleş­meyi imzalayan her ülke kendi teşkilatını kurmaya başlamıştı. Paris’te 1867’de toplanan Mil­letlerarası Kızılhaç Kongresi’ne Osmanlı Devleti adına Mekte­b-i Tıbbiye hocası Dr. Abdullah Bey katıldı. Kongre ertesinde ise, 11 Haziran 1868’de “Mecru­hin ve Marda-yı Askeriyeye İm­dat ve Muavenet Cemiyeti” (Os­manlı Hasta ve Yaralı Askerleri Kurtarma ve Yardım Cemiyeti) kuruldu. Cemiyetin ilk başkanı Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Mar­ko Paşa, ilk genel sekreteri Dr. Abdullah Bey’di. Kurucular, ara­larında o dönemki başkomutan Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Tabipler Birliği Başkanı Kırım­lı Aziz Bey’in de bulunduğu 38’i doktor olmak üzere 66 kişiydi. Sultan Abdülaziz ve Pertevni­yal Valide Sultan tarafından da desteklenen derneğin kuruluşu, 1869’da Berlin’de toplanan ulus­lararası Salib-i Ahmer Kong­resi’nde duyuruldu. Henüz bir varlık gösteremeyen ve Dr. Ab­dullah Bey’in ölümünden sonra 1874’te dağılan cemiyet, iki yıl sonra Balkan Savaşları’nda orta­ya çıkan zaruret üzerine tekrar faaliyete geçirilecekti.

    8 Temmuz 1876’da Osmanlı Ordusu Balkanlar’da çıkan Sırp isyanını bastırma çabasındaydı. Uluslararası Kızılhaç Komite­si Başkanı Gustavo Moyiner ta­rafından “İstanbul’da Kızılhaç benzeri bir cemiyet kurulursa diğer Kızılhaç cemiyetlerinin de Osmanlılara tıbbî yardımlarda bulunabileceği” deklare edildi. 13 Temmuz 1876’da Sadrazam Mehmed Rüştü Paşa’nın emriy­le yapılan toplantıda, Cenevre Sözleşmesi’ni esas alan bir ce­miyetin kurulmasına karar ve­rildi.

    Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin 12 Ağustos 1876 tarihli toplan­tısında, derneğin kullanmak durumunda olduğu uluslarara­sı amblemin aynı zamanda bir Hıristiyanlık sembolü olması nedeniyle sorun oluşturduğu ve haç yerine hilâlin uygun olacağı dile getirilmişti. Marko Paşa, bir çözüm olarak haç işaretini kü­çültüp yanına bir hilal eklemek yoluna gitmiş olsa da Kırımlı Aziz Bey hilalin tek amblem ola­rak kabul edilmesinde ısrarlıydı.

    kizilay_broşür-1
    1910 yılına ait Hilal-i Ahmer broşüründe ilkyardıma ilişkin temel bilgiler, illüstrasyonlar eşliğinde aktarılmış.

    2. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasının ardından pa­dişah himayesinde ilk toplan­tısını Beşiktaş Sarayı’nda dü­zenleyen Mecruhin ve Marda-i Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti, 14 Nisan 1877 tari­hinde, Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını alarak resmen kuruldu. Cemiyet, aynı yıl çıkan 1877-1878 Osmanlı-Rus Sava­şı sırasında ilk ciddi imtihanını verecekti. Bu savaşta yaralılara yeterli yardımın yapılamaması ve ordunun sürekli kan kaybet­mesi, Hilal-i Ahmer için aslın­da geç bile kalınmış olduğunu göstermişti. Plevne müdafaa­sında da varlık gösteren cemi­yet, İstanbul’da cephe ve cephe gerisinde irili-ufaklı 28 Hilal-i Ahmer Hastanesi kurmuş, 4 bi­ne yakın yaralıya bakmıştı. Ağır kayıplarla çıkılan savaşın ar­dından 2. Abdülhamid meclisin kapatılmasını emretmiş, birçok kurum ve kuruluşla birlikte Hi­lal-i Ahmer Cemiyeti’nin de ça­lışmaları kısıtlanmıştı. Cemiye­tin parası Osmanlı Bankası’na yatırıldı ve faaliyetlerine 20 yıl boyunca ara verildi.

    karaman-hilal-i-ambar_nda-mu htacine-buğday-tevzi-1928
    1928 yılında, Karaman’daki Hilal-i Ahmer Ambarı’ndan ihtiyaç sahiplerine buğday dağıtılıyor.

    1897’de Osmanlı-Yunan Sa­vaşı’nda yegane faaliyeti kirala­dığı iki hastane vapuru ile hasta ve yaralı askerlerin İstanbul’a taşınması olan cemiyet, sa­vaş bittiğinde yeniden dağıldı. 1907’de Londra’da düzenlenen Milletlerarası Kızılhaç Konfe­ransı’na Osmanlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, burada “hilal” sembolünün tanınması için girişimlerde bulunmuş ama sonuç alamamıştı. Hilalin ulus­lararası kabulü ancak 1912’de Washington’da düzenlenen Mil­letlerarası Kızılhaç Konferan­sı’nda mümkün olacaktı.

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden teşkilatlandı. 20 Nisan 1911 tarihinde Sadrazam Hakkı Paşa’nın başkanlığında 30 kişi­lik yönetici kadrosu seçildi ve Tophane’de üç katlı bir bina ilk idare merkezi olarak cemiyete tahsis edildi. 10 Mayıs 1912’de bu defa Washington Milletlera­rası Kızılhaç Konferansı’na Os­manlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, izlenimlerini ve yapılmasını gerekli gördüklerini rapor ederek dernek yönetimi­ne sundu. Besim Ömer Paşa’nın raporunda, Japon Kızılhaç Ce­miyeti’nin savaşta yaralanan ve hastalananlara yardım edilme­sinin ötesinde, savaşdışı zaman­larda ortaya çıkan afet durumla­rında felaketzedelere ve ihtiyacı olanlara da yardım edilmesi yö­nündeki teklifi de yer almak­taydı. Kızılhaç Teşkilatı’nın dünya genelinde yaptığı yardım faaliyetleri ayrıca belirtilmiş; Fransa’daki sel felaketi sırasın­da yapılan yardımlar, tüberküloz gibi hastalıklara karşı yürütülen mücadeleler de örnek olarak ve­rilmişti.

    Trablusgarp Savaşı sırasında yardım faaliyetlerinde bulun­maya başlayan cemiyetin 26 Ka­sım 1912 tarihinde düzenlediği 3. olağanüstü kongresinde Dr. Besim Ömer başkanvekili olarak atandı. Savaşlar ve savaşların meydana getirdiği göçler Hilal-i Ahmer’e tecrübe kazandırmıştı; savaşlar haricinde doğal afetle­re uğrayan bölgelere de yardım götürülüyordu. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti, 1923’te Türki­ye Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını aldı. 1935’te Atatürk tarafından verilen Türkiye Kızılay Cemiye­ti adını aldı ve 1947’de Türkiye Kızılay Derneği oldu.

    1914 Isparta-Burdur

    4 Ekim 1914 tarihinde saat 00.05’te Isparta-Burdur hattın­da meydana gelen depremde 2.344 kişinin öldü, 681 kişi yara­landı. Burdur’daki evlerin üçte ikisi yıkıldı; üçte biri ağır hasar aldı. Isparta’da Pamuk Hanı’nda çıkan yangında sağlam kalan ev­ler ve dükkanlar da yandı. O sı­rada Burdur’da bulunan Konya Valisi Azmi Bey, İçişleri Bakan­lığı’na çektiği telgrafta şunları yazdı: “Şehrin dörtte üçü harap, gece barınacak hiçbir şey yok. Birçok yaralının yarasını sara­cak tabibimiz ve ilacımız kâfi değildir. Felaketin derecesini tasvir edemem. Çadıra, doktora, ekmeğe ve ilaca ihtiyaç vardır. Hareket hâlâ oldukça şiddetli devam eylemektedir”.

    Bakanlığın aynı gün Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne gönderdiği yazı üzerine acilen oluşturulan Dr. Nâfiz Bey başkanlığındaki İmdat Heyeti, depremzedele­re verilmek üzere eşya ve tahsis edilen 500 lira ile yola çıktı; 5-25 Ekim 1914 tarihleri arasında 20 gün deprem yerinde görev yaptı. İmdat Heyeti, yanlarında taşı­dıkları eşyalarla birlikte İstan­bul’dan Bandırma’ya cemiyetin Edremit vapuru ile gelmiş, bu­radan demiryoluyla İzmir’e geç­miş, İzmir’den trenle Isparta’ya ulaşmıştı. Burdur’da dağıtılacak eşyalar arabalarla nakledilmişti. Heyetin yanında ilkyardım mal­zemeleri, tıbbi aletler ve ilaçlar, çadır, yorgan, çamaşır ve erzak­lardan oluşan 60 balya malze­me vardı. Isparta’ya varıldığında telgraf çekildi: “Deprem felaketi azdır. Yaraların sarılmasına çalı­şılacaktır”.

    1924erzurum_ataturk
    Mustafa Kemal Paşa, depremde zarar gören halk ile beraber, Hasankale (Pasinler) Erzurum, 2 Ekim 1924 (üstte). 30 Ekim 1983’te, Erzurum ve çevresinde büyük hasara ve önemli ölçüde can kaybına neden olan depremde, Kızılay harekete geçerek felaketzedelerin yaralarını sarmaya çalışmıştı (altta).
    1924erzurum

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti ta­rafından Isparta’da 140 aileye, Keçiborlu’da 80 aileye 100’er ku­ruş dağıtıldı. Sayıları 413’ü bu­lan dul kadınlar ve yetimlerine para yardımı yapıldı. Burdur’da 138 depremzede aileye 100’er kuruş para dağıtıldı. Cemiyetin Kastamonu şubesi 10 adet Os­manlı lirası, Amerikan Kızılha­çı 672 küsur lira nakdi yardım­da bulundu. Yine Hilal-i Ahmer depolarından yiyecek ve gazyağı ile kıyafet-barınma malzemeleri gönderildi. Haydarpaşa İstasyo­nu’ndan gönderilen 50 çadır, ev­lerin bahçelerinde kurulmuş ve 100’e yakın baraka da Isparta’da barınma sorununun giderilme­sine önemli katkı sağlamıştı. Yaralılar Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’nin kurduğu çadır hasta­nelerde tedavi edilirken İzmir ve Konya’dan sağlık görevlileri ve tıbbi malzemeler gönderildi. Sargı, ipek iplik, alkol gibi sıhhi malzemeler Hilal-i Ahmer ec­zanesinden tedarik edildi; dep­remde ölenler birkaçı birarada olacak şekilde defnedildi.

    İmdat Heyeti’ne harcama­ları için toplam 54.723 kuruş tahsisat ayrılmıştı. Bu tahsi­satın 41.300 kuruşu 413 aileye yapılan para yardımıydı. 2.080 kuruş heyet istihkaklarına ve 6.549 kuruş telgraf, et, süt, eşya, vapur kiralama gibi harcama­lara gitmiş, geriye kalan 4.794 kuruş Hilal-i Ahmer veznesi­ne 25 Ekim 1914 tarihinde iade edilmişti.

    Isparta Mutasarrıfı Sırrı, 16 Ekim 1914 tarihinde gönderdiği telgrafta Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’ne Isparta halkı adına şük­ranlarını sundu. 18 Ekim’de de Isparta Belediye Başkanı da Is­partalılar adına Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teşekkürlerini içe­ren bir telgraf çekti.

    1924 Erzurum

    Erzurum şehri 1924’te üç dep­rem yaşadı; 13 Mayıs ve 6 Ey­lül’de meydana gelen depremle­rin ardından 13 Eylül’de 6.8 bü­yüklüğündeki deprem 221 can kaybına ve yüzlerce binada ağır hasara neden oldu.

    Deprem haberini Trabzon’da alan Gazi Mustafa Kemal, Ana­dolu gezisi programını iptal ede­rek Erzurum’a gitme kararı aldı. Depremin hemen ardından ma­halli olarak başlayan ilk yardım çalışmalarını İçişleri Bakanlı­ğı’nca kurulan “Hareket-i Arz Felaketzedegânı Komisyonu” takip etti. 17 Eylül 1924 tarihin­de Erzurum Valisi Zühtü Bey yardım çağrısında bulunuyordu: “… Kuruluşundan beri çaresiz­lere şefkat ellerini uzatan, acıla­rını dindirmeye çalışan Hilal-i Ahmer Heyeti muhteremesin­den enkaz altından kurtarılan, yağmurlu hava altında bulunan altı köyün iki yüz elli haneden ibaret çaresizlerine iki yüz el­li çadırın süratle gönderilme­sini, iaşe ve elbise yardımlarını önemle rica ve istirham ederim efendim”.

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti ilk etapta 1000 adet battaniye, ça­dır, çamaşır, çorap ve avcı yele­ği gönderdi. Bölgeye 25 Eylül’e kadar, 50’şer kişilik 50 çadır, 100 İngiliz çadırı, battaniye, 500 fanila, gömlek ve 200 kat elbi­se yanında büyük miktarda ilaç ve tıbbi malzeme gönderildi. 1 Ekim günü toplantı yapan Gazi Mustafa Kemal 10 bin, eşi Lati­fe Hanım 10 bin, milletvekille­ri 3’er bin, diğer görevliler 100- 200 lira yardımda bulundu.

    Yine 1 Ekim 1924’te Ulusla­rarası Kızılhaç Komitesi Cenev­re’de “Erzurum Felaketzedele­rine Yardım Çağrısı” yayımladı. Fransa hükümeti, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa, Japon-Ame­rikan-Yugoslavya-Estonya-Uk­rayna-Brezilya- Rusya Kızılhaç örgütleri doğrudan ya da Hilal-i Ahmer Cemiyeti aracılığı ile pa­ra yardımında bulundu.

    20 Eylül 1924 tarihinde Cumhuriyet gazetesi bir yar­dım kampanyası başlatmış, ilk yardımı İstanbul Belediyesi yapmıştı. Zonguldak ve Edir­ne Belediyeleri, Kasım Efen­di, Konya Mebusu Refik Bey, Resimli Ay ve Resimli Hafta mecmuaları para yardımında bulunmuş, Erzurum için tüm Türkiye seferber olmuştu.

    canakkale_2
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kurduğu seyyar mutfaklarda pişen yemekler, çadırlara taşınıyor.

    1939’dan 1999’a…

    Cumhuriyet döneminde Tür­kiye coğrafyasında çok sayıda deprem meydana geldi. Bunlar­dan 6.5 ve daha üzerinde olan­larda, resmî rakamlara göre 600-4.000 arasında insanımızı kaybettik. 1939 Erzincan dep­remi, 60 sene sonra 1999’da ya­şanacak Gölcük depremine ka­dar ülkenin yaşadığı en büyük doğal felaketti.

    27 Aralık 1939 gecesi, saat 01.57’de 7.9 büyüklüğünde öl­çülen Erzincan depremi çok soğuk bir kış gününde meyda­na geldi. Resmî rakamlara göre 32.968 kişi hayatını kaybetti; 116.720 bina tamamen yıkıldı. Depremde Erzincan postane­si de yıkılmıştı; şehirden 14 km. uzakta Dumanlı istasyonundan saat 06.30’da istasyon memuru Cenan Bey tarafından başkente çekilen ilk telgrafta şiddetli bir deprem olduğu, devlet binala­rı ve bütün evlerin yıkıldığı, çok sayıda insanın öldüğü bildirili­yordu.

    Bütün şehir enkaz yığını hâ­linde, binlerce kişi enkaz altın­da, kurtulanlar sokaklardaydı. Piyade ve topçu kışlaları ayakta kalmıştı; askerler enkaz altın­dan kalanları kurtarmaya ve çıkan yangınları söndürmeye koşmuştu. Kar yağışı nedeniyle kara yolundan ulaşım imkan­sızdı ve demiryolunun bazı hat­ları ile telefon ve telgraf hatları da çalışmıyordu.

    Kızılay Cemiyeti ilk etapta aynı gün 500 çadır, 1.000 bat­taniye, 1.000 gömlek, 1.000 don gibi barınma ve giyecek mad­deleriyle 15 bin lira gönderil­mesine karar verdi. Erzurum ve Sivas Kızılay şubeleri de Erzin­can’a birer vagon un ve ekmek gönderecekti. 28 Aralık’ta İçiş­leri ve Sağlık Bakanları deprem bölgesine gitmek üzere yola çıktı. Aynı gün Sivas’tan ara­ma-kurtarma çalışmaları için gelen 280 işçinin bulunduğu­nu bir imdat treni, Divriği’den ekmek ve sıhhi malzeme de yüklenerek Erzincan’a gitmek üzere yola çıktı. Elazığ’dan da aynı gün trenle ekmek ve sıh­hi yardım gönderildi. Yine aynı günü Korgeneral Abdullah Alp­doğan ile Orgeneral Kazım Or­bay trenle Erzincan’a hareket ettiler ve 100 çadır, 1000 kaput, 1 ton makarna, 2 ton şeker, 100 kg çay, 1 ton kuru üzüm, 1 ton ekmek, 500 kg konserve, ayrıca bir sıhhiye otomobili, bir kam­yon sıhhi malzeme götürdüler.

    İlk imdat treni 29 Aralık gü­nü Erzincan’a ulaştı. Deprem­zedelerin beslenme ve barın­ması Kızılay’ın mesuliyetindey­di; şehrin çeşitli bölgelerinde ordunun ve Kızılay’ın çadırla­rıyla barınaklar kuruldu. Div­riği’den gelen maden işçileri de kurtarma çalışmalarına katıldı­lar ve depremin beşinci günün­de dahi enkazdan canlı insanlar çıkardılar. Diğer taraftan ölüle­rin defnine ve yaralıların teda­visine çaba harcandı ve salgın hastalıklar önlenmeye çalışıldı. Sonraki günlerde deprem böl­gesinde enkazın temizlenme­si için İstanbul itfaiyesinden ve cezaevindeki mahkumlardan da yardım sağlanacaktı.

    TBMM’de “Millî Yardım Komitesi” kurulmuş; deprem bölgesine yapılan yardımların organizasyonu ve depremzede­lere ulaştırılması için Kızılay görevlendirilmişti. Depremze­deler en çok soğuğa karşı koru­yacak çamaşır, elbise, yorgan ve battaniyeye ihtiyaç duyuyordu. Ankara ve İstanbul’da üniversi­te öğrencileri depremzedelere yardım için para ve giyim eşya­sı toplamış, Erzincan’a ulaştı­rılmak üzere Kızılay’a teslim etmişlerdi. Halkın yaptığı para, eşya ve gıda yardımları da Kızı­lay tarafından deprem bölgesi­ne ulaştırıldı.

    Depremden etkilenen şehir­lerde bina hasar tespit heyetle­ri oluşturuldu ve zarar miktarı belirlenen para yardımları Kı­zılay tarafından hak sahiplerine dağıtıldı. Bunun yanısıra şehir hayatının düzeni ve günlük ya­şamın idamesi için doğrudan Kızılay Cemiyeti tarafından ev­ler, barakalar ve dükkanlar inşa edildi.

    Erzincan’a çeşitli ülkeler­den de para, giysi, gıda, ilaç, cerrahi malzeme, çadır ve in­şaat malzemesi gibi yardımlar geldi. Hasta ve yaralıların bir kısmı diğer illere nakledilirken çadırlarda kalanların ihtiyaçla­rı Kızılay tarafından karşılan­dı. Kızılay Mayıs 1940 tarihine kadar gıda, giyecek ve temel tü­ketim maddelerinin dağıtımını da yaptı.

    1999 Marmara

    24 sene önce 17 Ağustos’ta, sa­baha karşı 03.02’de 7.4 büyük­lüğünde meydana gelen deprem Adapazarı, İzmit, Gölcük, Ya­lova, Çınarcık, İstanbul ve Av­cılar’da çok büyük can ve mal kaybına neden oldu. Resmî ra­kamlara göre 18.373, gayriresmî hesaplamalara göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetti. Kızılay derhal bir kriz masası kurdu ve yardımlar Başbakan­lık Kriz Merkezi ile birlikte yü­rütüldü. İlk etapta Türk Hava Kuvvetleri’nin yardımı ile aci­len bölgeye 6.230 çadır, 5.445 battaniye ile 4.613 kg gıda mad­desi gönderildi. 18 Ağustos’ta yurt genelinde yardım kampan­yası başlatılmış, ilk iki gün için­de bölgeye toplam 13.595 çadır, 8.250 battaniye, 18.573 kilo gıda maddesi gönderilmişti.

    Bölgeye tam teşekküllü iki seyyar hastane kuruldu. Dört seyyar aşevi çalışmaktaydı. Kı­zılay tarafından Sakarya ve Ko­caeli’nde çadırkentler kuruldu. Çeşitli yardım kuruluşlarınca açılan 90 çadırkentin 72’si Kı­zılay’a devredildi. Kızılay’ın de­polarındaki çadırlar tükenince 23.288 çadır satın alındı.

    17 Ağustos 1999 Marmara depremi afet yönetiminde dö­nüm noktası olarak kabul edildi ve yeni bir yapılanmaya gidildi. Sivil Savunma Genel Müdürlü­ğü, Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Türkiye Acil Durum Yöneti­mi Genel Müdürlüğü kapatıla­rak 2009’da çıkarılan 5902 Sa­yılı Yasa ile Başbakanlık’a bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı kuruldu. 15 Temmuz 2018’de yayımlanan 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararname­si ile Afet ve Acil Durum Yöne­timi Başkanlığı, İçişleri Bakan­lığı’na bağlandı. Bugün, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlı­ğı, afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurum olup, afet ve acil durumun niteliği ve büyük­lüğüne göre Genelkurmay Baş­kanlığı, Sağlık Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle faaliyetlerine devam etmekte.

  • Gölcük ve civarından 24 senelik tarih notları

    1999 Marmara depremi sırasında Gölcük Deniz Ana Üssü’nde görev yapan Deniz Kurmay Albay Celalettin Güllapoğlu; felaketin hemen ardından Donanma Tabii Afet Koordinatörü olarak hizmet verdi. Güllapoğlu Hoca’nın hadisenin hemen ardından almaya başladığı notlar, günümüze de ışık tutuyor.

    CELALETTİN GÜLLAPOĞLU

    Bugünlerde yaşadığımız deprem felaketi ve mü­dahale durumu, önce­kileri yeniden anımsamayı ve çıkarılan derslerden gerçekten yararlanılıp yararlanılmadığı­nın irdelenmesini-belgelenme­sini zorunlu hâle getirdi. Zira en gerçekçi belgelendirme, ya­şanmışlıklarla yapılabilir. Çıka­rılan dersler derlenmeli, senar­yo ve tatbikatlarla güncellen­melidir.

    Celalettin Güllapoğlu’nun 1999 Depremi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşturduğu albüm.

    Tabii afet yönetiminin si­hirli sözcüğü “koordinasyon”­dur. Yurt çapındaki bir örgüt­lenmede Başbakanlık yönetim merkezi olmalı, ilgili devlet bi­rimleri yatay ve dikey biçimde ilişkilendirilmeli, yetki ve so­rumluluklar bu birimlere pay­laştırılmalıdır. 17 Ağustos 1999 tarihinde hazırlıksız olarak bir depremle karşılaşıldığında, yu­karıda belirtilen sistem çerçe­vesinde eyleme geçilerek uygun ve etkili reaksiyon gösterilebil­miştir. Koordinasyonun en iyi yönetileceği yerler kriz mer­kezleridir. Kriz merkezlerinin müşterek iletişiminin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştiril­mesi önem taşımaktadır. İleti­şim aksaklıklarına karşı yedek seçenekler hazır tutulmalıdır. Tüm bunların gerçekleştirilme­si, can kayıplarını en aza indi­recektir.

    1999 depreminde, sadece ilk gün, 17 Ağustos’ta yaşananla­ra-yapılanlara kısaca bakalım:

    03:02 Zonguldak’tan İmra­lı’ya kadar uzanan hatta ve Es­kişehir’e kadar uzanan iç bölge­lerde meydana gelen depremde, merkez üssünü oluşturan Göl­cük ilçesinde ağır hasar meyda­na geldi. Elektrik ve muhabere kesildi.

    03:08 Donanma Komutanı, Tabii Afet Yardım Planı’nın yü­rürlüğe sokulmasını emretti.

    03:20 Donanma Komutanı, depremi Deniz K.K.’ğına rapor etti, yardım istedi.

    03:25 Gemilerin personeli­nin %90’ının üs içinde deprem­de çöken binalarda arama- kur­tarma çalışmalarına başlamala­rı için emir verildi.

    03:25 TÜPRAŞ’ta yangın çıktı.

    03:30 Üs bölgesinde arama kurtarma çalışmalarına baş­landı.

    04:15 Komuta makamı ha­riç 45 kişiden oluşan Tabii Afet Koordinasyon Merkezi kurul­du.

    08:25 Kurtarma ekiplerin­ce enkazdan çıkarılan vatan­daşların, Gölcük Deniz Hasta­nesi’ne getirilmesine başlandı. Ağır yaralılar, kurulan bir am­bulans nakil zinciriyle, tedavi edilmek üzere limandaki 3 fır­kateyn, 6 hücumbot, sahil gü­venlik botları ve 8 helikopterle İstanbul, Bandırma ve Anka­ra’daki hastanelere nakledil­meye başlandı (Yaralı tahliye faaliyetlerine aynı gün öğleden sonra iki sivil deniz otobüsü de katıldı). Bu tahliyenin hızla ya­pılması, Gölcük’teki askerî ve sivil hastanelerde boş kapasite oluşturdu. İlk aşamada 130 kişi bu yöntemle tahliye edildi; ak­şam ssatlerinde bu sayı 686’ya ulaştı.

    14:25 Başbakana, Deniz K.K. tarafından Acil İşlem Merkezi’nde brifing verildi. Bu faaliyetler, dakika dakika kayıt altına alındı. Sırasıyla, can kur­tarma, depremzedelerin bes­lenme ve barınma ihtiyaçları­nın giderilmesi, kurtarılanla­ra ilk müdahalenin yapılması, hasta-yaralıların nakli, asayiş ve güvenliğin kontrol altı­na alınması öncelikli hedefler olarak saptandı ve gerçekleşti­rilmeye başlandı. Can kurtar­ma ve müdahalelerde garnizon içindeki ve dışındakilere aynı anda ulaşılması esas alındı.

    Bölgedeki tüm elektrik, su, telefon ve altyapı sistemleri­nin de çalışmaz hâle gelmesin­den ötürü, çalışmalar çok zor koşullarda, diğer askerî birlik­lerden takviyelerle sürdürüldü. Hasta ve yaralı naklindeki akışı hızlandırmak amacıyla, garni­zon kapılarından tüm giriş-çı­kışlar serbest bırakıldı. Yaralı sevkinde kullanılan deniz ve hava araçları, dönüşlerinde yardım teçhizatı, sıhhi malze­me ve sağlık ekipleri getirdi.

    17:30 Hava Kuvvetleri uçakları, Cengiz Topel Deniz/ Hava Üssü’ne çadır, gıda, sıhhi malzeme ve kurtarma araçları intikal ettirmeye başladı.

    17:50 Tabii Afet Bölge Ko­mutanı olan Donanma Komu­tanı emrine tahsis edilen 8. Mekanize Piyade Tugayı Göl­cük ilçesinde; 65. Mekanize Pi­yade Tugayı Değirmendere’de; 19. Piyade Tugayı Yalova bölge­sinde; 2. Zırhlı Tugay Gölcük’te görev aldı. Türk Silahlı Kuvvet­leri’ne ve yabancı ülkelere ait 9 seyyar hastane kuruldu.

    1999 Depremi sonrası Kocaeli Gölcük’te arama kurtarma çalışmalarına katılan askerler…

    Sonraki saatler… Yer­leşim noktalarındaki arama ve kurtarma çalışmaları, afet bölgesinde görev yapan tu­gaylarımızla birlikte yabancı profesyonel ekipler ve uzman vatandaşlarımızın işbirliğiy­le gerçekleşmeye başladı. Fe­laketin ilk aşamasından iti­baren, yardımların bölgeye ulaşmasından önce Deniz İk­mal Merkezi’nin elindeki gı­da malzemeleri vatandaşlara dağıtılmaya başlandı. Gemiler fırınlarını çalıştırarak ekmek üretti ve ilk adımda yaklaşık 12.500 ekmek vatandaşlara dağıtıldı. Donanma lojistik ge­mileri, İzmir’den gelen askerî su gemileri, Denizcilik İşlet­meleri’ne ait gemilerin de ka­tılımıyla günde 1.000 tondan fazla içme suyunun dağıtımı­na başlandı.

    Kızılay ve dış yardımlar­la sağlanan ve tesis edilmeye başlayan 5.500’ü aşan çadırda, 15.000’i aşkın kişiye kampet ve battaniyelerle geçici barın­ma sağlandı. Çadır bölgelerin­de sağlık ekiplerince tedavi­ler, aşılama ve koruyucu sağ­lık hizmetleri gerçekleştirildi. Bölgenin ve deniz ortamının zemin, jeolojik etüt, hidrogra­fik etüt çalışmaları başlatıldı.

    Sonraki günler… Sağdu­yulu vatandaşların ihbar ve uyarmalarıyla, birçok yağma­cı, stokçu, hırsız ya da toplu­mun moral ve direncini kır­mayı hedefleyen kişi suçüstü yakalanarak tutuklandı. Ko­ordinasyon faaliyetleri, kay­makam, belediye başkanları ve askerî yetkililerin haftada 3 defa yaptıkları toplantılarla gerçekleştirildi. Tüm bölgede enkaz altında kimsenin kal­madığından emin olunduktan sonra, planlı olarak enkaz kal­dırma çalışmaları gerçekleş­tirildi. Yaklaşık 3 hafta sonra durum büyük ölçüde normal­leşme aşamasına getirildi.

  • Hızlı, donanımlı, eğitimli askerî yapının kabiliyeti

    24 seneki önceki felaket öncesinde, sırasında ve sonrasında TSK bünyesindeki organizasyon faaliyetleri, çok sayıda felaketzedenin hayatta kalmasını sağlamıştı. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, o dönemki askerî yapının deprem sonrası müdahale ve imkanlarını, günümüzdeki gelişmelerle birlikte değerlendirdi. ­

    Türk Silahlı Kuvvet­li bünyesinde, her mu­harip birliğin hem EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) hem de DAF­YAR (Doğal Afet Yardım Pla­nı) vardı. Bu planlar, İl İdaresi Kanunu’na göre, mülki amirle­rin garnizon komutanlarından yardım talebi halinde neyin, nasıl yapılacağı konusundaki hazırlıkları içerirdi. Kim, nere­de, ne zaman, nasıl, ne yapa­cak? Hepsi yazılı şekildeydi.

    İçişleri Bakanlığı ile Genel­kurmay Başkanlığı arasında EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesinden sonra, EMASYA planları da rafa kaldırıldı. Tam da 15 Temmuz öncesinde Kol­luk Kuvvetlerinin Toplumsal Olaylarda Desteklenmesi Eği­timi Talimatı (KOKDOT) adı altında yürürlüğe konan plan, azımsanmayacak sayıda aske­rin FETÖ’cü darbeye destek vermesi için kandırılmalarına vesile oldu.

    15 Temmuz sonrasın­da, devlet bu konuda gerek­li düzenlemeyi yaptı. Ancak AFAD’ın kurulmasıyla, MSB de dahil diğer Bakanlıklara sade­ce ihtiyaç hâlinde yardım etme görevi verildi ve bu da kimi so­runlara yolaçtı.

    Cumhurbaşkanlığı Hükü­met Sistemi her şeyi o kadar merkezî hâle getirdi ki, te­peden bir emir gelmeden hiç kimse kendiliğinden harekete geçemiyor. Sistem yetki devri­ne uygun değil. Sistemi işleten­ler de liyakattan ziyade sadaka­te dayalı seçildiği için inisiya­tife kapalı. Mesela herhangi bir olayda bile açıklama yapan bir Bakan, sözlerine “Sayın Cum­hurbaşkanı’nın talimatlarıy­la…” diye başlıyor. Acil merke­zine bir hasta gelince, acil he­kimi nasıl müdahale edeceğini başhekime sormuyorsa, ilgili Bakanın da, mülki amirin de, birlik komutanının da benzer çalışması lazım. Oysa herkes emir bekliyor.

    Devlet, Şubat 2022’de, Afet ve Acil Durum Müdahale Hiz­metleri Yönetmeliği’ni çıkardı. Esas sorumlu, İçişleri Bakanlı­ğı emrindeki AFAD. Peki aca­ba İçişleri Bakanlığı ile MSB arasında bir protokol yapılarak, bir bölgede doğal afet olduğun­da, o bölgedeki askerî birlik­lerin yetersiz kalması hâlinde diğer bölgelerden birlik takvi­yesi hususu esasa bağlandı mı? MSB, buna ilişkin bir direktifi TSK’ya verdi mi? Acaba vali­likler kendi planlarını bu yö­netmeliğe göre yapıp, garnizon komutanı/komutanlıklarından ne beklediklerini açıkça belir­ten planlarını hazırladılar mı? Bu plana dayalı olarak, eski­den olduğu gibi her birlik kendi yardım planını hazırladı mı? Bunları bilmiyoruz…

    Mesele sadece askerî hasta­nelerin kapatılmasından ibaret değil. Askerlik süresinin kısal­tılması ve paralı askerlik dü­zenlemeleri, TSK’nın teşkilatı­nı, emir-komutasını, mevcudu­nu, eğitimini ve halka yardım kabiliyetini olumsuz etkiledi. Çok sayıda DAFYAR eğitimi alan birlik vardı, artık yok. Son birkaç yıldır çok sayıda subay emekli edildi.

    Oktay Çilesiz’in objektifinden Kocaeli’de kurtarma ekiplerince enkazdan 52 saat sonra sağ olarak çıkarılan Murat
    Çay ve çalışmalara katılan askerlerin yaşadığı sevinç…

    Yıkım büyük. Mücadele uzun sürecek. Olağanüstü bir durum sözkonusudur. Olağa­nüstü hâl ilanı çok yerinde­dir; ancak gecikmeden bölgede olağanüstü hâl valisi görevlen­dirilmelidir. Hizmetlerin ko­ordinasyonu yanında askerî birlikler de etkin olarak sevk ve idare edilebilir. Bölgeye çok sayıda askerî birlik gönderil­di; ancak bu sayı artırılmalıdır. Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması yanında, bir kısım sahra hizmetinin düzenlenme­sine de katkı sağlanabilir.

    Kara Kuvvetleri’nin elinde çok sayıda sahra helası, ban­yosu, mutfağı, ekmek fırını, iş makinası mevcuttur. Özellik­le Hatay büyük hassasiyet arz ediyor. Bölgenin sosyolojik ya­pısı problemlidir; önlem alın­mazsa daha büyük sorunlara gebe bir durumla karşı karşı­ya kalabiliriz.. TSK’nın kay­nak fazlası için doğal afetler­de, çevre temizliği gibi kamusal hizmetlerde kullanılmak üzere birlikler oluşturulmalı ve sü­ratle valilikler emrinde görev alacak şekilde hazır kılınma­lıdır.

    İnanılmaz özgüven sağlaya­cak bir insan dokumuz var ve bu, geleceğe yönelik ümidimi­zi artırıyor. “Enerjinizi nereye koyarsanız orası büyür”. Top­lumun organize olma becerisi yüksek, görece eğitimli ve vic­danlı kesiminin biraraya gel­mesinin önemi yeniden ortaya çıktı. Duyarlı insanlar, deprem sonrası “benim işim bitti” di­yerek kenara çekilmemeli; dev­letin yeniden yapılandırılması sürecinde siyaset kurumunun içinde yer almalıdır. Ülkemizi ayağa kaldırmak için uzun va­deli, örgütlü, disiplinli, ulusal çıkar merkezli yapılanmaya ve çalışmaya ihtiyaç hayatidir.

    Ahmet Yavuz’la yapılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan söyleşiden (Çağdaş Bayraktar) özetlenerek derlenmiştir.

  • Binlerce kişi yargılandı ‘günah keçisi’ Göçer kaldı

    Emlakçı ve müteahhit Veli Göçer, 1999 depremini takip eden yıllarda cezaevine girdi ve 7.5 yıl hapiste kaldı. “Günah keçisi” seçildiğini iddia eden Göçer’in hikayesi, bölgede yaşanan facianın diğer sorumluları ve 1999’da Yalova’yı da yıkan depremin ardından yaşanan hukuki süreç. Rakamlar, isimler ve zamanaşımına uğrayan hafızalar…

    Marmara depremin­de 17 bin 480 kişinin öldüğü ilan edildi­ğinde, sayının gerçekte daha yüksek olduğunu düşünen­ler çoğunluktaydı. 11 yıl son­ra Meclis’te kurulan deprem komisyonu can kaybı sayısını 18 bin 373 olarak güncelledi. Bununla birlikte, gayriresmî verilere göre ölü sayısının bu rakamın yaklaşık iki katı oldu­ğu biliniyor.

    1999 depreminde 112 bin 724’ü yıkık ve ağır hasarlı ol­mak üzere toplam 376 bin 479 konut ve işyerinde de hasar saptanmış, 133 bin 683 bina çökmüştü. Kamuoyu insan­ların can verdiği binaları ya­pan müteahhitlerin ve izin verenlerin cezalandırılmasını istiyordu. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra sorumlula­rın bir bölümü yakalandı; 170’i kamu görevlisi 6.286 kişinin yargılandığı 2.100 dava açıl­dı. Yargılananların imdadına iki yıl sonra çıkarılan “Rah­şan affı” yetişince, davalardan 1.800’ü cezasız sonuçlandı. Kalan 300 davadan 110’unda verilen ceza­lar ertelendi; 190 dava da 2007’de za­manaşımından düştü.

    Yargılanan 6.286 kişiden yaklaşık 150’si tutuklansa da çoğu bir-iki ay sonra serbest kalmıştı. Üç ila altı ay ara­sı hapis yatan kişi sayısı ise 20’ye yakındı. Yani sorumlu olduğu iddia edilen 6.000’den fazla kişi tek bir gün bile hapis yatmadı. 6 aydan fazla ceza­evinde kalan yalnızca iki kişi vardı: Çınarcık’ta yaptığı bazı binalar yıkılan Veli Göçer ve bu binaların teknik sorumlusu Mimar İsmet Köse­balaban. Kösebala­ban 4 yıldan uzun süre kaldığı ceza­evinde öldü. 7.5 yıl hapis yatan Veli Gö­çer ise dava boyun­ca binlerce sorumlu dışarıda dolaşırken bir tek kendisinin ha­piste olmasına isyan etmişti. Günah keçisi ilan edildiğini söylü­yordu.

    Çınarcık’ta başlayan hikaye Veli Göçer’in 1990’ların başında Çınarcık’ta arsa alım satımıyla başlayan inşaat hikayesinin, oğlu Can Göçer (sağda) ile birlikte yargılandığı davayla sona ereceği düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı.

    Aslında Veli Gö­çer’in depremin ikin­ci gününden itibaren bir nefret objesi duru­muna gelmesinin en önemli sebebi, herkesi öfkelendiren açıklama­lar yapmasıydı. Depremi takip eden 20 gün boyunca firariydi Göçer. O yıllarda cep telefo­nundan yer tespiti mümkün olmadığı için televizyonların naklen yayınlarına bağlanıyor, Avrupa basınına demeçler ve­riyordu.

    İlk televizyon bağlantısın­da “Ben edebiyat fakültesi me­zunu bir şairim, ne anlarım müteahhitlikten?” demiş ve yalnızca emlakçılık yaptığını öne sürmüştü. İki gün sonra katıldığı bir başka yayında müteahhitlik yaptığı belge­lenince Çınarcık’ta yaptığı 12 siteden “yalnızca ikisi­nin” yıkıldığını öne sürüp “Neden ayakta kalan 10 site konuşulmuyor?” diye sora­bilmişti. “Yalnızca iki site” dediği Çamlık ve Bahçekent siteleri 16 blok ve 572 ko­nuttan oluşuyordu. Tamamı çökmüş, 200’den fazla kişi enkaz altında kalmış ve bun­lardan 195’i hayatını kaybet­mişti.

    Firarının 15. gününe ge­lindiğinde, Sabah gazete­si kendisine “Çınarcık’ın Saddam’ı” lakabını takmıştı. Katıldığı bir yayında müteah­hitlik belgesi olmadığı için hu­kuken yıkılan binaların müte­ahhidi olarak yargılanamaya­cağını savundu. “Peki belgeniz olmadan nasıl bina yaptınız?” sorusuna “Türkiye’de bina yapmak için müteahhitlik bel­gesine gerek yok” yanıtını ver­di. Ne yazık ki söylediği doğ­ruydu.

    ‘Çınarcık’ın Saddam’ı’ Göçer, depremin ardından ilk haftalarda bir yandan telefonla röportaj veriyor bir yandan polisten kaçıyordu (üstte). Sonrasında ise 7.5 yıl hapis yatacaktı (altta).

    Bir başka televizyon yayı­nında ise yıkılan iki sitenin inşaatında deniz kumu kul­landığının tespit edildiği söy­lenince her zamanki pişkinli­ğiyle “12 tane koca site yaptım bunların yalnızca ilk ikisinde deniz kumu kullandım. İnşaatı yapan kalfa bana ‘deniz kumu kullanma’ demedi; sonradan iyi bir şey olmadığını öğrenip hazır beton kullanmaya baş­ladım çünkü kendini yenile­yebilen bir insanım” demiş­ti. Türkiye’deki inşaatlarda, yıkanıp yabancı maddelerden ayıklanmamış deniz kumu kullanıldığı 1999 depreminin birçoğumuza öğrettiği bir ger­çekti. Denizden çekildiği hâ­liyle kullanılan kumdaki tuzun asidik etkisi betonu ve demiri yıpratıyor, ku­rumuş tuz suyla karışıp eriyince betonda boşluk­lar oluşuyordu. Bunların sonu­cu, binaların depremde kar­tondan yapılmış gibi yıkılmasıy­dı. İşin kötü ta­rafı Göçer “Üç-beş sene öncesi­ne kadar deniz kumu kullanma­yan bir tane mü­teahhit gösterin kendimi asa­rım” derken de haklıydı.

    Göçer nihayet firarının 20. günü İstanbul’da saklandığı evde yakalandı. Yalova Adliye­si’ne çıkarılırken depremze­delerin kendisini linç etmek istemesi üzerine davanın Kon­ya’da görülmesine karar veri­lecekti.

    Veli Göçer’in hikayesinin ayrıntıları dava sürecinde or­taya çıktı. İstanbul Üniversite­si Edebiyat Fakültesi Türko­loji bölümünü bitiren Göçer, Cağaloğlu’nda küçük bir mat­baa satın alarak iş hayatına atılmıştı. 1990’da Yalova ve çevresindeki inşaat fırsatını görüp matbaasını satan Göçer, Çınarcık’a yerleşip emlakçılı­ğa başladı. Önceleri arsa alım satımıyla uğraşırken, 1992’de Çınarcık Belediye Başkanı Turgut Kurt’la yolları kesi­şince müteahhitlik yapmaya karar verdi. Böylece 1999’da yıkılan Çamlık Sitesi’nin in­şaatına başladı Göçer. İki kat izinli bölgede yapılan sitenin blokları tam 6 katlıydı. Beledi­ye hiçbir şikayete kulak asma­mış, site tamamlanıp daireler sahiplerine teslim edilmişti.

    Bölgede Göçer’in başka ar­saları da vardı. Başkan Kurt buradaki iki kat iznini beş kata çıkarınca Göçer yine deprem­de yıkılan Bahçekent sitesinin yapımına başladı. Ancak ve­rilen beş kat izniyle yetinme­miş, ikişer de kaçak kat çıkıp 28 daireden oluşan yedi katlı bloklar inşa etmişti. Belediye göz yumuyordu ama Bayındır­lık Bakanlığı ekipleri Göçer’in kaçak inşa ettiği katların yıkı­mına ve para cezası verilme­sine karar vermişti. Kararları uygulama görevi belediyenindi ama Belediye Başkanı Kurt hiç oralı olmuyordu. 1994 seçimlerine az bir sü­re kala Başkan Kurt başka bir imar yolsuzluğu nedeniyle iki yıl ceza alıp hapse girince seçilme yeterliliği elinden alın­mış ve yeniden aday olama­mıştı. Ancak Göçer için bir şey değişmedi. Kurt’tan sonra be­lediye başkanı olan Yaşar Bi­rinci de selefi gibi davranmış, ceza kararlarını uygulamadığı gibi cezaları affettirmek için çaba göstermişti.

    Veli Göçer emeklilere ve sabit gelirlilere ev satmayı he­deflemişti. Evleri emsallerine göre çok ucuza satıyor, cazip ödeme koşulları sunuyordu. Mahkemede hakimin “Başka­sının 10 liraya sattığı evi sen malzemeden çalmadan nasıl üç liraya satabiliyorsun?” so­rusunu, “Lüksten kıstım, ha­yatımda hiç malzemeden çal­madım” diye yanıtlayacaktı.

    Göçer, yıkanmamış deniz kumu kullandığı iki siteyi ta­mamladıktan sonra tam 10 site daha inşa etti. Eski şair ve matbaacı kısa sürede Çı­narcık’ın en büyük müteahhi­di durumuna gelmişti. Kendi yaptıkları dışında satış hakla­rını alması karşılığında ismini kullandırttığı başka binalar da vardı.

    İhmal ve tedbirsizlik sonu­cu birden fazla kişinin ölümü­ne sebebiyet vermekten yargı­lanan Veli Göçer, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Dışarı çıkar çıkmaz deprem­den önce başlayıp tamamla­yamadığı İlayda Sitesi için bir kooperatif kurdu. Sitenin ya­pımını tamamlamak için bir kamu bankasına kredi başvu­rusunda bulunmakta da sa­kınca görmedi. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine, ser­best kaldıktan yaklaşık 1 yıl sonra yeniden tutuklandı.

    Bir cana 14 gün Veli Göçer, 17 Ağustos depreminin 12. yılının dolmasına 4 gün kala tahliye edildi. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatmıştı.

    Yıkılan iki sitenin sorum­luları olan Veli Göçer, oğlu Can Göçer, ortağı Zafer Coş­kun ve Mimar İsmet Köse­balaban, blokların yapım ta­rihlerine göre 6 ayrı projeden yargılandı. Bunlardan birin­den zamanaşımı nedeniyle ce­za almayan sanıklar, kalan beş projenin her biri için beşer yıldan 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu ce­za 18 yıl 9 aya düşürüldü. Can Göçer ve Zafer Coşkun ya­kalanamadığı için cezaevine girmedi; bu iki kişi hakkında­ki dava dosyaları 2007’de za­manaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı.

    Yargılanan binlerce so­rumlunun aksine Veli Göçer ve ekibinin yüksek ceza al­masının sebebi, Göçer’in id­dia ettiği gibi sadece günah keçisi seçilmesi değildi. Asıl sebep, Göçer’in yıkılan bina­larından birinde 11 yaşındaki oğlunu kaybeden Salim Ça­kır’ın hukuk mücadelesiydi. Göçer, depremin ilk günlerin­de yalnızca emlakçı olduğu­nu, müteahhitlik yapmadığı­nı söyleyince Ticaret Odası ve Belediye kayıtlarında iz sürüp Göçer’in ofisinin çöplerini ka­rıştırarak bulduğu belgelerle müteahhit olduğunu belgele­yen oydu. Sanıklardan Köse­balaban’ın Çanakkale’deki ad­resini tespit edip yakalanma­sını da o sağlamıştı. Davanın başında, ceza alan diğer müte­ahhitler gibi Göçer’e de 1 ila 5 yıl arasında hapis cezası iste­niyordu. Salim Çakır aylarca uğraşıp Yargıtay’dan emsal bir karar bularak sanıkların her projeden ayrı ayrı ceza alma­sını da sağladı. Veli Göçer, toplamda 7.5 yıl hapiste kaldıktan sonra 17 Ağustos depreminin 12. yıl­dönümüne 4 gün kala tahliye oldu. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatan Göçer, ser­best kaldıktan sonra müteah­hitliğe devam etti.

  • Risk hattındaki Yalova ve ovaya inşaat yapanlar

    İmar tarihimiz, özellikle 1965 tarihli Kat Mülkiyeti Yasası, Özal dönemindeki imar affı, müteahhit sayısının hızla artışı, inşaatçı ve emlakçıların siyasete de dahil olmasıyla şekillendi. Rant hırsıyla verilen imar ve kat izinleri 1999 depreminde Yalova ve ilçelerinde 2.500’ün üzerinde can kaybına yolaçtı. Ölen insanların yaklaşık 1.500’ü Yalova-Hacımehmet Ovası’nda yeni yapılan sitelerde yaşayanlardı.

    Bundan 24 sene önce, Cumhuriyet gazetesi­nin 21 Ağustos 1999 tarihli haberinde 17 Ağus­tos depremiyle ilgili haberleri okuyan mimar Ersen Gürsel’in ağzından dökülen ilk sözler “Yalova’ya bu kadar insanı na­sıl sığdırdınız?” olmuştu.

    Gürsel’i şaşırtan şey, ga­zetelerin depremde yerlebir olan Yalova’nın merkez nüfu­sunun 78 bin küsur olduğunu yazmasıydı. Bu bilgi kendisi için şaşırtıcıydı, çünkü Gür­sel 1965’te -henüz İstanbul’un ilçesi olan- Yalova’nın şehir planını çizen kişiydi. Nüfusun 20 yıl sonra 15 bin olacağı ön­görüldüğü için plan buna göre hazırlanacaktı. Ancak Gürsel, 15 bin kişiyi Yalova’ya yerleş­tirecek yer bulamıyordu. Bi­rinci derece deprem kuşağın­da bulunan ilçenin batısında dere sınırı, güneyinde heyelan tehdidi altındaki yamaç bölge­leri vardı. Bir başka engel, kıyı boyundaki zeminin yumuşak olmasıydı; buralara çok kat­lı yapılar yapılamazdı. Gürsel meşakkatli bir çalışmanın so­nunda, 15 bin kişiyi Yalova’ya sığdırmayı başarmıştı. Ancak planda, yapıların çoğunun tek katlı olması Yalova’da pek iyi karşılanmadı. Plan sırf bu ne­denle bekletildi ve üç yıl sonra tek kat olması öngörülen yer­lere iki kat izni verilerek haya­ta geçirildi.

    Şehir planının hazırlandığı 1965, Türkiye’nin imar tarihi açısından önemliydi. O sene Kat Mülkiyeti Yasası çıkarı­lana kadar bir apartman dai­resi satın alanlar, apartmanın tapusuna ortak oluyordu. Ör­neğin sekiz daireli bir apart­mandaki tek daire sahibi, ta­punun sekizde birine sahipti. Alım-satımda çeşitli zorluk­lara sebep olan bu durum Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte değişti ve dairelerin tek tek alınıp satılmasının önü açıldı. Hem bu yasanın çıkması hem de lüks inşaat için konulmuş kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte, her yerde yeni apart­manlar yükselmeye başladı; yüzlerle ifade edilen müteah­hit sayısı binlerle ifade edilir oldu. Mimar Gürsel’in tek ya da az katlı yapı önerisi bu yüz­den soğuk karşılanmıştı. Za­ten 1970’te hazırladığı plan de­ğiştirilmiş ve en fazla dört kat yapılabilir dediği yerlerde de altı kat izni verilmişti.

    1999 depreminde yıkılan binalarının bir kısmı 1984 sonrasında yapılmıştı.

    1965’te türeyen yeni müte­ahhitler en çok büyük şehirle­ri etkilerken, Türkiye’deki bir­çok yer gibi Yalova’nın çehresi de asıl 1980’lerde Özal döne­minde değişecekti. Özal, kent­leşme politikalarının ilk ör­neğini 1984’te çıkardığı imar affıyla göstermişti. 1948’den o zamana kadar çıkmış 14 af ya­sasının tümü sadece “yapılmış olanlarla” sınırlı iken, Özal’ın af yasasında aynı kaçak yapı­ların apartmana dönüştürül­mesinin önü açılıyordu. Da­hası, yasadışı işgal edilen ara­zilerin üzerinde yapı olmayan bölümlerine bile yüksek inşa­at yapma olanağı verildi. Özal af yasasını “Gecekonduların üzerine kat çıkılabilecek” diye müjdeliyordu.

    Özal iktidarının merkeze ait birçok yetkiyi belediyelere vermesi imar affıyla birleşin­ce çok büyük bir inşaat furya­sı başladı. “Yerel yönetimler merkezî yönetimden bağım­sız olarak karar alma, malî kaynak oluşturabilme ve bu kaynakları ihtiyaçlarına göre özgürce kullanabilme yetki­sine sahip olacaklar” diyor­du Özal. Gerçekten de bu yasa sayesinde belediye başkanları küçük bir proje için bile Anka­ra’nın kapısını aşındırmaktan kurtuldu. Birçok şehir ve ilçe­de önemli altyapı yatırımları yapıldı; parklar, spor tesisleri açılabildi. Eğer gerekli dene­tim mekanizmaları kurulsa ya da olanlar işletilse “belediye­lerin malî kaynak oluşturabil­mesi” kısmı da sorunsuz iler­leyebilirdi ama öyle olmadı. Malî kaynak denilince akla ilk önce yeni rant alanları ve in­şaat izinleri geliyordu çünkü. Önceden ev yapmayı kimse­nin aklına getirmeyeceği ova­lar, dere yatakları, su havzaları imara açılıyordu.

    Rantın çok büyük olması, imar planlarını da yakından etkiledi. Planlar artık gerekti­ği yükseklikte binalar yapıl­ması için değil, en yüksek ka­zancı getirecek yapıların inşa edilmesi için düzenleniyordu. Kapalı kapılar ardında yapılan ya da “tadil edilen” planların oluşturulma sürecinde elbette müteahhitler de vardı. Bal tu­tan parmağını yalıyor, herkes payını alıyordu.

    Bu durumun Türkiye siya­setinin çehresini değiştirdiği­ni de not etmek gerekir. Her şeyden önce özellikle küçük yerlerde milletvekili olmak varken yüzüne bakılmayan belediye başkanlığı “cazip bir iş”e dönüştü. Siyasetin finans­manı meselesi de hiç olmadığı kadar alengirli hâle gelmişti. Belediye meclisi üyeliklerine en çok inşaatçılarla emlakçıla­rın talip olmaya başlaması da, siyasi partilerdeki irili-ufak­lı delege ağalarının çoğunun “para musluğunun başındaki” belediye başkanı olması da bu sürecin sonucuydu.

    2023 depreminde yıkılan binaların bir kısmının 2001 sonrası yapılmış olmasına na­sıl şaşırıyorsak, 1999 depre­minde yıkılan binalarının da 1984 sonrası yapılmasına şaşı­rıyorduk. 1961’de inşa edilmiş bina sapasağlam dururken, ya­nıbaşına Özal dönemi inşaat furyası sırasında kondurulan site çökmüş oluyordu.

    Bataklık üstü ‘beton cenneti’ 1999 depreminin en ağır şekilde vurduğu yerlerden Hacımehmet Ovası, özellikle TOKİ konutlarıyla 2010’lardan sonra yoğun şekilde yapılaştı.

    Yalova’nın bir talihsizliği de 1980’lerde Arap turist akı­nına uğramasıydı. 11 Ağus­tos 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Tapu Türk’ün, mal Arap’ın” başlıklı haber­de, dönemin yasalarına göre yabancılara mülk satılamadığı için Araplardan satış bedeli­nin alınıp evlerin 99 yıllığına kiralandığı yazıyordu. Habe­re göre, dağ taş villa ve apart­manlarla dolmuş; emlakçılar müteahhitliğe, pazarda karpuz satanlar emlakçılığa başla­mıştı.

    İnşaatçıların iştahını asıl kabartan yer ise 1965’te Ya­lova’nın şehir planını çizen Ersen Gürsel’in yapı inşa edi­lemeyeceğini söylediği, altı ba­taklık olan 3.500 dönümlük Hacımehmet Ovası’ydı. Ova denilince kentin dışında bir yer sanılmasın. 1999 depre­minden önce Yalova sahilinde denize sırtınızı verip stadı sağ tarafınıza alarak biraz yürü­seniz, ovaya adım atıp sayı­sız bloktan oluşan çok katlı “lüks siteler”le karşılaşırdınız. 1950-1980 arası 30 yılda yak­laşık 15 yıl belediye başkanlı­ğı yapan Rahmi Üstel, ovanın imara açılması için gelen tüm baskılara direnmişti. İnşaat lobisi Üstel hakkında karala­ma kampanyası yapıyor, ovada kendisine ait elma bahçeleri olduğu için imara açılmasını istemediği dedikodusunu ya­yıyordu.

    1984’te müteahhit Cengiz Koçal’ın Yalova Belediye Baş­kanı seçilmesi ibrenin inşa­at lobisi lehine değişeceğinin işaretiydi. Koçal 1989’da İller Bankası ile birlikte ilçenin ye­ni imar planlarını hazırlattı ve Hacımehmet Ovası’nın bir bölümüne inşaat izni veril­di. 1989’da Koçal ikinci kez seçildikten sonra, özellikle 1993’ten itibaren ovanın kü­çük bir bölümü dışında her yer inşaatla dolacaktı.

    1999 depreminde, 1995’te il olan Yalova ve ilçelerindeki 2.500’ün üzerindeki can kay­bının yaklaşık 1.500’ü Hacı­mehmet Ovası’nda yaşandı. Müteahhit Başkan Cengiz Ko­çal döneminde yapımına izin verilen birçok site yerlebir ol­muştu. Koçal’ın yeğeni ve bir süre Yalova Mimarlar Oda­sı Başkanı da olan Metin Ko­çal’ın ortağı Sefa Tüzünataç’la inşa ettiği 180 dairelik site tamamen yıkıldı; 200’den faz­la kişi hayatını kaybetti. Dö­nemin ülke çapındaki büyük inşaat şirketlerinden Sazak ailesine ait Yüksel İnşaat’ın Yüksel Sitesi’nde 316, Cey­lan İnşaat’ın Ceylankent Si­tesi’nde 98 kişi öldü. Belediye Başkanı Koçal’ın diğer yeğeni Yakup Koçal’ın yaptırdığı iki bloklu apartman da yıkılmış, 8 kişi can vermişti. İşin ilginç tarafı, 17 Ağustos depremin­den 4 ay önce yapılan beledi­ye seçimlerini de müteahhit yeğen Yakup Koçal kazanmış­tı! Başkan Yakup Koçal’ın dep­remden önceki hafta Hacı­mehmet Ovası’nın kalan son yeşil bölümlerinin konut ala­nına dönüştürülmesi kararını belediye meclisinden geçirtti­ği de ortaya çıkmıştı.

    İnşaat lobisi, Üstel’e karşı 1950-1980 arasında yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, Hacımehmet Ovası’nın imara açılmasına direnmişti. İnşaat lobisi hakkında ovada elma bahçeleri olduğu için bu engeli çıkardığı dedikodusunu yaymıştı.

    Yalova, depremin değil rant hırsının ve yağmanın kur­banı olmuştu. 1965’te plan hazırlanırken “tek katlı bina dahi inşa edilemez” denilen Hacımehmet Ovası’na gelişen inşaat teknolojisi sayesinde artık çok katlı yapılar yapmak elbette mümkündü. Ancak gü­venli inşaat demek daha az kâr demekti ve her depremde gör­düğümüz gibi denetleyen yok­sa müteahhitlerin çoğu dep­reme güvenli binalar yapmayı umursamıyordu.

    1999 depreminin ardından Yalova’da 35 müteahhit ve ba­zı kamu görevlileri hakkında açılan 173 davanın bazıları za­man aşımından düştü, bazıla­rında verilen cezalar ertelendi. Yalova’da 400’den fazla ölüme sebebiyet vermekle suçlanan Yüksel ve Ceylan İnşaat şir­ketleri 2000 yılında açılan ka­lıcı deprem konutları yapım ihalelerine de girdi. Dönemin Bayındırlık Bakanı MHP’li Ko­ray Aydın, iki şirket hakkında kesin mahkeme kararı olmadı­ğı için ihaleye girmelerine en­gel olamadıklarını söylüyordu. Yaptığı binalarda 8 kişinin öl­düğü Belediye Başkanı Yakup Koçal ise depremden sonra da görevini sürdürdü; 2004 se­çimlerini kaybetse de 2009’da yeniden başkan seçildi.