Etiket: sayı:98

  • Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Uzun süredir sağlık durumundan endişe edilen Pelé’yle ilgili kötü haber 29 Aralık’ta geldi. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun ilk büyük uluslararası yıldızı, 82 yaşında hayata gözlerini kapadı. Tarihe geçen başarıları, unutulmaz hareketleri ve futbol tarihine kazandırdıkları benzersizdi.

    Bir yanıyla omzunda taşıdığı çarmıhın altında kalan kusurlu bir fani, öbür yanıyla yeşil sahaların gördüğü ilk ilah. Bir tarafta üç Dünya Kupası zaferi, 1.279 gol, çimlerde yazılmış sayısız şiir; öbür tarafta her zaman güçlüden yana duruşuyla özellikle yeşil sahalara veda ettikten sonra giderek karikatürleşen bir figür… Bir yanda Edson, diğer yanda Pelé…

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Muhteşem final Dört Dünya Kupası’nın üçünde zafere ulaşan Pelé, 1970 finalinde ilk golünü kutluyor.

    Milyarları peşinden sürükleyen futbolun ilk süper yıldızıydı Pelé. İlki 1958’de, ikincisi 1962’de, sonuncusu da 1970’te televizyonda naklen yayınlanan ilk turnuvada olmak üzere üç Dünya Kupası’nı kucaklamıştı. Topa vurmayı yaklaşık yarım asır önce bıraksa da futbolun kerteriz noktası, her tartışmanın demirbaşı olarak kalmayı sürdürmüştü. Bir anlamda, müzikte Johann Sebastian Bach neyse, futbolda da Pelé oydu. Kendisinden sonra gelen tüm meslektaşlarına ilham vermiş, onların ufkunu açmıştı. Yeşil sahalarda gördüğümüz birçok inanılmaz hareketi ilk o yapmıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Fizik kurallarını yıkan bir ilah
    Yeşil sahaların gördüğü ilk ilah Pelé, fizik kurallarına aykırı rövaşatalarından birine imza atıyor.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé Brezilya formasıyla…

    23 Ekim 1940’ta Três Co­rações’te doğan bu çocuğun, başta kendi ülkesi olmak üze­re tüm dünyayı sarsacağını kimse bilemezdi. Edson Aran­tes do Nascimento adında­ki o bebek; yeşil sahaların ilk süperstarı olacaktı. Çok fakir bir köyde doğan, nüfusta adı ve doğum tarihi bile yanlış ya­zılan bu genç, tüm yeryüzünü fethedecek, sonradan herkese ismini ezberletecekti.

    Tevatüre göre Nijerya, de­vam eden içsavaşı bile durdur­muştu onu görebilmek için. Ne de olsa savaş sonra da de­vam edebilirdi ama, Pelé her gün Lagos’a gelmezdi! (Nijer­ya’da gerçekten içsavaş onun için durmuş muydu derseniz… Efsanelerin her daim doğruyu anlatmadığını bilsek de onla­ra inanmanın ayrı bir büyü­sü var).

    Pelé, futbolcu bir babanın oğluydu. Santrfor olan babası Dondinho, dizindeki sakatlık­tan sonra bir türlü eski gücü­ne kavuşamamıştı. Bir sağda bir solda geçirdiği kariyerin­de, yıldızı hiç parlayamamıştı. Annesi Celeste ise onu doğur­duğunda sadece 18 yaşındaydı.

    Bir gün okuldayken, kendi­sini en sevdiği oyunculardan Vasco da Gama’nın kalecisi Bilé’ye benzetmiş, ancak dili sürçüp “Pilé” deyiverince bu lakap üzerine yapışmış, dilden dile yayılırken “Pelé”ye dönüş­müştü. O zamanlar farkında olmasalar da İbranice “muci­ze” anlamına gelen bu keli­me, adeta efsanenin doğuşunu müjdeliyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Yıldızının parladığı an
    1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı 17 yaşındaki Pelé, Kupa’nın sonunda zaferine ağlıyor (üstte). Hayallerini süsleyen kupa (altta) Pelé efsanesini başlattı.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé’nin düzgün bir çift ayakkabısı bile yoktu. Top ye­rine, içi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş çoraplar, grey­furtlar kullanıyordu. Ancak çıplak ayakla oynadığı oyun, bir yandan tekniğini de gelişti­riyordu. Küçük Edson, bu hü­nerlerini bir zamanlar Brezil­ya forması giyen Waldemar’ın çalıştırdığı Bauru minik takı­mında sergilemiş, yıldızı ilk defa salon futbolunda parla­mıştı.

    Waldemar’la birlikte San­tos’un kapısından içeri girdik­lerinde Pelé henüz 15’indey­di. Millî takımda oynadığı 18 maçta 18 gol atan hocası ço­cuğa kefil olmuştu. Hattâ daha da ileri gitmiş, onun dünya­nın en iyi futbolcusu olacağı kehanetinde bile bulunmuştu. İdmanlarda döktüren gençle hemen sözleşme imzalanmış­tı. 7 Eylül 1956’da daha ilk ma­çında golle tanışan forvetin 16. yaş gününe 6 hafta vardı.

    Ertesi yılın başında takı­mın vazgeçilmezi hâline gelen Pelé, gol kralı olduğunda ba­sın ona “Siyah İnci” lakabını yakıştırdı. Arjantin karşısın­da millî takım formasıyla ilk kez tanıştığında, takvimler 7 Temmuz 1957’yi gösteriyordu. Brezilya, mabedi Maracana’da 2-1 kaybetmişti ama, takımın tek golünü atan henüz 17’sini bile bitirmemiş bu delikanlıy­dı. Sambacıların tarihinin en genç yaşta golle buluşan fut­bolcusu unvanı 65 yıldır ona ait.

    İsveç’te doğan güneş

    Dünya Kupası’na ilk defa İs­veç’te katılan Pelé, henüz reşit değildi. Turnuva öncesi takı­mın deneyimli yüzleri, dizin­den hafif bir sakatlığı bulunsa da 17 yaşındaki gencin 1958 Dünya Kupası kadrosuna mu­hakkak alınması gerektiği­ni hocaları Vicente Feola’ya söylemişti. Belki de bu sayede Stockholm’ün yolunu tutmuş­tu.

    O günlerde Brezilya kam­pını birçok gazeteci ziyaret ediyordu. Onlardan biri de Ha­lit Kıvanç’tı. Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren büyük usta, köşede oturan iki oyuncu görmüştü. Orta sahanın beyin­lerinden Zito’yu tanıyordu da yanındaki çocuğu bilmiyordu. Herkes Zito’yla konuşurken o, yanındaki gençle sohbet et­meyi tercih etmişti. Brezilyalı bir gazeteci sayesinde sadece Portekizce konuşan bu genç­le iletişim kurabilmiş, bir süre konuşmuşlardı. Ekim ayında yitirdiğimiz duayen, o anı şöy­le anlatıyordu: “Daha sonra o çocuk 1958 Dünya Kupası’nın yıldızı olacaktı. Ben de Pelé ile röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci…”

    Grupta ilk iki maçta sahne almayan delikanlı, Sovyetler Birliği karşısında sahaya çık­mış, bir de asist yapmıştı. Çey­rek finalde Sambacılar Gal­ler’i tek golle geçerken, ağları bulan Pelé’ydi. Güney Ameri­kalılar yarı finalde Fransa’yı 5-2’lik skorla devirirken, ço­cuk bu sefer hat-trick yapa­caktı!

    Finalden önceki seremoni­de İsveç Kralı 6. Gustav rakip futbolcularla tokalaşıp o gün itibarıyla Dünya Kupası tari­hinin en genç oyuncusu olan ufaklığın suratına pek bak­mazken; yanındaki Sambacıla­rın yıldızı Garrincha’nın elini sıkmak için sabırsızlanıyordu. İlk düdükten sonra, o çocuğun sahada rüzgâr gibi eseceğini, iki de gol atacağını tahmin et­memişti kimse. İsveç’i 5-2’lik skorla deviren Brezilya, tari­hindeki ilk Dünya Kupası’na ulaşırken, Pelé efsanesi res­men başlıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Kariyerinin çoğunu geçirdiği Santos’un formasıyla…
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren Halit Kıvanç, 1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı Pelé’yle röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci olmuştu.

    Aynı yıl Santos, Paulista Ligi’nde şampiyonluğa ulaşır­ken, 58 defa ağları havalandı­ran Pelé de gol kralıydı. 1959 onun için rüya gibi geçmişti. 127 golde onun imzası var­dı. Avrupa’nın devleri Real Madrid, Manchester United ve Juventus yıldızın peşine düşmüştü, fakat kimse onu alamıyordu. Sonunda 1961’de Brezilya Cumhurbaşkanı Jâ­nio Quadros, Pelé’yi “ulusal hazine” ilan edecek ve genç yıldızın yurtdışına transferi böylece devlet eliyle yasakla­nacaktı.

    Ertesi yıl Dünya Kupa­sı Şili’de oynanacaktı. Pelé Meksika karşısında hem asist yapmış hem de ağları hava­landırmıştı; ancak rüya bir anda kabusa dönüşmüştü. Çe­koslovakya maçında sakat­lanan Pelé, şampiyonada bir daha sahaya çıkamadı. Güney Amerikalılar bu sefer Garrin­cha’nın önderliğinde samba­ya devam etti. Çekoslovakya’yı deviren Brezilya, İtalya’dan 24 yıl sonra üstüste ikinci Dünya Kupası’nı kaldırdı.

    1962’de Santos, Güney Amerika’nın kulüpler düze­yindeki en büyük organizasyo­nunu ilk defa kazanırken Pelé adı yine manşetlere taşınmış­tı. Libertadores Kupası’nda Santos, Peñarol’ü devirirken, iki gol ona aitti. Güney Ame­rika’yla Avrupa şampiyonunu biraraya getiren Kıtalararası Kupa’da rakip, Pelé’ye veri­len “Siyah İnci” ve “Kral” la­kaplarını sonradan devralan Eusébio’nun sürüklediği Ben­fica’ydı. İki maçı da kazanan Brezilya ekibi müzesine yeni bir parça eklerken, iki karşı­laşmada beş gol atan Pelé en iyinin kendisi olduğunu dün­yaya haykırmıştı. Ertesi yıl Li­bertadores Kupası’nda Santos unvanını korurken, oynadı­ğı her maçta fileleri havalan­dıran forvet yine tarihe geç­mişti. 1963’te bu defa Milan’ı yenerek, Kıtalararası Kupa’yı kaldırmışlardı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sayıyla 1000, yazıyla bin gol
    Pelé, 19 Kasım 1969’da Vasco da Gama’ya karşı oynadığı maçta, 1000. golüne imza atınca ortalık karışmış, Pelé bu golle adını yeşil sahaya futbol toplarıyla yazdırmıştı.

    1966’daki Dünya Kupası’n­da Bulgaristan ağlarını hava­landırdığı anda, üç şampiyo­nada da gol atan ilk futbolcu olan Pelé’ye karşı formül bu­lunmuştu. Turnuva, ona sa­hanın her köşesinde yapılan gaddar faullerle özetlenebilir­di. Sonunda sakatlanan forvet, Macaristan karşısında forma giyememişti. Portekiz’le oyna­nan son grup maçına gelindi­ğindeyse hesap netti: Samba­cılar rakiplerini farklı yen­meliydi. João Morais’in ona yaptığı faulün cezası hapisti, fakat savunma oyuncusu atıl­mamış, süper yıldız seke seke müsabakayı tamamlamıştı. Son iki turnuvanın muzaffer ülkesi 3-1 yenilince, gruptan çıkamamıştı. “Bir daha Dünya Kupası’nda oynamayacağım” diyen yeşil sahaların kralı ise, sonradan kararını değiştire­cekti…

    1000. gol

    19 Kasım 1969’da Santos, Vas­co da Gama’ya karşı oynuyor­du. Maracana Stadyumu’nda toplanan 10 binler solukla­rını tutmuştu. O güne kadar 999 defa fileleri sarsan efsane, acaba o büyülü gole ulaşabi­lecek miydi? 33. dakikada Re­ne’nin yaptığı faul, Santos’a bir penaltı kazandırmıştı. Sa­atler 23.11’i gösteriyordu. Be­yaz noktaya gelen Pelé meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu­ğunda, saha ana-baba günü­ne dönmüştü. Çimlere inen taraftarları muhabirler takip etmişti. Pelé kaçıyor, yüzlerce insan peşinden kovalıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sakatlanacağı 1962 Dünya Kupası öncesinde bir maçta…

    Oyun durmuştu. Zaten kimsenin maçla ilgilendiği yoktu. Omuzlara alınan yıldız, üzerine giydiği “1000” yazılı formayla Maracana’yı turlu­yordu. Hayat ancak yarım saat sonra normalde dönmüş, mü­cadeleyi 2-1 Santos kazanmış­tı. Karşılaşmadan sonra askerî cuntanın lideri Emílio Garras­tazu Médici’nin huzuruna çı­kan Pelé’ye altın bir top hediye edilmişti.

    1970 Dünya Kupası yakla­şıyordu. Oyuncularından emin olan teknik direktör Saldan­ha, artık 30’una merdiven da­yayan süper yıldızı turnuvada oynatmak istemiyordu. Cunta­nın lideri Médici’nin en sevdi­ği futbolcu olan Dario’yu kad­roda düşünmeyen hoca koltu­ğundan olacak, Pelé’nin eski takım arkadaşı Mário Zagallo, Brezilya’nın başına geçecekti.

    İlk naklen ve renkli Dünya Kupası

    Herkesin 15 dakikalığına meş­hur olabileceği dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhret”e imza atan Pelé, 1962’de Amerika’nın uzaya gönderdiği Telstar uydusu sa­yesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dün­ya Kupası’nın yıldızı olmuştu. Birçokları beyaz camda renkli olarak gördükleri büyücüye o an âşık olmuştu. Meksika’nın çimlerinde Brezilya’nın sarı forması milyonların hafızası­na kazınırken, o ve arkadaşları güle oynaya zafere ulaşmıştı. Brezilya üçüncü defa Jules Ri­met Kupası’nı kazanmış, sta­tüye göre heykelcik sonsuza dek onların olmuştu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Bir kuşağın sevgilisi
    Kariyerinin çoğunu Santos formasıyla geçiren Pelé, kariyerine ABD’de Ertegün ailesinin takımı Cosmos’da veda etmişti. Katıldığı son Dünya Kupası olan 1970’i ise omuzlarda noktalamıştı (altta)
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Meksika, Pelé’nin dördün­cü Dünya Kupası’ydı. “Kral” kendisinden şüphe edenlere cevabı sahada verdi. Oyna­dığı dört turnuvada da ağla­rı sarsan yıldızın Meksika’da gol atmadığı üç sekans tarihe geçti: Çekoslovakya karşısında orta sahadan attığı şut filele­ri bulsa, belki birçok belgesel bu anla başlardı. Yerçekimi­ne meydan okuyarak vurduğu kafayı çıkaran İngiliz Gordon Banks asrın kurtarışına imza atmış, tarih onu böyle yazmış­tı. Yarı finalde Uruguay kale­cisi Ladislao Mazurkiewicz’e attığı çalım ise dehasının zirve noktalarındandı. Topa değme­den rakip kaleciyi geçmeyi ba­şarmıştı.

    Finalde Sambacılar İtal­ya’ya fark atarken perdeyi 10 numara açtı. Bu, onun 12. Dünya Kupası golüydü. Sadece açılışı yapmamış; kapanışta da asiste imza atmıştı. Tarihin en güzel gollerinden biriydi bu. Topu rakibine göstermeyen bir takımın sanat eseriydi. Ne­redeyse tüm takım paslaştıktan sonra Pelé, Carlos Alberto’ya “al da at” demişti. Brezilya bu demekti; sahada şiir yazmak onların işiydi.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé’nin ikonik karesi…

    Ertesi yıl Yugoslavya karşısında son kez millî takım formasını giyen yıldız, o formayla 92 maçta 77 gole imza atmış oldu. Sambacılar Pelé’yle Garrincha’nın yanyana oynadığı hiçbir karşılaşmada sahadan boynu bükük ayrılmamıştı.

    Kariyerine ABD’de Ertegün Ailesi’nin takımı Cosmos’da veda eden Pelé, hiç takım çalıştırmamış; 1995’te Spor Bakanı olmuştu. Ülkesinde yeşil sahalarda görülen yozlaşmaya karşı savaşmış, 1998’de istifa etmişti. UNESCO İyiniyet Elçisi, kartvizitinde yazan sayısız unvandan biriydi.

    Bir kuşağın sevgilisiydi Pelé. Maradona diye haykıran sayısız çocuğun babasına bu oyunu sevdirendi. Tüm dünyanın naklen izlediği ilk Dünya Kupası sayesinde ölümsüzleşmiş, futbolu güzelleştiren birçok karenin baş figürü olmuştu. Üç Dünya Kupası kaldıran yıldızının emekliliğinden sonra Brezilya, aynı başarıyı sadece iki kez tatmıştı. Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, attığı 1.279 gol de cabası…

    Fakat her daim kıyaslandığı Maradona bir asiyken, o öyle değildi. FIFA’ya yakınlığı nedeniyle kolay hedefti. Zira “patronun adamı”ydı; kurumsaldı. Meşhur polemiğin diğer tarafına bakarsak da uyuşturucu kullanmamış: insanlara ateş etmemiş, eliyle gol atmamış, mafyayla iş tutmamıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sokaklarda toplanan on binler, Pelé’nin Brezilya bayrağına sarılı tabutunu selamlıyor.

    Futbol, birçok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi Brezilya’da da ezilen halk için bir çıkıştı. Belki de onun sayesinde, ülkesindeki diktatörlük zaman kazanmıştı (Diğer yanda Socrates ise yeşil sahaların en büyüklerinden biri olmasının yanısıra, en müthiş zaferini sahada değil cuntaya karşı sandıkta kazanacaktı).

    Sonuçta ne Sağcıydı ne Solcu, sadece futbolcuydu! Hem de bir tarihe kadar en iyisi oydu. Belki de hâlâ o.

    EKRANDA PELE

    Belgeselden kurmacaya kahramanın yolculuğu

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Netflix’in 2021 yapımı “Pelé” belgeseli.

    Tarihin gördüğü en büyük Brezilyalı yıldızın hayatı defalarca filmlere, kitaplara konu oldu. François Rei­chenbach tarafından hakkında çekilen belgesel için, 1977’de Sérgio Mendes’le bir albüm kaydetmişliği de vardı.

    Netflix’teki “Pelé” belgeselinde (2021), daha önce bilinmeyen birçok görüntü eşliğinde takım arkadaşları ve siyasetçiler de Pelé’yi anlatıyordu. Ben Nicholas-David Tryhorn ikilisinin imza attığı yapım, yıldız futbolcunun hayatını Dünya Kupası ekseninde anlatıyor.

    Yıldızlaştığı 1958 Dünya Kupası’nın değil de sakatlandığı 1962 Dünya Kupası’nın anlatılması; Pelé’nin yokluğunda Brezilya’yı zafere taşıyan Garrincha’nın isminin bile anılmaması ise dikkati çekici. Belgesel, askerî darbe sonrasını anlatırken her zaman iktidarlara yakın olan efsanenin sanki seyirci tarafından yargılanmasını istememiş.

    Beyazperdede sahne aldığı “Zafere Kaçış” (1981) ise şüphesiz tarihin en çok bilinen futbol filmlerinden biri. Sylvester Stallone, Michael Caine ve Max von Sydow gibi usta aktörlere, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles ve Kazimierz Deyna gibi unutulmaz futbolcularla birlikte Pelé de eşlik ediyordu.

  • En heybetli kara canlısı: Geçmişin savaş makinası

    Kudret, korku ve kin tutuculukla özdeşleşen filler Afrika-Avrasya dünyasının en sembolik hayvanlarından biriydi. Ağır hareketi, güçlü yapısı ve kendi âlemi içindeki rakipsizliğiyle insanları kıskandırıyordu. Sonunda insan ona sahip oldu. Bozkırda at üstünde oradan oraya hareket eden ve yerleşecek yeni yurtlar arayan hızlı-aceleci Türkler ve Moğollar için pek kullanışlı sayılmazlardı.

    Latince elephas’tan Batı dillerine, Akkadca pîru’dan Arapçaya ve oradan Türkçe gibi başka kimi Doğu dillerine “fil” diye geçen hortumlu yaratığın evrimsel kökleri 56 milyon yıl öncesine uzanır. Mamutlar kadar şanssız olmayan türler varlığını sürdürdü ve insanlarla ilişki kurmaya başladıktan sonra devasa cüsseleriyle dikkatleri çektiler. Karada onlardan büyüğü yoktu, hayvanlar âleminde onlara yan gözle bakacak bir rakipleri de bulunmuyordu. Bu yürüyen kulelerin tek korktuğu şey, kulaklarına girip rahatsızlık veren küçük orman fareleriydi.

    Asya ve Afrika fili olarak iki ana gruba ayrılan bu familyanın birincisi 7.5 ton ve 3-4 metre, ikinci tür olanı 5 ton ağırlığında ve ortalama 3 metredir. Asya fili zeki, sadık, uysal ve son derece kinci olmasıyla tanınır. 60-70 yıl yaşar, dişiler 7 senede bir doğurur ve 2 yıl kadar yavrularını emzirir. Sadece yeni doğanlarla değil, ölüleriyle bile onları yoklayarak ilgilenirler. Bu özellikleri filleri insana ve insansı maymunlara yaklaştırır; onlarda kendisi dışında bir başkasının zihin sahibi olduğunu kavrama becerisi bulunduğunu düşündürür. Omuz ve kalçaları dışında eklemleri olmadığı için ayakta uyurlar; yan düşerlerse ancak türdeşlerinin yardımıyla ayağa kalkabilirler. Bu açıdan sosyal varlıklardır, yardımlaşırlar. Büyük fil grupları anaerkildir ve yavrular grup üyeleri tarafından ortaklaşa bakılır.

    Travmadan terapiye

    Belgrad’daki savaş esirlerini fillere ezdiren Kanunî Sultan Süleyman, düşmanlarına istisnai bir ceza veriyor. İki Hintli sürücü tarafından idare edilen fil, muhtemelen saraya Babürlüler veya Safevilerden armağan gelmiş. Bir Timurlunun ya da Osmanlılara karşı Timur imgesine sığınan bir devletin gönderdiği fil, ona büyük büyük dedesi Yıldırım’ın meşhur yenilgisini hatırlatabilirdi ama, o acı hatırayı tersine çevirip dünyaya “sahipkıran”ın kim olduğunu göstermeye çalışıyor gibi (Arifî, Süleymannâme, res. ?, 1558. TSMK H. 1517).

    İnsan türünün çoğalıp ora­ya-buraya yayılmasıyla bu iri gövdeli mahlukatın göç yolları da işgal edilmiş oldu. İnsanla­rın tarlaları dev ayaklar tara­fından ezilince fillerle insanlar çatıştılar. Ancak kimi sivri ze­kalılar rakip kabilelere karşı bu görkemden faydalanmak istedi: Derin çukurlar açtılar ve içine sebze-meyve doldurup fille­rin buraya düşmesini bekledi­ler. Fil düşünce farklı renklerde kıyafetler giyinen üç-dört kişi uzun sopalarla acımasızca tuza­ğa düşeni dövdü. Beyaz giyimli bir başka insan ortaya çıkıp bu renkli giyenleri kovalayınca fi­lin gözüne dost göründü ve bu bakıcı hileyle onun sırtına bin­meyi başardı.

    Hinduizmin tanrılarından Ganeşa’nın fil başlı olmasının, Buda’nın insan formuna bürün­meden önce fil olduğu inancına dayandığı söylenir. Kuran’da fil­lerle Kâbe’yi saran Ebrehe’nin ordusuna karşı gönderilen Eba­bil kuşlarından bahsedilir. Fil etinin yenmesi Müslüman mez­heplerin çoğunda haram ya da mekruh olarak nitelenmiştir. Dişinin kullanılması konusun­da çeşitli görüşler vardır (günü­müzde Afrika’nın bazı bölgele­rinde kontrolsüz fildişi avcılığı nedeniyle bazı filler evrimleşe­rek diş çıkarmamaya başladı).

    Bir zamanlarki satrancı icat eden isimsiz Hintli ya da Hint­liler, buraya savaş elemanlarını temsilen atı ve fili eklemişler. 6. yüzyıla dayanan Hint köken­li Kelile ve Dimne masalla­rı arasında yer alan tarlakuşu öyküsünde fil, zalim hükümda­rı ve onun ettiklerinin yanına kalmayacağını simgeler: Yuvası fil tarafından ezilen tarlakuşu, türdeşleriyle gagabirliği edip filin gözlerini oyar; kurbağalar uçurum kenarında vıraklayarak kör filin suya yaklaştığını san­masına yol açar; fil uçurumdan düşüp ölür.

    Gel zaman git zaman bu ma­sal yaratıkları kibirli hüküm­darların gösteriş ve korku tim­saline dönüşür. Büyük İskender, Pers hükümdar 3. Daryüs’ün ordusunda filler bulunduğunu görünce bir hile düşünmüştü. Samanlara gizlediği askerle­ri aniden dışarı çıkıp bağırınca korkan filler arkadan kendileri­ni takip eden piyadeleri ezmiş ve İskender’e zaferi getirmiş­ti. Bu olayı, bir savaşta deve­leri önden gönderip korun­mayı amaçlayan 1. Murad’a karşı usta savaşçı Evrenos Bey hatırlatmış, sultanı fik­rinden döndürmüştür. Taberî (öl. 923), Araplarla Sasanîler arasındaki 635 tarihli Kadisi­ye Savaşı’nda İran ordusun­da 30 filin bulunduğunu ve ilk korkularını atlatan Arapların fillerin gözlerini hançerlediği­ni söyler. Kartacalı Hannibal (öl. MÖ 183), Avrupa tarihinde ilk ve son defa savaş fili kulla­nandır.

    Rüstem ve fil Zaloğlu Rüstem, bakıcısını ayaklar altına alan öfkeli beyaz bir fili öldürmek için bir kapıdan çıkar. Herkesi dehşete düşüren bu dev hayvanla savaşmak Rüstem gibi bir kahramanın yürekliliğini vurgular (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)

    En çok savaş fili kullanan İslâm devleti ise Gazneliler idi. Gazne yakınlarındaki geçit törenine “Sultan Mahmud’un 1.300 teçhizatlı fili katılmış” derler. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer 1119’da yeğeni Mah­mud’la yaptığı Sâve Savaşı’nda 40 fil kullanır. Harizmşah Ala­addin Muhammed bir vakit­ler ganimet olarak eline geçen filleri 1220’deki Semerkand savunmasında Moğollara karşı harekete geçirir ama başarılı olamaz. Harekete ve hıza düş­kün Cengiz Han, eline geçen hantal filleri beslemeyi uygun görmeyip bozkıra salıvermiş­tir. Onun soyuna damat olan Timur ise 1402 Ankara Sava­şı’nda 30’dan fazla fil kullanır.

    Anadolu’da yetişmeyen bu hayvanlar Osmanlılar üzerin­de büyük bir korku-travma oluşturmuş olmalıdır. Sela­nikî’ye (öl. 1600) göre Osmanlı sarayı ahırlarında İran şahla­rının hediyesi filler vardı. Bu filler şüphesiz olası bir savaşta sivri dişleri İran memleketine döndürülsün diye gönderilme­mişti. Hem şahın görkemini ve cömertliğini simgeliyor hem de Şah İsmail’in Selim’e ken­disini “doğudaki Timurvârî güç” olarak sunduğu imajını taze tutuyordu.

  • Kadınlar için yayımlandı erkek saltanatını salladı

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden 14 yıl önce çıkan bir karikatür albümü, kadınların milletvekili seçilmesi ve oy kullanmasını cesurca tartışmaya açmıştı. Kadınların eşit hak mücadelesinde de ilklerinden biriydi. Sedat Simavi’nin çizip yayımladığı albüm, kadınlara yönelik ilk Türkçe karikatür albümüydü. Kadınlar Saltanatı sadece karikatür tarihimiz için değil feminizm tarihimiz için de bir milattı.

    Osmanlı toplumunda bir kadın çizerle çıkan ilk mizah gazetesi 1914’te yayımlanan ve üç sayı çıkabilen Leylak’tır. 15 gün arayla üç sayı yayımlanan edebi mizah gazetesi Leylak’ın logosunda da modern bir kadın çizimi göz doldurur.

    İlk sayısı 10 Mayıs 1914’te çıkan Leylak’ın kapak sayfalarında ve içsayfa çizimlerinde “Fatma Zehra Hanım” imzası yer alır. Fatma Zehra Hanım’ın daha sonra herhangi bir yayında izine rastlanamasa da kendisi eski harfli Türkçe Leylak’taki çizimleriyle aynı zamanda ilk kadın karikatüristimizdir.

    Derginin künyesinde sermuharrir (başyazar) olarak “Küçük Hanım” rumuzuna, sahib-i imtiyaz (imtiyaz sahibi) olarak ise “A. Cevad” ismine yer verilmiştir. Her sayıda bilmece ve masal sayfalarına yer veren gazete, dönemin kadın- erkek ilişkilerini, sevgililik- flört ve evlenme bahsini odağına almıştır.

    Gazetenin ilk sayısındaki Fatma Zehra Hanım imzalı kapak çizimdeki anne-kız diyalogu şöyledir:

    “Anne: ‘Aferin! Her gün sokak! Her gün gezmek! Olur mu hiç olmazsa bir güncük evde otur da görücüye olsun görün’.

    Kız: ‘Anneciğim pek güzel söylüyorsunuz ama, evde kalsam bir kişi görür halbuki sokakta?”

    Bir gün gazeteyi elinize alınca…

    1920’de yayımlanan Kadınlar Saltanatı mecmuasının ilk karikatürü “Bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i iktidara geçtiğini göreceksiniz” diyordu. Henüz kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesine 14 yıl vardı.

    Sedat Simavi sayesinde

    Osmanlı döneminde yine kadınlara yönelik ilk karikatür albümü, politik vurgusu ve hicivli keskin kalemiyle, bu ilk gazeteden 6 yıl sonra arz-ı endam edecektir. İnci (1919), Kadınlar Saltanatı (1920), Hanım (1921), Yeni İnci (1922) ve Yıldız (1924) mecmualarını çıkaran karikatürist ve yayıncı Sedat Simavi henüz 24 yaşında, yürekli işlere imza atacaktır. Sedat Simavi’nin biyografisine göz attığımızda, 1. Dünya Savaşı yıllarında vatanın yaralarını Diken mecmuasıyla saran, Kurtuluş Savaşı yıllarında da Mustafa Kemal’e Güleryüz mecmuasıyla destek veren, zor zamanların cesur bir gazetecisini, yayımcısını görürüz. 1920’de erkek saltanatını hicvedecek ve ona kafa tutacak ilk kadın karikatür albümünü, feminist diyebileceğimiz bir bakış açısıyla çıkarmaya ilk onun cesaret etmesi de tesadüf değildir.

    Sedat Simavi’nin 1920’de çıkardığı 20 sayfalık ilk kadın karikatür albümü Kadınlar Saltanatı’nın iç sayfasındaki ilk karikatürün altında, “bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i iktidara geçtiğini göreceksiniz” yazar. 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden tam 14 yıl önce dile getirilmiş öncü bir çıkıştır bu.

    19 tam sayfa karikatürden oluşan albüm, Türk kadınının sosyal yaşamdan kamuya, politikaya uzanan haklarını taşıma çabasının mizahi bir mecrada dile getirilişinin de ilk ürünüdür.

    Kadınlar Saltanatı’nda yayımlanan karikatürde (Sağda) “Hele fıkır fıkır bir baş vekile idare-i memleketi ele alır da…” yazıyor, (Solda) “Püsküllü bir sekena kanunu çıkartırsa…” diye devam ediyor.

    Saltanatı kapakta devirdi

    1914’te çıkan ve 3 sayı
    yayımlanan Leylak
    mecmuasının 1. sayısının
    kapağı…

    Sedat Simavi albüme verdiği Kadınlar Saltanatı ismiyle de hem erkek saltanatını hem siyaset ve günlük yaşamdaki saltanat kurumunun baskıcı, çağdışı özelliklerini hicveder. Öyle ki albümün Sedat Simavi çizimi olağanüstü kapağının sağ üst köşesinde çağdaş, Batılı, saçlarının bir kısmı dışarıda, kendinden emin elindeki metni okuyan, yazar-çizer; diğer elinde ise modaya uygun çalışma çantası olan ve sosyal hayatta kendini ıspatlamış modern bir cumhuriyet kadını portresi yer alır. Bunun altında ise saltanatı temsil eden siyah cübbeli yaşlı bir kadın ve dikiş dikerken ellerini kanatmış şaşkın fesli bir erkek portresi vardır. Saltanat sembolleri, kültürlü ve modern kadının altında absürd bir hâlde kalakalmıştır.

    Sedat Simavi, albümü çağdaş kadınlara ithaf etmiştir; öyle ki albümün girişinde “Hanımefendiye” diye başlayan ve bu ilk albümün neden çıktığına dair tarihî ve öncü bir metin görürüz:

    “Muhterem hanımefendi… Artık erkekleri mağlup ettik. Salahtan (kurtuluştan) sonra mebus da (milletvekili) çı­karacağız, nazır da (Bakan). Bakalım o zaman siz erkekle­re ne iş kalacak derseniz, son intihapta (seçimde) Halide Edip Hanımefendi’nin mebus olması ihtimali ortaya atıldığı günden beri yarım asırlık yo­rulmayan ümitlerimiz yeni­den canlandı. Kadınların artık her şey olacağına kanisiniz. Pekâlâ, bendeniz de aksini id­dia etmedim. Fakat bir defa­cık olsun kadınların mebus ya da nazır olmasından tahad­düs edecek (oluşacak) vaziye­ti düşündünüz mü? Şüphesiz hayır değil mi? Fakat bende­niz düşündüm! Ve neticede kadınların her şeye rağmen yi­ne kadın kalacaklarını size te­min edebilirim. Üşenmezseniz bu albüme bir göz gezdiriniz; netice sizi memnun etmezse bendenize muğber olmayınız (gücenmeyiniz). Her şeyden evvel bir latifeci olduğumu tekrar eden siz değil misiniz? Hürmetlerimi takdir ile bera­ber affımı istirham ederim. 5 Nisan 1920, Şişli”.

    (Sağda) “Her şeyinizi taklit etsin…” (Solda) “Sizi ayak hidametlerinde kullansın!”

    Yeni hayat, yeni kadın

    Sedat Simavi Kadınlar Sal­tanatı’nı bir film perdesi gi­bi kare kare kurgular. Adeta erkeklere, kadınlar iktidara geçtiğinde başlarına ne gele­ceği gösterilir. Sosyal hayatta kadınlar, Sedat Simavi çizgi­lerinde somutlaşır ve olağan­laşır.

    Kadınlar Saltanatı albümünün kapağı…

    “Bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i ikti­dara geçtiğini göreceksiniz” altyazılı karikatürle başlar al­büm. “Kadınlara sokakta sar­kıntılık yapanın acı cezası” notuyla bir kolluk kuvvetinin sarkıntılık yapan adamı ya­ka-paça derdest etmesiyle açı­lır film perdesi. Üçüncü kare­de de latifeyi elden bırakmaz: “Kaynana bozması sert bir po­lis müdiresi huzuruna çıka­caksınız göreceksiniz”. Devam eder: “Ve ilk icraat olarak, çöp tenekesi gibi sokağa atılacak­sınız”. Beşinci karikatürde ise: “Yahut aylığınızı hatununuza teslim edip gündelik almaya katlanacaksınız” yazar; deva­mında “sen seyreyle o zaman gümbürtüyü” diye devam eder.

    Yedinci karikatür bantın­da, kadınların seçme ve se­çilme hakkına giriş yapılır ve kadınların iktidara gelişi ele alınır:

    (Sağda) “Müntehbelerinize program yerine lavanta ve mücevherat beğendirmek mecburiyetinde kalırsanız ki… Ucu kise göze dokunur diye başlayan karikatür (Solda) “Bırakın cins-i latif mebus olsun, nazır olsun…” diye devam ediyor.

    “Eyvah! Bu bâzîçede(oyun) bizler yine yandık demeğe kalmadan duvarların intihabat (seçim) ilanlarıyla dolduğunu göreceksiniz”; “Hele fıkır fıkır bir başvekile idare- i memleketi ele alır da…”, “Püsküllü bir sekena kanunu çıkartırsa…”; “Kâmil bir hatun intihabında teenni ile hareket edin”; “Maazallah bir gün şeytana uyup da namzetlik iddiasında bulunursanız…”; “Bir de gürültü arasında müntehib- i sâni olabilirseniz artık hiç korkmayın cinsi latiften namzetler etrafınızı kuşatacaklardır”; “Kiminin pembe dudakları, kiminin cazibeli gözleri, kiminin nazik etvarı, rey vermek hususunda ne kadar şaşırtsa da…”; “Sizi ayak hidametlerinde kullansın!…”; “Bırakın cins-i latif mebus olsun, nazır olsun…” cümleleriyle devam eden “kadın saltanatı”, “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da erkeklerin saltanatıdır” ibaresiyle son bulur.

    Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat: 1908-1928 İnkilap ve Travma kitabında şöyle yazar: “Cumhuriyet ancak 20’li yılların sonlarından itibaren toplumsal sorunlarına çözüm aramaya zaman ayırabilecekti. Toplumsal travmanın önüne geçmek için yetişkine, gençliğe, kadına, okul öğrencisine yeni bir ideal aşılamak gerekecekti. İdeal arayışı beraberinde bir “kültür devrimi”ni gerektiriyordu. Öncelikle ülke (Sağda) “Sokakları süpürmeye mecbur etsin” yazıyor, (Solda) albüm “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da erkeklerin saltanatıdır” sözleriyle son buluyor. Sedat Simavi’nin “Hanımefendiye” diye başlayan giriş yazısı. geçmişle arasına mesafe koymalıydı. Bu da ancak Doğu’dan Batı’ya kesin geçişle mümkün olacaktı. Hukuk Devrimi bunun bir başlangıcı oldu. Medeni Kanun başta olmak üzere hukuk düzeni sil baştan ele alındı. Harf Devrimi, seküler anlayışın önemli bir göstergesi oldu”.

    (Sağda) “Sokakları süpürmeye mecbur etsin” yazıyor, (Solda) albüm “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da
    erkeklerin saltanatıdır” sözleriyle son buluyor.
    Sedat Simavi’nin “Hanımefendiye” diye başlayan giriş yazısı.

    Kadınlar Saltanatı 1920’lerde hızlanan bu yeni hayat arayışının, kurtuluş savaşı veren bir halkın kadın gücüyle, travmalar içinde sil baştan yeşerttiği ilk kıvılcımıdır. Muzip, hicivli ama varlığını somutlaştıran bir öngösterimdir. Her şey o kadar yenidir ki karikatür albümü başlamadan önceki sayfada okuyucuya, “Resimler birbirini takip eder” notu düşme gereksinimi duyulmuştur. Eser, ilk kadın karikatür albümü olarak kadınların eski hayat ve düzene kafa tuttuğu bir dönemin ifadesidir. Savaşçı kadınların yakın tarihimizdeki ilk görsel karşılıklarından biridir.

  • Para, paramparça

    Para, paramparça

    Sunuş

    FFse3tuXoAM_d-M

    Tarımsal üretimin ilk defa gerçek bir ekonominin temel unsurunu, yani ihtiyaç fazlasını oluşturduğu günden bu yana insanlık, gelecek için biriktiriyor, borçlanıyor, elindekini başkasıyla takas ediyor. Yazı, birikimleri kayda geçirmek için ortaya çıktı. Borç, inanç, devlet ve para her zaman elele yürüdü. Yöneticilerin hataları yüzünden çıkan krizler, kimi zaman işsizlik kimi zaman pahalılıkla halkı vurdu. Paranın değer kaybı ise arkasından toplumsal isyanlar ve siyasal buhranları getirdi. Üstelik geçmişte krizlerin etkisi yaşandığı bölgeyle sınırlı kalırken, küresel sistemde artık göz açıp kapayana kadar bütün dünyaya yayılabiliyor. Ekonominin sadece Türkiye’de değil bütün dünyada gündemin birinci sırasına çıktığı bugünlerde, geçmişteki krizlere nasıl girilip, nasıl çıkıldığını, insanların hangi refleksleri gösterdiğini hatırlamanın tam zamanı.

    Osmanlı döneminden Cumhuriyet yıllarına, Türkiye’den dünyaya, paranın değerindeki dalgalanmalar, ekonomik krizlere verilen tepkiler ve geçmişten alınabilecek ekonomi dersleri…

    2022 geride kalırken ‘ekonomi a la turca’

    Sultan Fatih’ten bu yana borç ve enflasyon

    Osmanlı döneminde (1550-1800) ekonomi

    Dünyada hiperenflasyon dönemleri

  • Latin Amerika siyasetinde yeni ‘ilerici’ hükümetler…

    “İlerici” tanımlaması her ne kadar tartışmaya açık olsa da Latin Amerika ülkelerinde son zamanlarda yapılan seçimler sonucu iktidara gelen yönetimler bu sıfatla anılıyor. Ortak bir düşünsel kanaldan beslenen bu güçlerin kıtada yeni bir dalga oluşturup oluşturmayacağı tartışılmaya devam ediyor. Sözkonusu hükümetlerin karşı karşıya olduğu açmazlar, fırsatlar ve başarı şansları…

    Dünyanın bir dizi bölgesiyle kıyaslandığında Latin Amerika alt kıtası ekonomiden siyasete çok sıkı karşılıklı etkileşim içinde. Ortak kurumsal yapıların yanısıra siyaseten de birbirlerinin rüzgarından etkileniyor. Vakti zamanındaki gerilla mücadelelerinden askerî diktatörlüklere, başta yerli hareketi olmak üzere alabildiğine renkli toplumsal hareketlerden ABD’nin nezaretinde “Condor” gibi kanun dışı faşizan örgütlenmelere, Latin Amerika sanki ortak bir kaderi paylaşıyor.

    8 Ocak 2023’te sabık başkan Jair Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarlarının başkent Brasilia’da
    Kongre, Yüksek Mahkeme ve Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu mekanı -6 Ocak 2021’de Donald Trump taraftarlarının ABD Kongresi’nde yaptıklarına benzer bir şekilde- basması ile gözler yeniden Latin Amerika’ya çevrildi. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, aşırı sağcılar seçimden önce, eğer kazanamazlarsa seçim sonuçlarını hileli ilan edeceklerini duyurmuştu. İktidarı devredip devretmeyeceği tartışılırken, Bolsonaro hapsedileceği korkusuyla devir teslime iki gün kala ABD’ye kaçtı.

    Kıtadaki darbe serisi, 2009’da Honduras ve Paraguay ile başlamıştı. 2016’da Brezilya’da parlamenter ayak oyunlarıyla, 2019’de ise Bolivya’nın karizmatik başkanı Evo Morales’in zaferinden sonra seçimler iptal edilmişti. Bu durum son olarak Aralık2022’de Peru’da yerli ve sendikacı kökenli başkan Pedro Castillo’ya karşı yapılan darbe ile devam etti.

    Brezilya’da seçim süresince ve seçimden sonra da kışlalar önünde çadırlar kuran Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarları, açıkça askerî darbe çağrısında bulundu. Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi Haiti’de uyuşturucu çetelerinin “içsavaşı”nda insanlar nefes alamazken, Meksika’da her yıl 35 bin insan benzer çetelerin savaşından ölürken, Latin Amerika’nın bir ortak tarihinden söz edilebilir mi?

    Brezilya’nın eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun destekçileri 8 Ocak 2023’te Ulusal Kongre’yi işgal etmişti.

    Yine de tarih…

    Bilindiği gibi son aylarda La­tin Amerika’da “ilerici” de­nilen hükümetlere dönüşten sözediliyor. Ancak bu tabirin kullanımı konusunda ciddi şüpheler de var. “İlerici” etike­ti, 1999’da Venezuela’da Hugo Chavez’in ve 2002’de Brezil­ya’da Lula da Silva’nın başa geçmesiyle ulusal-popülist re­jimler için kullanılmaya baş­landı. Ardından Bolivya (Evo Morales) ve Ekvador (Rafael Correa) gibi iki yoksul ülkenin tarihinde radikal bir değişime yolaçan iktidar değişiklikleri oldu. “İlerici” denilen hükü­metler neoliberal ekonomi po­litikalarıyla cepheden çatış­madan, hakim sınıfların belini kırmadan, emtia fiyatlarının artışının verdiği itkiyle, özel­likle maden çıkarma rantla­rının sağladığı elverişli bir ekonomik bağlamda yeniden dağıtım politikaları sayesinde, yoksul ve emekçilerin günde­lik hayatlarında önemli iyileş­tirmeler sağladılar.

    Eski oligarşinin çıkarlarını zedeleyen bu gelişmeler, böl­gesel düzeyde de yankı buldu. ABD’nin bastırdığı Amerika­lararası Serbest Rekabet Giri­şimi’ne karşı UNASUR (Gü­ney Amerika Uluslar Birliği) ve MERCOSUR (Güney Ortak Pazarı) ile bir ara yol bulundu. Bu dönemde Venezuela Devlet Başkanı Chavez, artan petrol fiyatlarının verdiği imkanlarla hem ülkesinde sağlık ve eğitim alanlarında “önemli misyon­lar” gerçekleştirdi hem de AL­BA (Karayipler ve Latin Ame­rika için Bolivarcı Alternatif ) ile yukarıdaki bölgesel ilişkiler ağından farklı, radikal bir giri­şimde bulundu.

    Ancak bu dönemin ardın­dan Sağ’ın geri dönüşünün, gerici veya muhafazakar güç­lerin vahşi yükselişinin dam­gasını vurduğu çok çetin bir döneme girildi. Renkli top­lumsal hareketlerin zayıflama­sı veya hükümetler karşısın­da özerkliğini önemli oranda kaybetmesiyle, ilerici atılımın stratejik sınırlarının da yeter­sizliği kanıtlandı. “İlerici” hü­kümetlerin yalnızca dışardan, özellikle ABD’den gelen yap­tırımlarla zayıflaması değil; örneğin Venezuela’da Bolivar­cı sürecin yolsuzluklar, rüşvet ve esas olarak eski oligarşinin musluklarını kısarken kendi burjuvazisini (Boliburjuvazi) oluşturması gibi nedenler de bu noktada önemli oldu.

    2018’den bu yana, Mek­sika, Arjantin, Bolivya, Peru, Honduras, Şili, Kolombiya ve son olarak Brezilya’da “ilerici” hükümetlerin başa geçmesi, ilk dalgadan sonra yeni bir dönem anlamına gelebilir mi?

    28 Haziran 2009’da
    Tegucigalpa’da Devlet
    Başkanı Manuel Zelaya’nın
    devrildiği darbenin
    ardından başkanlık
    sarayının yakınlarında
    bekleyen bir dizi askerin
    yanından geçen bir sivil.

    Son 4 yıldır Meksika’da Lo­pez Obrador’un seçilmesiyle ki­milerinin “geç ilerlemecilik anı” olarak adlandırılan durumun geri dönüşüne ve bu süreçte Ar­jantin’de Cristina Kirchner ile solcu Peronizm’in yeniden ikti­dara gelmesine tanık olduk. Bo­livya’da 2020’de MAS’ın (Sosya­lizme Doğru Hareket) önceki se­çimlere göre oylarını arttırarak, karizmatik lider Evo Morales’in olmadığı koşullarda yerlilerin büyük desteği ile iktidara dönü­şü, gericilere karşı açık bir se­çim zaferiydi.

    Kıtada şiddetin en yaygın ve oligarşinin sert olduğu Kolom­biya’da, Gustavo Petro ülkenin ilk Solcu başkanı olarak seçil­di. Başkan yardımcısı olarak da toplumsal hareketlerin çok ya­kından tanıdığı siyah bir kadın, Francia Marquez’in seçilmesi ve silahlı mücadele yürüten ör­gütlerle masaya oturma girişim­leri beklenmedik gelişmelerden birini oluşturdu. Venezuela ile sınırları açan ve böylece Ma­duro’nun tecritine bir kapı ara­layan Petro; Rusya’nın Ukray­na’yı işgali sonucu beliren yeni koşullarda, ABD’nin de Venezu­ela’ya yaptırımlarını gevşetme­siyle iki ülkenin yeni dönemde daha sıkı işbirliğine geçmesi­ne imkan sağladı. Venezuela’da Sağcı güçlerin kendi kendileri­ne ilan ettikleri “başkan” ABD ve AB tarafından tanınmışken, yine Sağcı muhalefet toplanarak oyçokluğu ile bu sözde makamı iptal etti.

    İki dalga ve farklılıklar

    Eski gerilla, matematikçi, sos­yolog ve önemli bir entelektüel olan, 2006-2019 arasında Bo­livya Devlet Başkanı Evo Mo­rales’in yardımcılığını yapan Alvaro Garcia Linera ise kıta­daki yeni dalganın geçmişteki karizmatik liderlikler yerine da­ha ılımlı olduğunu belirtmekte. Ayrıca bu yeni durumun, dünya rekabetinden azade olmadığını da eklemek gerekir. Arjantinli akademisyen Daniel García Del­gado, Latin Amerika’nın ABD ve Çin gibi iki büyük gücün çatış­masının merkezinde yer aldığını ve bunun bölge için bir kazanım olabileceğini belirtiyor. Ancak bu ikinci ilerici dalganın, Latin Amerika mali ve adli seçkinle­rinin (oligarşi) direniş kapasite­sinin tehdidi altında olduğu da eklenmeli. Aşırı sağ 20 yıl önce­sine göre çok daha kemikleşmiş durumda.

    Hükümet olmak yeter mi? Büyük güçler arasındaki çatışmadan istifade etmek için çevre ülkelerin sağlayacağı manevra imkanlarının değerlendirilmesinde, toplumun farklı kesimlerinin nasıl etkileneceği ayrı bir tartışma konusu. Arjantinli siyaset bilimci Atilio Borón, anahtarın toplumsal hareketlerde olduğunu belirtiyor. Halkçı kesim örgütlerinin etkin seferberliğinin yokluğunda, yani “aşağıdan” bir baskı gelmedikçe ilerici hükümetlerin kurumsal çerçevede yapabileceklerinin sınırlı olduğunu dile getirmekte. O da 2018’de Meksika’da Obrador’un başa geçmesinin önemli bir dönemeç olduğu kanısında. Ancak ABD ile komşuluğun ve bağımlılığının değişim için büyük güçlüklere yol açtığını eklemekte.

    Honduras’ın devrik başkanı Honduras’ın devrik Devlet Başkanı Manuel Zelaya, yeni rejime meydan okuyarak Honduras’a geri döndüğü 2009 Eylül’de destekçilerini selamlıyor (üstte). Zelaya’nın destekçileri 29 Haziran 2009’da Tegucigalpa’daki başkanlık konutu yakınlarında askerlerle çatışıyor (altta).

    Bir önceki dalganın temsil­cisi karizmatik liderlerin (Cha­vez, Kirchner ve Mujica gibi) ol­maması, yukarıdan hamlelerin imkanlarını sınırlamakta. Eski Bolivya İletişim Bakanı Manuel Canelas ise seçim sonuçlarının ilerici hükümetin önünün açıl­ması için yeterli olmadığını, ide­olojik açıklamalarla uygulamalar arasındaki açığın kapatılama­dığını vurguluyor. Örnek olarak gösterdiği ise, Ekvador’daki baş­kanlık seçimini kazanan Lenin Moreno’nun (2017-2021) anında 180 derece pozisyon değiştirerek ABD’nin dümen suyuna girmesi.

    Lula’nın 1 Ocak 2023’te Pla­nalto Sarayı’na gelişinin, benzer düşünen hükümetler arasındaki ilişkileri iyileştirmesi muhtemel. Mart 2022’den beri Şili Dev­let Başkanı olarak görevde olan Gabriel Boric, Aralık 2019’dan bu yana Arjantin’in başkanı Al­berto Fernández’in veya Kolom­biya Devlet Başkanı Petro’nun Venezuela’daki Nicolás Maduro hükümetiyle ilişkilerini olağan­laştırması da önemli. Böylece bölgesel entegrasyon projeleri gündeme gelebilir ve ABD-Çin rekabeti kıskacında Latin Ame­rika’nın yerel çıkarların ortak savunusu mümkün olabilir.

    Ancak, başarıları öne çıkarır­ken en büyük sorunlarından bi­rinin özellikle hataların üzerine gidilmemesi olduğu atlanmama­lı. Şili’de anayasa referandumu öncesinde Mapuç yerlileri ile hükümet arasındaki gerilim, ör­neğin Evo Morales’in And Dağ­ları’nda yerlilerin yaşam alan­larını daraltan girişimlerinden ders çıkarılmadığını göstermek­te. Öte yandan kıtanın bütünü için söylenebilecek şey ise, as­kerî diktatörlük dönemlerinden kalma baskı aygıtlarının icraatı ile açık bir hesaplaşmaya gidil­mediğinde, parlamenter veya askerî darbe ihtimallerinin gün­demden düşmeyeceği.

    Geç İlericilik’

    Bu “geç ilericilik” döneminin geleceği, Brezilya seçimlerini Lula’nın kazanmasıyla şekillen­meye başladı ama, aynı zaman­da Bolsonarizm toplumun ve devletin geniş kesimlerini kuşat­mış görünmekte. Tıpkı ABD’de Trumpizmin Trump’ın seçimi kaybetmesi ile tükenmediği gibi. Bu yeni dönemin, pandemi, yük­sek enflasyon, iklim değişikliği­nin etkisi ve derin bir ekonomik krizin damgasını vurduğu çok bozulmuş bir ortamda başladığı­na dikkat edilmeli.

    Henüz iktidarlarını kaybetmeden önce Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ve Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa (soldan sağa)…

    Öte yandan uzun süre La­tin Amerika’ya damgasını vuran toplumsal hareketler de yeniden canlanmaya başladı: 2019’da Şili, Kolombiya, Haiti ve Ekvador’da çok faktörlü, genellikle sınıflara­rası, çok güçlü ve radikal sefer­berlikler oldu. Bu hareketler ara­sında öne çıkanlar ise feminist, yerli ve radikalleşmiş gençlik hareketleriydi. Özellikle gençlik, -seçimlerde çekimser oyların %50’nin üstünde olmasının ka­nıtladığı gibi- kurumsal yapılarla arasına mesafe koymuş durum­da. Sağ’ın ve aşırı Sağ’ın, tama­men sermayenin komutasında­ki bir medya alanının desteğiyle, genellikle Evanjelik kiliselerin muhafazakar akımıyla, büyük toprak sahipleri ve büyük şirket­lerle ittifak ve saldırı hâlinde ol­duğu bir türbülans sözkonusu.

    Arka planda, jeopolitik ve as­kerî düzeyde “efendi” olmaya de­vam eden ABD ile Çin arasında, büyüyen bir emperyalistlerarası çatışma yaşanıyor. Öte yandan Bolivya’da Morales’in seçimi­nin iptal edilip indirilmesine yol açanlara ve Brezilya’da Bolsona­rocu darbecilere karşı yapılan kovuşturmalar, Latin Amerika’yı sıcak günlerin beklediğini gös­termekte.

    26 Ekim 2020’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.
  • Halkın Paşa’ya desteği basın ve hilafetin direnci…

    TBMM’deki muhalif gruplar, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmişlerdi. Paşa, Ocak ortasında bir aydan fazla sürecek bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıktı; İstanbul gazetecileriyle de görüştü. Halk katında gördüğü ilgiden memnundu; ancak Şubat başında Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayacak, yeni problemler doğacaktı.

    Mustafa Kemal Paşa için 1923 yılının pek de iyi başladığı söylenemez. 1922’nin Aralık ayında “Halk Fırkası” adında siyasi bir parti kurma niyetinde olduğuna dair yaptığı açıklama, özellikle İstanbul’da pek heyecanla karşılanmamıştı. Konuya ciddi bir biçimde eğilen tek günlük gazete olan Vakit’te ise Ahmet Emin (Yalman) Bey, Paşa’nın particilik yapmak istemesini yadırgamış; ayrıca “halk” sözcüğü nedeniyle partinin sınıf temelli bir parti olacağından duyduğu tedirginliği dile getirmişti.

    Basında ayrıca Lozan’da yapılan barış görüşmelerine ilişkin genelde iyimser olarak niteleye- bileceğimiz beklentiler sürmekle birlikte; görüşmelerin ne kadar çetin geçtiğini, Ankara Hükümeti’nin bazı isteklerine İtilâf Devletleri’nin kesinlikle karşı çıktığını ve barış sürecinin her an kesilme olasılığının bulunduğunu anlatan yazılara da sıkça rastlanıyordu.

    16 Ocak 1923’te Mustafa Kemal Paşa, Marmara-Batı Anadolu gezisi sırasında uğradığı Vezirhan’da, kendisine uzun bir şiir okuyan çocuğu (Necati Ünsal) dinliyor.

    Öte yandan, TBMM’deki muhalif İkinci Grup, belki de Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmiş ve önemli iki etkinlikte bulunmuştu. Bunların ilki, Afyon Mebusu Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı kitabın 15 Ocak’ta Ankara’da yayımlanmasıydı. Kitap, hilafet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halifenindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. İkinci etkinlik ise, kitabın basıldığı Tan Matbaası’nda dört gün sonra İkinci Grup önderlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesini çıkarmaya başlamasıdır. Ali Şükrü Bey, gazetenin 19 Ocak tarihli ilk sayısındaki “Halk ve hükümet” başlıklı yazısında saltanatın kaldırılmış olmasını açıkça eleştiriyor; “yüzyıllardan beri sürmekte olan bir yönetim biçimini bir anda, bir-iki kanun çıkarmak suretiyle değiştirivermek pek arzu edilir bir şey olmakla birlikte tatbikatta, fiiliyatta, özetle hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır” diyordu.

    Halk Fırkası’nı kurma niyetini açıklaması üzerine Meclis’teki muhalefetin hareketlenmiş olduğunu gören Mustafa Kemal Paşa, Ocak ayının 14’ünde Ankara’dan ayrılmış, 1 aydan fazla sürecek olan bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıkmıştı. Niyeti, saltanatın kaldırılmasıyla Türkiye’nin nasıl bir döneme girdiğini ve Halk Fırkası’nın ne tür bir parti olacağını halka ve önde gelen gazetecilere anlatmaktı. Eskişehir (15 Ocak) ve İzmit’te (19 Ocak) halkla yaptığı konuşmalarla 16 Ocak akşamı İzmit’te buluştuğu İstanbul’un önemli gazetecileriyle olan söyleşisinde Mustafa Kemal Paşa, bir devrim yapıldığını ve ulusun hiçbir işine yaramadığı gibi son zamanlarda da ulus aleyhine çalışmış olan saltanat kurumundan kurtulmanın ne kadar önemli olduğunu vurguladıliğiyle yönetilen bir ülkeydi ve bundan sonra her şey halkın gerçek çıkarları ve refahı için yapılacaktı. Halk Fırkası, bazılarının partinin adındaki “halk” sözcüğünden çıkarsadığı gibi belli bir sınıfın çıkarlarına hizmet edecek bir parti değil, bütün ulus için çalışacak bir parti olacaktı. Zaten ülkede Avrupa toplumlarında olduğu gibi sınıflar henüz oluşmamış olduğundan, her biri bir sınıfın çıkarını gözetecek partilerin kurulmasına da gerek yoktu. Halk Fırkası, sultanların yönetiminde geri kalmış Türkiye’yi her açıdan kalkındırarak bütün toplumsal katmanların mutlu olmasını sağlayacaktı. Bu nedenle, her çevreden, her uzmanlık alanından, her meslekten bireyler, bilgilerini ve tespit ettikleri zaafları gidermek için yapılması gerekenlere ilişkin fikirlerini yeni partinin programına taşıyarak ulusal kalkınma hamlesine katkıda bulunmalıydılar.

    Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarında vurguladığı bir diğer konu, hilâfet kurumunun Türkiye’deki varlığı ve olası rolüydü. Paşa, Meclis’teki ve Meclis dışındaki muhalefetin saltanatın kaldırılmasından beri -henüz yeni bir anayasa yapılmamış olduğundan- Halife’yi siyasal rolü tam anlamıyla belli olmamış bir devlet başkanı gibi gördüğünü biliyordu. Tabii Osmanlı ailesine mensup bir halifenin devlet başkanı olarak görülmesi, saltanatın geri gelmesi demekti. Bu nedenle Eskişehir’deki ilk konuşmasında hilâfet kurumunu sert bir biçimde eleştirmişti.

    İzmit’e geçtiği sırada, Ankara’da yayımlanmış olduğunu yukarıda gördüğümüz kitaptan haberdar olmuş ve yaklaşımı daha da sertleşmiştir. Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” biçimindeki ilk maddesine gönderme yaparak Meclis’in halifenin olmadığını, hiçbir zaman olamayacağını, Meclis’in milletin olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, bu tür iddialarla ortaya çıkanların gericiler olduğunu söylemiş; 31 Ocak’ta İzmir’de halkla yaptığı bir görüşmede ulusal egemenlik ilkesine karşı çıkanların parçalanacaklarını ifade etmiştir. Tabii Paşa’nın artık ulusal bir dış politika sürdürmesi gereken Türkiye’nin, hilâfet gibi işlevi ülke sınırlarını çok aşan bir kurumun getirebileceği olası zararları da anlatmış olduğunu eklememiz gerekir.

    Mustafa Kemal Paşa 26 Ocak 1923’te Manisa’ya ayak bastığı gün ihtiyar bir kadın yanına yaklaşıp “Günaha girerim, büyük ahdim var Paşa” demiş ve ısrar ederek elini öpmüştü.

    Mustafa Kemal Paşa, bu ge­zisinde daha birçok konuşma yapmıştır. Elimizde bulunan resmî yayınlardaki uzunlukları­na bakacak olursak, en önem­lileri Bursa’da (22 Ocak) ve Ba­lıkesir’de (7 Şubat) yapılan bu konuşmalardan sonra Paşa, 17 Şubat’ta İzmir’de toplanan İk­tisat Kongresi’nin açılış konuş­masını yapmış, 20 Şubat’ta da Ankara’ya dönmüştür. Gene eli­mizdeki resmî yayınlardan gö­rebildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmaları­na dinleyicilerden gelen tepkiler gayet olumludur. Yalnız İzmit’te İstanbul gazetecileriyle olan söy­leşinin biraz daha gergin geçti­ğini söyleyebiliriz. Bunun birkaç nedeni vardır: Bir neden, Musta­fa Kemal Paşa’nın o güne kadar İstanbul gazetecilerinin Halk Fırkası konusundaki tepkisiz­likleri nedeniyle biraz gücenik, biraz da kızgın olmasıdır. Hatta Paşa, birkaç gazeteciyi “siz eleş­tirmekten başka bir şey yapmı­yorsunuz” diyerek haşlamıştır da. Ancak asıl gerginlik nedeni, yayımlanmayacakları şart koşu­larak, dolayısıyla da üzerlerinde daha açıkça konuşulan bazı ko­nularda gazetecilerin duydukları tedirginliklerdi. Örneğin Musta­fa Kemal Paşa’ya başkentin nere­si olacağı sorulmuş; Paşa da açık­ça bunun İstanbul olamayacağı­nı, Ankara’nın bu işlev için daha uygun bir aday olduğunu söyle­miştir. Hilâfet konusunda soru­lan sorular ve Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıtlar ise bu kurumun da sonunun çok uzak olmadığını gösterir mahiyette­dir. Paşa’ya ayrıca eski partilerin yeniden siyaset sahasına çıkıp çıkamayacakları sorulmuş, o da gergin bir biçimde “Öyle bir şey tanımıyorum! Çıkamazlar, çık­maya çalışırlarsa da kendi aleyh­lerine olur” demiştir.

    Özetlenecek olursa Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya döner­ken halk katında gördüğü karşı­lıktan memnundu. İstanbul ga­zetecileriyle yapılan sohbetten ise pek umduğunu bulamamış­tı. Köktenci bir devrimden yana olan bazılarının koşulsuz desteği sürüyordu gerçi. Ancak görece muhafazakar olanlar ile eski İtti­hat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerine yakın duranlar ara­sında durum hiç de öyle gözük­müyordu.

    Mustafa Kemal’in sıkıntıları­na Şubat ayı başlarından itibaren çok daha ciddi bir konu eklene­cekti: Lozan’daki barış görüşme­leri 4 Şubat’ta kesintiye uğramış, Türkiye’nin oradaki baş delege­si Dışişleri Bakanı İsmet Paşa da 7 Şubat’ta Lozan’dan ayrılmış­tı. İki paşa 19 Şubat’ta Eskişe­hir’de buluşacaklar, ertesi günü de Ankara’ya varacaklardı. Orada kendilerini çok şiddetli tartış­malar ve alınacak yeni kararlar bekliyordu.

  • Anti-Emevî bir ittifak ve Abbasîlerin ‘devrim’ savaşı

    Sınırları Arap Yarımadası’nı aşıp çok geniş bir coğrafyaya yayılan İslâm İmparatorluğu, çok sayıda farklı etnik kökenden insanı bünyesinde bulunduruyordu. Emevî hanedanının dışlayıcı ve aşağılayıcı tutumları, zamanla birçok farklı grubun katıldığı bir başkaldırı ittifakını ortaya çıkardı. Bu ittifakın ürünü ise 746-750 yılları arasındaki Abbasî devrimiydi.

    Bundan tam 1.276 yıl önce 14 Şubat 747’de, Ebu Müslim Horasani, Merv kentini alarak Emevîlere karşı başlayan başkaldırıyı geniş kitlelerin katıldığı bir “devrim”e dönüştürdü. Abbasî Devrimi (746-750), artık bir imparatorluğa dönüşen; sosyal, kültürel ve siyasi gerekliliklerini yerine getiremeyen Emevî Halifeliği’ne karşı bir ittifakın başkaldırısıydı. Emevîler tüm devlet yönetiminde kendi ailelerine yakın Mekke aristokrasisinin çıkarlarını öne koymuş;ngenişleyen imparatorluğun merkezinde bulunan Şam’a uzak topraklarda yerel halktan ayrı ve kopuk bir şekilde yaşayan; sadece yönetici/asker Müslüman Araplar’ın bulunduğu kale-kentler kurmuştu. Geniş Horasan coğrafyasından gelen, karşıtlarının tabiriyle “Doğu’dan Gelen Siyah Sancaklılar” ise bu düzeni değiştirecek ve yeni bir hanedanın halifelik makamına gelmesine yol açacaktı.

    1-Emevîler daha önce de ciddi bir rakiple karşı karşıya kalmıştı

    Emevîler, Raşidin Halifeleri’nin (Dört Halife) üçüncüsü Hz. Osman’ın akrabaları olan Mekke aristokrasisinin önde gelen ailelerindendi. Hz. Osman dönemi nepotizmin (akraba- adam kayırma) arttığı bir zamandı ve diğer Mekkeli aileler de buna tepkiliydi. Bu tepkinin sonucunda “ilk fitne” olarak bilinen içsavaş, Hz. Osman’ın öldürülmesi ve yerine Hz. Ali’nin geçmesiyle başladı. Daha sonra Hz. Ali’nin gücünün azalması sonucu, Hz. Osman’ın Suriye’ye vali olarak atadığı akrabası Muaviye, halifelik makamında hak iddia etti. Böylece Hz. Ali’nin Muaviye taraftarlarınca öldürülmesi ile babadan oğula geçen Emevî Halifeliği başladı. Buna ilk karşı koyuş ise Muaviye’nin vefatıyla (680) oğlu Yezid’in halife olmasının hemen ardından geldi. 12 yıl boyunca sürecek “ikinci fitne”, gelecekteki gruplaşmaların temellerini attı. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı başlattığı ayaklanmayı, Kureyş kabilesinden ve ilk Müslümanlardan olan Zübeyri ailesinin üyesi Abdullah bin Zübeyr devam ettirdi. Bin Zübeyr, mücadelesinde o kadar etkili oldu ki gücünün zirve­sindeyken iki bölgesi dışında imparatorluğun Hicaz da da­hil tüm topraklarını kontrol ediyordu ve kendini halife ilan etmişti. Emeviler Zübeyrileri ancak 692’de mağlup edebil­di. Bu rekabette oluşan taraflar, gelecekte Abbasîler’in ittifak kuracağı gruplardan birkaçıydı. Arap toplumu içerisinde diğer derin bir bölünme ise Abbasî Devrimi’nde önemli bir rol oy­nayan kuzeyli Kays ve güneyli Yaman kabilelerinin rekabeti olacaktı.

    İlk Abbasi halifesi Ebü’l- Abbas Seffah’ın Küfe’de halife olmasının ilânı. (Ebû Ali Muhammed Küçük Bal’ami, Tarihname).

    2-Anti-Emevî koalisyonda sadece Abbasîler ve Araplar bulunmuyordu

    Emevî Halifeliği döneminde imparatorluğun farklı unsur­ları, farklı statüler elde etti. Özellikle Emevî hanedanının başa geçmesini sağlayan Ebu Sufyan’ın soyuna yakın Mek­keli aileler bu özel konumla­rının ayrıcalığını kullandılar. Mekkeli diğer gözden düşmüş aileler, yeni Müslüman olan İranlılar, Şiiler, Haricîler ve Emevî yönetimindeki avantaj­lı pozisyonlarını artık kaybet­miş olan Yaman kabileleri bü­yük bir koalisyonun parçala­rı idi. Bunların başkaldırısını tetikleyen ise İslâm tarihinde “üçüncü fitne” (743-747) ola­rak bilinen içsavaştır. Emevî hanedanından kuzenler ara­sındaki veraset sorunu bir içsavaşa dönüşmüş, taraflar Kaysçılar ve Yamancılar ola­rak bölünmüşken, üçüncü ta­raf da Abbasîlerin liderlik et­tiği bir grup oldu. Tarihsel ola­rak kesişen veya birbirlerinin devamı olan “üçüncü fitne” ve Abbasî devrimi, İslâm impara­torluğu tarihinde anti-Emevî koalisyonunu şekillendiren iki büyük hadise oldu.

    3-‘İkinci sınıf unsur’ muamelesi gören Araplar ile Araplaştırma politikasına karşı duranlar biraradaydı

    İslâm tarihinde Emevîlere karşı başlayan hareket, tüm Batı dillerinde büyük bir dev­rim olarak adlandırılır. Türk­çede “Abbasi İhtilali” ismiy­le yer eden bu hadisenin itici gücü, esas olarak toplumun farklı kesimlerinin büyük oranda mağduriyet yaşama­sıydı. Emevîler dönemin­de yeni mühtedilerle bera­ber Arap olmayan Müslüman sayısı, Müslüman Arapları bir hayli aşmıştı. Müslüman Araplar çoğunlukla “ikinci sı­nıf unsur” muamelesi görü­yordu. Bunlardan memnun olmayan gruplar, halifenin peygamber soyundan gelmesi gerektiğine inandıkları için, yine Arap olan ve hatta Hz. Muhammed’in amcası Ab­bas’ın soyundan geldiği söy­lenen Ebü’l-Abbas Seffah’ın etrafında kenetlendi. Yamanî kabileler ve özellikle Müslü­manlığın erken dönemlerinde ihtida eden Farsîler, kendile­rine karşı uygulanan Araplaş­tırma politikasına tepki ola­rak bu hareketin lokomotifi oldular. Fars asıllı Müslüman general Ebu Müslim Horasa­ni, hareketin önde gelen ko­mutanlarındandı ve 14 Şubat 747’de bölgenin en önemli kenti Merv’i alması devrimin dönüm noktası oldu. Anti-E­mevî gruplar bu başarı sonra­sı kenetlendi.

    4-Her devrimden sonra olduğu gibi, Abbasiler de diğerlerini ‘hâlletti’

    Müslümanlar arasındaki
    ilk içsavaş olan Cemel
    Muharebesi’nde Hz. Ali ve
    Hz. Ayşe…

    749’un sonlarına gelindiğin­de, Abbasîlerin lideri Seffah, Kûfe kentinde kendini hali­fe ilan etti. 750’de Emevîler, Şam’da tamamen yenilerek teslim olduğunda artık Abbasî­ler, İslâm imparatorluğunun yeni hükümdarlarıydı. Ancak neredeyse her devrimde oldu­ğu gibi, güçlerini mutlak hâle getirmek için devrimi yapan diğer ögelerden kurtulmak zo­rundaydılar. Bunların başın­daysa, hareket içinde ağırlı­ğı elinde tutan Farsîlerin en önemli komutanı Ebu Müslim Horasani vardı. Seffah’ın ölü­münden sonra yerine geçen kardeşi Mansur, onu hainlik ve bidatçılıkla suçlayarak öldürt­tü. Böylelikle Abbasî hanedanı mutlak iktidar hâline geldi.

    Abbasîler ayrıca Hz. Ali’nin soyundan bir halife getirmeleri riskinden dolayı eski müttefik­leri Şiiler ile mücadele etmeye ve onları şiddetle baskılamaya başladı.

    765’e gelindiğinde Şiiliğin önemli imam/liderlerinden Cafer es-Sadık, yine Mansur tarafından öldürtülecekti.

  • Tutmayan kehanetler uslanmayan gençler ve pek değişmeyen nesiller

    Tutmayan kehanetler uslanmayan gençler ve pek değişmeyen nesiller

    İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz… Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi.

    Ne kadar da uzak geliyordu bize 2023. 1960’larda Arthur C. Clark bizi 2001’deki evrenin diğer köşelerine gönderirken, 70’lerde “Uzay 1999” diye diziler çekiliyor, ay üssü Alfa’da fink atılıyordu. E 80’lerde de 2015’te havada uçuşan arabalar falan olacağını öngörmüşlerdi. John Carpenter abimiz 1997’de Manhattan adasını bir açık cezaevine çevirmiş, “Sınıf 1999”da okulların savaş alanına döneceğini tasavvur etmişti.

    Ha misal, “Uzay Yolu” 22. yüzyılın ortalarında başlayıp 24. yüzyılın sonlarına kadar sürerek gayet akıllılık etmiş. Meşhur diziyle “ehehe, hani galaksiler arası seyahat olacaktı” diye dalga geçmek için nereden baksan bir 150 yılımız var daha. Zaten ben buradan felaket tellalı arkadaşlara önemli bir tavsiyede bulunmak isterim: Felaket tahminlerinizi mümkün mertebe rezil olmayacağınız geleceğe öteleyin. Sonra ciddi 2012’de dünyanın sonu gelecek” diye gezinen Serdar Turgut ve Engin Ardıç gibi olursunuz. Allah oldurmasın. Hayır, hiç değilse “Uzay Yolu” olmadı, Nostradamus’tan örnek alın anacağım. Nostradamus keriz gibi gidip “1560 yılında dünya tarumar olacak” dememiş. Abinin ne dediği zaten çok net de değil ya, efendi efendi belirsiz bir gelecekte Avrupa’da şu olacak, yok Deccal inecek falan yazmış da yazmış. Tam tarih de vermediği ya da tarihi de hesapta gizlediği için kafası rahat.

    Tabii gelecekle ilgili bu tip tahminlerin tutanı oluyor, tutmayanı oluyor ama eğri oturup doğru konuşalım; bunların en heyecanlıları, en ilgi çekenleri geleceğe dair umutsuz, hatta distopik felaket senaryoları oluyor. İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz. Misal ben bugüne kadar olumlu bir gelişmenin ardından “Nostradamus da bunu yazmıştı” diyen hiç kimseyi görmedim. Varsa yoksa deprem, yangın, suikast, felaket, soykırım.

    tutmayan Kehanet

    Bu iş cennet-cehennem ikilisinde bile aynı şekilde. Dünyanın her yerinde resim galerilerinde insanlar cennet tasvirlerine şöyle bir bakıp geçerken cehennem tasvirlerinin önünde uzun uzun duruyor, resimleri en ince detayına kadar inceliyor. Bunda tabii cennet tasvirlerinde pek bir heyecan olmamasının da bir rolü olabilir; neticede cehennem, hele ki Bosch gibi ressamlar tasvir ettiğinde en “binge-worthy” Netflix dizilerinden 10 kat heyecanlı ve ilgi çekici oluyor. Cennet ise cennet işte. Her şey iyi, her şey güzel.

    Geleceğin iyiden iyiye berbat zamanlar olacağına dair inanç, aklımda yanlış kalmadıysa milattan önce 5. yüzyıla kadar gidiyor. Tabii bir yandan bu inceden bir kıskançlık da olabilir; zira insanlar geleceğin çok kötü olacağına genellikle belli bir yaşa geldikten sonra inanmaya başlıyor ve pratikte haksız çıktıklarını görme ihtimalleri de bulunmuyor (Bir de tabii o zamanlar ortalama insan ömrü 35-40). İstisnalar hariç, “10 yıl sonra her şey çok kötü olacak” demiyor, büyük felaketleri hatta kıyameti hep kendi ölümlerinden sonraya havale edip genelde de bunun başlıca sorumlusu olarak “dönemin gençleri”ni gösteriyorlar.

    Yanlış hatırlamıyorsam Sokrates, bundan 2500 yıl kadar önce, “bu zamane çocuklarından bir halt olmaz, hepsi mal değneği, bunlar bu gidişle Atina’yı batırır, benden söylemesi” demiş. Sokrates’ten 2500 yıl kadar sonra Bakırköy sahilde kayalıklarda iki kişi şarap içerken yakalandığımızda, polis memurları aynı şeyleri bizim için de söylemişlerdi. Polis memurlarını Sokrates’le aynı kefeye koymak istemem. Zira neticede Sokrates haklı çıkmadı; Atina İskender’e kadar ayakta kaldı ama polis memurlarının haklı çıkma ihtimali hâlâ var, orasını tam bilemem.

    Tarihsel olarak gençlerin yaşadıkları ülkelerin kaderine çarpıcı bir şekilde etki ettiği hadiseler epey. Hattâ özellikle devrimler ancak gençlerin eseri olabiliyor. Başarılı ya da başarısız, geride kalan yüzyılın devrimcilerini bir gözden geçirirseniz, göreceksiniz ki çoğunun devrimciliklerinin zirve noktasında oldukları zaman, hâlâ aileleriyle yaşamaya devam ettikleri zaman. Devrim genç işi anlayacağınız, 40’ından sonra devrim yapan çok olmuyor.

    Devrim dışında, bazı ülkelerde gençlerin sayıca çoğunluğa ulaştığı ve bu sayede ülkelerinin siyasetine yön verdiği dönemler olmuş. ABD’de mesela, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaşanan doğum patlamasıyla ülkedeki demografik yelpazenin en kalabalık grubu bebekler ve çocuklar oluyor. E bu bebek ve çocuklar, oy kullanacak yaşa gelir gelmez 1970’lerde falan ülkenin siyasetine ihtiyarları hiç de dikkate almadan yön vermeye başlıyorlar. Ancak burada ilginç bir durum var: Bu “boomer” kuşağı 70’li yıllarda ülke siyasetine ağırlığını koyuyor ve sonradan yaşlanınca iktidarı bırakmıyor. 70’lerde seçmenler içindeki en büyük grup da bunlardı, bugün de bunlar. 70’lerde gençler için daha iyi bir ülke talep ettiler, şimdi ise gençlerin işine gelmeyecek ama kendi çıkarlarına olan politikaları talep ediyorlar. E şimdiki gençler de bu arkadaşlara “boomer” diye kızıyor.

    Tabii bu “boomer” tanımının bizde de kullanılması bir garip; zira bizim ülkemizde ülkenin bugününe de geleceğine de “zamane gençleri” karar veriyor. Bakın önümüz seçim; kimilerine göre 7 milyonun üzerinde kardeşimiz hayatında ilk defa oy kullanacak. Ülke kurulduğundan beri yapılan seçimlerde seçmenin yarısından fazlası hemen her zaman 40 yaş altında. Her şeyi belirleyecek olan gençler yani. Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi. Ha bakın 1 yıl içinde çok pis yaşlanabilirim de, baştan uyarayım.

  • Banknotları yakmak odun almaktan ucuzsa…

    Banknotları yakmak odun almaktan ucuzsa…

    Yakın tarihte Yugoslavya’da, Zimbabve’de, Venezuela’da görülen hiperenflasyon için, “sıradışı koşullar” deyip geçmek kolay. Ancak enflasyonun sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da gündemi meşgul ettiği bugünlerde, 100 yıl önce Avrupa’nın ortasında bir halkın hiperenflasyon kıskacında nasıl çırpındığını, hangi refleksleri gösterdiğini, yöneticilerin nasıl körleşebildiğini hatırlamanın tam zamanı.

    Bu yüzyılın ilk 10 yılında enflasyonun artık geride kaldığını düşünüyorduk. Ama o eski canavar 2021’in son aylarında yine dünyanın, ama esas olarak Türkiye’nin gündemine oturdu. Enflasyon daha kağıt para yokken bile, sikkelerin madeni içeriğinin azaltılması sonucu insanlığın sık sık yaşadığı fenomenlerden biriydi. Hiperenflasyon ise başka bir cadı kazanıydı. Neoliberalizmin teorisyenlerinden Milton Friedman’ın dediği gibi “enflasyon parasal bir olgudur ama hiperenflasyon daima siyasal bir olgudur”. Yani 1920’lerin Almanya’sı veya 1990’ların Yugoslavya’sında olduğu gibi olağandışı siyasi koşullarda ortaya çıkar. Refleksler aynıdır: İnsanlar değersizleşen parayı hemen mala yatırır, daha sağlam bir başka para cinsine yönelir, takas ekonomisi başlar, tasarrufları eriyen orta sınıf yoksullaşır ve nihayet bir gün o değersiz para bir kenara atılarak yeni bir parayla yeni bir başlangıç yapılır. Enflasyonun insanlar üzerindeki etkisini en iyi anlatanlardan biri, 1920’lerde Frankfurt’ta hiperenflasyona tanıklık etmiş olan düşünür Elias Canetti’dir. Kitle ve İktidar adlı başyapıtında enflasyonun etkisini şöyle anlatır: “İnsanlar kendilerini paraları kadar ‘kötü’ hissederler. Birey değerini düşürülmüş hisseder çünkü güvendiği ve kendini özdeşleştirdiği birim değer kaybetmiştir; kitle de değerini düşürülmüş hisseder çünkü milyonun değeri gerçekten de düşmüştür.”

    22- yakçlan paralar
    1924’te artık değersizleşmiş kağıt paralar yakacak olarak da kullanılıyordu.

    Polonyalı gökbilimci ve matematikçi Kopernik sadece dünyanın güneşin etrafında döndüğü fikrini ortaya atmakla kalmamış, önemli bir para teorisi de kaleme almıştı. 1526’da yazdığı kısa risalesi Monetae cudendae ratio’da (Sikke Kestirmek Üzerine) aslında insanlığın deneme-yanılma yöntemiyle iyi bildiği şu gerçeği ifade etmişti: Para ne kadar çoğalırsa, değeri de o kadar azalır.

    Ama ondan önce de ondan sonra da hükümdarlar sikkeler­deki maden miktarını azaltmak­tan, hükümetler aşırı kâğıt para basmaktan kendilerini alama­dılar. Bu davranışın sonucu da hep artan paranın satın alma gücünün düşmesi oldu. Elbette bu devletlerin bazı gerekçeleri vardı; savaşa girmek, esir düşen hükümdarı için fidye ödemek, salgın hastalıklarla boğuşmak gibi. Bu durumda devlet mev­cut sikkeleri topluyor, darpha­nelerde eritiyor, içinde daha az maden bulunan yeni sikkeler kesiyor, elinde kalan fazla ma­denle de yine sikke çıkararak kendi gelirini artırıyordu. Bizde “tağşiş” (daha değersiz bir şeyle karıştırmak anlamında) denilen bu sisteme başvurmayan ülke yok gibiydi. Örneğin Fatih Sul­tan Mehmed döneminde birçok kere tağşişe başvurulmuş, her bir tağşişte 100 dirhem gümüş­ten daha fazla akçe kesilmişti. Padişah öldüğünde geride dolup taşan bir hazine bırakmıştı.

    14- Hiperenflasyon Almanya-3
    Oyuncak olan para Almanya’da hiperenflasyon yıllarında banknotlar o kadar çabuk değersizleşiyordu ki çocukların eline oyuncak olarak veriliyordu.

    Roma’ya diz çöktüren enflasyon dalgası

    Elbette herkes, elinde tuttuğu yeni sikkenin iyice hafifledi­ğini veya küçüldüğünü biliyor, bunların piyasa değeri gittikçe düşüyordu. Bu nedenle iki ucu keskin bir bıçaktı bu yöntem. Örneğin sadece Tapınak Şöval­yeleri tarikatını ortadan kaldırıp servetlerine el koymakla kalma­yan, paranın değerini de sürekli düşürerek hazinesini dolduran Fransa Kralı 4. Philippe’e (13. yüzyıl) halk arasında “Hırsız Philippe” denildiğini biliyoruz.

    Tağşiş, bildiğimiz ilk büyük enflasyon dalgasını Eski Roma döneminde başlatmıştı. Kimi ik­tisat tarihçileri, Roma’nın düşü­şünü, hatta Avrupa’da feodaliz­min başlangıcını bu müthiş dal­gaya bağlar. Roma tarihçileri bu döneme “Üçüncü Yüzyıl Krizi” adını verir.

    03-BÅyÅk-Konstantin-solidus
    Büyük Konstantin’in darb ettirdiği altın solidus.

    Olaylar İmparator Septimi­us Severus’un (ölümü 211) iki oğlu Caracalla ve Geta’ya ölüm döşeğinde verdiği nasihatla başladı: “Aranızda iyi geçinin, askerleri paraya boğun, diğer herkese boşverin”. Caracalla bu öğüdün ilk bölümüne uymayıp kardeşini öldürttü ama diğer­lerini harfiyen yerine getirdi. Askerlerin ücretlerini yüzde 50 artırıp bunları karşılamak için veraset vergilerini yükseltti, sonra herkesi Roma vatandaşlı­ğına alarak vergi tabanını artırdı ve nihayet sıra “tağşiş” silahına geldi. 100 yıl önce denarius adı verilen sikkelerin yüzde 95’i gü­müştü. Caracalla 217’de bunun gümüş içeriğini yüzde 50’ye ka­dar düşürdü.

    Caracalla öldürüldü ama fi­kirleri yüzyıl boyunca iktidarda kaldı. Üstelik sadece gümüş sik­ke değildi tağşişe kurban giden; her zaman daha sağlam bir pa­ra olarak görülen altın sikkele­rin de (aureus) değeri azaltıldı. İmparatorluk, 258-275 arası­nı içsavaş ve yabancı işgalleriy­le geçirdi. Çare hep sikkedeydi: 268’de denarius’ta sadece yüzde 0.5 gümüş kalmıştı. Çoğu yer­de fiyatlar yüzde 1000 oranın­da yükseldi. Roma ordusunda görev alan “barbarlar” bile maaş olarak gümüş sikke kabul etmi­yor, sadece altın istiyorlardı.

    Nihayet öyle bir an geldi ki İmparator Diocletianus 294’te gümüş sikkeyi terketti (zaten bu sikke artık hızla gümüşe batırı­lıp çıkartılan bir bakır sikke­ye dönüşmüştü). Yeni bir para çıkardı piyasaya: Bir argenteus, eski 50 denarius’a bedeldi. Ama aradan daha on yıl geçmeden, bu yeni paranın değeri yarı yarı­ya düşmüştü.

    kubilay - marko polo
    Kubilay Han ve Marco Polo
    Marco Polo, Çin İmparatoru Kubilay Han’ın huzurunda, onun hazinelerinden bir parça alabilmek için kesesini açmış. 15. yüzyılda yazılmış Livre des Merveilles du Monde’dan (Bibliothèque Nationale, Paris).

    3. yüzyılda Romalı yöneti­ciler, her tağşişten sonra fiyat­ların yükseldiğini fark ettiler. Bu enflasyon özgür Romalıla­rın özgürlüğünü yok etti. Örne­ğin decurion denilen kesimi ele alalım. Bunlar taşra kentlerinin eşrafı, küçük ve orta ölçekli top­rak sahipleriydiler. Kentlerin yönetiminde görev alır, arenalar ve hamamlar yaptırır, yolları ta­mir ettirir, kente su kaynakları getirirlerdi. 3. yüzyılda bunlara bölgelerindeki vergiyi toplama görevi verildi. Oysa enflasyonist ortamda bu vergileri toplamak mümkün değildi. Üstelik devlet, vergiyi altın külçesi ola­rak istiyor­du; yani ken­di çıkardığı altın sikke­ye kendisi bi­le güvenmiyor­du. Bunun üzerine decurion’lara toplayamadıkları vergiyi kendi ceplerinden ödemeleri şart ko­şuldu! Bu ilginç teşvik yönte­mi, decurion’ların kaçıp başka yerlerde toprağa bağlı köleye dönüşmelerine neden oldu. Ba­zı tarihçiler bunu feodalizmin başlangıç noktalarından biri sa­yarlar.

    04-Augustus_denarius_MS19
    Augustus dönemindeki gümüş sikke denarius (MS 19).

    Kargaşa Doğu Roma İmpa­ratorluğu’nun kurucusu Kons­tantin’in reformuna ve solidus adını verdiği “som altın” sikke­ye kadar devam etti. Konstan­tin bunu bir gayrimenkul, bir de sermaye vergisi koyarak, bun­ların altınla ödenmesini talep ederek ve eski pagan tapınak­lardaki değerli madenlere el koyarak uygulayabildi. Böylece yarattığı altın sikke soluk alarak dolaşımda kalmaya de­vam etti.

    Eski Çin’de kağıt para enflasyonu

    Marco Polo, 13. yüzyıl sonunda Çin’e yaptığı yol­culukta birçok mu­cizenin yanısıra kağıt parayla da karşılaştı. Şöyle yazdı: “(Çin İmparatoru Kubilay Han’ın) darphanesi öyle bir işliyor ki sanki Büyük Han simya sanatı­nı çözmüş”. Bu darphanede dut ağacı kabuğundan kağıt yapılı­yor, farklı değerleri yansıtacak şekilde farklı boyutlarda kesili­yordu. Sonra memurlar kağıtla­rın üzerine isimlerini yazıp Bü­yük Han’ın mührüyle damgalı­yorlardı. Marco Polo “Bu kağıt para, altın veya gümüşten sikke kesermiş gibi gayet resmî bir şekilde yapılıyor. Para sahici…” diyordu. Haklıydı çünkü bu ka­ğıtlar Çin’in her yerinde kabul görüyor, bütün alışverişlerde kullanılıyordu.

    Çinliler bakır kaynakların­daki kıtlık nedeniyle kağıt para­yı çok daha eskiden, 9. yüzyıl­da geliştirmişlerdi. Ancak bunu yaygın şekilde ilk deneyen Yuan hanedanı (1271-1368 arasında Kubilay Han’ın kurduğu Mo­ğol hanedanı) olmuştu. Bu işte aşırıya kaçan, altın ve gümüşü piyasadan çeken Yuan iktidarı, enflasyonla karşı karşıya kal­mıştı. Belki bir köylü isyanı ne­deniyle devrilmesinde bunun da payı vardı.

    Yerine gelen Ming hanedanı (1368-1644), tekrar kağıt paraya başvurdu. İlk Ming İmparatoru Zhu Yuangzang (Cu Yüenzeng) “hazine kağıdı kontrol dairesi” diye çevirebileceğimiz bir kuru­mun temelini attı. 1375’te ilk ka­ğıt paralar çıkarıldı. Önemli olan Ming İmparatorluğu’nun dut ağacından yapılan A4 büyüklü­ğündeki bu kağıt paranın daima bakır sikkelerle değiştirilebile­ceğini garanti etmesiydi. Para­nın üzerinde değerini taşıdığı kadar bakır sikkeyi gösteren bir resim bulunuyordu. Ama Ming imparatorluğu, paraya ihtiyaç duyduğunda bu kağıtlardan çı­karmanın kolaylığına kapılma­dan edemedi. Böylece Ming pa­rasının değeri 15 yıl içinde baş­langıçta temsil ettiği 1000 bakır sikkeden 250 bakır sikkeye ka­dar düştü. Ülke enflasyon dön­güsünün içine düştü.

    2000’lerde İngiltere Merkez Bankası başkanı olan Mervyn King, bu başarısızlığı şöyle an­latıyor: “Çinlilerin bir merkez bankaları yoktu, ayrıca aşırı ka­ğıt para çıkarmışlardı. Prensip­te çıkardıkları kağıt para, bakır sikkeye dayanıyordu; ama ara­daki bağ koptu. İnsanlar bu ba­ğın koptuğunu anlar anlamaz, ellerindeki kağıdın gerçekte kaç sikke ettiği sorusuyla karşılaştı­lar ve satın alma gücü anlamın­da bu değer gittikçe düştü”.

    Ne kadar altın, o kadar banknot

    Ticaret geniş bir coğrafyaya ya­yıldıkça, ödemelerin sikkeyle yapılmasının yarattığı zorluklar, Avrupa’da da kağıt paranın yay­gınlaşmasını sağladı. Banknot kelimesi, İngiltere Bankası’nın (kuruluşu 1694) çıkardığı “no­t”lar için kullanılan bir terimdi. Ama bu kağıtlar altına dayalıy­dı; altın her ülkede değere sahip “esas” para olarak görülüyor­du. Zaten herkes istediği anda elindeki “banknot”ları bankaya götürüp altına çevirme hakkına sahipti.

    09- Assignat larçnç gÅmÅsle altçnla deßiütiren kîylÅ
    Assignat satıp altın alanlar
    Jean-Baptiste Lesueur’un tablosunda Assignat banknotlarını satan bir köylü (1796). Tablonun arkasında “köylüler ürünlerini çok pahalıya Assignat karşılığında satıyor, sonra şehre inip bunları gümüş veya altınla değiştiriyordu” deniliyor. (Paris Carnavalet Müzesi)

    Fransız Devrimi sırasın­da 1790’da devrim hüküme­tinin “assignat” adını verdiği bir banknotu piyasa sürmesiy­le başlayan kriz bir devalüas­yon-enflasyon döngüsüne yol açtı. 1790’da devrim hüküme­ti, el koyduğu kilise mülkleri­ne dayanarak 400 milyon altın livre değerinde assignat çıkar­dı. Ancak matbaanın kolaylığı­na kapılmadan edemedi. 1795’te piyasadaki assignat miktarı 20 milyar altın livre’e ulaşmıştı. Enflasyon kontrolden çıkma­ya başlayınca, devlet Haziran 1793-Aralık 1794 arasında tahıl gibi bazı temel mallara narh ko­yarak fiyat artışını engelleme­ye çalıştı. Bu önlem, çiftçilerin ürünlerini satmayı reddetmesi­ne, ciddi bir gıda kıtlığının pat­lak vermesine yol açtı. Assignat krizi ancak Napoléon Bonapar­te’ın Fransa’da iktidarı ele aldık­tan sonra madeni paraya (gü­müş ve altına) dayalı bir sistem ve modern Fransa Bankası’nı kurarak güveni yeniden sağla­masıyla duruldu.

    Fransa’nın 1797’de İngilte­re kıyılarına yaptığı işgal dene­mesi, İngiliz halkının İngiltere Bankası’na koşup banknotla­rını altına çevirmesine yolaçtı. Bankanın 6 milyon pound de­ğerindeki altın rezervi, çok kısa sürede 2 milyon pound’a indi. Sonunda hükümet altına yasak getirdi: Artık banknotlar altına çevrilmeyecekti. Elbette altının fiyatı arttı, Pound’un değeri düş­tü. Uzun tartışmalardan sonra İngiltere ancak 1821’de yeniden altın standardına geçerek yeni altın sikkeler bastı.

    Ünlü İngiliz iktisatçı David Ricardo’nun tam bu sırada yaz­dığı ilk yazısı “Külçenin Yüksek Fiyatı” başlığını taşıyordu. Ri­cardo şöyle demişti: “Altın gü­nümüzde hem pratikte hem de halkın gözünde, servetin esas ölçüsü hâline gelmiştir.” Ricar­do’nun bu sözleri, sonraki yüz­yılda yerleşecek altın standar­dının bir özeti gibiydi. Herkes artık anlamıştı ki altın, fiyat is­tikrarını sağlayacak bir çıpaydı.

    Sistem, bir ülkenin para ar­zını düzenlemeyi insanların elinden almış, bir madene bağla­mıştı. Bu düzen kör topal 1971’e kadar sürecekti. Elbette çok sı­kışıldığında, özellikle savaş za­manlarında altına çevrilemeyen, “karşılıksız” para çıkarıldığı olu­yordu. Örneğin Osmanlı Devle­ti 1876’da borçlarını ödeyemez duruma düştüğü, Sırp isyanı ve Osmanlı-Rus savaşı başladığın­da, altına çevrilemeyen bir para çıkarmış, bu “kaime”lerin değeri hemen düşmüş, birkaç yıl sonra piyasadan kaldırılmıştı.

    Almanya’da el arabası yılı

    Yukarıda eski İngiltere Ban­kası başkanı Mervyn King’in 1400’lerde Çin’deki kağıt para fazlalalığının nedenlerini sı­ralarken “O zamanlar merkez bankası yoktu” dediğinden söz etmiştik. Oysa bir merkez ban­kasına sahip olmak, 600 yıl son­ra Almanya, Avusturya ve Ma­caristan’ı hiperenflasyon felake­tinden korumaya yetmedi.

    1. Dünya Savaşı başladı­ğında Alman Merkez Bankası Reichsbank’ın başında dünya tarihinin en başarısız (veya en talihsiz?) başkanı olarak anı­lan Rudolf Havenstein bulunu­yordu. Savaşın başladığı 1914’e kadar Alman markı (“gold­mark”) çok güvenilir bir paray­dı. Finans dilinde “Mark gleich Mark” (Mark Mark’tır) diye bir deyiş vardı; ne olursa olsun Al­man parasının sapasağlam ve aynı değerde kalacağını ifade ediyordu. Reichsbank’ın ku­rulduğu 1876’da kabul edilen bir yasayla, piyasadaki Mark miktarının üçte biri sıkı sıkıya altın rezervlerine bağlanmış­tı. Ancak savaş çıkar çıkmaz, hatta tam üç gün sonra, hükü­met bu yasayı değiştirerek pi­yasaya sürülecek para mikta­rını serbest bıraktı. Hükümet, savaşı vergiyle değil tamamen iç borçlanmayla, savaş bonoları çıkartarak finanse etmeye ka­rar vermişti. Böylece darpha­ne çalışmaya başladı, piyasada­ki kağıt para miktarı 1913’te 2 milyar marktan 1919’da 45 mil­yar marka yükselerek enflasyo­nun fitilini yaktı.

    Ekran Resmi 2023-01-30 12.11.38
    El arabası yılı
    Bu ünlü fotoğraf markın değersizleşmesinin simgesi oldu. 1924 yılına “el arabası yılı” adı verildi.

    1918 sonundan itibaren iki üç yıl içinde Almanya’nın fela­ketleri saymakla bitmez: Savaş yenilgiyle bitti, monarşi tepe taklak oldu, ciddi bir toprak ve nüfus kaybı yaşandı, batıda­ki Ren bölgesi kazanan ülkeler (İngiltere, ABD, Fransa, Belçi­ka) tarafından işgal edildi, sos­yalist bir devrim kanla bastırıl­dı. Üstelik Versailles Antlaş­ması, Almanya’yı yaklaşık 6.6 milyar İngiliz sterlini tutarın­da bir savaş tazminatı ödemeye mahkum etti. Bunu her yıl 100 milyon sterlinlik tutarlar hâ­linde ödeyecekti.

    13- Hiperenflasyon Almanya-1
    Paralardan kule yapıp oynayan çocuklar.

    Bütün bunlar Alman İm­paratorluğu’nun yerine kuru­lan Weimar Cumhuriyeti’nde o çok güvenilir markın dolar, frank, İsviçre frangı ve sterlin karşısında sürekli değer kay­betmesine yol açtı. Bu değer kaybını basit bir şekilde şöyle özetleyebiliriz: Şubat 1922’de 1 dolar 160 Alman Markı edi­yordu. Kasım 1923’te ise aynı dolar tam 4.200.000.000.000 Mark (4 trilyon 200 milyar Mark) değerindeydi.

    20- Alman esnafç ve banknotlar
    Paran mı var derdin var
    Hiperenflasyon yıllarında Alman esnaf için gün boyu topladığı banknotları koyacak yer bulmak bir sorun hâline gelmişti.

    Arka arkaya 9 sıfır

    Enflasyon ilk hızlanmaya baş­ladığında, Almanya Dışişle­ri Bakanı Dr. Walter Rathe­nau (1922’de sağcı militanlarca öldürülecekti) şöyle yazmıştı: “Devlet adamlarının ve finans­çıların çoğu masalarında oturup önlerindeki kağıtlara (…) arka arkaya sıfır yazıyorlar, dokuz sı­fır da bir milyar ediyor. Bir mil­yar dile kolay, ama kim hayal edebilir bir milyarı? Bir orman­da bir milyar yaprak var mıdır? Bir otlakta bir milyar ot? Tier­garten Parkını temizlesek ve yerine buğday eksek, kaç sap çı­kar? İki milyar!”

    Alman felsefe geleneğine sadık Dr. Rathenau böyle derin derin düşünürken bir yandan da darphane sürekli mark ba­sıyordu. Savaş tazminatının ilk taksidi, İngiliz bankalarından alınan borçla ödendi. Ağustos 1921’de Reichsbank Başkanı Havenstein, sağ kolu Mannhe­imer’ı döviz alması için Lond­ra’ya yolladı. Maksat ikinci tak­sidi ödeyecek parayı bulmaktı. Mannheimer’ın elinde istediği kadar Alman markı vardı (na­sılsa basılıyordu), Londra’da sterlin, frank, dolar toplama­ya başladı. Doğal olarak bu ha­reket, markın yıldırım hızıyla değer kaybetmesini sağlayan yeni bir perde açtı.

    O günden sonra Almanlar her fiyat artışında, suçu Müt­tefik Savaş Tazminatı Komis­yonu’na (İngiliz, Fransız, Bel­çikalı, İtalyanların kurduğu tazminatı toplamakla görevli kurum) atmaya başladı. Ko­misyon Cenevre’de, Paris’te, Berlin’de ne zaman toplansa, Almanya’da fiyatlar fırlıyor, mark tepetaklak aşağı doğru gidiyordu. 1922 yazında ko­misyonun bir Berlin ziyaretin­de Alman hükümeti herhalde durumu anlamalarını sağla­mak için komisyon üyelerine altı haftalık harcırahlarını 20 marklık banknotlarla ödemiş, bunun için tren istasyonuna ellerinde büyük çöp kutularıy­la yedi ofisboy göndermişti. Ertesi yıl, el arabalarıyla para taşımak alışılmış bir görüntü hâline gelecekti.

    Enflasyondan hiperenflasyona geçiş 1921’de hızlandı. Temmuz 1921’de Almanya’da resmî gıda fiyatları yüzde 505 artmıştı. Yumurta fiyatların­daki artış 180 katı bulmuş­tu örneğin. Temmuz 1922’de fiyatlar artık her ay yüzde 50 artıyordu (daha sonra ikti­satçılar bu aylık artış oranını ‘hiperenflasyon’ tanımı için bir kriter kabul edecekti). Nihayet 1923’de fiyatlar ar­tık birkaç saatte bir artmaya başlamıştı. Etiketler bu kadar hızla değişemeyeceğinden, dükkan sahipleri ve müşte­riler her mal grubu için bir endeks veya çarpan kullana­rak “geçerli” fiyatı bulmaya çalışıyordu. Her gün gazete­lerde bu çarpanlar listeleni­yordu: Taksi ücreti: Olağan fiyat çarpı 600.000. Doktor muayene ücreti: Olağan fiyat çarpı 80.000… Bir dükkanda en basit alışverişte bile üç-dört dakika hesaplama yap­mak gerekiyordu, ardından da kağıt paraları saymak için birkaç dakika daha.

    En iyi yatırım ikinci el piyano

    Aynı kaderi paylaşan Avus­turya’da ev kadını Anna Ei­senmenger’in 1918-1924 yıllarını ele alan anı kitabı Blockade, insanların hipe­renflasyon karşısında neler yaşadığını gösteren bir bel­geydi. Bir subayın dul eşi olan Anna’nın savaşta kör olmuş bir oğlu, bacakları ke­silmiş bir damadı, veremli bir kızı, aç bir torunu vardı. Bu aileyi doyurmak için ister istemez “Schleichhändler”e (karaborsacılara) başvurmak zorundaydı. Birikimini savaş bonolarına yatırmış olan An­na, bankaya gittiği bir gün şu satırları yazmıştı:

    “Tam da şu anda yapılacak en iyi yatırımın ne olduğu­nu çok iyi bilen insanlar her yerde karşınıza çıkıyor! Bana her zaman tavsiyede bulunan banka görevlisini görmeye gittim. ‘Eh ben size dememiş miydim?’ dedi. ‘Ben söyledi­ğimde İsviçre Frangı almış olsaydınız, şimdi servetini­zin dörtte üçünü kaybetme­miş olurdunuz!’ Ben dehşetle ‘Kaybetmek mi!’ diye haykır­dım. ‘Ama ben devlet tahvi­li almıştım: Daha güvenli ne olabilir ki?’ Bankacı ‘Sevgi­li hanımefendi’ dedi. ‘Size bu tahvilleri garanti eden devlet nerede? Öldü gitti.’”

    Avusturyalılar ve Macar­ların yaşadıkları, Almanya’da aynen tekrarlanıyordu. Ame­rikalı kadın yazar Pearl S. Buck’ın Erna von Pustau adlı bir Alman kadınıyla yaptığı konuşmalardan oluşan kitabı Alman Halkı Üzerine Sohbet, 1914-1933 buna benzer anı­larla doluydu. Erna von Pus­tau’nun babası, Hamburg’da bir balıkçı dükkanının sahi­biydi. “O dönemde hep ‘dolar yine yükseliyor’ derdik” diye anlatıyordu Erna. “Aslında dolar yükselmiyordu, mark düşüyordu. Ama göremiyor­duk bunu, çünkü rakamla­ra baktığınızda durmadan hareket ederek yukarı giden dolardı, ardından da fiyat­lar. Kendi paramızın değeri­nin düştüğünü farkedemiyor­duk…”

    21- etiketler ve kaßçt paralar
    Almanya’da 1920’lerde durmadan değişen etiketler ve kağıt paralar.

    Erna von Pustau’nun an­lattığına göre, hiperenflasyon hızlanırken, yerel topluluk­lar kendi paralarını basma­ya başladılar, bazıları patates veya arpa gibi mallara daya­lıydı. Ayakkabı fabrikala­rı çalışanlarına ücret yerine ayakkabı bonoları veriyordu, bunlarla kasaptan et fırından ekmek alınabiliyordu.

    Rote_Ruhrarmee_1920
    Ruhr Kızılordusu
    Almanya Komünist Partisi’ne üye sol görüşlü Alman işçilerden oluşan Ruhr Kızılordusu mensubu milisler, Dortmund, 1920. Ruhr Kızılordusu, 1920-1922 yılları arasında 35.000 siyasi cinayetin sorumlusuydu. 2 Nisan 1920’de hükümet birlikleri de onlara binlerce kayıp verdirmişti.

    Barcelona’da yayımla­nan La Veu de Catalunya ga­zetesinin muhabiri Eugeni Xummar, 1922 sonbaharın­da geldiği Berlin’i şöyle anla­tıyordu: “Tramvay bileti, et, tiyatro bileti, gazete, berber, şeker ve sosis fiyatı her hafta yükseliyor. Hiç kimse elinde­ki paranın ne kadar yetece­ğini bilmiyor, insanlar korku içinde durmadan yiyor, içi­yor, satın alıyor, satıyorlar. Berlin’de herkesin dilinde hep aynı sözler: Dolar, mark, fiyatlar… Allah aşkına durun artık!”

    Tabii kazananlar da var­dı, bunların başında ihracat yapan büyük sanayiciler ve büyük toprak sahipleri geli­yordu. Savaş sırasında pilot­luk yapmış olan Hans-Georg von der Osten (sonradan Gö­ring’in emir subayı olacak­tı), Şubat 1922’de bankacı bir dostundan aldığı borçla Po­meranya’daki malikanesinin yanındaki araziyi 4 milyon marka (o sırada 4 bin 500 sterlin) almış, sonbaharda patates tarlalarından birinin hasadıyla borcunu kapatmış, 8 milyon marka (o sırada 5 bin dolar) 100 ton mısır al­mıştı. Bir hafta sonra mısı­rı daha teslim almadan aynı satıcıya iki misli fiyatla geri satmış, parmağını kaldırma­dan 8 milyon mark kazanmış­tı. Bu parayı da elinde tutup değerini kaybetmesini bekle­memiş, konağının bütün eş­yalarını değiştirmiş, üç tüfek, altı takım elbise ve üç çift ayakkabı almıştı…

    Paranın değeri düştükçe artık insanlar markı bir an bile ellerinde tutmak istemi­yordu. Dükkanların önünde kuyruk oluşuyor, esnaf stok­larını hangi fiyata yenileye­ceğini bilmediği için satış yapmak istemiyor, sattıkları­na kota koyuyordu. O günler­de müzikle ilgisi bile olmayan evlerde sıra sıra kuyruklu pi­yanolar görmek mümkündü: Kuyruklu piyano, iyi bir yatı­rım aracıydı.

    İşler iyice sarpa sarmadan önce Almanya bir turist akı­nı yaşadı. Kanada’da Toronto Daily Star gazetesi için çalı­şan genç Ernest Hemingway eşiyle birlikte Fransa’dan Al­manya’ya geçti. “Kehl’de tren istasyonunda 10 frankla 670 mark aldık. Bu parayla bütün gün alışveriş ettik, yine de ge­riye 120 markımız kaldı. Yaşlı bir kadından beş elma alıp 50 mark verdim, geriye 38 mark aldım. İyi giyimli yaşlı bir be­yefendi şapkasını çıkarıp ya­nımıza yanaştı. ‘Elmayı kaça aldınız acaba?’ diye sordu. 12 mark deyince başını salladı: ‘Ödeyemem; çok fazla’ diye­rek uzaklaştı. Keşke ona bir­kaç elma verseydim!”

    Bir sinema biletine bir öbek kömür

    Hiperenflasyonun sonuna doğru artık kağıt para kulla­nılmaz oldu, takas (barter) ekonomisi yaygınlaştı. Dam­lardan kurşun, arabalardan benzin çalınıyordu. Bir si­nema bileti, bir öbek kömür ediyordu. Bir şişe parafinle bir gömlek, bu gömlekle bir aileyi doyuracak patates alı­nıyordu.

    Yabancı paralar, özellikle sterlin ve dolar en çok aranan varlıkların başında geliyor­du. 1923’te von der Osten, bir dolarlık banknotla altı arka­daşını Berlin’de lokantaya davet etmiş, ardından birkaç gece kulübü dolaşmış, yine de cebinde birkaç sent kalmış­tı. Berlin’de çok zor durumda kalan Amerikalı turistlerden söz ediliyordu; çünkü kimse­de beş dolar edecek kadar çok mark yoktu.

    Güveni yıkan son felaket, Fransa’nın savaş tazminatı ödenmediği için Ocak 1923’te 100 bin askeriyle Alman­ya’nın Ruhr bölgesini işgal etmesi oldu. İngiltere ve ABD bu hareketin tazminat öden­mesini kolaylaştırmak yerine zorlaştıracağını söyleyerek uyardılar ama Fransa’daki inanca göre Almanlar dünya­yı aldatıyordu, ekonomi as­lında tıkırındaydı. Gerçekten de bir başka açıdan bakıldı­ğında enflasyonist ekonomi politikası işsizliği düşürmüş, ihracatı artırmıştı. Buna kar­şılık paralarının istikrarı­na öncelik veren İngiltere ve ABD’de işsizlik yüksek boyut­taydı.

    Kömür madenlerinin, de­mir çelik fabrikalarının bu­lunduğu Almanya’nın endüst­riyel kalbi Ruhr bölgesinin işgali ülkeye yeni bir darbe indirdi. Fransızlar madenle­re ve kömüre el koydular. Ar­tık Almanya enerji kaynağını başka ülkelerden sağlamak, bunun için çok ihtiyaç duy­duğu yabancı para rezervle­rini eritmek zorundaydı. Bir yandan da Ruhr vadisinde Fransızlara karşı “Ruhrkam­pf” (Ruhr savaşı) denilen bir pasif direniş başladı, üretim beşte birine kadar düştü.

    Bild 102-00769
    İşgal ve reaksiyon
    Fransızlar Ruhr bölgesini işgal ediyor, Ocak 1923.

    Fransızlar nasıl Almanla­rın “numara yaptığına” ina­nıyorsa, Almanlar da onların kötü niyetinden kuşkulanı­yordu. Ruhr işgal edildiğin­de Hildesheimer Allgemeine gazetesi “Düşman aramız­da” diye yazmıştı. “Kanımı­zı emmek ve bir ulus olarak varlığımızı yok etmek üzere Alman ekonomisinin kalbine girdi.” Bir yıl önce çıkarılan 10 bin marklık banknota “vampir parası” adı takılmıştı, “iç” ve “dış” düşmanların kanlarını emdiğine inanıyordu Almanlar.

    27- Ruhr iügali propaganda broüÅrÅ
    Alman propaganda posterinde “Ellerinizi Ruhr bölgesinden çekin” deniyor.

    Evet, Reichsbank sürekli para pompalıyordu ama markın düşüşünün tek nedeni bu değildi. Asıl belirleyici rol oynayan beklentiler olmuştu. Savaş tazminatları da tek başına bir neden değildi; tazminatın miktarından çok yapılan sonu gelmez müzakereler, bir türlü anlaşmaya varılamaması, bütün bu belirsizlik, korku atmosferini körüklüyordu. Bu ortam ülkenin ekonomik geleceğine ve marka olan inancı yok etmişti. Durumu düzeltmek için tek yol, her şeye yeniden başlamaktı.

    Nitekim öyle oldu: Rentenmark adıyla yeni bir para yaratıldı. Bu da hemen pula dönmesin diye bir çıpaya bağlandı. Çıpa, 1913 değerleriyle Almanya’nın 3.2 milyar goldmark ettiği hesaplanan emlakıydı (tarım ve sanayi için kullanılan arazi). Böylece 3.2 milyar rentenmark değerinde yeni banknotlar çıkarıldı. 1 rentenmark 1 trilyon eski mark ve 4.2 ABD doları değerindeydi. Ardından iki şey daha oldu: Devamlı para basan Reichsbank başkanı Havenstein, 20 Kasım 1923’te öldü. Ardından savaş tazminatları konusunda 16 Ağustos 1924’te Dawes planı yürürlüğe girdi. Bu anlaşmaya göre bir yıl sonra Fransızlar Ruhr bölgesini boşalttılar, JP Morgan önderliğinde bir Amerikan bankalar konsorsiyumu Almanya’ya 200 milyon dolarlık ABD Hazinesi garantili borç sağladı. Bir geçiş parası olan rentenmarka ülke içinde ve dışında güven oluşması, Almanya’yı bu korkunç hiperenflasyon uçurumundan kurtardı.

    31- Versailles Antlaümasç protestosu Berlin 1932
    Naziler’in sahneye çıkışı
    Nazilerin iktidara gelişinden bir yıl önce 1932’de Berlin’de Versailles Antlaşması’na karşı yapılan protesto, Alman halkının savaş ve sonrasında yaşadığı travmaları yansıtıyordu.

    Üç yıl süren bu dönem Alman halkının hafızasında öyle yer etti ki bu sarmala bir daha girmemek için adeta yemin ettiler. Daha yakın tarihlerde Yugoslavya’da (1992-1994), Zimbabve’de (2007’den günümüze), Venezuela’da (2017’den günümüze) görülen hiperenflasyon için, “sıradışı koşullar” ve/ veya “marjinal ülkeler” deyip geçmek kolay. Ancak enflasyonun sadece Türkiye’de değil bütün dünyada günün konusu hâline geldiği bugünler, 100 yıl önce Avrupa’nın ortasında bir halkın hiperenflasyon kıskacında nasıl çırpındığını, hangi refleksleri gösterdiğini, yöne- ticilerin nasıl körleşebildiğini hatırlamanın tam zamanı.


    Kriz hâlleri ve tanımları

    Stagflasyon = Enflasyon + Sıfır (ya da 0 dolayında) büyüme
    Resesyon = 2 çeyrek üst üste küçülme
    Slumpflasyon = Yüksek enflasyon + Küçülme
    Depresyon = Artan işsizlik + Süregiden küçülme
    Deflasyon = Fiyatların sürekli düşmesi + Küçülme

    Kötülük sıralaması
    (En kötüden daha az kötüye doğru)
    1. Depresyon
    2. Slumpflasyon
    3. Deflasyon
    4. Resesyon
    5. Stagflasyon

    Düzeyine göre enflasyon sıralaması

    Enflasyon: Fiyatlar genel düzeyinin sürekli olarak artması.
    Normal enflasyon: Gelişmiş ekonomiler için %2-3, gelişme yolundaki ekonomiler için %5- 6’ya kadar enflasyon normal enflasyon düzeyi olarak kabul edilir.
    Normalin üzerinde enflasyon: Normal enflasyon düzeyi olarak kabul edilen düzeyin üstü.
    Yüksek enflasyon: İki haneli enflasyon.

  • Kötü günleri atlattık, sırada daha kötü günler var

    Kötü günleri atlattık, sırada daha kötü günler var

    Hem Türkiye’de hem de dünyada ekonomiler zor bir yılı geride bıraktı. Merkez bankaları son 40 yılın zirvesini gören enflasyon oranlarını kontrol altına alabilmek için uzun yıllardır görülmemiş faiz artırımlarına gitti, en güçlü şirketlerde bile işten çıkarmalar başladı. Türkiye’de ise Eylül 2021’den beri faizler düşürülürken enflasyon yükseliyor; cari açık büyüyor.

    Arkada bıraktığımız 2022 yılı, dünya ekonomisi için sert bir yıl oldu. Bütün dünyada enflasyon yükseldi, büyüme düştü; bazı ülkeler bütçe açığı verirken, diğerlerinde cari açık yükseldi. Batı ülkelerinde son 40 yılın zirvesini gören enflasyon verilerinin ardından merkez bankaları da uzun süredir görülmemiş oranda faiz artırımlarına gitti. Şubat ayında Bank of England’la başlayan faiz artışları, Mart’ta ABD Merkez Bankası ve Haziran’da Avrupa Merkez Bankası ile devam etti. Bir önceki yılın sonundan beri yükselen enerji fiyatları ise Rusya-Ukrayna Savaşı’yla birlikte özellikle Avrupa’da rekordan rekora koştu. Öyle ki kapatılması planlanan nükleer santraller, yeniden yükselen kömür kullanma oranları tekrar gündemi meşgul etmeye başladı. Alınan önlemler enflasyon ve enerji krizi riskini henüz tamamen bertaraf etmiş olmasa da enerji fiyatları şimdilik savaş öncesi düzeye geri dönmüş, faiz artırımları ise hız kesmiş gibi görünüyor. Fakat uzmanlar Rusya’nın gaz arzını tamamen durdurabileceğini, faiz artışlarının ise küresel ekonomiyi resesyona sokabileceği konusunda uyarılarına devam ediyor.

    döviz
    Kasım 2021’de Türk Lirası, tarihinin en sert değer kayıplarından birini yaşadı.

    Bütün bunlar olurken, Türkiye’de ise dünyanın geri kalanına ve ekonomi biliminin kaidelerine zıt bir “ekonomi deneyi” yürütüldü. İlk kez 1994 yılında Hazine iç borçlanma ihalelerini iptal ederek test ettiğimiz ve bedelini 1994 kriziyle ödediğimiz “Faiz neden, enflasyon sonuçtur” tezi, 2021 Eylül’ünden beri ekonomistlerin tüm uyarılarına rağmen bir kez daha deneniyor. Süreç Eylül 2021’de Merkez Bankası’nın politika faizini %19’dan 18’e indirmesiyle başladı. Ocak ayından Haziran’a kadar %14 seviyesinde sabit tutulan politika faizi, Ağustos ayı Para Politikası Kurulu toplantısında sürpriz bir şekilde 100 baz puan düşürülerek %13’e indirildi. Eylül’de 100 baz puan daha düşürülerek %12’ye, Ekim ve Kasım’da ise 150’şer baz puanlık indirimlerle %9 seviyesine çekildi. Böylece TCMB politika faizi 2020’den beri ilk kez tek haneli rakamlara indi.

    Başta durum beklendiği gibi gidiyordu. Aynen 1994’te oldu­ğu gibi kur fırlamış, enflasyonu da beraberinde yukarı çekmişti. Yıla 7.42 seviyesinden başlayan Dolar/TL kuru, 18.40 seviyele­rine çıkarak tarihî rekorlarını altüst ediyordu. Ancak Cum­hurbaşkanı Erdoğan’ın Kur Ko­rumalı Mevduat Hesabı’nı açık­lamasıyla durum bir anda ter­sine döndü. O gün 18’in üzerini gören Dolar/TL, bir anda 13’ün altına indi, 20.79 TL’ye kadar yükselmiş olan Euro, 15’lere çe­kildi; 1000 TL’den işlem göre gram altın ise 770 TL’ye kadar indi. Böylece döviz kuru ve altı­nın TL karşısındaki değer kay­bı, %33’ü geçti. Bu, o dönemde ekonomistlerin vurguladığı gibi, adına faiz demeden “örtülü bir faiz” uygulamaktı. Ancak yılın geri kalanında döviz kurlarında artışın (kimilerine göre kurlara bir müdahale nedeniyle) bek­lenen hızda gerçekleşmemesi, yılın sonlarına doğru KKM’den çıkışları hızlandırdı. Zira do­ların 18 eşiğini geçtiği Ağus­tos’tan bu yana kur, “şaşırtıcı şekilde” sabit bir seyir izlemişti.

    Fdo8XmkXEAELwbV
    Can yakan fiyat artışları
    Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün küresel gıda fiyatları göstergesi 2022’de %1 geriledi. Türkiye’de ise 2022’de gıda enflasyonu %77 arttı (üstte). Esnaflık yapan Ahmet Çakmak, 2001 krizi sırasında Başbakanlık binasının merdivenlerinden dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in önüne yazarkasa fırlatarak Türk siyaset tarihinin sembollerinden biri olmuştu (altta).
    2001

    Üstelik ekonomistler, “Dü­şük faiz sebep, enflasyon sonuç­tur” diye ısrar ededursun, geçen ay açıklanan 12 aylık enflasyon da %84.39’dan %64.27’ye geri­lemişti. Kağıt üzerinde bakı­lırsa bütün bunlar, Türkiye’nin “ekonomi deneyi”nin başarılı olduğuna dair ikna edici olabi­lirdi. Öte yandan insanlar paza­ra gidiyor, toplu taşıma araçları­nı kullanıyor, çocuklarının okul paralarını ödüyor, ev alıp-satı­yorlardı. Üstelik ekonomistler, “Dü­şük faiz sebep, enflasyon sonuç­tur” diye ısrar ededursun, geçen ay açıklanan 12 aylık enflasyon da %84.39’dan %64.27’ye geri­lemişti. Kağıt üzerinde bakı­lırsa bütün bunlar, Türkiye’nin “ekonomi deneyi”nin başarılı olduğuna dair ikna edici olabi­lirdi. Öte yandan insanlar paza­ra gidiyor, toplu taşıma araçları­nı kullanıyor, çocuklarının okul paralarını ödüyor, ev alıp-satı­yorlardı. Zincir marketlerin ye­dikleri onca azara rağmen gıda fiyatlarının nasıl yükseldiğini; konut desteklerine rağmen kiralık ev bulmanın nasıl zorlaştığını; getirilen limitlere rağmen okul fiyatlarının hangi seviyelere çıktığını kendi gözleriyle görüyolar; hala da görüyorlar.

    Pek nasıl oldu da rekor seviyelere yükselen enf­lasyonun düştüğünü gösteri­yor? Nedenler çeşitli… Önce­likle “baz etkisi”nden bahset­mek gerek. Bir önceki dönemde yüklü bir fiyat artışı olduysa, bu dönemde daha makul bir rakam devreye girdiğinde enflasyonun mekanik olarak düşmesine “baz etkisi” deniyor. Kasım ayında %85 olan 2022 enflasyonunun, Aralık ayında beklentilerin al­tında aylık %1.2 artış göster­mesi, ortalamaya vurulduğun­da yıllık enflasyona %64 olarak yansımıştı. Ancak bu fiyatlarda bir düşüşe değil, yalnızca daha yavaş bir artışa işaret ediyordu.

    Ayrıca kendi sepetleriyle, TÜFE hesaplaması için kul­landığı veri setini açıklama­yan TÜİK’in hesaplamaların­dan farklı rakamlara ulaşan­lar da vardı. Örneğin bağımsız akademisyenlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre Aralık ayı enflas­yonu %5.18’di. Buna göre yıllık enflasyon da %65 değil, %137.55 çıkıyordu.

    1974-80 petrol krizi
    10 Ağustos 1970 kararları kapsamında ekonomik istikrar kararları uygulamaya geçilmiş ve Türkiye ekonomi tarihinde üçüncü büyük devalüasyon yaşanmıştı. Daha önce 9 Türk lirası karşılığında olan Amerikan doları 15 Türk lirasına sabitlemişti (altta). 1974’te petrol fiyatlarının 4 katına çıkmasıyla uzun benzin kuyrukları olağan hâle gelmişti (üstte).
    cumhuriyet_gzt

    Bunun haricinde benzin fi­yatlarında indirim yapılmış; pi­yasaya döviz satışıyla müdaha­le dışında bankalar ve tasarruf sahipleri üzerinde pek çok baskı yaratan uygulama yü­rürlüğe konmuş ve böylece döviz kurları sabit tutulmuş; kira artışlarında %25’lik sı­nır devam etmiş; bankalara %8-10 dolayında faizle Devlet Tahvili satılarak bütçe açığı­nın bir bölümü onlara finanse ettirilmiş; enflasyon muha­sebesi uygulaması yürürlüğe konmayarak şirket kârlarının yükselmesi sonucu kurumlar vergisinin artması ve böylece vergi gelirlerinin olması ge­rekenden fazla gerçekleşme­si sağlanmıştı. Ayrıca yüksek enflasyon yüzünden alacak­ları her şeyin ileride daha pa­halı olacağını düşünen birey­lerin ve şirketlerin talepleri­ni öne çekmesi de satışları, dolayısıyla vergi gelirlerini artırmış; BOTAŞ’ın Rusya’ya olan 20 milyar dolar tutarın­daki borcunun Rusya tarafın­dan ertelenmesi şimdilik ser­maye giderlerini düşürmüştü. 4749 Sayılı yasa borçlanma­nın limite ulaştığında dur­ması gerektiğini söylese de 2022’nin ilk 10 ayında kamu yönetimi, yasanın belirlediği borçlanma miktarını aşmıştı.

    Bütün bunların maliye­ti mi? Swap’lar hariç net re­zervlerin -58.7 milyar dolara düşmesi; brüt döviz rezerv­lerinin vadesine 1 yıl kalmış borçları karşılayamayacak se­viyelere gelmesi; risk primle­rinin artması (Kasım’da Tür­kiye’nin CDS primi gelişmek­te olan ülkelerin neredeyse üç katıydı); 2022 başlangıç bütçesinin 2.5 katına yükse­len, giderek denetim dışına çıkan bir bütçe yapısı… Ayrıca TL’nin dış değer kaybına rağ­men, 12 aylık toplam cari açı­ğın 45 milyar dolara ulaşarak Ağustos 2018’den bu yana en yüksek seviyeyi kaydetmesi de şaşırtıcı bir gelişmeydi.

    Tek iyi haber, büyümenin belirli bir ortalamayı tuttur­duğu durumda, işgücünün bü­yümeden aldığı payın azal­masıyla birlikte işsizliğin de­netim aralığı içinde kalması… Bu da özellikle seçim süreçle­rinde her zaman olduğu gibi Türk siyasetçilerinin önceli­ği olmaya devam ediyor. Se­çimler için 14 Mayıs’a işaret edilen bu dönemde kimse­nin “acı ilaç”ı içmeye gönüllü olmayacağı şüphe götürmez. Öte yandan KKM, EYT, vergi affı, asgari ücret artışları der­ken seçim öncesi tüm sınırla­rını zorlayan bir bütçenin se­çim sonrası kıpırdayacak yeri olacak mı, orası şüpheli.

    Türkiye bu filmi daha önce de gördü

    Cumhuriyetin ilan edildiği 1923’ten beri 100 yıllık sü­rede Türkiye, yapısal bir de­ğişim yaşanmadan büyüme potansiyelini ne zaman aşırı zorlasa, bütçe açığının art­ması ve ardından gelen kriz­lerle sınandı. 1950’ye kadar olan dönemde Osmanlı Dev­leti’nden devralınan sanayi yapısının zayıflığı ve borçlar nedeniyle mali yapının iflas aşamasına gelmesi, Kurtuluş Savaşı’nın kaynakları nere­deyse tüketmesi ve 1929’da Büyük Buhran’la biraraya ge­lip uzun yıllar ekonomimizi zorlamıştı. 1930’larda bütün bunlara rağmen ekonomi to­parlanmış, bu sefer 2. Dünya Savaşı ekonomiyi yeniden da­ralmayla karşı karşıya bırak­mıştı. Savaşın ertesinde trak­törle sıçrama yaşayan eko­nomi, 1960’lı ve 70’li yıllarda uzun bir büyüme dönemi ya­şamıştı. Fakat bunu 70’le­rin sonunda girilen ödeme­ler dengesi kriziyle “70 cente muhtaç” hâle geldiğimiz yıllar izlemişti. 1994 krizi, ardın­dan 90’ların birikiminin ha­zırladığı, Türkiye ekonomisi­nin GSYH’sının dörtte birini kaybetmesine yolaçan 2001 krizi… Hepsi krizlere yolaçan şartlarla ilgili olduğu kadar krizlerden nasıl çıkılacağıy­la ilgili de dersler barındırı­yordu.

    daha büyük hali
    Genç cumhuriyetin ekonomisi, Osmanlı Devleti’nden devralınan sanayi yapısının zayıflığı, borçlar ve savaş masraflarının üzerine Büyük Buhran’ın eklenmesiyle zor günler geçirmiş, yine de 1930’larda toparlanmıştı.

    EBUSUUD EFENDİ’NİN FETVASI – 1542

    Faiz yasaktı ama, para vakıfları vardı

    Şeyhülislam Ebussuud Efendi KUTU

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşük faiz politikasına geçişle ilgili sunduğu gerekçelerden biri de itikadî idi. Erdoğan, konuyla ilgili “Bu konuda nas ortada. Nas orada olduğuna göre sana bana ne oluyor” sözlerini sarf etmişti. Benzer bir tartışma Osmanlı döneminde de yürütülmüştü. Faiz ve tefecilik ya da Arapça deyimiyle riba, Kur’an’da şiddetle eleştirildiği hâlde Ortaçağ İslâm hukuku içinde bu yasakların etrafından dolaşmanın çeşitli yolları keşfedilmişti. 15. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı mahkemeleri tarafından onaylanmaya başlanan “para vakıfları” örneğindeki gibi…

    Servet sahipleri paralarını vakfa veriyor; vakıflar da %50-60 gibi korkunç oranlarla borç veren ve “ribahor” da denen tefecilere göre daha düşük faizlerle esnafa kredi dağıtıyordu. Bu vakıfların faiz oranları %10-15 arasında değişiyordu. Ki bu bile Avrupa’daki faiz oranlarının en az 2 (bazen 3) katıydı. Aradaki fark, sermaye birikimi ve üretkenliğin Avrupa’dan daha düşük olmasının “sonucu”ydu.

    16. yüzyılda Osmanlı uleması arasında para vakıflarının meşru olup olmadığıyla ilgili hararetli bir tartışma başladı. 1539’da şeyhülislam olan Çivizade Muhyiddin Efendi, Kanunî Sultan Süleyman’ı ikna ederek para vakıflarını yasaklattı. Fakat bu karar, ticaretin geliştiği Rumeli’de büyük bir iktisadi ve sosyal çöküşe yolaçtı. Sonunda Sultan Süleyman, 1542’de Ebussuud Efendi’yi şeyhülislam yaptı. Ebusuud Efendi de faizle borç para vermedikleri takdirde pek çok vakfın çökeceğini, bunun da İslâm toplumuna zarar vereceğini söyleyerek para vakıflarının %12’ye kadar faizle “muamele” yapmasını uygun bulan fetvasını verdi. Böylece para vakıfları canlandı, hayat olağan seyrine girdi. 1556-1558 arasında sadece İstanbul’da çalışan para vakıflarının sayısı 1055’e çıktı.


    TÜRKİYE’NİN ENFLASYON MACERASI VE MERKEZ BANKASI

    70 yıldır kurtulamadığımız canavar

    1955’te Merkez Bankası yasasında değişiklik yapılarak bankanın Hazine’ye (hükümete) kısa vadeli avans vermesinin yolu açıldı. O günden sonra enflasyon hayatımıza girdi. 1950’li yılların ilk yarısında ortalama yüzde 5.9 olan enflasyon, ikinci yarıda yüzde 15’e çıktı. Türkiye o yıllardan sonra ekonomik büyümenin ancak enflasyonist bir ortamda sağlanacağı görüşünden hiç vazgeçmedi.

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 1930’da çıkarılan bir yasayla 1931’de kapılarını açtığında, bugünkünden çok farklı bir dünya vardı. Büyük Buhran yıllarıydı. Sabit kur rejimi uygulanıyordu. Hazine, yeni bankanın sadece yüzde 15’ine sahipti. Bankanın, hükümete karşılıksız kredi vermesi söz konusu değildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında fiyat istikrarına da çok önem veriliyordu. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrası dünya değişti. Ekonomik büyüme öncelik kazandı. Bunu sağlayacak olan da Merkez Bankası oldu. 1955’te Merkez Bankası yasasında değişiklik yapılarak bankanın Hazine’ye (hükümete) kısa vadeli avans vermesinin yolu açıldı.

    O günden sonra enflasyon hayatımıza girdi. 1950’li yılların ilk yarısında ortalama yüzde 5.9 olan enflasyon, ikinci yarıda yüzde 15’e çıktı. Ekonomik büyüme oranı yüksekti ancak 1959’da yıllık ortalama enflasyon yüzde 23’e gelmişti.

    Türkiye o yıllardan sonra ekonomik büyümenin ancak enflasyonist bir ortamda sağlanacağı görüşünden hiç vazgeçmedi. 1970’de Merkez Bankası’nın kontrolü de resmen hükümete geçti: Hazinenin bankadaki payı yüzde 51’e çıkarıldı. Bankanın devlete kredi açmasına hiçbir sınır konulmadı. Para basılarak ekonomik büyüme sağlanacaktı. Ama 1970’lerin sonu Türkiye için felaket dönemi oldu. Yıllık enflasyon yüzde 100’ü buldu ve Türkiye “70 sente” muhtaç hâle geldi. 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye ekonomisini dönüştürecek pek çok reformun yapıldığı bir dönem başladı ama reform yapanların gözünde enflasyon birinci derecede bir öncelik değildi.

    Bu durum Türkiye’de ciddi toplumsal huzursuzluklara, ücret artışı taleplerine yolaçtı. Yapılan askerî darbelerin (1960, 1971, 1980) enflasyonun toplumda yarattığı aşınmayla ilgisi olmadığını söylemek saflık olur. 12 Eylül 1980’de askerî darbe yapıldığında Türkiye’nin her yerindeki grevler (ve lokavtlar) durduruldu; toplu iş sözleşmesi müzakeresi devam eden bütün ücretlilere yüzde 70 zam yapıldı: Bu zam, o dönemde enflasyonun ne kadar büyük bir sorun olduğunu gösteriyordu. 1990’larda enflasyon açısından yolun sonuna gelindi. 1994’te para kriziyle birlikte yıllık enflasyon yeniden üç haneli rakamlara ulaştı, yüzde 100’ü geçti. Bu yıllarda her ayın 3’ünde Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (bugün TÜİK) açıkladığı, gazetelerde mutlaka bir canavar olarak temsil edilen enflasyon grafikleriyle geçti.

    Nihayet 2001 krizinin ardından yeni bir dönem başladı. Bankacılık ve kamu finansmanında reform yapılırken bu defa enflasyondan da kurtulmaya karar verildi. 2002-2007 arasında ülke en uzun süren ekonomik büyüme dönemini yaşarken, enflasyon düşmeye başladı. 2001’de yüzde 80’i aşmış, 2009’da yüzde 7’nin altına inmişti. Öyle ki bu süreçte Türkiye, 1 Ocak 2005’te parasından üç sıfır atarak bir anlamda yeni bir para birimine geçmişti. O gün Hürriyet’in manşeti şöyleydi: Ekmek 30 kuruş.

    Aslında enflasyon hâlâ yüksekti ama hiç değilse 2018’e kadar yüzde 10’un üzerine fazla çıkmadı, genellikle tek haneli rakamlarda kaldı. Gerçi Merkez Bankası’nın her sene açıkladığı hedef olan “yüzde 5”e hiç ulaşamadık ama yavaş yavaş fiyatların ikide bir oynamadığı, önümüzü görebildiğimiz başka bir dünyada yaşamaya, alışmaya başladık.

    Bu nedenle 2018’den itibaren parasal genişlemeyle birlikte yeniden artmaya başlayan enflasyon, arka arkaya gelen zamlar, belli bir yaşın üzerindekileri eski günlere taşırken, gençleri de anne-babalarının iyi bildiği canavarla tanıştırdı.

    Ayşen Gür

    KUTU- 1977 yılında ikinci MC hükümetinin Başbakanı Süleyman Demirel, Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç olduğunu söylemişti.
    70 cent’e muhtaç
    1977’de ikinci MC hükümetinin Başbakanı Süleyman Demirel, Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç olduğunu söylemişti.