Etiket: sayı:98

  • Kan ve han bağı sona ererken

    “Hanbazi” terimini, “oyun oynar gibi han atama; ‘jouer au khan’, ‘khan play” şeklinde dışarıdan gelen bir bakışaçısıyla bugünkü dilimize aktarabiliriz. Oryantalist Charles- Henri-Auguste Schefer, Histoire de l’Asie Centrale par Mir Abdoul Kerim Boukhary adıyla 1876’da Farsça metin ve Fransızca çevirisi ile yayımlanan eserinde, hanların meşruiyetine ihtiyaç duyulduğu ancak güçlerini yitirdikleri döneme işaret eder.

    Bir zamanlar beğenmediğimiz, uygun bulmadığımız siyasi yapılar için ithal bir terim olan “muz cumhuriyeti” tabiri kullanılırdı; şimdi daha çok “aşiret devleti”den sözediliyor. Tarihte de benzer bir durum sözkonusudur. Kendisinden “devlet- i aliyye” diye sözeden Osmanlı yönetimi, hakimiyetin paylaşılmasına sıcak bakmamış ve “bir memlekette bir hükümdar olur” savı ile hareket ederek Orta Asya siyasi yapıları ile yazışmalarında da bunu açıkça belirtmek ihtiyacı duymuştur. Devletin bu bakışaçısı, sonunda siyasi kültürün bir parçası olmuş ve “Alicengiz oyunu” (#tarih 94) yazısında belirttiğimiz gibi “halkın görüşü” hâline gelmiştir.

    Benzer bir terim de “hanbazi”dir. Osmanlı teşkilat tarihinin bir parçası olmadığı için hakkında bilimsel çalışmaların görülmediği bu terim, internette ilginç şekilde Orta Asya’ya özgü “hanbazi geleneği” diye karşımıza çıkmaktadır. “Oyun oynar gibi han atama; ‘jouer au khan’, ‘khan play” şeklinde dışarıdan gelen bir bakışaçısıyla bugünkü dilimize aktarabileceğimiz bu terimi, Orta Asyalı müverrihler 20. yüzyıla gelinceye kadar kendi sistemleri için kullanmamış görünüyor. Onlar sistemi kavramsallaştırmak yerine, içeriden bir bakışaçısıyla olayları tarif ederek ayrıntılı bilgi vermişler. Terim sanki Farsça imiş gibi bir izlenim vermekte ise de, Farsça lugatlerde görülmemekte. Farsça “-baz” eki ile biten kumarbaz, küfürbaz, düzenbaz türünden Türkçe sözcükler gibi “hanbazi” de bir küçümseme, aşağılama içermektedir.

    Öte yandan “hanbazi” terimi, Orta Asya’da değil de 19. yüzyılda İstanbul’da yaşayan Abdülkerim Buhari adlı bir mü­verrih ile başlamış görünmektedir. Yazar çoğu kere elçilik heyetleriyle Orta Asya memleketlerini dolaştıktan sonra bir sefaret heyeti ile İstanbul’a gelmiş ve evlenerek vefatına (1830) kadar burada yaşamış- tır. Bu arada teşrifatçı Arif Bey’in isteği üzerine, gezip-gördüğü hanlıklardaki durumu anlatan bir eser meydana getirmiştir. Oryantalist Charles-Henri-Auguste Schefer bu notları Arif Bey’in terekesinden satın almış ve Histoire de l’Asie Centrale par Mir Abdoul Kerim Boukhary adıyla 1876’da Farsça metin ve Fransızca çevirisi ile yayımlamıştır.

    Arif Bey gibi teşrifat ç ıla ınuz nyıllar “Asya-yı Vusta da (Orta Asya olan millet-i İslâmiye”d nge­len e lç ve tücca lard nbilgi a ldıklarıanla ılmak ta­dır . Ch Schefer’ ne erin gi işkısmın ave diğ bilgi­l re gör e ,Arif Bey d esözko usubölg elerdek idare is nıfınve ha kınailev dur mları,karakter eriv e yaş a mlar hakkında bilgi sa ibio manıny ararları­na inanmış bir diplomattı. Abdülkerim Buhari, Orta Asya hanlıklarındaki durum ve Hive Hanlığı ile ilgili bilgi verirken “kısaca hanbazi yapıyorlardı” ifadesini kullanmaktadır. Hive’de ancak Çinggis Han neslin­den gelenlerin han olabildiğinin vurgulandığı bu pasajda, Bu­hari bu tabiri Kazaklardan bir Çinggisli’nin Hive hanı olması dolayısıyla kullanmaktadır. Hanın bir taraftan ailesi ile bera­ber iç kalede nasıl mahpus tutulduğunu; diğer taraftan başta İnak (inandığı, dayandığı kişi, vezir) olmak üzere etrafındaki güç sahibi yüksek rütbeli ricalin hanın meşruiyetini tanıya­rak her gün “görünüş” merasimi için saraya geldiklerini; ele alınan konularda hanı bilgilendirdiklerini ama son kararı ken­dilerinin verdiğini anlatmaktadır. Böylece karar belgelerinde neden her iki tarafın da mühürlerinin olduğu anlaşılmaktadır.

    Cuma namazlarındaki düzen de hakimiyetin paylaşılma­sının temsili gibidir. Namazdan önce herkes rütbesine göre hanın önünde otururken İnak onun yanında oturur; namaza giderken- dönerken hanın koluna girer, oturmasına ve kalk­masına yardım ederdi. Yazar bu “hakimiyeti paylaşma” işaret­lerini kavramsallaştırmaz; ama Kazaklar’dan gelen bu hanın Kazaklar’a geri gönderilmesi ve yenisinin tahta oturtulmasını anlatırken “kısaca, hanbazi yapıyorlardı” der. Bu sözlerle, san­ki Orta Asya’daki durumu herkesin bildiği bir Osmanlı terimi ile anlatır gibidir. Anlaşılan yazar o kadar İstanbul­lu olmuştur ki Farsçası da İstanbul Farsçası izleri taşır.

    Müverrihin adına ve sözettiği konuya bakıp bu terimin Orta Asya’da kullanıldığını düşünmek bizi yanılgıya götürebilir. Burada hakimiyet paylaşımın­da, han meşruiyeti, rical ise gücü temsil etmektedir. Bu dönemde hakimiyet, nesep (şecere) ile güç ara­sında paylaşılmaktaydı. Kısacası sözkonusu dönem, gücü öne çıkarmak için daha hâlâ hanın meşruiye­tine ihtiyaç duyulduğu bir dönemdir. Bir süre sonra “güç” kazanacak ve beyler han olacaktır.

  • Helsinki-Ankara arasında çözülemeyecek sorun yok

    Helsinki-Ankara arasında çözülemeyecek sorun yok

    Ukrayna’da devam eden savaş, geleneksel tarafsızlık politikalarıyla bilinen Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılma talebine neden oldu. Türkiye’nin şu ana kadar iki ülkenin üyeliğini onaylanmaması, ikili ilişkilerde gerilimi yükseltiyor. 2014’ten bu yana Finlandiya Fahri Başkonsolosluğu görevini sürdüren iş insanı Jeff Hakko göreve atanma sürecini ve iki ülke arasındaki ekonomik, kültürel, tarihî ilişkileri anlattı.

    Finlandiya Fahri Başkonsolosu olarak görevlendirilmeniz nasıl oldu?

    Benden evvelki Finlandiya Fah­ri Başkonsolosu değerli dostum rahmetli Mustafa Koç idi. Ken­disi Koç Holding Yönetim Ku­rulu Başkanı seçildiğinde artık bu diplomatik göreve eğileme­yeceğini beyan etti ve affını is­tedi. Tabii pozisyon boş kalama­yacağı için büyükelçilik nezdin­de bir arayışa girdiler ve bana ulaştılar. Çevresi geniş, dernek­lere üye ve Finlandiya bayrağı­nı taşıyabilecek birisini arıyor­lardı. Bir kısa liste vardı ve bir tek benimle görüşmüyorlardı. Sonradan öğrendim ki üç kişi arasından seçiyorlarmış. Ben o tarihe kadar Finlandiya’ya git­memiştim. Süreç devam eder­ken Finlandiya’ya gittim; ülkeyi, Helsinki’yi, insanları tanıdım. Mülakattan sonra da tayinim 2014 sonunda kesinleşti.

    Eğitiminizden ve koleksiyonerliğinizden bahseder misiniz?

    İngiltere’de eğitim gördüm; yüksek tahsilimi işletme dalın­da yaptım. Türkiye’ye döndü­ğümde aile şirketinde çalış­maya başladım; bugün de hâlâ çalışıyorum. Koleksiyonerlik çocukluğumdan bu yana sür­dürdüğüm bir hobi. Tutkulu bir sualtıcı olduğum için dalgıçlı­ğın tarihçesini araştırırken ta­rihî dalgıç malzemeleri arayı­şına da girdim. Bu koleksiyon, 1989’dan 2017’ye kadar gelişti. Ondan sonra artık boyutlarını aştı ve Beşiktaş Deniz Müze­si’nde yaptığım 6 aylık bir teş­hirden sonra “bu koleksiyon bu müzede, doğru yerde, daimi olarak sergilenebilir“ dedim ve dönemin Deniz Kuvvetleri Ko­mutanı Bülent Bostanoğlu’na bunu arz ettim. Ondan sonra da zaten süreç başladı. Şu an­da Deniz Müzesi’nde oldukça büyük bir alan bu koleksiyona ayrılmış vaziyette. Ayrıca Bod­rum’da da bir Süngercilik Mü­zesi kuruluyor; buraya da amfo­ra koleksiyonumu bağışladım. Süngercilik Müzesi fikir olarak daha yeni doğmuş vaziyette. Şu an onu en iyi şekilde nasıl dü­zenleyeceğimizi konuşuyoruz.

    Beyaz Zambaklar Ülkesi’yle ilişkiler

    Finlandiya Fahri Başkonsolosu işinsanı Jeff Hakko, kritik bir dönemeçten geçen Finlandiya-Türkiye ilişkilerinin, Atatürk’ün
    askerî okulların müfredatına koydurduğu Beyaz Zambaklar Ülkesi romanından bu yana her
    geçen gün gelişerek devam
    ettiğini söyledi.

    En çok ilginizi çeken tarihî dönem hangisi?

    Tarih benim için daha çok sual­tıyla ilgili konularda ilgi çekici. Onun dışında da tabii tarih­le ilgileniyorum. Mesela yakın İngiliz tarihiyle, 2. Elizabeth dönemiyle ilgileniyorum. Şu sı­ralar Netflix’te gösterilen “The Crown” dizisini büyük zevkle seyrettim. İngiltere’de yaşamış biri olarak, dönemi çok iyi yan­sıttığını söyleyebilirim.

    Sizce İstanbul’un tarihî dokusu yeterince korunuyor mu? Bu alanı geliştirmek için neler yapılabilir?

    İstanbul şüphesiz dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Bu­rada öyle bir tarih yatıyor ki birçok ülke gıpta ile bakıyor. Bundan evvel çok ihmal edilmiş tarihî eserlerimiz şu an günyü­züne çıkarılıp restore ediliyor; bu çok önemli. Tabii bunları to­parlamak, bütçe ayırmak kolay işler değil. İstanbul’daki yabancı ziyaretçi sayısı da artmış vazi­yette ve artmaya devam ediyor. Burada herkese görev düşüyor. Tanıtım için bence doğru yolda­yız. Ancak daha katedecek çok yolumuz ve yeniden kazandırı­lacak çok eserimiz var.

    Finlandiya ve Türkiye arasındaki kültürel ilişkileri geliştirmek için ne tür projeleriniz var?

    Finlandiya ve Türkiye ilişkileri çok eskiye dayanıyor. Grigory Petrov’un yazdığı Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabındaki gibi bizim ilişkilerimiz de özellikle 1923’ten beri beyaz zambaklarla katlana katlana devam ediyor. Hatta Türk Hükümeti çok güzel bir jest yaptı; Ankara’daki büyükelçiliğin bulunduğu sokağın ismini Beyaz Zambaklar Sokak olarak değiştirdi. Büyükelçilik’teki kültür ataşesiyle birlikte her sene 6-7 etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Bu etkinlikler şehirleri dolaşıyor; ancak sadece İstanbul, Ankara, İzmir değil; mesela son olarak Eskişehir’deydi. Finlandiya’dan sanatçıların bu etkinliklerde yer almaları için konsolosluk ve büyükelçilik olarak sponsorluklar oluşturuyoruz. Öte yandan üniversite eğitimleri için Finlandiya’daki üniversitelere Türkiye’den öğrenci yönlendiriyoruz. Finlandiya’daki üniversiteler özellikle mühendislik alanında oldukça başarılı.

    İki ülke arasında iletişim ve diğer teknolojik konulardaki işbirliği nasıl artırılabilir?

    Finlandiya 5.5 milyon kişiyle inanılmaz mucizelere imza atan bir ülke. Mühendislik, temiz enerji yani “clean tech” dediğimiz alan, çevreye duyarlı sağlık-eğitim-pazarlama konularında önemli bir birikimleri var. Sağlık konusunda da Finlandiya, bebeklerde en düşük ölüm oranına sahip ülke; bu teknolojiyi buraya nasıl aktarabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de 132 Finlandiyalı şirket var. Bunların kimileri, herkesin aşina olduğu markalar; mesela Nokia’nın çok büyük bir bölümü, Kone (asansörler, yürüyen merdivenler…) gibi. Bu şirketler ülkemizde de önemli roller oynuyor. Örneğin Kayseri’de önemli teknoloji yatırımları var.

    Turizm ilişkilerimiz pandemiden nasıl etkilendi? Karşılıklı ziyaretlerde azalma var mı?

    Maalesef her ülke gibi bizim de turizm ilişkilerimiz etkilendi. Türk Hava Yolları’nın Helsinki’ye günde iki seferi olmasına rağmen, kış aylarında Roveniemi dediğimiz Noel Baba ülkesine yapılan seyahatlerde azalmalar oldu, fakat son dönemde durum toparlanıyor, ziyaretçiler artıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşının Finlandiya’ya etkileri nelerdir?

    Finlandiya’nın Rusya’yla komşu olması bile tek başına çok önemli. Finlandiya, İsveç’le beraber NATO’ya başvurdu; zira kendisini tehdit altında hissediyor bu ülkeler. Yarın ne olacağı belli olmadığı için güvenliklerini sağlamak amacıyla böyle bir başvuruda bulundular. Finlandiya ve İsveç bir bekleme aşamasında şu anda. Türkiye’nin haklı olarak istediği bazı ileriye dönük kararların alınması gerekiyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmaları için Türkiye ile anlaşmaları tabii kaçınılmaz.

    Finlandiya’nın NATO’ya katılım süreci nasıl bir seyir izleyecek?

    Türkiye’nin de bu konuda bazı itirazları varsa, bir şekilde uzlaşılması lazım. Rusya ile yakın coğrafi konumu dolayısıyla Finlandiya’nın NATO ülkesi olmasında fayda var. Bunun için gerekenlerin politik seviyede Ankara’yla Helsinki arasında halledilmesi, her iki taraf için de önemli diye düşünüyorum. Bence bir NATO ülkesiyle, potansiyel bir NATO ülkesi arasında çözülmeyecek bir sorun yoktur.

    Finlandiya’daki Türkler ile Türkiye’deki Finlandiyalılar daha çok nerelerde çalışıyor, yaşıyorlar?

    Finlandiya’daki Türkler çok uzun zamandır oradalar. Özellikle lokantalar, berberler, dönerciler, pizzacılar var. Roveniemi’de bir Türk lokantası var mesela. Helsinki’den sonra en önemli şehir olan kuzeydeki Oulu’da Türk lokantaları var. Finlandiyalılar, Türk mutfağını, döneri, şiş kebabı seviyorlar. Bunun yanında onlara tekstil maddeleri, bazı otomotiv parçaları, kimyevi maddeler ve ayrıca insan gücü de gönderiyoruz. Türkiye’de yerleşik birçok Finlandiyalı da var. İstanbul’da yaklaşık 150 aile var. Alanya ve Antalya’da yerleşik Finlandiyalı aileler ise çok daha kalabalık, yaklaşık 3.500 aile var. Bunlar daimi olarak burada oturuyorlar; Finlandiya’ya ancak Noel gibi tatillerde gidiyorlar. Aynı zamanda Alanya ve Antalya’da fahri konsolosluklar da bulunuyor.

  • Bir giydirilip bir çıkarıldı ‘şapka’ kafaları karıştırdı

    Arap harflerinden Latin harflerine geçmek gibi güç sayılabilecek bir işi görece başarılı ve hızlı bir şekilde hayata geçiren Harf Devrimi, hem yazı hem de konuşma dilinde günümüzde etkileri hâla devam eden bazı tartışmaları beraberinde getirdi. Bunlardan biri de kamuoyunda “şapka” olarak bilinen işaretin kullanılıp kullanılmayacağı üzerine.

    Babam 12 Eylül 1980 Darbesini izleyen dönemde bir gün “şapkaların” kaldırıldığını ve nüfus cüzdanımda isim değişikliği yapılacağını söyledi. Halk arasında yaygın kullanımıyla “şapka” olarak bilinen düzeltme işaretiyle “Sûha” olan ismim artık “Suha” olarak yazılacaktı. İşgüzar Nüfus Müdürlüğü tarafından ismimden şapka çıkarıldı. 16 yaşına kadar büyük bir fiyakayla taşıdığım şapkam elimden alınmıştı. Şaşkınlıkla karışık ince bir hüzün hissetmiştim o dönemde. Oysa şapkaların kaldırılması yolunda hiçbir yasal değişiklik yapılmamıştı; bu tamamen fısıltı gazetesi ile yayılan uydurma bir bilgiydi. 12 Eylül sonrası dönemde Danışma Meclisi Genel Kurulu’nda gündeme gelse de şapka işaretinin kaldırılması teklifi kabul edilmemişti.

    Türk Dil Kurumu’nun kendi kaynakları arasındaki çelişkiler kafa karışıklığının bugüne dek sürmesine neden oldu (örneğin bir dönem Güncel Türkçe Sözlük’te “yadigâr” yazılırken, Büyük Türkçe Sözlük’te ise “yâdigâr” diye kayıtlıydı; günümüzde her iki yayında da “yadigâr” yazıyor).

    Düzeltme işaretinin
kullanılacağı yerler
    1. Yazılışları bir, anlamları ve söylenişleri ayrı
olan kelimeleri ayırt etmek için okunuşları uzun
olan ünlülerin üzerine konur:
    adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet
(gelenek, alışkanlık); hala (babanın kız kardeşi),
hâlâ (henüz)
    2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım
kelimelerle özel adlarda bulunan ince “g”, “k” ünsüzlerinden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri
üzerine konur:
    dergâh, gâvur, karargâh, tezgâh, yadigâr, Nigâr;
dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri vb. kişi
ve yer adlarında ince “l” ünsüzünden sonra
gelen “a” ve “u” ünlüleri de düzeltme işareti ile
yazılır: Halûk, Lâle, Nalân; Balâ, Elâzığ, İslâhiye,
Lâdikvb.
    3. Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik
ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır:
(Türk) askeri ve askerî (okul), (fizik) ilmi ve İlmî
(tartışmalar), (Atatürk’ün) resmi ve resmî
(kuruluşlar) vb.

    1990’larda bu tartışma daha da alevlendi. Şiar Yalçın 9 Eylül 1994’te Milliyet gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, “… şimdilerde okullarda ve gramer kitaplarında galiba ‘düzeltme imi’ diye öğretilen ^ işareti yüzünden güzel dilimize büyük darbeler indirilmiş, yeni kuşaklar uzun ve kısa ünlüleri, kalın ve ince ‘k’ ve ‘l’leri ayırt edemez olmuşlardır” diyordu. Bu işaretin bazı ünlüleri uzun okutmak, bazılarını ise inceltmek için kullanılmasını eleştiren Yalçın, yetkililerin “bu şapkaları bir giydirip bir çıkarmasının hem çocukların hem büyüklerin aklını karıştırdığını” savunmuştu.

    2000’li yıllara kadar “şap­kalar kaldırıldı mı kaldırılmadı mı” tartışmaları devam etti ve nihayet TDK, 2005’te yayım­lanan Yazım Kılavuzu’nda Batı kaynaklı kelimelerde (plaket, lokal, flama, plaj, plastik, reklam ve plan vb.) inceltme görevinde olan şapka işaretinin kullanıl­mamasına karar verdi.

    Şapka işareti Türkçemi­ze giren Arapça-Farsça kökenli aynı harflerden oluştuğu hâlde farklı anlam taşıyan (kar-kâr, adet-âdet, varis-vâris gibi) söz­cükleri birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Dilbilim­ciler 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işare­tiyle yazılması gereken sözcük sayısının yaklaşık 250 olduğunu belirtiyor.

    Eğitim sistemimiz yazı dili­ne yaslanır ve konuşma dili hep ihmal edilmiştir. Düzeltme işa­retinin varlığı, sözcüklerin te­laffuzunda bize rehberlik etme­si bakımından önem taşır.

    Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle kitabına atıfla, Sû­ha’nın yitirmiş olduğu şapkası, hâlâ çiçeklerle dolu.

  • İstanbul tarihi üzerine benzersiz kaynak eserler

    1912’den itibaren yayımlanan ve daha sonra kısmen günümüz Türkçesine kazandırılan “ihsaiyât yıllıkları”, İstanbul’la ilgili önemli istatistik bilgileri içerir. Döneminin önde gelen yazar ve uzmanları tarafından yazılan yazılar, bu başvuru kitaplarını İstanbul tarihi açısından benzersiz kılar. Dört kez basılan bu eserin tam takım Türkçeye aktarılması büyük bir kazanç olacaktır.

    Araştırıldıkça hazineler içeren, gizemli bir kent olduğu tekrar tekrar ortaya çıkan bir şehir İstanbul. Kent tarihçileri, sosyal araştırmacılar bu kadim dünyayı yüzyıllardır keşfetmeye çalışmakta, kafa yormaktalar. İstanbul’un eski harfli kaynakları üzerine çalışanlar son yıllarda artan bir hızla çoğalmakta.

    İstanbul Şehremaneti
    Mecmuası, İBB Kütüphane
    ve Müzeler Müdürlüğü
    tarafından tıpkıbasımı ile
    birlikte çeviri yazısıyla sıralı
    olarak yayımlanıyor.

    İstanbul’un 100 Kitabı (İstanbul’un Yüzleri Serisi: 62, İstanbul, 2012) isimli çalışmamızda tanıttığımız eski harflerle basılmış 100 eserin kimileri, geçen yıllarda günümüz alfabesiyle yayımlanarak okuyucu ile buluştu. Bu eserlerden cumhuriyetin ilanı sonrasında İstanbul Şehremaneti (Belediyesi) tarafından çıkarılmaya başlayan İstanbul Şehremaneti Mecmuası da, Temmuz 2022’den itibaren İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından tıpkıbasımı ile birlikte çeviri yazısıyla sıralı olarak yayımlanmaya başladı.

    Eylül 1924 tarihinde ilk sayısı çıkan İstanbul Şehremaneti Mecmuası, dönemin belediye başkanı Operatör Emin (Erkul)’un (1881–1964) teşvikleriyle İstanbul Belediyesi bünyesinde hazırlanmış ve Şehremaneti Matbaası’nda basılmıştı. Derginin uzun yıllar, yani Türk karakterlerinin kabul edilmesi sonrasında da süren yayın hayatında; başta “vilayet mektupçusu” unvanlı Osman Nuri Ergin ve Prof. Süheyl Ünver ve Sermet Muhtar Alus olmak üzere, Ali Suat, Reşat Ekrem Koçu, Hasan Sırrı Örik, Haluk Nihat Pepeyi, Dr. Rıfat Osman, Hilmi Ziya Ülken, Muhittin Üstündağ, Hasan Ali Yücel de yazıları ile destek vermişti.

    İstanbul tarihi açısından çok önemli bir kaynak olan bu süreli yayın hakkında, Prof. Zafer Toprak ve Semavi Eyice’nin inceleme ve yazıları referanstır. Belediyecilik ve İstanbul’un tarihine ait müstesna yazıları içeren dergiyi kurguluyan kişi Zafer Toprak Hoca’ya göre Osman Nuri Ergin’dir.

    2022’de yeniden okuyucu ile buluşan derginin giriş yazısında, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi belleğine/tarihine sahip çıkma anlayışıyla gerçekleştirilen yayınlara, ilk sayısı 1912’de yayımlanan İstanbul Beldesi İhsaiyat Mecmuası başta olmak üzere diğer eski harfli belediye yayınlarının da günümüz alfabesiyle yeniden basımı ile devam edilecektir” denmektedir.

    1990’larda Tarih Vakfı ta­rafından çıkarılan İstanbul dergisinin “Mahalle” dosya­sında (Ocak 2002, sayı: 40) “İstanbul’un Mahalle İsimle­rine Ait Kaynaklar ve 1876– 1877 Tarihli Esâmi-i Mahal­lât” başlıklı makalede ilk defa tanıttığımız “İhsaiyat Mecmu­aları”nı yeni bilgiler çerçeve­sinde tekrar ele alalım.

    İstanbul İhsaiyât Mecmua­ları’nın ilki olan 1912 yıllığı­nın tarihsiz baskısının ilk iki sayfasında “Medhal” başlıklı bir giriş vardır. Girişte, Cemil (Topuzlu) Paşa’nın başkanlı­ğında belediyenin bütün şu­belerinde olduğu gibi istatis­tiklerin toplandığı “İhsaiyat” bölümüne de gereken önemin verildiği, böylelikle ilk İstan­bul Şehri İhsaiyât Mecmua­sı’nın yayımlanabildiği açık­lanmaktadır.

    Haritalarla 1919 İstanbul’u Sadece 4 defa yayımlanan ihsaiyât yıllıkları içindeki mahalle esamileri, 1919’da harita üzerinde belediye dairelerine bölünmesini (üstte) ve İstanbul’da nüfusun etnik dağılımını gösteriyor (üstte, solda).

    Eserin ilk 15 sayfasında İs­tanbul mahalleleri listeleri yer alır. Bu “Huruf-ı Hecâ Terti­biyle (alfabe) Esâmi-i Mahal­lât” bölümünde, o tarihte İs­tanbul’da mevcut 513 mahalle­nin isimleri kayıtlıdır.

    Elimizdeki nüshanın sağ üst köşesinde “Şehremane­ti İstatistik Kalemi” kaşesi ve onun altında da silik ol­makla birlikte “Mübarek Galib” ismi okunmak­tadır. Yine iç kısım­da 2 sayfalık giriş bölümünün so­nunda da “İstatis­tik Şubesi” kaşesi ve “Mübarek” im­zası görülür.

    Şehremaneti mührü

    Böylece İstan­bul’un ilk istatistik kitabını hazırlayan kişi­nin Sadrazam Edhem Pa­şa’nın torunu, Osman Hamdi Bey’in yeğeni Mübarek Galib Bey olduğunu da öğreniyoruz. Edhem Eldem’in verdiği bi­yografik bilgiye göre 1870’te doğan Mübarek Galib Bey, Av­rupa’da okumuş; 1901’de Arke­oloji Müzesi’nde çalışmış, “is­tatistik kalemi” başta olmak üzere muhtelif devlet daire­lerinde görev yaptıktan sonra Millî Mücadele yıllarında An­kara’ya geçmiş; 1921’de Maarif Vekaleti’ne bağlı “hars (kül­tür) dairesi”nin başına gelmiş; 1925’e kadar bu görevde kal­mıştır. 18 Şubat 1938’de İstan­bul’da ölen Mübarek Galib Bey’in ayrıca Ankara üze­rine çok güzel bir eseri ve eski paralar üzerine uzmanlığı vardır (Os­man Hamdi Bey Sözlü­ğü, sayfa: 390).

    İhsaiyât yıllıkları, İstanbul hakkında pek çok özel bilgiyi barındı­rır. Sadece 4 defa yayım­lanan bu eserlerin içinde­ki mahalle esamileri hemen hemen aynı bilgileri içerir. 1919’a ait mecmuanın 12.-30. sayfalarında “Esâmi-i Ma­hallâtın Devâire (dairelere) Taksimi” ve “Huruf-ı Hecâ Tertibiyle Esâmi-i Mahallât” bölümleri yer alır. Kitapta bu­lunan listeye göre İstanbul’da 1919’da Bayezid Dairesi 124 mahalle, Fatih Dairesi 218 ma­halle, Beyoğlu Dairesi 104 ma­halle, Yeniköy Dairesi 31 ma­halle, Anadolu Hisarı Dairesi 22 mahalle, Üsküdar Dairesi 40 mahalle, Kadıköyü Dairesi 11 mahalle, Adalar Dairesi 11 mahalle, Makriköy (Bakırköy) Dairesi 8 mahalle olmak üzere toplam 569 mahalle bulunur.

    İhsaiyât mecmualarında 1920’lerin Galata Köprüsü

    Dört eserde de şehrin ölçü­leri, yangın yerleri, caddeler, meydanlar, bahçeler hakkında bilgiler yer alır. Özel bir bölüm ise kentin nüfusu ile ilgili­dir. Camiler, tekke ve zaviye­ler, kiliseler, sinagoglar isim isim sayılır. Eğitim bölümün­de mektep ve medreseler, kü­tüphaneler, müzeler, matbaa­lar, gazeteler, çocuk bahçeleri, hayvanat ve nebatat bahçeleri hakkında bilgiler sıralanır. Ba­yındırlık işleri bölümünde ise sular, bentler, deniz hamam­ları, hamamlar, mezbahalar, hastaneler, eczaneler, mezar­lıklar, haller, fırınlar yazılıdır. Güvenlik bölümünde şehrin asayişi, zıraat bölümünde ise kentte üretilenler ve üretim yerleri, balıkçılık faaliyetleri­nin istatistikleri görülür.

    Bu eserler, İstanbul kent tarihi, sosyolojisi, kültürü, ekonomisi, coğrafyası üzerine sağlıklı, doğru bilgileri bulabi­leceğimiz başvuru kitaplarıdır. Kısa zamanda tam takım bu­günkü Türkçeye aktarılararak da yayımlanması çok büyük bir kazanç olacaktır.

  • Denizde ve sahilde çoktur, kovadan kalıpla kale olur, bazen içine kafa gömülür

    Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Kumullar kendi aralarında ilişkideler. Kumul göçlerinde topluca gerçekleşiyormuş hamleleri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolojinin doğuş nedeni! Sanatın, edebiyatın, mimarinin temelinde-tarihinde vazgeçilmez bir madde kum. İçimize, hayatımıza karışan taneciklerin yolculuğu… Picasso, Saint-John Perse, Tektaş Ağaoğlu, Pierre Reverdy ve tabii Borges.

     İşim gücüm edebiyat-sa­nat-felsefe-kültür ya, do­ğal olarak “kum” der de­mez aklıma Calvino’nun “Kum Koleksiyonu” metni geliyor; bir kitabına adını da veren. 1974’de Paris’te açılan bir ser­gide rastlamıştım. Saydam şişelere doldurulmuş, fark­lı coğrafyaların kumsalların­dan, kumullarından toplanmış değişik renkli örnekleri -kum ‘specimen’leri toplayan çok sayıda koleksiyoncu var- bul­mak, biriktirmek, bunların pe­şine takılmak iyidir.

    “Arénophile” deniyormuş kumseverlere. Yoksa kumpe­rest mi olmalı karşılığı? Sev­mek ile tap(ın)mak arasındaki farkı küçümsememeli; demek ki iki ayrı tutku biçiminden sözediyoruz böylece.

    “Kum” deyiveriyoruz, mad­deyi pek tanımadığımız, türle­riyle tanışmadığımız için; bu nedenle sözlüğümüz de zen­ginleşemiyor. Kumuldan sö­zeden kaç kişi çıkar çevremiz­den? Kullanılmıyorsa kelime, temsil ettiği her neyse, onunla bağlantı kurulmadığını göste­rir. Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Ku­mullar kendi aralarında ilişki­deler. Kumul göçlerinde toplu­ca gerçekleşiyormuş hamle­leri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolo­jinin doğuş nedeni!

    20. yüzyılın en önemli fotoğraf sanatçılarından Man Ray’in objektifinden, Max Ernst’ün kuma çizdiği desen, 1936.

    Kum kullanan sanatçılar vardır; örneğin Tektaş Ağaoğ­lu etkileyici heykel-tablolar yapardı kum kullanarak. Derin rölyeflerdi (Acaba neredeler – artık?). Bir kum tasarımcısı­nın işleriyle karşılaştım dola­nırken: Rezzan Hasoğlu, Lexus Design ödülü almış çalışma­larıyla. Çıplak gözle görmek isterdim o işleri. Malzemesini toplamıyor, ısmarlıyormuş; bu beni biraz uzaklaştırdı serüve­ninden.

    2020 Eylül sonu, kum fır­tınaları koptu İstanbul dahil Türkiye’nin pek çok bölgesin­de. Hiç ortasında kalmadım bugüne dek sıkı bir kum fır­tınasının. Belgesellerde ya da haber programlarında rastla­dığım görüntüler hem ürkütü­cü hem büyüleyiciydi -öyle­dir doğanın pek çok kalkışımı: Lav püskürten volkanlar, hor­tumlar, azgın dalgalar çift ku­tuplu duygular yaratır insanın ruhunda -kum fırtınaları da.

    Kum yalnızca rüzgarlarla, fırtınasıyla gelmez üstümü­ze; yağmura da bindiği olur. Geçip gittiğinde, durduğun­da ve damlalar kuruduğunda, özellikle cam yüzeylerde apa­çık görülür izleri. Düşünme­yiz genellikle, oysa geldikleri yer düşünülürse yaratacağı et­ki farklılaşır: Sahra’dan, Arap Yarımadası’ndan gelen kum taneleridir onlar: Havalanmış, binlerce kilometre yol yaptık­tan sonra inmişlerdir şehri­mize. O gözle bakılmalı toz taneciklerine, sanki göçmen kuşlarmışcasına -şu farkla ki: Artık buraya/bize karışacak­lardır.

    Madde kaybolmaz. Bir kum tanesinin izi sürülebilir mi? Sürülebilirse neyle, nasıl?

    İnsan ne ki: Evrende kum tanesi.

    Vahşi bir sualtı savaşı André Masson, “Balıkların Savaşı” (1926) adlı tablosunu, tuvalin bazı bölgelerine serbestçe astar boyası uygulayıp üzerine kum atarak ve ardından fazlalıkları fırçalayarak yapmıştı. Ortaya çıkan görüntü, keskin dişli balıklar arasında vahşi bir sualtı savaşını akla getiriyordu.

    Görebildiğim, ilk kum­lu tablo çalışmalarının And­ré Masson’un elinden çıktığı: 1926. Zemine önce tutkal dö­şedikten sonra kum püskürte­rek gerçekleştirdiği tabloların Pollock’u etkilediği, “action painting”i bir bakıma tetikle­diği öne sürülüyor.

    “Herşey”i kullanan Pi­casso, kuma başvurmamış olsun; mümkün mü?! Juan-les-Pins’de yaptığı 20 Ağus­tos 1930 tarihli “Baigneuse Couchée” bir kumda sereserpe gerçekten de. Daha ilginci, ters çevrilmiş bir tuvalde karton­du, çiviydi, ottu ve kumdu, bir­leştirmiş olması. Ve bir palmi­ye yaprağı eklemesi -ilkinden tam 1 hafta sonra.

    İlgincin ilginci, Picasso kumsalda da rahat durama­yan çocuktu. 1937’de, Mou­gins kumsalında gerçekleştir­miş kumda desenini. Kaybol­masından önce Man Ray’ın çektiği fotoğrafa borçluyuz yok-varlığını!

    Kum, kumul, kumsal im­gesinin merkezî görev gördü­ğü bir şiir, Saint-John Perse’in Sürgün’ü. 1941’de, gerçekten de sürgünde bulunduğu Long Beach Island’da yazdığı yek­pare nesir-şiirinin 1942’deki ilk basımı kitaplığımda. Per­se’in tipik, yüksek seslenme­li poetikasının bir çeşitleme­si buradaki. Açık denizin um­man evrenine övgü döşedikten sonra, burada, suyun ya da çö­lün kıyısındaki kum düzlükte çıplak ayakla çizilmiş harfler. Hem kaygan, hem yutucu bir zeminden, şair, kumdan yan­sıyan sönmüş boyutunu eşe­liyor.

    İnsan yeryüzünde sürgün.

    Kumda sereserpe Pablo Picasso’nun 20 Ağustos 1930 tarihli “Baigneuse couchée”si…

    Pierre Reverdy Devingen Kum’u ölümünden 1 yıl önce (1959), Solêsmes’de yazmıştı. Ancak şiirin başlığına kazınan imge daha eski tarihli birkaç şiirinden gelir: Kumun görü­nür görünmez yer değiştirme­leri ile yaşam devinimleri ça­kışır burada. “Bavulsuz geçiş ölüme”, en başından, sımsı­kı bir ritmik düzen içinde bir vasiyet toparlaması mahiye­tine oturtur bu ortaboy şii­ri. Meraklılar sanal ortamda bulabilir (‘Le Sable Mouvant’ yazarak) Picasso’nun hızını Devingen Kum’dan alan 10 su­luboyasını.

    Borges, yaklaşık 30 yıl arayla “Kitab”a iki kez sonsuz­luk hakkı verdi: Babil Kütüp­hanesi (1941) sonsuz sayıda nüshadan oluşmuştu; Kum Ki­tabı (1975) başı sonu olmayan, iki ucu sonsuza açık biricik kitabı ağırlayan masal oldu. O kitaba adını da verdiğine ba­karak denklemi şöyle kurabi­liriz: Kum Kitabı’ndaki kum kitabı hikayesinde sözü edilen kum kitabı, sonunda bir rafına gizlice yerleştirildiği kütüpha­neyi sonsuzluk katına böylece taşımıştır.

    Atar Doha’da Jean Nouvel tasarımı müze geçen yıl açıldı; “para”nın cirit attığı utandırı­cı bir törenle. Frank Gerry et­kisi bulaşıcılığını sürdürüyor! “Kum Gülü” bir doğa formu; bölgenin özellikleriyle uyumlu seçim olmuş mimarlık açısın­dan. Nouvel’in kurduğu çatı düzeniyle sanal ortamda rast­lanan doğal ‘kum gölü’ görün­tülerini kıyasladığımda, açık­çası, bu öykünmeli seçimin yapının lehine sonuç vermedi­ğine varıyorum.

    Dünyanın kumu camın içinde Lexus Design Ödülü’nü alan tasarımcı Rezzan Hasoğlu’nun “Sand to glass” projesinden dünyanın farklı bölgelerinden kum türleriyle yaptığı cam objeler.

    Kum yenir mi? Pika send­romu da, jeofaji de yerine göre bir ruhsal sıkıntının tezahü­rü olarak değerlendiriliyor; gelgelelim farklı kültürlerde farklı yaklaşımlara rastlan­dığı sır sayılmaz. Kil, toprak, kum yemeyi sağaltıcı görenler, altedilmez bir gereksinmenin karşılanması olarak bakıyorlar konuya. Tanpınar’ın, açık bir şaşkınlıkla, Ahmet Hâşim’in kil yeme tutkusundan sözedi­şine değinmiştim.

    Kum koleksiyoncuları bir­birlerine kum eşantiyonları satmaz, değiş-tokuş yaparlar­mış; onlara duyduğum saygıyı bir tık yükseltti bunu öğrenmiş olmak. Genellikle 30 mili­metre küplük şişeler kullanılı­yormuş. Bir koleksiyoncu, Gu­adeloupe’da 300’ü aşkın kum türü olduğunu yazmış -bir renk cümbüşü. Kum koleksi­yoncular derneğine üye oldu­ğunda, “hoşgeldin”i 50 şişe ar­mağan göndererek yapmışlar.

    Evde kumsuz olmak birden küçülttü beni.

    William Blake, “bir kum tanesinde bütün bir dünya” di­yesiymiş.

    The Sand Paper, uluslara­rası kum koleksiyonerleri der­neğin yayın organı. Yılda iki kez elektronik ortamda yayım­lanıyor bu kum gazetesi; İngi­lizce üzerinden haberleşiyor, bilgi ve görüntü paylaşımın­da bulunuyor, tanışıp görüşü­yorlar. Kum sayesinde birlikte yaşamaya başlayanlar oluyor mudur? Niye olmasın: Tanış­tıklarında Picasso’dan nefret etme gibi bir ortak yanları ol­duğu için görüşmeyi sürdüren, sonrasında evlenen çift 1 yıl sonra ayrılmış -yetmez kum sevmek, sevmemek.

    Gezegeni yokolmuş bir uydu Osmanlı saraylarının en genişi Edirne Sarayı’nın günümüze ayakta ulaşan yapılarından Kum Kasrı Hamamı tek başına, yalnız bir görüntü veriyor.

    Hoffmann’ın karanlık hikâ­yesi Der Sandmann’a, 4-5 yıl oldu “Tesadüf” başlıklı dene­memde sokulmuştum. İrkil­ticiliğini Kum Adam’ın şöyle koyar Hoffmann: “O kötü bir adam; yatmak istemedikle­rinde çocukların yanına ge­lir ve gözlerine avuç dolusu kum serper; çocukların gözleri kan-revan içinde yuvalarından fırlar; sonra Kum Adam onları bir çuvalın içine atar ve yav­rularını beslemek için hilalin içine götürür; yavruları ora­daki yuvada oturur, baykuş­larınki gibi kıvrık gagalarıyla yaramaz çocukların gözlerini yerden kaldırıp yerler!”

    Tim Burton’u aratmayan yaklaşım. Bereket, bildiğim kadarıyla, uykusuzluk pek çekmiyor Kum Adam.

    İslâm Ansiklopedisi’nde­ki Sarây-ı Cedîd maddesinden aktarıyorum:

    “Edirne Sarayı’nın en önemli özelliği Osmanlı sa­rayları arasında en geniş saray olmasıdır. Saraya ait Cihan­nüma Kasrı duvar kalıntıla­rı, Kum Kasrı ile tek kubbeli Kum Kasrı Hamamı, Bâbüs­saâde ile dokuz kubbeli saray mutfaklarının bir kısmı ayak­tadır”.

    Kum Kasrı’nı büyük ola­sılıkla Fatih yaptırtmış; adı, içinde bulunduğu Kum Mey­danı’ndan geliyormuş. Ha­mam, biraz gezegeni yokolmuş bir uydu izlenimi yaratıyor in­sanda. Çevredeki kumun özel bir dokusu olduğu anlaşılıyor; yapımında kullanılmış bel­ki de.

    Edirne’nin de “Kum ma­hallesi” var. Bir tek o mu? Sı­nırın iki karış ötesinde, Di­metoka’nın da Kum mahallesi varmış.

    Edirne tarihine ilişkin te­mel kaynakların başında ge­liyor Enîsü’l-Müsâmirîn -eh, biz de işin içindeyiz işte!

    Yazar-ressam işbirliği Pierre Reverdy’nin Devingen Kum (Sable Mouvant) kitabında Picasso’nun yaptığı “Sculptor at Work” suluboyası, 1966.
  • Geçmişte de ‘para pul olur’ pahalılık, yokluk yaşanırdı

    Geçmişte de ‘para pul olur’ pahalılık, yokluk yaşanırdı

    Osmanoğulları fetih ve istila seferlerinden zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a döndüğünde bu refahtan hiç değilse belirli kesimler payını alırdı. Ancak karakışların bastırdığı, rüşvetçi memurların, sahtekar sarrafların, fırsatçı esnafın asayiş ve güven eksikliğinden faydalandığı; krizlerin pençesinde halkın açlıktan kıvrandığı dönemler de çoktu. Osmanlı İstanbul’undan 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş-çıkışlarına örnekler…

    Geçen yüzyıllarda her ülkenin bakır, gümüş altın paraları, ayarı ve tartısı saptanarak dünyanın her tarafında o yerin aynı metal paraları ile serbestçe değiştirilebilir, yani “konvertibl” idi. Günümüzde ise metal para sadece küsurat ödemelerde kullanılıyor. Değerli sandığımız bugünün Türk lirasının ve döviz dediğimiz değeri üstünde yazılı kağıt banknotların ise sonu yakın gibi görünüyor. Olasılıkla ele avuca alınmaz; cüzdana, kasaya, hele yastık altına hiç konulamaz “sanal/muhayyel” yazılım icadı para dünyası kapıda.

    Artan dünya nüfusuna koşut bir para mahşeri yaşanıyor. Enflasyon canavarının eseri kağıt para destelerini, bunların tepeleme yığıldığı bankaların kasa odalarını TV ekranlarında izliyoruz. “Pul olmuş” banknotları artık, hızlı makineler sayıyor, balyalıyor, bankadan bankaya zırhlı araçlar taşıyor. Yarı yüzyıl öncesine kadar bu manzaralar hayal bile edilmezdi.

    Başçuhadar Sadrazamın Giyeceklerini Muhafaza Edip Taşıyan  Defterdar Maliye Bakanı Defter Emini Devlet Arazi Kayıt Defterlerinin Muhafızı  Nişancı Devlet Bakanı  Darbhane Emini Darbhanenin Amiri
    Sadrazamın giyeceklerini muhafaza edip taşıyan Başçuhadar, bugünkü Maliye Bakanı olan Defterdar, devlet arazi kayıt defterlerinin muhafızı Defter Emini, Nişancı ve Darphane Emini…

    Bir de eski zamanlara bakalım. Büyük kentlerde her gün türlü çeşitli binlerce ve binlerce altın, gümüş para el değiştirir; aşınmış, ezik-bozuk, tağşiş edilmiş paralar darphanelerde eritilip “çil” denen yeni altın, gümüş paralar basılırmış. Daha eskilerde ise -hiç değilse bizim dünyamızda- banka bile yoktu. Yerli ve yabancı paralar arasındaki değer farkını piyasa cambazları, gayrimüslim bankerler, kuyruklu sarraflar belirliyordu. Alışverişler kesede, koyun cebinde taşınan, değeri metalinden ibaret paralarla yapılıyordu.

    Son 150 yılın paraları ise kağıttandı. Ama ulusal para kuponları ABD, Almanya ve İngiltere gibi zengin devletlerin “döviz” denen itibarlı paraları karşısındaki değeriyle işlem görüyordu. Bu dövizlerin itibarını elimiz ve gözümüz seçebiliyor. “Dolar, Euro, Sterlin, Türk lirası fark etmez; hepsi kâğıt desek” de Türk parası buruştu­rulup cebe sokuluyor ama döviz denenlere gözler bir başka ba­kıyor, eller öyle kolay buruştur­muyor.

    1730_de Osmanlı Padişahı III. Ahmed_in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil Isyanı
    Lale Devri’nin sonunda isyan
    1730’da Osmanlı Padişahı 3. Ahmed’in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil İsyanı’nın Jean-Baptiste van Mour tarafından yapılmış resmi.

    Ganimet için savaş

    Tarih denen bütün bir mazide nüfus artışı olmasa; arz/talep, yani üretim ile tüketim denge­lense, savaşların pek çoğu ya­şanmayacak; tarih kitapları ana konusu olan doymak ve esenlik gerekçeli savaşlardan mahrum kalacaktı. Serdarların peşleri­ne taktıkları ordulara verdik­leri söz, “Ganimete boğulacak, zengin olacaksınız” idi. Hz. Ömer’in İran’a gönderdiği gazâ ordusunun Medine’ye getirdiği ganimetler ortaya yığıldığında güneşi gölgeleyen bir tepe oluş­muş; bunu paylaşarak zengin­leşenler, zevk ü sefaya yönel­mişlerdi. Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinin amacı, oradan Turan’a, Afgan’a, İran’a servet taşımaktı. Ordusunu fil­lerle takviye ederek Anadolu’yu istilaya gelen Timur’un amacı Yıldırım’ın ordusuna gözda­ğı vermek, ama asıl, Helenistik çağda Anadolu topraklarına gö­mülen altın hazinelerini bulup Semerkant’a taşımaktı.

    Osmanoğulları’nın fetih ve istila seferlerinde de zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a dönüldüğü olmuştu. Ancak İs­tanbul’a getirilenlerden taşra toplumlarına da aktarım ya­pıldığı söylenemez. Taşradan toplanan “arus” (gelin) vergi­sinin, kovan vergisinin, değir­men vergisinin, daha onlarca ve onlarca verginin hep İstanbul’a taşındığını; teba, reaya denen kitlelere yoksulluk içinde, kıt kanaat yaşama şansı tanındığı­nı da belirtelim. Osmanlı taşra dünyasındaki geçim zorluğunu, güvensizliği, yaşama koşulla­rını öğrenmek isteyenlere de (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi’ni okumaları­nı önerelim.

    Belgeler ve kaynaklar, para ve piyasa durumunu Payitaht İstanbul özelinde daha güveni­lir gösterdiğinden 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş çıkış­larına kısa örnekleri de İstan­bul’dan verelim…


    26 AĞUSTOS 1553

    Avusturya elçisinin çarşı-pazar gözlemleri

    Sultan Süleyman Doğu seferinde ol­duğundan Veziriazam Rüstem Pa­şa’nın huzuruna çıkan Avusturya el­çilik heyeti dışarı çıktıklarında küme küme askerler peşlerine takılıp sırna­şarak hediye ve bahşiş istemişlerdi. İstanbul’daki paşaları “hırsız” olarak niteleyen elçi, Tavuk Pazarı’ndaki Elçi hanında ikameti sırasında kenti gez­diğini, evlerin kalitesiz malzemeden, gösterişsiz ve tek katlı olduğunu, İs­tanbul’da balın okkasının 4.5, şekerin 17 akçeye, Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçlerin 1 akçeye satıldığı­nı yazmıştı. Elçinin gözlemine göre, Türkler en çok soğanla kavrulan ko­yun eti yiyor; pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan, ka­bak, havuç dolması, yaprak sarması, sütlaç muhallebi, omlet gibi yemek­ler yapıyordu. Sebze ve meyvelerin bir kısmını padişahın İstanbul ve çevre­sindeki has bahçe ve bostanlarında acemi oğlanların yetiştirdiğini, bunla­rın Eminönü’nde pazarlandığını, ken­tin her köşesinde manav çardakları bulunduğunu yazması da önemliydi.


    1572-1575

    Kar yağmaya başladı Kapıkulu gulgulesi patladı

    Kış aylarında şiddetli soğuklar, kar ve fırtınalar nedeniyle İstan­bul’da kıtlık yaşandı. Zahire getiren gemiler kesildi. Bir-iki gün kar yağ­dığında bile fırıncılar narh istemeyi âdet edindiklerinden fırınları kapat­tılar. Ağır kışlarda buğday satma­yarak karaborsacılık yapmak da za­hirecilerin âdetiydi. Saraydan veya divandan İstanbul kadısına etkisi olmayan buyruklar yazılıyordu. Bu dönemde rüşvet ve yolsuzluk yay­gındı; üstelik yüksek enflasyon var­dı. Kapıkulları da saraya ve Sultan 3. Murad’a (1574-1595) dönük eylemler başlattılar.

    Önlemlere karşın hayat pahalılığı artarken narhlara ve rayiçlere ilişkin buyruklara uyan yoktu. Piyasa, ayarı ve ağırlığı ile oynanmış sözde gümüş akçeler yüzünden güvensiz, pahalılık ileri düzeydeydi. İstanbul kadısına yazılan hükümlerde 1 altın liranın 60 akçe, 1 gümüş kuruşun 40 akçe düze­yinde tutulması istendi. Halis gümü­şün israf edilmemesi istense de para darlığı, bu tür hükümleri geçersiz kıldığından çarşı-pazar kalpazanla­rın kontrolüne girmişti.

    Asıl bunalım, 11 Ocak 1575 günü Ulufe Divanı’nda yaşandı. O gün Ka­fes Kasrı’ndan Divan-ı Âli’deki otu­rumu bir süre izleyen 3. Murad arz odasına geçtiğinde, avlularda Kapı­kulu gulgulesi başlamıştı. Askerler seslerini yükselterek “Bölük ağaları­mız bize ulufemizi kusur (eksik) üze­re ve terakkilerimizi (artışları) eksik vermek isterler. Bunun aslı nedür?” deyip eyleme geçtiler. Noksan dağıtı­lan ulufeler dağıtılarak olay yatıştı­rıldı.


    1582

    Ayşe Sultan düğün yaptı rüşvet skandalı patladı

    Sıkıntılar sürerken 10 nisanda Mihrümah Sultan’la Rüstem Pa­şa çiftinin kızları Ayşe Sultan’ın Nişancı Feridun Bey’le düğünü bir pahalılık dalgasına daha yo­laçtı. Düğün ertesinde İstanbul, 3. Murad’la ilgili rüşvet haberleriy­le çalkandı. Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesi Nasuh’un “taşra halkıyla eli olduğu”, çevirdi­ği dalavereler ortaya saçıldı. Sözde soruşturma başlatıldı, cüce hapse­dildi. Kimi eyalet valileri azledildi. Defterdarların, saraya akıtılan rüş­vetlerden aldıkları payları, sarayın odun ambarında odun yığınlarının altına sakladıkları saptandı.


    1593

    Yiyecek fiyatları arttı baş isteyen sipahi odunla kovalandı

    26 Ocak günü ulufe divanında, si­pahiler üç aylıklarının eksik olduğu savıyla Divanhane’ye yürüdüler. Çavuş ve kapıcılarla aralarında kavga çıktı. Asker, vezirlere taş yağdırdı. Veziri­azam Siyavuş Paşa’nın Başdefterdar Emin Paşa’nın, Harem kethüdası Can­feda Kadı’nın başları istendi. Sarayın alay ve adalet meydanları mahşere döndü. Sipahiler ek ödeme önerisini de reddettiler. Bir kazasker, askerleri yatıştırmak için kâfir olursunuz den­diğinde, “Biz çoktan kâfir olduk. Bize defterdarın ve Kethüda kadının başla­rını getirin” yanıtını verdiler.

    Başdefterdarın seyyid (Hz. Ali so­yundan) olduğu, şer’an idam edileme­yeceği hatırlatılınca “İsterse Hasan ve Hüseyin olsun!” diye bağırdılar. Bos­tancılar ile Baltacılar’ın silahlanarak gelmeleri, Yeniçeri Ağası’nın da yeni­çeri bölükleriyle saray dışını tutması üzerine Sipahiler, dikbaşlılığı bırakıp korkuya kapıldılar. Kapıcılar kaçmaya yeltenenleri odun ambarından aldık­ları odunlarla kovaladı. Kaçış sırasın­da ezilip ölenler oldu. Kapılar kapatılıp içeride katliam başlatıldı. Mutfaklara koğuşlara sığınan sipahiler öldürüldü. Dışarı çıkabilenleri de yeniçeri ağası değneklerle haklattı. Ertesi gün saray avluları ve çevresinden toplanan sipa­hi cesetleri denize atıldı.

    Siyavuş Paşa ve defterdar azledildi ama aşırı enflasyon koşullarında gü­müş paranın değeriyle sürekli oynan­dığından yiyecek fiyatları artmıştı. 600 dirhem gümüşten 400 akçe kesilmesi gerekirken 800 akçe kesilmekteydi ki bu, %100’lük enflasyon demekti. Üc­retlilerin alım gücü yarıya düşmüştü. Asker ayaklanması da bundandı.

    İstanbul nüfusunun iyice arttığı o yıllarda ülkenin her tarafından baş­kente göçler sürmekteydi. Özellikle Anadolu’da mal ve can güvenliği kal­madığı gibi fahiş gümrük vergisi yü­zünden eski bolluk ve kalite kalmamış, gümrük işleri Yahudi mültezimlerin tekeline geçmişti. Müslüman tüccar­larsa Yahudi mültezimlere vergi öde­mek günah bahanesiyle hileli yollar­dan ve rüşvetle iş görmeyi tercih edi­yorlardı.


    1617-1621

    1. Ahmed’in ölümü ‘uğursuzluk’ getirdi

    Sultan_I._Ahmet

    Padişah 1. Ahmed 22 Kasım 1617’de ölmüş, kardeşi 1. Mustafa  tahta çıkınca, cülus bahşişi dağı- tılmıştı. 1. Mustafa 3 ay sonra indirilince yeğeni 2. Osman’ın cülusunda bir bahşiş daha dağıtılmıştı.  Toplam 3 bin kese bahşişin ardından hazine boşaldı. İstanbullular  ağır kışı, genç ve dindar Sultan Ahmed’in ölümünü, meczup kardeşinin tahta çıkışını, ardından 14  yaşındaki 2. Osman’ın cülusunu  izleyen yangınları, kıtlık ve pahalılığı uğursuzluğa yordular. İlkbahara doğru başlayan sağanaklarda  mahalleler sele suya boğuldu. Yaza  doğru bu kez “tâ‘ûn-ı ekber” (büyük veba) salgını başladı.  1621 kışında ise hepsi yetmezmiş gibi Haliç dondu. Boğaz’ı buz  kütleleri kapladı. Zahire gemileri çalışmadığından yine kıtlık başladı.  75 dirhemlik (250 gr) ekmek 1 akçeye, etin okkası 15 akçeye çıktı.


    8 ŞUBAT 1640

    Sultan İbrahim sikke bastırdı, ecnebi paralar değer kazandı

    İstan bullular, kış süre ken 4 Mu­rad ınölümün ,k ardeşi İbra im’i cül sunud u ursuzluk saydı ar. Çün ü k tlıkve karabor sa vardı. Ve­ziriazama gönderdiği buyrukta: “İs­tanbul’da kıtlık vardır deyü söylenir, Kadıya muhkem tembih eyle. Narh işine ziyade dikkat etsin. Gezsin dolaşsın yoksa kendisi bilür” diye yazan yeni padişah İbrahim, kendi adına sikke basılmasını istedi. Bu­nun için 1641’de tedavüldeki eski paralar toplatılınca kıtlık ve pahalı­lık büsbütün arttı. Kuruş 125, altın 250 akçe iken İbrahim adına kesilen sikkelerden kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü. Ecnebi paraları değer kazandı. Emtia fiyatları yük­seldi. 4. Murad döneminde (1623- 1640) 1 kuruşa 11 okka (27 kg) et alı­nırken artık 8 okka (17 kg) alınabilir oldu. 1643’te Sultan İbrahim, kara­borsacıların çarşı ortasında dayağa yatırmalarını, hatta boğdurmaları­nı, halkı korkutmak için zindandaki müebbet mahkumlardan birer ikişer kişinin meydanlarda astırılmasını isteyecekti.


    MART 1656

    Vak’a-i Vakvakiye ayaklanması

    İstanbullular, 1656 Mart aylarının ilk günlerinde terör ve kıtlık kabusu yaşadılar. Sipahiler ve Acemi oğlan­lardan sonra çarşı esnafı da gümüş paraların düşük ayarda basılma­sı nedeniyle Çınar Vak’ası/Vak’a-i Vakvakiye denen ayaklanmayı baş­lattı. Olayın arkasında, ocak ağala­rıyla saray ağalarının iktidar çekiş­mesi vardı. Sarayın alay köşkünü kuşatan isyancılar, züyuf akçe denen (değeri düşük neredeyse kızıl bakır) etekler dolusu akçeyi yere döktüler. Kimi ağalar ve elebaşılar At Meyda­nı’nda ulu çınar ağacının dallarına asılarak idam edildi.


    1695

    Ayarıyla oynanmış altınlar gitti yerine Cedid Altun getirildi

    17. yüzyılın sonuna gelindiğinde ahali yaşam koşullarından mem­nun değildi. İstanbul’da hayat yine pahalı, para kaçakçılığı ise ayrı bir sorundu. Mısır tüccarları, İstan­bul Darphanesi’nde kesilen altın ve gümüş paraları toplayıp götürmek­te, İstanbul piyasasına ayarıyla oy­nanmış paralar sürmekteydiler. Bu da fiyatları yükseltiyordu. Bunun önüne geçmek için 2. Mustafa’nın tuğrasıyla Cedid Altun basımına geçildi. Sürümdeki paralar topla­tılıp eritilerek Tuğralı’ya dönüştü­rüldü. 300 akçe değerindeki bu yeni altının ülke genelinde geçerli olma­sı için eyalet valilerine buyruklar yazıldı.


    1763

    Törpü ve dedikoduyla altından altın kazanmak

    avrat pazarı

    Sultan 3. Mustafa (1757-1774) 1763’te yerli ve yabancı paraların pi­yasa değerini dengelemek için bir gi­rişimde bulundu. O yıllarda tedavül­deki Osmanlı altın sikkeleri şunlardı: Fındık altını, İstanbul zincirlisi, Zer-i Mahbub, Mısır Zincirlisi, Mısır Tuğ­ralısı ve bunlar kadar, hatta bunlardan daha değerli sayılan ecnebi paraları Yaldızlı Venedik ve Macar altını de­nen altın paralar.

    Padişah, ayarı bozuk, vezni düşük denerek düşük fiyata bozulan paraları toplatıp darphanede eritti; Yaldız ve Fındık altınları ile eşitleyip, üstünde kendi tuğrası bulunan 155 akçe değe­rinde yeni paralar darp ettirdi. Vene­dik Cumhuriyeti ise Osmanlı piyasa­larından 2. Mustafa tuğralı altınları toplatıp Yaldızlı Venedik altını darp ettiri­yor; Yahudi ve Hıristiyan sarraflar da “Yaldız altını­nın ayarı yüksek” dediko­dusu yayarak düşük fiya­ta Fındık altını toplayıp Avrupa’da Yaldız altını ile değiştirerek “altından al­tın” kazanıyordu. Sarraf­ların geleneksel bir yöntemleri de altın ve gümüş paraları törpüleyerek “toz”dan para kazanmak­tı. Hilekar 4 sarrafın ida­mı bu tür yolsuzlukları birkaç yıl önledi.


    1774-1789

    İsraf yasaklandı kimse tınmadı

    1774’te tahta çıkan 1. Abdülhamid, zahire (daha sonra kullanılmak üzere saklanan tahıl) kıtlığına çözüm bu­lamayan İstanbul Kadısı Hayatizâde Mehmed Said Efendi’yi 1775’te azletti. Mısır’a ve başka üretim bölgelerine mübaşirler göndererek ürün ve zahi­re temini çözümleri aradı. Sonunda 1782’de Rusya’dan -ilk defa- buğday it­hal edildi. İstanbul’un et gereksinimi her yıl Eflâk’den 160 bin, Boğdan’dan 120 bin koyun sevkiyatıyla sağlanır­ken ilişkiler bozulunca sevkiyat azal­dı. Celeplerden rüşvet aldığı saptanan kasapbaşı idam edildi.

    osmanlı_lirası_1
    osmanlı_lirası_3
    osmanlı_lirası_2
    osmanlı_lirası_4
    5’lik, 1’lik, yarım ve çeyrek Osmanlı liraları.

    1776’da israfı önlemek için ön­lemler başladı. Önce bir nizamna­me ile orta hallilerin zenginlere bakıp giyim-kuşam edinmeleri yasaklan­dı. Saray halkına, vezirlere, sivil me­murlara, askere esnafa ve halka, başka başka kıyafetler öngörüldü. 1780’lerde ise çok yaygın olan çubuk tiryakileri­ne imamelerin altın kakma ve ceva­hirle bezenmesini, bunların 3’er 5’er kuruş gibi pahalı fiyatlarla alınıp sa­tılmasını, nisvan (kadın) taifesinin de pabuçlarına sim kabara ve sırma işlet­mesini yasakladı. Bu buyruklar etkili olmadı.

    Sonunda 1782-1783’de, sefere çı­kan ordunun erzak ve iaşesi de ek­lenince İstanbul’da görülmedik bir pahalılık ve yiyecek kıtlığı yaşandı. Fiyatlar üç katına çıktı. 1 okka et 6 paradan 18 paraya (%300) çıkarken evlerin biricik ışık kaynağı mumun tanesi 1 para oldu. Herkes gelecekten kaygılıydı. Padişah, sanki bir çözüm olacakmış gibi İstanbul Kaymaka­mı’na (sadrazam vekili) buyruklar ya­zıp durdu. O kıtlık evresinde bile var­sıllar şenlik şamatadan geri kalmaya­rak kandiller dizili yalı ve sahilhane bahçelerinde şölenler düzenliyorlardı.


    1789

    Asayiş sağlanmadan ekmek fiyatları düşmedi

    Amcası Abdülhamid’in ölümü üzerine tahta çıkan 3. Selim (1789- 1807) döneminde de durum değiş­medi. Taşra halkı haydut baskınla­rında, İstanbullular yiyecek kıtlığın­da çaresizdi. İstanbul’da ekmekler yenmez yutulmaz durumdaydı. Buğdayın İstanbulî kilesi (25 kg) 80 paradan 3 kuruşa çıkmıştı yine de karaborsa satılmaktaydı. Sık sık denetimlere çıkan genç ve duygu­sal Padişah, yokluktan etkilenip bir süre narhı erteleyerek Anadolu’ya ve Rumeli’ne fermanlar göndermiş, dileyenlerin İstanbul’a zahire getirip istediği fiyattan satabileceğini ilan ettirmişse de asayiş sağlanamadı­ğı için dolandırıcıların, hırsızların, yankesicilerin mazarratından bizar olan taşralı tacirler İstanbul’a zahire ve hayvan sevk edemiyordu. İstan­bul’da kalpazanlar ve ihtikâr (paha­lı satmak için stokçuluk) yapanlar çoktu.

    Padişah, tebdil-i kıyafet ede­rek çıktığı denetimlerde, fırınların önümde ekmek almak için toplan­mış tartışan, bağırıp çağıran insan­ları gözlemliyor, sadrazam cephe­de olduğu için sadaret Kaymakamı vezire ve İstanbul Kadısı’na tehdit­kar buyruklar yazıyordu. Sonunda İstanbul Kadısı İsmet Efendi’yi az­ledip Bursa’ya sürdü. Nizam-ı Ce­did’in kuruluşu da bu evreye denk geldi. Bu yeni örgütün gereksinim­leri ve iaşesi için İrad-ı Cedit adıyla bir mali-askerî örgüt, İstanbul hal­kının gereksinimleri için de Zahire Nezareti kuruldu.


    1808

    Kadınlar baskın yaptı kadı efendi sofradan kaçtı

    1807’de tahttan çekilen 3. Se­lim’in yerine tahta çıkan 4. Mus­tafa’nın 1 yıllık saltanatında, kış aylarında İstanbul ve Edirne’de ekmek, et ve odun kıtlıkları yaşan­dı. Kıtlık, asayişsizlik son kertede bir buhrandı. Karışıklık, güven­sizlik, pahalılık büsbütün artınca İstanbul’da kıtlık başladı. Aylar­dır et yüzü görmeyen İstanbullu­lar açlıktan, hastalıktan kırılırken İstanbul Kaymakamı Musa Paşa, sanki en önemli sorunmuş gibi “sivri kalpak” giymeyi yasaklaya­rak tepesi düz kalpak giyilmesini buyurdu!

    13 Mayıs 1808’de İstanbul’da bir kadın eylemi yaşandı. Müslü­man kadınlar bir ellerinde uzun sırıklar, diğerinde boş yemek sa­hanları olduğu hâlde, İstanbul Ka­dısı’nı konağında yemek yerken bastılar: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri 25 paraya yiyoruz” diye­rek üzerine yürüdüler. Kadı, sofrayı bırakıp ha­reme kaçtı. Oradan, se­lamlık alayının geçeceği yol üzerine gelen kadın­lar 4. Mustafa’ya arzu­hal sundular ve “Efendimiz, uyan ve bizi düşün! Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık!” diye bağırdılar.


    MECİDİYE ALTINI

    Enflasyon geldi-gitti, onun ayarı değişmedi

    mecidiye-kutu

    Tanzimat Dönemi’ne gelesiye kadar paralar, kağıt değil altın, gümüş, bakır gibi soy madendi. Her paranın değeri, doğrudan ağırlığında ve ayarındaydı. Bu, altın gümüş bakır hangi devletin parası olursa olsun her memlekette, ayarı ve gramıyla değerini korurdu. Bir bakıma altın ve gümüş paralar beynelmileldi. Ancak bu altın ve gümüş paraların aşınma ve düşük ayarlı kalıplarının piyasaya sürülmesi söz konusuydu. Bugün bile Reşad ve Ata altınları ayarı ve gramajı eşit öteki padişah liralarından daha değerli sayılır. Sultan Abdülmecid’in 1844’teki para reformunda Mecidiye Altını olarak darp edilen 7.2 gr ve 22 ayar altın para, Osmanlı maliyesinin 1 liralık para birimi olarak darp edilmişti. Mecidiye denen bu birim lira, ticaret yaşamında pahalıklar ve buhranlar yaşanmasına karşın son padişahların tuğralarıyla Sultan Vahideddin’e kadar aynı ayar ve ağırlıkta basılmıştır. Günümüzde de yine aynı ağırlık ve ayarda, halkın “Ata/ Gazi” dediği altınlar, ziynet değerinde basılıyor.

    Madeni paraların taşınmasındaki zorluk nedeniyle diğer devletler gibi Osmanlı Devleti de 1860’larda İstanbul’daki Bank-ı Osmanî-i Şahane’ye, “Kaime-i mutebere-i nakdiye” denen banknot/ kâğıt para basmakla yetkili kılmıştı. Basılan kâğıt paraların karşılığı külçe veya yerli yabancı altın paralar bankada saklanıyordu. Madeni alaşımlı Türkiye Cumhuriyeti Lirası ve katmanları banknot ve madeni olarak 1927’de tedavüle çıktı.

  • Allem edildi, kallem edildi paranın fendi siyaseti yendi

    Allem edildi, kallem edildi paranın fendi siyaseti yendi

    Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur. Paranın itibarıysa onu çıkaran devletin yaşadığı orunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Cumhuriyetten bugüne dek de müdahaleler paradan kaçışı engellememiştir.

    Perker-Karikatur-5 Haziran 2020

    Para ve yazı, Homo sapiens’in yeryüzündeki iki büyük buluşudur. Her fikri, her ifadeyi yazıyla başka çağlara aktarabilir, başka mekanlara gönderebilirsiniz. Para da evrensel bir araçtır. Onunla her şeyi, her şeye dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce öğrencisi olma şansına eriştiğim, erken yitirdiğimiz şair ve ekonomist Ergin Günçe’nin bir dersinde şu örneği verdiğini dün gibi hatırlıyorum: “Gelibolulu balıkçıların emeğini çeliğe dönüştürebilirsiniz; bunları satıp, bulabildiğiniz herhangi bir yerden çelik alabilirsiniz”. İşte bunu yapabiliriz ama bunların karşılığında alacağımız ve vereceğimiz paralar hemen her koşulda farklı olacaktır.

    Piyasa koşulları bir yana, devletlerin yarattığı para sabit bir şey değildir. Devamlı oynar. İner, çıkar, bozulur, saklayan bir bakar ki enflasyon karşısında değeri uçmuş gitmiş; yatıran da sürekli kuşkudadır. Değişken, oynak, kandıran ve kalleş bir şeydir. Kaprislidir. Sahiplerini sürekli şaşırtır. Paranın inadı hemen her zaman politikacının inadından daha kuvvetlidir. Kendisiyle fazla oynayana her türlü kazığı atabilir. Bu nedenle parayı yönetmek, kişiler, kurumlar, hele de devletler için büyük özen ister.

    Niçin devlet? Çünkü devletler çoğu zaman kötüye kullandıkları bir para yaratma ayrıcalığına ve tekeline sahiptir. Bu tekel son birkaç yılda sanal paralarla bozulmuş gibi görünse de devletlerin, diğerleri gibi, sanal paraya da müdahalesi kaçınılmazdır. Aksi düşünülemez, devlet mantığının dışındadır; bunun ilk işaretlerini de görmeye başladık.

    Bütün bunlar bir yana, para yaratmak aynı zamanda bir egemenlik meselesidir. Paranın itibarı onu çıkaran devletin yaşadığı sorunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Savaşta yanıp yıkılan bir devletin parası da pul olur. Almanlar 1. Dünya Savaşı ertesinde sabah kahvesini dört, akşam kahvesini sekiz milyar marka içiyordu. İşçiler el arabasına yükledikleri yevmiyeleriyle bakkala koşup bir ekmek alırken artık kimse para saymıyordu. Niye saysınlar… Ertesi gün değeri tekrar yarıya düşecek olan para destelerini kim sayar. Banknot matbaası 24 saat iş başındaydı.

    Paranın en büyük talihsizli­ği, muhtemelen bizzat kendi­si değer taşıyan şeylerle, yani altın ve gümüşle bağlantısının kopartılmasıydı. Para, altın ve gümüşten basılan sikkelerden oluşunca devletin buna müda­hale şansı yoktu. Altın altındı, gümüş de gümüş. Eline geçire­bilirsen var, yoksa da yoktu.

    osmanlı bankası
    1930’lu yıllarda Osmanlı Bankası (üstte). Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve “Sikke-i Sultani” adı verilen Fatih Sultan Mehmet’in ilk altın parası (altta).
    Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve _Sikke-i Sultani’ adı verilen Fatih Sultan Mehmet_in bu ilk altın parası

    Ancak, sikkeler de sorun­luydu. Öncelikle, bu değer­li metaller sınırlıydı. Ayrıca sikkelere hile karıştırılıyor, alaşım yapılarak ayarı düşü­rülüyor veya uçlarından azıcık kırpılıyor, bazen de tozu alı­nıyordu. Eski tüccarların ya­nında, ayda bir veya iki gram altın tozu için, sikke dolu tor­bayı sabahtan akşama kadar silkeleyip duran çocuklar ça­lışırdı. Bu arada piyasada yüz­lerce farklı ağırlık ve saflıkta sikke olduğu için ödemelerin hesaplanması tam bir kabu­sa dönüşüyordu. Tüccarlar an­laşıp kutlamaya giderken, ka­tipleri de ödeme için sikkeleri cetvele dökerdi. İki florin; biri yüzde üç, diğeri yüzde beş yıp­ranmış. Üç düka altını; biri şu kadar diğeri bu kadar…

    Bunu kısmen de olsa çöz­mek için önce kenarı tırtıllı, tartısı itibarlı, referans olan sikkeler çıkarıldı; sonra da gü­venilir bir bankanın altın ya­tıranlara verdiği senetler kul­lanıldı. Altın yerine senetler el değiştiriyor, getiren isterse karşılığı olan altını çekebili­yordu. Tabii bunun da makul bir komisyonu vardı. Öte yan­dan Avrupa’da bunların ha­yata geçmesinden daha önce Çin’de kağıt para kullanıldığı kaydedilmişti.

    Devlet, paraya sıkışınca tüm sikkeleri topluyor, aynı miktar gümüşe daha çok de­ğersiz metal katarak daha fazla sikke basıyor (yani sikke tağ­şiş ediliyor), eski sikkesini darphaneye teslim etme­yenin de boynu vuru­luyordu. Dolayısıyla paranın değeri düşü­yordu. Bizde bunu ilk kez Fatih Sultan Mehmet yaptı; İs­tanbul’da ilk yeniçe­ri isyanı ve yağmalar onun ölümüyle başladı. Kapıkulları oğlu Cem Sul­tan’a karşı kardeşi 2. Bayezid’i desteklemek için ondan parayı tağşiş etmeyeceğine dair söz aldılar. Bayezid sözünü tuttu ama bu, daha sonra giderek ar­tan şekilde devletin standart uygulaması hâline geldi. Her tağşiş, kapıkulu askerlerinin ayaklanmasına ve devlet rica­linden kelle alınmasına yol açı­yordu.

    İstikrar ve para ilişkisi

    Geçmişin bize parayla ilgili anlattığı çok şey var, hatta bunlardan bazı kurallar çıkarmamız mümkün olabiliyor. İstikrar ve para arasındaki ilişki bunların başında geliyor. Paraya güven, ya paranın kendi değerine ya da parayı çıkaran devletin istikrarına duyulan güvene dayanır. Değerli metal para döneminde, altın üretimi çok sınırlı olduğu için, sorun dolaşımda yeterli altın olup olmaması ve bunun bir kısmının yöneticiler tarafından nasıl toplanacağından ibaretti. Ne kadar vergi, ne kadar haraç, ne kadar savaş… Elbette devletin para sıkıntısı varsa verginin yanında borç da alınırdı ve sıkıntı ne kadar çoksa, bunun faizi de o kadar yüksek olurdu.

    Gene Osmanlılardan örnek verilirse, Osmanlıların borç­landıkları tutarın büyük bir kısmı daha başından, elleri­ne geçmeden kesilirdi. İkili metal para döneminde, pa­ranın içinde ne kadar al­tın veya gümüş olduğu ve bunlar arasındaki oranın tayini ayrı bir sorun haline geldi, çünkü devletler bunu serbest değerinin dışında be­lirliyordu. Para, altın ve gümüş arasında en avantajlı değişimin yapılacağı ülkeye akmaya baş­ladı ve hiçbir yasak bunun önü­ne geçemedi.

    Kağıt para döneminde ise borcun yanısıra temel sorun ne kadar para basılacağı oldu. Para basanın bunun karşısında elinde tuttuğu bazı değerli re­zervler olması beklenirdi ama esas sorun devletin istikrarına olan güvendi. Sağlam bir mali­yeye sahip olan devlet, harca­malarını vergilerle karşılıyorsa pek sorun yoktu. Ama harca­maların bir kısmı fazla para ba­sılarak karşılanıyorsa paranın değeri derhal düşer ve hiçbir yasak buna mani olamazdı. Şa­yet devlet hem borç alıp hem de fazla para basıyorsa sorun daha da büyüktü. İşte bizim tarihimiz boyunca sürekli ba­şımızda olan en büyük dertler­den birisi buydu.

    1970lerin sonundan itibaren Batılı ülkeler Türkiye_ye tekil borç vermek yerine Ankara_yı IMF üzerinden borçlanmaya zorladılar.
    1970’lerin sonundan itibaren Batı dünyası, Türkiye’ye tekil borç vermek yerine Ankara’yı IMF üzerinden borçlanmaya yönlendirdi. 31 Mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet

    Borç, rüşvet ve faiz karışınca

    Çoğu zaman sağlıklı bir maliyemiz olmadı. Osmanlı döneminde devlet paranın değerini düşürerek ve borç alarak işleyişini sürdürmeye çalıştı. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet sikkeyi altı kez tağşiş etmişti. Onun zamanına kadar yeterli olan gümüş para sistemi, İstanbul’un fethiyle birlikte devletin imparatorluğa dönüşmesinin gerektirdiği dev masraflar karşısında bozuldu. Bunların başında muazzam saray masrafları, imparatorluk için prestijli yapılar, İstanbul’un imarı ve büyük seferler geliyordu. Osmanlı istikrarsızlığı kötü maliye ile çok yakından bağlantılıdır.

    16. yüzyılda seferler gelir getirmez olunca durum büsbü­tün kötüleşti. Bu dönemde Do­ğu ticaret yolları Avrupalıların eline geçiyor ve deniz sefer­leri büyük mali külfet oluştu­ruyordu. Sokollu’dan sonra en büyük tağşişlerden biri yapıldı. Bu dönemde ahalinin paraya güveninin kalmaması ekono­mik hayattaki gerileyişi artır­dı. Nihayet 19. yüzyılda iç ve dış borçlar işi iyice içinden çı­kılmaz hâle getirdi. Sonradan Galata Bankerleri adını alacak olan sarraflar, 16. yüzyıl sonla­rından itibaren acil devlet har­camaları için borç verdikçe, gi­derek daha büyük ayrıcalıklar kapmaya başladılar. Borç, rüş­vet ve faiz birbirine karıştı.

    1854’te Kırım Savaşı dış borç alımı için dönüm nokta­sı oldu. Nihayet 1881’deki Mu­harrem Kararnamesi ile devlet, borçlarını ödemek üzere vergi­lerini, dolayısıyla iktisadi faali­yetini yabancıların kontrolüne bırakmak zorunda kaldı. Dü­yun-u Umumiye idaresi devlet içinde devlet hâline geldi ki bu açıkça devletin egemenlik hak­larından taviz verilmesinden başka bir şey değildi.

    5 Ağustos 1854- Kırım Savaşı sırasında cüce Osmanlı_yı destekleyen dev İngiltere ve Fransa_yı tasvir eden bir karikatür.
    Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin cüce İngiltere ile Fransa’nın dev olarak gösterildiği bir karikatür.

    Kısacası, Osmanlılar’ın pa­ra istikrarsızlığı aynı zaman­da yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren al­dığı dış borçların çok azını de­miryolu gibi yatırım işleri için kullanmış, çoğu zaman cari giderler ve savaş harcamaları için yabancılara başvurmuştur. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Antlaşması ile Düyun-u Umu­mi ve borçlar tasfiye edilmiş, hissemize kalan son taksit, ilk dış borcun alınmasından tam 100 yıl sonra, 1954’te ödenmiş­ti. Osmanlı borçlarından çok çekmiş olan Cumhuriyet’in ilk yöneticileri denk bütçe ve sıkı para politikası konusunda cid­di gayret göstermişlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçmez. 2. Dünya Savaşı sonrasında para istikrarı gene hızla bozulmuş ve bu, devalüasyon ve enflasyon olarak hayatımıza yansımış­tı. Osmanlı borçları biterken Cumhuriyetin borçlanmaları başlıyordu.

    Sorunlar yeni değil

    Cumhuriyet hükümetlerinin mali istikrarsızlığı kamu açıkları ve dış ticaret açıklarının birlikte büyümesinden kaynaklandı. Sürekli açık verilmesinde demografik gelişmeler genellikle gözardı edilir. Bu dönemde dünyada eşi görülmemiş bir artışla ülke nüfusu 12 milyondan 84 milyona çıktı. 100 yılda nüfusun yedi katına çıkması inanılması zor bir olaydır. Dünya nüfus artışının yaklaşık iki katı olup, birçok ülkenin üç veya dört katıdır. Bu kadar insan için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, imar, altyapı, belediye hizmetlerini sağlamak, bütçe açıklarının borçlanma veya para basılarak karşılanmasına yolaçmış, buna silahlanma ve güvenlik harcamaları eklenmişti. Birçok ülkede ve denizlerde sürdürülen operasyonlar da sürekli harcama gerektiriyordu. Bu koşullarda bütçe disiplini ve para istikrarı sürekli bozuluyordu. İşte, kısa bir aradan sonra döndük Osmanlı döneminde yaşadığımız sorunlara. Buna gelir için kamu varlıklarının satılması da eklenmeli… Osmanlılar da sıkıştıkça miri arazileri satarak günümüzde hâlâ devam eden bir başka geleneği başlatmışlardı.

    Sorunlarımız yeni değildir ve bunları geçmişten gelen bir devamlılık olarak görmemiz gerekir. Tarihin amacı geçmiş­ten geleceğe uzanan çizgileri bilmektir. Günlük hayatın, dev­letin, ticaretin, eğitimin, sağlı­ğın, yemeğin, savaşın, ulaşımın, akla gelen her insan faaliyeti­nin tarihi birbirlerine bağlıyken bunların devlet yönetimindeki istikrar ve para ile bağlantısını yakından bilmek gerekir.

    Para herhangi bir meta, ya­ni mal değil, tüm diğer mal ve hizmetlerin hızla değişen oran­larını belirleyen bir araçtır. Ba­zen bir servet saklama aracıdır. Fiyatı ise faiz olup bu bir neden değil, sonuçtur. Kararnameyle belirlenmeye çalışılması hemen her zaman ters teper. Döviz fi­yatına müdahale de elinizde sonsuz rezervler yoksa işe yara­maz. Bu müdahaleler paradan kaçışı önlemez. Dış ilişkilerin çok daha sınırlı olduğu geçmiş asırlarda bile önlememişti, şim­di hiç mümkün değildir.

    1950- ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir karikatür.
    Hep aynı vaziyet
    19 Kasım 1950 tarihli Cumhuriyet’te ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir Ali Ulvi karikatürü. En altta kalan Millî İktisat “Siz rahatınıza bakın Baylar… Ben otuz sene evvelinden bu vaziyete alışığım” diyor.

    Bunun yolu, temeldeki ne­denleri, yani bütçe ve dış ti­caret açıkları ile istikrarsızlı­ğı azaltmak, üretim ile tüketim arasındaki dengesizliği makul seviyede tutmaktır. 1950’lerde açıldık; ilk büyük devalüasyon geldi; Dolar 3 TL’den 9 TL’ye çıktı. 1960’larda tekrar açıldık; bu sefer 9’dan 15’e çıktı. Böyle devam edip gitti. Şimdi bir tura daha girdik.

    Para sahipleri siyasi istik­rarsızlıktan ve belirsizlikten ürker, güven peşinde koşar. İs­tikrarsız ülkenin parasının içte ve dışta değer yitirmesi, özellik­le döviz karşısında ucuzlaması ise o ülke insanlarının emek ve varlıklarının ucuzlaması anla­mına gelir. Para sadece ekono­mik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunla­rın da hem nedeni hem sonu­cudur.


    1967- DÖVİZE ÇEVRİLEBİLİR MEVDUAT UYGULAMASI

    Özal ‘Bilgisizliğin vesikası’ demişti

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralık 2021’de Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Sistemi’ni açıklam­asının ardından kimi ekonomistlerden bu modelin geçmişte uygulanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) ile benzerlikler taşıdığı yorumu gelmişti. Dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla başlatılan DÇM hesapları ilk kez 1967’de açılmış, dövizli işlem hakkı tanınan hesaplara Merkez Bankası (TCMB) tarafından Hazine adına kur garantisi verilmişti. Diğer bir deyimle kur farkları bütçeden karşılanmıştı. O yıllardaki ödemeler dengesi açıklarına bir çözüm olarak düşünülen uygu­lama ile başta yurtdışındaki işçiler olmak üzere dışarda dövizi olan, fakat bunu Türkiye’ye getirmek zorunda olmayanların dövizlerini çekme amacı güdülmüştü.

    O tarihlerde yurtdışındaki işçiler ve ihracatçılar ilk hesapları açmış; toplamı 3.5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye girmişti. 1975 itibarıyla Türkiye’nin döviz rezervlerinin %98’i DÇM’lerden oluşuyordu. Ancak DÇM’lerin anapara ve kur farkı ödemeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazine’ye aşırı yük olmaya başlamıştı. DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanma­sına neden olmaya başladığı değer­lendirmesinin ardından kullanımına sınırlamalar getirilmişti. 1977’nin ilk aylarından sonra yeni hesap açma hızının azalmasıyla birlikte TCMB ve bankalar, vadesi gelen eski DÇM’lerin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlamış ve sonunda sistem 1978’de sona erdirilmişti. Bu borçlar, 1981’den sonra devlet tarafından üstlenilmiş, o tarihte 2.5 milyar dolar kadar olan tutar, Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülmüştü.

    Türkiye’nin dışa bağımlılığını artı­ran DÇM’lerin kullanımında herhangi bir kural uygulanmadığından, alınan kredilerin genellikle ticarette ve işlet­me giderlerinde kullanılması, yatırım­lara yöneltilememesi ve bu yüzden enflasyonun kaynaklarından biri hâline gelmesi, gelir dağılımını bozucu etkisi daha sonra uygulamayla ilgili yapılan eleştirilerin başında gelmişti.

    1989’da dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “bilgisizliğin vesikası” olarak tanımladığı sisteme dair Milliyet gaze­tesinin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde yayımlanan açıklamalar uygulama­nın bilançosunu şöyle anlatıyordu: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabri­ka, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mâl olduğunun ba­sit bir bilançosu budur. 1970’li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sa­nanlar böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi”.

    Özal, söz konusu haberde ayrıca 84-89 arası yaşanan enflasyon-e­misyonun ortalama %50’sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını söylüyor; DÇM’lerin yükünün yıllarca halka yüklendiğini vurgulayarak “Be­nim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM’nin yükünü vatandaşın sırtına yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz” ifadeleri kullanı­yordu.

    DÇM, 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
    Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM), 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
  • İrlanda İçsavaşı gölgesinde kavganın anlamsızlığı üzerine

    İrlanda İçsavaşı gölgesinde kavganın anlamsızlığı üzerine

    İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ın oyunculuklarıyla zirveye ulaşan kara komedisi “The Banshees of Inisherin” yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday… İrlanda’nın uzak bir adasında iki eski dostun arkadaşlığının bitişini anlatan film, suyun öte yanında süren İrlanda İçsavaşı’nın dumanlarıyla birleştikçe derinleşiyor.

    Sene 1923. Yaklaşık 1 yıldır devam eden İrlanda İçsavaşı’nın son demleri… Birleşik Krallık’a karşı İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) saflarında birlikte savaşanlar, artık birbirlerine karşı savaşıyor. Çatışmanın iki tarafı, Birleşik Krallık’tan bağımsız ancak Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Serbest İrlanda Devleti destekçileriyle, bunu İrlanda Cumhuriyeti’ne bir ihanet olarak gören, İrlanda’nın İngiliz müdahalesinden tamamen bağımsız olması gerektiğini savunan Cumhuriyetçi muhalefet…

    İrlanda savaşı
    THE BANSHEES OF INISHERIN, 2022
    SENARİST VE YÖNETMEN:
    MARTIN MACDONAGH
    OYUNCULAR: COLIN FARRELL,
    BRENDAN GLEESON, KERRY
    CONDON, BARRY KEOGHAN
    SİNEMATOGRAFİ: BEN DAVIS
    MÜZİK: CARTER BURWELL

    Batıda hayalî bir ada olan Inisherin’e ise sadece denizin öte yanında patlayan bombaların sesi ve bazen ufukta belirip kaybolan dumanları ulaşıyor. Bu uzak köyde yaşayan insanların kendi sorunları var. Filmin açılışında, sıradan bir çoban olan Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) en yakın arkadaşı Colm Doherty’nin (Brendan Gleeson) evine uğrar; her akşamüstü yaptıkları gibi adanın tek pub’ında birlikte bira içmek üzere onu çağırmaya gelmiştir. Pádraic’ten yaşça büyük olan kemancı/folk müzisyeni Colm içeride olmasına rağmen kapıyı açmaz; pencerenin dışından içeriye bakan arkadaşını görmezden gelir. Şaşıran Pádraic eve dönüp birlikte yaşadığı kızkardeşi Siobhán’a (Kerry Condon) olayı anlattığında kadın şakayla karışık “Belki de artık seni sevmiyordur” der. Pádraic’in bir süre sonra Colm’un kendi ağzından da duyacağı gibi, durum tam da böyledir.

    İrlanda iç savaşı
    İrlanda İçsavaşı’nın gölgesinde iki arkadaşın ayrılık hikayesini anlatan filmde Pádraic (Colin Farrell), özgürlük yanılsamasından memnun özgür devleti, Colm (Brendan Gleeson) ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli IRA’yı temsil ediyor.

    Kavga etmemişlerdir; Pád­raic arkadaşını üzecek bir şey yapmamıştır ama Colm durup dururken arkadaşlıklarını bitir­meye karar vermiştir. Basit bir hayatı olan Pádraic’in dostluğu gözünde artık onu yapmak is­tediği bestelerden alıkoyan, ar­kasında hatırlanmaya değer bir eser bırakmasını engelleyen bir zaman kaybıdır. Pádraic müt­hiş alınır ve bu dostluğun böyle anlamsızca bitmesini kabulle­nemez. Colm ise kararlıdır; Pád­raic onunla her konuşmaya yel­tendiğinde kendi parmaklarını koyun kırpıcısıyla tek tek kese­ceğine yemin eder. Bu eylemin kendisi onu en baştaki amacı olan bestelerinden adım adım uzaklaştırsa da bunu gerçekten yapar… İlk kesik parmağını eski dostunun kapısına fırlattıktan sonra işler hızla karanlık, tekin­siz ve bir yandan da absürd bir hâl alacaktır.

    İrlandalı oyun yazarı, sena­rist, yönetmen Martin McDona­gh’ın, İrlanda’nın batısındaki üç adadan (Inishmore, Inishmaan ve Inisheer) esinlendiği kurma­ca “Inisherin”de geçen karanlık trajikomedisi “The Banshees of Inisherin” (Inisherin’in Ölüm Perileri) yılın en iyi filmlerin­den biri olmaya aday. Film, ilk gösteriminin yapıldığı 79. Ve­nedik Film Festivali’nde Colin Farrell’a en iyi erkek oyuncu ve Martin McDonagh’a en iyi se­naryo ödülü kazandırdığından beri ödüle doymuyor. En son 80. Golden Globe Ödülleri’n­de de en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleri­ni (Colin Farrell) topladı; ayrıca 2003’te çekilen “Cold Mounta­in”dan sonra en çok dalda aday gösterilen film oldu. Bu başarı­ların 2023 Oscar’larına da yan­sıyacağı şüphe götürmez.

    Peki, ilk bakışta pek de bir iddiası yokmuş, daha çok İrlan­dalı yazar/yönetmeninin şahsi yerel meraklarıyla ilgiliymiş gibi görünen, evrenin unuttuğu kü­çücük bir İrlanda adasında iki adamın dostluğunun bitmesi üzerine bu “küçük” film neden bu kadar büyüdü, bu kadar beğe­nildi ve bu kadar ilgi gördü? Bu­nu anlamak için filmin yaratıcı­sının kariyeriyle başlayıp İrlan­da’nın yakın tarihine uzanan bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.

    İrlanda savaşı
    Filmin tuhaf karakter mozaiği içinde mantığın sesi olan Siobhán, Kerry Condon tarafından canlandırılıyor.

    1970 Londra doğumlu İrlan­da asıllı Martin McDonagh, ka­riyerine absürdist kara komedi türünde oyunlarla başladı. Ço­cukluk tatillerini geçirdiği, ba­basının memleketi İrlanda’nın batısı Conway civarında geçen iki ayrı üçlemesi var. Bunlar­dan ilki, “Leenane Üçlemesi”nin ilk oyunu “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, 1998’de Broadway’e transfer olmuş ve Tony Ödülle­ri’ne aday gösterilmişti. Baskı­cı bir anne ile hayatı onun yü­zünden olduğu yerde sayan orta yaşlı kızı arasındaki dengesiz ilişkiye odaklanan bu oyun, za­manında İstanbul Devlet Tiyat­rosu’nda da sahnelenmiş, çok beğenilmiş ve Sumru Yavru­cuk’a Afife Jale Ödülü’nü kazan­dırmıştı. Bu üçlemenin diğer iki oyunu, “Connemara’daki Kafa­tası” ve “Yalnız Batı” da yakın ilişkilerdeki arızalardan doğan bir takım kriminal olayları iş­liyordu. İkisi de hem Britanya hem de ABD’de sahnelendi ve birçok ödüle aday gösterildi.

    İkinci üçleme olan “Aran Adaları Üçlemesi”nin ilk iki oyunu “The Cripple of Inish­maan” (Inishmaan’ın Sakatı) ve “The Lieutenant of Inishmo­re” (Inishmore’lu Teğmen) yine kara komedi tarzındaydı. İlki 1934’te geçiyor, bir Hollywood belgeselinde adanın sakatının rol kapmasıyla gelişen olayla­rı anlatıyordu. “Inishmore’lu Teğmen” 1993’te İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun dönek te­rörist Deli Pádraic’e suikast dü­zenleme planı üzerineydi. Bu da bizde Kenterler tarafından sah­nelendi.

    Üçlemenin son halkası ol­ması gereken “The Banshees of Inisherin” ise oyun olarak hiç yayımlanmadı. McDonagh ye­terince iyi olmadığını düşünü­yordu. Ancak yıllar sonra metni tamamen değiştirerek, ödüle boğulan ve çok konuşulan bu fil­mi çekti.

    Yazar/yönetmen, sinemayı tiyatroya tercih ettiğini söylüyor ve bunda da çok başarılı. İlk kısa filmi 2004 yapımı “Six Shooter”, Oscar kazandı. 2008’de sarpa saran bir iş yüzünden Belçi­ka’nın Bruges kentinde gizlen­mek zorunda kalan iki İrlan­dalı suikastçıyı konu alan “In Bruges” de çok tutuldu. “Bans­hees”in başrol oyuncuları Colin Farrell ve Brendon Gleeson, ilk defa burada birlikte kamera kar­şısına geçmişlerdi; aralarındaki kimyanın tuttuğu çok belliydi. McDonagh 2017’deyse ona en iyi film ve en iyi film müziği dal­larında Oscar adaylığı getiren, yürek yakan Amerikan taşrası draması “Three Billboards Out­side Ebbing, Missouri”yi çekti.

    McDonagh’ın filmlerini ev­rensel kılan en önemli unsur, yerel motiflerle bezenmiş olsa da tüm insanlığı ilgilendiren ka­ranlık konuları mesafeli bir ko­medi yaklaşımıyla işlemesi. Aile içi işlevsizlik, küçük insan hırs­ları, her ilişkide başgösterebile­cek anlaşmazlıklar ve tabii sa­dece İrlanda’ya değil dünyanın birçok bölgesine de bela olan iç­savaş meselesi…

    “The Banshees”de yönet­men dahiyane bir şey yapıyor. İki arkadaşın aniden bozulan ilişkisini İrlanda İçsavaşı’nın bir alegorisi olarak işliyor; ama bu­nu o kadar üstü örtülü yapıyor ki asıl meselenin bu olduğunu anlamak için dedektif gibi işa­retleri takip etmek gerekiyor. Colm ile Pádraic’in dostluğunun bozulması, İrlanda’da aynı di­nin iki mezhebinin, Katolikler­le Protestanların nesiller boyu birbirlerinin gırtlağına yapışma­sına neden olan zihniyetin bir yansıması… Colm, Pádraic’ten artık hoşlanmadığına dair keyfî bir karar vererek eski arkada­şını çaresizliğe sürüklüyor. Her uzlaşma çabası daha da keskin bir reddedilmeyle sonuçlanıyor. Mücadele, Pádraic de aynı dere­cede sapkın ve inatçı birine dö­nüşene, kendi eliyle tek tek kes­tiği parmakları Colm’un müziği­ni sonsuza dek susturana kadar devam ediyor. Parmaklar bir bir eksilirken anakaradan da idam edilenlerin haberleri geliyor.

    Bu, McDonagh’a göre, İr­landalıların ve İrlandalı olma­nın hikayesi. Zümrüt ülkenin masallarındaki gibi, karşılık­lı olarak yükselen şiddetin son raddesine ulaştığı noktada ye­niden dostluğa evrildiği filmde; Ben Davis’in muhteşem sine­matografisi hikayeye, varoluş­sal kasvetle bezenmiş pasto­ral bir görünüm veriyor. Bütün bunlar olurken, “ölüm perisi” Banshee’yi temsil eden yaş­lı kadının filmin başından beri yaptığı uyarılara kulak asmayan ada sakinleri, kimin kazandığını umursamadan sessiz hayatları­na devam etmek istiyor. Herke­sin mektubunu okuyan dediko­ducu bakkal kadından küfret­mekten hiç çekinmeyen ada papazına; adada merkezî otori­tenin tek temsilcisi kötü niyetli polis memurundan gücü ancak ona yettiği için sürekli olarak ezdiği ve işkence ettiği kıt zekalı ama iyi niyetli oğluna (filmin en iyi performanslarından biri, bü­tün bu çatışmanın gerçek kur­banı Barry Keoghan rolündeki Dominic Kearney’e ait) herkes kendi küçük hayatlarıyla meş­gul. Kendisini oradan kurtarıp anakarada kütüphaneci olmak isteyen, bu tuhaf karakterler mozaiğinin en aklı başında üye­si, Pádraic’in dupduru kızkarde­şi Siobhán bile “sıkıcı erkeklerin savaşı”ndan çok kendi derdinde.

    İrlanda savaşı
    İrlanda’nın ruhuna kemanıyla ses veren Colm’un parmakları tek tek eksilirken ahengin yerini çatışma, müziğin yerini ise sessizlik alıyor.

    Tam da bu bakımdan film çok iyi gizlenmiş bir alegori ola­rak okunabilir: Pádraic, özgürlük yanılsamasından memnun olan özgür devleti, Colm ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nu temsil ediyor. Bu arada filmin renkleri de sonradan “Muhteşem Dev­rim” olarak adlandırılan harekat ile Büyük Britanya’yı tamamen ele geçiren ve Birlikçiler’in be­nimsediği Protestan 3. Willi­am’ın (Orange Prensi) turun­cusundan Bağımsız İrlanda’yı destekleyen milliyetçi Katolik­leri temsil eden yeşile dönüyor. Film, köprüden önce son çıkışa yaklaşırken, anakarayla bağlan­tıyı sağlayan posta kutusunun yeşile boyandığını görüyoruz. Ancak bu noktada -bir adalının şakayla karışık söylediği gibi- İr­landalılar ile İngilizler arasında­ki çatışma artık İrlandalılar ile İrlandalılar arasında yaşanıyor. Kardeşin kardeşe duyduğu yı­kıcı öfkenin doğurduğu şidde­tin içinden güçlenerek çıkma ihtimali ortadan kalkıyor. Artık tek olası sonuç, kanlar içinde ve kardeşsiz kalmak…

    Geleceğe miras kalan ise ancak 10 parmağın 10’u da bi­raradayken ortaya çıkabilecek müziğin ahengi yerine, bitmek bilmez bir intikam hırsıyla örül­müş bir kan davasının sessizli­ği. İrlanda folklorunda yaklaşan felaketi feryat figan haber veren “ölüm perisi”ne bile, bu noktada artık sessizce izlemek kalıyor.

    İRLANDA İÇSAVAŞI

    Anakaranın dumanları

    6 Aralık 1921 tarihinde İngiliz Hükü­meti temsilcileri ile İrlanda Cumhuriyeti arasında, “The Troubles” (Sorunlar) olarak bilinen İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren bir antlaşma imzalandı. Antlaşma, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) pek çok üyesinin 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan bu yana uğruna mücadele ettiği Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti fikrinin gerisinde kalsa da İrlanda’nın çoğunluğuna imparatorluk içinde dominyon statüsü vererek onu Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika ile aynı seviyeye getirmişti.

    Ancak özellikle bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen 6 Ulster ilçesinin Birleşik Krallık içinde kalmasıyla, İrlanda Serbest Devleti ya da İrlandaca “Saorstát Éireann” olarak bilinen yeni İrlanda Do­minyonu, birçok IRA mensubu için kabul edilemez hâle gelmişti. Eamon de Valera, İrlanda Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla 7 Ekim 1921’de İrlandalı delege­lere İngilizlerle bir antlaşmayı “müzakere etme ve sonuçlandırma” yetkisi veren bir telgraf yayımlamış olmasına rağmen, nihayetinde bu antlaşmaya karşı mu­halefetin başını çekecekti. Sonuçta bu antlaşma mevcut birliği de yok edecekti.

    16 Haziran 1922’de sandığa giden İrlandalı seçmenler, ezici bir çoğunlukla Antlaşma’yı destekledi. Sinn Féin tara­fından 1918 Genel Seçimleri’nden sonra oluşturulan İrlanda Parlamentosu’ndaki 128 sandalyenin 92’si de antlaşma yanlısı adaylara gitti. Bu sonuç, 9 yıllık düşmanlık ve 2 yıllık doğrudan çatışma­nın ardından hissedilen genel “savaş yor­gunluğu”na bağlanabileceği gibi, belki de halkın çoğunluğunun Cumhuriyet’e Eamon de Valera’nın düşündüğü kadar bağlı olmayabileceğinin göstergesiydi.

    Aslında aralarında IRA liderlerinden Michael Collins ve Richard Mulcah­y’nin de bulunduğu bazı antlaşma destekçileri Cumhuriyetçilere bağlıydı; ancak mevcut durumu o dönemde elde edebileceklerinin en iyisi olarak kabul et­mişlerdi. Collins, antlaşmanın İrlanda’ya “özgürlüğe ulaşma özgürlüğü” veren bir sıçrama tahtası olduğunu savun­muştu. IRA’nın savaşın ne galibi ne de mağlubu olduğunu, çatışmaların devam etmesinin zafer garantisi getirmediğini düşünüyordu. İngilizler bu korkuyu acımasızca kullandılar ve antlaşmanın reddedilmesi hâlinde askerî harekatı ye­niden başlatma tehdidini sürekli olarak masada tuttular.

    28 Haziran 1922–24 Mayıs 1923 arasında yaşanan İrlanda İçsavaşı, tarih­teki pek çok içsavaşın aksine nispeten kısa sürmüş; çatışmalar ülkenin pek çok bölgesine hemen hiç yansımamıştı. Eylül 1922’de büyük konvansiyonel askerî operasyonlar sona ermişti. Yine de 1948’de İrlandalı yargıç Kingsmill Moo­re’un söylediği gibi “şu anda bile İrlanda siyasetine büyük ölçüde 1922’de avcı ve av olanların acısı hâkimdir”.

    İrlanda savaşı
    Dublin’deki çatışmalar sırasında Antlaşma karşıtı bir IRA devriyesi.
  • Macellan ile denizcilerin açlık ve iktidarla imtihanı

    16. yüzyılın başında, lojistik sorunları aşmanın epey güç olduğu coğrafi keşifler çağında, denizciler aylarca bir limana uğramadan yol alırdı. Portekizli kaşif Macellan ve denizcileri de dünyanın çevresini dolaşan ilk insanlar oldukları yolculukta açlık yüzünden yelken direklerini kemirmek zorunda kalmışlardı. Fernão de Magalhães’in dünyayı değiştiren maceralı hikayesi ve denizaşırı sömürgeciliğin başlangıcı.

    Bugün uzak bir ülkede seçtiğiniz bir otelde yer ayırtmak, uçak, tren veya gemi ile kıtaları aşıp o mekana gidip kalmak ne kolay! Bugünkü kadar kolay olmasa da fetihler ve kazanç peşinde yollara düşen tüccarların açtığı yolları kullanarak insanlar da sürekli bir yerlere gidip gelmişler. Uzun seyahat, etraflı bir hazırlık, sizi taşıyacak sağlıklı hayvan veya gemi sahibi olmak, yemini ve kendi yiyeceğini kaç günlük yol gidilecekse ona göre hesaplayarak yola çıkmak demekti. Ancak bu büyük masrafları karşılayabilenler veya yolun sonunda çok kazanç olduğuna birilerini ikna edebilen maceracılar yola revan olurdu.

    Günümüz ile kıyaslanamayacak zorluklara rağmen dünyanın tozunu attıran cesur insanlar sayesinde bugün küresel bir köyde yaşıyoruz. Bir zamanlar denizaşırı uzun seyahatlerin yiyecek açısından nasıl planlandığını bilmek, geldiğimiz noktayı anlamak açısından önemli. En olağanüstü seyahatlerden biri de şüphesiz Macellan’ınki. Yani Fernão de Magalhães (1480-1521). Fernando oluşu ise epey sonra. Adam boğaz derdine kazanç sağlarım diye yola çıkıp bilinmezliğe yelken açıyor. 2 yıl sürer diye gidiyor ama çok daha uzun sürüyor. Gemilerin biri batıyor, biri başkaldırıp geri dönüyor. Güney Amerika’nın ucundaki boğazın ucu öbür okyanusa çıkmasa, bugün belki bu cesur adamların adını kimse hatırlamazdı.

    Az gitti, uz gitti dünyayı bitirdi Kendisinden önceki Kolomb gibi, Portekizli denizci Ferdinand Macellan da Avrupa’dan batıya yelken açarak Asya’ya ve Moluccas’a ya da Baharat Adaları’na ulaşmayı denedi.

    Fernão de Magalhães, bilin­diği gibi dünyanın çevresini ilk dönen ekibin başında yer aldı. Yola çıkış amacı, batıya giderek Endonezya çevresindeki Malu­ku yani Baharat Adaları’na var­mak. Baharatın saygınlık sim­gesi olarak Avrupa soyluları­nın dünyasında çok para ettiği; Osmanlılar’ın Akdeniz’e girişi elinde tuttuğu; bundan dolayı fiyatları çok yükselen bahara­ta giden ticaret yollarının de­netimi için ülkelerin kıyasıya savaştığı 16. yüzyıl başlarından bahsediyoruz.

    İspanya ve Portekiz okya­nusa kıyıları olduğu için coğrafi konumlarının avantajı nede­niyle alternatif ticaret yolları bulmak için sürekli çekişiyor. Portekiz bu yarışta arkadan ge­lip 1. Manuel zamanında atağa geçiyor. Kral birçok denizci sey­yahı destekliyor; Brezilya’dan Afrika’nın batı kıyısına, oradan Hindistan’da Goa’ya uzanan bir “Portekiz Rönesansı” yaşatıyor ülkesine. Daha Hollanda, İngil­tere vahşi şekilde atağa geçme­mişken işler yolunda.

    Fernão de Magalhães işte böyle bir ortamda henüz 25 ya­şında iken Portekiz kralı adı­na ilk denizaşırı seferine çıktı. Baharat Adaları’na yolculuk yapıp ticari yolların denetimi, vergisini ödemeyen yerli şefle­rin sindirilmesi için çeşitli yer­lerde savaşlara katıldı. Hataları oldu, rüşvet almakla suçlandı, aklandı, hakkı yendi, maaşını alamadı ve sonunda Portekiz kralı hizmet sözleşmesini yeni­lemeyeceğini söyleyince, dene­yimlerini İspanya kralına sun­mak istedi. Baharat Adaları’na “batıya giderek” ulaşabileceği­ne kralı ikna ettiğinde her şe­yiyle hazırdı. Tabii kendi mem­leketinde hain olarak görüldü. İspanyolların eline geçer diye deniz keşifleri ile ilgili en ufak bir belgenin bile yazıya geçiril­mesini yasaklayan Portekiz’in deneyimli bir askerinin rakip devletin hizmetine girmesi ka­bul edilebilir miydi hiç?

    İspanya’da da genç ve heye­canlı Carlos başa geçmişti. Kra­lın çevresi, Portekizli eski bir saray mensubu olduğu için Fer­não’ya hiç güvenmedi. Ona eski gemiler verdiler, topladığı mü­rettebatı dağıttılar. Deneyimli İspanyol denizciler bir Portekiz­li’nin emrinde çalışmak isteme­diler. Toplama bir ekiple, ipsiz sapsız İspanyollar’la yola çık­mak zorunda kaldı.

    Gemici mönüsü Dünyanın çevresini dönerken 270 kişilik mürettebatın mönüsünde kurutulmuş balık, kuru fasulye, sarımsak, peksimet, pirinç gibi yiyecekler vardı (Annibale Carracci, 1580-1590).

    Bütün bu süre zarfında sü­rekli kendini kabul ettirme ça­bası içinde olduğunu izleriz. Çok hırslı, atak, ancak her şeyi en ba­şından iyi planlayan ve dışarı­dan sakin, her şeye hâkim görü­nen bir kişilik sergiler. Seyahat sırasında bu kişiliği de değişime uğrayacaktır. Henüz 41’indey­ken, o yaşa kadar atlattığı badi­relere kıyasla trajikomik dene­cek ölümünü Hollywood yapım­cıları bile inanılır bir son olarak kabul etmezdi herhalde. Kendi­sine yardım etmeyi teklif eden şefe Avrupalı kibri ile “sen kö­şede dur, biz hallederiz” diyerek çıktığı karada şef Lapulapu’nun adamları tarafından öldürülme­si ironik değil de nedir?

    Yolculuğunu ölmeden bitir­meyi başarsaydı, bulduğu yeni baharat yolunun 10 yıllık tekeli ve seyahat sonunda elde kalan kârın beşte biri ile aradığı say­gınlığa kavuşmuş olur muydu acaba? Ne yazık ki öyle olma­dı. Onun yerine eve dönen tek geminin Basklı kaptanı Elcano, Primus circumdedisti me (çev­remde ilk dolanan) yazan bir arma ile onurlandırıldı. Getir­dikleri 381 çuval karanfil, ba­tan gemilerin ve tüm seyahatin masrafını karşılamış, üstüne kâr bile bırakmıştı.

    Bu öykünün daha da trajik bir sonu var: Bu macera her şeye rağmen kimilerine para kazan­dırmıştı ama, elde kalan erzakın büyük bölümüyle İspanya’ya kaçan geminin kaptanı ve Elca­no’nun Macellan’ı kötüleyen ak­tarımları neticesinde uzun süre unutulmuştu. Meteliksiz kalan İspanya Kralı 1. Carlos’un Baha­rat Adaları’nın ticaret haklarını 1529’da Saragossa Antlaşması ile Portekizlilere bırakmış olma­sı da ironiktir. Tüm bunlara rağ­men Macellan adı, binbir zah­met ve ümitle geçtiği Boğaz’da, bir de Samanyolu’nda gözlenen Macellan Bulutları’nda yaşıyor.

    Biz bütün bunları, başından beri onun yanında olup her ola­yın, gidilen her yerin, yenilen her yemeğin ayrıntısını not tut­muş olan Vicenzalı İtalyan An­tonio Pigafetta’nın tuttuğu gün­lüklerden öğreniyoruz. 20 Eylül 1519’da Sevilla’dan 5 gemi ile yo­la çıkan 270 kişiden yalnız 18’i 1522 Eylül’ünde evlerine döne­bildi. Pigafetta da bunlardan bi­riydi. Orijinal günlükler bugün kayıp olsa da üç Fransızca ve bir İtalyanca tercümesi kütüphane­lerde bulunmuş. Paha biçilmez bilgiler içeriyor bu günlükler.

    Harita üzerinde dünya turu rotası Battista Agnese haritasında Macellan’ın rotası (üstte). Macellan’ın kendi adını taşıyacak olan boğazı keşfedişinin alegorik bir tasviri, Johannes Stradanus, 1592 (altta).

    Peki, gemiler iki yıl sürme­si beklenen bu olağanüstü zorlu yolculuğa nasıl hazırlanmışlar­dı? Öncelikle, uzun sürecek bir yolculuk için gereken yiyeceğin hepsi başta gemilere yüklenmez, yolda durdukları limanlarda ta­ze su, et ve meyve sebze ikmali yapacakları şekilde hesaplanır­dı. Dünyanın çevresini döner­ken iki yıl süre ile 270 kişiyi bes­lemek için Macellan’ın hesapla­dığı bastimiento şöyledir: 1.293 kilo peynir, 207 kilo kurutulmuş balık, 140 varil tuzlu ançüez, 2.626 kilo dinlenmiş jambon, 1.547 litre kuru fasulye, 3.220 litre sirke, 2.985 litre nohut, 218 litre mercimek, 250 hevenk sa­rımsak. Ayrıca 2 tona yakın un, tuz, kapari, hardal, kişi başı iki yıl için 32’şer litre zeytinyağı, bal, şeker, kuru üzüm, erik ve in­cir, şekerli şurupta saklanan ay­va kompostosu, kişi başına 906 kilo peksimet ve 73 kilo pirinç ile gemide kesilerek tüketilecek 3 canlı domuz ve 6 inek satın al­mıştı. Yeter gibi görünüyor değil mi? Yetmemiş tabii, açlık yaka­larını bırakmamış.

    Uzun seyahatlerde bozulan gıdalar; patlayan, akıtan fıçılar­dan dökülen içecekler; fare ve kurtçuklar tarafından yenilen gıdalar nedeniyle de stoklarda epey kayıp yaşanırdı. Gemiler­de esas yiyecek, çok dayanma­sı nedeniyle peksimet gibi sert ve iyice kurutulmuş bisküvi (iki kere fırınlanmış ekmek) olurdu; bunlar su veya bira ile ıslatıla­rak tüketilirdi. Tipik bir denizci mönüsü bakliyat ve tuzlu et la­pası ya da koyu bir bezelye çor­bası içinde tuzlu balık ile her öğün peksimet olurdu. Günler geçtikçe etler bozulur, tereyağı acılaşır, bira ekşir, peksimetler kurtlar tarafından yenilip toza karışırdı. En kötüsü de suyun kokması idi herhalde.

    Yolculuğun daha dördüncü ayında işin tahmininden uzun sürebileceğini sezen Macellan tayınları kıstığı için denizciler homurdanmaya başlamıştı. 1521 Nisan’ında isyana kalkışan bir grup üç kayığa el koyup erzakla­rı yağmalamış, bunları denizci­lere dağıtıp İspanya’ya dönmek için desteklerini almaya çalış­mıştı.

    Bunun hemen ardından ge­milerden biri taşıdığı erzak payı ile batmış, hepsi kurtulan ge­miciler kalan gemilere dağıtıl­mışlardı. San Antonio gemisi kaçarak İspanya’ya dönünce ge­ri kalan üç gemisi ile Boğaz’dan geçip Pasifik Okyanusu’na çıkan Macellan’ın 8 aylık yiyeceği kal­mıştı. Hesap edilemeyen taraf ise karşılarında uzanan Pasi­fik’in büyüklüğüydü. Yiyecekleri bozuldu. Ancak 3 ay yetti. Gu­am’a ulaşmaları ise 98 gün aldı.

    Sefere katılan gemilerden Concepcion’a kumanda eden Elcano ve onunla birlikte geri dönenler, Elías Salaberria, 1924 (üstte). Mart 1521’de filo Filipinler’e ulaştı ve Macellan burada öldü (altta).

    Homonhon Adası’na 160 adamı ile vardığı tahmin edili­yor. Burada yerli halkın hoşgö­rüsü çerçevesinde yaban domu­zu avlayıp, sularını tazelediler. Karşılaştıkları Suluanlar, deniz­cilerin hâlini görünce pirinç, ta­vuk ve başka yiyecekler getirip bunları boncuk, giysiler, kumaş ve başka mallarla değiş-tokuş etmişler. Gemilerde depolan­mış mallar Baharat Adaları’na ulaşınca mal satın almak için kullanılacağından, denizciler değiş-tokuş yerine köyleri ba­sıp yiyecek karşılığında insan­ları rehin aldılar. Cebu Adası’n­da Macellan, İspanya Kralı’na bağlılık bildiren Kral Rajah Hu­mabon’a bağlı şeflere bir yiyecek kotası koydu. Kendileri aç kala­cağından dolayı erzak sağlama­yı reddeden bir köyü yaktı. Ma­cellan’ın öldürüldüğü Mactan Savaşı, yerli şef Lapulapu’nun bu saldırgan tutuma cevabıydı. Bu nedenle şef Lapulapu, bugün Filipinler’de önemli bir karakter olarak saygı ile anılıyor.

    Macellan ve adamları 1520- 22 arasında Katolik inancı açı­sından önemli üç kutsal yortu yaşadı. Paskalya’dan önceki ilk Pazar yortusu yolculuğun se­kizinci ayında Arjantin’in St. Julian limanında sonbahar ya­şanırken kutlandı. Denizciler taze yiyecek olarak kaz, denizas­lanı, penguen ve fok avladılar. 1521’de Paskalya Pazarı’na denk gelen tarihte ise Güney Leyte’de kendilerine hediye edilen iki do­muzu kesip güvertede pişirdiler. Elcano’nun komutasında geçir­dikleri ilk Paskalya yortusun­da ise Filipinler’de yükledikleri tüm gıdalar artık bozulduğu için şölen yapmak bir yana; Hint Ok­yanusu’nun ortasında yelkenle­rin derilerini kemirip, tahtala­rı kesip talaşını yemek zorunda kaldılar.

    Coğrafya kavrayışımızı sağ­lıklı bir hâle sokan, kendinden sonraki seyyahların yolunu açan bu çilekeş deniz adamlarına teşekkür mü etmeliyiz? Yok­sa sömürgeciliğin ilk saldırgan neferleri olarak dünya düzenini sonsuza dek değiştirdikleri için “keşke hepsi açlıktan denizler­de telef olup gitselermiş” mi de­meliyiz? Herhalde kaçınılmazdı küresel bir köy hâline gelmemiz. Ancak unutmayalım ki hepsi de para ve iktidar derdine oldu.

  • Eşsiz Uygur vesikaları ve bozkırdaki medeniyet

    Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Dunhuang Mağaraların ve çevresinde bulunan Türkçe vesikalar, yerleşik hayata geçiş aşamasındaki Uygurlar’la ilgili zengin bilgiler sağlıyor, içerdiği detaylı hukuki düzenlemeler ile “tipik göçebe” algısının kırılmasında da rol oynuyor. Belgeler aynı zamanda, Dil Devrimi öncülerine, Türkçeleştirme sürecinde esin kaynağı olma özelliği de taşıyor.

    HATİCE ŞİRİN

    Sir Aurel Stein 20. yüzyıl başlarında tarihî İpek Yolu’nun ünlü rotaları Miran ve Dunhuang ekspedisyonlarından topladığı 500 sandık civarında elyazmasını yüzlerce devenin sırtına yükledi. Bunları önce Hindistan’a, ardından da gemi ambarlarında British Library’ye getirdiğinde, ortaya çıkan verilerin Türk Dil Devrimi’nin mimarlarına esin kaynağı olacağını tahmin edemezdi.

    Taklamakan Çölü’nün kumlar altındaki antik vaha kentlerinde, aynı tarihlerde başka bilim heyetleri de bölgeyi tarıyor, buldukları yazmaları ülkelerinin kütüphanelerine aktarıyordu. Bulgular arasında Runik, Soğd, Brahmi, Tibet ve Süryani harfleriyle yazılmış binlerce Eski Türkçe fragman vardı. Bunlar, milattan sonra 80’de Moğolistan’daki devletleri yıkılınca Çin’in kuzeybatısındaki Turfan havzasına göç edip orada şehir devletleri kuran Manihaist, Budist ve Hırıstiyan Uygurlar’a aitti.

    Tüm bu Türkçe vesikalar; budizm ve manihaizme ait çeviriler, Aisopos masalları, İncil tercümeleri, şiirler, mektuplar, astronomi ve tıp belgeleri gibi çok geniş bir konu külliyatını kapsar. İçlerindeki ayrıntılı hukuk belgeleri, Batılı bilim insanlarını halen şaşırtmaya devam eder. Bunlar askerî birliklere verilen yemek makbuzlarından evlat edinme vesikalarına; vasiyetlerden ipotek senetlerine; tapu belgelerinden kölelik azatnamelerine kadar uzanan konuları içerir ve her birinin özel adları var dır. İçeriklerindeki titizlik, toplumun en alt tabakasındaki kişilerin bile “hak bilinci”- ne sahip olduğunu gösteren bir şikayetnamede somutlaşır: Koço şehri harabelerinde bulunan bir ötüg bitig’te (dilekçe) birinde, Pintung adlı bir Türk köle, Çinli yargıçların olduğu bir heyete efendisini şikayet eder. Efendisi, Budist keşiş olma seviyesine ulaşacak kadar kutsal kitap okuduğunda onu azat edeceğini söyler ve azatnameyi de hazırlar. Ancak “belgeyi kaybettim” deyip Pintung’u bir başkasına satma planları yapar. Üstelik de belgenin kaybından köleyi sorumlu tutar. Pintung, epeyce uzun olan dilekçesini “Beylerim, beni yüreğinizle anlayıp merhametle karar verin” diye bitirir.

    Eski Uygurca senetlerde bir yük eşeğinin 10 günlük ki­ralama bedelinin ödenmeme­si veya eşeğin kaybı durumun­da dahi, kiracıya uygulanacak cezai müeyyide açıktır: Kiracı, ödemeyi yapmazsa eşeğin sa­hibine hisseli tarlasının ekim gelirlerini vermekle yüküm­lüdür. Eşeğin kaybolması du­rumundaysa ödeme, 5 yaşın­dan büyük olmayan başka bir eşekle yapılacaktır.

    Vesikalardaki detaylar hay­rete şâyândır: Alınan borçların aylık faizleri kuruşu kuruşuna hesaplanır. Borçlunun kaçma­sı durumunda borçtan hangi aile üyesinin sorumlu olaca­ğı belirgindir. Sözleşmelerin hepsi en az iki tanık huzurun­da düzenlenir; tanıkların adla­rı yazılıp mühürleri basılır.

    Kadim Türk kağanları, Çin, Bizans ve Sasaniler’le olan dinamik siyasi ilişkilerin ya­nısıra, 4. yüzyıldan beri kağıt ve mürekkep kullanan Soğd kültürüyle girift bir etkileşim içindeydi. Kendilerine ait bir devletleri olmayan, İpek Yolu boyunca koloniler kurup hu­kuk ve bürokrasi anlayışlarını, yazı ve kültürlerini bu koloni­ler vasıtasıyla yaygınlaştıran Soğdlar’a, ilk Türk kağanlı­ğından itibaren devlet kade­mesinde meşru idari roller verilmişti. Yetenekli Soğd bü­rokratlar hem ticaret anlaş­malarına hem de barış ortamı sağlanmasına aracılık ediyor­lardı.

    İpek Yolu’nda bir kaşif Sir Aurel Stein (ortada köpekli olan), araştırma ekibi ve Yolcu Bey adlı köpeğiyle Turfan’da… (British Museum arşivi)

    Türk elitleri, dilleri Erken İç Asya’nın lingua franca’sı olan Soğdlar’ın alfabelerine ve inanç sistemlerine kucak aç­mışlar; ilk yazıtlarını Budist armoniyle Soğdca ve Brahmi harfleriyle Moğolca yazdır­tacak kadar çoğulcu olmayı başarmışlardı. Böylece, içle­rinden, “otlak ve su peşinde koşan tipik göçebeler” stere­otipini kırıp yerleşik dünyaya hızla uyum sağlayan büyük bir kitle ortaya çıktı. Tokuz Oguz­lar arasından çıkan bu kitle, daha Moğolistan’daki çağla­rında kent yaşamının provala­rını yapan Uygurlar’dı.

    Runik harflerle kağıda yazılmış Eski Türkçe fal kitabı Irk Bitig’den bir fragman, British Museum…

    Uygurlar döneminde va­ha kentlerindeki refah düzeyi, ipek, at, yeşim taşı, baharat, kürk ve diğer ürünlerden el­de edilen gelirle Avrupa liman kentleriyle kıyaslanamayacak ölçüde üst düzeye erişmişti. Bunu Çinli elçi Wang Yan-de, 10. yüzyıl sonundaki üç yıl­lık Uygur seyahatinin rapor­larında somutlaştırır: Uygur­lar yemeklerini altın ve gümüş kaplarda yiyor; samur kürkü, ipek ve keten giysiler giyiyor­du. Koyunlarını Kıtaylar’a, sığırlarını Tatarlar’a güttüre­cek kadar zenginleşmişlerdi. Geceleri kopuz çalıp piyesler sahnelerken kımız içip sarhoş oluyorlar ve 100 yaşının üstü­ne kadar yaşıyorlardı.

    Budist tüccarlar gittikleri her yere ve döndükleri şehirlerine maldan daha önemli olan bir şey daha taşımışlardı: Bilgi. Bunun göz kamaştıran semeresi, mez­kur vaha kentlerinin kumları al­tından ve Bin Buda diye de bili­nen Dunhuang mağaralarından çıkıp Batı dünyasına ulaştı.