“Hanbazi” terimini, “oyun oynar gibi han atama; ‘jouer au khan’, ‘khan play” şeklinde dışarıdan gelen bir bakışaçısıyla bugünkü dilimize aktarabiliriz. Oryantalist Charles- Henri-Auguste Schefer, Histoire de l’Asie Centrale par Mir Abdoul Kerim Boukhary adıyla 1876’da Farsça metin ve Fransızca çevirisi ile yayımlanan eserinde, hanların meşruiyetine ihtiyaç duyulduğu ancak güçlerini yitirdikleri döneme işaret eder.
Bir zamanlar beğenmediğimiz, uygun bulmadığımız siyasi yapılar için ithal bir terim olan “muz cumhuriyeti” tabiri kullanılırdı; şimdi daha çok “aşiret devleti”den sözediliyor. Tarihte de benzer bir durum sözkonusudur. Kendisinden “devlet- i aliyye” diye sözeden Osmanlı yönetimi, hakimiyetin paylaşılmasına sıcak bakmamış ve “bir memlekette bir hükümdar olur” savı ile hareket ederek Orta Asya siyasi yapıları ile yazışmalarında da bunu açıkça belirtmek ihtiyacı duymuştur. Devletin bu bakışaçısı, sonunda siyasi kültürün bir parçası olmuş ve “Alicengiz oyunu” (#tarih 94) yazısında belirttiğimiz gibi “halkın görüşü” hâline gelmiştir.
Benzer bir terim de “hanbazi”dir. Osmanlı teşkilat tarihinin bir parçası olmadığı için hakkında bilimsel çalışmaların görülmediği bu terim, internette ilginç şekilde Orta Asya’ya özgü “hanbazi geleneği” diye karşımıza çıkmaktadır. “Oyun oynar gibi han atama; ‘jouer au khan’, ‘khan play” şeklinde dışarıdan gelen bir bakışaçısıyla bugünkü dilimize aktarabileceğimiz bu terimi, Orta Asyalı müverrihler 20. yüzyıla gelinceye kadar kendi sistemleri için kullanmamış görünüyor. Onlar sistemi kavramsallaştırmak yerine, içeriden bir bakışaçısıyla olayları tarif ederek ayrıntılı bilgi vermişler. Terim sanki Farsça imiş gibi bir izlenim vermekte ise de, Farsça lugatlerde görülmemekte. Farsça “-baz” eki ile biten kumarbaz, küfürbaz, düzenbaz türünden Türkçe sözcükler gibi “hanbazi” de bir küçümseme, aşağılama içermektedir.
Öte yandan “hanbazi” terimi, Orta Asya’da değil de 19. yüzyılda İstanbul’da yaşayan Abdülkerim Buhari adlı bir müverrih ile başlamış görünmektedir. Yazar çoğu kere elçilik heyetleriyle Orta Asya memleketlerini dolaştıktan sonra bir sefaret heyeti ile İstanbul’a gelmiş ve evlenerek vefatına (1830) kadar burada yaşamış- tır. Bu arada teşrifatçı Arif Bey’in isteği üzerine, gezip-gördüğü hanlıklardaki durumu anlatan bir eser meydana getirmiştir. Oryantalist Charles-Henri-Auguste Schefer bu notları Arif Bey’in terekesinden satın almış ve Histoire de l’Asie Centrale par Mir Abdoul Kerim Boukhary adıyla 1876’da Farsça metin ve Fransızca çevirisi ile yayımlamıştır.
Arif Bey gibi teşrifat ç ıla ınuz nyıllar “Asya-yı Vusta da (Orta Asya olan millet-i İslâmiye”d ngelen e lç ve tücca lard nbilgi a ldıklarıanla ılmak tadır . Ch Schefer’ ne erin gi işkısmın ave diğ bilgil re gör e ,Arif Bey d esözko usubölg elerdek idare is nıfınve ha kınailev dur mları,karakter eriv e yaş a mlar hakkında bilgi sa ibio manıny ararlarına inanmış bir diplomattı. Abdülkerim Buhari, Orta Asya hanlıklarındaki durum ve Hive Hanlığı ile ilgili bilgi verirken “kısaca hanbazi yapıyorlardı” ifadesini kullanmaktadır. Hive’de ancak Çinggis Han neslinden gelenlerin han olabildiğinin vurgulandığı bu pasajda, Buhari bu tabiri Kazaklardan bir Çinggisli’nin Hive hanı olması dolayısıyla kullanmaktadır. Hanın bir taraftan ailesi ile beraber iç kalede nasıl mahpus tutulduğunu; diğer taraftan başta İnak (inandığı, dayandığı kişi, vezir) olmak üzere etrafındaki güç sahibi yüksek rütbeli ricalin hanın meşruiyetini tanıyarak her gün “görünüş” merasimi için saraya geldiklerini; ele alınan konularda hanı bilgilendirdiklerini ama son kararı kendilerinin verdiğini anlatmaktadır. Böylece karar belgelerinde neden her iki tarafın da mühürlerinin olduğu anlaşılmaktadır.
Cuma namazlarındaki düzen de hakimiyetin paylaşılmasının temsili gibidir. Namazdan önce herkes rütbesine göre hanın önünde otururken İnak onun yanında oturur; namaza giderken- dönerken hanın koluna girer, oturmasına ve kalkmasına yardım ederdi. Yazar bu “hakimiyeti paylaşma” işaretlerini kavramsallaştırmaz; ama Kazaklar’dan gelen bu hanın Kazaklar’a geri gönderilmesi ve yenisinin tahta oturtulmasını anlatırken “kısaca, hanbazi yapıyorlardı” der. Bu sözlerle, sanki Orta Asya’daki durumu herkesin bildiği bir Osmanlı terimi ile anlatır gibidir. Anlaşılan yazar o kadar İstanbullu olmuştur ki Farsçası da İstanbul Farsçası izleri taşır.
Müverrihin adına ve sözettiği konuya bakıp bu terimin Orta Asya’da kullanıldığını düşünmek bizi yanılgıya götürebilir. Burada hakimiyet paylaşımında, han meşruiyeti, rical ise gücü temsil etmektedir. Bu dönemde hakimiyet, nesep (şecere) ile güç arasında paylaşılmaktaydı. Kısacası sözkonusu dönem, gücü öne çıkarmak için daha hâlâ hanın meşruiyetine ihtiyaç duyulduğu bir dönemdir. Bir süre sonra “güç” kazanacak ve beyler han olacaktır.
Ukrayna’da devam eden savaş, geleneksel tarafsızlık politikalarıyla bilinen Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılma talebine neden oldu. Türkiye’nin şu ana kadar iki ülkenin üyeliğini onaylanmaması, ikili ilişkilerde gerilimi yükseltiyor. 2014’ten bu yana Finlandiya Fahri Başkonsolosluğu görevini sürdüren iş insanı Jeff Hakko göreve atanma sürecini ve iki ülke arasındaki ekonomik, kültürel, tarihî ilişkileri anlattı.
Finlandiya Fahri Başkonsolosu olarak görevlendirilmeniz nasıl oldu?
Benden evvelki Finlandiya Fahri Başkonsolosu değerli dostum rahmetli Mustafa Koç idi. Kendisi Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı seçildiğinde artık bu diplomatik göreve eğilemeyeceğini beyan etti ve affını istedi. Tabii pozisyon boş kalamayacağı için büyükelçilik nezdinde bir arayışa girdiler ve bana ulaştılar. Çevresi geniş, derneklere üye ve Finlandiya bayrağını taşıyabilecek birisini arıyorlardı. Bir kısa liste vardı ve bir tek benimle görüşmüyorlardı. Sonradan öğrendim ki üç kişi arasından seçiyorlarmış. Ben o tarihe kadar Finlandiya’ya gitmemiştim. Süreç devam ederken Finlandiya’ya gittim; ülkeyi, Helsinki’yi, insanları tanıdım. Mülakattan sonra da tayinim 2014 sonunda kesinleşti.
Eğitiminizden ve koleksiyonerliğinizden bahseder misiniz?
İngiltere’de eğitim gördüm; yüksek tahsilimi işletme dalında yaptım. Türkiye’ye döndüğümde aile şirketinde çalışmaya başladım; bugün de hâlâ çalışıyorum. Koleksiyonerlik çocukluğumdan bu yana sürdürdüğüm bir hobi. Tutkulu bir sualtıcı olduğum için dalgıçlığın tarihçesini araştırırken tarihî dalgıç malzemeleri arayışına da girdim. Bu koleksiyon, 1989’dan 2017’ye kadar gelişti. Ondan sonra artık boyutlarını aştı ve Beşiktaş Deniz Müzesi’nde yaptığım 6 aylık bir teşhirden sonra “bu koleksiyon bu müzede, doğru yerde, daimi olarak sergilenebilir“ dedim ve dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’na bunu arz ettim. Ondan sonra da zaten süreç başladı. Şu anda Deniz Müzesi’nde oldukça büyük bir alan bu koleksiyona ayrılmış vaziyette. Ayrıca Bodrum’da da bir Süngercilik Müzesi kuruluyor; buraya da amfora koleksiyonumu bağışladım. Süngercilik Müzesi fikir olarak daha yeni doğmuş vaziyette. Şu an onu en iyi şekilde nasıl düzenleyeceğimizi konuşuyoruz.
Beyaz Zambaklar Ülkesi’yle ilişkiler
Finlandiya Fahri Başkonsolosu işinsanı Jeff Hakko, kritik bir dönemeçten geçen Finlandiya-Türkiye ilişkilerinin, Atatürk’ün askerî okulların müfredatına koydurduğu Beyaz Zambaklar Ülkesi romanından bu yana her geçen gün gelişerek devam ettiğini söyledi.
En çok ilginizi çeken tarihî dönem hangisi?
Tarih benim için daha çok sualtıyla ilgili konularda ilgi çekici. Onun dışında da tabii tarihle ilgileniyorum. Mesela yakın İngiliz tarihiyle, 2. Elizabeth dönemiyle ilgileniyorum. Şu sıralar Netflix’te gösterilen “The Crown” dizisini büyük zevkle seyrettim. İngiltere’de yaşamış biri olarak, dönemi çok iyi yansıttığını söyleyebilirim.
Sizce İstanbul’un tarihî dokusu yeterince korunuyor mu? Bu alanı geliştirmek için neler yapılabilir?
İstanbul şüphesiz dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Burada öyle bir tarih yatıyor ki birçok ülke gıpta ile bakıyor. Bundan evvel çok ihmal edilmiş tarihî eserlerimiz şu an günyüzüne çıkarılıp restore ediliyor; bu çok önemli. Tabii bunları toparlamak, bütçe ayırmak kolay işler değil. İstanbul’daki yabancı ziyaretçi sayısı da artmış vaziyette ve artmaya devam ediyor. Burada herkese görev düşüyor. Tanıtım için bence doğru yoldayız. Ancak daha katedecek çok yolumuz ve yeniden kazandırılacak çok eserimiz var.
Finlandiya ve Türkiye arasındaki kültürel ilişkileri geliştirmek için ne tür projeleriniz var?
Finlandiya ve Türkiye ilişkileri çok eskiye dayanıyor. Grigory Petrov’un yazdığı Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabındaki gibi bizim ilişkilerimiz de özellikle 1923’ten beri beyaz zambaklarla katlana katlana devam ediyor. Hatta Türk Hükümeti çok güzel bir jest yaptı; Ankara’daki büyükelçiliğin bulunduğu sokağın ismini Beyaz Zambaklar Sokak olarak değiştirdi. Büyükelçilik’teki kültür ataşesiyle birlikte her sene 6-7 etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Bu etkinlikler şehirleri dolaşıyor; ancak sadece İstanbul, Ankara, İzmir değil; mesela son olarak Eskişehir’deydi. Finlandiya’dan sanatçıların bu etkinliklerde yer almaları için konsolosluk ve büyükelçilik olarak sponsorluklar oluşturuyoruz. Öte yandan üniversite eğitimleri için Finlandiya’daki üniversitelere Türkiye’den öğrenci yönlendiriyoruz. Finlandiya’daki üniversiteler özellikle mühendislik alanında oldukça başarılı.
İki ülke arasında iletişim ve diğer teknolojik konulardaki işbirliği nasıl artırılabilir?
Finlandiya 5.5 milyon kişiyle inanılmaz mucizelere imza atan bir ülke. Mühendislik, temiz enerji yani “clean tech” dediğimiz alan, çevreye duyarlı sağlık-eğitim-pazarlama konularında önemli bir birikimleri var. Sağlık konusunda da Finlandiya, bebeklerde en düşük ölüm oranına sahip ülke; bu teknolojiyi buraya nasıl aktarabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de 132 Finlandiyalı şirket var. Bunların kimileri, herkesin aşina olduğu markalar; mesela Nokia’nın çok büyük bir bölümü, Kone (asansörler, yürüyen merdivenler…) gibi. Bu şirketler ülkemizde de önemli roller oynuyor. Örneğin Kayseri’de önemli teknoloji yatırımları var.
Turizm ilişkilerimiz pandemiden nasıl etkilendi? Karşılıklı ziyaretlerde azalma var mı?
Maalesef her ülke gibi bizim de turizm ilişkilerimiz etkilendi. Türk Hava Yolları’nın Helsinki’ye günde iki seferi olmasına rağmen, kış aylarında Roveniemi dediğimiz Noel Baba ülkesine yapılan seyahatlerde azalmalar oldu, fakat son dönemde durum toparlanıyor, ziyaretçiler artıyor.
Rusya-Ukrayna savaşının Finlandiya’ya etkileri nelerdir?
Finlandiya’nın Rusya’yla komşu olması bile tek başına çok önemli. Finlandiya, İsveç’le beraber NATO’ya başvurdu; zira kendisini tehdit altında hissediyor bu ülkeler. Yarın ne olacağı belli olmadığı için güvenliklerini sağlamak amacıyla böyle bir başvuruda bulundular. Finlandiya ve İsveç bir bekleme aşamasında şu anda. Türkiye’nin haklı olarak istediği bazı ileriye dönük kararların alınması gerekiyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmaları için Türkiye ile anlaşmaları tabii kaçınılmaz.
Finlandiya’nın NATO’ya katılım süreci nasıl bir seyir izleyecek?
Türkiye’nin de bu konuda bazı itirazları varsa, bir şekilde uzlaşılması lazım. Rusya ile yakın coğrafi konumu dolayısıyla Finlandiya’nın NATO ülkesi olmasında fayda var. Bunun için gerekenlerin politik seviyede Ankara’yla Helsinki arasında halledilmesi, her iki taraf için de önemli diye düşünüyorum. Bence bir NATO ülkesiyle, potansiyel bir NATO ülkesi arasında çözülmeyecek bir sorun yoktur.
Finlandiya’daki Türkler ile Türkiye’deki Finlandiyalılar daha çok nerelerde çalışıyor, yaşıyorlar?
Finlandiya’daki Türkler çok uzun zamandır oradalar. Özellikle lokantalar, berberler, dönerciler, pizzacılar var. Roveniemi’de bir Türk lokantası var mesela. Helsinki’den sonra en önemli şehir olan kuzeydeki Oulu’da Türk lokantaları var. Finlandiyalılar, Türk mutfağını, döneri, şiş kebabı seviyorlar. Bunun yanında onlara tekstil maddeleri, bazı otomotiv parçaları, kimyevi maddeler ve ayrıca insan gücü de gönderiyoruz. Türkiye’de yerleşik birçok Finlandiyalı da var. İstanbul’da yaklaşık 150 aile var. Alanya ve Antalya’da yerleşik Finlandiyalı aileler ise çok daha kalabalık, yaklaşık 3.500 aile var. Bunlar daimi olarak burada oturuyorlar; Finlandiya’ya ancak Noel gibi tatillerde gidiyorlar. Aynı zamanda Alanya ve Antalya’da fahri konsolosluklar da bulunuyor.
Arap harflerinden Latin harflerine geçmek gibi güç sayılabilecek bir işi görece başarılı ve hızlı bir şekilde hayata geçiren Harf Devrimi, hem yazı hem de konuşma dilinde günümüzde etkileri hâla devam eden bazı tartışmaları beraberinde getirdi. Bunlardan biri de kamuoyunda “şapka” olarak bilinen işaretin kullanılıp kullanılmayacağı üzerine.
Babam 12 Eylül 1980 Darbesini izleyen dönemde bir gün “şapkaların” kaldırıldığını ve nüfus cüzdanımda isim değişikliği yapılacağını söyledi. Halk arasında yaygın kullanımıyla “şapka” olarak bilinen düzeltme işaretiyle “Sûha” olan ismim artık “Suha” olarak yazılacaktı. İşgüzar Nüfus Müdürlüğü tarafından ismimden şapka çıkarıldı. 16 yaşına kadar büyük bir fiyakayla taşıdığım şapkam elimden alınmıştı. Şaşkınlıkla karışık ince bir hüzün hissetmiştim o dönemde. Oysa şapkaların kaldırılması yolunda hiçbir yasal değişiklik yapılmamıştı; bu tamamen fısıltı gazetesi ile yayılan uydurma bir bilgiydi. 12 Eylül sonrası dönemde Danışma Meclisi Genel Kurulu’nda gündeme gelse de şapka işaretinin kaldırılması teklifi kabul edilmemişti.
Türk Dil Kurumu’nun kendi kaynakları arasındaki çelişkiler kafa karışıklığının bugüne dek sürmesine neden oldu (örneğin bir dönem Güncel Türkçe Sözlük’te “yadigâr” yazılırken, Büyük Türkçe Sözlük’te ise “yâdigâr” diye kayıtlıydı; günümüzde her iki yayında da “yadigâr” yazıyor).
Düzeltme işaretinin kullanılacağı yerler 1. Yazılışları bir, anlamları ve söylenişleri ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz) 2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince “g”, “k” ünsüzlerinden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri üzerine konur: dergâh, gâvur, karargâh, tezgâh, yadigâr, Nigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri vb. kişi ve yer adlarında ince “l” ünsüzünden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır: Halûk, Lâle, Nalân; Balâ, Elâzığ, İslâhiye, Lâdikvb. 3. Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır: (Türk) askeri ve askerî (okul), (fizik) ilmi ve İlmî (tartışmalar), (Atatürk’ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) vb.
1990’larda bu tartışma daha da alevlendi. Şiar Yalçın 9 Eylül 1994’te Milliyet gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, “… şimdilerde okullarda ve gramer kitaplarında galiba ‘düzeltme imi’ diye öğretilen ^ işareti yüzünden güzel dilimize büyük darbeler indirilmiş, yeni kuşaklar uzun ve kısa ünlüleri, kalın ve ince ‘k’ ve ‘l’leri ayırt edemez olmuşlardır” diyordu. Bu işaretin bazı ünlüleri uzun okutmak, bazılarını ise inceltmek için kullanılmasını eleştiren Yalçın, yetkililerin “bu şapkaları bir giydirip bir çıkarmasının hem çocukların hem büyüklerin aklını karıştırdığını” savunmuştu.
2000’li yıllara kadar “şapkalar kaldırıldı mı kaldırılmadı mı” tartışmaları devam etti ve nihayet TDK, 2005’te yayımlanan Yazım Kılavuzu’nda Batı kaynaklı kelimelerde (plaket, lokal, flama, plaj, plastik, reklam ve plan vb.) inceltme görevinde olan şapka işaretinin kullanılmamasına karar verdi.
Şapka işareti Türkçemize giren Arapça-Farsça kökenli aynı harflerden oluştuğu hâlde farklı anlam taşıyan (kar-kâr, adet-âdet, varis-vâris gibi) sözcükleri birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Dilbilimciler 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işaretiyle yazılması gereken sözcük sayısının yaklaşık 250 olduğunu belirtiyor.
Eğitim sistemimiz yazı diline yaslanır ve konuşma dili hep ihmal edilmiştir. Düzeltme işaretinin varlığı, sözcüklerin telaffuzunda bize rehberlik etmesi bakımından önem taşır.
Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle kitabına atıfla, Sûha’nın yitirmiş olduğu şapkası, hâlâ çiçeklerle dolu.
1912’den itibaren yayımlanan ve daha sonra kısmen günümüz Türkçesine kazandırılan “ihsaiyât yıllıkları”, İstanbul’la ilgili önemli istatistik bilgileri içerir. Döneminin önde gelen yazar ve uzmanları tarafından yazılan yazılar, bu başvuru kitaplarını İstanbul tarihi açısından benzersiz kılar. Dört kez basılan bu eserin tam takım Türkçeye aktarılması büyük bir kazanç olacaktır.
Araştırıldıkça hazineler içeren, gizemli bir kent olduğu tekrar tekrar ortaya çıkan bir şehir İstanbul. Kent tarihçileri, sosyal araştırmacılar bu kadim dünyayı yüzyıllardır keşfetmeye çalışmakta, kafa yormaktalar. İstanbul’un eski harfli kaynakları üzerine çalışanlar son yıllarda artan bir hızla çoğalmakta.
İstanbul Şehremaneti Mecmuası, İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından tıpkıbasımı ile birlikte çeviri yazısıyla sıralı olarak yayımlanıyor.
İstanbul’un 100 Kitabı (İstanbul’un Yüzleri Serisi: 62, İstanbul, 2012) isimli çalışmamızda tanıttığımız eski harflerle basılmış 100 eserin kimileri, geçen yıllarda günümüz alfabesiyle yayımlanarak okuyucu ile buluştu. Bu eserlerden cumhuriyetin ilanı sonrasında İstanbul Şehremaneti (Belediyesi) tarafından çıkarılmaya başlayan İstanbul Şehremaneti Mecmuası da, Temmuz 2022’den itibaren İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından tıpkıbasımı ile birlikte çeviri yazısıyla sıralı olarak yayımlanmaya başladı.
Eylül 1924 tarihinde ilk sayısı çıkan İstanbul Şehremaneti Mecmuası, dönemin belediye başkanı Operatör Emin (Erkul)’un (1881–1964) teşvikleriyle İstanbul Belediyesi bünyesinde hazırlanmış ve Şehremaneti Matbaası’nda basılmıştı. Derginin uzun yıllar, yani Türk karakterlerinin kabul edilmesi sonrasında da süren yayın hayatında; başta “vilayet mektupçusu” unvanlı Osman Nuri Ergin ve Prof. Süheyl Ünver ve Sermet Muhtar Alus olmak üzere, Ali Suat, Reşat Ekrem Koçu, Hasan Sırrı Örik, Haluk Nihat Pepeyi, Dr. Rıfat Osman, Hilmi Ziya Ülken, Muhittin Üstündağ, Hasan Ali Yücel de yazıları ile destek vermişti.
İstanbul tarihi açısından çok önemli bir kaynak olan bu süreli yayın hakkında, Prof. Zafer Toprak ve Semavi Eyice’nin inceleme ve yazıları referanstır. Belediyecilik ve İstanbul’un tarihine ait müstesna yazıları içeren dergiyi kurguluyan kişi Zafer Toprak Hoca’ya göre Osman Nuri Ergin’dir.
2022’de yeniden okuyucu ile buluşan derginin giriş yazısında, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi belleğine/tarihine sahip çıkma anlayışıyla gerçekleştirilen yayınlara, ilk sayısı 1912’de yayımlanan İstanbul Beldesi İhsaiyat Mecmuası başta olmak üzere diğer eski harfli belediye yayınlarının da günümüz alfabesiyle yeniden basımı ile devam edilecektir” denmektedir.
1990’larda Tarih Vakfı tarafından çıkarılan İstanbul dergisinin “Mahalle” dosyasında (Ocak 2002, sayı: 40) “İstanbul’un Mahalle İsimlerine Ait Kaynaklar ve 1876– 1877 Tarihli Esâmi-i Mahallât” başlıklı makalede ilk defa tanıttığımız “İhsaiyat Mecmuaları”nı yeni bilgiler çerçevesinde tekrar ele alalım.
İstanbul İhsaiyât Mecmuaları’nın ilki olan 1912 yıllığının tarihsiz baskısının ilk iki sayfasında “Medhal” başlıklı bir giriş vardır. Girişte, Cemil (Topuzlu) Paşa’nın başkanlığında belediyenin bütün şubelerinde olduğu gibi istatistiklerin toplandığı “İhsaiyat” bölümüne de gereken önemin verildiği, böylelikle ilk İstanbul Şehri İhsaiyât Mecmuası’nın yayımlanabildiği açıklanmaktadır.
Haritalarla 1919 İstanbul’u Sadece 4 defa yayımlanan ihsaiyât yıllıkları içindeki mahalle esamileri, 1919’da harita üzerinde belediye dairelerine bölünmesini (üstte) ve İstanbul’da nüfusun etnik dağılımını gösteriyor (üstte, solda).
Eserin ilk 15 sayfasında İstanbul mahalleleri listeleri yer alır. Bu “Huruf-ı Hecâ Tertibiyle (alfabe) Esâmi-i Mahallât” bölümünde, o tarihte İstanbul’da mevcut 513 mahallenin isimleri kayıtlıdır.
Elimizdeki nüshanın sağ üst köşesinde “Şehremaneti İstatistik Kalemi” kaşesi ve onun altında da silik olmakla birlikte “Mübarek Galib” ismi okunmaktadır. Yine iç kısımda 2 sayfalık giriş bölümünün sonunda da “İstatistik Şubesi” kaşesi ve “Mübarek” imzası görülür.
Şehremaneti mührü
Böylece İstanbul’un ilk istatistik kitabını hazırlayan kişinin Sadrazam Edhem Paşa’nın torunu, Osman Hamdi Bey’in yeğeni Mübarek Galib Bey olduğunu da öğreniyoruz. Edhem Eldem’in verdiği biyografik bilgiye göre 1870’te doğan Mübarek Galib Bey, Avrupa’da okumuş; 1901’de Arkeoloji Müzesi’nde çalışmış, “istatistik kalemi” başta olmak üzere muhtelif devlet dairelerinde görev yaptıktan sonra Millî Mücadele yıllarında Ankara’ya geçmiş; 1921’de Maarif Vekaleti’ne bağlı “hars (kültür) dairesi”nin başına gelmiş; 1925’e kadar bu görevde kalmıştır. 18 Şubat 1938’de İstanbul’da ölen Mübarek Galib Bey’in ayrıca Ankara üzerine çok güzel bir eseri ve eski paralar üzerine uzmanlığı vardır (Osman Hamdi Bey Sözlüğü, sayfa: 390).
İhsaiyât yıllıkları, İstanbul hakkında pek çok özel bilgiyi barındırır. Sadece 4 defa yayımlanan bu eserlerin içindeki mahalle esamileri hemen hemen aynı bilgileri içerir. 1919’a ait mecmuanın 12.-30. sayfalarında “Esâmi-i Mahallâtın Devâire (dairelere) Taksimi” ve “Huruf-ı Hecâ Tertibiyle Esâmi-i Mahallât” bölümleri yer alır. Kitapta bulunan listeye göre İstanbul’da 1919’da Bayezid Dairesi 124 mahalle, Fatih Dairesi 218 mahalle, Beyoğlu Dairesi 104 mahalle, Yeniköy Dairesi 31 mahalle, Anadolu Hisarı Dairesi 22 mahalle, Üsküdar Dairesi 40 mahalle, Kadıköyü Dairesi 11 mahalle, Adalar Dairesi 11 mahalle, Makriköy (Bakırköy) Dairesi 8 mahalle olmak üzere toplam 569 mahalle bulunur.
İhsaiyât mecmualarında 1920’lerin Galata Köprüsü
Dört eserde de şehrin ölçüleri, yangın yerleri, caddeler, meydanlar, bahçeler hakkında bilgiler yer alır. Özel bir bölüm ise kentin nüfusu ile ilgilidir. Camiler, tekke ve zaviyeler, kiliseler, sinagoglar isim isim sayılır. Eğitim bölümünde mektep ve medreseler, kütüphaneler, müzeler, matbaalar, gazeteler, çocuk bahçeleri, hayvanat ve nebatat bahçeleri hakkında bilgiler sıralanır. Bayındırlık işleri bölümünde ise sular, bentler, deniz hamamları, hamamlar, mezbahalar, hastaneler, eczaneler, mezarlıklar, haller, fırınlar yazılıdır. Güvenlik bölümünde şehrin asayişi, zıraat bölümünde ise kentte üretilenler ve üretim yerleri, balıkçılık faaliyetlerinin istatistikleri görülür.
Bu eserler, İstanbul kent tarihi, sosyolojisi, kültürü, ekonomisi, coğrafyası üzerine sağlıklı, doğru bilgileri bulabileceğimiz başvuru kitaplarıdır. Kısa zamanda tam takım bugünkü Türkçeye aktarılararak da yayımlanması çok büyük bir kazanç olacaktır.
Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Kumullar kendi aralarında ilişkideler. Kumul göçlerinde topluca gerçekleşiyormuş hamleleri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolojinin doğuş nedeni! Sanatın, edebiyatın, mimarinin temelinde-tarihinde vazgeçilmez bir madde kum. İçimize, hayatımıza karışan taneciklerin yolculuğu… Picasso, Saint-John Perse, Tektaş Ağaoğlu, Pierre Reverdy ve tabii Borges.
İşim gücüm edebiyat-sanat-felsefe-kültür ya, doğal olarak “kum” der demez aklıma Calvino’nun “Kum Koleksiyonu” metni geliyor; bir kitabına adını da veren. 1974’de Paris’te açılan bir sergide rastlamıştım. Saydam şişelere doldurulmuş, farklı coğrafyaların kumsallarından, kumullarından toplanmış değişik renkli örnekleri -kum ‘specimen’leri toplayan çok sayıda koleksiyoncu var- bulmak, biriktirmek, bunların peşine takılmak iyidir.
“Arénophile” deniyormuş kumseverlere. Yoksa kumperest mi olmalı karşılığı? Sevmek ile tap(ın)mak arasındaki farkı küçümsememeli; demek ki iki ayrı tutku biçiminden sözediyoruz böylece.
“Kum” deyiveriyoruz, maddeyi pek tanımadığımız, türleriyle tanışmadığımız için; bu nedenle sözlüğümüz de zenginleşemiyor. Kumuldan sözeden kaç kişi çıkar çevremizden? Kullanılmıyorsa kelime, temsil ettiği her neyse, onunla bağlantı kurulmadığını gösterir. Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Kumullar kendi aralarında ilişkideler. Kumul göçlerinde topluca gerçekleşiyormuş hamleleri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolojinin doğuş nedeni!
20. yüzyılın en önemli fotoğraf sanatçılarından Man Ray’in objektifinden, Max Ernst’ün kuma çizdiği desen, 1936.
Kum kullanan sanatçılar vardır; örneğin Tektaş Ağaoğlu etkileyici heykel-tablolar yapardı kum kullanarak. Derin rölyeflerdi (Acaba neredeler – artık?). Bir kum tasarımcısının işleriyle karşılaştım dolanırken: Rezzan Hasoğlu, Lexus Design ödülü almış çalışmalarıyla. Çıplak gözle görmek isterdim o işleri. Malzemesini toplamıyor, ısmarlıyormuş; bu beni biraz uzaklaştırdı serüveninden.
2020 Eylül sonu, kum fırtınaları koptu İstanbul dahil Türkiye’nin pek çok bölgesinde. Hiç ortasında kalmadım bugüne dek sıkı bir kum fırtınasının. Belgesellerde ya da haber programlarında rastladığım görüntüler hem ürkütücü hem büyüleyiciydi -öyledir doğanın pek çok kalkışımı: Lav püskürten volkanlar, hortumlar, azgın dalgalar çift kutuplu duygular yaratır insanın ruhunda -kum fırtınaları da.
Kum yalnızca rüzgarlarla, fırtınasıyla gelmez üstümüze; yağmura da bindiği olur. Geçip gittiğinde, durduğunda ve damlalar kuruduğunda, özellikle cam yüzeylerde apaçık görülür izleri. Düşünmeyiz genellikle, oysa geldikleri yer düşünülürse yaratacağı etki farklılaşır: Sahra’dan, Arap Yarımadası’ndan gelen kum taneleridir onlar: Havalanmış, binlerce kilometre yol yaptıktan sonra inmişlerdir şehrimize. O gözle bakılmalı toz taneciklerine, sanki göçmen kuşlarmışcasına -şu farkla ki: Artık buraya/bize karışacaklardır.
Madde kaybolmaz. Bir kum tanesinin izi sürülebilir mi? Sürülebilirse neyle, nasıl?
İnsan ne ki: Evrende kum tanesi.
Vahşi bir sualtı savaşı André Masson, “Balıkların Savaşı” (1926) adlı tablosunu, tuvalin bazı bölgelerine serbestçe astar boyası uygulayıp üzerine kum atarak ve ardından fazlalıkları fırçalayarak yapmıştı. Ortaya çıkan görüntü, keskin dişli balıklar arasında vahşi bir sualtı savaşını akla getiriyordu.
Görebildiğim, ilk kumlu tablo çalışmalarının André Masson’un elinden çıktığı: 1926. Zemine önce tutkal döşedikten sonra kum püskürterek gerçekleştirdiği tabloların Pollock’u etkilediği, “action painting”i bir bakıma tetiklediği öne sürülüyor.
“Herşey”i kullanan Picasso, kuma başvurmamış olsun; mümkün mü?! Juan-les-Pins’de yaptığı 20 Ağustos 1930 tarihli “Baigneuse Couchée” bir kumda sereserpe gerçekten de. Daha ilginci, ters çevrilmiş bir tuvalde kartondu, çiviydi, ottu ve kumdu, birleştirmiş olması. Ve bir palmiye yaprağı eklemesi -ilkinden tam 1 hafta sonra.
İlgincin ilginci, Picasso kumsalda da rahat duramayan çocuktu. 1937’de, Mougins kumsalında gerçekleştirmiş kumda desenini. Kaybolmasından önce Man Ray’ın çektiği fotoğrafa borçluyuz yok-varlığını!
Kum, kumul, kumsal imgesinin merkezî görev gördüğü bir şiir, Saint-John Perse’in Sürgün’ü. 1941’de, gerçekten de sürgünde bulunduğu Long Beach Island’da yazdığı yekpare nesir-şiirinin 1942’deki ilk basımı kitaplığımda. Perse’in tipik, yüksek seslenmeli poetikasının bir çeşitlemesi buradaki. Açık denizin umman evrenine övgü döşedikten sonra, burada, suyun ya da çölün kıyısındaki kum düzlükte çıplak ayakla çizilmiş harfler. Hem kaygan, hem yutucu bir zeminden, şair, kumdan yansıyan sönmüş boyutunu eşeliyor.
İnsan yeryüzünde sürgün.
Kumda sereserpe Pablo Picasso’nun 20 Ağustos 1930 tarihli “Baigneuse couchée”si…
Pierre Reverdy Devingen Kum’u ölümünden 1 yıl önce (1959), Solêsmes’de yazmıştı. Ancak şiirin başlığına kazınan imge daha eski tarihli birkaç şiirinden gelir: Kumun görünür görünmez yer değiştirmeleri ile yaşam devinimleri çakışır burada. “Bavulsuz geçiş ölüme”, en başından, sımsıkı bir ritmik düzen içinde bir vasiyet toparlaması mahiyetine oturtur bu ortaboy şiiri. Meraklılar sanal ortamda bulabilir (‘Le Sable Mouvant’ yazarak) Picasso’nun hızını Devingen Kum’dan alan 10 suluboyasını.
Borges, yaklaşık 30 yıl arayla “Kitab”a iki kez sonsuzluk hakkı verdi: Babil Kütüphanesi (1941) sonsuz sayıda nüshadan oluşmuştu; Kum Kitabı (1975) başı sonu olmayan, iki ucu sonsuza açık biricik kitabı ağırlayan masal oldu. O kitaba adını da verdiğine bakarak denklemi şöyle kurabiliriz: Kum Kitabı’ndaki kum kitabı hikayesinde sözü edilen kum kitabı, sonunda bir rafına gizlice yerleştirildiği kütüphaneyi sonsuzluk katına böylece taşımıştır.
Atar Doha’da Jean Nouvel tasarımı müze geçen yıl açıldı; “para”nın cirit attığı utandırıcı bir törenle. Frank Gerry etkisi bulaşıcılığını sürdürüyor! “Kum Gülü” bir doğa formu; bölgenin özellikleriyle uyumlu seçim olmuş mimarlık açısından. Nouvel’in kurduğu çatı düzeniyle sanal ortamda rastlanan doğal ‘kum gölü’ görüntülerini kıyasladığımda, açıkçası, bu öykünmeli seçimin yapının lehine sonuç vermediğine varıyorum.
Dünyanın kumu camın içinde Lexus Design Ödülü’nü alan tasarımcı Rezzan Hasoğlu’nun “Sand to glass” projesinden dünyanın farklı bölgelerinden kum türleriyle yaptığı cam objeler.
Kum yenir mi? Pika sendromu da, jeofaji de yerine göre bir ruhsal sıkıntının tezahürü olarak değerlendiriliyor; gelgelelim farklı kültürlerde farklı yaklaşımlara rastlandığı sır sayılmaz. Kil, toprak, kum yemeyi sağaltıcı görenler, altedilmez bir gereksinmenin karşılanması olarak bakıyorlar konuya. Tanpınar’ın, açık bir şaşkınlıkla, Ahmet Hâşim’in kil yeme tutkusundan sözedişine değinmiştim.
Kum koleksiyoncuları birbirlerine kum eşantiyonları satmaz, değiş-tokuş yaparlarmış; onlara duyduğum saygıyı bir tık yükseltti bunu öğrenmiş olmak. Genellikle 30 milimetre küplük şişeler kullanılıyormuş. Bir koleksiyoncu, Guadeloupe’da 300’ü aşkın kum türü olduğunu yazmış -bir renk cümbüşü. Kum koleksiyoncular derneğine üye olduğunda, “hoşgeldin”i 50 şişe armağan göndererek yapmışlar.
Evde kumsuz olmak birden küçülttü beni.
William Blake, “bir kum tanesinde bütün bir dünya” diyesiymiş.
The Sand Paper, uluslararası kum koleksiyonerleri derneğin yayın organı. Yılda iki kez elektronik ortamda yayımlanıyor bu kum gazetesi; İngilizce üzerinden haberleşiyor, bilgi ve görüntü paylaşımında bulunuyor, tanışıp görüşüyorlar. Kum sayesinde birlikte yaşamaya başlayanlar oluyor mudur? Niye olmasın: Tanıştıklarında Picasso’dan nefret etme gibi bir ortak yanları olduğu için görüşmeyi sürdüren, sonrasında evlenen çift 1 yıl sonra ayrılmış -yetmez kum sevmek, sevmemek.
Gezegeni yokolmuş bir uydu Osmanlı saraylarının en genişi Edirne Sarayı’nın günümüze ayakta ulaşan yapılarından Kum Kasrı Hamamı tek başına, yalnız bir görüntü veriyor.
Hoffmann’ın karanlık hikâyesi Der Sandmann’a, 4-5 yıl oldu “Tesadüf” başlıklı denememde sokulmuştum. İrkilticiliğini Kum Adam’ın şöyle koyar Hoffmann: “O kötü bir adam; yatmak istemediklerinde çocukların yanına gelir ve gözlerine avuç dolusu kum serper; çocukların gözleri kan-revan içinde yuvalarından fırlar; sonra Kum Adam onları bir çuvalın içine atar ve yavrularını beslemek için hilalin içine götürür; yavruları oradaki yuvada oturur, baykuşlarınki gibi kıvrık gagalarıyla yaramaz çocukların gözlerini yerden kaldırıp yerler!”
Tim Burton’u aratmayan yaklaşım. Bereket, bildiğim kadarıyla, uykusuzluk pek çekmiyor Kum Adam.
“Edirne Sarayı’nın en önemli özelliği Osmanlı sarayları arasında en geniş saray olmasıdır. Saraya ait Cihannüma Kasrı duvar kalıntıları, Kum Kasrı ile tek kubbeli Kum Kasrı Hamamı, Bâbüssaâde ile dokuz kubbeli saray mutfaklarının bir kısmı ayaktadır”.
Kum Kasrı’nı büyük olasılıkla Fatih yaptırtmış; adı, içinde bulunduğu Kum Meydanı’ndan geliyormuş. Hamam, biraz gezegeni yokolmuş bir uydu izlenimi yaratıyor insanda. Çevredeki kumun özel bir dokusu olduğu anlaşılıyor; yapımında kullanılmış belki de.
Edirne’nin de “Kum mahallesi” var. Bir tek o mu? Sınırın iki karış ötesinde, Dimetoka’nın da Kum mahallesi varmış.
Edirne tarihine ilişkin temel kaynakların başında geliyor Enîsü’l-Müsâmirîn -eh, biz de işin içindeyiz işte!
Yazar-ressam işbirliği Pierre Reverdy’nin Devingen Kum (Sable Mouvant) kitabında Picasso’nun yaptığı “Sculptor at Work” suluboyası, 1966.
Osmanoğulları fetih ve istila seferlerinden zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a döndüğünde bu refahtan hiç değilse belirli kesimler payını alırdı. Ancak karakışların bastırdığı, rüşvetçi memurların, sahtekar sarrafların, fırsatçı esnafın asayiş ve güven eksikliğinden faydalandığı; krizlerin pençesinde halkın açlıktan kıvrandığı dönemler de çoktu. Osmanlı İstanbul’undan 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş-çıkışlarına örnekler…
Geçen yüzyıllarda her ülkenin bakır, gümüş altın paraları, ayarı ve tartısı saptanarak dünyanın her tarafında o yerin aynı metal paraları ile serbestçe değiştirilebilir, yani “konvertibl” idi. Günümüzde ise metal para sadece küsurat ödemelerde kullanılıyor. Değerli sandığımız bugünün Türk lirasının ve döviz dediğimiz değeri üstünde yazılı kağıt banknotların ise sonu yakın gibi görünüyor. Olasılıkla ele avuca alınmaz; cüzdana, kasaya, hele yastık altına hiç konulamaz “sanal/muhayyel” yazılım icadı para dünyası kapıda.
Artan dünya nüfusuna koşut bir para mahşeri yaşanıyor. Enflasyon canavarının eseri kağıt para destelerini, bunların tepeleme yığıldığı bankaların kasa odalarını TV ekranlarında izliyoruz. “Pul olmuş” banknotları artık, hızlı makineler sayıyor, balyalıyor, bankadan bankaya zırhlı araçlar taşıyor. Yarı yüzyıl öncesine kadar bu manzaralar hayal bile edilmezdi.
Sadrazamın giyeceklerini muhafaza edip taşıyan Başçuhadar, bugünkü Maliye Bakanı olan Defterdar, devlet arazi kayıt defterlerinin muhafızı Defter Emini, Nişancı ve Darphane Emini…
Bir de eski zamanlara bakalım. Büyük kentlerde her gün türlü çeşitli binlerce ve binlerce altın, gümüş para el değiştirir; aşınmış, ezik-bozuk, tağşiş edilmiş paralar darphanelerde eritilip “çil” denen yeni altın, gümüş paralar basılırmış. Daha eskilerde ise -hiç değilse bizim dünyamızda- banka bile yoktu. Yerli ve yabancı paralar arasındaki değer farkını piyasa cambazları, gayrimüslim bankerler, kuyruklu sarraflar belirliyordu. Alışverişler kesede, koyun cebinde taşınan, değeri metalinden ibaret paralarla yapılıyordu.
Son 150 yılın paraları ise kağıttandı. Ama ulusal para kuponları ABD, Almanya ve İngiltere gibi zengin devletlerin “döviz” denen itibarlı paraları karşısındaki değeriyle işlem görüyordu. Bu dövizlerin itibarını elimiz ve gözümüz seçebiliyor. “Dolar, Euro, Sterlin, Türk lirası fark etmez; hepsi kâğıt desek” de Türk parası buruşturulup cebe sokuluyor ama döviz denenlere gözler bir başka bakıyor, eller öyle kolay buruşturmuyor.
Lale Devri’nin sonunda isyan 1730’da Osmanlı Padişahı 3. Ahmed’in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil İsyanı’nın Jean-Baptiste van Mour tarafından yapılmış resmi.
Ganimet için savaş
Tarih denen bütün bir mazide nüfus artışı olmasa; arz/talep, yani üretim ile tüketim dengelense, savaşların pek çoğu yaşanmayacak; tarih kitapları ana konusu olan doymak ve esenlik gerekçeli savaşlardan mahrum kalacaktı. Serdarların peşlerine taktıkları ordulara verdikleri söz, “Ganimete boğulacak, zengin olacaksınız” idi. Hz. Ömer’in İran’a gönderdiği gazâ ordusunun Medine’ye getirdiği ganimetler ortaya yığıldığında güneşi gölgeleyen bir tepe oluşmuş; bunu paylaşarak zenginleşenler, zevk ü sefaya yönelmişlerdi. Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinin amacı, oradan Turan’a, Afgan’a, İran’a servet taşımaktı. Ordusunu fillerle takviye ederek Anadolu’yu istilaya gelen Timur’un amacı Yıldırım’ın ordusuna gözdağı vermek, ama asıl, Helenistik çağda Anadolu topraklarına gömülen altın hazinelerini bulup Semerkant’a taşımaktı.
Osmanoğulları’nın fetih ve istila seferlerinde de zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a dönüldüğü olmuştu. Ancak İstanbul’a getirilenlerden taşra toplumlarına da aktarım yapıldığı söylenemez. Taşradan toplanan “arus” (gelin) vergisinin, kovan vergisinin, değirmen vergisinin, daha onlarca ve onlarca verginin hep İstanbul’a taşındığını; teba, reaya denen kitlelere yoksulluk içinde, kıt kanaat yaşama şansı tanındığını da belirtelim. Osmanlı taşra dünyasındaki geçim zorluğunu, güvensizliği, yaşama koşullarını öğrenmek isteyenlere de (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi’ni okumalarını önerelim.
Belgeler ve kaynaklar, para ve piyasa durumunu Payitaht İstanbul özelinde daha güvenilir gösterdiğinden 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş çıkışlarına kısa örnekleri de İstanbul’dan verelim…
26 AĞUSTOS 1553
Avusturya elçisinin çarşı-pazar gözlemleri
Sultan Süleyman Doğu seferinde olduğundan Veziriazam Rüstem Paşa’nın huzuruna çıkan Avusturya elçilik heyeti dışarı çıktıklarında küme küme askerler peşlerine takılıp sırnaşarak hediye ve bahşiş istemişlerdi. İstanbul’daki paşaları “hırsız” olarak niteleyen elçi, Tavuk Pazarı’ndaki Elçi hanında ikameti sırasında kenti gezdiğini, evlerin kalitesiz malzemeden, gösterişsiz ve tek katlı olduğunu, İstanbul’da balın okkasının 4.5, şekerin 17 akçeye, Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçlerin 1 akçeye satıldığını yazmıştı. Elçinin gözlemine göre, Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyor; pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan, kabak, havuç dolması, yaprak sarması, sütlaç muhallebi, omlet gibi yemekler yapıyordu. Sebze ve meyvelerin bir kısmını padişahın İstanbul ve çevresindeki has bahçe ve bostanlarında acemi oğlanların yetiştirdiğini, bunların Eminönü’nde pazarlandığını, kentin her köşesinde manav çardakları bulunduğunu yazması da önemliydi.
1572-1575
Kar yağmaya başladı Kapıkulu gulgulesi patladı
Kış aylarında şiddetli soğuklar, kar ve fırtınalar nedeniyle İstanbul’da kıtlık yaşandı. Zahire getiren gemiler kesildi. Bir-iki gün kar yağdığında bile fırıncılar narh istemeyi âdet edindiklerinden fırınları kapattılar. Ağır kışlarda buğday satmayarak karaborsacılık yapmak da zahirecilerin âdetiydi. Saraydan veya divandan İstanbul kadısına etkisi olmayan buyruklar yazılıyordu. Bu dönemde rüşvet ve yolsuzluk yaygındı; üstelik yüksek enflasyon vardı. Kapıkulları da saraya ve Sultan 3. Murad’a (1574-1595) dönük eylemler başlattılar.
Önlemlere karşın hayat pahalılığı artarken narhlara ve rayiçlere ilişkin buyruklara uyan yoktu. Piyasa, ayarı ve ağırlığı ile oynanmış sözde gümüş akçeler yüzünden güvensiz, pahalılık ileri düzeydeydi. İstanbul kadısına yazılan hükümlerde 1 altın liranın 60 akçe, 1 gümüş kuruşun 40 akçe düzeyinde tutulması istendi. Halis gümüşün israf edilmemesi istense de para darlığı, bu tür hükümleri geçersiz kıldığından çarşı-pazar kalpazanların kontrolüne girmişti.
Asıl bunalım, 11 Ocak 1575 günü Ulufe Divanı’nda yaşandı. O gün Kafes Kasrı’ndan Divan-ı Âli’deki oturumu bir süre izleyen 3. Murad arz odasına geçtiğinde, avlularda Kapıkulu gulgulesi başlamıştı. Askerler seslerini yükselterek “Bölük ağalarımız bize ulufemizi kusur (eksik) üzere ve terakkilerimizi (artışları) eksik vermek isterler. Bunun aslı nedür?” deyip eyleme geçtiler. Noksan dağıtılan ulufeler dağıtılarak olay yatıştırıldı.
1582
Ayşe Sultan düğün yaptı rüşvet skandalı patladı
Sıkıntılar sürerken 10 nisanda Mihrümah Sultan’la Rüstem Paşa çiftinin kızları Ayşe Sultan’ın Nişancı Feridun Bey’le düğünü bir pahalılık dalgasına daha yolaçtı. Düğün ertesinde İstanbul, 3. Murad’la ilgili rüşvet haberleriyle çalkandı. Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesi Nasuh’un “taşra halkıyla eli olduğu”, çevirdiği dalavereler ortaya saçıldı. Sözde soruşturma başlatıldı, cüce hapsedildi. Kimi eyalet valileri azledildi. Defterdarların, saraya akıtılan rüşvetlerden aldıkları payları, sarayın odun ambarında odun yığınlarının altına sakladıkları saptandı.
1593
Yiyecek fiyatları arttı baş isteyen sipahi odunla kovalandı
26 Ocak günü ulufe divanında, sipahiler üç aylıklarının eksik olduğu savıyla Divanhane’ye yürüdüler. Çavuş ve kapıcılarla aralarında kavga çıktı. Asker, vezirlere taş yağdırdı. Veziriazam Siyavuş Paşa’nın Başdefterdar Emin Paşa’nın, Harem kethüdası Canfeda Kadı’nın başları istendi. Sarayın alay ve adalet meydanları mahşere döndü. Sipahiler ek ödeme önerisini de reddettiler. Bir kazasker, askerleri yatıştırmak için kâfir olursunuz dendiğinde, “Biz çoktan kâfir olduk. Bize defterdarın ve Kethüda kadının başlarını getirin” yanıtını verdiler.
Başdefterdarın seyyid (Hz. Ali soyundan) olduğu, şer’an idam edilemeyeceği hatırlatılınca “İsterse Hasan ve Hüseyin olsun!” diye bağırdılar. Bostancılar ile Baltacılar’ın silahlanarak gelmeleri, Yeniçeri Ağası’nın da yeniçeri bölükleriyle saray dışını tutması üzerine Sipahiler, dikbaşlılığı bırakıp korkuya kapıldılar. Kapıcılar kaçmaya yeltenenleri odun ambarından aldıkları odunlarla kovaladı. Kaçış sırasında ezilip ölenler oldu. Kapılar kapatılıp içeride katliam başlatıldı. Mutfaklara koğuşlara sığınan sipahiler öldürüldü. Dışarı çıkabilenleri de yeniçeri ağası değneklerle haklattı. Ertesi gün saray avluları ve çevresinden toplanan sipahi cesetleri denize atıldı.
Siyavuş Paşa ve defterdar azledildi ama aşırı enflasyon koşullarında gümüş paranın değeriyle sürekli oynandığından yiyecek fiyatları artmıştı. 600 dirhem gümüşten 400 akçe kesilmesi gerekirken 800 akçe kesilmekteydi ki bu, %100’lük enflasyon demekti. Ücretlilerin alım gücü yarıya düşmüştü. Asker ayaklanması da bundandı.
İstanbul nüfusunun iyice arttığı o yıllarda ülkenin her tarafından başkente göçler sürmekteydi. Özellikle Anadolu’da mal ve can güvenliği kalmadığı gibi fahiş gümrük vergisi yüzünden eski bolluk ve kalite kalmamış, gümrük işleri Yahudi mültezimlerin tekeline geçmişti. Müslüman tüccarlarsa Yahudi mültezimlere vergi ödemek günah bahanesiyle hileli yollardan ve rüşvetle iş görmeyi tercih ediyorlardı.
1617-1621
1. Ahmed’in ölümü ‘uğursuzluk’ getirdi
Padişah 1. Ahmed 22 Kasım 1617’de ölmüş, kardeşi 1. Mustafa tahta çıkınca, cülus bahşişi dağı- tılmıştı. 1. Mustafa 3 ay sonra indirilince yeğeni 2. Osman’ın cülusunda bir bahşiş daha dağıtılmıştı. Toplam 3 bin kese bahşişin ardından hazine boşaldı. İstanbullular ağır kışı, genç ve dindar Sultan Ahmed’in ölümünü, meczup kardeşinin tahta çıkışını, ardından 14 yaşındaki 2. Osman’ın cülusunu izleyen yangınları, kıtlık ve pahalılığı uğursuzluğa yordular. İlkbahara doğru başlayan sağanaklarda mahalleler sele suya boğuldu. Yaza doğru bu kez “tâ‘ûn-ı ekber” (büyük veba) salgını başladı. 1621 kışında ise hepsi yetmezmiş gibi Haliç dondu. Boğaz’ı buz kütleleri kapladı. Zahire gemileri çalışmadığından yine kıtlık başladı. 75 dirhemlik (250 gr) ekmek 1 akçeye, etin okkası 15 akçeye çıktı.
8 ŞUBAT 1640
Sultan İbrahim sikke bastırdı, ecnebi paralar değer kazandı
İstan bullular, kış süre ken 4 Murad ınölümün ,k ardeşi İbra im’i cül sunud u ursuzluk saydı ar. Çün ü k tlıkve karabor sa vardı. Veziriazama gönderdiği buyrukta: “İstanbul’da kıtlık vardır deyü söylenir, Kadıya muhkem tembih eyle. Narh işine ziyade dikkat etsin. Gezsin dolaşsın yoksa kendisi bilür” diye yazan yeni padişah İbrahim, kendi adına sikke basılmasını istedi. Bunun için 1641’de tedavüldeki eski paralar toplatılınca kıtlık ve pahalılık büsbütün arttı. Kuruş 125, altın 250 akçe iken İbrahim adına kesilen sikkelerden kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü. Ecnebi paraları değer kazandı. Emtia fiyatları yükseldi. 4. Murad döneminde (1623- 1640) 1 kuruşa 11 okka (27 kg) et alınırken artık 8 okka (17 kg) alınabilir oldu. 1643’te Sultan İbrahim, karaborsacıların çarşı ortasında dayağa yatırmalarını, hatta boğdurmalarını, halkı korkutmak için zindandaki müebbet mahkumlardan birer ikişer kişinin meydanlarda astırılmasını isteyecekti.
MART 1656
Vak’a-i Vakvakiye ayaklanması
İstanbullular, 1656 Mart aylarının ilk günlerinde terör ve kıtlık kabusu yaşadılar. Sipahiler ve Acemi oğlanlardan sonra çarşı esnafı da gümüş paraların düşük ayarda basılması nedeniyle Çınar Vak’ası/Vak’a-i Vakvakiye denen ayaklanmayı başlattı. Olayın arkasında, ocak ağalarıyla saray ağalarının iktidar çekişmesi vardı. Sarayın alay köşkünü kuşatan isyancılar, züyuf akçe denen (değeri düşük neredeyse kızıl bakır) etekler dolusu akçeyi yere döktüler. Kimi ağalar ve elebaşılar At Meydanı’nda ulu çınar ağacının dallarına asılarak idam edildi.
1695
Ayarıyla oynanmış altınlar gitti yerine Cedid Altun getirildi
17. yüzyılın sonuna gelindiğinde ahali yaşam koşullarından memnun değildi. İstanbul’da hayat yine pahalı, para kaçakçılığı ise ayrı bir sorundu. Mısır tüccarları, İstanbul Darphanesi’nde kesilen altın ve gümüş paraları toplayıp götürmekte, İstanbul piyasasına ayarıyla oynanmış paralar sürmekteydiler. Bu da fiyatları yükseltiyordu. Bunun önüne geçmek için 2. Mustafa’nın tuğrasıyla Cedid Altun basımına geçildi. Sürümdeki paralar toplatılıp eritilerek Tuğralı’ya dönüştürüldü. 300 akçe değerindeki bu yeni altının ülke genelinde geçerli olması için eyalet valilerine buyruklar yazıldı.
1763
Törpü ve dedikoduyla altından altın kazanmak
Sultan 3. Mustafa (1757-1774) 1763’te yerli ve yabancı paraların piyasa değerini dengelemek için bir girişimde bulundu. O yıllarda tedavüldeki Osmanlı altın sikkeleri şunlardı: Fındık altını, İstanbul zincirlisi, Zer-i Mahbub, Mısır Zincirlisi, Mısır Tuğralısı ve bunlar kadar, hatta bunlardan daha değerli sayılan ecnebi paraları Yaldızlı Venedik ve Macar altını denen altın paralar.
Padişah, ayarı bozuk, vezni düşük denerek düşük fiyata bozulan paraları toplatıp darphanede eritti; Yaldız ve Fındık altınları ile eşitleyip, üstünde kendi tuğrası bulunan 155 akçe değerinde yeni paralar darp ettirdi. Venedik Cumhuriyeti ise Osmanlı piyasalarından 2. Mustafa tuğralı altınları toplatıp Yaldızlı Venedik altını darp ettiriyor; Yahudi ve Hıristiyan sarraflar da “Yaldız altınının ayarı yüksek” dedikodusu yayarak düşük fiyata Fındık altını toplayıp Avrupa’da Yaldız altını ile değiştirerek “altından altın” kazanıyordu. Sarrafların geleneksel bir yöntemleri de altın ve gümüş paraları törpüleyerek “toz”dan para kazanmaktı. Hilekar 4 sarrafın idamı bu tür yolsuzlukları birkaç yıl önledi.
1774-1789
İsraf yasaklandı kimse tınmadı
1774’te tahta çıkan 1. Abdülhamid, zahire (daha sonra kullanılmak üzere saklanan tahıl) kıtlığına çözüm bulamayan İstanbul Kadısı Hayatizâde Mehmed Said Efendi’yi 1775’te azletti. Mısır’a ve başka üretim bölgelerine mübaşirler göndererek ürün ve zahire temini çözümleri aradı. Sonunda 1782’de Rusya’dan -ilk defa- buğday ithal edildi. İstanbul’un et gereksinimi her yıl Eflâk’den 160 bin, Boğdan’dan 120 bin koyun sevkiyatıyla sağlanırken ilişkiler bozulunca sevkiyat azaldı. Celeplerden rüşvet aldığı saptanan kasapbaşı idam edildi.
5’lik, 1’lik, yarım ve çeyrek Osmanlı liraları.
1776’da israfı önlemek için önlemler başladı. Önce bir nizamname ile orta hallilerin zenginlere bakıp giyim-kuşam edinmeleri yasaklandı. Saray halkına, vezirlere, sivil memurlara, askere esnafa ve halka, başka başka kıyafetler öngörüldü. 1780’lerde ise çok yaygın olan çubuk tiryakilerine imamelerin altın kakma ve cevahirle bezenmesini, bunların 3’er 5’er kuruş gibi pahalı fiyatlarla alınıp satılmasını, nisvan (kadın) taifesinin de pabuçlarına sim kabara ve sırma işletmesini yasakladı. Bu buyruklar etkili olmadı.
Sonunda 1782-1783’de, sefere çıkan ordunun erzak ve iaşesi de eklenince İstanbul’da görülmedik bir pahalılık ve yiyecek kıtlığı yaşandı. Fiyatlar üç katına çıktı. 1 okka et 6 paradan 18 paraya (%300) çıkarken evlerin biricik ışık kaynağı mumun tanesi 1 para oldu. Herkes gelecekten kaygılıydı. Padişah, sanki bir çözüm olacakmış gibi İstanbul Kaymakamı’na (sadrazam vekili) buyruklar yazıp durdu. O kıtlık evresinde bile varsıllar şenlik şamatadan geri kalmayarak kandiller dizili yalı ve sahilhane bahçelerinde şölenler düzenliyorlardı.
1789
Asayiş sağlanmadan ekmek fiyatları düşmedi
Amcası Abdülhamid’in ölümü üzerine tahta çıkan 3. Selim (1789- 1807) döneminde de durum değişmedi. Taşra halkı haydut baskınlarında, İstanbullular yiyecek kıtlığında çaresizdi. İstanbul’da ekmekler yenmez yutulmaz durumdaydı. Buğdayın İstanbulî kilesi (25 kg) 80 paradan 3 kuruşa çıkmıştı yine de karaborsa satılmaktaydı. Sık sık denetimlere çıkan genç ve duygusal Padişah, yokluktan etkilenip bir süre narhı erteleyerek Anadolu’ya ve Rumeli’ne fermanlar göndermiş, dileyenlerin İstanbul’a zahire getirip istediği fiyattan satabileceğini ilan ettirmişse de asayiş sağlanamadığı için dolandırıcıların, hırsızların, yankesicilerin mazarratından bizar olan taşralı tacirler İstanbul’a zahire ve hayvan sevk edemiyordu. İstanbul’da kalpazanlar ve ihtikâr (pahalı satmak için stokçuluk) yapanlar çoktu.
Padişah, tebdil-i kıyafet ederek çıktığı denetimlerde, fırınların önümde ekmek almak için toplanmış tartışan, bağırıp çağıran insanları gözlemliyor, sadrazam cephede olduğu için sadaret Kaymakamı vezire ve İstanbul Kadısı’na tehditkar buyruklar yazıyordu. Sonunda İstanbul Kadısı İsmet Efendi’yi azledip Bursa’ya sürdü. Nizam-ı Cedid’in kuruluşu da bu evreye denk geldi. Bu yeni örgütün gereksinimleri ve iaşesi için İrad-ı Cedit adıyla bir mali-askerî örgüt, İstanbul halkının gereksinimleri için de Zahire Nezareti kuruldu.
1808
Kadınlar baskın yaptı kadı efendi sofradan kaçtı
1807’de tahttan çekilen 3. Selim’in yerine tahta çıkan 4. Mustafa’nın 1 yıllık saltanatında, kış aylarında İstanbul ve Edirne’de ekmek, et ve odun kıtlıkları yaşandı. Kıtlık, asayişsizlik son kertede bir buhrandı. Karışıklık, güvensizlik, pahalılık büsbütün artınca İstanbul’da kıtlık başladı. Aylardır et yüzü görmeyen İstanbullular açlıktan, hastalıktan kırılırken İstanbul Kaymakamı Musa Paşa, sanki en önemli sorunmuş gibi “sivri kalpak” giymeyi yasaklayarak tepesi düz kalpak giyilmesini buyurdu!
13 Mayıs 1808’de İstanbul’da bir kadın eylemi yaşandı. Müslüman kadınlar bir ellerinde uzun sırıklar, diğerinde boş yemek sahanları olduğu hâlde, İstanbul Kadısı’nı konağında yemek yerken bastılar: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri 25 paraya yiyoruz” diyerek üzerine yürüdüler. Kadı, sofrayı bırakıp hareme kaçtı. Oradan, selamlık alayının geçeceği yol üzerine gelen kadınlar 4. Mustafa’ya arzuhal sundular ve “Efendimiz, uyan ve bizi düşün! Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık!” diye bağırdılar.
MECİDİYE ALTINI
Enflasyon geldi-gitti, onun ayarı değişmedi
Tanzimat Dönemi’ne gelesiye kadar paralar, kağıt değil altın, gümüş, bakır gibi soy madendi. Her paranın değeri, doğrudan ağırlığında ve ayarındaydı. Bu, altın gümüş bakır hangi devletin parası olursa olsun her memlekette, ayarı ve gramıyla değerini korurdu. Bir bakıma altın ve gümüş paralar beynelmileldi. Ancak bu altın ve gümüş paraların aşınma ve düşük ayarlı kalıplarının piyasaya sürülmesi söz konusuydu. Bugün bile Reşad ve Ata altınları ayarı ve gramajı eşit öteki padişah liralarından daha değerli sayılır. Sultan Abdülmecid’in 1844’teki para reformunda Mecidiye Altını olarak darp edilen 7.2 gr ve 22 ayar altın para, Osmanlı maliyesinin 1 liralık para birimi olarak darp edilmişti. Mecidiye denen bu birim lira, ticaret yaşamında pahalıklar ve buhranlar yaşanmasına karşın son padişahların tuğralarıyla Sultan Vahideddin’e kadar aynı ayar ve ağırlıkta basılmıştır. Günümüzde de yine aynı ağırlık ve ayarda, halkın “Ata/ Gazi” dediği altınlar, ziynet değerinde basılıyor.
Madeni paraların taşınmasındaki zorluk nedeniyle diğer devletler gibi Osmanlı Devleti de 1860’larda İstanbul’daki Bank-ı Osmanî-i Şahane’ye, “Kaime-i mutebere-i nakdiye” denen banknot/ kâğıt para basmakla yetkili kılmıştı. Basılan kâğıt paraların karşılığı külçe veya yerli yabancı altın paralar bankada saklanıyordu. Madeni alaşımlı Türkiye Cumhuriyeti Lirası ve katmanları banknot ve madeni olarak 1927’de tedavüle çıktı.
Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur. Paranın itibarıysa onu çıkaran devletin yaşadığı orunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Cumhuriyetten bugüne dek de müdahaleler paradan kaçışı engellememiştir.
Para ve yazı, Homo sapiens’in yeryüzündeki iki büyük buluşudur. Her fikri, her ifadeyi yazıyla başka çağlara aktarabilir, başka mekanlara gönderebilirsiniz. Para da evrensel bir araçtır. Onunla her şeyi, her şeye dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce öğrencisi olma şansına eriştiğim, erken yitirdiğimiz şair ve ekonomist Ergin Günçe’nin bir dersinde şu örneği verdiğini dün gibi hatırlıyorum: “Gelibolulu balıkçıların emeğini çeliğe dönüştürebilirsiniz; bunları satıp, bulabildiğiniz herhangi bir yerden çelik alabilirsiniz”. İşte bunu yapabiliriz ama bunların karşılığında alacağımız ve vereceğimiz paralar hemen her koşulda farklı olacaktır.
Piyasa koşulları bir yana, devletlerin yarattığı para sabit bir şey değildir. Devamlı oynar. İner, çıkar, bozulur, saklayan bir bakar ki enflasyon karşısında değeri uçmuş gitmiş; yatıran da sürekli kuşkudadır. Değişken, oynak, kandıran ve kalleş bir şeydir. Kaprislidir. Sahiplerini sürekli şaşırtır. Paranın inadı hemen her zaman politikacının inadından daha kuvvetlidir. Kendisiyle fazla oynayana her türlü kazığı atabilir. Bu nedenle parayı yönetmek, kişiler, kurumlar, hele de devletler için büyük özen ister.
Niçin devlet? Çünkü devletler çoğu zaman kötüye kullandıkları bir para yaratma ayrıcalığına ve tekeline sahiptir. Bu tekel son birkaç yılda sanal paralarla bozulmuş gibi görünse de devletlerin, diğerleri gibi, sanal paraya da müdahalesi kaçınılmazdır. Aksi düşünülemez, devlet mantığının dışındadır; bunun ilk işaretlerini de görmeye başladık.
Bütün bunlar bir yana, para yaratmak aynı zamanda bir egemenlik meselesidir. Paranın itibarı onu çıkaran devletin yaşadığı sorunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Savaşta yanıp yıkılan bir devletin parası da pul olur. Almanlar 1. Dünya Savaşı ertesinde sabah kahvesini dört, akşam kahvesini sekiz milyar marka içiyordu. İşçiler el arabasına yükledikleri yevmiyeleriyle bakkala koşup bir ekmek alırken artık kimse para saymıyordu. Niye saysınlar… Ertesi gün değeri tekrar yarıya düşecek olan para destelerini kim sayar. Banknot matbaası 24 saat iş başındaydı.
Paranın en büyük talihsizliği, muhtemelen bizzat kendisi değer taşıyan şeylerle, yani altın ve gümüşle bağlantısının kopartılmasıydı. Para, altın ve gümüşten basılan sikkelerden oluşunca devletin buna müdahale şansı yoktu. Altın altındı, gümüş de gümüş. Eline geçirebilirsen var, yoksa da yoktu.
1930’lu yıllarda Osmanlı Bankası (üstte). Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve “Sikke-i Sultani” adı verilen Fatih Sultan Mehmet’in ilk altın parası (altta).
Ancak, sikkeler de sorunluydu. Öncelikle, bu değerli metaller sınırlıydı. Ayrıca sikkelere hile karıştırılıyor, alaşım yapılarak ayarı düşürülüyor veya uçlarından azıcık kırpılıyor, bazen de tozu alınıyordu. Eski tüccarların yanında, ayda bir veya iki gram altın tozu için, sikke dolu torbayı sabahtan akşama kadar silkeleyip duran çocuklar çalışırdı. Bu arada piyasada yüzlerce farklı ağırlık ve saflıkta sikke olduğu için ödemelerin hesaplanması tam bir kabusa dönüşüyordu. Tüccarlar anlaşıp kutlamaya giderken, katipleri de ödeme için sikkeleri cetvele dökerdi. İki florin; biri yüzde üç, diğeri yüzde beş yıpranmış. Üç düka altını; biri şu kadar diğeri bu kadar…
Bunu kısmen de olsa çözmek için önce kenarı tırtıllı, tartısı itibarlı, referans olan sikkeler çıkarıldı; sonra da güvenilir bir bankanın altın yatıranlara verdiği senetler kullanıldı. Altın yerine senetler el değiştiriyor, getiren isterse karşılığı olan altını çekebiliyordu. Tabii bunun da makul bir komisyonu vardı. Öte yandan Avrupa’da bunların hayata geçmesinden daha önce Çin’de kağıt para kullanıldığı kaydedilmişti.
Devlet, paraya sıkışınca tüm sikkeleri topluyor, aynı miktar gümüşe daha çok değersiz metal katarak daha fazla sikke basıyor (yani sikke tağşiş ediliyor), eski sikkesini darphaneye teslim etmeyenin de boynu vuruluyordu. Dolayısıyla paranın değeri düşüyordu. Bizde bunu ilk kez Fatih Sultan Mehmet yaptı; İstanbul’da ilk yeniçeri isyanı ve yağmalar onun ölümüyle başladı. Kapıkulları oğlu Cem Sultan’a karşı kardeşi 2. Bayezid’i desteklemek için ondan parayı tağşiş etmeyeceğine dair söz aldılar. Bayezid sözünü tuttu ama bu, daha sonra giderek artan şekilde devletin standart uygulaması hâline geldi. Her tağşiş, kapıkulu askerlerinin ayaklanmasına ve devlet ricalinden kelle alınmasına yol açıyordu.
İstikrar ve para ilişkisi
Geçmişin bize parayla ilgili anlattığı çok şey var, hatta bunlardan bazı kurallar çıkarmamız mümkün olabiliyor. İstikrar ve para arasındaki ilişki bunların başında geliyor. Paraya güven, ya paranın kendi değerine ya da parayı çıkaran devletin istikrarına duyulan güvene dayanır. Değerli metal para döneminde, altın üretimi çok sınırlı olduğu için, sorun dolaşımda yeterli altın olup olmaması ve bunun bir kısmının yöneticiler tarafından nasıl toplanacağından ibaretti. Ne kadar vergi, ne kadar haraç, ne kadar savaş… Elbette devletin para sıkıntısı varsa verginin yanında borç da alınırdı ve sıkıntı ne kadar çoksa, bunun faizi de o kadar yüksek olurdu.
Gene Osmanlılardan örnek verilirse, Osmanlıların borçlandıkları tutarın büyük bir kısmı daha başından, ellerine geçmeden kesilirdi. İkili metal para döneminde, paranın içinde ne kadar altın veya gümüş olduğu ve bunlar arasındaki oranın tayini ayrı bir sorun haline geldi, çünkü devletler bunu serbest değerinin dışında belirliyordu. Para, altın ve gümüş arasında en avantajlı değişimin yapılacağı ülkeye akmaya başladı ve hiçbir yasak bunun önüne geçemedi.
Kağıt para döneminde ise borcun yanısıra temel sorun ne kadar para basılacağı oldu. Para basanın bunun karşısında elinde tuttuğu bazı değerli rezervler olması beklenirdi ama esas sorun devletin istikrarına olan güvendi. Sağlam bir maliyeye sahip olan devlet, harcamalarını vergilerle karşılıyorsa pek sorun yoktu. Ama harcamaların bir kısmı fazla para basılarak karşılanıyorsa paranın değeri derhal düşer ve hiçbir yasak buna mani olamazdı. Şayet devlet hem borç alıp hem de fazla para basıyorsa sorun daha da büyüktü. İşte bizim tarihimiz boyunca sürekli başımızda olan en büyük dertlerden birisi buydu.
1970’lerin sonundan itibaren Batı dünyası, Türkiye’ye tekil borç vermek yerine Ankara’yı IMF üzerinden borçlanmaya yönlendirdi. 31 Mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet…
Borç, rüşvet ve faiz karışınca
Çoğu zaman sağlıklı bir maliyemiz olmadı. Osmanlı döneminde devlet paranın değerini düşürerek ve borç alarak işleyişini sürdürmeye çalıştı. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet sikkeyi altı kez tağşiş etmişti. Onun zamanına kadar yeterli olan gümüş para sistemi, İstanbul’un fethiyle birlikte devletin imparatorluğa dönüşmesinin gerektirdiği dev masraflar karşısında bozuldu. Bunların başında muazzam saray masrafları, imparatorluk için prestijli yapılar, İstanbul’un imarı ve büyük seferler geliyordu. Osmanlı istikrarsızlığı kötü maliye ile çok yakından bağlantılıdır.
16. yüzyılda seferler gelir getirmez olunca durum büsbütün kötüleşti. Bu dönemde Doğu ticaret yolları Avrupalıların eline geçiyor ve deniz seferleri büyük mali külfet oluşturuyordu. Sokollu’dan sonra en büyük tağşişlerden biri yapıldı. Bu dönemde ahalinin paraya güveninin kalmaması ekonomik hayattaki gerileyişi artırdı. Nihayet 19. yüzyılda iç ve dış borçlar işi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Sonradan Galata Bankerleri adını alacak olan sarraflar, 16. yüzyıl sonlarından itibaren acil devlet harcamaları için borç verdikçe, giderek daha büyük ayrıcalıklar kapmaya başladılar. Borç, rüşvet ve faiz birbirine karıştı.
1854’te Kırım Savaşı dış borç alımı için dönüm noktası oldu. Nihayet 1881’deki Muharrem Kararnamesi ile devlet, borçlarını ödemek üzere vergilerini, dolayısıyla iktisadi faaliyetini yabancıların kontrolüne bırakmak zorunda kaldı. Düyun-u Umumiye idaresi devlet içinde devlet hâline geldi ki bu açıkça devletin egemenlik haklarından taviz verilmesinden başka bir şey değildi.
Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin cüce İngiltere ile Fransa’nın dev olarak gösterildiği bir karikatür.
Kısacası, Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren aldığı dış borçların çok azını demiryolu gibi yatırım işleri için kullanmış, çoğu zaman cari giderler ve savaş harcamaları için yabancılara başvurmuştur. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Antlaşması ile Düyun-u Umumi ve borçlar tasfiye edilmiş, hissemize kalan son taksit, ilk dış borcun alınmasından tam 100 yıl sonra, 1954’te ödenmişti. Osmanlı borçlarından çok çekmiş olan Cumhuriyet’in ilk yöneticileri denk bütçe ve sıkı para politikası konusunda ciddi gayret göstermişlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçmez. 2. Dünya Savaşı sonrasında para istikrarı gene hızla bozulmuş ve bu, devalüasyon ve enflasyon olarak hayatımıza yansımıştı. Osmanlı borçları biterken Cumhuriyetin borçlanmaları başlıyordu.
Sorunlar yeni değil
Cumhuriyet hükümetlerinin mali istikrarsızlığı kamu açıkları ve dış ticaret açıklarının birlikte büyümesinden kaynaklandı. Sürekli açık verilmesinde demografik gelişmeler genellikle gözardı edilir. Bu dönemde dünyada eşi görülmemiş bir artışla ülke nüfusu 12 milyondan 84 milyona çıktı. 100 yılda nüfusun yedi katına çıkması inanılması zor bir olaydır. Dünya nüfus artışının yaklaşık iki katı olup, birçok ülkenin üç veya dört katıdır. Bu kadar insan için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, imar, altyapı, belediye hizmetlerini sağlamak, bütçe açıklarının borçlanma veya para basılarak karşılanmasına yolaçmış, buna silahlanma ve güvenlik harcamaları eklenmişti. Birçok ülkede ve denizlerde sürdürülen operasyonlar da sürekli harcama gerektiriyordu. Bu koşullarda bütçe disiplini ve para istikrarı sürekli bozuluyordu. İşte, kısa bir aradan sonra döndük Osmanlı döneminde yaşadığımız sorunlara. Buna gelir için kamu varlıklarının satılması da eklenmeli… Osmanlılar da sıkıştıkça miri arazileri satarak günümüzde hâlâ devam eden bir başka geleneği başlatmışlardı.
Sorunlarımız yeni değildir ve bunları geçmişten gelen bir devamlılık olarak görmemiz gerekir. Tarihin amacı geçmişten geleceğe uzanan çizgileri bilmektir. Günlük hayatın, devletin, ticaretin, eğitimin, sağlığın, yemeğin, savaşın, ulaşımın, akla gelen her insan faaliyetinin tarihi birbirlerine bağlıyken bunların devlet yönetimindeki istikrar ve para ile bağlantısını yakından bilmek gerekir.
Para herhangi bir meta, yani mal değil, tüm diğer mal ve hizmetlerin hızla değişen oranlarını belirleyen bir araçtır. Bazen bir servet saklama aracıdır. Fiyatı ise faiz olup bu bir neden değil, sonuçtur. Kararnameyle belirlenmeye çalışılması hemen her zaman ters teper. Döviz fiyatına müdahale de elinizde sonsuz rezervler yoksa işe yaramaz. Bu müdahaleler paradan kaçışı önlemez. Dış ilişkilerin çok daha sınırlı olduğu geçmiş asırlarda bile önlememişti, şimdi hiç mümkün değildir.
Hep aynı vaziyet 19 Kasım 1950 tarihli Cumhuriyet’te ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir Ali Ulvi karikatürü. En altta kalan Millî İktisat “Siz rahatınıza bakın Baylar… Ben otuz sene evvelinden bu vaziyete alışığım” diyor.
Bunun yolu, temeldeki nedenleri, yani bütçe ve dış ticaret açıkları ile istikrarsızlığı azaltmak, üretim ile tüketim arasındaki dengesizliği makul seviyede tutmaktır. 1950’lerde açıldık; ilk büyük devalüasyon geldi; Dolar 3 TL’den 9 TL’ye çıktı. 1960’larda tekrar açıldık; bu sefer 9’dan 15’e çıktı. Böyle devam edip gitti. Şimdi bir tura daha girdik.
Para sahipleri siyasi istikrarsızlıktan ve belirsizlikten ürker, güven peşinde koşar. İstikrarsız ülkenin parasının içte ve dışta değer yitirmesi, özellikle döviz karşısında ucuzlaması ise o ülke insanlarının emek ve varlıklarının ucuzlaması anlamına gelir. Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur.
1967- DÖVİZE ÇEVRİLEBİLİR MEVDUAT UYGULAMASI
Özal ‘Bilgisizliğin vesikası’ demişti
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralık 2021’de Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Sistemi’ni açıklamasının ardından kimi ekonomistlerden bu modelin geçmişte uygulanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) ile benzerlikler taşıdığı yorumu gelmişti. Dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla başlatılan DÇM hesapları ilk kez 1967’de açılmış, dövizli işlem hakkı tanınan hesaplara Merkez Bankası (TCMB) tarafından Hazine adına kur garantisi verilmişti. Diğer bir deyimle kur farkları bütçeden karşılanmıştı. O yıllardaki ödemeler dengesi açıklarına bir çözüm olarak düşünülen uygulama ile başta yurtdışındaki işçiler olmak üzere dışarda dövizi olan, fakat bunu Türkiye’ye getirmek zorunda olmayanların dövizlerini çekme amacı güdülmüştü.
O tarihlerde yurtdışındaki işçiler ve ihracatçılar ilk hesapları açmış; toplamı 3.5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye girmişti. 1975 itibarıyla Türkiye’nin döviz rezervlerinin %98’i DÇM’lerden oluşuyordu. Ancak DÇM’lerin anapara ve kur farkı ödemeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazine’ye aşırı yük olmaya başlamıştı. DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanmasına neden olmaya başladığı değerlendirmesinin ardından kullanımına sınırlamalar getirilmişti. 1977’nin ilk aylarından sonra yeni hesap açma hızının azalmasıyla birlikte TCMB ve bankalar, vadesi gelen eski DÇM’lerin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlamış ve sonunda sistem 1978’de sona erdirilmişti. Bu borçlar, 1981’den sonra devlet tarafından üstlenilmiş, o tarihte 2.5 milyar dolar kadar olan tutar, Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülmüştü.
Türkiye’nin dışa bağımlılığını artıran DÇM’lerin kullanımında herhangi bir kural uygulanmadığından, alınan kredilerin genellikle ticarette ve işletme giderlerinde kullanılması, yatırımlara yöneltilememesi ve bu yüzden enflasyonun kaynaklarından biri hâline gelmesi, gelir dağılımını bozucu etkisi daha sonra uygulamayla ilgili yapılan eleştirilerin başında gelmişti.
1989’da dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “bilgisizliğin vesikası” olarak tanımladığı sisteme dair Milliyet gazetesinin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde yayımlanan açıklamalar uygulamanın bilançosunu şöyle anlatıyordu: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mâl olduğunun basit bir bilançosu budur. 1970’li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sananlar böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi”.
Özal, söz konusu haberde ayrıca 84-89 arası yaşanan enflasyon-emisyonun ortalama %50’sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını söylüyor; DÇM’lerin yükünün yıllarca halka yüklendiğini vurgulayarak “Benim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM’nin yükünü vatandaşın sırtına yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz” ifadeleri kullanıyordu.
Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM), 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ın oyunculuklarıyla zirveye ulaşan kara komedisi “The Banshees of Inisherin” yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday… İrlanda’nın uzak bir adasında iki eski dostun arkadaşlığının bitişini anlatan film, suyun öte yanında süren İrlanda İçsavaşı’nın dumanlarıyla birleştikçe derinleşiyor.
Sene 1923. Yaklaşık 1 yıldır devam eden İrlanda İçsavaşı’nın son demleri… Birleşik Krallık’a karşı İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) saflarında birlikte savaşanlar, artık birbirlerine karşı savaşıyor. Çatışmanın iki tarafı, Birleşik Krallık’tan bağımsız ancak Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Serbest İrlanda Devleti destekçileriyle, bunu İrlanda Cumhuriyeti’ne bir ihanet olarak gören, İrlanda’nın İngiliz müdahalesinden tamamen bağımsız olması gerektiğini savunan Cumhuriyetçi muhalefet…
THE BANSHEES OF INISHERIN, 2022 SENARİST VE YÖNETMEN: MARTIN MACDONAGH OYUNCULAR: COLIN FARRELL, BRENDAN GLEESON, KERRY CONDON, BARRY KEOGHAN SİNEMATOGRAFİ: BEN DAVIS MÜZİK: CARTER BURWELL
Batıda hayalî bir ada olan Inisherin’e ise sadece denizin öte yanında patlayan bombaların sesi ve bazen ufukta belirip kaybolan dumanları ulaşıyor. Bu uzak köyde yaşayan insanların kendi sorunları var. Filmin açılışında, sıradan bir çoban olan Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) en yakın arkadaşı Colm Doherty’nin (Brendan Gleeson) evine uğrar; her akşamüstü yaptıkları gibi adanın tek pub’ında birlikte bira içmek üzere onu çağırmaya gelmiştir. Pádraic’ten yaşça büyük olan kemancı/folk müzisyeni Colm içeride olmasına rağmen kapıyı açmaz; pencerenin dışından içeriye bakan arkadaşını görmezden gelir. Şaşıran Pádraic eve dönüp birlikte yaşadığı kızkardeşi Siobhán’a (Kerry Condon) olayı anlattığında kadın şakayla karışık “Belki de artık seni sevmiyordur” der. Pádraic’in bir süre sonra Colm’un kendi ağzından da duyacağı gibi, durum tam da böyledir.
İrlanda İçsavaşı’nın gölgesinde iki arkadaşın ayrılık hikayesini anlatan filmde Pádraic (Colin Farrell), özgürlük yanılsamasından memnun özgür devleti, Colm (Brendan Gleeson) ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli IRA’yı temsil ediyor.
Kavga etmemişlerdir; Pádraic arkadaşını üzecek bir şey yapmamıştır ama Colm durup dururken arkadaşlıklarını bitirmeye karar vermiştir. Basit bir hayatı olan Pádraic’in dostluğu gözünde artık onu yapmak istediği bestelerden alıkoyan, arkasında hatırlanmaya değer bir eser bırakmasını engelleyen bir zaman kaybıdır. Pádraic müthiş alınır ve bu dostluğun böyle anlamsızca bitmesini kabullenemez. Colm ise kararlıdır; Pádraic onunla her konuşmaya yeltendiğinde kendi parmaklarını koyun kırpıcısıyla tek tek keseceğine yemin eder. Bu eylemin kendisi onu en baştaki amacı olan bestelerinden adım adım uzaklaştırsa da bunu gerçekten yapar… İlk kesik parmağını eski dostunun kapısına fırlattıktan sonra işler hızla karanlık, tekinsiz ve bir yandan da absürd bir hâl alacaktır.
İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın, İrlanda’nın batısındaki üç adadan (Inishmore, Inishmaan ve Inisheer) esinlendiği kurmaca “Inisherin”de geçen karanlık trajikomedisi “The Banshees of Inisherin” (Inisherin’in Ölüm Perileri) yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday. Film, ilk gösteriminin yapıldığı 79. Venedik Film Festivali’nde Colin Farrell’a en iyi erkek oyuncu ve Martin McDonagh’a en iyi senaryo ödülü kazandırdığından beri ödüle doymuyor. En son 80. Golden Globe Ödülleri’nde de en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini (Colin Farrell) topladı; ayrıca 2003’te çekilen “Cold Mountain”dan sonra en çok dalda aday gösterilen film oldu. Bu başarıların 2023 Oscar’larına da yansıyacağı şüphe götürmez.
Peki, ilk bakışta pek de bir iddiası yokmuş, daha çok İrlandalı yazar/yönetmeninin şahsi yerel meraklarıyla ilgiliymiş gibi görünen, evrenin unuttuğu küçücük bir İrlanda adasında iki adamın dostluğunun bitmesi üzerine bu “küçük” film neden bu kadar büyüdü, bu kadar beğenildi ve bu kadar ilgi gördü? Bunu anlamak için filmin yaratıcısının kariyeriyle başlayıp İrlanda’nın yakın tarihine uzanan bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.
Filmin tuhaf karakter mozaiği içinde mantığın sesi olan Siobhán, Kerry Condon tarafından canlandırılıyor.
1970 Londra doğumlu İrlanda asıllı Martin McDonagh, kariyerine absürdist kara komedi türünde oyunlarla başladı. Çocukluk tatillerini geçirdiği, babasının memleketi İrlanda’nın batısı Conway civarında geçen iki ayrı üçlemesi var. Bunlardan ilki, “Leenane Üçlemesi”nin ilk oyunu “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, 1998’de Broadway’e transfer olmuş ve Tony Ödülleri’ne aday gösterilmişti. Baskıcı bir anne ile hayatı onun yüzünden olduğu yerde sayan orta yaşlı kızı arasındaki dengesiz ilişkiye odaklanan bu oyun, zamanında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda da sahnelenmiş, çok beğenilmiş ve Sumru Yavrucuk’a Afife Jale Ödülü’nü kazandırmıştı. Bu üçlemenin diğer iki oyunu, “Connemara’daki Kafatası” ve “Yalnız Batı” da yakın ilişkilerdeki arızalardan doğan bir takım kriminal olayları işliyordu. İkisi de hem Britanya hem de ABD’de sahnelendi ve birçok ödüle aday gösterildi.
İkinci üçleme olan “Aran Adaları Üçlemesi”nin ilk iki oyunu “The Cripple of Inishmaan” (Inishmaan’ın Sakatı) ve “The Lieutenant of Inishmore” (Inishmore’lu Teğmen) yine kara komedi tarzındaydı. İlki 1934’te geçiyor, bir Hollywood belgeselinde adanın sakatının rol kapmasıyla gelişen olayları anlatıyordu. “Inishmore’lu Teğmen” 1993’te İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun dönek terörist Deli Pádraic’e suikast düzenleme planı üzerineydi. Bu da bizde Kenterler tarafından sahnelendi.
Üçlemenin son halkası olması gereken “The Banshees of Inisherin” ise oyun olarak hiç yayımlanmadı. McDonagh yeterince iyi olmadığını düşünüyordu. Ancak yıllar sonra metni tamamen değiştirerek, ödüle boğulan ve çok konuşulan bu filmi çekti.
Yazar/yönetmen, sinemayı tiyatroya tercih ettiğini söylüyor ve bunda da çok başarılı. İlk kısa filmi 2004 yapımı “Six Shooter”, Oscar kazandı. 2008’de sarpa saran bir iş yüzünden Belçika’nın Bruges kentinde gizlenmek zorunda kalan iki İrlandalı suikastçıyı konu alan “In Bruges” de çok tutuldu. “Banshees”in başrol oyuncuları Colin Farrell ve Brendon Gleeson, ilk defa burada birlikte kamera karşısına geçmişlerdi; aralarındaki kimyanın tuttuğu çok belliydi. McDonagh 2017’deyse ona en iyi film ve en iyi film müziği dallarında Oscar adaylığı getiren, yürek yakan Amerikan taşrası draması “Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”yi çekti.
McDonagh’ın filmlerini evrensel kılan en önemli unsur, yerel motiflerle bezenmiş olsa da tüm insanlığı ilgilendiren karanlık konuları mesafeli bir komedi yaklaşımıyla işlemesi. Aile içi işlevsizlik, küçük insan hırsları, her ilişkide başgösterebilecek anlaşmazlıklar ve tabii sadece İrlanda’ya değil dünyanın birçok bölgesine de bela olan içsavaş meselesi…
“The Banshees”de yönetmen dahiyane bir şey yapıyor. İki arkadaşın aniden bozulan ilişkisini İrlanda İçsavaşı’nın bir alegorisi olarak işliyor; ama bunu o kadar üstü örtülü yapıyor ki asıl meselenin bu olduğunu anlamak için dedektif gibi işaretleri takip etmek gerekiyor. Colm ile Pádraic’in dostluğunun bozulması, İrlanda’da aynı dinin iki mezhebinin, Katoliklerle Protestanların nesiller boyu birbirlerinin gırtlağına yapışmasına neden olan zihniyetin bir yansıması… Colm, Pádraic’ten artık hoşlanmadığına dair keyfî bir karar vererek eski arkadaşını çaresizliğe sürüklüyor. Her uzlaşma çabası daha da keskin bir reddedilmeyle sonuçlanıyor. Mücadele, Pádraic de aynı derecede sapkın ve inatçı birine dönüşene, kendi eliyle tek tek kestiği parmakları Colm’un müziğini sonsuza dek susturana kadar devam ediyor. Parmaklar bir bir eksilirken anakaradan da idam edilenlerin haberleri geliyor.
Bu, McDonagh’a göre, İrlandalıların ve İrlandalı olmanın hikayesi. Zümrüt ülkenin masallarındaki gibi, karşılıklı olarak yükselen şiddetin son raddesine ulaştığı noktada yeniden dostluğa evrildiği filmde; Ben Davis’in muhteşem sinematografisi hikayeye, varoluşsal kasvetle bezenmiş pastoral bir görünüm veriyor. Bütün bunlar olurken, “ölüm perisi” Banshee’yi temsil eden yaşlı kadının filmin başından beri yaptığı uyarılara kulak asmayan ada sakinleri, kimin kazandığını umursamadan sessiz hayatlarına devam etmek istiyor. Herkesin mektubunu okuyan dedikoducu bakkal kadından küfretmekten hiç çekinmeyen ada papazına; adada merkezî otoritenin tek temsilcisi kötü niyetli polis memurundan gücü ancak ona yettiği için sürekli olarak ezdiği ve işkence ettiği kıt zekalı ama iyi niyetli oğluna (filmin en iyi performanslarından biri, bütün bu çatışmanın gerçek kurbanı Barry Keoghan rolündeki Dominic Kearney’e ait) herkes kendi küçük hayatlarıyla meşgul. Kendisini oradan kurtarıp anakarada kütüphaneci olmak isteyen, bu tuhaf karakterler mozaiğinin en aklı başında üyesi, Pádraic’in dupduru kızkardeşi Siobhán bile “sıkıcı erkeklerin savaşı”ndan çok kendi derdinde.
İrlanda’nın ruhuna kemanıyla ses veren Colm’un parmakları tek tek eksilirken ahengin yerini çatışma, müziğin yerini ise sessizlik alıyor.
Tam da bu bakımdan film çok iyi gizlenmiş bir alegori olarak okunabilir: Pádraic, özgürlük yanılsamasından memnun olan özgür devleti, Colm ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nu temsil ediyor. Bu arada filmin renkleri de sonradan “Muhteşem Devrim” olarak adlandırılan harekat ile Büyük Britanya’yı tamamen ele geçiren ve Birlikçiler’in benimsediği Protestan 3. William’ın (Orange Prensi) turuncusundan Bağımsız İrlanda’yı destekleyen milliyetçi Katolikleri temsil eden yeşile dönüyor. Film, köprüden önce son çıkışa yaklaşırken, anakarayla bağlantıyı sağlayan posta kutusunun yeşile boyandığını görüyoruz. Ancak bu noktada -bir adalının şakayla karışık söylediği gibi- İrlandalılar ile İngilizler arasındaki çatışma artık İrlandalılar ile İrlandalılar arasında yaşanıyor. Kardeşin kardeşe duyduğu yıkıcı öfkenin doğurduğu şiddetin içinden güçlenerek çıkma ihtimali ortadan kalkıyor. Artık tek olası sonuç, kanlar içinde ve kardeşsiz kalmak…
Geleceğe miras kalan ise ancak 10 parmağın 10’u da biraradayken ortaya çıkabilecek müziğin ahengi yerine, bitmek bilmez bir intikam hırsıyla örülmüş bir kan davasının sessizliği. İrlanda folklorunda yaklaşan felaketi feryat figan haber veren “ölüm perisi”ne bile, bu noktada artık sessizce izlemek kalıyor.
İRLANDA İÇSAVAŞI
Anakaranın dumanları
6 Aralık 1921 tarihinde İngiliz Hükümeti temsilcileri ile İrlanda Cumhuriyeti arasında, “The Troubles” (Sorunlar) olarak bilinen İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren bir antlaşma imzalandı. Antlaşma, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) pek çok üyesinin 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan bu yana uğruna mücadele ettiği Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti fikrinin gerisinde kalsa da İrlanda’nın çoğunluğuna imparatorluk içinde dominyon statüsü vererek onu Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika ile aynı seviyeye getirmişti.
Ancak özellikle bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen 6 Ulster ilçesinin Birleşik Krallık içinde kalmasıyla, İrlanda Serbest Devleti ya da İrlandaca “Saorstát Éireann” olarak bilinen yeni İrlanda Dominyonu, birçok IRA mensubu için kabul edilemez hâle gelmişti. Eamon de Valera, İrlanda Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla 7 Ekim 1921’de İrlandalı delegelere İngilizlerle bir antlaşmayı “müzakere etme ve sonuçlandırma” yetkisi veren bir telgraf yayımlamış olmasına rağmen, nihayetinde bu antlaşmaya karşı muhalefetin başını çekecekti. Sonuçta bu antlaşma mevcut birliği de yok edecekti.
16 Haziran 1922’de sandığa giden İrlandalı seçmenler, ezici bir çoğunlukla Antlaşma’yı destekledi. Sinn Féin tarafından 1918 Genel Seçimleri’nden sonra oluşturulan İrlanda Parlamentosu’ndaki 128 sandalyenin 92’si de antlaşma yanlısı adaylara gitti. Bu sonuç, 9 yıllık düşmanlık ve 2 yıllık doğrudan çatışmanın ardından hissedilen genel “savaş yorgunluğu”na bağlanabileceği gibi, belki de halkın çoğunluğunun Cumhuriyet’e Eamon de Valera’nın düşündüğü kadar bağlı olmayabileceğinin göstergesiydi.
Aslında aralarında IRA liderlerinden Michael Collins ve Richard Mulcahy’nin de bulunduğu bazı antlaşma destekçileri Cumhuriyetçilere bağlıydı; ancak mevcut durumu o dönemde elde edebileceklerinin en iyisi olarak kabul etmişlerdi. Collins, antlaşmanın İrlanda’ya “özgürlüğe ulaşma özgürlüğü” veren bir sıçrama tahtası olduğunu savunmuştu. IRA’nın savaşın ne galibi ne de mağlubu olduğunu, çatışmaların devam etmesinin zafer garantisi getirmediğini düşünüyordu. İngilizler bu korkuyu acımasızca kullandılar ve antlaşmanın reddedilmesi hâlinde askerî harekatı yeniden başlatma tehdidini sürekli olarak masada tuttular.
28 Haziran 1922–24 Mayıs 1923 arasında yaşanan İrlanda İçsavaşı, tarihteki pek çok içsavaşın aksine nispeten kısa sürmüş; çatışmalar ülkenin pek çok bölgesine hemen hiç yansımamıştı. Eylül 1922’de büyük konvansiyonel askerî operasyonlar sona ermişti. Yine de 1948’de İrlandalı yargıç Kingsmill Moore’un söylediği gibi “şu anda bile İrlanda siyasetine büyük ölçüde 1922’de avcı ve av olanların acısı hâkimdir”.
Dublin’deki çatışmalar sırasında Antlaşma karşıtı bir IRA devriyesi.
16. yüzyılın başında, lojistik sorunları aşmanın epey güç olduğu coğrafi keşifler çağında, denizciler aylarca bir limana uğramadan yol alırdı. Portekizli kaşif Macellan ve denizcileri de dünyanın çevresini dolaşan ilk insanlar oldukları yolculukta açlık yüzünden yelken direklerini kemirmek zorunda kalmışlardı. Fernão de Magalhães’in dünyayı değiştiren maceralı hikayesi ve denizaşırı sömürgeciliğin başlangıcı.
Bugün uzak bir ülkede seçtiğiniz bir otelde yer ayırtmak, uçak, tren veya gemi ile kıtaları aşıp o mekana gidip kalmak ne kolay! Bugünkü kadar kolay olmasa da fetihler ve kazanç peşinde yollara düşen tüccarların açtığı yolları kullanarak insanlar da sürekli bir yerlere gidip gelmişler. Uzun seyahat, etraflı bir hazırlık, sizi taşıyacak sağlıklı hayvan veya gemi sahibi olmak, yemini ve kendi yiyeceğini kaç günlük yol gidilecekse ona göre hesaplayarak yola çıkmak demekti. Ancak bu büyük masrafları karşılayabilenler veya yolun sonunda çok kazanç olduğuna birilerini ikna edebilen maceracılar yola revan olurdu.
Günümüz ile kıyaslanamayacak zorluklara rağmen dünyanın tozunu attıran cesur insanlar sayesinde bugün küresel bir köyde yaşıyoruz. Bir zamanlar denizaşırı uzun seyahatlerin yiyecek açısından nasıl planlandığını bilmek, geldiğimiz noktayı anlamak açısından önemli. En olağanüstü seyahatlerden biri de şüphesiz Macellan’ınki. Yani Fernão de Magalhães (1480-1521). Fernando oluşu ise epey sonra. Adam boğaz derdine kazanç sağlarım diye yola çıkıp bilinmezliğe yelken açıyor. 2 yıl sürer diye gidiyor ama çok daha uzun sürüyor. Gemilerin biri batıyor, biri başkaldırıp geri dönüyor. Güney Amerika’nın ucundaki boğazın ucu öbür okyanusa çıkmasa, bugün belki bu cesur adamların adını kimse hatırlamazdı.
Az gitti, uz gitti dünyayı bitirdi Kendisinden önceki Kolomb gibi, Portekizli denizci Ferdinand Macellan da Avrupa’dan batıya yelken açarak Asya’ya ve Moluccas’a ya da Baharat Adaları’na ulaşmayı denedi.
Fernão de Magalhães, bilindiği gibi dünyanın çevresini ilk dönen ekibin başında yer aldı. Yola çıkış amacı, batıya giderek Endonezya çevresindeki Maluku yani Baharat Adaları’na varmak. Baharatın saygınlık simgesi olarak Avrupa soylularının dünyasında çok para ettiği; Osmanlılar’ın Akdeniz’e girişi elinde tuttuğu; bundan dolayı fiyatları çok yükselen baharata giden ticaret yollarının denetimi için ülkelerin kıyasıya savaştığı 16. yüzyıl başlarından bahsediyoruz.
İspanya ve Portekiz okyanusa kıyıları olduğu için coğrafi konumlarının avantajı nedeniyle alternatif ticaret yolları bulmak için sürekli çekişiyor. Portekiz bu yarışta arkadan gelip 1. Manuel zamanında atağa geçiyor. Kral birçok denizci seyyahı destekliyor; Brezilya’dan Afrika’nın batı kıyısına, oradan Hindistan’da Goa’ya uzanan bir “Portekiz Rönesansı” yaşatıyor ülkesine. Daha Hollanda, İngiltere vahşi şekilde atağa geçmemişken işler yolunda.
Fernão de Magalhães işte böyle bir ortamda henüz 25 yaşında iken Portekiz kralı adına ilk denizaşırı seferine çıktı. Baharat Adaları’na yolculuk yapıp ticari yolların denetimi, vergisini ödemeyen yerli şeflerin sindirilmesi için çeşitli yerlerde savaşlara katıldı. Hataları oldu, rüşvet almakla suçlandı, aklandı, hakkı yendi, maaşını alamadı ve sonunda Portekiz kralı hizmet sözleşmesini yenilemeyeceğini söyleyince, deneyimlerini İspanya kralına sunmak istedi. Baharat Adaları’na “batıya giderek” ulaşabileceğine kralı ikna ettiğinde her şeyiyle hazırdı. Tabii kendi memleketinde hain olarak görüldü. İspanyolların eline geçer diye deniz keşifleri ile ilgili en ufak bir belgenin bile yazıya geçirilmesini yasaklayan Portekiz’in deneyimli bir askerinin rakip devletin hizmetine girmesi kabul edilebilir miydi hiç?
İspanya’da da genç ve heyecanlı Carlos başa geçmişti. Kralın çevresi, Portekizli eski bir saray mensubu olduğu için Fernão’ya hiç güvenmedi. Ona eski gemiler verdiler, topladığı mürettebatı dağıttılar. Deneyimli İspanyol denizciler bir Portekizli’nin emrinde çalışmak istemediler. Toplama bir ekiple, ipsiz sapsız İspanyollar’la yola çıkmak zorunda kaldı.
Gemici mönüsü Dünyanın çevresini dönerken 270 kişilik mürettebatın mönüsünde kurutulmuş balık, kuru fasulye, sarımsak, peksimet, pirinç gibi yiyecekler vardı (Annibale Carracci, 1580-1590).
Bütün bu süre zarfında sürekli kendini kabul ettirme çabası içinde olduğunu izleriz. Çok hırslı, atak, ancak her şeyi en başından iyi planlayan ve dışarıdan sakin, her şeye hâkim görünen bir kişilik sergiler. Seyahat sırasında bu kişiliği de değişime uğrayacaktır. Henüz 41’indeyken, o yaşa kadar atlattığı badirelere kıyasla trajikomik denecek ölümünü Hollywood yapımcıları bile inanılır bir son olarak kabul etmezdi herhalde. Kendisine yardım etmeyi teklif eden şefe Avrupalı kibri ile “sen köşede dur, biz hallederiz” diyerek çıktığı karada şef Lapulapu’nun adamları tarafından öldürülmesi ironik değil de nedir?
Yolculuğunu ölmeden bitirmeyi başarsaydı, bulduğu yeni baharat yolunun 10 yıllık tekeli ve seyahat sonunda elde kalan kârın beşte biri ile aradığı saygınlığa kavuşmuş olur muydu acaba? Ne yazık ki öyle olmadı. Onun yerine eve dönen tek geminin Basklı kaptanı Elcano, Primus circumdedisti me (çevremde ilk dolanan) yazan bir arma ile onurlandırıldı. Getirdikleri 381 çuval karanfil, batan gemilerin ve tüm seyahatin masrafını karşılamış, üstüne kâr bile bırakmıştı.
Bu öykünün daha da trajik bir sonu var: Bu macera her şeye rağmen kimilerine para kazandırmıştı ama, elde kalan erzakın büyük bölümüyle İspanya’ya kaçan geminin kaptanı ve Elcano’nun Macellan’ı kötüleyen aktarımları neticesinde uzun süre unutulmuştu. Meteliksiz kalan İspanya Kralı 1. Carlos’un Baharat Adaları’nın ticaret haklarını 1529’da Saragossa Antlaşması ile Portekizlilere bırakmış olması da ironiktir. Tüm bunlara rağmen Macellan adı, binbir zahmet ve ümitle geçtiği Boğaz’da, bir de Samanyolu’nda gözlenen Macellan Bulutları’nda yaşıyor.
Biz bütün bunları, başından beri onun yanında olup her olayın, gidilen her yerin, yenilen her yemeğin ayrıntısını not tutmuş olan Vicenzalı İtalyan Antonio Pigafetta’nın tuttuğu günlüklerden öğreniyoruz. 20 Eylül 1519’da Sevilla’dan 5 gemi ile yola çıkan 270 kişiden yalnız 18’i 1522 Eylül’ünde evlerine dönebildi. Pigafetta da bunlardan biriydi. Orijinal günlükler bugün kayıp olsa da üç Fransızca ve bir İtalyanca tercümesi kütüphanelerde bulunmuş. Paha biçilmez bilgiler içeriyor bu günlükler.
Harita üzerinde dünya turu rotası Battista Agnese haritasında Macellan’ın rotası (üstte). Macellan’ın kendi adını taşıyacak olan boğazı keşfedişinin alegorik bir tasviri, Johannes Stradanus, 1592 (altta).
Peki, gemiler iki yıl sürmesi beklenen bu olağanüstü zorlu yolculuğa nasıl hazırlanmışlardı? Öncelikle, uzun sürecek bir yolculuk için gereken yiyeceğin hepsi başta gemilere yüklenmez, yolda durdukları limanlarda taze su, et ve meyve sebze ikmali yapacakları şekilde hesaplanırdı. Dünyanın çevresini dönerken iki yıl süre ile 270 kişiyi beslemek için Macellan’ın hesapladığı bastimiento şöyledir: 1.293 kilo peynir, 207 kilo kurutulmuş balık, 140 varil tuzlu ançüez, 2.626 kilo dinlenmiş jambon, 1.547 litre kuru fasulye, 3.220 litre sirke, 2.985 litre nohut, 218 litre mercimek, 250 hevenk sarımsak. Ayrıca 2 tona yakın un, tuz, kapari, hardal, kişi başı iki yıl için 32’şer litre zeytinyağı, bal, şeker, kuru üzüm, erik ve incir, şekerli şurupta saklanan ayva kompostosu, kişi başına 906 kilo peksimet ve 73 kilo pirinç ile gemide kesilerek tüketilecek 3 canlı domuz ve 6 inek satın almıştı. Yeter gibi görünüyor değil mi? Yetmemiş tabii, açlık yakalarını bırakmamış.
Uzun seyahatlerde bozulan gıdalar; patlayan, akıtan fıçılardan dökülen içecekler; fare ve kurtçuklar tarafından yenilen gıdalar nedeniyle de stoklarda epey kayıp yaşanırdı. Gemilerde esas yiyecek, çok dayanması nedeniyle peksimet gibi sert ve iyice kurutulmuş bisküvi (iki kere fırınlanmış ekmek) olurdu; bunlar su veya bira ile ıslatılarak tüketilirdi. Tipik bir denizci mönüsü bakliyat ve tuzlu et lapası ya da koyu bir bezelye çorbası içinde tuzlu balık ile her öğün peksimet olurdu. Günler geçtikçe etler bozulur, tereyağı acılaşır, bira ekşir, peksimetler kurtlar tarafından yenilip toza karışırdı. En kötüsü de suyun kokması idi herhalde.
Yolculuğun daha dördüncü ayında işin tahmininden uzun sürebileceğini sezen Macellan tayınları kıstığı için denizciler homurdanmaya başlamıştı. 1521 Nisan’ında isyana kalkışan bir grup üç kayığa el koyup erzakları yağmalamış, bunları denizcilere dağıtıp İspanya’ya dönmek için desteklerini almaya çalışmıştı.
Bunun hemen ardından gemilerden biri taşıdığı erzak payı ile batmış, hepsi kurtulan gemiciler kalan gemilere dağıtılmışlardı. San Antonio gemisi kaçarak İspanya’ya dönünce geri kalan üç gemisi ile Boğaz’dan geçip Pasifik Okyanusu’na çıkan Macellan’ın 8 aylık yiyeceği kalmıştı. Hesap edilemeyen taraf ise karşılarında uzanan Pasifik’in büyüklüğüydü. Yiyecekleri bozuldu. Ancak 3 ay yetti. Guam’a ulaşmaları ise 98 gün aldı.
Sefere katılan gemilerden Concepcion’a kumanda eden Elcano ve onunla birlikte geri dönenler, Elías Salaberria, 1924 (üstte). Mart 1521’de filo Filipinler’e ulaştı ve Macellan burada öldü (altta).
Homonhon Adası’na 160 adamı ile vardığı tahmin ediliyor. Burada yerli halkın hoşgörüsü çerçevesinde yaban domuzu avlayıp, sularını tazelediler. Karşılaştıkları Suluanlar, denizcilerin hâlini görünce pirinç, tavuk ve başka yiyecekler getirip bunları boncuk, giysiler, kumaş ve başka mallarla değiş-tokuş etmişler. Gemilerde depolanmış mallar Baharat Adaları’na ulaşınca mal satın almak için kullanılacağından, denizciler değiş-tokuş yerine köyleri basıp yiyecek karşılığında insanları rehin aldılar. Cebu Adası’nda Macellan, İspanya Kralı’na bağlılık bildiren Kral Rajah Humabon’a bağlı şeflere bir yiyecek kotası koydu. Kendileri aç kalacağından dolayı erzak sağlamayı reddeden bir köyü yaktı. Macellan’ın öldürüldüğü Mactan Savaşı, yerli şef Lapulapu’nun bu saldırgan tutuma cevabıydı. Bu nedenle şef Lapulapu, bugün Filipinler’de önemli bir karakter olarak saygı ile anılıyor.
Macellan ve adamları 1520- 22 arasında Katolik inancı açısından önemli üç kutsal yortu yaşadı. Paskalya’dan önceki ilk Pazar yortusu yolculuğun sekizinci ayında Arjantin’in St. Julian limanında sonbahar yaşanırken kutlandı. Denizciler taze yiyecek olarak kaz, denizaslanı, penguen ve fok avladılar. 1521’de Paskalya Pazarı’na denk gelen tarihte ise Güney Leyte’de kendilerine hediye edilen iki domuzu kesip güvertede pişirdiler. Elcano’nun komutasında geçirdikleri ilk Paskalya yortusunda ise Filipinler’de yükledikleri tüm gıdalar artık bozulduğu için şölen yapmak bir yana; Hint Okyanusu’nun ortasında yelkenlerin derilerini kemirip, tahtaları kesip talaşını yemek zorunda kaldılar.
Coğrafya kavrayışımızı sağlıklı bir hâle sokan, kendinden sonraki seyyahların yolunu açan bu çilekeş deniz adamlarına teşekkür mü etmeliyiz? Yoksa sömürgeciliğin ilk saldırgan neferleri olarak dünya düzenini sonsuza dek değiştirdikleri için “keşke hepsi açlıktan denizlerde telef olup gitselermiş” mi demeliyiz? Herhalde kaçınılmazdı küresel bir köy hâline gelmemiz. Ancak unutmayalım ki hepsi de para ve iktidar derdine oldu.
Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Dunhuang Mağaraların ve çevresinde bulunan Türkçe vesikalar, yerleşik hayata geçiş aşamasındaki Uygurlar’la ilgili zengin bilgiler sağlıyor, içerdiği detaylı hukuki düzenlemeler ile “tipik göçebe” algısının kırılmasında da rol oynuyor. Belgeler aynı zamanda, Dil Devrimi öncülerine, Türkçeleştirme sürecinde esin kaynağı olma özelliği de taşıyor.
HATİCE ŞİRİN
Sir Aurel Stein 20. yüzyıl başlarında tarihî İpek Yolu’nun ünlü rotaları Miran ve Dunhuang ekspedisyonlarından topladığı 500 sandık civarında elyazmasını yüzlerce devenin sırtına yükledi. Bunları önce Hindistan’a, ardından da gemi ambarlarında British Library’ye getirdiğinde, ortaya çıkan verilerin Türk Dil Devrimi’nin mimarlarına esin kaynağı olacağını tahmin edemezdi.
Taklamakan Çölü’nün kumlar altındaki antik vaha kentlerinde, aynı tarihlerde başka bilim heyetleri de bölgeyi tarıyor, buldukları yazmaları ülkelerinin kütüphanelerine aktarıyordu. Bulgular arasında Runik, Soğd, Brahmi, Tibet ve Süryani harfleriyle yazılmış binlerce Eski Türkçe fragman vardı. Bunlar, milattan sonra 80’de Moğolistan’daki devletleri yıkılınca Çin’in kuzeybatısındaki Turfan havzasına göç edip orada şehir devletleri kuran Manihaist, Budist ve Hırıstiyan Uygurlar’a aitti.
Tüm bu Türkçe vesikalar; budizm ve manihaizme ait çeviriler, Aisopos masalları, İncil tercümeleri, şiirler, mektuplar, astronomi ve tıp belgeleri gibi çok geniş bir konu külliyatını kapsar. İçlerindeki ayrıntılı hukuk belgeleri, Batılı bilim insanlarını halen şaşırtmaya devam eder. Bunlar askerî birliklere verilen yemek makbuzlarından evlat edinme vesikalarına; vasiyetlerden ipotek senetlerine; tapu belgelerinden kölelik azatnamelerine kadar uzanan konuları içerir ve her birinin özel adları var dır. İçeriklerindeki titizlik, toplumun en alt tabakasındaki kişilerin bile “hak bilinci”- ne sahip olduğunu gösteren bir şikayetnamede somutlaşır: Koço şehri harabelerinde bulunan bir ötüg bitig’te (dilekçe) birinde, Pintung adlı bir Türk köle, Çinli yargıçların olduğu bir heyete efendisini şikayet eder. Efendisi, Budist keşiş olma seviyesine ulaşacak kadar kutsal kitap okuduğunda onu azat edeceğini söyler ve azatnameyi de hazırlar. Ancak “belgeyi kaybettim” deyip Pintung’u bir başkasına satma planları yapar. Üstelik de belgenin kaybından köleyi sorumlu tutar. Pintung, epeyce uzun olan dilekçesini “Beylerim, beni yüreğinizle anlayıp merhametle karar verin” diye bitirir.
Eski Uygurca senetlerde bir yük eşeğinin 10 günlük kiralama bedelinin ödenmemesi veya eşeğin kaybı durumunda dahi, kiracıya uygulanacak cezai müeyyide açıktır: Kiracı, ödemeyi yapmazsa eşeğin sahibine hisseli tarlasının ekim gelirlerini vermekle yükümlüdür. Eşeğin kaybolması durumundaysa ödeme, 5 yaşından büyük olmayan başka bir eşekle yapılacaktır.
Vesikalardaki detaylar hayrete şâyândır: Alınan borçların aylık faizleri kuruşu kuruşuna hesaplanır. Borçlunun kaçması durumunda borçtan hangi aile üyesinin sorumlu olacağı belirgindir. Sözleşmelerin hepsi en az iki tanık huzurunda düzenlenir; tanıkların adları yazılıp mühürleri basılır.
Kadim Türk kağanları, Çin, Bizans ve Sasaniler’le olan dinamik siyasi ilişkilerin yanısıra, 4. yüzyıldan beri kağıt ve mürekkep kullanan Soğd kültürüyle girift bir etkileşim içindeydi. Kendilerine ait bir devletleri olmayan, İpek Yolu boyunca koloniler kurup hukuk ve bürokrasi anlayışlarını, yazı ve kültürlerini bu koloniler vasıtasıyla yaygınlaştıran Soğdlar’a, ilk Türk kağanlığından itibaren devlet kademesinde meşru idari roller verilmişti. Yetenekli Soğd bürokratlar hem ticaret anlaşmalarına hem de barış ortamı sağlanmasına aracılık ediyorlardı.
İpek Yolu’nda bir kaşif Sir Aurel Stein (ortada köpekli olan), araştırma ekibi ve Yolcu Bey adlı köpeğiyle Turfan’da… (British Museum arşivi)
Türk elitleri, dilleri Erken İç Asya’nın lingua franca’sı olan Soğdlar’ın alfabelerine ve inanç sistemlerine kucak açmışlar; ilk yazıtlarını Budist armoniyle Soğdca ve Brahmi harfleriyle Moğolca yazdırtacak kadar çoğulcu olmayı başarmışlardı. Böylece, içlerinden, “otlak ve su peşinde koşan tipik göçebeler” stereotipini kırıp yerleşik dünyaya hızla uyum sağlayan büyük bir kitle ortaya çıktı. Tokuz Oguzlar arasından çıkan bu kitle, daha Moğolistan’daki çağlarında kent yaşamının provalarını yapan Uygurlar’dı.
Runik harflerle kağıda yazılmış Eski Türkçe fal kitabı Irk Bitig’den bir fragman, British Museum…
Uygurlar döneminde vaha kentlerindeki refah düzeyi, ipek, at, yeşim taşı, baharat, kürk ve diğer ürünlerden elde edilen gelirle Avrupa liman kentleriyle kıyaslanamayacak ölçüde üst düzeye erişmişti. Bunu Çinli elçi Wang Yan-de, 10. yüzyıl sonundaki üç yıllık Uygur seyahatinin raporlarında somutlaştırır: Uygurlar yemeklerini altın ve gümüş kaplarda yiyor; samur kürkü, ipek ve keten giysiler giyiyordu. Koyunlarını Kıtaylar’a, sığırlarını Tatarlar’a güttürecek kadar zenginleşmişlerdi. Geceleri kopuz çalıp piyesler sahnelerken kımız içip sarhoş oluyorlar ve 100 yaşının üstüne kadar yaşıyorlardı.
Budist tüccarlar gittikleri her yere ve döndükleri şehirlerine maldan daha önemli olan bir şey daha taşımışlardı: Bilgi. Bunun göz kamaştıran semeresi, mezkur vaha kentlerinin kumları altından ve Bin Buda diye de bilinen Dunhuang mağaralarından çıkıp Batı dünyasına ulaştı.