Etiket: sayı:97

  • Tutsaklığa karşı, sanat ve kültürle direndiler…

    1. Dünya Savaşı’nda Kafkasya cephesinde esir düşen Türk askerleri, en zorlu koşullarda varoluş savaşını sürdürdü. 10 binlerce esir arasında siviller, yaşlılar, hatta çocuklar bile vardı. Direnişin, onurun, dayanışmanın tarihi…

    BİNGÜR SÖNMEZ

    Sarıkamış-Kafkas Cephe­si hakkında erken Cum­huriyet döneminde uzun bir suskunluk dönemi yaşan­mış; sonrasında şehitler konu­su açılmış ancak esirlerden pek söz edilmemiştir. Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferanslarında bile şehitlerden bahsedilirken, “Si­birya’ya kaç esir gitti; bu insanla­rın kaçı asker kaçı sivil idi; hangi esir kamplarında kaldılar; kimler esir kamplarında yaşamını yi­tirdi, kimler dönebildi” konuları açıklığa kavuşturulmamıştır.

    Gerek Kızılay gerekse Kızıl­haç tarafından kayıtları tutulan subaylar hakkında bazı bilgiler elde etmek mümkün ise de er ve sivil esirlerin sayısı/durumu bu­gün bile karanlıktadır. Subayla­rın esaret yaşamları hakkında az da olsa varolan hatıralardan bilgi edinilmiş olmasına rağmen, er ve sivil esirlerin çektiklerini an­cak tahmin edebiliyoruz.

    Esir kampları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmet­li Cemil Kutlu’nun 1997 tarihli doktora tezindeki bilgiler ve çok az sayıdaki esaret anılarının ya­nısıra son yıllarda Alfina Sigbe­tulina, Esin Güven ve Tülin Uy­gur’un araştırmalarından da çok değerli veriler elde edilmiştir.

    Türk kabaresi hatırası
    Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’nda Türk kabaresi hatırası. 10 Ağustos 1920 tarihli karede, “Kadın Dersi” adlı piyeste sahne alanlar:
    1- Ecz. Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) İsmail Efendi
    2- Piyade Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Lütfi Efendi
    3- Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mahir Efendi,
    4- Zabit Vekili Necmettin
    5- Piyade Zabit Vekili Muhuddin
    6- Zabit Vekili Fehmi Efendi

    Kızılay Cemiyeti’nin Genel­kurmay Harp Tarihi Kurulu’na (Akçura’nın raporuna dayana­rak) Rusya’daki Türk esirlerin sayısını 60.000 olarak belirt­mesine rağmen, Cemil Kutlu 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da bulunan Türk sivil esirlerinin sayısını 100.000’in üzerinde ola­rak tahmin etmiştir. Ancak bu esirlerin ne kadarının subay, er veya yöreden toplanan masum siviller olduğu bilinmemekte­ Paşa, yurda döndükten sonra Genelkurmay’a verdiği raporda, “Osmanlı-Rus hududu civarın­daki köylerin ahalisinden 3 ya­şındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dâhil, kadın-erkek Türklerin tutuklanarak Sibir­ya’nın muhtelif köşelerine sürül­düğünü” ifade etmiştir.

    Prof. Dr. Yücel Yanıkdağ’ın araştırmalarına göre Rusya’daki Osmanlı esirlerinin %43’ü esa­retleri sırasında yaygın olarak uygulanan kötü muamele, ihmal, hastalık, yetersiz beslenme ve soğuk hava koşulları nedeniyle yaşamlarını yitirmiştir.

    Rusya 1. Dünya Savaşı sıra­sında farklı ölçülerde en az 223 esir kampı açmıştır. Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivos­tok, Irkutsk, Omsk gibi büyük kamplar olduğu gibi, Krasno­yarsk, Vetluga gibi küçük kasa­ba kampları da mevcuttur. Orta Sibirya’da, Yenisey Nehri’nin kenarında 30. ve 31. Sibirya Avcı Alayları ve 8. Sibirya Topçu Tu­gayı için yapılan, ancak tama­mı cepheye gittiği için boş kalan Krasnoyarsk kışlasının esirlere tahsis edilmesi, barınma açısın­dan büyük avantaj sağlamıştır. Hemen hepsi kurmay subay, ha­rita mühendisi, ziraat mühendi­si gibi özel yetişmiş ve dil bilen subaylar, esaret yaşamının tüm zorluklarına rağmen yaşama umudunu yitirmemişler; sosyal ve kültürel etkinliklere imza at­mışlar; bir gazete çıkardıkları gi­bi orkestra kurmuşlar ve tiyatro oyunları sergilemişlerdir.

    Hatıra-ı Esâret: Osmanlı Musiki Yurdu
    25 Mayıs 1918’de Sibirya’daki Krastoyarmo (Krasnoyarsk) esir kampında çekilmiş fotoğraf ve arkasındaki bilgiler:
    Hatıra-ı Esâret Osmanlı Musiki Yurdu / Musiki Yurdu Azaları
    1- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mustafa Efendi
    2- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Raşid Efendi
    3- Boru Muallimi ……
    4- Kemancı Macar …..
    5- Kemancı Mülâzım-ı Sânî Şükrü
    6- Kemancı Macar Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) Şilre (?) Efendi
    7- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Efendi 8- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Vasıf Efendi 9- Kemancı Zabit Vekili Aziz Efendi 10- Mandolinci Yüzbaşı Mehmet Nuri Efendi 11- Mandolinci Mülâzım-ı Sânî Hamdi Efendi 12- Klavteci Mülâzım-ı Sânî Tevfik Efendi 13- ……….. Zâbit Vekili Raci Efendi 14- ………..
    15- ………… Zâbit Vekili Asaf Efendi
    16- Klavteci Macar Zabit Vekili Korniç (?) Efendi
     

    Yaklaşık 400-500 Türk su­bayın ve 100-150 kadar da erin savaş esiri olarak bulunduğu bü­yük kamplardan biri olan Kras­noyarsk, belki de kültürel anlam­da askerlerin en aktif oldukları kamptı. Esirlerin tiyatro oyunu sahneledikleri, konser verdikleri Tahsin İyibar ve Doktor Şehidul­lah Fikri (Altan) Efendi’nin anı­larında detaylı olarak anlatılmış­tır. Doktor Yusuf İzzettin Efendi de Sibirya’da Yedi Yıl adlı anıla­rında, Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’ndaki tiyatro faaliye­ti hakkında ayrıntılı bilgi verir:

    “Bilhassa Avusturyalılar ara­sında çok kıymetli müzik ve ti­yatro sanatkarları vardı. Bunlar bir kışlanın geniş alt salonunu oldukça mükemmel bir tiyatro haline ifrağ etmişlerdi (dönüş­türmüşlerdi). Yer amfiteatr ha­line getirilmiş, güzel bir sahne yapılmıştı. Burada opera, operet, piyes, komedi, vodvil gibi her ne­vi tiyatro eserleri oynanıyordu (…) Müzik kısmına diyecek hiç­bir şey yoktu. Ecnebi arkadaşlar arasında çok kıymetli musiki­şinaslar vardı. Kıyafetler daima mükemmel bir surette hazırla­nıyordu. Bütün çaresizliklere rağmen bulunup buluşturuluyor, hele tarihî eserler için yapılması cidden müşkül olan birçok kos­tümler ortaya atılıyordu. Ekse­risi meslek itibarı ile artist olan ihtiyat zabitleri, muvaffakiyet­le oynuyorlardı. Kadın rollerine yine erkekler çıkıyorlardı. Ses, jest itibari ile bunların adeta ka­dından farkları olmuyordu. De­korasyon işleri de fevkalade idi. Ecnebi arkadaşların tiyatro sah­nesindeki bu muvaffakiyetlerini görmekle biz de imreniyorduk”.

    Tiyatro olarak sahnelenmek üzere elde Türkçe bir piyes ol­madığı için, Yusuf İzzettin Efen­di, Hüseyin Rahmi’nin Müreb­biye ve Metres romanlarını birer ufak piyes haline getirmiş, bun­lar başarıyla sahnelenmiştir.

  • Yıkılırken, yanarken, sarsılırken yazılan tarih

    Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler epeycedir. Bununla birlikte elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları genellikle abartılıdır; arşiv ve arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.

    Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetleri­ne karşı ilk yaşama sına­vını, beşeriyetin ikinci atası sa­yılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türle­rini yaptığı tekneye alarak kur­tarmış. Biz Türklerin atası Türk/ Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söy­lemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afeti­nin çocuklarıyız!

    O gün bugün, bütün zaman­larda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşu­larak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım. Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları ara­sında 19. yüzyıl öncesine tarih­lenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tari­hi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmala­rı; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uya­nık’ın Tarihteki Büyük Felaket­ler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anla­tıları, “acaba?” diyerek okunma­lıdır. Sözkonusu kitaplarda, es­kilerin “feyezan” dedikleri sağa­nak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınları­nı, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsan­lık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine in­sanlık, bir yerdeki uygarlığı yık­mak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zor­lanma, hatta katliamları dahi bi­rer zafer sayabilmiştir.

    Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.

    Tarihe bakmak

    Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı-taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgın­lar, afete dönüşen kışlar, kurak­lık ve kıtlıklar, kasırgalar, yan­gınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikle­ri çalışmak, arkelojik araştırma­lar, alan incelemeleri yapmak gerekir.

    Bizim coğrafyamızda yaşa­nan afetler için Doğu kronikle­ri; 10. yüzyıl ve sonrası Erme­ni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi’nin Seyahatna­me’si- önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-ince­leme-anıları, İstanbul afetle­ri için Osmanlı vekayinâmele­ri önemlidir. Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda abartı­larak anlatılmıştır. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri ya­kıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zor­dur. 18. yüzyılda Osmanlı Devle­ti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılır­mak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütük­lerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dö­nemin yüklenicilerine “kök sök­me işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır!

    Maden için ormanları tü­keterek göze giren vezir paşala­rımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzeri­ne 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlar­daki koruların yanması ve sön­mesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalı­şılmamıştır. Tarihin kaydına ge­çen doğal afetlerin neden-sonuç­larının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamala­rı, son iki yüzyılın gelişmeleri­dir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gö­ren yorumlar, ilahi uyarılar görü­lür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme öneril­diği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz.

    Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte). 36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir (altta).

    Tekrarlanan felaketler

    Türkiye coğrafyası, malum dep­rem kuşağındadır. Genç dağla­rın, engebeli arazilerin, derin va­dilerin, düzensiz akan ırmakla­rın coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdür­dükleri dereciklerin bile, bir sağ­nakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüş­tür. Şu gerçek ki afetler gelip ge­çer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenle­rin izleri, acı anıları torunlarun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün ay­nı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bı­raktığı alanları kısa zamanda bi­rer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.

    1.000 yıl geriye gidip Sel­çuklulara dayanan Türkiye ta­rihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy de­meyen, başedilmez bir afet ola­gelmiştir. Harita çizgilerini, ne­hir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğu­ran depremler tarih kayıtlarına girmiştir. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllar­da kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sa­yılmalıdır. Yeni zamanlarda yer­leşimlerin dağlara tepelere tır­manması; ormanlara arsa, ma­den havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sa­yılmaktadır. Nasıl bir aymazlık­sa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Balta­lar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklit­leri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz orma­na…” şarkıları var.

    * NECDET SAKAOĞLU’NUN 87. SAYIMIZDA YERALAN MAKALESİNDEN DÜZENLENMİŞTİR.

  • Felaketlerle yanarız küllerimizden doğarız

    Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

    Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11 yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

    Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama Malazgirt’te kesin sonuçlu bir yenilgiye uğ­radı ve Anadolu’nun Türk yur­du olması hız kazandı. Malaz­girt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar bo­yunca Hazar Denizi’nin kıyıla­rından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çal­dı. 21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşa­dık. Anadolu’ya geliş sürecinde­ki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır.

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haç­lı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgüt­lendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmiş­ti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye iler­leyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdu­lar. Bu arada bir kolları da do­ğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Nor­manlar ve sonra Katalanlar) da­ha sonraları İç ve Batı Anado­lu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sı­kıntılar henüz geçmeden doğu­dan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.

    Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya 2. Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Moğol istilaları

    Moğollar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline ge­tirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yi­tirmiş yönetimin liderliği altın­da bir varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçuk­luların bakiyeleri İlhanlı vali­lerin altında sürekli aşağılanır­ken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak güçte değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasred­din Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Ana­dolu-Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Os­man Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğra­tarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.

     Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

    Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlı­lar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd, İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Ti­mur felaketi yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde (1402) yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir dü­şen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şeh­zadeler padişahı bırakıp emir­leri altındaki birliklerle kaçmış­lardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü ha­tırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geç­mek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağla­dı. Bunların bazıları ileride Os­manlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak gö­rülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osman­lılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken is­yan ettiler. Ne var ki, o dönem­de Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezi­ne sahipti ve ayrıca Moğol isti­laları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti.

    Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Ba­yezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlılar­la mücadele için Rumeli’ye, di­ğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müda­hale için iki kıta arasında at koş­turmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sü­rekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sa­yısız ölüm, sürgün ve acı getir­mekteydi. Osmanlılar beylikle­rin yanısıra güneydeki Mem­lûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz, 2 Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Önce­likle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehir­lere akan ancak işsiz kalan med­rese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayı­lacaktı.

    Bu arada devlet merkez teş­kilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht sa­vaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürok­rasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı. Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında ku­raklık, veba, fare ve çekirge isti­laları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hisseti­ren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntı­ya soktu.

    Timur felaketi

    Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu.

    Aynı dönemde, 1585’te, pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu. İstanbul’da ilk yağma Fa­tih ölünce meydana geldi. Kapı­kulları, oğlu 2 Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyıl­da Safevilerin Anadolu’ya gön­derdikleri kızıl börklü derviş­lerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muaz­zam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın du­ran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale gar­nizonları bulundurulması ge­rekince her kış evine dönen Tı­marlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ha­zineyi büsbütün tüketmişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası gel­di ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıya­lık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli is­yanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatış­maların sona ermesini umuyor­lardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yer­leştikleri derme-çatma konut­lardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürüklenecek­lerdi.

    Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitir­diklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizci­lerinin Hint Okyanusu’ndaki gi­rişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadele­sinde geri kaldıklarını; Batılıla­rın sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar kar­şısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet ede­meyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.

    Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında pa­ralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi na­sip olmuşsa…

    17. yüzyılın başında, 14. pa­dişah 1. Ahmed (saltanatı 1603- 1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumu­nu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbra­him ise tahta çıktıktan sonra ön­ce hapsedilip sonra devlet ricali­nin kararıyla boğdurulmuştur.

    Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusla­rın Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terket­meye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya baş­lamışlardı.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu-Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olama­dıkları, coğrafyanın en ince da­marlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi, örgütlenme yeteneği­dir. Selçuklular çökünce kent­lerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökün­ce de hem Müdafayı Hukuk ce­miyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zi­ra veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür; ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur.

     Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü.

    Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuş­tur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak ol­muş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkı­na fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştir­miştir. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir top­rak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman krizlerle başa çıkabilecek yedek kaynak­lar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avru­pa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi. Top­rak sermayesi Osmanlı Devle­ti’nin son yılına kadar parça par­ça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz ve­rilmek zorunda kalındı. Ancak bu mücadeleyi sonuna erdiren; toplumu ayakta tutan tüm ku­rumları oluşturan gücün devle­tin merkez teşkilatı olduğu ha­tırda tutulmalıdır.

    Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından “Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile im­paratorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidi­şatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştır­mış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyeti eklenmiştir.

    Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını iste­miş, Kavalalı gibi bazıları ken­di devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rume­li âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da ba­zı yerel nüfuzlular güç kazan­mıştır. Yeniçeriliğin kaldırılma­sından sonra devlet bir süre işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı gör­meden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırıla­rak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

    Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

    2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devle­ti yeniden toparlamayı amaçla­mış; Abdülmecid döneminde is­tenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koy­duğu Düyun-u Umumi utancıy­la sonuçlanmıştır.

    Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile dü­zenli maaş verilemiyordu ve or­du reformu tamamlanamamıştı. İşte toplum bu şekilde 20. yüzyı­la girmiş ve Kurtuluş Savaşımı­zın ilk aşaması olarak niteleye­bileceğimiz Balkan Savaşı hezi­metiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı.

    Sevr değil Lozan

    Her halükarda Osmanlı haneda­nı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Ro­manovlar, Habsburglar ve Ho­henzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonra­sında Merkezî İttifak’a dayatı­lan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu. Osman­lı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluştu­rarak nüfusun Anadolu’da yo­ğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti biz­dik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir in­sangücü sağlamıştır.

    En umutsuz anda yeniden doğuş

    1. Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak ser­mayesini korudular.

    Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nü­füzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus da­ha homojen hale geldi ve dün­ya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gös­terdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşu­luyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yol­larını oluşturuyor. Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.

    * TANJU AKAD’IN 87. SAYIMIZDA YERALAN MAKALESİNDEN DÜZENLENMİŞTİR.

  • Anadolu insanı için vatanı müdafaa etmek aynı zamanda sevaptı

    Anadolu’da yaşayan insan öteden beri oturduğu yere sahip çıkmış ve bu direnişini Millî Mücadele dönemine kadar götürmüştür. Türk milletinin moralinde, direncinde, bugüne uzanan ve somutlaşan durum budur. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman-inanç alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.

    Benim görebildiğim şey şudur; yakmalar, yıkma­lar, savaşlar, hastalıklar… Bütün insanlık için ama özellik­le de Anadolu Yarımadası’nda yaşayanlar için büyük sorunlar getirmiş. Anadolu tarihi baştan sona zikzaklar içerisinde gider; düşmeler, kalkmalar, bir çocu­ğun yürümeye kalkışması, tek­rar tekrar bunu denemesi gibi. Selçukluların ve Osmanlıların macerası benzersizdir.

    Bütün o savaşlar, Anado­lu’nun sahipsizliği… 400 yıldan fazla süren bir sahipsizlik var.

    Anadolu’daki iki söz çok önemlidir. 1200’lerin başında İlhanlıların Selçuklulara karşı yaptığı seferde Anadolu’yu ta­rumar etmeleri, bütün bayındır eserleri yıkmaları, yoketmele­ri, insanları asmaları-kesmele­ri yıkıcı bir etki oluşturmuştur. Anadolu halkı “Gider Tatarı, gelir beteri” demiş. Bu bir ta­rih özetidir. Yani “uslu oturun, başka bir belayı üstünüze çek­meyin”. Tatar denilen İlhanlı­lar. Daha sonraki yüzyıllarda, bu defa Osmanlıların zulmüne, vergi baskısına, asker toplama­sına karşı da meşhur “Şalvarı şaltak Osmanlı; eğeri kaltak Os­manlı; ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” deyişi vardır.

    Fatih Sultan Mehmed’in 1456 Belgrad Kuşatması’nı tasvir eden Osmanlı minyatürü.

    Osmanlıların yapmadığı hizmeti Anadolu’da gerçekleşti­ren Selçuklulardır. Anadolu’da Osmanlı padişahları üç-dört camii ile yetinmişlerdir; buna karşın Selçuklu hükümdarları­nın Anadolu’da izleri, eserleri vardır. Türkiye’de bugün Türk damgası, daha çok Selçuklular­la intiba etmiştir. Osmanlıları Anadolu’da temsil eden büyük vezirlerdir, yerel vezirlerdir. Onlar kendi bölgelerinde, Çapa­noğulları Yozgat’ta, Kayseri’de; Caniklioğulları Samsun’da, Amasya’da eserler yaptırmış­tır. Anadolu insanı dediğimiz zaman esas olarak Selçuklu et­kisi ve geleneğini düşünmemiz lazım.

    Selçuklulardan sonra zaten öbür beyliklerin hiçbiri ayakla­rı üzerinde duramamış. Sadece Osmanlılar Anadolu’yu derle­yip toplamışlar. Asıl derleyip toplayan da Fatih Sultan Meh­med tabii. Sadece İstanbul’un fethi değil, 1460’ın koşulların­da, karadan, İstanbul’dan çıkı­yor, Trabzon’a gidiyor. Zigana­lar geçilecek, yol yok. Amasra’yı almış, Candaroğulları’na son vermiş, Kastamonu’yu, Sinop’u almış. Üçüncü büyük seferi de Trabzon’a, oradaki Rum impa­ratorluğuna karşı. Yer yer atın­dan inmiş, kayalara tırmanması icap etmiş. Türk imparatorluğu kurmak için Anadolu’yu en doğ­ru tanıyan, tanımlayan ve de­ğerlendiren adam Fatih’tir.

    Celali isyanları ise 16. yüzyıl başından 17. yüzyıl başına Ana­dolu coğrafyasındaki siyasi-ik­tisadi-insani gelişmeleri etki­lemiştir. Celaliler Osmanlılara karşı bir dönem Anadolu’nun savunuculuğunu yapmış insan­lar; fakat daha sonra onlar da soyguncu durumuna girmişler. Bu dönemi çalışmış, çalışan çok yetkin tarihçilerimiz var. Ancak bu dönemin ekonomik-sosyal detaylarını rahmetli Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkı­nın Dirlik ve Düzenlik Kavga­sı- Celali İsyanları eseri kadar mükemmel şekilde yansıtan eser azdır. Diğer eseri Türki­ye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi ile birlikte en önemli referans kitaplarıdır.

    Osmanlılar’ın yönelişi esas olarak Balkanlar’a, Avrupa’ya doğrudur. O tarafa daha çok hiz­met götürmüşler, daha bayındır kılmaya çalışmışlar. Anadolu’ya da “kol kırılır yen içinde kalır” gözüyle bakmışlar; bir insan malzemesi deposu, bir tahıl-hu­bubat deposu muamelesi yap­mışlar.

    Onların yüzü suyu hürmetine ayaktayız Balkan Savaşları sırasında gazi olan, protez takılan askerlerimiz…

    Çünkü biz sonuçta daha do­ğudan gelmiş, “yolu memleket bellemiş” bir ırkın efradıyız. Ama burada Anadolu’da kendi­mizce daha önceki medeniyet­lerden de biraz kalıcılık tesis etmişiz. Tabii bu kalıcılık daha ziyade mülkiyet anlayışıyla ilgi­lidir. Herkes kendi köyünü, köy­deki toprağını, arazisini, evini, bostanını, diktiği ağacı koruma­ya çalışmış. Balkanlar’da bu pek böyle değil; orada daha kozmolit yapılar mevcut; şehirlerin ya­rısı gayrimüslim, yarısı Müslü­man-Türk.

    Yakın tarihimizin dönüm noktası ise şüphesiz 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaşın ce­fasını çeken Anadolu insanı­dır. Benim Amasra’da tanıdı­ğım Barut Hüseyin bir çobandı, ayağında kısalmış bir pantolon, sırtında bir eski-püskü ceket, belinde bir kendirden kuşak, başında kasket, kasabın ke­simlik hayvanlarını otlatırdı. Balkan Harbi’nden Galiçya’ya kadar savaşmış. Millî Mücade­le başlayınca da gönüllü olarak ilk yazılanlardan biri olmuş. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı za­manda büyük bir sevaptı.

    Vatan sevgisi bir inanç ala­nıydı.

    Divriği kasabasında, çocuk­luğumda, tek ayağı veya diz­den aşağısı, kalçadan itibaren “ağaç” olan adamlar vardı; bir ayak basar ve diğerini sürük­leyerek götürürdü. En az dört-beş kişi hatırlıyorum böyle. Ağaçtan, takma ayaklı insan­lar savaş gazileriydi. Onlara bayramlarda ziyarete gidilirdi, savaş hatıraları dinlenirdi. On­ların yüzü suyu hürmetine bu­gün hâlâ ayaktayız.

    NECDET SAKAOĞLU İLE
    YAPILAN SÖYLEŞİDEN
    DERLENMİŞTİR.

  • Lula efsanesi geri döndü ama gerçekler artık farklı

    Brezilya’da Ekim sonunda yapılan seçimleri, eski başkan Lula mevcut başkan Bolsonaro’ya karşı çok az bir farkla kazanabildi. Ancak seçim sonrası Bolsonaro destekçileri yol kapatma eylemleri, kışlaların önünde “Darbe şimdi!” çağrılarıyla ülkeyi karıştırdı. “Sağa yatan” ülkede, Lula’nın işi her zamankinden zor görünüyor. Güney Amerika kıtasının kalbi Brezilya’da, mevcut durumun iktisadi-siyasi analizi.

    Amerika Birleşik Dev­letleri’nin eski başkanı Richard Nixon, “Brezil­ya nereye giderse Latin Ame­rika oraya gider” demişti. Bre­zilya seçimleri, yakın tarihte Kolombiya, Peru, Bolivya, Hon­duras gibi ülkelerdeki ılımlı so­lun iktidara gelmesinden sonra daha bir önem kazanmıştı.

    Kamuoyu yoklamalarında eski başkan Lula, mevcut baş­kan Bolsonaro’ya karşı %50- 36 önde gözükürken her şey çantada keklik gibi gözüküyor­du. Oysa ilk turda fark sadece %5 oldu. İkinci turda bu farkın açılması beklenirken tahmin­ler bir defa daha altüst oldu ve Lula ancak %1.8’lik bir farkla seçimi kazanabildi.

    513 üyeli meclis ve senato­nun üçte biri (81) için yapı­lan seçimlerde Bolsonaro’nun partisi 2014’te tek bir sandalye almışken 2018’de 52 sandalye ve bu seçimlerde 99 sandalye kazanarak en büyük parti oldu. Lula’nın Emekçiler Partisi (PT) ise 68 sandalye kazanabildi (it­tifaklarıyla 80). Soldaki ikinci parti konumundaki PSOL (Sos­yalizm ve Özgürlük Partisi) ise ittifakıyla birlikte 11’den 14’e çıkardı milletvekili sayısını. 1 sandalyeye sahip olanlar da da­hil edilirse, meclise 20 dolayın­da parti girmiş bulunuyor.

    Özetle Lula’nın başkan yar­dımcısı seçmekten başlayarak geleneksel neoliberal çevreler­le kurduğu ittifak, onun mec­liste azınlık olmasını engel­leyemedi. Yasamanın “Sağ’a yatmış olması” da Lula’nın önünde ciddi bir engel olarak durmakta.

    Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerinin sonucu, Lula da Silva destekçileri tarafından sevinçle karşılandı.

    Gaipten gelen başkan

    1980’li yıllarda askerî diktatör­lük dönemindeki bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzeri­ne oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı. Parti, 2002’de onun başkan seçilmesiyle bir­likte gündelik hayat koşulları­nı iyileştirilmesine dayalı bir politika uygulamış ve giderek bir “kitle partisi” hüviyetini ka­zanmıştı. Kendisinden sonra gelen Dilma Rousseff (2011- 2016) döneminde bu politikaya devam edilirken bir takım ayak oyunlarıyla Rouseff görevden alınmış ve ülkede yeni bir dö­nem başlamıştı. Bu istikrarsız­lık döneminde muhalefet Lu­la’yı yolsuzlukla itham etmiş; kamuoyu araştırmalarının onu açık ara önde gösterdiği bir dö­nemde Lula hapsedilmiş; o gü­ne kadar hesapta olmayan Bol­sonaro aşırı sağ-neofaşist bir söylemle iktidara geçmişti.

    Kimileri “sol bir popülist” yerine “sağ bir popülist”in ik­tidara geçtiğini söylese de Bol­sonaro döneminde Brezilya’da çok önemli değişiklikler oldu. Ülkenin en sanayileşmiş böl­gelerinde (Brezilya’yı kuzey­den güneye kesen bir eksende) ekonomi durağanlaştı. Gıda ürünleri ihracatında ise güçlü bir artış oldu. Tarihsel olarak en dinamik kıyı merkezleri çö­küşe geçti. Endüstriyel tarım, burjuvazinin aşırı ilgisini çek­meye başladı. Orta sınıfın des­tek verdiği aşırı sağ, kitlesel bir destek de bulmaya başladı.

    Lula da Silva, Ekim sonundaki Brezilya Devlet Başkanlığı seçiminin ikinci turunu Jair Bolsonaro’ya karşı %50.9’a karşı %49.1’le kazanarak tarihî bir zafer elde etti.

    Lula efsanesi

    Brezilya’da emekçi sınıflar iki ana kısma bölünmüştür. Bir yanda, daha çok güneydoğu ve güneyde yoğunlaşan özel sek­törde 30 milyondan biraz fazla resmî sözleşmeli ücretli işçi ve 13 milyon memur bulunur. Öte yandan sözleşmesiz çalışan 10 milyon ve çok çeşitli faaliyet­lerde kendi hesabına çalışan 25 milyon insan daha vardır. Bu “yarı-proletarya”nın ağırlığı ülke genelinde muazzamdır ve ülkenin kuzey ve kuzeydoğu­sunda yoğunlaşmıştır.

    PT 1980’lerde, işçi sınıfının seferberliğinden, sendikalaş­mış, örgütlenmiş, kitlesel etki­ye sahip bir parti hâline geldi. 2002’den önce ise ülkenin gü­neydoğusunda her zaman daha güçlüydü. Lula yoksulluğa kar­şı mücadele ederken yeni bir orta sınıf oluştu ve paradoksal olarak parti tabanında bir kay­ma gerçekleşti.

    Lula, iktidar yılları boyunca (Ocak 2003’ten Ocak 2011’e), farklı toplumsal kesimlerin çı­karlarının uzlaştırılmasına yö­nelik bir model uygulamaya çalıştı. “Lulizm”, çeliş­kileri çözmek yerine onları hafifletmeye çalıştı: Sermayeyle çatış­madan yoksulluğu azaltmak, tarımsal ticareti desteklerken Topraksız Emekçiler Hareke­tini (MST) desteklemek gibi. Yoksul kuzeydoğuda ise ilerici reformlar gerçekleştirdi.

    Eski metal işçisi ve sendika lideri 1980’li yıllarda askerî diktatörlük döneminde bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzerine oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı.

    Askerî diktatörlüğe karşı direniş hareketinin bir parçası olarak 1980’lerde ortaya çıkan PT’nin ilk programında böyle bir uzlaşmacı tutum sözkonusu değildi. Lula, Fernando Collor de Mello (1989’da) ve Fernan­do Henrique Cardoso’ya (iki defa: 1994 ve 1998’de) karşı ar­ka arkaya yenilgilerin ardından ılımlı bir yönelişe geçti. Ancak mecliste çoğunluğu elde etmek için yapılan bu manevra, Hazi­ran 2005’te patlak veren olay­larda görüldüğü üzere, ülkenin merkezinde ve güneyinde orta sınıfın, aydınların ve sendika­lı işçilerin oluşturduğu büyük kesimlerinin hoşnutsuzluğu­na yolaçtı. Bu kesimlerin yeri­ni, kentsel çeperlerin en yoksul bölgelerinden ve özellikle ku­zeydoğudan gelen seçmenler aldı; ancak sosyal politikaların kapsayıcı dinamiği ve “Bolsa Familia” (çocukların okullaştı­rılması koşuluyla yoksullukla mücadele) sayesinde bu kesim­ler Lula’ya oy vermeye başladı.

    Lula, Brezilya tarihinin ilk solcu başkanı oldu. Lula efsane­sinin temelinde, bankaların ve şirketlerin kâr marjlarını etkile­meden gelirin yeniden dağıtı­mında ilerleme sağlayan “emtia patlaması”nın da katkısı vardı. Lula da bu dönemde müzake­re gücü ile farklı kesimleri to­kuşturmadan iktidarını sürdü­rebildi. Halefi Dilma Rousself dönemi dahil PT hükümetleri 35 milyon insanın yoksulluktan kurtulmasını sağladı.

    Lula’nın stratejisi basitti: Sağ’a karşı bir Sol ileri sürmek yerine, neo-faşizme karşı koyan demokrasiye dayalı bir ittifak kurmak.

    Brezilya toplumu, artık 20 yıl önce, Lula’nın büyük bir umut dalgasıyla iktidara geldiği zamanki gibi değil. Evanjelik ki­liselerin siyasallaşması, sosyal ağların yıkıcı gücü, aşırı Sağ’ın güçlenmesi… Lula, zamanın akıntısına karşı yüzüyor.

    Lula (arka koltukta), 1980 yılında bir grevi desteklediği için Ulusal Güvenlik Yasası’na dayanılarak tutuklanmıştı.

    Devlet içinde örgütlenme

    Bolsonaro’nun 4 yıllık yönetimi (2018-2022), 2013-2014’teki sokak gösterilerinden nasiple­nen bir aşırı Sağ’ın toplumsal zeminde iyi yapılanmış bir ha­reket hâline gelmesine imkan sağladı. Kiliseler bu hareke­tin görünür merkezi olsa da sivil oluşumlar da buna eşlik etti. Bunların bazıları açıkça silahlı ve sokağa müdahale et­me eğiliminde oldu. Militari­zasyonun normalleşmesine bir örnek, Bolsonaro’nun faal veya emekli askerleri Bakanlık dahil prensler gibi yaşadıkları önemli mevkilere getirmesi. Bir tahmi­ne göre devlet aygıtındaki sivil mevkilere bu şekilde 8 bin do­layında “yerleştirme” yapılmış durumda. Her ne kadar Lula’nın muhtemel dönüşünü hesaba ka­tan yüksek kademedekiler Bol­sonaro’ya bir miktar mesafeli davransa da Silahlı Kuvvetler’in tabanında ve Emniyet teşkila­tında (hatta paramiliter güçler­de) Bolsonaroculuğun nüfuzu küçümsenecek gibi değil.

    Lula’nın geleneksel neo­liberal Sağ dahil olmak üze­re (2006 seçimlerinde rakibi olan yardımcısı, muhafazakar Geraldo Alckmin başta olmak üzere) kurduğu geniş ittifakın bir gerekçesi de böylesi bir gü­venlik tehdidinin bulunması. İttifakın diğer gerekçesi elbette Sağ’ı Bolsonaroculuktan uzak­laştırmak kadar, seçim sonuç­larının kıl payı kazanılmasının da gösterdiği gibi kağıt üzerin­de bir başka çözümün olmama­sı. Tabii böyle bir ittifakla Lula yönetiminin özellikle mecliste, eyaletlerde çoğunluğu sağlama­dan yapabileceklerinin de hayli sınırlı olabileceği söylenebilir.

    Bolsonaro’nun seçim süre­cindeki söylemi tam bir içsavaş söylemiydi. Uyuşturucunun yasallaştırılması, kürtaj hak­kına karşı çıkma gibi mesele­lerin yanısıra, Bolsonarocula­rın kullandığı demagojinin en uç noktalarından biri, Lula’nin kiliseleri kapatacağı ve din adamlarını da hapse tıkacağı yolundaydı.

    Üçüncü kez başkanlık Lula, 2003-2011 arasında iki dönem devlet başkanlığı yaptı. Başkanlığı sırasında, Latin Amerika’nın en büyük demokrasisi olan Brezilya’da yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalarıyla öne çıktı.

    Nereden nereye?

    Öte yandan Bolsonaro çizgi­sinin ağırlığını yalnızca baskı ile açıklamak mümkün değil. Onun döneminde endüstri­yel tarım gelişti (tabii bunun sonucunda korkunç bir or­mansızlaştırma gerçekleşti) ve orta sınıfların satın alma gücü düşerken, yoksul kesim­lere yönelik gelir transferinde bir artış yaşandı. Son iki ayda ekonomi göreli olarak iyileş­ti ve bunun sonucunda işsizlik de bir miktar düşerken vergi indirimleri sayesinde akar­yakıt fiyatlarında %40’lık bir düşüş gerçekleşti. Ayrıca Ara­lık 2021’de seçimlere yönelik olarak yoksul ailelere, “Auxilio Brasil” hamlesiyle aylık 1.000 Reais (190$) yardım yapıl­dı (asgari ücret 1.212 Reais). Hatta Bolsonaro, seçildiği tak­dirde bu konuda yeni bir ham­le yapacağını belirtti.

    Dolayısıyla Bolsonaro seç­menin yarısının oyunu, Lula’yı komünizmle suçlayarak veya “Tanrı, vatan ve aile” ve diğer muhafazakar değerlere vurgu yaparak almadı. Ancak Lula’ya karşı yolsuzluk iddialarını if­rata vardırarak kendi döne­mindeki yolsuzlukların üstü­nü örtmeye çalıştı. Özellikle çevresiyle birlikte gayrimen­kul satışlarındaki yolsuzluklar­dan kendi seçmen kitlesi dahi bihaber kaldı. 2018’den itiba­ren Bolsonaro’nun teşvik etti­ği kutuplaşmayla “üçüncü yol” tamamıyla kapandı ve örne­ğin 2003’e kadar başkan olan F. H. Cardoso’nun partisi PSDB (Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi) neredeyse silindi.

    Askerî darbe çağrıları Silva’nın zaferi, Bolsanaro yanlısı kamyoncuların yolları kapatması, kışlaların önünde askerî darbe çağrıları gibi protestolara da neden oldu.

    Ülkenin bu kadar kutuplaş­ması geleneksel Sağ-Sol siya­sallaşmasından farklı. Sosyolog José de Souza Martins, “Bre­zilya tarihsel ve siyasal olarak Sol’un azınlık olduğu Sağ bir toplumdur” diyor; hatta “Av­rupa’daki gibi Sağ ve Sol değil, daha ziyade “daha Sağ” ile “da­ha az Sağ” arasındaki ayrım sözkonusudur” diye ekliyor. Brezilya bir dönem gelişmekte olan kapitalist ülkeler arasın­da sayılırken şimdi tekrar dışa bağımlı bir ülke durumuna sü­rüklenmekte. Ekonomik per­formansa göre dünya sıralama­sında 2013’te 7. olan ülke, şim­di 13. sıraya gerilemiş durumda (aynı dönemde Türkiye 16. sı­radan 20. sıraya geriledi).

    2002’de Lula başkan oldu­ğunda Latin Amerika’nın vic­danı denebilecek ünlü yazar Eduardo Galeano “Paradoks­lar” adlı yazısında şöyle diyor­du: “Brezilyalıların yarısı yok­sul ya da çok yoksuldur; ancak Lula’nın ülkesi dünya pazarın­da Montblanc dolmakalemle­ri için ikinci, Ferrari otomobil­lerinde dokuzuncudur ve Sao Paulo’nun Armani mağazaları New York’takinden fazla sa­tış yapar”. Galeano belki 20 yıl sonra haklı çıkmak istemezdi ama, Brezilya, Bolsonaro döne­minde derinleşen adaletsizlik ve eşitsizlikle kavruldu; Baş­kan’ın aşı düşmanlığı ile 700 bin insanını kaybetti.

  • Beyaz camdan gülümseyen gümüş saçlı delikanlı

    En heyecanlı yarışmaların, soluk soluğa spor müsabakalarının her daim gülümseyen; mağlubiyetle hüzünlense, başarıyla gönense de ölçüyü ve zarafeti elden bırakmayan o aşina yüzü artık yok. 7’den 70’e tüm Türkiye’nin aileden kabul ettiği, sevgisiyle göklere çıkardığı ve oradan 96 yıllık hayatı boyunca indirmediği Halit Kıvanç yaşama veda etti. Tam manasıyla bir devrin sonu…

    Radyo ve televizyon ya­yıncılığının duayeni, gazeteci, spiker, yazar Halit Kıvanç, 18 Şubat 1925’te hayatının büyük kısmını geçi­receği Fatih’te doğmuştu. Doğ­duğu evde ortaokulu, liseyi, İs­tanbul Üniversitesi Hukuk Fa­kültesi’ni tamamlamış; orada evlenmiş, 1958’de orada oğlu Ümit Kıvanç’ı kucağına almış­tı. Sebze-meyve ticareti ile uğ­raşan babasının işleri için kısa bir süre bulundukları Tokat’ta, 5.5 yaşında ilkokula başlamış­tı. Okuma-yazma bilmeyen bir annenin erkenden okumayı söken en küçük oğlu, “Henüz erken” diyen okul müdürünü masadan kaptığı gazeteyi oku­yarak ikna etmiş; ilk sunucu­luk deneyiminde “kendi ken­disini sunmuştu”.

    Hayatının ilk yılları tam bir “adam olacak çocuk” hi­kayesiydi. Annesi okuma­mıştı ama, onu elinden tutup yabancı dil derslerine, Fran­sızca hocalarına götürmüştü. Pertevniyal Lisesi’nde Reşat Ekrem Koçu’dan tarih, Üstat Mesut Cemil’den müzik, ya­zar Demir Özlü’nün babası Sabih Özlü’den beden, Emre Kongar’ın babası İhsan Kon­gar’dan felsefe dersleri aldığı yıllarda sabahın 4’ünde uya­nır, kahvaltıya kadar dersleri­ni tamamlar, vaktinin çoğunu Millet Kütüphanesi’nde kitap okuyarak geçirirmiş. Bu çaba ve disiplinin sonu, birincilikle tamamlanan lise, ardından bir tek kırık not olmadan bitirilen Hukuk Fakültesi olmuştu. Ye­tişkinlik yıllarında bile “inek” lafını duyduğunda dönüp bak­mamak için zorlandığını söy­lüyordu gülerek…

    Mesleğinin hakkını hep veren Halit Kıvanç, ilk günlük spor gazetesini çıkardı, Papa ile röportaj yapan ilk Türk gazeteci oldu. Döneminin tüm olimpiyat organizasyonları izleyiciyle onun anlatımıyla buluştu.

    Bu disiplini, ilerleyen yıl­larda da ona haklı bir ün ka­zandırmıştı. Öyle ki Milliyet Spor Servisi’nin unutulmaz müdürü Namık Sevik, fazla ileri götürürse “Pırpırlanma” dermiş. “Pırpır” lakabı bu yıl­lardan kalma… Ama bu “pır­pırlanma” eylemi de elbette deneyime dayanıyor. Bir se­yahat öncesi 15 gün evvelden bavuluna neler koyacağını lis­telemekten her daim yanın­da bulundurduğu acil durum “ilaç kutusu”na (içinde bir ha­zım, bir ishal, bir de başağrı­sı ilacı varmış), çift kalem, çift not defteri, hatta çift kol saati taşımasına… Her koşula, her ihtimale hazırlıklı olmadan, bir plan ve sistem dahilinde hareket etmeden, bu kadar bü­yük bir üretkenlikle, başdön­dürücü bir hızla oradan oraya koşturarak geçirdiği meslek hayatının altından kalkabilir miydi acaba?

    Bavul hazırlamak için bi­le bir sistemi varmış. Tepeden başlayıp, ayağa doğru gider­miş. Kafaya şapka gerekir, saç için tarak, belki jel, şampuan; daha aşağıda gözler için gü­neş gözlüğü; daha aşağıda tıraş olunacak tıraş takımı… Ayağa kadar gidermiş.

    Hukuk Fakültesi sonrası ilk defa derme-çatma bir uça­ğa binip Siirt’in haritada bi­le bulmakta güçlük çektikleri Kozluk ilçesine (Kürtçe ismi Hazo) hâkim olarak atanmış. Akrepler, kan davaları ve yal­nız başına karanlıkta geçirdi­ği gecelerin ardından cübbesi­ni giyip işinin başına geçtiği 3 ayda, yine sistematik çalışma alışkanlığı sayesinde bütün dava dosyalarını eritmiş. An­cak sonra şartların ağırlığına dayanamayıp tekrar uçağa bi­nip gerisin geriye baba evine dönmüş. Gönlünde gazetecilik yatıyormuş.

    TRT’nin ilk ekran yüzlerinden olan Halit Kıvanç, Pelé ile ilk röportaj yapan Türk gazeteci olmuştu.

    İlk işlerinden biri Yazı İş­leri Müdürlüğü koltuğunda Abdi İpekçi ve Osman Kara­ca’nın oturduğu akşam gaze­tesi İstanbul Ekspres’te olmuş. 1951’de cebine az bir yolluk koyup onu Avrupa’ya gön­dermişler. İtalya ve Avustur­ya’da geçirdiği 3.5 ayda İtalya Başbakanı’nın bizzat sağladı­ğı indirimli tren biletiyle do­laşmış; röportajlar yapmıştı. Türk matbuat tarihinde ilk de­fa Papa’yla röportaj yapan da o olmuştu. Gazete o gün tirajda sabah gazeteleriyle yarışmıştı.

    İlkler, 1953’te Türkiye’nin ilk spor gazetesi Türkiye Spor’u çıkarmalarıyla devam etmişti, ancak çok geçmeden Abdi İpek­çi’nin Milliyet’inde onun üç yar­dımcısından biri olarak spor ve magazin servisinin başına geçti. TRT, yayın hayatına başladı­ğında ekranın ilk yüzlerinden biriydi. Bazen çocuklara ses­lendi, bazen müzikseverlere… Döneminin tüm olimpiyat or­ganizasyonları izleyiciyle onun anlatımıyla buluştu. Hemen he­men her alanda yayıncılık yap­sa da en çok futbol sunuculuğu ile tanındı Halit Kıvanç. FIFA Dünya Kupası’nı televizyonda sunan ilk Türk spikerdi. Pelé ile ilk röportajı yapan da oydu. Fenerbahçe aşkına rağmen ta­rafgirliğin girmediği, objektif olmanın bir gazeteci ve spiker için halen geçer akçe sayıldığı, kritik anlarda sesine kulak ke­silen milyonları itidale çekme­nin sorumluluk kabul edildiği bu yılların en önemli temsilcile­rindendi.

    Mesleğinde o kadar kusur­suzdu ki yarışma, eğlence, bay­ram, yılbaşı, kısacası televiz­yonda yayınlanan tüm prog­ram türleri onun sunumuna emanet edildi. 16 yıl boyunca 23 Nisan Çocuk Şenlikleri’ni sundu. Ömrüne 16 kitap, 3 plak ve 1300’den fazla ödül sığdı­ran Kıvanç, ekrandan taşan beyefendiliği ve yaşam enerji­si ile bir ekol yarattı. En büyük ödülün ise ona herkesin “Halit Ağabey” diye seslenmesi oldu­ğunu söylüyordu.

    Deniz Kaynak

    16 yıl boyunca 23 Nisan çocuk şenliklerini o sunmuştu.
  • Cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi

    1961’in son günü İstanbul Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi düzenlendi. 100 bine yakın kişinin katıldığı miting, sembolik öneminin yanında kitleselliği ile de işçi hareketinin 1960’lardaki mücadelesinin dönüm noktası olmuştu. 1961 Anayasası’yla tanınan sendika kurma, toplu sözleşme ve grev hakları, yasal düzenleme yapılmadığı için daha önce fiilen hayata geçirilmemişken; Saraçhane’nin ardından Kavel Direnişi’yle 1963’te grev ve toplu sözleşme hakkını düzenleyen yasalar çıkarılmıştı. Eylemde işçilerin geçim sıkıntılarını yansıtan “Herkesin sahanında et kaynar, işçinin sahanında dert kaynar”; “Asgari ücreti azami ücret olmaktan grev kurtarır”; “Maluliyet aylığı 120, ev kirası 150 lira” gibi pankartlar öne çıkmıştı.

    DEPO PHOTOS

    1930’LARDA BİR YILBAŞI GECESİ

    Yeni yılın eşiğinde gülen gözler

    Eski seneyle, yeni yılın birleştiği 31 Aralık akşamı, şehirleri aydınlatan lambaları, hediyeleri, eğlenceleriyle umudun, yeni hayallerin, hedeflerin, temiz bir sayfa açmanın sembolü. Cumhuriyetin ilk yılbaşı balosunun düzenlendiği Pera Palas, 1930’lu yıllarda bu kutlamalardan birine evsahipliği yapmış. En şık kıyafetleriyle gözlerinin içi gülen bu genç çift de bu karede ölümsüzleşmiş.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    5 OCAK 1935

    Mahmutpaşa’da bayram hazırlıkları

    Yıl 1935… Ramazan/Şeker Bayramı, Ocak ayına denk gelmiş; Noel ve yılbaşı yortularının hemen ardından kutlandığı için özellikle İstanbul’da her dinden insanın birlikte bayram etmesine yol açmıştı. Ay başında memur maaşlarının da dağıtılmasıyla, esnaf da bayram edenlere katılmıştı; özellikle Mahmutpaşa çarşısı ana-baba gününe dönmüştü. Öyle ki bayram hazırlıklarıyla meşgul insanlarla esnafı gösteren bu fo­toğrafları yayımlayan Cumhuriyet gazetesi, şekerci dükkanlarının Büyük Harp’teki fırınları hatırlattığını söylüyordu.

    SELAHATTİN GİZ KOLEKSİYONU

  • Yepyeni bir yıl için…

    Yepyeni bir yıl için…

    Kaos, karmaşa, maddi sıkıntılar arasında kendine bir yol bulmaya çalışan insanlarımız, yeni bir yıla eski dertlerin ağırlığı ve yeni umutların arayışı içinde giriyor. Yeni umutlar sadece tarihten çıkar; ama onları işleyip hayata kazandıran ancak genç nesillerdir. Yaşlı kuşaklar, eski hataların ve günahların bedellerini ödemeden onları genç kuşaklara transfer ederse, kırılan kollar yen içinde kalırsa; toplum akut bir hastalık içinde kavrulur durur.

    Kısa vadeli, vitamin destekli, günü-görüntüyü kurtarıcı operasyonlar dahi, bugün artık ülkemizde zorlukla yapılabilmektedir. Günlük hayatın, iş hayatının, siyasal-sosyal hayatın devamı için gereken asgari donanım bile nadir kişide kalmıştır. Liyakat artık neredeyse unutulan bir değer olmuş; “her konudan her sorundan her işten anlayan” ve çeşitli iletişim kanallarında “zar-zar konuşan”; cep telefonunun tuşlarını “tık-tıklayarak” engin fikirlerini beyan eden bir insan türü hâkim tür hâline gelmiştir. Hâl böyle olunca, sayıları giderek azalan uzman kişiler de “problemli-takıntılı” sıfatlarıyla tanımlanmaya ve kenara-köşeye iteklenmeye, değersizleştirilmeye başlanır. Öyle ya; böyle insanların varlığı, hiçbir konuda yetkinliği bulunmayanları fena hâlde rahatsız eder.

    Bu genel ölçüsüzlük durumu, özellikle ülkemizde herhangi bir ölçü biriminin, üzerinde anlaşılan kod ve kuralların artık bulunmayışından kaynaklanır. Bütün bunlardan daha elim ve vahim olan ise, her türlü politik, dinî, gündelik yaklaşımın veya inancın ötesinde, Türk toplumunda adalet ve ahlak alanında derin bir çöküntü yaşandığı gerçeğidir. Dipleri kapkara tencerelerini birbirleriyle tokuşturanlar, gelecek nesiller için sağlıklı bir yemek yapamaz. Kendi evini, bedenini temiz tutmayan insan; sokağın, mahallenin, şehrin, ülkenin geleceğiyle ilgili ancak ahkam kesebilir. “Yazı yazdı, demeç verdi, konuştu” diye insanları hapse tıkan zihniyet; çocuğa-kadına tecavüz edildiğinde bile failleri görmezden gelmeye, bunları cezasızlandırmaya başlar.

    Ülkemizin her türlü siyasi-dinî-ideolojik yaklaşımı bir kenara koyarak, adalet ve ahlak alanında acil bir hesaplaşma ve reform yapmaya ihtiyacı vardır. Yeni nesiller üzerine koyduğumuz ipotekleri, ancak önceki kuşakların hata ve günahlarıyla serpilen ve bizleri de kıskacına alan kepazelikleri kabul ve açık ederek kaldırabiliriz.

    Bu coğrafyanın, bu milletin insanları, analarımız-atalarımız, şu anda yaşadığımız dönemle kıyas kabul etmeyecek zorlukları ahlak ve hakkaniyet/adalet temelinde göğüslemiş insanlardı. Bizler de yapabiliriz. Yılbaşı ve yeni yıl temizliği ve yeni bir sayfa için… Enseyi karartmayalım ve umudumuzu canlı tutalım.