1. Dünya Savaşı’nda Kafkasya cephesinde esir düşen Türk askerleri, en zorlu koşullarda varoluş savaşını sürdürdü. 10 binlerce esir arasında siviller, yaşlılar, hatta çocuklar bile vardı. Direnişin, onurun, dayanışmanın tarihi…
BİNGÜR SÖNMEZ
Sarıkamış-Kafkas Cephesi hakkında erken Cumhuriyet döneminde uzun bir suskunluk dönemi yaşanmış; sonrasında şehitler konusu açılmış ancak esirlerden pek söz edilmemiştir. Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferanslarında bile şehitlerden bahsedilirken, “Sibirya’ya kaç esir gitti; bu insanların kaçı asker kaçı sivil idi; hangi esir kamplarında kaldılar; kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi” konuları açıklığa kavuşturulmamıştır.
Gerek Kızılay gerekse Kızılhaç tarafından kayıtları tutulan subaylar hakkında bazı bilgiler elde etmek mümkün ise de er ve sivil esirlerin sayısı/durumu bugün bile karanlıktadır. Subayların esaret yaşamları hakkında az da olsa varolan hatıralardan bilgi edinilmiş olmasına rağmen, er ve sivil esirlerin çektiklerini ancak tahmin edebiliyoruz.
Esir kampları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun 1997 tarihli doktora tezindeki bilgiler ve çok az sayıdaki esaret anılarının yanısıra son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un araştırmalarından da çok değerli veriler elde edilmiştir.
Türk kabaresi hatırası Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’nda Türk kabaresi hatırası. 10 Ağustos 1920 tarihli karede, “Kadın Dersi” adlı piyeste sahne alanlar: 1- Ecz. Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) İsmail Efendi 2- Piyade Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Lütfi Efendi 3- Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mahir Efendi, 4- Zabit Vekili Necmettin 5- Piyade Zabit Vekili Muhuddin 6- Zabit Vekili Fehmi Efendi
Kızılay Cemiyeti’nin Genelkurmay Harp Tarihi Kurulu’na (Akçura’nın raporuna dayanarak) Rusya’daki Türk esirlerin sayısını 60.000 olarak belirtmesine rağmen, Cemil Kutlu 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da bulunan Türk sivil esirlerinin sayısını 100.000’in üzerinde olarak tahmin etmiştir. Ancak bu esirlerin ne kadarının subay, er veya yöreden toplanan masum siviller olduğu bilinmemekte Paşa, yurda döndükten sonra Genelkurmay’a verdiği raporda, “Osmanlı-Rus hududu civarındaki köylerin ahalisinden 3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dâhil, kadın-erkek Türklerin tutuklanarak Sibirya’nın muhtelif köşelerine sürüldüğünü” ifade etmiştir.
Prof. Dr. Yücel Yanıkdağ’ın araştırmalarına göre Rusya’daki Osmanlı esirlerinin %43’ü esaretleri sırasında yaygın olarak uygulanan kötü muamele, ihmal, hastalık, yetersiz beslenme ve soğuk hava koşulları nedeniyle yaşamlarını yitirmiştir.
Rusya 1. Dünya Savaşı sırasında farklı ölçülerde en az 223 esir kampı açmıştır. Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivostok, Irkutsk, Omsk gibi büyük kamplar olduğu gibi, Krasnoyarsk, Vetluga gibi küçük kasaba kampları da mevcuttur. Orta Sibirya’da, Yenisey Nehri’nin kenarında 30. ve 31. Sibirya Avcı Alayları ve 8. Sibirya Topçu Tugayı için yapılan, ancak tamamı cepheye gittiği için boş kalan Krasnoyarsk kışlasının esirlere tahsis edilmesi, barınma açısından büyük avantaj sağlamıştır. Hemen hepsi kurmay subay, harita mühendisi, ziraat mühendisi gibi özel yetişmiş ve dil bilen subaylar, esaret yaşamının tüm zorluklarına rağmen yaşama umudunu yitirmemişler; sosyal ve kültürel etkinliklere imza atmışlar; bir gazete çıkardıkları gibi orkestra kurmuşlar ve tiyatro oyunları sergilemişlerdir.
Hatıra-ı Esâret: Osmanlı Musiki Yurdu 25 Mayıs 1918’de Sibirya’daki Krastoyarmo (Krasnoyarsk) esir kampında çekilmiş fotoğraf ve arkasındaki bilgiler: Hatıra-ı Esâret Osmanlı Musiki Yurdu / Musiki Yurdu Azaları 1- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mustafa Efendi 2- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Raşid Efendi 3- Boru Muallimi …… 4- Kemancı Macar ….. 5- Kemancı Mülâzım-ı Sânî Şükrü 6- Kemancı Macar Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) Şilre (?) Efendi 7- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Efendi 8- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Vasıf Efendi 9- Kemancı Zabit Vekili Aziz Efendi 10- Mandolinci Yüzbaşı Mehmet Nuri Efendi 11- Mandolinci Mülâzım-ı Sânî Hamdi Efendi 12- Klavteci Mülâzım-ı Sânî Tevfik Efendi 13- ……….. Zâbit Vekili Raci Efendi 14- ……….. 15- ………… Zâbit Vekili Asaf Efendi 16- Klavteci Macar Zabit Vekili Korniç (?) Efendi
Yaklaşık 400-500 Türk subayın ve 100-150 kadar da erin savaş esiri olarak bulunduğu büyük kamplardan biri olan Krasnoyarsk, belki de kültürel anlamda askerlerin en aktif oldukları kamptı. Esirlerin tiyatro oyunu sahneledikleri, konser verdikleri Tahsin İyibar ve Doktor Şehidullah Fikri (Altan) Efendi’nin anılarında detaylı olarak anlatılmıştır. Doktor Yusuf İzzettin Efendi de Sibirya’da Yedi Yıl adlı anılarında, Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’ndaki tiyatro faaliyeti hakkında ayrıntılı bilgi verir:
“Bilhassa Avusturyalılar arasında çok kıymetli müzik ve tiyatro sanatkarları vardı. Bunlar bir kışlanın geniş alt salonunu oldukça mükemmel bir tiyatro haline ifrağ etmişlerdi (dönüştürmüşlerdi). Yer amfiteatr haline getirilmiş, güzel bir sahne yapılmıştı. Burada opera, operet, piyes, komedi, vodvil gibi her nevi tiyatro eserleri oynanıyordu (…) Müzik kısmına diyecek hiçbir şey yoktu. Ecnebi arkadaşlar arasında çok kıymetli musikişinaslar vardı. Kıyafetler daima mükemmel bir surette hazırlanıyordu. Bütün çaresizliklere rağmen bulunup buluşturuluyor, hele tarihî eserler için yapılması cidden müşkül olan birçok kostümler ortaya atılıyordu. Ekserisi meslek itibarı ile artist olan ihtiyat zabitleri, muvaffakiyetle oynuyorlardı. Kadın rollerine yine erkekler çıkıyorlardı. Ses, jest itibari ile bunların adeta kadından farkları olmuyordu. Dekorasyon işleri de fevkalade idi. Ecnebi arkadaşların tiyatro sahnesindeki bu muvaffakiyetlerini görmekle biz de imreniyorduk”.
Tiyatro olarak sahnelenmek üzere elde Türkçe bir piyes olmadığı için, Yusuf İzzettin Efendi, Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye ve Metres romanlarını birer ufak piyes haline getirmiş, bunlar başarıyla sahnelenmiştir.
Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler epeycedir. Bununla birlikte elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları genellikle abartılıdır; arşiv ve arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.
Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetlerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptığı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/ Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız!
O gün bugün, bütün zamanlarda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşularak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım. Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları arasında 19. yüzyıl öncesine tarihlenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tarihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihteki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “acaba?” diyerek okunmalıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsanlık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliamları dahi birer zafer sayabilmiştir.
Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.
Tarihe bakmak
Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı-taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırgalar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan incelemeleri yapmak gerekir.
Bizim coğrafyamızda yaşanan afetler için Doğu kronikleri; 10. yüzyıl ve sonrası Ermeni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si- önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-inceleme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir. Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda abartılarak anlatılmıştır. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri yakıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zordur. 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dönemin yüklenicilerine “kök sökme işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır!
Maden için ormanları tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönmesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır. Tarihin kaydına geçen doğal afetlerin neden-sonuçlarının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamaları, son iki yüzyılın gelişmeleridir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz.
Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte). 36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir (altta).
Tekrarlanan felaketler
Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır. Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri dereciklerin bile, bir sağnakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları torunlarun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün aynı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.
1.000 yıl geriye gidip Selçuklulara dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedilmez bir afet olagelmiştir. Harita çizgilerini, nehir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Yeni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sayılmaktadır. Nasıl bir aymazlıksa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.
Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…
Türkler en azından 7. yüzyıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11 yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, onların askerî yapısı ve bürokrasisinde yer almıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemize olanak yok.
Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars daha Malazgirt öncesinde Türklerin eline geçmişti. Romen Diyojen bu gelişmenin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anadolu’ya ilerledi ama Malazgirt’te kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anadolu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyılda da iklim krizinden mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır.
Haçlı seferleri
Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğinden bahsetmiş; bu hareketin hedeflerden birinin Anadolu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.
Haçlıların Anadolu’dan geçmesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bununla birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muharebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.
Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya 2. Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.
Moğol istilaları
Moğollar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temeldeki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.
İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yitirmiş yönetimin liderliği altında bir varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.
Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak güçte değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu-Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Osman Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.
Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.
Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dirlik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd, İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi’nde (1402) yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler padişahı bırakıp emirleri altındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.
Ne var ki Anadolu’da kurulmuş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerinde belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti.
Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Bayezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müdahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneydeki Memlûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
16. yüzyıl: Büyük Kaçgun
Sözkonusu uzun kriz, 2 Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde gelişti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayılacaktı.
Bu arada devlet merkez teşkilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht savaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı. Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya soktu.
Timur felaketi
Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu.
Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edilebileceği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para basıyordu. İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları, oğlu 2 Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale garnizonları bulundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler hazineyi büsbütün tüketmişti.
Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıyalık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme-çatma konutlardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.
Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.
Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.
Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa…
17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603- 1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.
Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbirini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terketmeye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.
Nasıl ayakta kaldık?
Anadolu-Türk varlığının bu kadar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türklerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadıkları, coğrafyanın en ince damarlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi, örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürokrasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur.
Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü.
Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tayin geleneği, günümüzde hâlâ devam etmektedir.
Diğer bir faktör de ilk 10 padişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman krizlerle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi. Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak bu mücadeleyi sonuna erdiren; toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından “Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.
19. yüzyıl: Bitmeyen çile
İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştırmış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyeti eklenmiştir.
Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra devlet bir süre işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.
Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…
2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; Abdülmecid döneminde istenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla sonuçlanmıştır.
Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyordu ve ordu reformu tamamlanamamıştı. İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Savaşımızın ilk aşaması olarak niteleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı.
Sevr değil Lozan
Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu. Osmanlı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.
En umutsuz andayeniden doğuş
1. Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.
Selçuklular bir geçiş dönemiydi ve Türkleri kritik bölgelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Osmanlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular.
Bu topraklar tarih boyunca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yollarını oluşturuyor. Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.
Anadolu’da yaşayan insan öteden beri oturduğu yere sahip çıkmış ve bu direnişini Millî Mücadele dönemine kadar götürmüştür. Türk milletinin moralinde, direncinde, bugüne uzanan ve somutlaşan durum budur. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman-inanç alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.
Benim görebildiğim şey şudur; yakmalar, yıkmalar, savaşlar, hastalıklar… Bütün insanlık için ama özellikle de Anadolu Yarımadası’nda yaşayanlar için büyük sorunlar getirmiş. Anadolu tarihi baştan sona zikzaklar içerisinde gider; düşmeler, kalkmalar, bir çocuğun yürümeye kalkışması, tekrar tekrar bunu denemesi gibi. Selçukluların ve Osmanlıların macerası benzersizdir.
Bütün o savaşlar, Anadolu’nun sahipsizliği… 400 yıldan fazla süren bir sahipsizlik var.
Anadolu’daki iki söz çok önemlidir. 1200’lerin başında İlhanlıların Selçuklulara karşı yaptığı seferde Anadolu’yu tarumar etmeleri, bütün bayındır eserleri yıkmaları, yoketmeleri, insanları asmaları-kesmeleri yıkıcı bir etki oluşturmuştur. Anadolu halkı “Gider Tatarı, gelir beteri” demiş. Bu bir tarih özetidir. Yani “uslu oturun, başka bir belayı üstünüze çekmeyin”. Tatar denilen İlhanlılar. Daha sonraki yüzyıllarda, bu defa Osmanlıların zulmüne, vergi baskısına, asker toplamasına karşı da meşhur “Şalvarı şaltak Osmanlı; eğeri kaltak Osmanlı; ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” deyişi vardır.
Fatih Sultan Mehmed’in 1456 Belgrad Kuşatması’nı tasvir eden Osmanlı minyatürü.
Osmanlıların yapmadığı hizmeti Anadolu’da gerçekleştiren Selçuklulardır. Anadolu’da Osmanlı padişahları üç-dört camii ile yetinmişlerdir; buna karşın Selçuklu hükümdarlarının Anadolu’da izleri, eserleri vardır. Türkiye’de bugün Türk damgası, daha çok Selçuklularla intiba etmiştir. Osmanlıları Anadolu’da temsil eden büyük vezirlerdir, yerel vezirlerdir. Onlar kendi bölgelerinde, Çapanoğulları Yozgat’ta, Kayseri’de; Caniklioğulları Samsun’da, Amasya’da eserler yaptırmıştır. Anadolu insanı dediğimiz zaman esas olarak Selçuklu etkisi ve geleneğini düşünmemiz lazım.
Selçuklulardan sonra zaten öbür beyliklerin hiçbiri ayakları üzerinde duramamış. Sadece Osmanlılar Anadolu’yu derleyip toplamışlar. Asıl derleyip toplayan da Fatih Sultan Mehmed tabii. Sadece İstanbul’un fethi değil, 1460’ın koşullarında, karadan, İstanbul’dan çıkıyor, Trabzon’a gidiyor. Ziganalar geçilecek, yol yok. Amasra’yı almış, Candaroğulları’na son vermiş, Kastamonu’yu, Sinop’u almış. Üçüncü büyük seferi de Trabzon’a, oradaki Rum imparatorluğuna karşı. Yer yer atından inmiş, kayalara tırmanması icap etmiş. Türk imparatorluğu kurmak için Anadolu’yu en doğru tanıyan, tanımlayan ve değerlendiren adam Fatih’tir.
Celali isyanları ise 16. yüzyıl başından 17. yüzyıl başına Anadolu coğrafyasındaki siyasi-iktisadi-insani gelişmeleri etkilemiştir. Celaliler Osmanlılara karşı bir dönem Anadolu’nun savunuculuğunu yapmış insanlar; fakat daha sonra onlar da soyguncu durumuna girmişler. Bu dönemi çalışmış, çalışan çok yetkin tarihçilerimiz var. Ancak bu dönemin ekonomik-sosyal detaylarını rahmetli Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası- Celali İsyanları eseri kadar mükemmel şekilde yansıtan eser azdır. Diğer eseri Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi ile birlikte en önemli referans kitaplarıdır.
Osmanlılar’ın yönelişi esas olarak Balkanlar’a, Avrupa’ya doğrudur. O tarafa daha çok hizmet götürmüşler, daha bayındır kılmaya çalışmışlar. Anadolu’ya da “kol kırılır yen içinde kalır” gözüyle bakmışlar; bir insan malzemesi deposu, bir tahıl-hububat deposu muamelesi yapmışlar.
Onların yüzü suyu hürmetine ayaktayız Balkan Savaşları sırasında gazi olan, protez takılan askerlerimiz…
Çünkü biz sonuçta daha doğudan gelmiş, “yolu memleket bellemiş” bir ırkın efradıyız. Ama burada Anadolu’da kendimizce daha önceki medeniyetlerden de biraz kalıcılık tesis etmişiz. Tabii bu kalıcılık daha ziyade mülkiyet anlayışıyla ilgilidir. Herkes kendi köyünü, köydeki toprağını, arazisini, evini, bostanını, diktiği ağacı korumaya çalışmış. Balkanlar’da bu pek böyle değil; orada daha kozmolit yapılar mevcut; şehirlerin yarısı gayrimüslim, yarısı Müslüman-Türk.
Yakın tarihimizin dönüm noktası ise şüphesiz 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaşın cefasını çeken Anadolu insanıdır. Benim Amasra’da tanıdığım Barut Hüseyin bir çobandı, ayağında kısalmış bir pantolon, sırtında bir eski-püskü ceket, belinde bir kendirden kuşak, başında kasket, kasabın kesimlik hayvanlarını otlatırdı. Balkan Harbi’nden Galiçya’ya kadar savaşmış. Millî Mücadele başlayınca da gönüllü olarak ilk yazılanlardan biri olmuş. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.
Vatan sevgisi bir inanç alanıydı.
Divriği kasabasında, çocukluğumda, tek ayağı veya dizden aşağısı, kalçadan itibaren “ağaç” olan adamlar vardı; bir ayak basar ve diğerini sürükleyerek götürürdü. En az dört-beş kişi hatırlıyorum böyle. Ağaçtan, takma ayaklı insanlar savaş gazileriydi. Onlara bayramlarda ziyarete gidilirdi, savaş hatıraları dinlenirdi. Onların yüzü suyu hürmetine bugün hâlâ ayaktayız.
Brezilya’da Ekim sonunda yapılan seçimleri, eski başkan Lula mevcut başkan Bolsonaro’ya karşı çok az bir farkla kazanabildi. Ancak seçim sonrası Bolsonaro destekçileri yol kapatma eylemleri, kışlaların önünde “Darbe şimdi!” çağrılarıyla ülkeyi karıştırdı. “Sağa yatan” ülkede, Lula’nın işi her zamankinden zor görünüyor. Güney Amerika kıtasının kalbi Brezilya’da, mevcut durumun iktisadi-siyasi analizi.
Amerika Birleşik Devletleri’nin eski başkanı Richard Nixon, “Brezilya nereye giderse Latin Amerika oraya gider” demişti. Brezilya seçimleri, yakın tarihte Kolombiya, Peru, Bolivya, Honduras gibi ülkelerdeki ılımlı solun iktidara gelmesinden sonra daha bir önem kazanmıştı.
Kamuoyu yoklamalarında eski başkan Lula, mevcut başkan Bolsonaro’ya karşı %50- 36 önde gözükürken her şey çantada keklik gibi gözüküyordu. Oysa ilk turda fark sadece %5 oldu. İkinci turda bu farkın açılması beklenirken tahminler bir defa daha altüst oldu ve Lula ancak %1.8’lik bir farkla seçimi kazanabildi.
513 üyeli meclis ve senatonun üçte biri (81) için yapılan seçimlerde Bolsonaro’nun partisi 2014’te tek bir sandalye almışken 2018’de 52 sandalye ve bu seçimlerde 99 sandalye kazanarak en büyük parti oldu. Lula’nın Emekçiler Partisi (PT) ise 68 sandalye kazanabildi (ittifaklarıyla 80). Soldaki ikinci parti konumundaki PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) ise ittifakıyla birlikte 11’den 14’e çıkardı milletvekili sayısını. 1 sandalyeye sahip olanlar da dahil edilirse, meclise 20 dolayında parti girmiş bulunuyor.
Özetle Lula’nın başkan yardımcısı seçmekten başlayarak geleneksel neoliberal çevrelerle kurduğu ittifak, onun mecliste azınlık olmasını engelleyemedi. Yasamanın “Sağ’a yatmış olması” da Lula’nın önünde ciddi bir engel olarak durmakta.
Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerinin sonucu, Lula da Silva destekçileri tarafından sevinçle karşılandı.
Gaipten gelen başkan
1980’li yıllarda askerî diktatörlük dönemindeki bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzerine oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı. Parti, 2002’de onun başkan seçilmesiyle birlikte gündelik hayat koşullarını iyileştirilmesine dayalı bir politika uygulamış ve giderek bir “kitle partisi” hüviyetini kazanmıştı. Kendisinden sonra gelen Dilma Rousseff (2011- 2016) döneminde bu politikaya devam edilirken bir takım ayak oyunlarıyla Rouseff görevden alınmış ve ülkede yeni bir dönem başlamıştı. Bu istikrarsızlık döneminde muhalefet Lula’yı yolsuzlukla itham etmiş; kamuoyu araştırmalarının onu açık ara önde gösterdiği bir dönemde Lula hapsedilmiş; o güne kadar hesapta olmayan Bolsonaro aşırı sağ-neofaşist bir söylemle iktidara geçmişti.
Kimileri “sol bir popülist” yerine “sağ bir popülist”in iktidara geçtiğini söylese de Bolsonaro döneminde Brezilya’da çok önemli değişiklikler oldu. Ülkenin en sanayileşmiş bölgelerinde (Brezilya’yı kuzeyden güneye kesen bir eksende) ekonomi durağanlaştı. Gıda ürünleri ihracatında ise güçlü bir artış oldu. Tarihsel olarak en dinamik kıyı merkezleri çöküşe geçti. Endüstriyel tarım, burjuvazinin aşırı ilgisini çekmeye başladı. Orta sınıfın destek verdiği aşırı sağ, kitlesel bir destek de bulmaya başladı.
Lula da Silva, Ekim sonundaki Brezilya Devlet Başkanlığı seçiminin ikinci turunu Jair Bolsonaro’ya karşı %50.9’a karşı %49.1’le kazanarak tarihî bir zafer elde etti.
Lula efsanesi
Brezilya’da emekçi sınıflar iki ana kısma bölünmüştür. Bir yanda, daha çok güneydoğu ve güneyde yoğunlaşan özel sektörde 30 milyondan biraz fazla resmî sözleşmeli ücretli işçi ve 13 milyon memur bulunur. Öte yandan sözleşmesiz çalışan 10 milyon ve çok çeşitli faaliyetlerde kendi hesabına çalışan 25 milyon insan daha vardır. Bu “yarı-proletarya”nın ağırlığı ülke genelinde muazzamdır ve ülkenin kuzey ve kuzeydoğusunda yoğunlaşmıştır.
PT 1980’lerde, işçi sınıfının seferberliğinden, sendikalaşmış, örgütlenmiş, kitlesel etkiye sahip bir parti hâline geldi. 2002’den önce ise ülkenin güneydoğusunda her zaman daha güçlüydü. Lula yoksulluğa karşı mücadele ederken yeni bir orta sınıf oluştu ve paradoksal olarak parti tabanında bir kayma gerçekleşti.
Lula, iktidar yılları boyunca (Ocak 2003’ten Ocak 2011’e), farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarının uzlaştırılmasına yönelik bir model uygulamaya çalıştı. “Lulizm”, çelişkileri çözmek yerine onları hafifletmeye çalıştı: Sermayeyle çatışmadan yoksulluğu azaltmak, tarımsal ticareti desteklerken Topraksız Emekçiler Hareketini (MST) desteklemek gibi. Yoksul kuzeydoğuda ise ilerici reformlar gerçekleştirdi.
Eski metal işçisi ve sendika lideri 1980’li yıllarda askerî diktatörlük döneminde bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzerine oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı.
Askerî diktatörlüğe karşı direniş hareketinin bir parçası olarak 1980’lerde ortaya çıkan PT’nin ilk programında böyle bir uzlaşmacı tutum sözkonusu değildi. Lula, Fernando Collor de Mello (1989’da) ve Fernando Henrique Cardoso’ya (iki defa: 1994 ve 1998’de) karşı arka arkaya yenilgilerin ardından ılımlı bir yönelişe geçti. Ancak mecliste çoğunluğu elde etmek için yapılan bu manevra, Haziran 2005’te patlak veren olaylarda görüldüğü üzere, ülkenin merkezinde ve güneyinde orta sınıfın, aydınların ve sendikalı işçilerin oluşturduğu büyük kesimlerinin hoşnutsuzluğuna yolaçtı. Bu kesimlerin yerini, kentsel çeperlerin en yoksul bölgelerinden ve özellikle kuzeydoğudan gelen seçmenler aldı; ancak sosyal politikaların kapsayıcı dinamiği ve “Bolsa Familia” (çocukların okullaştırılması koşuluyla yoksullukla mücadele) sayesinde bu kesimler Lula’ya oy vermeye başladı.
Lula, Brezilya tarihinin ilk solcu başkanı oldu. Lula efsanesinin temelinde, bankaların ve şirketlerin kâr marjlarını etkilemeden gelirin yeniden dağıtımında ilerleme sağlayan “emtia patlaması”nın da katkısı vardı. Lula da bu dönemde müzakere gücü ile farklı kesimleri tokuşturmadan iktidarını sürdürebildi. Halefi Dilma Rousself dönemi dahil PT hükümetleri 35 milyon insanın yoksulluktan kurtulmasını sağladı.
Lula’nın stratejisi basitti: Sağ’a karşı bir Sol ileri sürmek yerine, neo-faşizme karşı koyan demokrasiye dayalı bir ittifak kurmak.
Brezilya toplumu, artık 20 yıl önce, Lula’nın büyük bir umut dalgasıyla iktidara geldiği zamanki gibi değil. Evanjelik kiliselerin siyasallaşması, sosyal ağların yıkıcı gücü, aşırı Sağ’ın güçlenmesi… Lula, zamanın akıntısına karşı yüzüyor.
Lula (arka koltukta), 1980 yılında bir grevi desteklediği için Ulusal Güvenlik Yasası’na dayanılarak tutuklanmıştı.
Devlet içinde örgütlenme
Bolsonaro’nun 4 yıllık yönetimi (2018-2022), 2013-2014’teki sokak gösterilerinden nasiplenen bir aşırı Sağ’ın toplumsal zeminde iyi yapılanmış bir hareket hâline gelmesine imkan sağladı. Kiliseler bu hareketin görünür merkezi olsa da sivil oluşumlar da buna eşlik etti. Bunların bazıları açıkça silahlı ve sokağa müdahale etme eğiliminde oldu. Militarizasyonun normalleşmesine bir örnek, Bolsonaro’nun faal veya emekli askerleri Bakanlık dahil prensler gibi yaşadıkları önemli mevkilere getirmesi. Bir tahmine göre devlet aygıtındaki sivil mevkilere bu şekilde 8 bin dolayında “yerleştirme” yapılmış durumda. Her ne kadar Lula’nın muhtemel dönüşünü hesaba katan yüksek kademedekiler Bolsonaro’ya bir miktar mesafeli davransa da Silahlı Kuvvetler’in tabanında ve Emniyet teşkilatında (hatta paramiliter güçlerde) Bolsonaroculuğun nüfuzu küçümsenecek gibi değil.
Lula’nın geleneksel neoliberal Sağ dahil olmak üzere (2006 seçimlerinde rakibi olan yardımcısı, muhafazakar Geraldo Alckmin başta olmak üzere) kurduğu geniş ittifakın bir gerekçesi de böylesi bir güvenlik tehdidinin bulunması. İttifakın diğer gerekçesi elbette Sağ’ı Bolsonaroculuktan uzaklaştırmak kadar, seçim sonuçlarının kıl payı kazanılmasının da gösterdiği gibi kağıt üzerinde bir başka çözümün olmaması. Tabii böyle bir ittifakla Lula yönetiminin özellikle mecliste, eyaletlerde çoğunluğu sağlamadan yapabileceklerinin de hayli sınırlı olabileceği söylenebilir.
Bolsonaro’nun seçim sürecindeki söylemi tam bir içsavaş söylemiydi. Uyuşturucunun yasallaştırılması, kürtaj hakkına karşı çıkma gibi meselelerin yanısıra, Bolsonarocuların kullandığı demagojinin en uç noktalarından biri, Lula’nin kiliseleri kapatacağı ve din adamlarını da hapse tıkacağı yolundaydı.
Üçüncü kez başkanlık Lula, 2003-2011 arasında iki dönem devlet başkanlığı yaptı. Başkanlığı sırasında, Latin Amerika’nın en büyük demokrasisi olan Brezilya’da yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalarıyla öne çıktı.
Nereden nereye?
Öte yandan Bolsonaro çizgisinin ağırlığını yalnızca baskı ile açıklamak mümkün değil. Onun döneminde endüstriyel tarım gelişti (tabii bunun sonucunda korkunç bir ormansızlaştırma gerçekleşti) ve orta sınıfların satın alma gücü düşerken, yoksul kesimlere yönelik gelir transferinde bir artış yaşandı. Son iki ayda ekonomi göreli olarak iyileşti ve bunun sonucunda işsizlik de bir miktar düşerken vergi indirimleri sayesinde akaryakıt fiyatlarında %40’lık bir düşüş gerçekleşti. Ayrıca Aralık 2021’de seçimlere yönelik olarak yoksul ailelere, “Auxilio Brasil” hamlesiyle aylık 1.000 Reais (190$) yardım yapıldı (asgari ücret 1.212 Reais). Hatta Bolsonaro, seçildiği takdirde bu konuda yeni bir hamle yapacağını belirtti.
Dolayısıyla Bolsonaro seçmenin yarısının oyunu, Lula’yı komünizmle suçlayarak veya “Tanrı, vatan ve aile” ve diğer muhafazakar değerlere vurgu yaparak almadı. Ancak Lula’ya karşı yolsuzluk iddialarını ifrata vardırarak kendi dönemindeki yolsuzlukların üstünü örtmeye çalıştı. Özellikle çevresiyle birlikte gayrimenkul satışlarındaki yolsuzluklardan kendi seçmen kitlesi dahi bihaber kaldı. 2018’den itibaren Bolsonaro’nun teşvik ettiği kutuplaşmayla “üçüncü yol” tamamıyla kapandı ve örneğin 2003’e kadar başkan olan F. H. Cardoso’nun partisi PSDB (Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi) neredeyse silindi.
Askerî darbe çağrıları Silva’nın zaferi, Bolsanaro yanlısı kamyoncuların yolları kapatması, kışlaların önünde askerî darbe çağrıları gibi protestolara da neden oldu.
Ülkenin bu kadar kutuplaşması geleneksel Sağ-Sol siyasallaşmasından farklı. Sosyolog José de Souza Martins, “Brezilya tarihsel ve siyasal olarak Sol’un azınlık olduğu Sağ bir toplumdur” diyor; hatta “Avrupa’daki gibi Sağ ve Sol değil, daha ziyade “daha Sağ” ile “daha az Sağ” arasındaki ayrım sözkonusudur” diye ekliyor. Brezilya bir dönem gelişmekte olan kapitalist ülkeler arasında sayılırken şimdi tekrar dışa bağımlı bir ülke durumuna sürüklenmekte. Ekonomik performansa göre dünya sıralamasında 2013’te 7. olan ülke, şimdi 13. sıraya gerilemiş durumda (aynı dönemde Türkiye 16. sıradan 20. sıraya geriledi).
2002’de Lula başkan olduğunda Latin Amerika’nın vicdanı denebilecek ünlü yazar Eduardo Galeano “Paradokslar” adlı yazısında şöyle diyordu: “Brezilyalıların yarısı yoksul ya da çok yoksuldur; ancak Lula’nın ülkesi dünya pazarında Montblanc dolmakalemleri için ikinci, Ferrari otomobillerinde dokuzuncudur ve Sao Paulo’nun Armani mağazaları New York’takinden fazla satış yapar”. Galeano belki 20 yıl sonra haklı çıkmak istemezdi ama, Brezilya, Bolsonaro döneminde derinleşen adaletsizlik ve eşitsizlikle kavruldu; Başkan’ın aşı düşmanlığı ile 700 bin insanını kaybetti.
En heyecanlı yarışmaların, soluk soluğa spor müsabakalarının her daim gülümseyen; mağlubiyetle hüzünlense, başarıyla gönense de ölçüyü ve zarafeti elden bırakmayan o aşina yüzü artık yok. 7’den 70’e tüm Türkiye’nin aileden kabul ettiği, sevgisiyle göklere çıkardığı ve oradan 96 yıllık hayatı boyunca indirmediği Halit Kıvanç yaşama veda etti. Tam manasıyla bir devrin sonu…
Radyo ve televizyon yayıncılığının duayeni, gazeteci, spiker, yazar Halit Kıvanç, 18 Şubat 1925’te hayatının büyük kısmını geçireceği Fatih’te doğmuştu. Doğduğu evde ortaokulu, liseyi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tamamlamış; orada evlenmiş, 1958’de orada oğlu Ümit Kıvanç’ı kucağına almıştı. Sebze-meyve ticareti ile uğraşan babasının işleri için kısa bir süre bulundukları Tokat’ta, 5.5 yaşında ilkokula başlamıştı. Okuma-yazma bilmeyen bir annenin erkenden okumayı söken en küçük oğlu, “Henüz erken” diyen okul müdürünü masadan kaptığı gazeteyi okuyarak ikna etmiş; ilk sunuculuk deneyiminde “kendi kendisini sunmuştu”.
Hayatının ilk yılları tam bir “adam olacak çocuk” hikayesiydi. Annesi okumamıştı ama, onu elinden tutup yabancı dil derslerine, Fransızca hocalarına götürmüştü. Pertevniyal Lisesi’nde Reşat Ekrem Koçu’dan tarih, Üstat Mesut Cemil’den müzik, yazar Demir Özlü’nün babası Sabih Özlü’den beden, Emre Kongar’ın babası İhsan Kongar’dan felsefe dersleri aldığı yıllarda sabahın 4’ünde uyanır, kahvaltıya kadar derslerini tamamlar, vaktinin çoğunu Millet Kütüphanesi’nde kitap okuyarak geçirirmiş. Bu çaba ve disiplinin sonu, birincilikle tamamlanan lise, ardından bir tek kırık not olmadan bitirilen Hukuk Fakültesi olmuştu. Yetişkinlik yıllarında bile “inek” lafını duyduğunda dönüp bakmamak için zorlandığını söylüyordu gülerek…
Mesleğinin hakkını hep veren Halit Kıvanç, ilk günlük spor gazetesini çıkardı, Papa ile röportaj yapan ilk Türk gazeteci oldu. Döneminin tüm olimpiyat organizasyonları izleyiciyle onun anlatımıyla buluştu.
Bu disiplini, ilerleyen yıllarda da ona haklı bir ün kazandırmıştı. Öyle ki Milliyet Spor Servisi’nin unutulmaz müdürü Namık Sevik, fazla ileri götürürse “Pırpırlanma” dermiş. “Pırpır” lakabı bu yıllardan kalma… Ama bu “pırpırlanma” eylemi de elbette deneyime dayanıyor. Bir seyahat öncesi 15 gün evvelden bavuluna neler koyacağını listelemekten her daim yanında bulundurduğu acil durum “ilaç kutusu”na (içinde bir hazım, bir ishal, bir de başağrısı ilacı varmış), çift kalem, çift not defteri, hatta çift kol saati taşımasına… Her koşula, her ihtimale hazırlıklı olmadan, bir plan ve sistem dahilinde hareket etmeden, bu kadar büyük bir üretkenlikle, başdöndürücü bir hızla oradan oraya koşturarak geçirdiği meslek hayatının altından kalkabilir miydi acaba?
Bavul hazırlamak için bile bir sistemi varmış. Tepeden başlayıp, ayağa doğru gidermiş. Kafaya şapka gerekir, saç için tarak, belki jel, şampuan; daha aşağıda gözler için güneş gözlüğü; daha aşağıda tıraş olunacak tıraş takımı… Ayağa kadar gidermiş.
Hukuk Fakültesi sonrası ilk defa derme-çatma bir uçağa binip Siirt’in haritada bile bulmakta güçlük çektikleri Kozluk ilçesine (Kürtçe ismi Hazo) hâkim olarak atanmış. Akrepler, kan davaları ve yalnız başına karanlıkta geçirdiği gecelerin ardından cübbesini giyip işinin başına geçtiği 3 ayda, yine sistematik çalışma alışkanlığı sayesinde bütün dava dosyalarını eritmiş. Ancak sonra şartların ağırlığına dayanamayıp tekrar uçağa binip gerisin geriye baba evine dönmüş. Gönlünde gazetecilik yatıyormuş.
TRT’nin ilk ekran yüzlerinden olan Halit Kıvanç, Pelé ile ilk röportaj yapan Türk gazeteci olmuştu.
İlk işlerinden biri Yazı İşleri Müdürlüğü koltuğunda Abdi İpekçi ve Osman Karaca’nın oturduğu akşam gazetesi İstanbul Ekspres’te olmuş. 1951’de cebine az bir yolluk koyup onu Avrupa’ya göndermişler. İtalya ve Avusturya’da geçirdiği 3.5 ayda İtalya Başbakanı’nın bizzat sağladığı indirimli tren biletiyle dolaşmış; röportajlar yapmıştı. Türk matbuat tarihinde ilk defa Papa’yla röportaj yapan da o olmuştu. Gazete o gün tirajda sabah gazeteleriyle yarışmıştı.
İlkler, 1953’te Türkiye’nin ilk spor gazetesi Türkiye Spor’u çıkarmalarıyla devam etmişti, ancak çok geçmeden Abdi İpekçi’nin Milliyet’inde onun üç yardımcısından biri olarak spor ve magazin servisinin başına geçti. TRT, yayın hayatına başladığında ekranın ilk yüzlerinden biriydi. Bazen çocuklara seslendi, bazen müzikseverlere… Döneminin tüm olimpiyat organizasyonları izleyiciyle onun anlatımıyla buluştu. Hemen hemen her alanda yayıncılık yapsa da en çok futbol sunuculuğu ile tanındı Halit Kıvanç. FIFA Dünya Kupası’nı televizyonda sunan ilk Türk spikerdi. Pelé ile ilk röportajı yapan da oydu. Fenerbahçe aşkına rağmen tarafgirliğin girmediği, objektif olmanın bir gazeteci ve spiker için halen geçer akçe sayıldığı, kritik anlarda sesine kulak kesilen milyonları itidale çekmenin sorumluluk kabul edildiği bu yılların en önemli temsilcilerindendi.
Mesleğinde o kadar kusursuzdu ki yarışma, eğlence, bayram, yılbaşı, kısacası televizyonda yayınlanan tüm program türleri onun sunumuna emanet edildi. 16 yıl boyunca 23 Nisan Çocuk Şenlikleri’ni sundu. Ömrüne 16 kitap, 3 plak ve 1300’den fazla ödül sığdıran Kıvanç, ekrandan taşan beyefendiliği ve yaşam enerjisi ile bir ekol yarattı. En büyük ödülün ise ona herkesin “Halit Ağabey” diye seslenmesi olduğunu söylüyordu.
Deniz Kaynak
16 yıl boyunca 23 Nisan çocuk şenliklerini o sunmuştu.
1961’in son günü İstanbul Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi düzenlendi. 100 bine yakın kişinin katıldığı miting, sembolik öneminin yanında kitleselliği ile de işçi hareketinin 1960’lardaki mücadelesinin dönüm noktası olmuştu. 1961 Anayasası’yla tanınan sendika kurma, toplu sözleşme ve grev hakları, yasal düzenleme yapılmadığı için daha önce fiilen hayata geçirilmemişken; Saraçhane’nin ardından Kavel Direnişi’yle 1963’te grev ve toplu sözleşme hakkını düzenleyen yasalar çıkarılmıştı. Eylemde işçilerin geçim sıkıntılarını yansıtan “Herkesin sahanında et kaynar, işçinin sahanında dert kaynar”; “Asgari ücreti azami ücret olmaktan grev kurtarır”; “Maluliyet aylığı 120, ev kirası 150 lira” gibi pankartlar öne çıkmıştı.
DEPO PHOTOS
1930’LARDA BİR YILBAŞI GECESİ
Yeni yılın eşiğinde gülen gözler
Eski seneyle, yeni yılın birleştiği 31 Aralık akşamı, şehirleri aydınlatan lambaları, hediyeleri, eğlenceleriyle umudun, yeni hayallerin, hedeflerin, temiz bir sayfa açmanın sembolü. Cumhuriyetin ilk yılbaşı balosunun düzenlendiği Pera Palas, 1930’lu yıllarda bu kutlamalardan birine evsahipliği yapmış. En şık kıyafetleriyle gözlerinin içi gülen bu genç çift de bu karede ölümsüzleşmiş.
CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
5 OCAK 1935
Mahmutpaşa’da bayram hazırlıkları
Yıl 1935… Ramazan/Şeker Bayramı, Ocak ayına denk gelmiş; Noel ve yılbaşı yortularının hemen ardından kutlandığı için özellikle İstanbul’da her dinden insanın birlikte bayram etmesine yol açmıştı. Ay başında memur maaşlarının da dağıtılmasıyla, esnaf da bayram edenlere katılmıştı; özellikle Mahmutpaşa çarşısı ana-baba gününe dönmüştü. Öyle ki bayram hazırlıklarıyla meşgul insanlarla esnafı gösteren bu fotoğrafları yayımlayan Cumhuriyet gazetesi, şekerci dükkanlarının Büyük Harp’teki fırınları hatırlattığını söylüyordu.
Kaos, karmaşa, maddi sıkıntılar arasında kendine bir yol bulmaya çalışan insanlarımız, yeni bir yıla eski dertlerin ağırlığı ve yeni umutların arayışı içinde giriyor. Yeni umutlar sadece tarihten çıkar; ama onları işleyip hayata kazandıran ancak genç nesillerdir. Yaşlı kuşaklar, eski hataların ve günahların bedellerini ödemeden onları genç kuşaklara transfer ederse, kırılan kollar yen içinde kalırsa; toplum akut bir hastalık içinde kavrulur durur.
Kısa vadeli, vitamin destekli, günü-görüntüyü kurtarıcı operasyonlar dahi, bugün artık ülkemizde zorlukla yapılabilmektedir. Günlük hayatın, iş hayatının, siyasal-sosyal hayatın devamı için gereken asgari donanım bile nadir kişide kalmıştır. Liyakat artık neredeyse unutulan bir değer olmuş; “her konudan her sorundan her işten anlayan” ve çeşitli iletişim kanallarında “zar-zar konuşan”; cep telefonunun tuşlarını “tık-tıklayarak” engin fikirlerini beyan eden bir insan türü hâkim tür hâline gelmiştir. Hâl böyle olunca, sayıları giderek azalan uzman kişiler de “problemli-takıntılı” sıfatlarıyla tanımlanmaya ve kenara-köşeye iteklenmeye, değersizleştirilmeye başlanır. Öyle ya; böyle insanların varlığı, hiçbir konuda yetkinliği bulunmayanları fena hâlde rahatsız eder.
Bu genel ölçüsüzlük durumu, özellikle ülkemizde herhangi bir ölçü biriminin, üzerinde anlaşılan kod ve kuralların artık bulunmayışından kaynaklanır. Bütün bunlardan daha elim ve vahim olan ise, her türlü politik, dinî, gündelik yaklaşımın veya inancın ötesinde, Türk toplumunda adalet ve ahlak alanında derin bir çöküntü yaşandığı gerçeğidir. Dipleri kapkara tencerelerini birbirleriyle tokuşturanlar, gelecek nesiller için sağlıklı bir yemek yapamaz. Kendi evini, bedenini temiz tutmayan insan; sokağın, mahallenin, şehrin, ülkenin geleceğiyle ilgili ancak ahkam kesebilir. “Yazı yazdı, demeç verdi, konuştu” diye insanları hapse tıkan zihniyet; çocuğa-kadına tecavüz edildiğinde bile failleri görmezden gelmeye, bunları cezasızlandırmaya başlar.
Ülkemizin her türlü siyasi-dinî-ideolojik yaklaşımı bir kenara koyarak, adalet ve ahlak alanında acil bir hesaplaşma ve reform yapmaya ihtiyacı vardır. Yeni nesiller üzerine koyduğumuz ipotekleri, ancak önceki kuşakların hata ve günahlarıyla serpilen ve bizleri de kıskacına alan kepazelikleri kabul ve açık ederek kaldırabiliriz.
Bu coğrafyanın, bu milletin insanları, analarımız-atalarımız, şu anda yaşadığımız dönemle kıyas kabul etmeyecek zorlukları ahlak ve hakkaniyet/adalet temelinde göğüslemiş insanlardı. Bizler de yapabiliriz. Yılbaşı ve yeni yıl temizliği ve yeni bir sayfa için… Enseyi karartmayalım ve umudumuzu canlı tutalım.