Etiket: sayı:97

  • ‘Charles le Magne’-Şarlman: Avrupa’nın büyük hükümdarı

    25 Aralık 800 tarihinde Papa’nın elinden imparatorluk tacını giyen Frankların kralı Şarlman, Avrupa’daki irili-ufaklı yönetimleri bünyesinde topladı ve “Avrupa’nın Babası” (pater Europae) olarak adlandırıldı. Türkçede de yerleşmiş olan Eski Fransızca “Charles le Magne”, Şarlman-Büyük Şarl anlamına gelmekteydi.

    Bundan 1222 yıl önce bir Noel Ayini’nin ardından Şarlman, 25 Aralık’ta imparatorluk tacını Papa’nın elinden giydi. Frankların kra­lı Şarlman ya da Büyük Karl, Batı’da ilk imparator unvanını alan, Batı ve Orta Avrupa’yı bir­leştiren, Ortaçağ’ın en önemli hükümdarlarından ve tarihî fi­gürlerden biri. Bu coğrafyayı tek bir yönetim altında toplayabil­diği için, daha yaşadığı dönem­de bile “Avrupa’nın Babası” (pa­ter Europae) olarak adlandırıl­dı. Sarayına tüm kıtadan kültür ve biliminsanlarını toplayarak sonradan “Karolenj Rönesan­sı” olarak isimlendirilen kültü­rel canlanmanın öncüsü oldu. Şarlman’ın hayatına dair birçok detaylı bilgiyi, sarayındaki ta­rihçilerden Einhard’ın aynı za­manda edebî bir eser olan Vita Karoli Magni’den (Vita Karoli İmperatorii) ve sarayda kendi­sine yakın kişilerin yazdıkların­dan oluşan Annales Regni Fran­corum’dan öğreniyoruz.

    1-Hanedanın çıkardığı ikinci hükümdardı

    Frank Krallığı 5. yüzyıldan 751 yılına kadar yaklaşık üçyüz yıl boyunca Merovenj Hanedanı tarafından yönetildi. Son Me­rovenj kralları ise artık tem­silî olarak tahtta oturan, “hiçbir şey yapmayan krallar”(rois fa­inéants) idi; bu dönemde güç ve iktidar daha çok saray nazırla­rının (maior domus-maior pa­latii) elinde toplanmıştı. Saray nazırları çıkaran en önemli aile ise Şarlman’ın ataları olan Pe­pin-Arnulf klanı idi. Bu maka­mın gücü, hanedana da ismini verecek olan Charles Martel’in nazırlığı döneminde zirveye çıkmıştı. Martel 6 yıl boyunca taç giyecek Merovenj varisini belirlememiş, tahtı boş bırak­mıştı. Çocuklarından Pepin (Kısa Pepin), Papa’nın icazeti­ni alarak Merovenjlerin yöne­timine son verecek ve kendini Frankların kralı ilan edecekti. Efsanevi Şarlman ise, Pepin’in oğlu olarak tarih sahnesine çı­kacaktı.

    2-Şarlman efsanesi, kardeşinin ölümüyle başladı

    Babaları Kısa Pepin’in ölümün­den sonra iki oğul -Şarl (Şarl­man) ve 1. Karloman- arasın­da rekabet ortaya çıktı. İkisi de arka arkaya doğan çocukları­nı Frank Krallığı’nın asıl vârisi gördükleri için onlara babaları­nın ismini, Pepin’i verdiler. Re­kabetin zirve yaptığı dönem ise Akitanya’da başlayan isyan ol­du. Frank Krallığı’na görece geç katılmış bu bölgenin elde tutul­ması çok önemliydi. Şarlman tüm gücünü bu isyanı bastır­mak için uğraşırken kardeşi 1. Karloman yardım etmek şöyle dursun alenen isyancılara des­tek verdi. İsyanın bastırılması­nın ardından 1. Karloman çok zor bir durumda kaldı. Giriştiği rekabette başarısız olmasının yanısıra “karşı taraf”ı destek­lemiş olması Franklar arasında güvensizlik oluşturdu. Anneleri Bertrada da büyük oğlunu kol­lamış ve iyi bir ittifak kurmak için Şarlman ile güçlü Lombard Kralı’nın kızı Desiderata’nın ev­lenmesine ön ayak olmuştu. İki kardeş açık bir savaşa girişecek iken 1. Karloman’ın hastalık so­nucu ölmesi hem Şarl’ın hem de Frank Krallığı’nın önündeki bü­yük engeli, yani aile içi hasımlı­ğı ortadan kaldırmış oldu.

    Taç giyme töreni Şarlman’ın Roma’da Aziz Petrus Bazilikası’nda imparatorluk tacı giymesi Avrupa tarihinin önemli kırılma anlarından biriydi.

    3-Roma’ya gitti, imparator olarak taç giydi

    Papalık, neredeyse birkaç yüz­yıldan beri Bizans İmparator­luğu tarafından ve ona bağlı Ravenna Ekzarhlığı üzerinden kontrol ediliyordu. Bizans’ın İslâm fetihleri karşısında zayıf­laması ve İtalyan yarımadasın­daki Lombard Krallığı tehlike­si, Papalığı sığınacak farklı bir siyasi güç aramaya sevketmiş­ti. Karolenj hanedanının başa geçmesi ile beraber güçlenen Frank Krallığı buna çok uygun­du. Papa, yeni Frank Kralı Kısa Pepin’i Paris’te ziyaret ederek ona patricius romanorum un­vanını vermiş; ardından Kısa Pepin de Papalara dünyevi bir erk veren ve Papalık Devleti’nin başlangıcı olan “Pepin Bağışı” ile (donatio Pepini) onlara yö­netilecek ve korunacak bir top­rak sağlamıştı.

    Papalık ve Franklar arasın­daki ittifak Şarlman zamanın­da da devam etti. Frank Kralı, Lombardları mağlup etmiş­ti fakat bu sefer de Roma’daki iç karışıklıklar nedeniyle Papa zor durumdaydı. Papa’nın Şar­lman’a imperator unvanıyla taç giydirmesi, “iki imparator­luk sorunu” olarak adlandırı­lan sorunun da başlangıcı oldu. Doğu’daki Roma İmparatorlu­ğu’nun başında ilk defa kadın bir hükümdar, Irene’nin olma­sı; Papa 3. Leo’ya imparator­luk tacını başkasına giydirmek yolunda bir altyapı ve meşrui­yet hazırlamıştı. Şarlman’ın im­perator olarak taç giymesinin ardından bu yeni siyasi yapı ile kendisini esas Roma İmpara­torluğu olarak gören (bugün Bizans olarak adlandırılan) Do­ğu’daki devlet arasında bir ça­tışma kaçınılmazdı. Şarlman biraz da bunun önüne geçmek adına magnus pacificus impera­tor Romanum gubernans impe­rium (Roma İmparatorluğu’nu yöneten büyük barışçıl impara­tor) şeklinde bir dolaylı unvanı seçerken, o güne kadar kendi­lerine sadece imperator diyen Bizans hükümdarları imperator Romanorum’u (Roma İmpara­toru) tercih etmeye başladı.

    Dürer’in eseri


    Tarih boyunca Şarlman’ı tasvir eden sayısız resim ve heykel yapıldı. Bunların en bilinenlerinden biriyse,
    kendisinden yaklaşık 600 yıl sonra yaşamış olan ünlü ressam Albrecht
    Dürer’in (1471-1528) yaptığı portredir.

    4-Hıristiyanlığın en büyük “koruyucusunun” müttefikleri Abbasî halifeleri idi

    Şarlman’ın tahtta olduğu dö­nemde Avrupa’da ve Akdeniz havzasında üç büyük devlet mevcuttu: Frank Krallığı, Ab­basî Halifeliği ve (Doğu) Ro­ma İmparatorluğu. Bunların yanında Abbasîlerin rakibi İspanya’daki Emevi Halifeliği önemli bir güçtü. Değişen güç dengeleri iki dinin, Müslü­manlığın ve Hıristiyanlığın en önde gelen iki temsilcisini ön­ce ticari sonra da askerî olarak işbirliğine itti. Kısa Pepin ve Mansur zamanında başlayan ticari ilişkiler, Şarlman ve Ha­run Reşid döneminde özellikle Kordoba’daki Emevî yöneti­mine karşı askerî bir hareka­ta dönüşecekti. Barselona’daki Abbasî taraftarı vali Süleyman el-Arabî, Şarlman’ın kuvvet­leriyle birleşerek Zaragoza’yı kuşattı fakat başarılı olama­dı. Aynı şekilde ortak düşman Bizans’a karşı da Karolenj ve Abbasiler bir ittifaka giriştiyse de bu somut bir harekata dö­nüşemedi.

    5-“Büyük” unvanı ölümünden sonra geldi

    Türkçede de yerleşmiş olan Es­ki Fransızca “Charles le Mag­ne”, Şarlman-Büyük Şarl anla­mına gelmekteydi. Şarl tarih bo­yunca carolus magnus, magnus rex diye anılsa da yaşadığı dö­nemde “büyük” unvanı ile anıl­dığı şüphelidir. Dönemin tarihçi ve vakanüvisleri tarafından hiç­bir zaman bu şekilde anılma­mış olmakla beraber ilk defa kimliği belirsiz olan bir Sakson şair tarafından kendisine “bü­yük”lük atfedilmiştir; ardından bu sıfat neredeyse standart hâle gelmiştir.

  • Tarih, bağlam, bakışaçısı

     10. ila 13. yüzyıl arasında (Song dönemi) Kuzey Çin artık medenileşmiş yabancılar tarafından değil de Kıtay ve Cürçen gibi kuzeydoğulu yabancılar tarafından (Liao ve Jin sülaleri) idare edilir olmuştu. Bu yeni durum, artık kendini yerli gibi gören eski yabancıların da bir zamanlar uzaktan gelmiş oldukları gerçeğinin dile getirilmesine yol açmıştı.

    Bir tanıdığım “bizim tarihimizi Çinliler yazmış” demişti. Sanki geçmişte “Çin Ta­rih Encümeni” “Türklerin tarihini biz yazalım” demiş gibi… Gerçekten de Çin belgele­rinin doğru bilgiyi aksettirdiği görüşü oldukça yaygındır. Ancak bu belgelere doğru bilgi hazine­si diye bakmak yerine, onların hangi dönemde, hangi bağlamda ve hangi bakışaçısı ile yazıldık­larının farkında olmak daha sağlıklı gibi görünü­yor. Artık gerek Çin’de gerekse Batı bilim dünya­sında kaynakların hangi bağlamda yazıldığı konusu önem kazanmaktadır. 1.000 yıl önceki belgelerde aynı konu na­sıl farklı bir şekilde ele alınmıştır? Aslında biz özellikle TV kanallarında aynı olayın farklı bir şekilde anlatılması­na alışığız; orada da bağlam ve bakışaçısı sözkonusu; ama biz buna “taraf tutmak” diyoruz. Tarihten beklentimiz ise farklı. En azından öyle olmalı.

    Tarihte “Şato” adıyla bilinen bir Türk grubu vardır. Vak­tiyle W. Eberhard, Çince kaynaklarda Türklerle ilgili bilgileri toplarken Şatolar hakkındaki görüşlerine bir Türkçe maka­lede (1947) ve sonra da Conquerors and Nomads (Fatihler ve Göçebeler-1970) adlı kitabında geniş yer vermiş­ti. Yakınlarda da Wu Hsing-tung’un Sha-t’o’ların Çin Toplumu’na Etkileri (907-960) adlı çalışma­sı Merthan Dündar editörlüğünde yayımlanmış­tır (2021). Şatoları Türkçede ele alan bu nadir çalışmalar bizde pek bilinmez.

    Son yıllarda Batı’da Şatolar (Pinyin ile Sha­tuo) ve kökenleri üzerinde başka önemli çalış­malar da yapılmakta, bu halkın nitelikleri üze­rine yeni bilgiler-yaklaşımlar ortaya çıkmakta (C. Atwood 2010, R. Dunnell 2015, M. Barenghi 2019). Eberhard’ın çalışmasını “Şatolar konu­sunda alışılagelmiş görüş” diye takdim eden bu eserler, Çin’deki “Beş Sülale” devrinde (907-960) Kuzey Çin’de üç sülale kurmuş olan Şato hâkim soyunun etnik kökeni ve 10-11. yüzyıllarda dü­zenlenmiş olan şecerelerinin içeriğini ele almak­ta. Böyle bir durumda genel olarak olaylara en yakın olan kaynağın en doğru bilgiyi verdiğini düşünürüz. Ancak burada durumun öyle olmadı­ğı anlaşılmaktadır.

    Tarihte Şatolara bağlı soy gruplarının bir kıs­mı Batı Türkleri arasında, bir kısmı da Tiele (Teg­reg) camiası içinde görülürler. Daha önceleri batıda bulunan bu soy gruplarını sonradan Beşbalık (Tur­fan) civarında görüyoruz. 8. yüzyılda Tibetlilerin bu bölgelerdeki hâkimiyetleri üzerine doğuya doğru göçmüşler ve hatta Tang (618-907) hizmetine gir­mişlerdi. Şato dönemindeki kaynaklar ise böyle bir göç konusundan hiç sözetmeden, hâkim sülalenin Tang (Göktürk) döneminde Çin’in kuzey sakinle­rinden olduğu izlenimini verirler. Hatta Çin /Tang imparatorunun bağlılık ve hizmetlerinden duyduğu memnu­niyetle onlara Tang sülalesinin soyadı Li’yi vererek Şatolara asalet atfettiğini vurgularlar.

    Aslında kaynakların göçten bahsetmemeleri yanlış değil de eksik bilgidir. Şato hâkim sülalesinin Şato halkı tarafın­dan asil olarak algılanmasının Li soyadını taşıyan imparator­luk ailesine mensubiyetten mi geldiği; yoksa bazı kayıtlardan gördüğümüz gibi zaten sözkonusu Şato sülalesinin eskiden beri halk arasında asil olarak görülmesinden mi kaynaklandı­ğı başka bir tartışma konusudur. Song sülalesi devrinde (960-1279) gene o dönemin en ünlü tarihçisi Ouyang Xiu tarafın­dan 1060’da yazılmış olan bir diğer kaynakta ise göç meselelerine ayrıntılı olarak yer verildiğini görürüz. Burada Şatolar, aslında “Çin idaresini tanımış yabancılar”, yani bir açıdan medenileş­miş, dolayısıyla Çin’de hükümdar olabilmiş ya­bancılar olarak takdim edilirler.

    Güneyde Song döneminde Kuzey Çin artık medenileşmiş yabancılar tarafından değil de Kı­tay ve Cürçen gibi kuzeydoğulu yabancılar tara­fından (Liao ve Jin sülaleri) idare edilir olmuştu. Bu yeni durum, artık kendini yerli gibi gören es­ki yabancıların da bir zamanlar uzaktan gelmiş oldukları gerçeğinin dile getirilmesine yol aç­mıştı. Dolayısıyla eski göç hikayelerinin canlan­dırılması anlaşılır olmaktadır.

    Tarihi yazanların da kendi içinde bulunduk­ları durumdan (bağlam) doğan kaygılarının ol­duğunu anlamamız önemlidir. Sadece bilgi ver­menin bizi “doğru”ya götürmediği görmemiz, meselenin etraflıca anlaşılabilmesi için eserleri “tarih ve bağlam” kavramı çerçevesinde ele al­mamız gerektiği yolunda bir adımdır.

  • ‘Yeter ki 90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun…’

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışı yaygınlaştı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    SUHA ÇALKIVİK

     Cumhuriyet bayramın­da töreni canlı yayında anlatan bir televizyon spikeri, “resm-i geçit” yani “geçit resmi” veya “geçit tö­reni” diyeceği yerde -i sesini uzatarak “resmî geçit” töreni diyor; ardından “devlet erkâ­nı” yerine, -k’yi kalın söyleye­rek “devlet erkanı” çıkıyor ağ­zından.

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dedi­ğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildi­ği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosu­na alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televiz­yon kanallarının açılmasının ardından talebi karşılamak amacıyla 96 saatlik eğitimler­le spikerlik sertifikası veren özel eğitim kurumları açıldı. Bu kurumlarda eğitim veren kişilerin mesleki deneyimleri ve uzmanlık düzeyleri sürek­li tartışma konusu oldu. Ya­yın kuruluşlarının spiker veya sunucu seçimlerindeki ölçüt, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışıydı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    Radyo ve televizyonlar­da doğru, güzel ve anlaşılır Türkçe kullanımına dair yapı­lan araştırmalarda saptanan dil yanlışlarının %26.4’ünün yer aldığı “Söyleyiş Yanlışla­rı” bölümü şu başlıklar altında değerlendirilmiştir: Kısa söy­lenmesi gerekirken uzun söy­lenen sesler; uzun söylenmesi gerekirken kısa söylenen ses­ler; kalın söylenmesi gerekir­ken ince söylenen sesler; ince söylenmesi gerekirken kalın söylenen sesler; ses düşmesi; ses değiştirme; ünlü daralma­sı; yumuşak söylenmesi gere­ken seslerin sert söylenmesi; “e” sesinin açık söylenmesi; ağız özellikleriyle konuşma; yabancı dillerden giren ke­limelerin yanlış söylenmesi; vurgu ve duraklama yanlışları.

    Ses, spikerlik mesleği için başlangıçta en önemli unsur olarak görülür. İyi bir ses ren­gi, kalıtsal bir armağandır. Bir spiker veya sunucunun ön­celikle radyo ve televizyonda konuşmaya uygun yani mik­rofonik bir sese sahip olması gerekir. Herkesten farklı, daha iyi, pürüzsüz ve işlenmeye uy­gun bir sesinin olması, o sesin işlenebilmesi, geliştirilebil­mesi için önem taşır. Spiker­liğe uygun bir ses, eğitim sü­resi içinde doğru nefes alma, söyleyiş, boğumlama, tonlama ve vurgulama çalışmaları ile şekillendirilir. Bu ses eğitimi, kişide varolan yetenekle birle­şir ve spikeri sunum yapmaya hazır duruma getirir.

    Turgut Özakman bir spike­rin en önemli özelliklerinden biri olarak kabul ettiği kültürlü sesi şöyle tanımlamıştır: “Kül­türlü ses demek, arkasında çok iyi bir eğitimin bulunduğu ses demek; çünkü o bazı kelimele­rin doğrusunu bilir. O eğitim, o okumuşluk, sanatla, kültürle, genel olarak hayatla yoğrulma­nın sese yansımasıdır. O yan­sıma yoksa, o ses ham sestir. O sesten hiçbir şey olmaz. Ko­nuşması da gürültü olur”.

  • … sorayım dedim Hudâ’dan
    …bir gelen olmadı semâdan

    Necip Fazıl’ın “Tabut” şiirinin arkasında Abdülhak Hamid’in “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Çok daha öncesinde Sarı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çelebi’de anılan menkıbesi… Batı dünyasında da tabutun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusudur.

    TABUT

    Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,

    Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

    Çakanlar bilir ki bu boş tabutu

    Yarın kendileri dolduracaklar.

    Her yandan küçülen bir oda gibi

    Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.

    Sanki bir taş bebek kutuda gibi

    Hayalim içinde uzanmış kalmış.

    Cılız vücuduma tam görünse de

    İçim bu dar yere sığılmaz diyor.

    Geride kalanlar hep dövünse de

    İnsan birer birer gene giriyor.

    Ölenler yeniden doğarmış, gerçek,

    Tabut değildir bu, bir tahta kundak.

    Bu ağır hediye kime gidecek

    Çakılır çakılmaz üstüne kapak.

    (Necip Fazıl Kısakürek)

    Tahtadan yapılmış bir uzun kutu Necip Fazıl Kısakürek’in 25 Mayıs 1983’teki cenaze töreninde tabutu sırtlanmak için yarışan büyük bir kalabalık vardı.

    Kültürümüz, geleneklerimiz, inanç eksenli ya­şam anlayışımız “tabut”u olabildiğince yalınkat bir “araç”a indirger: Ölüm döşeğinden mezarına “ölü”­yü taşıyacak, orada işlevi bitecektir: Ceset içinden çıkarılır, kefeniyle aşağıya indirilir.

    Buna karşılık, döşekten mezara giden yolda gözler üzerindedir. Ölü, dört kolluya binmiştir. Necip Fazıl’ın ilk şiirleri arasında yeralır “Ta­but”; metafizik ürpertisiyle öne çıkar, neredeyse varoluşçu bir atmosfer taşır. Aynı dönemde bir öncekine göndermeli “Ölünün Odası”ndan son iki dize:

    Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;

    Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm.

    Necip Fazıl’ın arkasında Abdülhak Hamid Tarhan’ın “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Başta Cenap ve Yahya Kemal, Tan­pınar-Tarancı kuşağı etkilenmiştir bu iki şiirden (bir tek Necatigil’in ters çıkışına rastlanır).

    MAKBER

    Bilmem ki ne oldu, geçti bir gün,

    Sordum onu, zâhir oldu tâbût!..

    Tâbût!.. O reh-nümâ-yı makber,

    Tâbût!.. O heykel-i mükedder.

    Tâbût!.. O hatîb-i summ u ebkem,

    Tâbût!.. O bürûdet-i mücessem.

    Tâbût!.. O sükût-ı pây der-ser,

    Tâbût!.. O musibet-i mükerrer.

    Tâbût!.. O vahşet-i muannid,

    Tâbût!.. O makber-i seferber.

    Tâbût!.. O inkılâb-ı hâmûş,

    Serhadd-i revân-ı akl-ı medhûş.

    Tâbût!.. O harabezâr-ı ümmîd,

    Tâbût!.. O iğbirâr-ı câvid,

    Tâbût!.. O zıll-ı haşr-ber-dûş,

    Tâbût!.. O mevt-i cûş-der-cûş.

    Sarmıştı o ruha çâr-bâlin,

    Ben açmış idim memâta âgûş.

    Ol mâh gömülmemişti hâlâ,

    Ettim aceleyle azm-i sahrâ;

    Yalnız sorayım dedim, Hudâ’dan…

    Hiçbir gelen olmadı semâdan.

    Gezdim azıcık, garîb ü tenhâ,

    Baktım ki yerinde cümle eşyâ;

    Bir şeyde tagayyür etmedim his,

    Ancak değişirdi fikr-i Mevlâ.

    (Abdülhak Hamid Tarhan)

    “Makber”in yazıldığı şekliyle donduğunu, artık hepten oku­naksız bir şiir olduğunu düşünüyorum. “Tabut”la ilintili parça­ları için de geçerli bu düşüncem -keza “Ölü” de ölü bir şiir be­nim gözümde.

    Tarhan’la eşzamanlı, Recaizâde’nin Nijad öldüğünde yazdı­ğı şiirin okunabilirliği, sorunun “eski”likten çok “süslü ve sen­tetik” olmayla bağlılığına işaret ediyor:

    Tâbût!… İçinde vakf-ı sükûn na’ş-ı muhterem

    Mâtem çeker önünde büyük bir siyah âlem.

    Cumhuriyet dönemi şairlerinde farklı imgeler doğurur bir simge olarak tabut: Turgut Uyar’da “Tabutum Merkez Efen­di’ye giderken/Üç beş kişinin omuzunda gıcırdayarak” bir ses ögesi; Cahit Sıtkı’nın yarı ironik “Rahat bir yer olmalı ki şu tabut/Görmedim görmem diyen yiğit kimse” dizelerinde ve Melih Cevdet’in “1952 model” tabutunda görsel (“yaldız­lı, kakmalı, hâreli”) yanlarıyla öne çıkar o kara kutu. Ya da Necip Fazıl’ın deyişiyle: Tahta kundak.

    Hıristiyan dünyasında, kül kutusu seçeneği ayrı yerine koyulursa, tabut eşlik eder ölüye, yeraltına birlikte indirilir­ler -kaldı ki ‘kutu’ oldukça görkemli bir araç olarak tasar­lanmış, farklı estetik ölçüler yapımında etkili olmuştur. Ta­butun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusu Batı dünyasında, kültür tarihinde; kendi payıma tek bir örnekle yetineceğim bu bağlamda:

    Günter Grass’ın post mortem yayımlanan (2015) son ki­tabı, şiirlerinden, nesir parçalarından ve desenlerinden olu­şan Vonne Endlichkeit idi; kitap gecikmeden Mehmet Barış Albayrak’ın çevirisiyle yayımlanacaktı: Sonluluk Üzerine (Kırmızı Kedi-2018).

    “Makber”in şairi, Abdülhak Hamit’in (Tarhan) 1937 yılındaki cenaze merasiminde top arabasına taşınan tabutu…

    Kitap, yazarının ‘en son dönem’ini katettiği gerçeği­ni gözden uzak tutmadığı parçalardan, yaklaşan ölümünü (eşiyle ortaklaşa) karşılamaya hazırlanışını işleyen izlekler­den oluşuyor -bunlardan biri de, eşini tabutlarını ısmarla­ma konusunda ikna edişinin öyküsünü içeren “Neyin İçinde Nasıl Yatacağız?”.

    Sonluluk Üzerine’nin en uzun, ayrıntılı metni bu; bir “Tabut Antologyası” yapılacak olsa (yapılmadıysa yapıl­malı) merkeze o yerleştirilmeli kesinkes. Peki neden?

    Öncelikle yazar, yaklaşan ölümüne gerçekçi, patavatsız, giderek ironik bir üslupla sokuluyor burada. ‘Ölü’süne (ve eşininkine) yaşarken gerekli “konfor”u hafif edasıyla sağ­lamayı hedefliyor. Aynı metinde gömü yeri bağlamında­ki girişimleri de aktarılıyor. Tabutların özelliklerine geniş açıdan değiniyor Grass.

    Ancak asıl darbeyi birkaç sayfa sonrasında vuruyor: Tabutların yapımı tamamlanıp getirildikten ve bunlar evin kilerine yerleştirildikten sonra bir zaman sonra Grass çifti gece vakti televizyonda polisiye filme kaptırmışken kilere giren hırsızlar sadece tabutları çalıp götürüyor! Olağandı­şı hikaye.

    Orada bitmiyor serüven: İki mevsim sonrası yaşanan geliş­meyi veriyor “Çalıntı Mal” başlıklı şiir:

    Geri geldi,

    İki tabut,

    Uzun dikdörtgen ve davetkâr.

    Geçen kış çalınmışlardı.

    Bir yaz günü,

    Polonya seyahatinden döndüğümüzde.

    Yine kilerde bulduk onları.

    Mavi bir muşambayla örtülü.

    Ve hiçbir hasar yok,

    Yalnızca yıldızçiçeği soğanları yoktu,

    Belki başka bir yerde çiçek açmışlardı.

    Neydi amaçları hırsızların,

    Neredeyse unuttuğumuz

    – Birini çamdan, öbürünü kayın ağacından yaptırdığımız –

    Bu tabutları,

    Bu kadar çaba göstererek.

    Aldıkları yere getirirken?

    Bu geri vermeyi açıklayacak

    Bir not ya da mektup yoktu.

    Ama benim tabutun içinde.

    Pelür kâğıdın üstünde,

    Yan yana duran iki ölü fare vardı,

    Zarif bir güzelliğe sahipti,

    Boş kafataslarının hattı ve narin kaburgaları.

    O zamandan bu yana çözmeye çalışıyoruz bu bilmeceyi.

    36 kısım tekmili birden tabut öyküsü Grass’ın fanilik karşı­sında tevekkülle duruşunun şen belgesi. Kısa süre sonra girdiği tabutunun yanı 2021 Nisan’ına dek boş kaldı: Ute Grass’ın ta­butu o tarihte ortak köşelerine indirilecekti.

    “Tabut Antologyası”na döneyim bu noktada: Oraya Sa­rı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çele­bi’de anılan menkıbesi yerleştirilmeli. Tabutlardan biri, yıllar geçti, Rumelifeneri’nin içindeki yatırın altındaydı belki de. Ba­zı rivayetler hakikatten güzel olur.

    * Dergimizde son dönemde yayımladığım yazıların ortak özelliği,

    ölüm kültürü üzerine bir kitap yazıyor olmamdan kaynaklanıyor; -konu belki içkarartıcı ama Hayat’ın esaslı parçası.

  • İnsanları kırıp geçiren gerçek ‘Açlık Oyunları’

    İnsanoğlu bu dünya üzerindeki en kötü kıtlıkları ve en büyük kitlesel ölümleri son birkaç yüzyılda gördü. İrlanda’da patatese bulaşan mantarla başlayan “Büyük Açlık”tan bugün birçok ülkenin soykırım olarak tanıdığı “Holodomor”a, 36-45 milyon insan açlıktan öldü. Propaganda posterlerinde neşeli köylüler, yaşanan acı gerçeklerin üzerini örtemedi.

    Her yemek sonrası baba­annem parmak uçları ile sofradaki ekmek kı­rıntılarını toplar, yerdi. Sonra eteğine dökülmüş kırıntı varsa onlara geçerdi. “Çok kıtlık gör­müşler” derdi annem.

    Kayıtlara geçen ilk büyük kıtlık, Batı Roma İmparatorlu­ğu’nun çöküşü ve barbar isti­laları nedeniyle MÖ 400-800 arasında olmuştu. Bu dönem­de Roma şehri açlık ve veba nedeniyle nüfusunun %90’ını kaybetmişti. Tarihte en büyük kıtlıklardan bir diğeri de MÖ 800-1000 arasında yıllar süren kuraklık sonucunda 1 milyona yakın insanın ölümü ve nihaye­tinde Maya uygarlığının sonu­nu getiren kıtlıktı. Yeni tekno­lojilerin ortaya koyduğu veri­ler, ormanların yok edilmesi ve yağmurların karayı yıllarca es geçmesi nedeniyle hiç ürün alı­namadığını anlatıyor.

    Çok eskilerde fazla takılma­dan en kötü savaşların, tekno­lojik gelişime koşut gittiği son birkaç yüzyıla bir göz atalım isterseniz. İnsanoğlu bu dünya üzerindeki en kötü kıtlıkları ve en büyük kitlesel ölümleri doğal nedenlerin kötü yönetim karar­ları ile gerçek afetlere dönüş­tüğü bu zamanlarda yaşamıştır desek yanlış olmaz.

    İrlanda’yı saran kara bulutlar Daniel Macdonald’ın 1847 tarihli tablosu, İrlandalı bir ailenin patatese bulaşan hastalığı fark ettiği anı resmediyor. Arka planda yaklaşan kara bulutlar ressamın olacaklarla ilgili önsezisini yansıtıyor.

    1845-1853 arasında İrlan­da’da yaşanan ve halkın “Gorta Mór” (Büyük Açlık) adını ver­diği kıtlığa, ekili ve ambarda­ki patatesi bir anda yok edebi­len bir mantar yolaçmıştı. Yedi yıl içinde 1.5 milyon İrlandalı ölmüş, 2 milyonu ise Yeni Dün­ya’ya göç etmişti. Bu dönemde İngiliz hükümeti dışarıdan ge­lecek yardımları adayı abluka­ya alarak reddetmiş, kendisi ise insani yardım organize etmekte çok geç kalmıştı. Padişah Ab­dülmecid 1847’de 5.000£ yar­dımda bulunmak istemiş ancak Kraliçe Victoria’nın dahi ancak 2.000£ yardımda bulunduğu ge­rekçesiyle isteği geri çevrilmiş­ti. Yapılmak istenen yardımın 1.000£’e düşürülmesini rica eden İngilizlerin bu isteğini ka­bul eden padişah 4.000£ değe­rinde buğdayı da gemilerle İr­landa’ya göndermişti.

    1921-23 arası Rusya’nın güneydoğusunda ortaya çıkan kıtlığa uluslararası yardımlar­la çare bulunmaya çalışılmıştı. Bu dönemden kalma fotolarda yamyamlık bile yapıldığını gör­mek mümkün. Bu krizde insani yardım ekiplerinin başında olan Fridtjof Nansen, 1922’de bu ça­lışmalarından ötürü Nobel Ba­rış Ödülü’nü aldı. 1921-23 arası 9 milyon kişinin öldüğü bu kıt­lıkta Lenin hükümeti durumun ciddiyetine çok geç uyanmıştı.

    1932-34 arasında Stalin’in Büyük Endüstrileşme Progra­mı çerçevesinde ihraç edilmek üzere Ukrayna köylüsünün ürünlerine el konulunca köy­lü açlıkla karşı karşıya kalmış­tı. Bu “yapay” kıtlıkta tahminen 5-10 milyon Ukraynalı köylü ölmüş, köylü nüfusunun %25- 50’si yok olmuştu. Doktorların ölüm belgelerine gerekçe olarak “açlık” yazmasının yasak ol­duğu bu zor yılları ve kayıpları Ukrayna, “Holodomor” olarak anıyor. Stalin’in kolektif tarıma başkaldıran Ukrayna köylüsü­nün açlıktan kırıldığı yönün­deki raporlara kulak tıkayıp, insani yardımları engelleyerek cezalandırmış olması nedeniy­le bugün Holodomor, pek çok ülke tarafından soykırım olarak tanınıyor.

    Büyük Çin Kıtlığı yıllarında insanlar açlıktan ölmemek için ağaç kabuğu ve toprak yemek zorunda kalırken sokakları Mao’nun verimli tarlalarda gülen çiftçilerle gezdiği propaganda posterleri süslüyordu.

    Aymaz hükümet politikala­rı ile bağlantılı bir büyük kıtlık ve kırım dönemi ise 1958-62 arasında Çin’de Mao Zedong’un yönetimi sırasında yaşanmış­tı. “Büyük İleri Atılım” dönemi diye tanımlanan dönemde kötü hava şartları ve doğal herhangi bir afet olmamasına ve silolar tahılla dolu olmasına rağmen hükümet politikaları ile 36-45 milyon insan açlıktan ölmeye mahkum edilmişti. Bu dönem­de Çinli ziraat araştırmacıları tohumların 1 metreden derine gömülmesinin onların gücünü artıracağı, başakları gagalayan serçelerin toplu şekilde öldü­rülmesi ile verimin yükselece­ği gibi bugün bizi güldürecek denli yanlış uygulamaları devlet politikası olarak kabul ettire­bilmişler. Yüzeydeki en verimli tabakayı derine gömüp verimi düşürünce, serçeleri vurmak­tan başka çare kalmamış. Onları da neredeyse soyunu tüketecek kadar öldürünce, meydan on­yıllar boyu çekirgelere kalmış. İnsanlık doğadan kopunca tam kopuyor anlaşılan. Bu arada hiçbir habercinin yol kenarın­daki ölülere dair haber yapama­mış olması, parti propaganda posterlerinin milyonlar açlık­tan ölürken bolluk içinde, neşeli köylüleri göstermesi, Mao’nun geçtiği yollara dekor olarak be­reketli hasat sahneleri ile neşeli köylüler konulması gibi birçok gizleme taktiği ile anılacak, in­sanlık adına zavallı bir dönem­den bahsediyoruz.

    Bir de İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanyası’nın ye­di kısım tekmili birden “açlık oyunları”na bakın. Kumpanya önce arazi vergilerini beş misli artırıp, hasat edilen ürünün ya­rısını köylünün elinden almış, sonra da afyon üretimi için ge­leneksel ürünlerin yetiştiril­mesinin yasaklamıştı. 1770’de Bengal’de 10 milyon kişinin ölümüne neden olan kıtlık, 19. yüzyıla dek Hindistan’ı kasıp kavuran serinin başlangıcını oluşturdu. 1792’ye dek İngi­liz yönetimi altında açlıktan ölenlerin sayısı 22-33 milyona ulaştı. İngilizlerin hegemonya­sı altında geçen yıllar Hindis­tan’ın açlıkla sınandığı yıllardı ve toplamda 60 milyona yakın Hintli açlık ve bağlantılı sal­gın hastalıklar nedeniyle öl­dü. Özet olarak şunu diyelim; 1700’lerde İngilizler geldiğin­de Hindistan’ın dünya gayrı­safi hasılasındaki payı %25 idi, 1947’de bağımsızlık kazanıldı­ğında ise %2.

    Şimdiki Ukrayna ve Rusya’nın Kuban bölgesinde suni olarak yaratılan kıtlık sebebiyle yaklaşık 8 milyon insan öldü. Holodomor sırasında donmuş patatesleri çıkarmak için çalışanlar.

    Kendi coğrafyamıza baktı­ğımızda, Anadolu’nun da tarih içinde kuraklığa bağlı kıtlıklar­dan nasibini almış olduğu görü­lüyor. MÖ 1200 yılında Hitit­leri kavgalı oldukları Mısır’dan yardım istemek zorunda bıra­kacak denli büyük bir kıtlık ya­şanmıştı. Daha yakın tarihe gel­diğimizde 1873-1875 arasında Orta Anadolu’da yakın tarihi­mizin en büyük felaketlerinden biri yaşanmıştı. Ankara Valisi Mehmet Refet Paşa’nın yazdığı rapora göre Ankara’da yağmur­lar zamanında yağmamış, ekin­ler kuruyup telef olmuş, herkes telaşa kapılmış, evinde zahire­si olanlar dahi zahire ve ekmek almaya başlamışlardı. Bir yanda da sular azaldığı için değirmen­ler çalışmıyordu. El değirmen­leri imal ettirilmeye başlanmış­tı. Eylül ayına gelindiğinde kış mevsimi nakliyeyi güçleştirme­den ve yollar kardan kapanma­dan önce Orta Anadolu’nun her yerleşim birimi zahire bulup saklamaya çabalıyordu. Bu iki yıllık dönemde devlet, yaban­cı misyonerler ve halk elinden geleni yapmış olmakla birlikte yaklaşık 150 bin kişinin etkilen­diği, 20 bin kişinin ise açlık ne­deniyle ölmüş olabileceği söy­lenmektedir.

    Bu ve benzeri kıtlık öyküle­rinden çıkardığımız ders doğa­nın hassas dengelerine dair hiç­bir şey bilmeden giriştiğimiz, onu yeniden şekillendirme pro­jelerinin sonuçlarını çok hızlı, çok geç ve çok acı verici şekilde fark ediyor olmamız. Bugün kıt­lık çoğumuzun yaşamına pek uzak görünüyor. Gerçekten öyle mi acaba? FAO’nun beslenme raporuna göre 963 milyon insan mutlak açlık sınırının altında yaşıyor. Bu konuyu araştırmayı sizlere bırakıp, büyüklerimizin bir deyişi ile bitirelim: “Açlıkla terbiye etme Allahım” derdi an­neannem. “İnsanı gördüğünden ayırma…”

    1792’ye dek İngiliz yönetimi altında Hindistan’da açlıktan ölenlerin sayısı 22- 33 milyona ulaştı. Ama bu yalnızca başlangıçtı. 1873-74 kıtlığı sırasında bir deri bir kemik kalmış insanlar…
  • Kusursuz fırtınaya doğru üç tarihsel dönemeç

    İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kavramsallaştırılan gıda rejimleri sistemine göre, 1870 sonrası üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları ve bunları şekillendiren hegemonya biçimlerini kapsayan üç ayrı dönem mevcut. Sömürgecilik, “Yeşil Devrim” ve şirket gıda rejimi bu dönemlerin öne çıkan itici güçleri… Bugün yaşadığımız şoklar ise yeni bir paradigma üzerine düşünmeyi zorunlu kılıyor.

    FATİH ÖZDEN

    Son yıllarda önce pan­demi, arkasından Rus­ya-Ukrayna arasındaki savaş, gıda güvencesi mese­lesini çok daha kritik bir hâle getirdi. Bir de üzerine küresel bir özellik taşıyan ekonomik ve ekolojik kriz eklendiğinde buna “kusursuz fırtına” diye­biliriz.

    Bu noktaya bir anda gelin­medi. Gıda krizlerinin tarihi­ni yüzlerce hatta binlerce yıl önceye götürebiliriz. Ancak bugün yaşadığımız ve güncel gıda krizi olarak adlandırabi­leceğimiz sürecin tarihselliği­ni mevcut tarım-gıda sistemi üzerinden düşünmek hem ko­nuya analitik ve sistematik bir çerçevede yaklaşmayı hem de çözümler üzerine düşünmeyi kolaylaştırabilir. Gıda rejim­leri analizi bize böyle bir çer­çeve sunmaktadır. İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kav­ramsallaştırılan gıda rejimle­ri, tarım-gıda sisteminde 1870 sonrası kapitalist sermaye bi­rikim dönemlerine eşlik eden üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları, yazılı ve/ veya yazılı olmayan kuralla­rı, düzenlemeleri ve bunları şekillendiren hegemonya bi­çimlerini kapsayan üç ayrı dö­nemde incelenmektedir.

    Britanya hegemonyasında kolonyalizmin hakim olduğu 1870-1914 dönemi birinci gıda rejimi olarak adlandırılmak­tadır. Bu dönemde yerleşimci sömürge ülkelerinden yapılan tropikal ürün, tahıl ve hayvan ithalatı, Avrupa’nın kolonyal güçlerinin ucuz işgücü yarat­masının bir aracı olarak be­nimsenen ucuz gıda politika­sının yerleşiklik kazanmasın­da belirleyici olmuştur.

    ABD’den gelen süt tozları 1947-1973 arası dönemde, Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin üçüncü dünya ülkelerine yönelik gıda yardımı programları öne çıkar. Bu program kapsamında Türkiye’de okullarda ABD’den gelen süt tozları dağıtılmıştı.

    Birinci Dünya Savaşı, 1929 Büyük Ekonomi Buhranı ve arkasından yaşanan İkin­ci Dünya Savaşı sonrası olu­şan yeni ekonomik ve politik atmosfer ikinci gıda rejimi­ne kapı aralamıştır. 1947’den 1973 ekonomik krizine kadar olan dönemi kapsayan ikinci gıda rejimini niteleyen temel özellik tarım-gıda sistemin­de ABD merkezli yaşanan ge­lişmelerdir. Bunların başın­da Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin özellikle üçüncü dünya ülkelerine yö­nelik gıda yardımı programları gelmektedir. Yine bu dönemde tarım teknolojilerinde meyda­na gelen gelişmelere paralel yürüyen yüksek verimli hibrit tohum çeşitlerinin geliştiril­mesi, bu tohumlarla uyumlu sentetik tarım kimyasallarının kullanımının artması gibi ge­lişmeler yaşanmış ve bu süre­ce dönemin politik atmosferi­nin de etkisiyle “yeşil devrim” adı verilmiştir.

    Başta önemli verim artışla­rı sağlayan “yeşil devrim”, gü­nümüzde verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlı­ğı üzerinde yarattığı olumsuz etkiler yanında sebep olduğu sosyo-ekonomik dönüşümün sonuçları açısından da tartış­ma konusu olmuştur. İkinci gı­da rejimini niteleyen diğer bir özellik ise araştırma, üretim ve ticaret aşamalarında dev­letin belirleyici rolünü yavaş yavaş ulusötesi bağlantılara da sahip şirketlerin almaya baş­lamasıdır. Bu durum sonraki yani üçüncü gıda rejiminin de temel belirleyicisi olacaktır.

    Şirket gıda rejimi olarak da adlandırılan üçüncü gıda reji­mi; 1973’de petrol fiyatlarının yükselmesiyle açığa çıkan ve yeni bir birikim krizine dönü­şen sürecin ardından, kapita­lizmin kendisine yeni biri­kim alanları yaratma hamlesi olarak gündeme gelen, 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarının etkisiyle şekil­lenmektedir. Dünya Ticaret Örgütü ve 1995’de imzalanan Tarım AnTlaşması üçüncü gıda rejimi döneminin bu an­lamda öne çıkan kurumsal ve hukuksal altyapısını oluşturur.

    Verim uğruna… “Yeşil Devrim” süreci boyunca yüksek verimli hibrit tohumlar, sentetik tarım kimyasalları hayatımızın bir parçası oldu. Bugün verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlığı üzerinde yaratılan olumsuz etkiler tartışılıyor.

    Antlaşmayla birlikte ülke­ler hem ülke içi tarım destek­lerini azaltmak ve mümkün ol­duğunca üretimden bağımsız bir yapıya kavuşturmak hem de tarım ürünlerinin uluslara­rası ticaretinin kolaylaştırıl­ması adına gümrük vergileri­ni indirmek yönünde taahhüt altına girmişlerdir. Bu dönem­de çeşitli taraflarca anlaşmaya getirilen en büyük eleştirinin; anlaşmanın, ülkeleri ulusal tarım politikalarını belirleme açısından savunmasız bıraka­cağı yönünde olduğu söylene­bilir. İç desteklerin azaltılması ve gümrük vergilerinin indi­rilmesi, tarımsal üretiminde ve ticaretinde rekabet edebi­lirliği ön plana çıkarmış, bu da üretim ve ticarette sermaye ve emek yoğun ülkelerin ay­rışması sürecini derinleştir­miştir.

    Devletin temel aktör konu­mundan düzenleyici pozisyo­na geçtiği üçüncü gıda rejimi döneminde girdi ve ürün tica­retinde özellikle ulusötesi fir­maların/şirketlerin piyasalar­daki hakimiyeti dikkati çeker.

    İçinden geçtiğimiz günler­de tarım-gıda sistemimizin hem ülke olarak hem de küre­sel düzeyde şoklarla daha sık test edilmeye başlaması farklı bir paradigmaya geçişi gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda al­ternatif tarım-gıda sistemleri üzerine oluşan literatürde sık­lıkla karşılaştığımız gıda hak­kı, gıda adaleti, gıda egemenli­ği, agroekoloji gibi kavramlar ufuk açıcı olabilir.

  • Tüketim kültürü yayılırken, besin ‘gıda’ya dönüşürken…

    Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan besinimiz oldu. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faaliyetlerin tümünü tek bir kavramın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Meta hâline gelen gıda, artık besinle eşanlamlı değil, çünkü artık her gıda besleyici değil. Tarladan laboratuvara gıdanın geçmişi ve geleceği…

    OYA AYMAN

    Avcı toplayıcılıktan ta­rım toplumuna geçeli yaklaşık 12 bin yıl oldu. Geçen yüzyılın ortalarına ka­dar belli bir azınlık hariç tüm dünya nüfusu kendi bulunduğu coğrafyadan besleniyordu. Her şey mevsiminde tüketilirdi; yazın taze sebze ve meyveler, kışın ise yazdan kurutulmuş, fermente edilmiş, mağaralarda, toprak altında saklamaya uy­gun yiyecekler… Yavaş ve zorlu ulaşım koşulları özellikle taze yiyeceklerin uzun mesafelere ticaretini engelliyordu. Gıdaya ulaşmayı tehdit eden yalnız iki unsur vardı: Savaşlar ve doğal afetler sonucu yaşanan kıtlık…

    Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdür­memizi sağlayan besinimiz ol­du. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faali­yetlerin tümünü tek bir kavra­mın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Yiyeceğimizi üretenle aramız­daki mesafe giderek açıldı. Te­mel ihtiyaç odağından sapmış hızlı tüketim kültürü, hayatı­mızı kolaylaştıran teknolojik yeniliklerle birleşince yiyecek­le ilişkimiz kökünden değiş­ti. Yiyecekleri saklamada ko­laylık sağlayan buzdolabı aynı zamanda ihtiyaç fazlası gıda tüketimini körükledi. Fosil ya­kıtların sağladığı ulaşım kolay­lığı sonucu artan gıda ticareti, tarım ve gıdada kullanılmaya başlanan sentetik kimyasallar ve katkı maddeleri çok miktar­da gıdanın üretilebilmesini ve depolanmasını mümkün kıldı. Ama ne açlık önlenebildi ne de insanın doymak bilmez iştahı… Günümüzde dünyada üretilen gıdanın üçte biri heba oluyor. Çöpe giden gıdaların, ona eriş­me güçlüğü çeken insanların karnını doyurulabileceği gerçe­ğine rağmen henüz bu adalet­sizliği çözebilecek bir meka­nizma kurulamadı.

    Mısırlılar, büyük ölçekte tarım uygulayan ilk halklar arasındaydı. Bu havza sulamanın gelişmesiyle mümkün olmuştu.

    Her ne kadar TDK’da “gı­da”nın tanımı ”besin” olarak açıklansa da iki kelime fark­lı anlamlar taşıyor. Her gıda tüketimi beslenme anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, gı­da olarak tanımlanan her şey besleyici olmayabiliyor. Hatta bazı gıdalar yaşamımızı tehdit ediyor. Defalarca tarım zehri püskürtülmüş elma, sulanırken ağır metallere maruz kal­mış pirinç, depolama sırasın­da böcek zehriyle ilaçlanmış fasulyeler bizi de zehirliyor. Tuz yerine nitrat ve nitrit, şe­ker yerine glikoz kullanılıyor. Binlerce yıldır tuza ve meyve şekerine alışık olan organları­mız bu kimyasallara tepki veri­yor. Dolayısıyla gıdamız sağlık­lı yaşamak bir yana bizi hasta edebiliyor. Beslenme ile kronik hastalıklar arasında doğrudan bağlantı var. Öyle ki, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, çocuk ölümlerinin üçte birin­den fazlası kötü beslenmeyle ilişkilendiriliyor.

    Tabağımızdaki yemeği ne kadar tanıyoruz? Yeterince besleyici mi? Kim tarafından nasıl ve ne zaman üretildi? Ne­reden ve hangi yollarla sofra­mıza geldi? Depolama koşulla­rı nasıldı? İçinde katkı mad­deleri var mı, varsa bedenimiz bu maddelerle barışık mı? Her gün midemize indirdiğimiz ve artık parçamız olan yiyecekler­le lezzet, görüntü, fiyat, hijyen, moda diyetler dışında nasıl bir bağ kuruyoruz? Bu sorular bi­zi, yediklerimizle kurduğumuz bağın nasıl değiştiğine dair bir yolculuğa çıkarıyor.

    İneklere serenadla başlayan deneyler Bir kadın topluluğu olan Ingenues, 1930’da Wisconsin’deki Madison Üniversitesi mandırasında ineklere serenat yapıyor. Bu, müziğin rahatlatıcı seslerinin ineklerin süt üretimini artırıp artırmadığını bulmak için yapılan bir deneyin parçasıydı.
    Yiyecek bir hızlı tüketim ürününe dönüştükçe, deneyler de artacaktı.

    Laboratuvarlarda üretilen yiyecekler

    Gıda adını verdiğimiz yiyecek­ler artık laboratuvarda çalı­şan mühendislerin de konusu. Sentetik kimyasallar nedeniy­le besin değerlerini kaybetmiş toprakta yetiştirilen domates­ler, katkı maddeleri ya da GDO teknolojileriyle ”besleyici” hâle getiriliyor! Oysa sentetik kim­yasallardan kurtarılarak onarı­lan toprakta besleyici domates­ler yetiştirmek çok daha ucuz ve kolay bir yol. Her şeyi stan­dartlaştırıp kontrol etmek iste­yen türümüz gıdayı da değiş­tirip standartlaştırıyor. Artık gıdalar da meta. Dedelerimizin parayla ölçülemeyecek kadar kutsal saydığı tohumların bile sahibi var. Yüzyıllardır çift­çilerin elinde anonim olarak seçilip ekilerek en dayanıklı olanları günümüze ulaştırılan tohumlar, mülkiyete konu edi­lip şirketler tarafından patent­lenebiliyor. Hibrit (tek sefer­lik verim veren) tohumlardan yetişmiş, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi görünen mısır ko­çanları, bünyesine tanımadı­ğı genler aktarılmış fasulyeler, bezelye tozundan yapılmış an­tep fıstığı tozu görünümlü tat­lılar…. 18. yüzyılda İstanbul’da bir mandıra sahibine ”süt tozu” deseniz, dalga geçtiğinizi dü­şünür, sizi ”bayramlık ağzımı açtırma” diye tersleyebilirdi. Ama günümüzde gıda endüst­risi hemen her şeyin tozunu çı­karmış durumda!

    Beslenmesine dikkat eden­ler ”gıdamız gerçek mi, içinde sağlığa zararlı bir katkı mad­desi var mı” diye soruşturuken gıda mühendisleri 3D teknolo­jisiyle suni et üretti. Amazon ormanlarını hayvan beslenme­si için yetiştirilen soya ve mı­sır tarlalarına açmak üzere yok eden zihniyet, yakında yakacak orman, açacak tarla bulamaya­cağını ve bildiğimiz anlamda etin üretiminin maliyetlerini karşılayamayacağını düşünü­yor olsa gerek ki suni ete ya­tırım yapılıyor. Yoksa birileri soyalı etleri yerken endüstri­yel barınaklarda birer köle gibi hapsedilmiş hayvanlar da rahat nefes alsa, diye düşündüklerini sanmam!

    Peki vitaminlerle zengin­leştirilmiş, koruyucularla hem­hal olmuş hazır çorbalar anne­mizin güvendiği çiftçilerden aldığı malzemelerle yoğurduğu tarhanadan daha besleyici ola­bilir mi? Mış gibi yapan gıda­lar bizi beslemiyor ama onları cicili bicili reklamlarla allayıp pullayan gıda endüstrisi fosil yakıtlardan, kimyasallardan, hayvanları köleleştiren tesis­lerden, suni olarak iklimlendi­rilmiş seralardan, gıdanın nasıl üretildiğini bilmemizi engelle­yen karmaşık tedarik zincirle­rinden, lezzet, güzel görüntü, uzun ömür vadeden katkı mad­delerinden, laboratuvarlarda değiştirilen genlerden besleni­yor. Çoğu çiftçi ertesi yıla eke­cekleri tohumları seçip sakla­mak yerine piyasanın dayattığı hibrit tohumlarla yetiştiricilik yapıyor. Böylece hem üretici­ler hem de tüketiciler petrol, tarım zehirleri, sentetik gübre­lerle tohum üreten şirketlere bağımlı kılınıyor.

     Siyah-beyaz fotoğraflarda kalan meyveler 1940’larda Karadeniz Ereğlisi’nde çekilmiş bu fotoğrafta, bugün bulması pek zor hâle gelen Osmanlı çilekleri sepetleri dolduruyor.

    Reklamların ötesindeki biyolojik çeşitlilik

    Besin değeri, geleneksel mutfak kültürü gibi geçmişin hikaye­lerinden ve yaşanmışlıklardan beslenmesi gereken konular ise daha çok gıda endüstrisinin po­püler aktörlerinin kârını artıra­cak bir tanıtım malzemesi ola­rak boy gösteriyor. Atalık barda­cık inciri, Osmanlı çileği, üryani eriği de soyu tükenmek üzere olan kutup ayıları, pandalar gibi şefkat bekliyor.

    Oysa hem biyolojik hem de kültürel çeşitlilik, yiyecek­lerimizin ve beslenmemizin garantisi. Yaşamın sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için gezegenimizdeki devasa besin ağındaki farklı türlerin birbi­rinden beslenmesi gerek. Kir­lilik, iklim değişikliği ve tek tipleşen beslenme kültürünün gıdamızın geleceği üzerin­de kurduğu baskının farkında olanlar, en çok sarılmamız ge­reken şeylerin atalık tohum­lar, çeşitlilik, toprağın ve suyun canlılığını koruyan küçük çift­çiler olduğunu söylüyor. Onlara sahip çıkmazsak büyük olası­lıkla soyları tükenecek.

    Gıdamıza güvenemiyoruz; etiketlere, kontrollere, sertifi­kalara ihtiyaç duyuyoruz ama etiketlerdeki “doğal”, “temiz” ifadeleri yanıltıcı olabiliyor; “iyi”, “organik” gibi belli kriter­lere göre kontrol edilip sertifi­kalanmış ürünlerle dahi güven sorunu yaşayabiliyoruz.

    Soyu tükenmekte olan atalık tohumların yerini ise yavaş yavaş laboratuvarda yetiştirilen etler alıyor

    Bir yanda sentetik gıdalar üreten, tohumların genleriy­le oynayan, topraksız ürün ye­tiştirenler diğer yanda toprağı onaran, yerel tohumları eke­rek çoğaltan, yerel ve katılım­cı sistemler kurarak çevresel ve sosyal maliyeti düşürmeye çalışanlar… Fast food zincirle­ri, pişirmeye hazır yiyecekler, anlayamadığımız içerikler, her gün bir yenisi çıkan diyetler, frutaryenlikten (sadece meyve ve tohumlara dayalı diyet) kli­mataryenliğe (iklim krizini ter­sine çevirmeye odaklanan bes­lenme) kadar geniş bir yelpaze­ye yayılan beslenme biçimleri, helal gıdalar, glutensiz mönü­lerle dolu kargaşada gıdamıza ne olduğunu anlamaya çalışı­yoruz.

    Bu karmaşadan sağ salim çıkmak için hem yediklerimiz­le hem de yiyeceğimizi yetiş­tirenlerle yeniden bağ kurma­mız, tabağımızdaki yiyecek­lerin hikayesini öğrenmemiz gerekiyor. Şimdi, tıpkı binlerce yıl önce atalarımızın yaptığı gi­bi konfor alanlarımızdan çıkıp besinimiz için emek vermenin zamanı.

  • Dünyayı aç bırakan krizin Kuzey ve Güney hâli

    Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) bu yıl yayımladığı rapor, dünyanın şimdiye kadar yaşadığı en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğunu ortaya koydu. Rapora göre küresel olarak açlıktan etkilenen insan sayısı 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 milyon arttı ve 2021’de 828 milyona yükseldi. Ulusal kalkınmacılık döneminden neoliberalizm çağına, krizin taşlarını döşeyenler.

    FAİK GÜR

    Dünyada açlık çeken in­sanların sayısı yükseli­yor. Üstelik gıda fiyat­larında da son dönemde tekrar yükseliş kaydediliyor. Açlık çe­ken insanların büyük bir kısmı savaş veya iklimdeki değişim­lerden daha çok etkilenen böl­gelerde yaşıyor. Tüm bunlar ciddi bir küresel gıda sorununa işaret ediyor. Gıda krizi üzerine konuşmaya başlamadan önce, sık karşılaşılan bir terminoloji sorununa değinmek gerek: Gıda güvencesi ve gıda güvenliği.

    “Gıda güvencesi”, İngilizce­deki “food security” teriminin karşılığı. Buradaki “security” kelimesi Türkçeye genellikle “güvenlik” olarak çevrildiğin­den “food security” de “gıda gü­venliği” olarak tercüme ediliyor. Halbuki gıda söz konusu oldu­ğunda süreç bir “güvence” süre­cidir. Aynen iş güvencesinde ol­duğu gibi… Dolayısıyla buradaki doğru kullanım, “gıda güven­cesi” olmak zorundadır. Gıda güvenliği ise “food safety” için doğru bir çeviri olur. “Safety” sözcüğü gıdanın sağlıklı olup ol­madığı ile ilgilidir.

    Cumhuriyet döneminde tarım 1923’te zirai üretimi artırmak için atılan ilk adımlardan biri, tarım makinelerinin ithalatından alınan vergileri kaldırarak Ziraat Bankası vasıtasıyla üretim makinelerinin ithalatını desteklemeye başlamaktı. Bu dönemde öşür vergisinin kaldırılması da önemli bir adımdı.

    Gıda güvencesiyle ilgili gü­venilir verileri raporlarla dün­yaya sunan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), bu yıl yayımladığı “Dünya­da Gıda Güvenliği ve Beslen­me 2022” raporunda dünyanın şimdiye kadar yaşanan en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğu­nu ortaya koydu. Rapora göre, küresel olarak açlıktan etki­lenen insan sayısı, 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 mil­yon artarak 2021’de 828 milyo­na yükseldi. Burada pandemi­nin uzun zamandır yaşanmak­ta olan sorunları apaçık ortaya seren bir rol üstlendiğini gö­rüyoruz. Pandeminin geçtiği­ni varsaydığımız bir dönemde yayımlanan FAO 2022 raporu, pandemi öncesi azalma eğilimi görülen açlık ve yetersiz beslen­me verilerinin tersine döndüğü­nü gösteriyor.

    Bunun nedenlerine baktığı­mızda, küçük üreticiliğin ege­men olduğu Küresel Güney’deki tarımsal yapılar ve bu yapıların gıdanın sıradan bir meta olarak görüldüğü dünya ekonomisi ile olan ilişkisi önümüze çıkıyor. 1990 sonrası, tarım destekleme politikalarının giderek azalma­sıyla bu ilişki giderek zayıfladı. Kalkınmacı kamu politikası an­layışı yerini piyasa yoluyla kal­kınmacı olduğunu söyleyen ne­oliberal politikalara bırakırken, küçük üretici hazırlıksız bir hâl­de piyasayla karşı karşıya kaldı; tarım girdi fiyatları ve tarımsal ürün fiyatları arasında bir ka­pana girdi ve tarımsal faaliyeti terk etmeye başladı. Bu da özel­likle Küresel Güney’de yapısal bir sorun oluşturuyor. Örneğin Türkiye’de bu dönemde küçük üreticilik 3 milyonun altına in­miş; tarımdan kopuş hız ka­zanmış ve hem kırsalda hem de kentte birleşik bir mutlak yok­sulluk oluşmuş. Küçük üretici­ler desteklenmediği takdirde de üretim ve tedarik zincirlerinin kırılganlığı devam edecek.

    Atatürk Orman Çiftliği deneyimi Atatürk Orman Çiftliği, 1925’te Ankara’nın batısında ki Yenimahalle’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından parça parça ve farklı bireylerden satın alınarak kurulmuş; Türk tarımına öncülük etmeyi amaçlamıştı (altta). Köy Enstitüleri de haftalık 44 saatlik ders programının 11 saatini tarım faaliyetlerine ayırıyordu.

    Rapor her şeyin birbirine bu kadar bağlı olmasının büyük bir sorun olduğunu gösteriyor. Metaların sınırsız dolaşıma gir­mesini destekleyen neoliberal politikalar evreninde gıda, sıra­dan bir meta muamelesi gördü­ğünde, küreselleşmiş sorunları çözmek de giderek zorlaşıyor. Pandemi, bize, özellikle gıda ve tarım bağlamında, bunun ne kadar riskli olduğunu göster­miş oldu. Savaş da aynı işlevi görüyor.

    Biraz geriye gidelim… 1980’den bu yana etkinlik kaza­nan küresel iktisadi politikalar­daki değişikliklerin bir sonucu, dünya toplam tarım üretiminde bir artış olmuştu. Ama bu aynı zamanda bölüşüm ilişkilerin­de inanılmaz bir bozukluğu da beraberinde getirmiş ve yok­sulluk derinleş­mişti. 1970’lerin sonunda ulusal kalkınmacılığın bitişi ile başla­yan neoliberal dönem bu iki hususu tartışma­sız bir şekilde ortaya koyacak gelişmelerle dolu. Hem neolibe­ral dönem hem de ulusal kalkın­macılığın olduğu 1980’ler ön­cesi dönem esasen üretim mer­kezciydi. Üretimin tamamen piyasaya bırakılması noktasın­da bir kayma diye de bakabiliriz bu dönüşüme. Piyasa üretimi artırır denir. Evet doğru, üretim arttı ama açlık ve yetersiz bes­lenmeyle birlikte…

    Eski ulusal kalkınmacılık paradigması, iyimser bir dönem yaratmış olsa da yarattığı çevre sorunları ile eleştiri yağmuruna tutulmuştu. Biyoçeşitlilik ko­nusu bu eleştirilere imkan sağ­layan bir çerçeve sundu örne­ğin. Kalkınma gerçekleştirmek istiyorsunuz ama bunu sürdü­rülebilir olarak yapmadığınız zaman kalkınmanın özü olan yerelde üretilen değerin yerelde kalması konusunu es geçiyor­sunuz. Ayrıca, topografyayı geri dönülmez şekilde bozuyorsu­nuz. Tohum çeşitliliğini giderek azaltıyorsunuz. Özellikle büyük firmaların bu konudaki perfor­mansı üzerine yazılmış bilimsel makaleler mevcut.

    Ulus-devletlerden oluşan uluslararası sistemi, “anarşik” bir ortam olarak tanımlayan yaklaşımlar vardır. Bu yakla­şımları kapitalizmin gelişme di­namikleri ile beraber değerlen­dirdiğimizde ulaştığımız örnek­lerden biri Ukrayna krizi oluyor. Ayırt edici iki yönü var bu kri­zin. İlki, bir ülkenin dünya tica­retine konu olan ürününe el ko­nuyor. İkincisi, el konulamayan kısımlarının da ihraç edilmesi­nin önünde zorluklar ortaya çı­kıyor. Aracılık faaliyetleri kısmi çözüm üretse de durumun riski ortada. Savaş durumundan kay­naklı bir kriz diyebilirsiniz buna ama tarım ürünlerinin doğru­dan “silah” gibi kullanılması bi­linmeyen bir şey değil. Mesele­nin özü, gıdayı sıradan bir meta olarak değerlendirmenin riskini göstermesi.

    Mevcut tarım politikaları­nın işe yaramadığını artık ka­bullenmek zorundayız. Ayrı­ca küçük üreticiliğin kurumsal yapı altında bir güç oluşturması ve piyasayla ilişkiye girmesinin yolunu bulmak gerekiyor. Kü­çük üreticiliğin, kooperatif ben­zeri kurumsal şemsiyeler altın­da faaliyet göstermesi bu dönü­şüme hizmet edebilir. Çözüm, kamu politikalarının yeniden tasarlanmasında.

  • Viyana Kuşatması zamanları, kahveyi öğrenen Avusturyalı ve yerli ve millî tarih masalları

    “Ortaçağ’da su çok kirli olduğu için hastalanmamak için su yerine bira içiyorlarmış” öyküsünden tutun da Viyanalıyı “keriz”, Osmanlıları iktisat bilmez kılan, “Ay kuşatmada çuvalları bırakmışlar da Viyanalılar bunları bulmuş, kahveyle öyle tanışmışlar” masalına kadar illa Netfliks Limited Series kıvamında tarihsel gerçekler istiyoruz. Osmanlıların gümrük rejimi uyguladığı mallara nasıl bir ciddiyetle sahip çıktığıyla falan ilgilenmiyoruz.

    Galiba 1980’lerdeydi; bir gün ansızın liselerde gördüğümüz tarih ve coğrafya derslerinin ismi de­ğişti. Sırasıyla “millî tarih” ve “millî coğrafya” oluverdiler. O dönem “geometriyi de değişti­rip millî geometri yapacak mı­sınız?”, “sırada millî kimya mı var?” gibi espriler revaçta olsa da aradan yıllar geçtikten son­ra durup düşününce, bu kararın Millî Eğitim teşkilatımızın tari­hi boyunca aldığı en yerinde ka­rarlardan biri olduğunu düşün­meye başladım.

    Şimdi yalan yok, coğrafya dersi için tam olarak aynı şeyi söyleyemem. Ne bileyim, izo­hips eğrileri, haritanın pusula­ya göre gerçek kuzeyi göster­mesi için gereken doğal sapma açısının hesaplanması, fön rüz­gârlarının etkileri gibi konular­da ne gibi bir millî perspektif sunabileceğimizden emin de­ğilim. Zaten pusulaların gerçek kuzeyi göstermediğini, harita üzerindeki bilgiler kullanıla­rak sapma açısı hesaplanması ve haritanın ona göre düzeltil­mesi gerektiğini askerde topçu okulunda öğrendim. Ha, emi­nim lisedeki kıymetli coğrafya hocamız İsmet Denli de bize bu konuda gerekenleri öğretmiş­tir ama kendisinin anlattığı ve benim aklımda kalan her şey; aynı zamanda disiplin kuru­lu başkanı olduğu için, müdür muavini odasında bire bir ger­çekleştirdiği uzun nasihat se­anslarından ibaret.

    Ancak tarih dersine durup dururken “millî tarih” deme­ye başlamakta, muhtemelen hiç hesaplanmamış serin bir dürüstlük var. Neticede biz o derste kendi coğrafyamız (ken­di millî coğrafyamız) dışında hemen hiçbir yerin tarihini öğ­renmiyorduk. Ne Mediciler ve Pazzi Komplosu ne Çin’deki Al­tı Hanedan dönemi ne Otto, ne Sezar, ne Pön Savaşları… İşin enteresan tarafı, üniversitede kendisinden Roma hukuku der­si aldığım (niye diye sormayın lütfen) rahmetli Belgin Hoca, bir derste Pön Savaşları’ndan bahis

    açıp kimsenin bilmediğini gö­rünce bunu nasıl olup da lisede öğrenmemiş olduğumuzu sor­gulamıştı. Demek ki rahmetli­nin zamanında tarih derslerinde Pön Savaşları’ndan da bahsedi­lirmiş; sonra bahsedilmez olmuş ondan sonra da zaten malum, dersin adını değiştirmişler.

    Tabii sadece içerikle ilgili değil bu. Aynı zamanda konula­rın ele alınışındaki sübjektiflik, bariz taraf tutma ve handiyse her paragrafa sinen “biz” anlatı­mı da bunun öyle objektif bir ta­rih olmadığını zaten gösteriyor­du. Kendisini çoğunluğun ak­sine hiç sevmesem de Edward Said’in katıldığım bir sözü var: “Bir akademik metinde ‘biz’ za­mirini gördüğünüzde derhal okumayı bırakın, en yakın çıkış kapısına koşun”.

    Frans Geffels, Viyana Muharebesi, 1683 (Karlsplatz Viyana Müzesi)

    Elbette tarihin, bu disiplinin kurucu babalarından Ranke’nin arzuladığı gibi saf bir objektif­liğe kavuşmasının mümkün ol­madığını az çok biliyoruz artık ya, yine de bu tam manasıyla objektif olamama durumu, doğ­rudan “anything goes” anlamına da gelmiyor. Öyle büyük mesele­lere girmeye hacet yok.

    Meşhur bir Viyanalı kahve zincirinin kahvelerini tanıtırken aktardığı “hoş” bir hikaye var mesela. Buna göre, başarısız Vi­yana kuşatması sırasında Türk­ler geri dönerken birkaç çuval da kahve çekirdeği bırakmış; kuşatmada kilit rol üstlenen Po­lonya Kralı Jan Sobieski de bu çuvalları bulup kahverengi fa­sulye zannetmiş; ne işe yaraya­caklarını bilmediği için de Kulc­zycki adında bir subaya vermiş. Kulczycki de daha önce Türk­lerin elinde esirmiş; biliyor­muş kahveyi de; hemen duruma uyanmış ve böylece Avrupa da kahveyle tanışmış.

    Bu hikaye mesela, Viya­nalıların da Sobieski’nin de o dönemde eşsiz birer “keriz” olduklarını gösteriyor. Zira Os­manlılar (millî tarihçi olsam biz derdim) kahveyi dünyadan bir sır gibi saklamış, gecelerce rü­yasında ismini sayıklamış değil ki? Bilakis kahvenin kıymetinin hayli farkında. O kadar farkın­da ki gümrük rejiminde kahve çekirdeklerinin kavrulmadan ihracatını engelleyen ve bunu çok sıkı denetleyen kanunları var. Yani Osmanlılar kahve is­tediğinizde bunu size seve seve satıyor; ama öyle çiğ çekirdek, fidan, kök olarak falan ülke top­rakları dışına çıkarmanıza ke­sinlikle müsaade etmiyor. Tabii Avrupalı tüccar ne yapıp edip bu çekirdekleri, tohumları alıp kah­veyi dünyanın artık yavaş yavaş keşfetmeye ve kolonileştirmeye başladığı bölgelerinde yetiştir­mek istiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, iki Hollandalı tacir, ilk olarak Osmanlı toprakların­dan kahveyi kaçırmayı başarı­yor. Artık ondan sonra Allah ne verdiyse, Seylan’ından Hindi­çin’ine Surinam’ına akıllarına gelen her yerde kahve yetiştir­meyi deniyorlar. E şimdi Viya­na dediğin Venedik’ten deveyle 10, bilemedin 15 günlük yol (atla gidersin 10 günde alırsın. Za­ten devenin ne işi var Alpler’in yamacında allasen. Fil desen, Hannibal’dan kaldı diyeceğim ama deve ne ya?).

    Yani ezcümle Viyanalıla­rın kahveden haberdar olmaları için 2. Viyana Kuşatması’nı bek­lemelerine hiç gerek yok. Yahu Papa 8. Clemens bile ilk kahve­sini o tarihten 100 yıl önce iç­miş, çok beğenmiş de, çekirdek­leri vaftiz etmiş adam; Viyana­lıların niye hiç haberi yokmuş acaba?

    Yukarda dediğim gibi, bu biraz da “gönlümün çektiğince tarih” meselesi. Artık inanaca­ğımız gerçeği, mutlaka eğlen­celi, borsada aslında beş para etmeyen yeni hisse senetleri gi­bi “bir hikayesi olan”, eşe dosta anlatabileceğimiz şeylerden se­çiyoruz. “Ortaçağ’da su çok kir­li olduğu için hastalanmamak için su yerine bira içiyorlarmış” öyküsünden tutun da, Viyana­lıyı “keriz”, Osmanlıları iktisat bilmez kılan, “Ay kuşatmada çu­valları bırakmışlar da Viyana­lılar bunları bulmuş, kahveyle öyle tanışmışlar” masalına ka­dar illa Netfliks Limited Series kıvamında tarihsel gerçekler is­tiyoruz. Osmanlıların gümrük rejimi uyguladığı mallara nasıl bir ciddiyetle sahip çıktığıyla falan ilgilenmiyoruz. Atalarımı­zın da millî gururumuzu okşa­yan kahramanlıklar gösterme­sini istiyoruz. Adamların öyle kahveye gümrük vergisi koyan, tuza uyguladığı gümrük vergi­sini, gümrükten geçen derile­rin tabaklanmasında kullanılan tuz miktarına kadar hesaplayıp çatır çatır vergisini alan işbilir maliye memurları olmaları o ka­dar da koltuklarımızı kabartmı­yor olacak ki millî tarih anlatı­mızda bunlar yer almıyor. Yok; biz daha çok heyecan ve macera, biraz da komiklik istiyoruz artık tarihten. Yoksa ya da beğenmez­sek de oturup kendimiz uydu­ruyoruz; herkes de beğeniyor (layk), ne güzel!

    Oysa iki Hollandalı tücca­rın gümrük kaçakçılığı, ondan sonra da yer kürenin dörtbir ya­nında kahve yetiştirebilecekleri yer araması bence daha eğlen­celi ama herhalde anlatması da­ha uzun. Bundan “limited” değil de iki hatta üç sezon dizi yapar Netfliks.

  • İstiklal Harbi ve ölümden sonra diriliş

    Millî Mücadele süreciyle haklı olarak övünüyoruz ve bunun önemli dönemeçlerini bayram günleri olarak kutluyoruz. Başarıyı gerçekleştirenler de öyle yaptılar. Ancak onlar yalnızca askerî ve diplomatik başarıların sevinç ve övüncünü dile getirmekle yetinmediler. Yeni bir hayata başladıkları inancıyla, yaşadıkları sürece ölümden sonra diriliş gözüyle baktılar.

    Çar 1. Nikolay, Osman­lı Devleti için meşhur “hasta adam” benzetmesini yapmıştı. Ger­çekten de çağına ayak uydur­makta zorlanan ve iyileş­mek için gösterdiği çabala­rı boşa çıkaran bir dizi iç ve dış sorunla uğraşmak zorun­da kalan Osmanlı Devleti’nin yokolmaya doğru gittiğini bilmeyen kalmamıştı. Bunu Osmanlılardan yana ilk anla­yanın Sultan 2. Abdülhamid olduğunu söyleyebiliriz. Ni­tekim, milyonlarca Hıristiyan ve Şiî tebaası olan, siyaset­ten de iyi anlayan bir sulta­nın hilâfet politikası gütme­sini başka türlü açıklamaya çalışmak çok zor olur. Sultan Hamid, imparatorluğunun so­nunun geldiğini görmüş, kaçı­nılmaz sonu mümkün olduğu kadar geciktirme yolunu Sün­nî Müslümanların sadakatini sağlamakta aramıştı. Arap ve Arnavut milliyetçiliklerinin de izleyen yıllarda çok güç­lenmeleri, bu politikanın da pek başarılı olamadığını gös­teriyor.

    Sonuçta “hasta adam”, Mondros Bırakışması’yla öldü. Bırakışmanın imzalanmasın­dan birkaç hafta sonra yayım­lanan Falih Rıfkı Atay’ın Ateş ve Güneş adlı eseri, hem son bir Osmanlı destanı hem de yazarın kendi deyimiyle, “şim­diki sınırlarımız” içinde kalan Anadolu’yu ve Anadolu insanı­nı öne çıkaran ilk “Türkiyeli” metin olarak okunabilir. An­cak, Falih Rıfkı Bey’in “şimdi­ki sınırlarımız” sözcükleriyle anlatmaya çalıştığı ülke, kısa bir süre sonra anlaşılacağı gi­bi, saf bir iyimserliğin dışavu­rumuydu (Anlaşılan kendi­ Woodrow Wilson’ın nüfusu­nun çoğunluğunu Türklerin oluşturdukları toprakların Türklere bırakılacağı sözünü veren 12. ilkesine güvenenler arasındaydı).

    Mustafa Kemal ve Ergenekon 1926’da basılan ve çok nadir “2. Londra Serisi” pullarında Mustafa Kemal’in yanısıra Ergenekon destanının kahramanları Bozkurt ve demirden dağı eriten demirci çizimleri vardı.

    Barış sürecinde görüldü ki, merhumun mirasını pay­laşma yarışına giren galip devletler, Osmanlı Devle­ti’nin asıl mirasçısı olan Türklere pek bir şey bı­rakmak niyetinde değil­lerdi. Kendilerine Orta Anadolu’da bırakılan kü­çük bir miktar toprak­la yetinmeleri beklenen Türklerin önemli bir ço­ğunluğu Yunanistan’a, hazırlık aşamasında olan Fransız ve İtalyan man­dalarına ve yeni kurula­cak olan Ermenistan’a ayrılan topraklarda ka­lacaktı. Bu planı hayata geçirmek için hazırlanan Sèvres Antlaşması, Türk nüfusunu parçalayarak yoketmeyi amaçlıyordu. Bu bakımdan, Sina Ak­şin’in büyük eseri İstan­bul Hükümetleri ve Millî Mücadele’nin üçüncü cil­dinin başlığında kullandı­ğı “Sevr’de Ölüm” deyimi­ni yadırgayamayız. Zaten Sèvres Antlaşması’nın imza­lanmasından hemen iki-üç hafta sonra Roma’da yayımla­nan ve antlaşmanın hazırlık aşamasına ilişkin diplomatik belgeleri kapsayan Fransızca bir eser de L’assassinat d’un peuple, yani “Bir Halkın Kat­li” başlığıyla çıkmıştı (Emekli Büyükelçi Galip Kemalî Söy­lemezoğlu’nun bu eseri, 37 yıl sonra Yok Edilmek İstenen Millet başlığıyla Türkçeye çevrilmiştir).

    Bugün artık Sèvres Ant­laşması’nın tarihin çöplüğüne gittiğini biliyoruz. Bu başarıyı sağlayan Millî Mücadele sü­reciyle de haklı olarak övünü­yoruz ve sürecin önemli dö­nemeçlerini sevinçli bayram günleri olarak kutluyoruz. Başarıyı gerçekleştirenler de öyle yapmışlardı. Ancak on­lar yalnızca bir askerî ve dip­lomatik başarının sevinç ve övüncünü dile getirmekle ye­tinmemişlerdi. Yeni bir ha­yata başladıkları inancınday­dılar ve bu bakımdan yaşa­dıkları sürece ölümden sonra diriliş gözüyle baktılar. Cum­huriyet döneminin ilk albenili posta pullarına Türklerin eski bir ölümden sonra dirim an­latısının, yani Ergenekon des­tanının iki kahramanı olan Bozkurt ve demirden dağı eri­ten demircinin konması da bundandır. Pulların kullanı­ma sürülmesinden 3 yıl son­ra Millî Mücadele dönemin­de yazdığı gazete yazılarından bir bölümünü kitaplaştıran Yakup Kadri Karaosmanoğlu da kitabına Ergenekon adını verecekti.