Etiket: sayı:97

  • İhtiyatlı ve ‘efendi’ bir tonla 90’ların kraliyet skandalları

    1940’lardan beri Kraliçe Elizabeth’in tahttaki yolculuğunu, arkaplanda İngiltere’yi ve dünyayı sarsan kritik olaylar ve dedikodularla birlikte işleyen “The Crown”un beşinci sezonu Netflix’te. Kraliçe’nin ölümü ve Prens Charles’ın tahta geçmesinden 2 ay sonra yayınlanan bu sezon, dünya kamuoyunun hâlâ hatırladığı bir döneme odaklanıyor. Gerçekler ve kurgular.

    DEFNE AKMAN

    Netflix’in “olay” dizisi “The Crown”, İngiltere kraliçesi 2. Elizabet­h’in 1940’larda tahta çıkmaya hazırlanmasını takiben ikti­dara gelmesini, hükümdarlığı süresince ülkede ve dünyada yaşanan önemli siyasi, askerî, ekonomik ve romantik olayla­rın öyküsünü anlatıyor. Yazar/ yapımcı Peter Morgan’ın kra­liyet ailesini ameliyat masa­sına yatırıp kıtır kıtır kestiği dizi, gerçek olaylardan ilham alıyor. Her sezon arkaplan­da maden grevleri, felaketler, ekonomik sallantılar olurken, lüks hayatlar yaşayan aile üye­lerinin siyasi entrikalar, aşklar ve bunalımlar arasında gidip gelmelerini tüm dünya bayıla bayıla izliyor. Dizinin beşin­ci sezonu iki yıllık bir aradan sonra Kasım 2022’de platfor­ma yüklendi; Kraliçe’nin Eylül 2022’de hayatını kaybetmesi­nin hemen ardından.

    Bu sezon, Elizabeth Debicki, Lady Di’yi tüm kırılganlığı, muzipliği ve cazibesiyle canlandırıyor (solda). Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip arasında ise soğuk rüzgarlar esiyor.

    90’lı yıllarda geçen bu se­zonda, parçalanmaya yüz tut­muş bir ailenin portresini gö­rüyoruz. Karşımızda tatsızla­şan bir evlilik, mitlere meraklı bir kamuoyu ve ne olursa ol­sun değişmeyen katı kuralla­rı olan bir aile var. Yaklaşık 30 yıldır tahtı elinde tutan krali­çe geçmişin kalıntılarına tu­tunmaya çalışırken, Charles hem annesi hem de karısıyla savaş hâlinde. Prens Philip ye­ni maceralar peşinde ve Diana bıktırıcı bir hayatın içine hap­solmuş durumda.

    “The Crown” yıllar geçtik­çe, kahramanlar yaşlandıkça onları canlandıracak oyuncu kadrosunu değiştiren bir di­zi. Dolayısıyla yeni yüzler var. Daha önce Claire Foy ve Olivia Colman’ın hayat verdiği krali­çe, artık 60’lı yaşlarının sonun­da. Kamuoyunda yerle bir olan kraliyet imajını toparlamaya çalışan 2. Elisabeth’i Imelda Staunton canlandırıyor. Pren­ses Diana’ya Elizabeth Debic­ki, Charles’a ise Dominic West hayat veriyor. West bizlere çok daha karizmatik, güçlü bir prens portresi sunmuş. Diğer yandan Debicki, Diana’yı en­dişeli, hüzünlü bakışlarıyla, tüm çekingenliği, tedirginli­ği ile yansıtmakta. Salim Daw, Mısırlı iş insanı Mohamed al-Fayed, Khalid Abdalla ise daha sonra Diana’nın hayatın­da önemli bir yer edinecek Do­di rolünde. Diğer dikkate değer isimler arasında, önce Windsor Dükü için çalışan, daha son­ra Mohamed al-Fayed’in sınıf atlama macerasında ona yar­dımcı olacak Bahamalı uşak Sydney Johnson rolünde Jude Akuwudike ve Prenses Anne olarak Claudia Harrison sayı­labilir.

    Kraliçe, 40. yıl konuşmasında, üç çocuğunun da evliliklerinin parçalandığı, Windsor Kalesi’nin yandığı 1992 senesini, felaketler yılı anlamına gelen annus horribilis olarak anmıştı (üstte). 60’lı yaşlarının sonundaki Kraliçe’yi bu sezon Imelda Staunton canlandırıyor (altta).

    “The Crown”ın yeni sezo­nu asla evlenmemesi gereken iki insanın boşanma hikayesi mi? Tarihî bir kayıt mı? Yoksa prenses masallarına merak­lı insanlar için yeni bir hika­ye mi? Belki de hepsi. Beşin­ci sezon Charles ve Diana’nın ayrılması ve nihayetinde bo­şanmasına odaklanıyor. Dola­yısıyla bol bol tarafların bir­biri ardına basına yaptıkları intikam açıklamalarını görü­yoruz. Charles’ın Camilla Par­ker-Bowles (Olivia Williams) ile erotik telefon konuşması­nın basına sızdırılması, Dia­na’nın şaibeli gazeteci Martin Bashir (Prasanna Puwanara­jah) ile meşhur röportajı da bu savaşın bir parçası.

    Dönemin önemli siyasi ve kültürel olaylarına bakacak olursak… İngiltere’nin Hong Kong üzerindeki egemenliği­nin Çin’e devredilmesi ve sö­mürgecilik tarihinde bir say­fanın kapanması; Elisabeth’in 44 yıl boyunca kullandığı özel yatı Britannia’nın ıskartaya çıkarılması; Prens Charles’ın dönemin başbakanı Tony Blair ile kulis yapması; Romanov­lar’ın naaşlarının bulunması… Hepsi var.

    Tahta çıkacağı günü iple çeken Prens Charles yapılan kamuoyu yoklamalarına ayan beyan yorum yapıyor. “Kraliçe Viktorya sendromu” olarak ta­bir edilen görüşlere ilişkin ola­rak annesinin geçmişe ve gele­neklere takılı kalarak modern monarşinin değişen talepleri­ne ayak uyduramadığını ifade ediyor. Kraliçe ise Rusya Lideri Boris Yeltsin’le görüşüyor. Bu görüşmeler yıllar içinde fark­lı ilgi alanları geliştirerek ayrı düşen kocası Philip (Jonathan Pryce) ile aralarındaki soğuk savaşla paralel olarak veriliyor. Avrupa’daki neredeyse tüm ha­nedanların birbiriyle akraba olmasından dolayı Romanov­lar’la da bağı olan kraliçe, ata­larının anısının onurlandırıl­ması için neredeyse bir bölüm boyunca Yeltsin’le müzakere yürütüyor. Diğer yandan Prens Philip, o yıllarda Lady Romsey olarak tanınan, çocuğunu kay­beden yaslı anne Penny Knat­chbull’u (Natacha McElhone) teselli ediyor.

    Prens Charles ve Lady Diana İtalya seyahatlerinde mutlu çift pozları veriyor. Dizi (solda), gerçek pozları (sağda) son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.

    Ancak maalesef gerçek hi­kayenin çok daha civcivli ve olaylı olduğunu bildiğimiz için bu sezon eskilere nazaran da­ha donuk. Windsor hanedanı­nın hayalgücünden yoksun ya­ramazlıkları ve aile üyelerinin karşılıklı atışmalarını anlatan “The Crown” 2016’dan beri yayında. 3. Charles’ın krallı­ğına denk gelen bu sezon, en ihtiyatlı olanı. İlginç olan şu ki bu kadar çatışma sanki çok es­kiden, farklı bir zamanda geç­miş gibi anlatılıyor. Halbuki yaşı 40’ı geçmiş insanların ço­ğu bunlara birebir tanık oldu­lar. Dizinin aileyi fazla rencide etmeden seyirciyi eğlendirme çabasını anlamakla birlikte, “fazla efendi” bir ton tuttur­duğunu görmek lazım. Ka­rakterlerin kontrolden çıkıp, birbirlerine çirkin yüzlerini gösterdikleri anlar pek ekrana gelmiyor.

    Gelelim dizide ilgiyle iz­lediğimiz ama aslında doğ­ruluğu kanıtlanmamış bir takım anlara. Prens Charles hiçbir zaman Başbakan John Major ile Kraliçe Elizabeth’in tahttan çekilmesini konuştu­ğu gizli bir toplantı yapmadı. Prens Philip’in Diana’yı And­rew Morton ile birlikte aile­nin sırlarını döktüğü bir kitap çıkarmasına ilişkin uyarma­sı yine yüzde yüz doğrulanmış bir bilgi değil. Prensesin yıkı­lan evliliğini BBC’ye anlattığı röportaj yayınlanmadan önce, gelip kraliçeye bilgi vermesi de tam olarak doğru değil. Zira yayından hemen önce ilgililer­le haber yolladığı biliniyor.

    “The Crown”, 2023’te ya­yınlanması beklenen altıncı sezonuyla sona erecek. Pren­sesin 1997’deki trajik ölü­mü, ardından ülke ve dünya çapında başlayan yas, krali­yet ailesinin sert eleştirileri duymayarak kulağını tıkama­sı, Prenses Margaret’ın ölü­mü, Kraliçe’nin altın jübilesi, milenyum paniği, Avustralya Olimpiyatları, 11 Eylül saldırı­sı ve Afganistan’ın işgali altın­cı sezonda görmeyi beklediği­miz ana hadiseler arasında.

  • Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Son 3 yıldır İstanbul’da görev yapan Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov, Türkiye’deki diplomatik kurumlarda yaklaşık 18 sene çalışmış tecrübeli bir bürokrat. Türk dili ve tarihi konusunda da yüksek eğitim almış olan Buravov, Tükiye-Rusya ilişkilerinin tarihini ve özellikle Ukrayna ile devam eden sıcak çatışmanın bugününü ve geleceğini değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu harika Rusya Sarayı’nın tarihçesinden kısaca bahsedebilir misiniz?

    İlk olarak #tarih dergisinin bü­tün okurlarını saygıyla selamla­mak istiyorum. Rusya’nın İstan­bul Başkonsolosluğu’nun bulun­duğu sarayın ayrı ve enteresan bir tarihçesi var. Binanın bu­lunduğu topraklar 1730’lardan beri Rusya İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki daimi resmî temsilciliklerinin bulunduğu yerdir. Önce kiralan­mış, sonra da satın alınmış bu arazi üzerinde çeşitli zamanlar­da bulunan yapılar, yangınlar sırasında veya zamanla tahrip edilmiş; bunların yerine gör­kemli bir sarayın inşa edilme­sine karar verilmiş. Bu inşaatı yapmak için daha önce Rusya’da da ün kazanan ve Rusya Sanat Akademisi üyeliğine kabul edi­len İtalyan asıllı İsviçreli mimar Gaspare Fossati, Rus Çarı 1. Ni­kolay tarafından 1837’de İstan­bul’a gönderilmiş. Sarayın inşa­at ve dekorasyon işleri 1845’te tamamlanmış ve Rusya İmpa­ratorluğu Büyükelçiliği burada faaliyet göstermeye başlamış­tır. Başkentin Ankara olmasının ardından (1924), bina SSCB ve daha sonra Rusya Federasyonu Başkonsolosluğu olarak faaliyet göstermiştir.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    2019’da Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Türkiye ve Türkolojiye yakın ilgim, 1980’de Moskova’daki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGIMO) öğrencisi olduğumda başladı. Profesyonel kariyerim­de Türkiye’deki diplomatik ku­rumlarda takriben 18 sene çeşitli görevlerde bulundum. Son 3 se­nedir de Rusya’nın İstanbul Baş­konsolosu olarak çalışmaktayım.

    Üniversitede aldığınız Türkoloji eğitiminin, Türkiye’de diplomat olarak görev yapmanıza katkıları neler oldu?

    MGIMO’da çeşitli konularda (Türkiye’nin tarihi, coğrafya­sı, siyaseti, ekonomisi, kültürü; uluslararası ilişkiler ve dün­ya ekonomisi) aldığım eğitimin sonraki profesyonel hayatımda çok büyük bir rol oynadığını net olarak söyleyebilirim. Biz genç öğrencilere Türkçenin ve diğer meslek bilgilerinin bütün ince­liklerini büyük bir özveri ile öğ­reten profesör ve hocalarımızı büyük minnet duygusuyla hatır­lamaya devam ediyorum. Bunun yanısıra kariyerime başladığım Ankara’daki büyükelçiliğimizde görev yapan tecrübeli meslek­taşlarımdan da birçok önemli detayı öğrenme şansım oldu.

    İstanbul gibi uluslararası ve çok kültürlü bir şehir size ne hissettiriyor?

    Benim gibi uzun bir süre Anka­ra’da çalışan ve İstanbul’a daha çok iş icabı veya turizm-alışveriş amacıyla kısa bir süre için gelen bir kişinin bu büyük ve çok kat­manlı megapolise alışması kolay ve çabuk olmadı. Ayrı bir geze­gen, devlet içinde devlet hissiya­tı veren; coğrafyasıyla, tarihi ve kültürel mirasıyla insanı adeta rehin alan bu müthiş şehrin et­kisine kapılmamak, buraya âşık olmamak mümkün değil. Bu şe­hirde çalışmak, yaşamak, onun sınır tanımayan enerjisine uyum sağlamak hem zor hem de çok zevkli.

    Rusya kültür ve sanata özel önem veren bir ülke. Bu çerçevede Türkiye ile ilişkileri geliştirme projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Kültür ve sanatın çeşitli alanla­rında hakikaten zengin bir mira­sa sahip olan Rusya, bu imkanla­rı tanıtmaya ve paylaşmaya bü­yük önem veriyor. Çeşitli etnik ve yöresel özelliklerle de zengin­leşen Rus kültürü, yakın komşu­muz ve partnerimiz Türkiye’de de geleneksel olarak ve hakkıy­la beğenilir, büyük ilgi uyandırır. Buna dayanarak biz de başkon­solosluk olarak güncel çalışma­larımızda iki ülke arasındaki sanatsal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi istikametinde çaba gösteriyoruz. Hâlen üzerinde ça­lıştığımız konular arasında Ocak ayında düzenlenecek olan Be­yoğlu Sinema Festivali çerçeve­sinde Rus filmlerinin gösterimi ve İstanbul’un kardeş şehri olan Sankt-Peterburg ile ilgili fotog­raf sergisinin buraya da taşın­masını sayabiliriz.

    20221118_1Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün00935

    “Batılı ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve caydırma politikaları çerçevesinde ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dilini kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, Rusya- ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi, dolaysız diyalog yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşülmesine dair bir girişimdir. Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz”.

    Sayın Putin’in açıkladığı Türkiye’de bir “doğalgaz hub” oluşturulması projesinin iki ülkeye ve diğer ilgili ülkelere getireceği yararlar nelerdir?

    Rusya Devlet Başkanı’nın bu inisiyatifi gayet önemli. Eğer bu konuda Türkiye ve diğer ülke­lerdeki alıcıların ilgisi var ise, doğalgazın diğer Avrupa ülkele­rine satışı için bir gaz sevkiyat sisteminin inşaatı ve Türkiye topraklarında ortaklaşa bir gaz hub’ının kurulması imkanını de­ğerlendirmeye hazırız. Bu hub’ın da sadece sevkiyat sistemi değil aynı zamanda gaz fiyatının be­lirlenebileceği bir alan olması da muhtemel. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi iki ülkemizin­de menfaatine ve ikili işbirliği­mizin güçlenmesine yardımcı olacak. Ayrıca diğer ilgili ülkele­rin enerji güvenliğinin sağlan­masına ve gaz piyasasındaki mevcut tedirgin durumun düzel­mesine katkıda bulunabilecektir.

    Nükleer enerji konusunda işbirliğine ilişkin yeni gelişmelerden bahseder misiniz?

    Bildiğiniz gibi 2010’da ülkele­rimiz arasında, Türkiye’nin ilk nükleer güç santralının kurul­masına dair Hükümetlerarası Antlaşma imzalanmıştır. Buna göre Mersin Akkuyu’da 2018’de toplam gücü 4800 MWt olan 4 reaktörlü atom enerji sant­ralının inşaatına başlandı. İlk reaktörün devreye girmesi ve Türkiye şebekesine elektriğin verilmesi Türkiye Cumhuriye­ti’nin 100. yıldönümü olan 2023 içinde öngörülmektedir. Bütün çalışmalar planlandığı şekilde devam ediyor. Bu konudaki iki­li işbirliğimiz sayesinde Türk atom endüstrisi için büyük bir mühendis ve uzman grubu ihti­saslı Rus yüksek eğitim mües­seselerinde hazırlanmış olacak­tır (şimdiye kadar birkaç yüz genç vatandaşınız bu eğitimi bitirmiş bulunmaktadır). Sant­ral tam olarak devreye girdikten sonra tek başına Türkiye’nin şimdiki elektrik enerjisi tale­binin yüzde 10’unu karşılaya­caktır.

    NATO’nun genişleme politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    90’lı yılların başında Varşova Paktı tarihe karıştığı zaman ve Almanya birleştiğinde, bizim ülkemize Batılı liderler tarafın­dan NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözlü garantiler verilmiştir. Halbuki bundan sadece birkaç yıl geç­tikten sonra, Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen bu genişleme politikasına aktif olarak devam edildi ve çeşitli dalgalar hâlin­de NATO’ya üye olan ülkelerin sayısı o zamanki 16 ülkeden 30 ülkeye çıkmış oldu.

    Bu genişleme politikası­nı (ki belirtileri kendini sadece Doğu Avrupa’da göstermiyor) Rusya’yı kuşatmaya ve caydır­maya yönelik düşmanca bir sü­reç olarak değerlendiriyoruz. Bu bağlamda Kuzey Atlantik İttifakı’nın Ukrayna’yı kendi yörüngesine oturtma ve bizim ülkemize karşı kullanma gay­retleri bugün bu ülkedeki du­rumun ana sebeplerinden biri olmuştur.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün
    Karlov’un anısına 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışında öldürülen Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un fotoğrafı duvarda asılı…

    Ukrayna-Rusya krizinin temeli neye dayanıyor? Uzlaşma sağlanabilir mi? Gidişat hakkında öngörünüz nedir?

    Ana hatlarıyla söylemek gere­kirse iki büyük faktör zikredile­bilir. Birincisi, Rusya’nın millî güvenlik menfaatlerinin Batı tarafından görmezlikten gelin­mesi; Batı’nın kendi hegemon­yasını uluslararası hukuk ve egemen eşit hakları dikkate al­madan kendi formüle ettiği söz­de kurallar temelinde dayatma teşebbüsleri; bu bağlamda milli­yetçi ve Nazi çevrelerinin teşvik edilmesi yoluyla Ukrayna’nın kullanılması ve onun “anti-Rus­ya”ya çevrilme stratejisinin uy­gulanması.

    İkincisi ise bağımsızlığının ilan edilmesinden sonra Ukray­na’daki aşırı milliyetçi güçle­rin düzenli olarak Rusya, Rus dili ve kültürü ile ilgili her şeyin ortadan kaldırılmasına yöne­lik rotası. Bu süreç özellikle Şu­bat 2014’teki devlet darbesin­den sonra açık olarak Neonazi bir çizgiye taşınmıştır. Bunun sonucunda Kırım’daki halklar serbest oy yoluyla Rusya ile ye­niden birleşmeye karar verdi­ler. Ayrıca Donbass bölgesinde yaşayan Rus ve Rusça konuşan halk da Kiev’deki rejimin dikta­sına boyun eğmek istemediğini ve kendi millî kimliğini, anadili­ni, tarihini korumak, kendi ger­çek kahramanlarını anmak iste­ğini açıkça gösterdi.

    Tüm bu faktörler Rusya’yı Ukrayna’da özel bir askerî ha­rekat başlatma kararı almaya mecbur bıraktı. Bu harekatın amaçlarından biri Donbass’taki sivil halkı korumaktı. Orada ya­şayan insanlar 8 sene boyunca düzenli bir şekilde Minsk muta­bakatlarının koruması altınday­dı. Rusya’nın harekatı Batı’nın Rusya Federasyonu’nun gü­venliği ve egemenliğine yönelik saldırgan niyetlerinin gerçek­leştirilmesi için Ukrayna’nın bir atlama tahtasına dönüştü­rülmesinin engellenmesine; Ukrayna’nın silahlardan ve Na­zi ideolojisi ve pratiklerinden arındırılmasına yöneliktir. Bü­tün bu görevler bugün de gün­celliğini korumaktadır.

    Bu arada Rusya, hiçbir za­man görüşme masasından ka­çan bir taraf olmamıştır. Ha­tırlanacağı gibi, Mart ayının sonunda İstanbul’da gerçekleş­tirilen Rusya-Ukrayna görüş­melerinin sonucunda siyasi çözüme ulaşma şansları ortaya çıkmıştır. Ancak Batılı hâmile­ri tarafından son Ukraynalıya kadar Rusya ile silahlı çatış­maya aktif bir şekilde kışkır­tılan Kiev’deki milliyetçilerin uzlaşmaz tutumu yüzünden bu şanstan istifade etmek müm­kün olmamıştır. Ukrayna’nın bundan sonra yoğun şekilde modern silahlarla donatılması, sadece sivil halk arasında yeni büyük kayıplara ve acılara yo­laçmaktadır.

    Rusya-Türkiye siyasi ve ticari ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Aynı coğrafyayı paylaşan, hem tarihten gelen hem de mevcut gelişmiş ticari, ekonomik, kül­türel, insani bağlarla birbiri­ne bağlı olan iki komşu ve dost ülke olarak, ilişkilerin gelecek­te de geliştirilmesi ve çeşitlen­dirilmesi devlet ve halklarımı­zın millî menfaatlerine tama­men uymaktadır. Son dönem içinde Rusya’ya uygulanan emsalsiz ve haksız yaptırım ve sınırlama koşullarında ikili ticari ve ekonomik ilişkilerin artırılması için yeni imkanlar ortaya çıkmıştır. Bütün engel ve pürüzlere rağmen yeni üre­tim, dağıtım ve tedarik zincir ve mekanizmalarının gelişti­rilmesi, yeni ortak projelerin hayata geçirilmesi ikili işbir­liğimize yeni bir güç ve ivme kazandırabilir.

    Rusya Federasyonu Türk vatandaşlarına vizeyi kaldıracağını söylüyor. Ne zaman mümkün olabilir acaba?

    ESAhX1wW4AAUCxO
    Fossati imzalı bir saray Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov #tarih’i ünlü mimar Gaspare Fossati’nin tasarladığı İstanbul’daki Rusya Sarayı binasında ağırladı. Bina, 19. yüzyıldan bu yana konsolosluk olarak kullanılıyor.

    İkili ilişkilerimizde turizmin özel bir yeri var. 90’lı yıllardan başlayarak Rus turistler Türki­ye’ye gelmeye başladılar ve ül­kenizi, özellikle Antalya bölge­sini çok sevdiler. Tabii turizmin geliştirilmesi için bir takım ko­şulların yerine getirilmesi şart. Bunlar arasında servis kalitesi ve makul fiyatların yanısıra tu­ristlerin güvenliğinin sağlan­ması da büyük bir önem arze­diyor. Rusya Federasyonu da iç turizmini geliştirmek için son dönemde millî turizm altyapısı konusunda büyük çaba sarfedi­yor. Bu açıdan Türkiye ve diğer ülkelerden daha fazla turist ka­bul etmek için sizin tecrübeniz­den ve yatırımlarınızdan da fay­dalanmak istiyoruz.

    Bu bağlamda vize rejiminin kolaylaştırılması istikametinde de bazı adımlar üzerinde çalı­şılıyor. Bunlar arasında turistik vizelerin veriliş prosedürleri­nin basitleştirilmesi ve sürele­rinin 6 aya kadar uzatılması ve kısa süreli (16 güne kadar) seya­hatlar için elektronik vizelerin tanzim edilmesi bulunmaktadır. E-vize konusunda hazırlıklar son aşamada bulunuyor ve kısa bir süre sonra bu sistemin yü­rürlüğe girmesi sağlanacak.

    Rusya-ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye barış için bir arabuluculuk görevi üstlenebilir mi?

    Konunun hassasiyeti dolayısıy­la bu buluşmanın içeriği ile il­gili bir yorum yapmam müm­kün değil. Daha genel anlamda söylemek gerekirse, Rusya Fe­derasyonu daima ABD dahil ol­mak üzere Batılı ülkelerle yapı­cı diyalogun sürdürülmesinden yanaydı. Halbuki bu ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve cay­dırma politikaları çerçevesin­de ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dili­ni kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, bahsettiğiniz görüş­menin yapılması dolaysız diya­log yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşül­mesine dair bir girişimdir.

    Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz. Bunlar sayesinde Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları ve heyetle­ri ayrı ayrı İstanbul’da biraraya gelmiş ve ayrıca bahsettiğiniz görüşme de Ankara’da gerçek­leştirilebilmiştir. Bizim ortak gayretlerimizle de tahıl ve güb­relerin Karadeniz bölgesinden dünya pazarlarına taşınmasına yönelik inisiyatifiler hayata ge­çirilmiştir.

  • Beyazperdenin Hakan’ı kültür tarihinin referansı

    2017’de vefat eden Fikret Hakan, Türk sinema tarihinde silinmez izler bırakmış rollerinin yanısıra eserleriyle de biliniyor. Özellikle 2008’de yayımladığı Türk Sinema Tarihi adlı kapsamlı kitabı, temel referans eseri niteliğinde. Kıymetli sanatçının arşivi ve notları üzerinden bir hatırlama.

    Edebiyat öğretmeni ve çe­virmen Gaffar Güney ve hemşire Fatma Belkıs Hanım’ın oğlu olarak 23 Ni­san 1934 tarihinde Balıkesir’de dünyaya geldi. Bumin Gaffar Çıtanak olan asıl adını, sine­ma dünyasına geçtikten sonra Fikret Hakan olarak değiştirdi. Babasından etkilenerek edebi­yata duyduğu ilgi sayesinde ga­zeteciliğe başladı. 1952’de Abdi İpekçi’nin yazıişleri müdürlü­ğü yaptığı İstanbul Ekspres ga­zetesinde öyküleri yayımlandı. 16 yaşında Ses Tiyatrosu’nda “Üç Güvercin Operti’nde pal­yaço olarak sahneye çıktı. Ha­yatına dair kendi ifadesiyle üç sıçrayış yaptı: “Bab-ı âli’ye, Pe­ra’ya, sonra da sinemaya”.

    204 film, 28 televizyon dizisinde rol alan, Hamal’ın Uşakları, Klasik Rus Öyküsü­nün Başyapıtları, İmbikli Du­var, Siyah Işık (Toplu Şiirler), Joe Brico Masumdur, Gece Limanı, Son Ruznameci, Es­ki Biri, İnce Müzikli Otobüs­ler, Tellak Ali ve Türk Sinema Tarihi başlıklı pek çok kitaba imza atan Fikret Hakan, öm­rünün son yıllarını Bodrum Türkbükü’nde geçirdi; 2017’de vefat etti.

    1952’de “Köprüaltı Çocuk­ları” filmiyle oyunculuk kari­yerine başlayan Fikret Hakan daha önce tanıştığı tiyatro ka­riyerini de sürdürmüştü. Ses Tiyatrosu, Çığır Sahne, Cep Tiyatrosu, Küçük Sahne, Ora­loğlu Saat 6 Tiyatrosu, Sahne 8 ve Fikret Hakan Tiyatrola­rı’nda çalışmıştı.

    Fikret Hakan; 204 film, 28 televizyon dizisinin yanında pek çok kitaba da imza atmış bir yazar ve entelektüeldi.

    Fikret Hakan’ın Seçil­miş Hikâyeler ve Papirüs gibi önemli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. Bu öy­külerini Tellâk Ali isimli ese­rinde toplayan Fikret Hakan, kendi imkanları bastırdığı bu eserini babası Bumin Gaffar’a ithaf etmiştir. Hakan’ın ilk eseri olan bu kitapta “Tellâk Ali, Buhran, Kris ve Mari, Ye­şil Aşk, Aptülşazi Bey, İstek, Küçük Adam, Küçük Aktörle­rin Aşkı, Kimya Dersinde, Her Telden, Düşünce, Dost, Kesta­neci” başlıklı öyküleri yer alır.

    Türk sinema tarihinde unutulmaz bir yere sahip Fik­ret Hakan’ın Antalya, Adana film festivallerinden ve birçok kuruluşun verdiği birincilik­leri, ödülleri, unvanları var­dır. 1998’de kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmiş­tir. Sanatçının yapıtlarının en önemlisi Türk Sinema Tarihi adı altında yayımladığı çalış­masıdır. Fikret Hakan genç­lik yıllarında tutkuyla başla­dığı araştırmalarının sonucu­nu, 2008’de 851 sayfalık bol fotoğraflı, kapsamlı bir kitap olarak yayımlamıştır. İnkılap Yayınları arasında basılan bu büyük boy, kuşe kağıtlı, kap­samlı çalışmanın izleri Fik­ret Hakan’ın Türk sinemasın­da parladığı ilk yıllara kadar iner. 15 Aralık 1961 tarihli Ses mecmuasında çıkan bir ha­ber, 2008 tarihli bu kitabın tanıtımı gibidir: “Fikret Ha­kan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor”. Resimlerle süslü bu haber/röportaj tarzında yazıl­mış imzasız yazıda, Fikret Ha­kan’ın İstanbul Sahaflar Çarşı­sı’nın giriş kapısı içinde kitap ve belge araştırırken çekilmiş bir fotoğrafı yer almaktadır.

    15 Aralık 1961 tarihli Ses dergisinde yayımlanan “Fikret Hakan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor” başlıklı haberde kullanılan fotoğraflar, Hakan’ın 2008’de çıkaracağı Türk Sineması Tarihi kitabının hazırlıklarının yıllara dayandığını gösteriyor.

    Ses’teki yazının girişin­de şu satırları görürüz: “Fik­ret Hakan çalışma odasında üç sanatı kaynaştırabilmiş­tir. Duvarları, aydınlık renk­li non-figüratif desenler, ser­best ölçülü şiirler süsler. Bu tabloların arasına, Türk sahne ve perdesinin meşhurlarının fotoğrafları asılmıştır. Ayrıca çalışma masasının üstü, tepe­leme sahne ve perde fotoğraf­ları ile doludur. Fihristler, not defterleri, kitaplar da, kitap­lıkta yer kalmadığından masa­nın üzerine sıralanmıştır. Ya­kışıklı artist, bu dekor içinde sinemamızın 64 yıllık tarihini yazmaktadır. Önce notları der­ler, sonra bu yazıları fotoğrafla değerlendirir…

    Türk filmciliğinin tarihi­ni, defterleri, kitapları karıştı­rarak soranlara şöyle anlatır: ‘Gördüğünüz defterler, fihrist­ler, fotoğraflar (64 yıllık) si­nema tarihimizin sayfalarını dolduracak belgelerdir”.

    Fikret Hakan’ın 2008 tarihli Türk Sineması Tarihi kitabı Türk sineması için referans değerinde bir çalışma

    1961’te yapılan bu röpor­taj sonrasında Fikret Hakan, uzun yıllar boyunca bu sinema arşivini oluşturmaya, olgun­laştırmaya devam etmiştir. İlk baskısı 2008’de yapılan kitap, sonraki yıllarda 5 yeni baskı daha yapacaktır.

    11 Temmuz 2017’deki ölü­müne kadar Fikret Hakan, kitap, belge, arşiv malzemesi oluşturmayı sürdürmüş; İzzet Günay gibi, Haldun Dormen gibi, Mücap Ofluoğlu gibi ki­tap sevdalısı, okuyan, iyi bir entelektüel olarak yaşamıştır.

    Bodrum’da son yıllarını ge­çirdiği evinde muhteşem bir kütüphane ve arşive sahip olan bu kıymetli sanatçının malze­mesini görmek, elden geçirmek mutluluğuna eriştim. Kıdemli bir sahaf olarak yine kitaplığını görmek ve almak şansına eriş­tiğim İzzet Günay’dan ve Mü­cap Ofluğlu’ndan sonra gördü­ğüm en iyi edebiyat kitaplığına sahip kişi Fikret Hakan’dır di­yebilirim. Hâtırasına saygıyla…

  • Futbolun efsane sesleri dünyanın Halit Kıvanç’ları

    Futbolun bu topraklardaki sesiydi Halit Kıvanç. Yıllarca radyolarda maç anlatan unutulmaz spiker, 10 Dünya Kupası’nı radyo ve televizyondan Türkiye’ye nakleden yegane isimdi. Kıvanç gibi Alman Herbert Zimmermann, İngiliz Kenneth Wolstenholme ve Uruguaylı Victor Hugo Morales de 20. yüzyılda futbolun ve dünya kupalarının sesleri oldular.

    Milyarları peşinden sürükleyen oyunun çok önemli bir par­çası onlar. Ağızlarından çıkan bir kelime günlerce tartışılı­yor, internet anında onların sözcükleriyle çalkalanıyor. Kimi zaman kamera önünde yer almasalar da mikrofonla­rından dökülenler dilden dile yayılıyor. Öyle spikerler var ki mesleklerinin emekleme gün­lerinde yaptıkları bugün bile anılıyor. Kültleşmiş bu figür­lerin anlatımları, kelimeleri, popüler kültürün de köşebaş­larında dimdik karşımıza çı­kıyor.

    Futbolun bu topraklarda­ki sesiydi Halit Kıvanç. Yıl­larca radyolarda maç anlatan unutulmaz spiker, 10 Dünya Kupası’nı radyo ve televizyon­dan Türkiye’ye aktaran yega­ne isimdi. Organizasyonla­rı yerinde takip eden duayen, 1958’de tüm yeryüzünü ken­disine âşık edecek 17 yaşında­ki Pelé’yle ilk görüşen yaban­cı gazetecilerdendi. Milyon­lar, “47 ayın sultanı”nı onun ağzından dinlemiş; takımlara, futbolculara dair birçok ayrın­tıyı ondan öğrenmişti. Bilgiye ulaşmanın deveye hendek at­latmaktan zor olduğu günler­de, bu detaylar birer hazine ni­teliğindeydi.

    1986 Dünya Kupası önce­sinde şampiyona tarihini arşiv görüntüleri eşliğinde anlattığı program, benim ve birçok in­san için şüphesiz bir milattı. Kupaların kupası Dünya Ku­pası’nın sesiydi Halit Kıvanç. Tıpkı iki ulusun hafızasına ka­zınan iki meslektaşı gibi: Av­rupa futbolunda iki spiker var ki hâlâ bugün büyük bir coş­kuyla anlatılıyor. Mikrofonları başında ağızlarından dökülen­ler, popüler kültürün incileri olarak paylaşılıyor.

    1958’de Pelé’yle ilk görüşen gazetecilerden olan Halit Kıvanç, 1970 Meksika Dünya Kupası’nda yeniden onunla birlikte.

    Herbert Zimmermann

    1917’de Almanya’da doğan Herbert Zimmermann, 1954 Dünya Kupası finali sayesin­de ölümsüzleşmişti. 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımı­nı üzerinden atmaya çalışan ülkenin belki de tekrar aya­ğa kalktığı günü milyonlarca vatandaşına radyodan akta­ran şanslı insandı Zimmer­mann. Şanslıydı, zira Bern’de bir mucize yaşanacak ve 31 maçtır yenilmeyen Macaris­tan’ı sürpriz bir şekilde yene­ceklerdi. Harpte Doğu Cephe­si’nde savaşan Zimmermann, madalyalar kazanmış bir as­kerdi. 1942’de ağır yaralandık­tan sonra Berlin Radyosu’nda medyaya adım atmış, savaş­tan sonra da Alman Kuzey­batı Radyosu’nda (Nordwest­deutsche Rundfunk) çalışma­ya başlamıştı. Maçın favorisi Macaristan, fırtına gibi bir başlangıçtan sonra 8. dakikada 2-0 öndeydi. Ferenc Puskás ve Zoltán Czibor’un gollerinden sonra “korkulan oldu” diyen Zimmermann, hızını alamayıp kalecileri Toni Turek’in ce­hennemden çıktığını bile ima etmişti. Max Morlock fileleri bulduğunda Tanrı’ya şükreden Zimmermann’ın sesi, Helmut Rahn’ın beraberlik golünde tir tir titremişti. Dakikalar 84’ü gösteriyor, Almanya için za­man donuyordu. O anlatım bu­gün bile tüyleri ürpertiyor:

    “Bern’deki Wankdorf Sta­dumu’nda bitişe daha altı da­kika var. Yağmur durmuyorsa da kimse kılını bile kıpırdat­mıyor. Zor ama izleyiciler is­tifini bozmuyor. Nasıl yapsın­lar… Dünya Kupası 4 yılda bir oynanıyor ve böyle bir final bir daha ne zaman görülür? Al­manya şimdi sol kanatta Schä­fer ile geliyor. Schäfer, Mor­lock’a uzatıyor. Macaristan araya giriyor. Bozsik, yine Boz­sik… Macaristan’ın sağ kanat oyuncusu yine topla geliyor. Top onda… Bu sefer Schäfer’e kaybetti. Schäfer içeri ortalı­yor. Kafayla uzaklaştırılıyor. Bu mesafeden Rahn vurmalı. Rahn vuruyor. Goooooooool! Goooooool! Goooooool!”

    ‘Bern mucizesi’ ve mikrofonda Zimmermann

    1954 Dünya Kupası zaferi, Almanya’da “Bern Mucizesi” olarak anılıyor. Zaferden sonra oyuncular sarmaş dolaş (altta), Herbert Zimmermann ise mikrofon başında (solda).

    Kendinden geçmişti Alman spiker; skoru bile karıştırmış­tı. Bir ara Macarları galip ilan etmiş, sonradan özür dilemiş­ti. 87. dakikada Puskas’ın attı­ğı golde “ofsayt” diye bağırmış, kabininden attığı çığlıklarla hakemleri ikna etmeye çalış­mıştı. Son düdükle birlikte de­falarca “Bitti” diye bağırmış; “Almanya dünya şampiyonu” diye haykırmıştı.

    Milyonlarca Alman, Zim­mermann’ın çoğu zaman ken­disini kaybetmesiyle, hop otu­rup hop kalkmışlardı salonla­rında. Karşılaşmanın banttan tekrar anlatılması sırasında, hafiften rötuşlar yapılmasına da şaşmamalı. Spikerin kaleci Turek’i cehennemin dibinden göklere çıkarması da unutul­mazdı. Hatta kaleci için kul­landığı “Futbol Tanrısı” ibare­si yüzünden, Eski Alman Baş­bakanı Konrad Adenauer’in büyük destekçilerinden ban­kacı Robert Pferdmenges’in zoruyla özür dilemek zorun­da bile kalacaktı. Meslekten el çektirilmesi bile tartışılmışsa da “Bern’in sesi” en iyi bildiği işi yapmaya devam etmişti.

    Alman spiker, 1966 sonun­da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybettiğinde sadece 49’undaydı. O orijinal anla­tımın telif hakları bugün ye­ğenlerinde. Onlardan biri de “Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin önemli yüzlerinden eski mil­letvekili Hans-Christian Strö­bele…

    İngiltere’nin efsanelerinden Beş Dünya Kupası’nı İngiltere’ye anlatan efsane spiker Kenneth Wolstenholme.

    1987’de Almanya’da müzik listelerinde 2. sıraya yükselen Okay grubunun “Okay” ve Al­man hiphop grubu Die Fantas­tischen Vier’ın “Das Spiel ist aus” şarkısında onun unutul­maz kelimelerine rastlamak mümkün.

    İsmi, spor gazetecileri­ne verilen ödüllerde yaşatılan Zimmermann, 1958, 1962 ve 1966’da da Dünya Kupası’nın Alman sesiydi. En son rad­yodan naklen anlatımı 1966 Dünya Kupası finaliydi. An­cak o gün İngiltere, Federal Almanya’yı devirecek; hâliyle Zimmermann değil de Ada’ya maçı aktaran İngiliz meslekta­şı ölümsüzleşecekti…

    Kenneth Wolstenholme

    1920’de İngiltere’de doğan Kenneth Wolstenholme, ga­zeteciliğe Manchester’da baş­lamıştı. Zimmermann gibi o da 2. Dünya Savaşı’na katıl­mış, Almanlara karşı çarpış­mıştı. Harbin ardından önce radyoda başlıyor, ardından te­levizyona transfer oluyordu. BBC’nin aranan yüzüydü, İn­giliz futbolu ondan sorulurdu. İlk 1951’de Federasyon Kupası finalini anlatan spiker, 1953- 71 arası tüm finalleri Birleşik Krallık’a aktarmıştı. Beş Dün­ya Kupası’nın İngiliz sesiydi.

    BBC’nin alamet-i farikala­rından, 1964’ten bu yana de­vam eden futbolun en uzun süreli programı Match of the Day’in ilk yorumcusu da oy­du. Günümüzde İngilizlerin unutulmaz golcüsü Gary Li­neker’le özdeşleşen program­da 1967’ye kadar sahne alan Wolstenholme, BBC ekranla­rına Ajax’ın Panathinaikos’u devirdiği 1971 Şampiyon Ku­lüpler Kupası finaliyle veda etmişti.

    1966 Dünya Kupası finalinin tartışmalı gol kararını veren Azeri hakem Tevfik Behramov.

    1966 Dünya Kupası finali, iki ismi ölümsüzleştirmişti. Uzatmalarda Geoff Hurst’ün üst direğe vurup çizgiyle raks eden şutuna “gol” diyen yan hakem Tevfik Behramov, İn­giltere’de kahraman olmuş­tu. İngiliz gazetelerinin “Rus” dediği Behramov, aslında Aze­riydi. Azerbaycan’ın ulusal stadyumu bugün onun ismini taşıyor. Heykeli dikilen ve adı bir stada verilen ilk hakem de olan Behramov 1993’te ölmüş­tü. Maç 3-2 bitecek derken, uzatmaların sonunda Wols­tenholme’ün söylediği bir söz televizyonda program adı ola­cak, şarkılarda bile karşımı­za çıkacaktı. Hakem Gottf­ried Dienst’in maçı bitirdiğini zannedip sahaya doluşanla­ra istinaden söylediği “Some people are on the pitch. They think it’s all over” (Bazıla­rı sahaya girdi. Maçın bitti­ğini düşünüyorlar) cümlesi tam kulaklarda çınlıyordu ki Hurst’ün bütün gücüyle vur­duğu top doksana gidince, “It is now!” (Şimdi bitti) demiş ve popüler kültür ikonu olmuştu. New Order’ın “World in Mo­tion” şarkısından Beatles’ın “Glass Onion” şarkısının 1996 tarihli mix’ine onun kültleşen cümlesi kulaklarımıza çarpı­yor; bilgisayar oyunlarında bi­le karşımıza çıktıktan sonra 2002’de ölen İngiltere’nin Ha­lit Kıvanç’ı Ada’da asla unu­tulmuyor.

    Victor Hugo Morales

    1947’de doğan Uruguaylı Vi­ctor Hugo Morales, İspanyol­ca konuşan dünyanın en iyi spikeri kabul ediliyor. Sadece futbola ilgi duymayan, en son 2016’da siyasi baskılarla radyo programı yayından kaldırıldı­ğında, yüzlerce muhalifin onun için Buenos Aires’te gösteri yaptığı haberiyle de manşet­leri süsleyen gazeteci henüz 19’unda bu mesleğe başlamış; 23’ünde Uruguay’ın en büyük radyolarından Radio Oriental’e spor müdürü olarak transfer olmuştu. Ülkesinin belki de en popüler sesi olmasına rağmen tutuklanması, bardağı taşıran son damlaydı. 1981’de Uru­guay’daki askerî diktatörlük­ten Arjantin’e kaçmıştı. Orada da kısa sürede efsaneleşecek; Diego Armando Maradona’nın önderliğinde Tangocular 1986 Dünya Kupası’nı kaldırırken, onun sesi de sadece İspanyol­ca konuşulan topraklarda değil tüm dünyada hafızalara kazı­nacaktı. Tangoyla elektronik müziği harika bir şekilde har­manlayan Gotan Project’in “La Gloria” adlı parçasında da sesi­ni duyduğumuz spikerin efsa­nevi gol nidası yerine “Gotan” diye bağırması unutulmazdı.

    Birinin sesi, diğerinin golü Uruguaylı spiker Victor Hugo Morales, Maradona ile birlikte… Morales dünya çapındaki ününü Maradona’nın 1986’da attığı meşhur Dünya Kupası golüne borçlu.

    22 Haziran 1986’da oy­nanan çeyrek finalde ölüm­süz solak İngiltere karşısında “Tanrı’nın Eli” lakabını alır­ken, maestronun attığı ikinci gol de tarihe geçmişti. Orta sa­hanın gerisinden aldığı topla rakip savunmacıları inci gibi ipe dizen Maradona’nın golü­nü anlatırken kendini kaybe­den Morales, Tanrı’ya şükredi­yor, “ağlamak istiyorum” diye haykırıyordu. Kendisini biraz toparladıktan sonra “hangi gezegenden geldin bu kadar İngiliz’i yolda bırakmak için” diye konuştuğu biricik yıldız için kullandığı “barrilete cós­mico” ifadesini İspanyollar bile anlamıyordu. Onlar “fıçı” dedi zannededursun, Arjan­tin dilinde “barrilete” uçurtma demekti. Morales’in yaptığı da, Maradona henüz 16 yaşın­dayken hakkında yazılan ilk büyük haberin başlığına gön­dermeydi. O manşetin de bir tangodan geliyor olmasına şa­şırmamalı, orası Arjantin’di!

    Hurst’ün 1966 Dünya Kupası finalinde skoru 4-2’ye getiren şutu…
  • ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    Horlanan, aşağı görülen, kendisinden usanılan; öte yandan gerçekten ihtiyaç sahibi olduğu bilindiğinde vicdani bir itkiyle el uzatılan toplumsal sınıf. Osmanlı döneminde kethüdaları, şeyhleri ve beslendikleri bir vakıfları dahi olmuş. Kimi zaman menedilmişler, kimi zaman kollanmışlar. Yüzlerce yıl sokaklarda aynı narayı vurmuşlar: Allah rızası için…

     Türkçedeki iki atasözü, di­lenciliğin kültürdeki al­gılanışını iyi açıklar:

    “Dilenci bir (tek) olsa şeker­le besleyeyim” ve “Dilencinin torbası dolmaz”. Çokluk, suisti­mal ve sınırsız istekler. Bunal­tan bir yalvarış hâli.

    Ortaçağ İslâm dünyasında dilencilere “benû sâsân” denirdi ki, dilenci, dolandırıcı ve şarla­tan anlamlarının hepsini birden karşılıyordu. Peygamber, yeni Müslüman olacaklardan dilen­cilik yapmayacaklarına dair söz alıyor, en iyi kazancın alın te­riyle elde edildiğini vurguluyor­du (Müslim, Zekât, 108). Kuran, dilenciliği insan haysiyetiyle ya­kıştırmıyordu; Allah nasılsa her kula rızkını yazmıştı ve başka kullara el açmak yakışıksız bir işti. Ancak burada onurlu bir fa­kirlik övülmüş, Müslüman zen­ginlerin mallarında ihtiyaç sa­hibi dilencilerin belirli bir hakkı olduğu saptanmış (ez-Zâriyât, 19) ve “isteyeni azarlama” denil­miştir (ed-Duhâ 10). Bu sebep­ledir ki Osmanlı Türkçesinde “Sâile (isteyene) sual olunmaz” diye bir tabir de türemiştir.

    2
    Dilenciler esnafı
    3. Murat’ın oğlu için tertip ettirdiği 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde sakatlar ve dilenciler. Dilenciler bu tarihlerde başlarında denetleyicileri olan bir kuruma sahipti ve devlet Şehzadebaşı’nda onlara bir vakıf tayin etmişti. İmparatorluğun tüm görkeminin ve esnaf ustalıklarının sergilendiği bu Surnâme’de dilenciler de ansızın belirip zıtlık oluşturarak önceki ve sonraki sahnelerin görkemini arttıran bir unsur gibi kullanılmış (İntizâmî, Surnâme-yi Hümayun, res. Osman, TSMK H. 1344).

    Kimi Sûfî gruplar ise dilen­meyi nefsi terbiye etmek ve kib­ri kırmak için uygulamış, tale­belere de bir ödev kılmışlardı. Farsça kökenli “derviş” kelimesi dilenci sözcüğüyle eşanlamlıdır. Tekke mensubu kimi dervişler, ellerindeki Hindistan cevizi ve­ya abanozdan mamul, omuzla­rına astıkları keşkül-i fukara ile dilenirler, bunlara para veya hu­bubat koyarlardı.

     Temelde dilenci olmayan ama işi oraya vardıran grup­lar da türemişti. Kutsal aylarda “cerre çıkan” medrese talebesi köylerde ders veriyor, karşılı­ğında halktan para istiyorlardı. Bu talepler kimi zaman bunaltı­cı ısrarlara dönüşüyordu. Mis­kinler ise “hiç veya yeteri kadarmalı olmayan kimse, zelil, zayıf” diye tanımlanıyor ve bunlara ayrıcalıklı davranılıyordu; ihti­yaç içinde oldukları her hâlle­rinden belliydi. Osmanlı Türk­çesinde “Eri sözünden, esbabı yüzünden, dilenciyi gözünden, tavşanı izinden, avradı kızından, kızı bezinden belle” diye bir de­yiş de türemiştir. Yine Kuran’da da miskinlerin gözetilmeleri bu­yuruluyordu (Bakara, 83). Sel­çukluların cüzzam hastalarını tecrit ettikleri yerlere “miskin­ler tekkesi” adı verilmişti.

    Daha çok Yeniçeriliğin or­tadan kaldırılmasından sonra görülen “goygoycular” taifesi ise başka bir âlemdi. Anadolu’dan gelme ve çeşitli engelleri olan “goygoycular” Muharrem ayı­nın başlamasıyla birlikte ken­dilerine vakfedilen Şehzâdeba­şı Tabhâne’deki yuvalarından İstanbul sokaklarına dağılıyor, Kerbela hadisesinin yasını tutu­yor, “hey kaygulu canım (goygoy canım)” diyerek İstanbul sokak­larını inletiyordu. Okudukla­rı gazellere karşılık hububat ve hediyeler topluyor, bunları hey­belerine güzelce diziyor, sonra da aşure yapıp halka dağıtıyor­lardı. Galiba en gönlü bol dilen­ci takımıydılar.

    1
    Dilenci tek olsa…
    Muhtemelen Venedik balyosu veya buraya bağlı bir çalışan tarafından 17. yüzyılda, serbest Türk nakkaşlarına ısmarlanan bir minyatür albümü, İmparatorluk simalarını tek bir albümde özetlemeye çalışmaktaydı. Albüm, satın alma yoluyla Alman şarkiyatçı Franz Taeschner’in eline geçti ve 1925’te Alt-stambuler hof-und volksleben (Eski İstanbul Saray ve Halk Yaşamı) adıyla çoğu siyah-beyaz olarak yayımlandı. Eserin orijinali ne yazık ki 2. Dünya Savaşı sırasında kayboldu ve çoğu resmin gerçek rengini bilmiyoruz. Eserde, Osmanlı toplumuna dair büyük merak taşıyan sipariş sahipleri için 1 sayfa da bir dilencinin bir beyefendiye el açtığı sahneye ayrılmıştır. Burada sosyal konumu kadar büyük çizilen bey, tüm soğukkanlılığı ve merhametiyle dilenciye bakıyor ve iki elini de asasına dayadığına göre pek de pamuk elleri cebe atacak gibi değil. Belki İstanbul halkının bakışını özetleyecek biçimde “dilenci tek olsa şekerle besleyeyim be kuzum” diyor (İstanbul Saray ve Halk Yaşamı, çarşı ressamları, 1648- 87, haz. F. Taeschner, Alt-stambuler hof-und volksleben ein türkisches miniaturenalbum aus dem 17. Jahrhundert, c. I, Hannover 1925, res. no. 20. Renklendiren: Enes Söl).

    Devlet arşivlerinde bulunan 28 Mayıs 1568 tarihli bir belge­de Gülsuyucu oğlu gibi “haşe­re dilenci grupları”nın cena­ze sahiplerini taciz ettikleri ve bunların engellenmesi buyuru­luyordu. Kadılara bağlı subaşı­lar “dilenci başbuğu” oluyor ve dilenmeye uygun olanlarla ol­mayanları ayıklıyordu. 1574’te Divan-ı Hümayun, payitahta yönelen dilenci akınını, Arap fa­kirlerinin ve dervişlerin hücu­munu önlenmeye çalıştı; çünkü bu sıralar şehirde nüfus yoğun­luğu ve beslenme sıkıntısı vardı. 4 Temmuz 1736 tarihli bir def­ter, Üsküdar, Galata, Suriçi ve Boğaziçi’ndeki dilencilerin sıkı bir kaydını içeriyordu. 20 Eylül 1789 tarihli evrak ise, yaralı di­lencilerin meskenlere yollan­masını, kazanca gücü yetenlerin dilencilikten menedilmesini uy­gun görmüştü.

    Avusturya elçisi sıfatıyla 1554 ve 1556’da İstanbul’a ge­len Busbecq, dilencilerin İstan­bul’da kutsal haklara sahip ol­duklarını ve kimisinin kölele­re malik olduğunu yazar! Onun kaydına göre, insanları yağ kan­dili, limon veya nar satın almaya zorlayan Arap dilenciler vardır. Busbecq, Türklerin sokak kö­peklerini mahallenin malı sayıp ilgiyle beslediğini, dilencilere ise “Allah onlara akıl (kazanma imkânı) verdiği için” o kadar da acımadıklarını yazar.

    Evliya Çelebi 17. yüzyılda dilenci esnafının iyice kurum­sallaştığını haber verir. 7.000 neferlik bu sınıf sancak açarak gezer; sadaka ile ilgili ayetleri okuyarak inananların gönülle­rini celbetmeyi dener; bilhassa gazadan ganimetle dönen ga­zileri sıkıştırıp “Şey’ullah” (Al­lah rızası için) sözü eşliğinde el açardı.

  • Nâzım hapisten çıkamasın diye uğraşanlar da vardı!

    Nâzım hapisten çıkamasın diye uğraşanlar da vardı!

    Nâzım Hikmet 1950 başlarında Bursa Cezaevi’ndedir. 1938’den beri, 12 yıldır hapistir; toplamda 28 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır. 8 Nisan 1950’de, serbest bırakılması için açlık grevine başlar. Dünyada ve Türkiye’de birçok yazar, biliminsanı ve sanatçı da şairin hapisten çıkması için uğraşır, imza toplar.

    Nâzım Hikmet 30 Mart 1950’de Bursa Cezae­vi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar. 29 Ağus­tos 1938’deki Donanma Dava­sı’nda 28 yıl 4 ay hapis cezası­na çarptırılan Nâzım Hikmet, 12 yılı aşkın süredir devam eden haksız mahkumiyetinin artık son bulması için 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlamıştır:

    11 Mayıs 1950 Nâzım Hikmet için Karaköy İskelesinde imza toplayan Celile Hanım

    “Başka türlü hareket etmek kabil olmadığı için bu kararı verdim. Sizden yalnız bir şeye kayıtsız-şartsız inanmanızı isti­yorum: bu kararım, herhangi bir yeis, bir yılgınlık, bir korkaklık, bir sabırsızlık neticesi değildir. Sabırlı, şuurlu, ümitliyim. Fa­kat hakkın ve hakikatin ortaya çıkması için meydana hayatımı atmaktan başka imkânım kal­madığına kaniim. Bundan dolayı bu son imkânımı şuurla, ümitle kullanıyorum. Hakkın ve haki­katin tecellisi uğrunda ölürsem de bu sizin babanıza lâyık bir ölüm olacaktır. Hepinizi hasretle kucaklarım. Babanız: Pirayenin, Mehmedin, İzgenin, Suzanın sabırlı, şuurlu, cesur ve ümitli babası”.

    Paris’te şair Tristan Tzara öncülüğünde “Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Yapıtlarını Yayma Komitesi” kurulur. Albert Ca­mus, Pablo Picasso, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Ara­gon ve Yves Montand platfor­ma destek verir. Türkiye’de de aydınlar, açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet’in affedilmesi için Cumhurbaşkanı İsmet İnö­nü’ye ulaştırılmak üzere ssss­simza toplarlar.

    Bu girişim aynı zamanda cumhuriyetin ilk “aydınlar dilek­çesi”, aydınların toplu olarak im­za attığı ilk örgütlü manifesto­dur. Şimdiye dek belgesiyle tam listesine ulaşılamayan bu imza­cılar listesi, Nâzım Hikmet’in tam aleyhindeki bir yazarın, Ni­hal Atsız’ın imzasını taşıyan bir belgeyle günyüzüne çıkıyor.

    1943’te yayımladığı En Sin­si Tehlike kitabında, “Komünist Donkişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa” baş­lığıyla Nâzım Hikmet’e okları­nı yönelterek, dönemin Turan­cılarıyla ortak tavrını belli eden Atsız, “Liste” başlıklı 4 sayfalık daktilo metnin başlığını da kita­bına göndermeyle atıyor: “Mos­kof Ajanı Komünist Nâzım Hik­met´in Affedilmesini İsteyenler”.

    Atsız’ın daktilosundan çıkan listede 166 aydının ismi meslek­lere göre sıralanıyor. Atsız, “Ül­küdaş! İçinde yaşadığımız devir ve çevredeki herkes ve her şey sana unutmak yolunu açacak, unutmak telkini yapacaktır. Bil ki unuttuğun gün mahvolduğun, milletçe mahvolduğumuz gün­dür” diye başlıyor.

    Orhan Veli’den Halide Edip Adıvar’a Oktay Rifat’tan Ahmed Hamdi Tanpınar’a, Neyzen Tev­fik’ten Behice Boran’a 166 aydı­nın sıralandığı 4 sayfalık daktilo metin, Atsız’ın “Tanrı Türk’ü Korusun” hitamıyla son buluyor.

    İLK YAYIN: NİHAL ATSIZ’IN DAKTİLOSUNDAN!

    Şairin serbest kalması için imza veren aydınların listesi

    Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler Listesi 2 (Özgün Uçar Koleksiyonu)
    Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler Listesi 4 (Özgün Uçar Koleksiyonu)
    Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler Listesi 1 (Özgün Uçar Koleksiyonu)
    Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler Listesi 3 (Özgün Uçar Koleksiyonu)

    KRONOLOJİ

    NÂZIM’IN AÇLIK GREVİ

    Hastaydı ama direndi

    30 Mart 1950 Nâzım Hikmet_in 30 Mart 1950 tarihinde Piraye_ye gönderdiği, açlık grevi kararı aldığını açıkladığı mektup (Piraye Hanım Koleksiyonu)
    8 Nisan 1950 Son Posta Gazetesi
    11 Nisan 1950 Son Posta Gazetesi
    9 Nisan 1950 Son Posta Gazetesi

    30 Mart 1950

    Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar.

    8 Nisan 1950

    Bursa Cezaevi’nde açlık grevine başlar.

    9 Nisan 1950

    Şair açlık grevine başlamasının ertesi günü Bursa’dan İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne nakledilir. 48 saatlik açlık grevinin ardından Nâzım Hikmet’in avukatı Mehmet Ali Sebük affı için olumlu gelişmeler olacağı ricası üzerine şairi ikna ederek açlık grevini sonlandırır.

    11 Nisan 1950

    Nâzım Hikmet, jandarma nezaretinde Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülerek muayene edilir. Muayene sonucunda kalbinden ve karaciğerinden rahatsız olduğu kesinleşir.

    9 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi
    11 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi 2
    10 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi
    11 Mayıs 1950 Nâzım Hikmet için Karaköy İskelesinde imza toplayan Celile Hanım

    15 Nisan 1950

    Millî Türk Talebe Birliği, Nâzım Hikmet’e af kampanyası yürütenlere ve imza toplayanlara karşı açıklama yapar.

    2 Mayıs 1950

    Nâzım Hikmet, mahkumiyetine ilişkin olumlu bir gelişme olmadığı gerekçesiyle Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde tekrar açlık grevine başlar.

    7 Mayıs 1950

    Açlık grevinin 5. gününde “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini yazar.

    9 Mayıs 1950

    Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılır. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım da açlık grevine başlar; Karaköy İskelesi’nde oğlu için imza toplarken gözaltına alınır; gece savcılık sorgusunun ardından serbest bırakılır.

    11 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi
    18 Mayıs 1950 Nâzım Hikmet_i Kurtarmak İçin Nazım Hikmet Gazetesinin 3. Sayısı
    13 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi

    11 Mayıs 1950

    Garip şiirinin üç genç temsilcisi Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat,
    Nâzım Hikmet için Ankara’dan İstanbul’a gelerek 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurur.

    11 Mayıs 1950

    Nâzım Hikmet tekrar Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülür. Yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürür.

    11 Mayıs 1950

    İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarmaya başlar. Dernek üyesi 19 kişi, “Nâzım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bir bildiri dağıtırken gözaltına ve sorguya alınır.

    13 Mayıs 1950

    Açlık grevinin 11. gününde 8 kilo veren ve Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılan Nâzım Hikmet’e serum bağlanır.

    14 Mayıs 1950

    Demokrat Parti genel seçimleri kazanır.

    18 Mayıs 1950 Nâzım Hikmet’e 9 şair, yazar ve ressamdan çağrı mektubu (Nâzım Hikmet Vakfı Arşivi)
    28 Mayıs 1950 Son Posta Gazetesi

    15 Mayıs 1950

    İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin Nâzım Hikmet’in açlık grevine destek için Laleli Çiçek Palas’ta düzenlediği toplantı, Millî Türk Talebe Birliği üyesi gençler tarafından basılır.

    18 Mayıs 1950

    9 şair, yazar ve ressam, Nâzım Hikmet’e bir çağrı mektubu gönderir ve “14 Mayıs seçimlerinin galibi Demokrat Parti kabine kuruncaya kadar açlık grevine ara verin” ricasında bulunur.

    19 Mayıs 1950

    Nâzım Hikmet 2 Mayıs’ta tekrar başladığı ikinci açlık grevine 17 gün sonra ara verdiğini avukatına bildirir.

    14 Temmuz 1950

    Nâzım Hikmet’in serbest kalmaması için uğraşan gazeteler ve “milliyetçi” öğrenci dernekleri karşı kampanya başlatır. Millî Türk Talebe Birliği Başkanı Suphi Baykam, Nâzım Hikmet’in af dışı bırakılmasını isteyen bir dilekçeyi hükümete sunar. Nâzım Hikmet’in üçte birini yattığı toplam 28 yıl 4 aylık ağır hapis cezası hükmü, Demokrat Parti hükümetinin düzenlediği af yasası kapsamı dışında bırakılır; ancak “üçte iki oranında indirilecek cezalar” kapsamına alınır ve Nâzım Hikmet serbest bırakılır.

  • Ağlayın

    Dünyada her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesinde. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü yemeksiz bitiriyor. Pandemi ve savaş, market raflarındaki fiyatları yükseltince gıda krizi bir anda gündemin üst maddelerine taşındı. Ancak bir yanda iklim krizi, bir yanda üretim ve paylaşım sistemlerinin adaletsizliğiyle bugünlerin yaklaşmakta olduğunu söyleyenlere uzun yıllar kulak tıkanmıştı. Sömürgecilik yıllarından bugüne, sorunun köklerinden çözüm önerilerine gıda krizi.

    Dünya yılı 2022. Geze­genimizin seyir def­teri: Nehirlerin ku­ruduğu, somon balıklarının yumurtlamak için doğdukla­rı yere dönemedikleri, nük­leer santrallerin soğutma su­yu olmadığı için durayazdığı, kömür mavnalarının elektrik santrallerine yakıt ulaştırama­dığı, Avrupa’yı kasıp kavuran kuraklıktan kuruyan nehirle­rin kenarlarında çok eskiden kalma Açlık Taşları’nın ortaya çıktığı yıl. Taşlar diyorlardı ki “Eğer beni okuyabiliyorsanız, Ağlayın!” Zira susuzluk de­mek, kıtlık demekti. Tuzukuru kimilerine göre dedelerden to­runlara yapılan bu uyarıların artık gereği kalmamıştı. “Aç­lık da neymiş ki? O eskidendi. Ürettiğimiz ile yetinmek zo­runda değiliz artık. Sende bu yıl kuraklık varsa, ürünü bol olan ülkeden parasıyla satın alırsın olur biter. Hem böy­le kurak seneler müthiş şarap yapar. İçelim güzelleşelim o halde.” Ama bu sefer öyle ol­mayacak korkarım…

    Raflardaki fiyatlara bakıp bakıp “İyiydik. Şimdi ne oldu ya hu?” diye şaşkınlık içinde kalakalmış milyonlarca insan var dünyada. Çok az kişi duru­mun ciddiyetini kavramış du­rumda. Yegane yuvamız olan mavi gezegenimizin suları­nın, toprağının, denizlerinin bizleri artık besleyemediği bir noktaya dayandık. Şu anda 8 milyarız. Her birimizin günlük bir buçuk kilo yiyecek ihtiya­cı var doyarak, iyi beslenmek için. Mevcut gıda üretim siste­mini adil olanıyla değiştirme­yi başarabilsek dünyamızın 11 milyarı bile besleyebileceği id­dia ediliyor. Anahtar sözcükler, sistem ve değişim. Biri çok güçlü, diğeri ise şimdilik çok zor görünüyor.

    Dünyadaki her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesin­de. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü ye­meksiz bitiriyor. Her dört ai­leden biri aç… Sorun nerede peki? Dünyada giderek artan açlıktan sorumlu olanlar kim­ler? Olay şu fıkrayı düşündür­tüyor: Çok şişman bir adamla çok sıska biri yan yana gelir. Şişman, zayıf olana “Seni gö­ren de dünya açlıktan kırılı­yor sanacak” der. Zayıf olan da “Seni gören de nedenini şıp diye anlar!” diye cevabını ya­pıştırır. Eski bir fıkra. Çocuk­ken hiç komik gelmemişti ama hatırımda yer etmiş. Bugün ise çok anlamlı geliyor.

    Bugün hâlâ geçerli olan gıda, sermaye yapılanması, enerji kullanımı, çevre ve tek­noloji bağlantılarının kurgu­su geçen yüzyılın başlarına dayanıyor. Tarihin büyük bir bölümü boyunca sıradan halk, yakın çevresinde ne yetişi­yorsa, ne avlayabiliyorsa onu yiyerek, yinelenen büyük kıt­lık dönemlerini ise kayıplarla aşarak hayatta kaldı; 20. yüz­yılın başına kadar geldi. Var­sıl sınıflar için çok uzaklarda üretilip denizaşırı ticaret ile pazara sunulan baharat, şeker gibi değerli ürünler bulunu­yordu. Hatta bunların tedariği, paylaşımı ve pazarlanmasın­dan ibaret olan dünya ticare­tinde üstünlük kurma isteği politik çekişmelerin temelin­de yatan nedenlerin başında geliyordu.

    Bugünün ve olasılıkla ya­rının yanlış sistemini yaratıp, dünyanın büyük bölümünü kıtlığa ve yoksulluğa mahkum eden sistemin tohumları ye­ni kıtaların keşfi ile kurulan kolonilerden, plantasyonlar­dan gelen egzotik ürünlerin Avrupa’ya akması ile atıldı. Bu tarihten itibaren insanların kurguladığı ya da kendini ister istemez içinde bulduğu belir­li gıda sistemlerini dönemlere göre incelemeye çalışalım.

    Koloniden al anavatana sat

    Yeni kıtaların keşfi ile 1500- 1750 arası dönemde “ticarete dayalı merkantil bir gıda sis­temi” oluşmuştu. Tahıl, süt ve et yine yakın çevreden sağla­nırken yeni ve egzotik ürün­ler kolonilerden anavatanla­rına yolculuk etmekteydi. Ko­ruyucu vergilerle kolonilerin öncelikli olarak anavatanları ile ticaret yapmaları sağlanı­yordu. 19. yüzyıla gelindiğinde elindeki toprak ne üretiyorsa emip alan bu sömürgeci sis­tem yerini yeni kıtalara yerle­şip tarım ve hayvancılık yapan insanların Avrupa pazarına pahalı, egzotik ürünlerin yanı­sıra buğday ve et ürünleri gibi temel gıda maddelerini de sağ­lamaya başladıkları döneme bıraktı. Karşılığında ise Avru­pa’nın ürettiği malları, maki­neleri satın alıyorlardı.

    Açlık taşları ve boş market rafları

    Avrupa’da yaşanan sert kuraklık, Elbe Nehri’nin su seviyesini düşürerek, geçmişi 1600’lü yıllara dayanan “Açlık Taşları”nı bir kez daha günyüzüne çıkardı. Kuraklığa karşı insanları uyarmayı amaçlayan Almanca yazıtta “Beni görüyorsan, ağla” yazıyor (solda). Aynı dönemde Rusya’nın Ukrayna saldırısı ile Ortadoğu ve Afrika’da açlık derinleşirken Avrupa’da market rafları boşalıyordu.

    1. Dünya Savaşı, 1930’da dünya borsalarının çökmesi ile yaşanan “Büyük Buhran” ve çok geçmeden her şeyi alt üst eden 2. Dünya Savaşı’nın son­rasında dünya, üretim odak­lı bir gıda sistemine yönel­di. Avrupa ve Amerika kendi üretimlerini korumaya aldılar ve sahneye gıda endüstrisinin dev kuruluşları çıktı.

    Büyük Buhran, savaş ertesi kurulan Birleşmiş Milletler ve ona bağlı Gıda ve Tarım Örgü­tü (FAO) bütün dünyanın bir gıda krizine hazırlıklı olması gerektiğine; açlık çekilmeyen bir dünya hayalinin hızlıca ha­yata geçirilmesine ihtiyaç du­yulduğuna dikkati çekiyordu. Adaletsiz paylaşım, açlık ve kıtlıklar politik açıdan dünya­nın elbirliği ile önlem alması gereken sorunlar olarak ortaya konulmuştu.

    1951’de Rockefeller Mer­kezi’nin yayımladığı bir rapor, Dünya Gıda Sorunu’nun jeo­politik güvenliğin bir boyu­tu olduğunu, nüfus fazlasının doğurduğu açlık sorununun ülkelerde yaşanan siyasal is­tikrarsızlığın başlıca sebebi olduğunu ortaya koydu. “Ye­şil Devrim” adı verilen prog­ram ile yüksek verimliliğe sa­hip ürün çeşitleri, suni gübre ve tarım ilaçları ile dünya­nın gelişmekte olan kısmına yardım yapılmaya başlandı. Yeşil Devrim’lerin ne Hin­distan’da ne de Afrika’da işe yaradığı herkesin malumu. Öyle ki Afrika’da açlığa karşı yeşil devrim paketine milyar­larca dolar yediren Rockefel­ler Vakfı ile Melinda ve Bill Gates Vakfı’nın ortak projesi AGRA, hükümetlerin olağa­nüstü desteğine rağmen 20 yıl sonra isminden “yeşil devrim” ibaresini, kuruluş amaçların­dan da 30 milyon çiftçi ailesi­ne yardım maddesini sessizce sildi. Taşıma su ile değirmen dönmüyor.

    Bu üretim odaklı düzen 1970’lerde bugün anladığımız anlamda bir “küresel gıda krizi”nin baş göstermesiyle son buldu. Bu kriz içiçe geç­miş etkenlerin sonucuydu: El Niño’nun yarattığı garip ik­lim koşulları, üstüne petrol krizi ve dünyanın önde gelen devletleri arasındaki ticari ve finansal işlemlerde uyulma­sı gereken kuralları belirle­yen Bretton Woods Antlaşma­sı’nın sonunun gelmiş olması ilk gıda krizini körüklemişti.

    John Raphael Smith’in “Köle Ticareti” tablosu, 1762-1812 (üstte). Bugün kakao ürettiği hâlde kakaonun tadını bilmeyen onbinlerce tarım işçisine karşılık Maya döneminde kazanla kafasına dikenler (altta).

    Neoliberal bir gıda düzeni

    1970’lerden 80’lere kadar dün­yanın bu belirsizliklerle bo­ğuştuğu yılların deneyimi ile bu sefer neoliberal bir gıda düzeni kurgulandı. Bu dönem­de çokuluslu şirketler ve ku­rumlar güçlenirken, ülkelerin ulusal ve kültürel mutfakları­nın yerini şeker ve yağ açısın­dan zengin, besleyiciliği düşük endüstriyel gıdalardan oluşan yeni bir küresel beslenme tipi aldı. 1975’den bu yana obezi­te oranının üçe katlanması bir tesadüf değil. Bugün dünyada bir milyardan fazla kişi obez. Yazıyı hazırladığım gün dünya nüfusu 8 milyar oldu. Sekizde birimiz obez ve her iki kişiden biri kilolu. Obezite salt geliş­miş ülkelerde değil, şeker ve yağ içeriği ile lezzetli ama bes­leyiciliği düşük olan, ucuz iş­lenmiş gıdalar neticesinde ge­lişmemiş ülkelerde de önem­li bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

    Yine biraz geriye dönelim. 1800’lerin ikinci yarısı, bu­günlerin tohumlarının atıldığı ilginç bir dönemdi. Bu dönem­de dünya yiyecek üretimi Av­rupa’nın, öncelikli olarak da İngiltere’nin ihtiyaçları çevre­sinde dönüyordu. Bu dönemde İngiltere önceleri gıda ürün­lerinin gümrük vergilerinde saldırgan bir serbestleştirme politikası benimsemiş, Avrupa da arkasından aynı yolu izle­mişti. Ama ekonomi rüzgarla­rı değişince 1870’lerde tekrar korumacı politikalara dönül­müştü. Bu Britanya’yı 1800’le­rin ikinci yarısında en önemli pazar hâline getirdi. 1860’lar­da mesela Afrika, Asya ve La­tin Amerika’nın ihracatının yarısı İngiltere’ye yapılmak­taydı. Bu gıda düzeni diğer üretici ülkeler aleyhine spekü­lasyona çok açıktı. Örneğin Li­verpool mısır borsası 1883’te vadeli tüm işlemler ile ilgili denetimi elinde tutuyordu.

    Bu sistem aynı zamanda endüstrileşmekte ve zengin­leşmekte olan; iyi beslendiği için nüfus patlaması yaşayan Avrupa’yı doyurma görevini tüm dünyanın sırtına yıkıyor­du. Avrupa geceleri hiç olma­dığı kadar tok yatarken Hin­distan, Çin, Kore, Brezilya, Rusya, Etiyopya ve Sudan’da kıtlık nedeniyle 50 milyon in­san ölüyordu. Yaşanan bu kıt­lıkların nedeni artık dünyanın önceden yaşadığı kıtlıklardan farklıydı ve öyle de kalacaktı. Önceden kuraklık veya bek­lenmedik doğa olayları veya savaş nedeniyle yerel üretimin yetmediği durumlarda kıtlık yaşanırken artık iklim, politi­ka ve ekonomi üçlüsünün kü­resel etkisiyle tüm dünya açlık çekebiliyordu.

    Ekofeminist Vandana Shi­va, “Kendi ürettiğini neden yiyemiyor da aç kalıyor bu in­sanlar?” diye soruyor. Geçmi­şe bakalım yine: 1841’de İngil­tere yediği buğdayın %80’ini kendi üretirken 1900’lerde bu oran %25’e düşmüştü. De­miryolları ve buharlı gemiler ile Montana ya da Kanada’da yetiştirilen buğdayı ithal et­mek çok daha ucuza geliyor­du. Telgraf da fiyat bilgileri­ni oradan oraya hızlıca iletir olunca ilk küresel anlamda entegre pazar ortamı doğmuş oldu. Herkes kazançlı çıktı mı bu düzenden? Ne gezer… Ulus­lararası tahıl ticareti birkaç büyük firmanın yönlendirdiği büyük sermayenin eline geçti.

    Rio de Janeiro’da kahve hasadı sırasında köleler, 1882 civarı (üstte). “Büyük Buhran” başladığında üç hafta içinde 16 milyondan fazla Amerikalı işsizlik yardımı başvurusunda bulundu. İşsizlere bedava kahve, çorba ve çörek dağıtan restoranların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu (altta).

    Gıda krizinin tohumları

    Ve 1908’de Fritz Haber su­ni gübreyi buldu. Sağlanacak verimlilik artışıyla Alman­ya’nın gıda bağımsızlığını sağ­layabileceğini, dışa bağımlılı­ğın biteceğini düşünüyordu. İki savaş arası dönem Avrupa ulusları gıda anlamında kendi­lerine yeterli olabilme çabası­na girdiler, zira savaş dönemi yaşanan kıtlık hafızalarda ta­zeydi. Buğday üretimi bugün olduğu gibi her zaman koşulla­ra bağlı oynaklık gösteren bir ürün olduğundan kendi tarım­sal üretiminin verimini artır­mak önem taşımaktaydı.

    Bir diğer ilginç değişim de ulusların et tüketimi üzerinden izlenebilir. Modern batı bes­lenme tarihinde artan et tüke­timi bugün bize sorun yaşatan birçok durumun temelinde yer alıyor. Örneğin Almanya’nın 1820’de 20 kilo olan kişi başı et tüketimi 1900’lerde 50 kiloya yükselmiş. Ta mağara devrin­den kalma algılarımız et tüke­timini sembolik olarak eril ve beyaz ırkın gücü ile ilişkilendi­rir. Gelgelelim bu muktedir eril beyaz güç yediği eti memleke­tinde kendi besleyip yetiştire­mez nedense. 1914’te İngiltere yediği etin yarısını ithal etmek­teydi. İngiliz çayırları ne işe yarıyordu o zaman? 1854-1913 arası dünya et ticareti 17 kat artmıştı. Etin uzun mesafeler­de ticareti soğuk zincir gerek­tiriyordu. Böylece Avrupa’nın soğuk hava depoları Arjantin ve Avustralya mezbahaları ile dünya arasında soğuk halka­yı oluşturacaktı. Buzdolabının gelişmesiyle kurulan kontrollü soğuk ortamlar tüketicinin yıl boyu istediği zaman ete ulaşa­bilmesini sağlıyordu.

    1936’da Dorothea Lange’nın California’da çektiği bu fotoğraf, Büyük Buhran’ın sembollerinden.
    Amerikalı karikatürist
    Arthur Young halen devam
    eden durumu özetliyor:
    “Meyveyi gümüş tepside
    sunar ve meyve suyunun
    sekizde birini alır”.

    Bugünün gıda krizinin to­humları işte bu yıllarda atıldı. Zira kurgulanan sistem dün­yanın belirli bölgelerinde ucuz üretim yaptırıyor, fosil yakıt kaynakları ile taşıma, saklama ve gübre üretimini sağlıyor. Di­ğer yandan her şey küresel ola­rak iyice girift şekilde birbirine bağlanmış ve üretim, dağıtım ve saklama her zamankinden daha fazla enerji-yoğun hâl al­mıştı. Sürdürülmesinin neden olanaksız olduğunun ipuçları burada.

    Öncelikle, bugün ABD’nin enerji tüketiminin beşte biri gıdanın dağıtımı için yapılıyor. 1970’lerdeki petrol krizinin ön­cesinde bile gıda ve enerji sis­temleri artık ayrılmaz şekilde içe geçmişti. Bu sistem Avrupa, Kuzey Amerika ve dünyanın geri kalanı arasında gerçek an­lamda bir kalori uçurumu ya­rattı. Bir diğer önemli sorun ise üretilen gıda maddelerinin üç­te birinin çöpe gitmesi. Edin­burgh Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmaya göre “Gıda mad­delerinin %44’ü, yani neredey­se yarısı tüketiciye ulaşamadan çöpe gidiyor.” Gelişmiş ülke­lerde kaybın yarısı nihai satış noktasında, satılmayan yemek malzemesini atmaya zorun­lu olan lokantalarda ve bizzat tüketicinin kendi buzdolabın­da olurken azgelişmiş ülkeler­de tarımsal ürünün toplandığı tarladan işleneceği yere gidene kadar “yolda” kayıplar oluyor. O ülkelerde buzdolabına kadar yolunu bulmuş ise dar gelirli tüketici ne yapıp edip onu israf etmiyor demek.

    Bu küresel krizin kolay ko­lay giderilemeyecek bazı kayıp­lara yolaçtığını görmek gerek. İklim krizi bir gerçek ve tü­ketim alışkanlıklarımız dün­ya kaynaklarını geri dönüşsüz biçimde harcayıp bitirdi. De­nizlerde büyük balık kalmadı. Küçük balıklar ise yalnızlığı­mızı paylaşan tüylü ev arka­daşlarımıza mama, tarlalarda gübre olmak üzere işleniyor. İnsanları besleyebilecekken… Yalnız evcil hayvanlar da değil. 600 milyon hektara yakın ara­zide ethanol üretiminde kul­lanılmak üzere mısır, buğday, pirinç, sorgum, şeker kamışı, cassava ve şeker pancarı yetiş­tiriliyor ki azalan fosil yakıtla­ra karşı biyoyakıt bir seçenek olsun. Virginia Üniversitesi he­saplamış: Arabalar yerine 280 milyon insan beslenebilirmiş bu üretilenlerle. İşe bak. İnsan­ları değil otomobilleri besliyor dünya.

    Suni gübrenin mucidi Alman kimyager Fritz Haber, aynı zamanda “kimyasal savaşın babası” olarak biliniyordu.

    Ütopyalarımıza sarılalım

    Susuzluk ve buna bağlı verimin azalmasının yanısıra politik yanlışlarla beslenen savaşlar, beslenmede cinsiyet ayrımı, gıda paylaşımında eşitsizlik gi­bi birçok değişik yüzü var bu­günkü krizin. İdeal bir dünya düzeni kurgulanabilse, hiç­bir yeni arazi tarıma açılma­dan dahi dünyamız 9 milyar ton yiyecek yetiştirme kapasi­tesine sahip olabilirmiş. Bilim insanları bunun yöntemlerini tartışıyorlar. Makineleşmeyle mevcut ekeneklerin daha etkili tarım yöntemleri ile işlenme­si, daha iyi ve verimli tohum­lar ile besleyici ürün seçimleri, daha etkin sulama çalışmaları ile bu mümkün olabilir. Ancak beslenme alışkanlıklarımızın yanısıra yaşam tarzlarımızı da değiştirmemiz kaçınılmaz ola­cak.

     19. yüzyılda İngiliz toprak sahipleri arasında çiftliklerindeki hayvanların yağlı boya tablosunu yaptırma modası başlamıştı. Her zamankinden daha büyük ve daha besili hâle gelen hayvanlarıyla gurur duyuyorlardı. Bu ineğin adı “Patriot” konulmuş.

    İklim değişiyor. Dünya de­ğişiyor. Tarım da değişmeli. Üretim ve paylaşım sistemi de değişmeli. Çareleri biliyoruz. Artık sağır sultanın bile duydu­ğu bilinen “nedenleri” konuş­mak yerine çözümlere odak­lanmamız gerekli. Tek ürü­ne dayalı monokültür, tarım ilaçlarına bağımlı ve genetiği ile oynanmış kısır tohumlarla şirketleri zengin edecek tarım üretiminden vazgeçilip biyolo­jik çeşitliliği gözeterek üretim yapmamız lazım. Aynı miktar arazide besleyiciliği daha fazla ürünler yetiştirmek mümkün. Gıdayı dünyanın bir ucundan ötekine taşımak yerine eskiden olduğu gibi büyük bölümünü yetiştirildiği yerde tüketecek şekilde organize olmak gerek. Büyük şehirlerin kendi beslen­me kaynaklarını yaratmala­rı lazım. Başından beri mantık bunu söylüyordu aslında ama üç kuruşa çalışan ve ucuz üret­tiğini kendi yiyemeden tüccara teslim eden ve yine de borç ba­tağından çıkamayan, aç uyuyan insanlar ve bu insanın üret­tiğinin üçte birini çöpe atan sisteme sistem demeye utanır insan. Kakao yetiştirdiği hâl­de ömründe çikolata tatmamış olur mu insan?

    Yeşil Devrim’in fos vaatleri
    Gates Derneği, Amerika, İngiltere ve Hollanda’nın da dahil olduğu kapitalist birçok devletle birlikte “Yeşil Devrim”e kaynak sağlıyor. “Yeşil Devrim” projesi Afrika’da çiftçilerin yönetimindeki tohum sistemini yok etmekle, tohum tekeli, arazi yağmaları ve genetiği değiştirilmiş organizmalara yol açmakla eleştiriliyor.

    Bugün yediğimiz ekmek di­liminin dünyanın öbür ucun­daki çiftçiyle bağlantısı konu­sunda farkındalığımız art­mış olabilir. Ancak modern dünyada uluslararası ilişki­leri düzenleyen kurallar, hâlâ 1648’de imzalanan Westpha­lia Antlaşması’nın kuralları… Ulusal egemenlik, uluslarara­sı arabuluculuk ve diplomasi bugün hâlâ 350 yıl önce ulus­ların biraraya gelerek hazırla­dıkları bu antlaşma temelinde­ki kabullere dayanıyor. Dünya Ticaret Organizasyonu’nun iki önceki başkanı Pascal Lamy “İnsanlığın uzun dönemde ha­yatta kalabilmesi için küresel sistemin öngördüğü herhangi bir müdahaleyi uluslar içişle­rine ve(ya) ulusal çıkarlarına karşı görerek yok sayabiliyor­lar” demiş. DTO’nun ulusların çıkarlarından çok ticaretin ve büyük küresel şirketlerin raha­tını düşündüğü bilinen bir ger­çek. Ancak bu lafın işaret etti­ği acı gerçek şu ki dünya batsa uluslar ve onların kör politika­cıları biraraya gelip de “haydi” diyemiyorlar. Açıktır ki bu dü­zen böyle gidemeyecektir ama sistemi kökünden değiştirmek için herhalde hepimizin açlık­tan ölmesi ve geriye kalan bir avuç insanın avcı toplayıcı ola­rak silbaştan başlayıp, doğa ile barışması gerekecek.

     Tohumların Gandhi’si Hint çevreci ve küreselleşme karşıtı Vandana Shiva, biyolojik çeşitliliğin ve geleneksel tohumların, çokuluslu biyogenetik şirketleri tarafından tahakküm altına alınmasına karşı yazdığı Çalınmış Hasat (2000) kitabıyla tanındı.

    Bugün şehir bostanları ile aynı mantıkla bina tepelerinde bahçeler kuruyor, dikey susuz tarımla, aquaponik sistemlerle üretim yapan dev tesislere ya­tırım yapıyor büyük sermaye. İyi de yapıyor. Bu gerekli. Ancak gelişmiş ülkelerin kaynakları­nı halen acımasızca tüketmek­te olduğu coğrafyalarda yaşayan yoksul insanlarla onlardan şim­diye dek aldıklarının onda biri­ni olsun geri vererek zenginli­ğini paylaşması gerekiyor artık. Yiyeceğin uluslararası politik manipülasyon unsuru olmaktan çıkıp insanlık hakkı olarak ye­niden tanınması gerek. Çünkü komşusu aç iken tok yatana iyi gözle bakmamak gerekir. Kişisel olarak atabileceğimiz en önemli adım ise yiyecek seçimlerimi­zi yaparken onu üretene dair bir tanışıklık geliştirip, üreteni doğrudan desteklemeyi tercih etmemiz olacak. Zira ne yiyor­sak oyuz ve yediğimizi üretenin biz tok yatarken aç yatmaması ve mutlu bir üretici olması en güzeli, en ideali olmaz mıydı? Tok, yeşil, sağlığına kavuşmuş ve eşitlikçi bir dünya düşü ile… Ütopyalar da bu nedenle var iş­te… Ütopyalarımıza sarılalım.

    Akuaponik gibi yöntemler sayesinde evlerde de topraksız tarım yapılabiliyor (altta).
  • Enseyi karartmayan Türkler

    1.400 yıldır her türlü zorluğa-çileye rağmen diz çökmeyen; İstiklal Harbi’yle beraber yeniden yeni bir millet olan insanların öyküsü…

    SUNUŞ

    Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına…

    Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Kronik Yayınları’ndan çıkan kitabı Türklerin Tarihi, “büyük bir mirasa, güçlü bir yapılanmaya ve tarihî bir zenginliğe sahip bir millet”in Ortaasya’dan Anadolu coğrafyasına, oradan Avrupa’ya uzanan macerasını, en önemli dönüm noktalarıyla ele alıyor. Yaklaşık 1.400 yıldır süren bu varoluş ve egemenlik mücadelesinde parlak-tayin edici başarıların yanısıra çok ızdıraplı kayıplar ve izleri yıllarca silinmeyecek, kuşaktan kuşağa taşınacak acılar da var. İşte bu ağır, kimi zaman korkunç denebilecek koşullarda, dönemlerde bile enseyi karartmayan, umutsuzluğa kapılmayan; Anadolu’ya ilk gelişten Çanakkale muharebelerine ve İstiklal Harbi’ne uzanan bu büyük macerada tarihte iz bırakanlar…

  • Mustafa Kemal Paşa’nın Halk Fırkası kurma kararı

    Mustafa Kemal Paşa tam 100 yıl önce 6 Aralık 1922’de bir parti kurmaya karar verdiğini açıklamıştı. Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey o dönem yazdığı yazılarda, Paşa’nın parti kavgalarına girişmemesi ve milletin başında yol göstericilik rolünü devam ettirmesi gerektiğini yazmıştı.

    Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yayımla­nan Hakimiyet-i Mil­liyye, Yeni Gün ve Öğüt gaze­telerine 6 Aralık 1922 tarihin­de verdiği bir demeçte, barışın sağlanmasından sonra “Halk Fırkası” adında bir parti kur­mak niyetinde olduğunu açıkla­dı. Millî Mücadele’nin önderi­nin parti kurma kararı, izle­yen ilk birkaç günde herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki oluşturmadı. Hatta konu, ne­redeyse sessizlikle karşılandı. Bu sessizliğin ilk ve en önemli nedeninin şaşkınlık olduğu ke­sindir. Ancak, bütün basının o günlerde Lausanne’da sürmekte olan barış görüşmelerine odak­lanmış olduğunu da unutma­mamız gerekir.

    O günlerde Boğazlar mese­lesi, kapitülasyonların geleceği, Türk-Yunan nüfus mübadele­si ya da Rum Ortodoks Kilise­si’nin Türkiye’den çıkarılması gibi konular neredeyse bütün gazetelerin bütün sayfaları­nı kaplıyordu. Bunlara ek ola­rak bir de İstanbul gazetelerini -belki de okurlarının birçoğu­nun içinde bulundukları du­rum dolayısıyla- ilgilendiren, artık tarihe karışmış olan Os­manlı Devleti’nin memurları­nın ne olacakları, nasıl maaş alabilecekleri meselesi vardı. O sıkıntılı ve heyecanlı bekleyiş ortamında Falih Rıfkı (Atay), Akşam gazetesinde “Halk Fır­kası” başlıklı bir yazı yayımla­dı gerçi (10 Aralık); ama yazı Mustafa Kemal Paşa’yı hamasî bir biçimde öven ve daha önce verilmiş sözlere karşın bir türlü kavuşulamamış olan hürriyeti kazandırmak üzere Türk genç­liğini seferber etmesini kendi­sinden isteyen bir yazıydı. Falih Rıfkı Bey, siyasal açıdan pek su­ya sabuna dokunmamıştı.

    Mustafa Kemal Paşa, Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey ile birlikte…

    Bundan iki gün sonra, Vakit gazetesinin Ankara muhabiri Hakkı Tarık (Us) Bey’in Mus­tafa Kemal Paşa’yla yaptığı gö­rüşme yayımlandı. Hakkı Tarık Bey, Halk Fırkası’na değinme­sinin yanısıra, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin de bir soru sormuştu Gazi Paşa’ya. Kuracağı partinin özellikleri­ne ilişkin yeni bir şey söyleme­yen Mustafa Kemal Paşa, seçim konusunda da Teşkilât-ı Esâ­siyye Kanunu’nun söyledikleri­ni yinelemekle yetindi: Barışın sağlanmasıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi amacına ulaşmış olacak, dolayısıyla da yeniden seçim yapılacaktı.

    Vakit gazetesinin başyaza­rı Ahmet Emin (Yalman) Bey, birkaç gün sonra Ankara’ya git­ti. Ancak Gazi Paşa’yla görüşüp görüşmediğini, görüştüyse de neler konuştuklarını bilemi­yoruz. Gazetesinde böyle bir görüşmeye ilişkin bir haber ol­madığı gibi, anılarında da An­kara’da kimlerle temas ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt bulun­muyor. Öyle anlaşılıyor ki Ah­met Emin Bey, Ankara’da genel havayı koklamış, mutlaka bazı kişilerle -bu arada Rauf Bey’le-görüşmüş, ama Mustafa Kemal Paşa’yla karşılıklı oturup parti konusunu konuşmamıştır.

    İstanbul’a dönüşünden son­ra Ahmet Emin Bey, Vakit ga­zetesinde üç önemli başmakale yayımladı. 21 Aralık’ta yayım­lanan “Halk Fırkası” başlıklı ilk makale, ülkenin partilere ay­rılmasının iyi bir şey olmadığı­nı söylüyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın -“halk” sözcüğünü kul­lanmış olması nedeniyle- “sol bir parti” kurmak istemesi­ni eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre yapılması gereken şey, bütün modernleşme ve iler­leme yanlılarını biraraya geti­recek bir “sây (çalışma) mîsâk-ı millîsi” oluşturmaktı.

    Basında ilk Halk Fırkası haberleri


    7 Aralık 1922’de Hakimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Halk Fırkası
    nâmıyla siyasi bir fırka teşkili niyetindedirler” diyordu.

    Bu makaleden tam bir hafta sonra yayımlanan ikinci başma­kale “Millet rehbere muhtaçtır” başlığını taşıyordu ve dolay­lı da olsa, gene Mustafa Kemal Paşa’nın particiliğe kalkışma­sını eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre Paşa parti kavgaları­na girişmemeli ve milletin ba­şında, yol göstericilik rolü oyna­malıydı.

    Ahmet Emin Bey bu yazı­sında yakın gelecekteki ikinci dünya savaşını, bunun Türki­ye’yi nasıl zor durumda bıraka­cağını, geçen yılların nasıl genel bir istikrarsızlık yaratacağını önceden görmüş gibidir. Az ge­lişmiş bir Türkiye’nin böyle bir ortamda savaşa girmese bile çok sıkıntılar çekeceğini de ön­görmüştür. Bu durumda yapı­lacak tek şey Türkiye’nin bir an önce kalkınmasına çalışmaktı ve bu, Türkiye gibi bir ülkede, ancak uzak görüşlü bir önderin rehberliğinde gerçekleştirilebi­lirdi. Bu nedenle Mustafa Ke­mal Paşa particilik yapmamalı, particiliğe özgü kavgaların üze­rinde, bir tür kural koyucu ya da hakem rolü üstlenmeliydi.

    Mustafa Kemal Paşa bu ma­kaleyi okuduğunu üç hafta ka­dar sonra İstanbul gazetecile­riyle yaptığı bir toplantıda söy­lemiştir. Ayrıca Ahmet Emin Bey’in ileri sürdüğü fikirlere tü­müyle katıldığını da söylemiştir. Zira bu parlak gazetecinin sa­tırlarından ortaya çıkan resim, yalnız iyi bir 1920’ler ve 30’lar Avrupa’sı betimlemesi değil, so­nuç itibariyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programının da ta kendisiydi. Kendi payıma, Mustafa Kemal Paşa’nın Ah­met Emin Bey’in bu makalesini okurken gülümsediğini ve “ha şunu bileydin!” dediğini görür ve duyar gibiyim. Ancak Ahmet Emin Bey’in bu satırları yazar­ken göremediği çok önemli bir şey vardı: Mustafa Kemal Paşa, çok partili bir parlamenter or­tamda reformcu bir parti kur­mayı değil, devrim yapacak bir tek parti kurmayı tasarlıyordu.

  • ‘Topraktan, ateşten ve denizden doğanların’ en önemlileri…

    Türkiye arkeolojisi 2022’de hareketli bir sezon geçirdi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun desteklediği yüzlerce kazıda antik kentler, höyükler, mağaralar, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve batıklar araştırıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve buluntular…

    1-SAMSUN – İKİZTEPE (MÖ 3000)
    5.000 YILLIK BİR KAP

    Samsun ili Bafra ilçesi yakınların­da yer alan İkiztepe’de İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslıhan Yurtsever Beyazıt başkanlığında yeniden başlayan kazı çalışmaların­da, Erken Tunç Çağı I dönemine (MÖ 3000) ait bir mezar ortaya çıkarıldı. İki bireyin gömülmüş olduğu mezar­da saptanan çok sayıdaki hediye içinde, Doğu Anadolu kökenli pişirilmiş toprak bir kabın önemli olduğu düşünülüyor. Bölgelerarası ticari ve kültürel bağlantıları kanıt­layan kabın, Karaz kültürü ile ilişkili olduğu belirtildi.

    2-ÇORUM – BOĞAZKÖY / HATTUŞA (MÖ 1500)
    HİYEROGLİF İŞARETLER

    Hitit Krallığı’nın ünlü başkenti Hattuşa’nın önemli yapıların­dan Yerkapı Tüneli’nde (potern) kök boya kullanılarak oluşturulmuş 250 hiyeroglif işaret keşfedildi. Ziyarete açık bir alanda saptanan hiyeroglif işaretlerin Geç Tunç Ça­ğı’nda (MÖ 1500) yapılmış olduğu düşünülüyor. Kazı başkanı Prof. Dr. Andreas Schachner, işaretlerin deşifre edilmesi amacıyla çalışma başlatıldığını söyledi.

    3-İZMİR – YASSITEPE (MÖ 1400)
    TAŞ SANDIK MEZAR

    Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zafer Derin başkanlığında Yas­sıtepe’de yapılan kazılarda Miken uygarlığına ait olduğu düşünülen bir mezar ile çanak-çömlekler bu­lundu. Geç Tunç Çağı’na (MÖ 1400) tarihlendirilen taş sandık mezarın, Yunanistan’dan Anadolu’ya gelmiş Mikenli tüccarlara ait olduğu değer­lendiriliyor.

    4-ANKARA – GORDİON (MÖ 300’LER)
    GORDION’DA DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR

    Ankara’nın Polatlı ilçesinde bulunan Gordion’daki kazı çalışmalarında ilk defa Gordion ismi geçen ya­zıt bulundu. Yassıhöyük olarak anılan arkeolojik yerleşmenin Gordion ile eşitlenmesi 1900’lü yılların başında önerilmiş ve kabul görmüş olmasına karşın bugüne değin filolojik olarak kanıtla­namamıştı. Prof. Dr. C. Brian Rose’un başkan­lığında sürmekte olan kazılarda açığa çıkarılan yazıtın Hellenistik Dönem’e (MÖ 3. yüzyıl) ait olduğu belirtildi.

    5-TOKAT – ZİLE (1. – 3. YÜZYIL)
    VENI, VIDI VE TİYATRO

    Roma diktatörü Jül Sezar’ın, 2. Pharnakes’i MÖ 47’de mağlup ettiği ve “veni, vidi, vici“(gel­dim, gördüm, yendim) sözlerini kaleme alarak Roma’ya ilettiği yer olan Zela’nın tiyatrosunda kazı çalışmaları başlatıldı. Tokat Müzesi başkan­lığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, bir kısmı açıkta olan tiyatro basamaklarının toprak altındaki bölümleri ortaya çıkarılıyor.

    6-BARTIN – AMASRA / AMASTRİS (2. YÜZYIL)
    ANTİK MISIR’DAN ROMA’YA

    Bartın Üniversitesi’nden Doç. Dr. Fatma Bağdatlı Çam tarafından gerçekleştirilen Amastris kurtarma kazı­larında piramit biçiminde obsidyenden şekillen­dirilmiş ünik bir amulet bulundu. Roma dönemine ait bir yapıda saptanan ve antik Mısırlılara ait olduğu değer­lendirilen amuletin tabanında Mısır tanrısı Bes’in figürü yer alıyor. 2. yüzyıla tarihlenen ve tılsım olduğu düşünülen amuletin üst kısmında ise demotik harfler yer alıyor.

    7-VAN – ZERNAKİTEPE (2. – 3. YÜZYIL)
    ARAMICE YAZITLAR

    Van ili Erciş ilçesi yakınlarında­ki Zernakitepe’de Van Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda kent surları ve Arami alfabesiyle yazılmış yazıtlar keş­fedildi. Ünlü Demir Çağı uzmanı Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Erken Sasani Dönemi’ne tarih­lenmiş olan Zernakitepe’de, sur duvarları üzerinde saptanan bu önemli yazıtlar üzerinde çalışma­lar devam ediyor.

    8-ADIYAMAN – PERRE (2. – 3. YÜZYIL)
    MADALYADA MEDUSA

    Adıyaman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kahraman Yağız’ın bilimsel koordinatörlüğünde devam eden Perre kazılarında, tunçtan yapılmış Medusa portreli bir askerî madalya bulundu. 2-3. yüzyıllara tarihlendirilen madal­yanın bir askere ait olduğu ve bunu kazandığı bir başarı sonucu elde ettiği düşünülüyor.

    9-KONYA – SAVATRA (10. – 11. YÜZYIL)
    ANADOLU’DA İLK TÜRK ADI

    Savatra antik kentinde gerçek­leştirilen arkeolojik araştırmalar sırasında, kazı alanına civardaki bir kaleden getirildiği söylenen mimari bir parça üzerinde eski Yu­nanca harflerle yazılmış “Turkopol” (Türkoğlu) kelimesi saptandı. Orta Bizans Dönemi’ne (10. – 11. yüzyıllar) tarihlenen mimari unsurun üze­rine kazınmış yazıtın, Anadolu’da Türk adının geçtiği en erken bulgu olduğu belirtiliyor.

    10-EDİRNE – YENİ SARAY (15. YÜZYIL)
    KAYI BOYUNUN İŞARETI

    Trakya Üniversi­tesi’nden Doç. Dr. Gülay Apa Kurtişoğlu baş­kanlığında yapılan Yeni Saray arkeo­loji kazılarında, altıncı Osmanlı Padişahı 2. Murat döneminde Edirne’de darbedil­miş (1446-1451) Kayı boyu tamgalı bir mangır bulun­du. Mangırın, Kayı boyu tamgası ne­deniyle çok nadir bir eser olduğu söyleniyor.