1940’lardan beri Kraliçe Elizabeth’in tahttaki yolculuğunu, arkaplanda İngiltere’yi ve dünyayı sarsan kritik olaylar ve dedikodularla birlikte işleyen “The Crown”un beşinci sezonu Netflix’te. Kraliçe’nin ölümü ve Prens Charles’ın tahta geçmesinden 2 ay sonra yayınlanan bu sezon, dünya kamuoyunun hâlâ hatırladığı bir döneme odaklanıyor. Gerçekler ve kurgular.
DEFNE AKMAN
Netflix’in “olay” dizisi “The Crown”, İngiltere kraliçesi 2. Elizabeth’in 1940’larda tahta çıkmaya hazırlanmasını takiben iktidara gelmesini, hükümdarlığı süresince ülkede ve dünyada yaşanan önemli siyasi, askerî, ekonomik ve romantik olayların öyküsünü anlatıyor. Yazar/ yapımcı Peter Morgan’ın kraliyet ailesini ameliyat masasına yatırıp kıtır kıtır kestiği dizi, gerçek olaylardan ilham alıyor. Her sezon arkaplanda maden grevleri, felaketler, ekonomik sallantılar olurken, lüks hayatlar yaşayan aile üyelerinin siyasi entrikalar, aşklar ve bunalımlar arasında gidip gelmelerini tüm dünya bayıla bayıla izliyor. Dizinin beşinci sezonu iki yıllık bir aradan sonra Kasım 2022’de platforma yüklendi; Kraliçe’nin Eylül 2022’de hayatını kaybetmesinin hemen ardından.
Bu sezon, Elizabeth Debicki, Lady Di’yi tüm kırılganlığı, muzipliği ve cazibesiyle canlandırıyor (solda). Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip arasında ise soğuk rüzgarlar esiyor.
90’lı yıllarda geçen bu sezonda, parçalanmaya yüz tutmuş bir ailenin portresini görüyoruz. Karşımızda tatsızlaşan bir evlilik, mitlere meraklı bir kamuoyu ve ne olursa olsun değişmeyen katı kuralları olan bir aile var. Yaklaşık 30 yıldır tahtı elinde tutan kraliçe geçmişin kalıntılarına tutunmaya çalışırken, Charles hem annesi hem de karısıyla savaş hâlinde. Prens Philip yeni maceralar peşinde ve Diana bıktırıcı bir hayatın içine hapsolmuş durumda.
“The Crown” yıllar geçtikçe, kahramanlar yaşlandıkça onları canlandıracak oyuncu kadrosunu değiştiren bir dizi. Dolayısıyla yeni yüzler var. Daha önce Claire Foy ve Olivia Colman’ın hayat verdiği kraliçe, artık 60’lı yaşlarının sonunda. Kamuoyunda yerle bir olan kraliyet imajını toparlamaya çalışan 2. Elisabeth’i Imelda Staunton canlandırıyor. Prenses Diana’ya Elizabeth Debicki, Charles’a ise Dominic West hayat veriyor. West bizlere çok daha karizmatik, güçlü bir prens portresi sunmuş. Diğer yandan Debicki, Diana’yı endişeli, hüzünlü bakışlarıyla, tüm çekingenliği, tedirginliği ile yansıtmakta. Salim Daw, Mısırlı iş insanı Mohamed al-Fayed, Khalid Abdalla ise daha sonra Diana’nın hayatında önemli bir yer edinecek Dodi rolünde. Diğer dikkate değer isimler arasında, önce Windsor Dükü için çalışan, daha sonra Mohamed al-Fayed’in sınıf atlama macerasında ona yardımcı olacak Bahamalı uşak Sydney Johnson rolünde Jude Akuwudike ve Prenses Anne olarak Claudia Harrison sayılabilir.
Kraliçe, 40. yıl konuşmasında, üç çocuğunun da evliliklerinin parçalandığı, Windsor Kalesi’nin yandığı 1992 senesini, felaketler yılı anlamına gelen annus horribilis olarak anmıştı (üstte). 60’lı yaşlarının sonundaki Kraliçe’yi bu sezon Imelda Staunton canlandırıyor (altta).
“The Crown”ın yeni sezonu asla evlenmemesi gereken iki insanın boşanma hikayesi mi? Tarihî bir kayıt mı? Yoksa prenses masallarına meraklı insanlar için yeni bir hikaye mi? Belki de hepsi. Beşinci sezon Charles ve Diana’nın ayrılması ve nihayetinde boşanmasına odaklanıyor. Dolayısıyla bol bol tarafların birbiri ardına basına yaptıkları intikam açıklamalarını görüyoruz. Charles’ın Camilla Parker-Bowles (Olivia Williams) ile erotik telefon konuşmasının basına sızdırılması, Diana’nın şaibeli gazeteci Martin Bashir (Prasanna Puwanarajah) ile meşhur röportajı da bu savaşın bir parçası.
Dönemin önemli siyasi ve kültürel olaylarına bakacak olursak… İngiltere’nin Hong Kong üzerindeki egemenliğinin Çin’e devredilmesi ve sömürgecilik tarihinde bir sayfanın kapanması; Elisabeth’in 44 yıl boyunca kullandığı özel yatı Britannia’nın ıskartaya çıkarılması; Prens Charles’ın dönemin başbakanı Tony Blair ile kulis yapması; Romanovlar’ın naaşlarının bulunması… Hepsi var.
Tahta çıkacağı günü iple çeken Prens Charles yapılan kamuoyu yoklamalarına ayan beyan yorum yapıyor. “Kraliçe Viktorya sendromu” olarak tabir edilen görüşlere ilişkin olarak annesinin geçmişe ve geleneklere takılı kalarak modern monarşinin değişen taleplerine ayak uyduramadığını ifade ediyor. Kraliçe ise Rusya Lideri Boris Yeltsin’le görüşüyor. Bu görüşmeler yıllar içinde farklı ilgi alanları geliştirerek ayrı düşen kocası Philip (Jonathan Pryce) ile aralarındaki soğuk savaşla paralel olarak veriliyor. Avrupa’daki neredeyse tüm hanedanların birbiriyle akraba olmasından dolayı Romanovlar’la da bağı olan kraliçe, atalarının anısının onurlandırılması için neredeyse bir bölüm boyunca Yeltsin’le müzakere yürütüyor. Diğer yandan Prens Philip, o yıllarda Lady Romsey olarak tanınan, çocuğunu kaybeden yaslı anne Penny Knatchbull’u (Natacha McElhone) teselli ediyor.
Prens Charles ve Lady Diana İtalya seyahatlerinde mutlu çift pozları veriyor. Dizi (solda), gerçek pozları (sağda) son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.
Ancak maalesef gerçek hikayenin çok daha civcivli ve olaylı olduğunu bildiğimiz için bu sezon eskilere nazaran daha donuk. Windsor hanedanının hayalgücünden yoksun yaramazlıkları ve aile üyelerinin karşılıklı atışmalarını anlatan “The Crown” 2016’dan beri yayında. 3. Charles’ın krallığına denk gelen bu sezon, en ihtiyatlı olanı. İlginç olan şu ki bu kadar çatışma sanki çok eskiden, farklı bir zamanda geçmiş gibi anlatılıyor. Halbuki yaşı 40’ı geçmiş insanların çoğu bunlara birebir tanık oldular. Dizinin aileyi fazla rencide etmeden seyirciyi eğlendirme çabasını anlamakla birlikte, “fazla efendi” bir ton tutturduğunu görmek lazım. Karakterlerin kontrolden çıkıp, birbirlerine çirkin yüzlerini gösterdikleri anlar pek ekrana gelmiyor.
Gelelim dizide ilgiyle izlediğimiz ama aslında doğruluğu kanıtlanmamış bir takım anlara. Prens Charles hiçbir zaman Başbakan John Major ile Kraliçe Elizabeth’in tahttan çekilmesini konuştuğu gizli bir toplantı yapmadı. Prens Philip’in Diana’yı Andrew Morton ile birlikte ailenin sırlarını döktüğü bir kitap çıkarmasına ilişkin uyarması yine yüzde yüz doğrulanmış bir bilgi değil. Prensesin yıkılan evliliğini BBC’ye anlattığı röportaj yayınlanmadan önce, gelip kraliçeye bilgi vermesi de tam olarak doğru değil. Zira yayından hemen önce ilgililerle haber yolladığı biliniyor.
“The Crown”, 2023’te yayınlanması beklenen altıncı sezonuyla sona erecek. Prensesin 1997’deki trajik ölümü, ardından ülke ve dünya çapında başlayan yas, kraliyet ailesinin sert eleştirileri duymayarak kulağını tıkaması, Prenses Margaret’ın ölümü, Kraliçe’nin altın jübilesi, milenyum paniği, Avustralya Olimpiyatları, 11 Eylül saldırısı ve Afganistan’ın işgali altıncı sezonda görmeyi beklediğimiz ana hadiseler arasında.
Son 3 yıldır İstanbul’da görev yapan Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov, Türkiye’deki diplomatik kurumlarda yaklaşık 18 sene çalışmış tecrübeli bir bürokrat. Türk dili ve tarihi konusunda da yüksek eğitim almış olan Buravov, Tükiye-Rusya ilişkilerinin tarihini ve özellikle Ukrayna ile devam eden sıcak çatışmanın bugününü ve geleceğini değerlendirdi.
Sayın Başkonsolos, öncelikle bu harika Rusya Sarayı’nın tarihçesinden kısaca bahsedebilir misiniz?
İlk olarak #tarih dergisinin bütün okurlarını saygıyla selamlamak istiyorum. Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun bulunduğu sarayın ayrı ve enteresan bir tarihçesi var. Binanın bulunduğu topraklar 1730’lardan beri Rusya İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki daimi resmî temsilciliklerinin bulunduğu yerdir. Önce kiralanmış, sonra da satın alınmış bu arazi üzerinde çeşitli zamanlarda bulunan yapılar, yangınlar sırasında veya zamanla tahrip edilmiş; bunların yerine görkemli bir sarayın inşa edilmesine karar verilmiş. Bu inşaatı yapmak için daha önce Rusya’da da ün kazanan ve Rusya Sanat Akademisi üyeliğine kabul edilen İtalyan asıllı İsviçreli mimar Gaspare Fossati, Rus Çarı 1. Nikolay tarafından 1837’de İstanbul’a gönderilmiş. Sarayın inşaat ve dekorasyon işleri 1845’te tamamlanmış ve Rusya İmparatorluğu Büyükelçiliği burada faaliyet göstermeye başlamıştır. Başkentin Ankara olmasının ardından (1924), bina SSCB ve daha sonra Rusya Federasyonu Başkonsolosluğu olarak faaliyet göstermiştir.
2019’da Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz?
Türkiye ve Türkolojiye yakın ilgim, 1980’de Moskova’daki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGIMO) öğrencisi olduğumda başladı. Profesyonel kariyerimde Türkiye’deki diplomatik kurumlarda takriben 18 sene çeşitli görevlerde bulundum. Son 3 senedir de Rusya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak çalışmaktayım.
Üniversitede aldığınız Türkoloji eğitiminin, Türkiye’de diplomat olarak görev yapmanıza katkıları neler oldu?
MGIMO’da çeşitli konularda (Türkiye’nin tarihi, coğrafyası, siyaseti, ekonomisi, kültürü; uluslararası ilişkiler ve dünya ekonomisi) aldığım eğitimin sonraki profesyonel hayatımda çok büyük bir rol oynadığını net olarak söyleyebilirim. Biz genç öğrencilere Türkçenin ve diğer meslek bilgilerinin bütün inceliklerini büyük bir özveri ile öğreten profesör ve hocalarımızı büyük minnet duygusuyla hatırlamaya devam ediyorum. Bunun yanısıra kariyerime başladığım Ankara’daki büyükelçiliğimizde görev yapan tecrübeli meslektaşlarımdan da birçok önemli detayı öğrenme şansım oldu.
İstanbul gibi uluslararası ve çok kültürlü bir şehir size ne hissettiriyor?
Benim gibi uzun bir süre Ankara’da çalışan ve İstanbul’a daha çok iş icabı veya turizm-alışveriş amacıyla kısa bir süre için gelen bir kişinin bu büyük ve çok katmanlı megapolise alışması kolay ve çabuk olmadı. Ayrı bir gezegen, devlet içinde devlet hissiyatı veren; coğrafyasıyla, tarihi ve kültürel mirasıyla insanı adeta rehin alan bu müthiş şehrin etkisine kapılmamak, buraya âşık olmamak mümkün değil. Bu şehirde çalışmak, yaşamak, onun sınır tanımayan enerjisine uyum sağlamak hem zor hem de çok zevkli.
Rusya kültür ve sanata özel önem veren bir ülke. Bu çerçevede Türkiye ile ilişkileri geliştirme projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Kültür ve sanatın çeşitli alanlarında hakikaten zengin bir mirasa sahip olan Rusya, bu imkanları tanıtmaya ve paylaşmaya büyük önem veriyor. Çeşitli etnik ve yöresel özelliklerle de zenginleşen Rus kültürü, yakın komşumuz ve partnerimiz Türkiye’de de geleneksel olarak ve hakkıyla beğenilir, büyük ilgi uyandırır. Buna dayanarak biz de başkonsolosluk olarak güncel çalışmalarımızda iki ülke arasındaki sanatsal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi istikametinde çaba gösteriyoruz. Hâlen üzerinde çalıştığımız konular arasında Ocak ayında düzenlenecek olan Beyoğlu Sinema Festivali çerçevesinde Rus filmlerinin gösterimi ve İstanbul’un kardeş şehri olan Sankt-Peterburg ile ilgili fotograf sergisinin buraya da taşınmasını sayabiliriz.
“Batılı ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve caydırma politikaları çerçevesinde ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dilini kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, Rusya- ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi, dolaysız diyalog yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşülmesine dair bir girişimdir. Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz”.
Sayın Putin’in açıkladığı Türkiye’de bir “doğalgaz hub” oluşturulması projesinin iki ülkeye ve diğer ilgili ülkelere getireceği yararlar nelerdir?
Rusya Devlet Başkanı’nın bu inisiyatifi gayet önemli. Eğer bu konuda Türkiye ve diğer ülkelerdeki alıcıların ilgisi var ise, doğalgazın diğer Avrupa ülkelerine satışı için bir gaz sevkiyat sisteminin inşaatı ve Türkiye topraklarında ortaklaşa bir gaz hub’ının kurulması imkanını değerlendirmeye hazırız. Bu hub’ın da sadece sevkiyat sistemi değil aynı zamanda gaz fiyatının belirlenebileceği bir alan olması da muhtemel. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi iki ülkemizinde menfaatine ve ikili işbirliğimizin güçlenmesine yardımcı olacak. Ayrıca diğer ilgili ülkelerin enerji güvenliğinin sağlanmasına ve gaz piyasasındaki mevcut tedirgin durumun düzelmesine katkıda bulunabilecektir.
Nükleer enerji konusunda işbirliğine ilişkin yeni gelişmelerden bahseder misiniz?
Bildiğiniz gibi 2010’da ülkelerimiz arasında, Türkiye’nin ilk nükleer güç santralının kurulmasına dair Hükümetlerarası Antlaşma imzalanmıştır. Buna göre Mersin Akkuyu’da 2018’de toplam gücü 4800 MWt olan 4 reaktörlü atom enerji santralının inşaatına başlandı. İlk reaktörün devreye girmesi ve Türkiye şebekesine elektriğin verilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıldönümü olan 2023 içinde öngörülmektedir. Bütün çalışmalar planlandığı şekilde devam ediyor. Bu konudaki ikili işbirliğimiz sayesinde Türk atom endüstrisi için büyük bir mühendis ve uzman grubu ihtisaslı Rus yüksek eğitim müesseselerinde hazırlanmış olacaktır (şimdiye kadar birkaç yüz genç vatandaşınız bu eğitimi bitirmiş bulunmaktadır). Santral tam olarak devreye girdikten sonra tek başına Türkiye’nin şimdiki elektrik enerjisi talebinin yüzde 10’unu karşılayacaktır.
NATO’nun genişleme politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
90’lı yılların başında Varşova Paktı tarihe karıştığı zaman ve Almanya birleştiğinde, bizim ülkemize Batılı liderler tarafından NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözlü garantiler verilmiştir. Halbuki bundan sadece birkaç yıl geçtikten sonra, Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen bu genişleme politikasına aktif olarak devam edildi ve çeşitli dalgalar hâlinde NATO’ya üye olan ülkelerin sayısı o zamanki 16 ülkeden 30 ülkeye çıkmış oldu.
Bu genişleme politikasını (ki belirtileri kendini sadece Doğu Avrupa’da göstermiyor) Rusya’yı kuşatmaya ve caydırmaya yönelik düşmanca bir süreç olarak değerlendiriyoruz. Bu bağlamda Kuzey Atlantik İttifakı’nın Ukrayna’yı kendi yörüngesine oturtma ve bizim ülkemize karşı kullanma gayretleri bugün bu ülkedeki durumun ana sebeplerinden biri olmuştur.
Karlov’un anısına 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışında öldürülen Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un fotoğrafı duvarda asılı…
Ana hatlarıyla söylemek gerekirse iki büyük faktör zikredilebilir. Birincisi, Rusya’nın millî güvenlik menfaatlerinin Batı tarafından görmezlikten gelinmesi; Batı’nın kendi hegemonyasını uluslararası hukuk ve egemen eşit hakları dikkate almadan kendi formüle ettiği sözde kurallar temelinde dayatma teşebbüsleri; bu bağlamda milliyetçi ve Nazi çevrelerinin teşvik edilmesi yoluyla Ukrayna’nın kullanılması ve onun “anti-Rusya”ya çevrilme stratejisinin uygulanması.
İkincisi ise bağımsızlığının ilan edilmesinden sonra Ukrayna’daki aşırı milliyetçi güçlerin düzenli olarak Rusya, Rus dili ve kültürü ile ilgili her şeyin ortadan kaldırılmasına yönelik rotası. Bu süreç özellikle Şubat 2014’teki devlet darbesinden sonra açık olarak Neonazi bir çizgiye taşınmıştır. Bunun sonucunda Kırım’daki halklar serbest oy yoluyla Rusya ile yeniden birleşmeye karar verdiler. Ayrıca Donbass bölgesinde yaşayan Rus ve Rusça konuşan halk da Kiev’deki rejimin diktasına boyun eğmek istemediğini ve kendi millî kimliğini, anadilini, tarihini korumak, kendi gerçek kahramanlarını anmak isteğini açıkça gösterdi.
Tüm bu faktörler Rusya’yı Ukrayna’da özel bir askerî harekat başlatma kararı almaya mecbur bıraktı. Bu harekatın amaçlarından biri Donbass’taki sivil halkı korumaktı. Orada yaşayan insanlar 8 sene boyunca düzenli bir şekilde Minsk mutabakatlarının koruması altındaydı. Rusya’nın harekatı Batı’nın Rusya Federasyonu’nun güvenliği ve egemenliğine yönelik saldırgan niyetlerinin gerçekleştirilmesi için Ukrayna’nın bir atlama tahtasına dönüştürülmesinin engellenmesine; Ukrayna’nın silahlardan ve Nazi ideolojisi ve pratiklerinden arındırılmasına yöneliktir. Bütün bu görevler bugün de güncelliğini korumaktadır.
Bu arada Rusya, hiçbir zaman görüşme masasından kaçan bir taraf olmamıştır. Hatırlanacağı gibi, Mart ayının sonunda İstanbul’da gerçekleştirilen Rusya-Ukrayna görüşmelerinin sonucunda siyasi çözüme ulaşma şansları ortaya çıkmıştır. Ancak Batılı hâmileri tarafından son Ukraynalıya kadar Rusya ile silahlı çatışmaya aktif bir şekilde kışkırtılan Kiev’deki milliyetçilerin uzlaşmaz tutumu yüzünden bu şanstan istifade etmek mümkün olmamıştır. Ukrayna’nın bundan sonra yoğun şekilde modern silahlarla donatılması, sadece sivil halk arasında yeni büyük kayıplara ve acılara yolaçmaktadır.
Rusya-Türkiye siyasi ve ticari ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aynı coğrafyayı paylaşan, hem tarihten gelen hem de mevcut gelişmiş ticari, ekonomik, kültürel, insani bağlarla birbirine bağlı olan iki komşu ve dost ülke olarak, ilişkilerin gelecekte de geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi devlet ve halklarımızın millî menfaatlerine tamamen uymaktadır. Son dönem içinde Rusya’ya uygulanan emsalsiz ve haksız yaptırım ve sınırlama koşullarında ikili ticari ve ekonomik ilişkilerin artırılması için yeni imkanlar ortaya çıkmıştır. Bütün engel ve pürüzlere rağmen yeni üretim, dağıtım ve tedarik zincir ve mekanizmalarının geliştirilmesi, yeni ortak projelerin hayata geçirilmesi ikili işbirliğimize yeni bir güç ve ivme kazandırabilir.
Rusya Federasyonu Türk vatandaşlarına vizeyi kaldıracağını söylüyor. Ne zaman mümkün olabilir acaba?
Fossati imzalı bir saray Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov #tarih’i ünlü mimar Gaspare Fossati’nin tasarladığı İstanbul’daki Rusya Sarayı binasında ağırladı. Bina, 19. yüzyıldan bu yana konsolosluk olarak kullanılıyor.
İkili ilişkilerimizde turizmin özel bir yeri var. 90’lı yıllardan başlayarak Rus turistler Türkiye’ye gelmeye başladılar ve ülkenizi, özellikle Antalya bölgesini çok sevdiler. Tabii turizmin geliştirilmesi için bir takım koşulların yerine getirilmesi şart. Bunlar arasında servis kalitesi ve makul fiyatların yanısıra turistlerin güvenliğinin sağlanması da büyük bir önem arzediyor. Rusya Federasyonu da iç turizmini geliştirmek için son dönemde millî turizm altyapısı konusunda büyük çaba sarfediyor. Bu açıdan Türkiye ve diğer ülkelerden daha fazla turist kabul etmek için sizin tecrübenizden ve yatırımlarınızdan da faydalanmak istiyoruz.
Bu bağlamda vize rejiminin kolaylaştırılması istikametinde de bazı adımlar üzerinde çalışılıyor. Bunlar arasında turistik vizelerin veriliş prosedürlerinin basitleştirilmesi ve sürelerinin 6 aya kadar uzatılması ve kısa süreli (16 güne kadar) seyahatlar için elektronik vizelerin tanzim edilmesi bulunmaktadır. E-vize konusunda hazırlıklar son aşamada bulunuyor ve kısa bir süre sonra bu sistemin yürürlüğe girmesi sağlanacak.
Rusya-ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye barış için bir arabuluculuk görevi üstlenebilir mi?
Konunun hassasiyeti dolayısıyla bu buluşmanın içeriği ile ilgili bir yorum yapmam mümkün değil. Daha genel anlamda söylemek gerekirse, Rusya Federasyonu daima ABD dahil olmak üzere Batılı ülkelerle yapıcı diyalogun sürdürülmesinden yanaydı. Halbuki bu ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve caydırma politikaları çerçevesinde ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dilini kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, bahsettiğiniz görüşmenin yapılması dolaysız diyalog yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşülmesine dair bir girişimdir.
Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz. Bunlar sayesinde Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları ve heyetleri ayrı ayrı İstanbul’da biraraya gelmiş ve ayrıca bahsettiğiniz görüşme de Ankara’da gerçekleştirilebilmiştir. Bizim ortak gayretlerimizle de tahıl ve gübrelerin Karadeniz bölgesinden dünya pazarlarına taşınmasına yönelik inisiyatifiler hayata geçirilmiştir.
2017’de vefat eden Fikret Hakan, Türk sinema tarihinde silinmez izler bırakmış rollerinin yanısıra eserleriyle de biliniyor. Özellikle 2008’de yayımladığı Türk Sinema Tarihi adlı kapsamlı kitabı, temel referans eseri niteliğinde. Kıymetli sanatçının arşivi ve notları üzerinden bir hatırlama.
Edebiyat öğretmeni ve çevirmen Gaffar Güney ve hemşire Fatma Belkıs Hanım’ın oğlu olarak 23 Nisan 1934 tarihinde Balıkesir’de dünyaya geldi. Bumin Gaffar Çıtanak olan asıl adını, sinema dünyasına geçtikten sonra Fikret Hakan olarak değiştirdi. Babasından etkilenerek edebiyata duyduğu ilgi sayesinde gazeteciliğe başladı. 1952’de Abdi İpekçi’nin yazıişleri müdürlüğü yaptığı İstanbul Ekspres gazetesinde öyküleri yayımlandı. 16 yaşında Ses Tiyatrosu’nda “Üç Güvercin Operti’nde palyaço olarak sahneye çıktı. Hayatına dair kendi ifadesiyle üç sıçrayış yaptı: “Bab-ı âli’ye, Pera’ya, sonra da sinemaya”.
204 film, 28 televizyon dizisinde rol alan, Hamal’ın Uşakları, Klasik Rus Öyküsünün Başyapıtları, İmbikli Duvar, Siyah Işık (Toplu Şiirler), Joe Brico Masumdur, Gece Limanı, Son Ruznameci, Eski Biri, İnce Müzikli Otobüsler, Tellak Ali ve Türk Sinema Tarihi başlıklı pek çok kitaba imza atan Fikret Hakan, ömrünün son yıllarını Bodrum Türkbükü’nde geçirdi; 2017’de vefat etti.
1952’de “Köprüaltı Çocukları” filmiyle oyunculuk kariyerine başlayan Fikret Hakan daha önce tanıştığı tiyatro kariyerini de sürdürmüştü. Ses Tiyatrosu, Çığır Sahne, Cep Tiyatrosu, Küçük Sahne, Oraloğlu Saat 6 Tiyatrosu, Sahne 8 ve Fikret Hakan Tiyatroları’nda çalışmıştı.
Fikret Hakan; 204 film, 28 televizyon dizisinin yanında pek çok kitaba da imza atmış bir yazar ve entelektüeldi.
Fikret Hakan’ın Seçilmiş Hikâyeler ve Papirüs gibi önemli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. Bu öykülerini Tellâk Ali isimli eserinde toplayan Fikret Hakan, kendi imkanları bastırdığı bu eserini babası Bumin Gaffar’a ithaf etmiştir. Hakan’ın ilk eseri olan bu kitapta “Tellâk Ali, Buhran, Kris ve Mari, Yeşil Aşk, Aptülşazi Bey, İstek, Küçük Adam, Küçük Aktörlerin Aşkı, Kimya Dersinde, Her Telden, Düşünce, Dost, Kestaneci” başlıklı öyküleri yer alır.
Türk sinema tarihinde unutulmaz bir yere sahip Fikret Hakan’ın Antalya, Adana film festivallerinden ve birçok kuruluşun verdiği birincilikleri, ödülleri, unvanları vardır. 1998’de kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmiştir. Sanatçının yapıtlarının en önemlisi Türk Sinema Tarihi adı altında yayımladığı çalışmasıdır. Fikret Hakan gençlik yıllarında tutkuyla başladığı araştırmalarının sonucunu, 2008’de 851 sayfalık bol fotoğraflı, kapsamlı bir kitap olarak yayımlamıştır. İnkılap Yayınları arasında basılan bu büyük boy, kuşe kağıtlı, kapsamlı çalışmanın izleri Fikret Hakan’ın Türk sinemasında parladığı ilk yıllara kadar iner. 15 Aralık 1961 tarihli Ses mecmuasında çıkan bir haber, 2008 tarihli bu kitabın tanıtımı gibidir: “Fikret Hakan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor”. Resimlerle süslü bu haber/röportaj tarzında yazılmış imzasız yazıda, Fikret Hakan’ın İstanbul Sahaflar Çarşısı’nın giriş kapısı içinde kitap ve belge araştırırken çekilmiş bir fotoğrafı yer almaktadır.
15 Aralık 1961 tarihli Ses dergisinde yayımlanan “Fikret Hakan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor” başlıklı haberde kullanılan fotoğraflar, Hakan’ın 2008’de çıkaracağı Türk Sineması Tarihi kitabının hazırlıklarının yıllara dayandığını gösteriyor.
Ses’teki yazının girişinde şu satırları görürüz: “Fikret Hakan çalışma odasında üç sanatı kaynaştırabilmiştir. Duvarları, aydınlık renkli non-figüratif desenler, serbest ölçülü şiirler süsler. Bu tabloların arasına, Türk sahne ve perdesinin meşhurlarının fotoğrafları asılmıştır. Ayrıca çalışma masasının üstü, tepeleme sahne ve perde fotoğrafları ile doludur. Fihristler, not defterleri, kitaplar da, kitaplıkta yer kalmadığından masanın üzerine sıralanmıştır. Yakışıklı artist, bu dekor içinde sinemamızın 64 yıllık tarihini yazmaktadır. Önce notları derler, sonra bu yazıları fotoğrafla değerlendirir…
Türk filmciliğinin tarihini, defterleri, kitapları karıştırarak soranlara şöyle anlatır: ‘Gördüğünüz defterler, fihristler, fotoğraflar (64 yıllık) sinema tarihimizin sayfalarını dolduracak belgelerdir”.
Fikret Hakan’ın 2008 tarihli Türk Sineması Tarihi kitabı Türk sineması için referans değerinde bir çalışma
1961’te yapılan bu röportaj sonrasında Fikret Hakan, uzun yıllar boyunca bu sinema arşivini oluşturmaya, olgunlaştırmaya devam etmiştir. İlk baskısı 2008’de yapılan kitap, sonraki yıllarda 5 yeni baskı daha yapacaktır.
11 Temmuz 2017’deki ölümüne kadar Fikret Hakan, kitap, belge, arşiv malzemesi oluşturmayı sürdürmüş; İzzet Günay gibi, Haldun Dormen gibi, Mücap Ofluoğlu gibi kitap sevdalısı, okuyan, iyi bir entelektüel olarak yaşamıştır.
Bodrum’da son yıllarını geçirdiği evinde muhteşem bir kütüphane ve arşive sahip olan bu kıymetli sanatçının malzemesini görmek, elden geçirmek mutluluğuna eriştim. Kıdemli bir sahaf olarak yine kitaplığını görmek ve almak şansına eriştiğim İzzet Günay’dan ve Mücap Ofluğlu’ndan sonra gördüğüm en iyi edebiyat kitaplığına sahip kişi Fikret Hakan’dır diyebilirim. Hâtırasına saygıyla…
Futbolun bu topraklardaki sesiydi Halit Kıvanç. Yıllarca radyolarda maç anlatan unutulmaz spiker, 10 Dünya Kupası’nı radyo ve televizyondan Türkiye’ye nakleden yegane isimdi. Kıvanç gibi Alman Herbert Zimmermann, İngiliz Kenneth Wolstenholme ve Uruguaylı Victor Hugo Morales de 20. yüzyılda futbolun ve dünya kupalarının sesleri oldular.
Milyarları peşinden sürükleyen oyunun çok önemli bir parçası onlar. Ağızlarından çıkan bir kelime günlerce tartışılıyor, internet anında onların sözcükleriyle çalkalanıyor. Kimi zaman kamera önünde yer almasalar da mikrofonlarından dökülenler dilden dile yayılıyor. Öyle spikerler var ki mesleklerinin emekleme günlerinde yaptıkları bugün bile anılıyor. Kültleşmiş bu figürlerin anlatımları, kelimeleri, popüler kültürün de köşebaşlarında dimdik karşımıza çıkıyor.
Futbolun bu topraklardaki sesiydi Halit Kıvanç. Yıllarca radyolarda maç anlatan unutulmaz spiker, 10 Dünya Kupası’nı radyo ve televizyondan Türkiye’ye aktaran yegane isimdi. Organizasyonları yerinde takip eden duayen, 1958’de tüm yeryüzünü kendisine âşık edecek 17 yaşındaki Pelé’yle ilk görüşen yabancı gazetecilerdendi. Milyonlar, “47 ayın sultanı”nı onun ağzından dinlemiş; takımlara, futbolculara dair birçok ayrıntıyı ondan öğrenmişti. Bilgiye ulaşmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğu günlerde, bu detaylar birer hazine niteliğindeydi.
1986 Dünya Kupası öncesinde şampiyona tarihini arşiv görüntüleri eşliğinde anlattığı program, benim ve birçok insan için şüphesiz bir milattı. Kupaların kupası Dünya Kupası’nın sesiydi Halit Kıvanç. Tıpkı iki ulusun hafızasına kazınan iki meslektaşı gibi: Avrupa futbolunda iki spiker var ki hâlâ bugün büyük bir coşkuyla anlatılıyor. Mikrofonları başında ağızlarından dökülenler, popüler kültürün incileri olarak paylaşılıyor.
1958’de Pelé’yle ilk görüşen gazetecilerden olan Halit Kıvanç, 1970 Meksika Dünya Kupası’nda yeniden onunla birlikte.
Herbert Zimmermann
1917’de Almanya’da doğan Herbert Zimmermann, 1954 Dünya Kupası finali sayesinde ölümsüzleşmişti. 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımını üzerinden atmaya çalışan ülkenin belki de tekrar ayağa kalktığı günü milyonlarca vatandaşına radyodan aktaran şanslı insandı Zimmermann. Şanslıydı, zira Bern’de bir mucize yaşanacak ve 31 maçtır yenilmeyen Macaristan’ı sürpriz bir şekilde yeneceklerdi. Harpte Doğu Cephesi’nde savaşan Zimmermann, madalyalar kazanmış bir askerdi. 1942’de ağır yaralandıktan sonra Berlin Radyosu’nda medyaya adım atmış, savaştan sonra da Alman Kuzeybatı Radyosu’nda (Nordwestdeutsche Rundfunk) çalışmaya başlamıştı. Maçın favorisi Macaristan, fırtına gibi bir başlangıçtan sonra 8. dakikada 2-0 öndeydi. Ferenc Puskás ve Zoltán Czibor’un gollerinden sonra “korkulan oldu” diyen Zimmermann, hızını alamayıp kalecileri Toni Turek’in cehennemden çıktığını bile ima etmişti. Max Morlock fileleri bulduğunda Tanrı’ya şükreden Zimmermann’ın sesi, Helmut Rahn’ın beraberlik golünde tir tir titremişti. Dakikalar 84’ü gösteriyor, Almanya için zaman donuyordu. O anlatım bugün bile tüyleri ürpertiyor:
“Bern’deki Wankdorf Stadumu’nda bitişe daha altı dakika var. Yağmur durmuyorsa da kimse kılını bile kıpırdatmıyor. Zor ama izleyiciler istifini bozmuyor. Nasıl yapsınlar… Dünya Kupası 4 yılda bir oynanıyor ve böyle bir final bir daha ne zaman görülür? Almanya şimdi sol kanatta Schäfer ile geliyor. Schäfer, Morlock’a uzatıyor. Macaristan araya giriyor. Bozsik, yine Bozsik… Macaristan’ın sağ kanat oyuncusu yine topla geliyor. Top onda… Bu sefer Schäfer’e kaybetti. Schäfer içeri ortalıyor. Kafayla uzaklaştırılıyor. Bu mesafeden Rahn vurmalı. Rahn vuruyor. Goooooooool! Goooooool! Goooooool!”
‘Bern mucizesi’ ve mikrofonda Zimmermann
1954 Dünya Kupası zaferi, Almanya’da “Bern Mucizesi” olarak anılıyor. Zaferden sonra oyuncular sarmaş dolaş (altta), Herbert Zimmermann ise mikrofon başında (solda).
Kendinden geçmişti Alman spiker; skoru bile karıştırmıştı. Bir ara Macarları galip ilan etmiş, sonradan özür dilemişti. 87. dakikada Puskas’ın attığı golde “ofsayt” diye bağırmış, kabininden attığı çığlıklarla hakemleri ikna etmeye çalışmıştı. Son düdükle birlikte defalarca “Bitti” diye bağırmış; “Almanya dünya şampiyonu” diye haykırmıştı.
Milyonlarca Alman, Zimmermann’ın çoğu zaman kendisini kaybetmesiyle, hop oturup hop kalkmışlardı salonlarında. Karşılaşmanın banttan tekrar anlatılması sırasında, hafiften rötuşlar yapılmasına da şaşmamalı. Spikerin kaleci Turek’i cehennemin dibinden göklere çıkarması da unutulmazdı. Hatta kaleci için kullandığı “Futbol Tanrısı” ibaresi yüzünden, Eski Alman Başbakanı Konrad Adenauer’in büyük destekçilerinden bankacı Robert Pferdmenges’in zoruyla özür dilemek zorunda bile kalacaktı. Meslekten el çektirilmesi bile tartışılmışsa da “Bern’in sesi” en iyi bildiği işi yapmaya devam etmişti.
Alman spiker, 1966 sonunda geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybettiğinde sadece 49’undaydı. O orijinal anlatımın telif hakları bugün yeğenlerinde. Onlardan biri de “Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin önemli yüzlerinden eski milletvekili Hans-Christian Ströbele…
İngiltere’nin efsanelerinden Beş Dünya Kupası’nı İngiltere’ye anlatan efsane spiker Kenneth Wolstenholme.
1987’de Almanya’da müzik listelerinde 2. sıraya yükselen Okay grubunun “Okay” ve Alman hiphop grubu Die Fantastischen Vier’ın “Das Spiel ist aus” şarkısında onun unutulmaz kelimelerine rastlamak mümkün.
İsmi, spor gazetecilerine verilen ödüllerde yaşatılan Zimmermann, 1958, 1962 ve 1966’da da Dünya Kupası’nın Alman sesiydi. En son radyodan naklen anlatımı 1966 Dünya Kupası finaliydi. Ancak o gün İngiltere, Federal Almanya’yı devirecek; hâliyle Zimmermann değil de Ada’ya maçı aktaran İngiliz meslektaşı ölümsüzleşecekti…
Kenneth Wolstenholme
1920’de İngiltere’de doğan Kenneth Wolstenholme, gazeteciliğe Manchester’da başlamıştı. Zimmermann gibi o da 2. Dünya Savaşı’na katılmış, Almanlara karşı çarpışmıştı. Harbin ardından önce radyoda başlıyor, ardından televizyona transfer oluyordu. BBC’nin aranan yüzüydü, İngiliz futbolu ondan sorulurdu. İlk 1951’de Federasyon Kupası finalini anlatan spiker, 1953- 71 arası tüm finalleri Birleşik Krallık’a aktarmıştı. Beş Dünya Kupası’nın İngiliz sesiydi.
BBC’nin alamet-i farikalarından, 1964’ten bu yana devam eden futbolun en uzun süreli programı Match of the Day’in ilk yorumcusu da oydu. Günümüzde İngilizlerin unutulmaz golcüsü Gary Lineker’le özdeşleşen programda 1967’ye kadar sahne alan Wolstenholme, BBC ekranlarına Ajax’ın Panathinaikos’u devirdiği 1971 Şampiyon Kulüpler Kupası finaliyle veda etmişti.
1966 Dünya Kupası finalinin tartışmalı gol kararını veren Azeri hakem Tevfik Behramov.
1966 Dünya Kupası finali, iki ismi ölümsüzleştirmişti. Uzatmalarda Geoff Hurst’ün üst direğe vurup çizgiyle raks eden şutuna “gol” diyen yan hakem Tevfik Behramov, İngiltere’de kahraman olmuştu. İngiliz gazetelerinin “Rus” dediği Behramov, aslında Azeriydi. Azerbaycan’ın ulusal stadyumu bugün onun ismini taşıyor. Heykeli dikilen ve adı bir stada verilen ilk hakem de olan Behramov 1993’te ölmüştü. Maç 3-2 bitecek derken, uzatmaların sonunda Wolstenholme’ün söylediği bir söz televizyonda program adı olacak, şarkılarda bile karşımıza çıkacaktı. Hakem Gottfried Dienst’in maçı bitirdiğini zannedip sahaya doluşanlara istinaden söylediği “Some people are on the pitch. They think it’s all over” (Bazıları sahaya girdi. Maçın bittiğini düşünüyorlar) cümlesi tam kulaklarda çınlıyordu ki Hurst’ün bütün gücüyle vurduğu top doksana gidince, “It is now!” (Şimdi bitti) demiş ve popüler kültür ikonu olmuştu. New Order’ın “World in Motion” şarkısından Beatles’ın “Glass Onion” şarkısının 1996 tarihli mix’ine onun kültleşen cümlesi kulaklarımıza çarpıyor; bilgisayar oyunlarında bile karşımıza çıktıktan sonra 2002’de ölen İngiltere’nin Halit Kıvanç’ı Ada’da asla unutulmuyor.
Victor Hugo Morales
1947’de doğan Uruguaylı Victor Hugo Morales, İspanyolca konuşan dünyanın en iyi spikeri kabul ediliyor. Sadece futbola ilgi duymayan, en son 2016’da siyasi baskılarla radyo programı yayından kaldırıldığında, yüzlerce muhalifin onun için Buenos Aires’te gösteri yaptığı haberiyle de manşetleri süsleyen gazeteci henüz 19’unda bu mesleğe başlamış; 23’ünde Uruguay’ın en büyük radyolarından Radio Oriental’e spor müdürü olarak transfer olmuştu. Ülkesinin belki de en popüler sesi olmasına rağmen tutuklanması, bardağı taşıran son damlaydı. 1981’de Uruguay’daki askerî diktatörlükten Arjantin’e kaçmıştı. Orada da kısa sürede efsaneleşecek; Diego Armando Maradona’nın önderliğinde Tangocular 1986 Dünya Kupası’nı kaldırırken, onun sesi de sadece İspanyolca konuşulan topraklarda değil tüm dünyada hafızalara kazınacaktı. Tangoyla elektronik müziği harika bir şekilde harmanlayan Gotan Project’in “La Gloria” adlı parçasında da sesini duyduğumuz spikerin efsanevi gol nidası yerine “Gotan” diye bağırması unutulmazdı.
Birinin sesi, diğerinin golü Uruguaylı spiker Victor Hugo Morales, Maradona ile birlikte… Morales dünya çapındaki ününü Maradona’nın 1986’da attığı meşhur Dünya Kupası golüne borçlu.
22 Haziran 1986’da oynanan çeyrek finalde ölümsüz solak İngiltere karşısında “Tanrı’nın Eli” lakabını alırken, maestronun attığı ikinci gol de tarihe geçmişti. Orta sahanın gerisinden aldığı topla rakip savunmacıları inci gibi ipe dizen Maradona’nın golünü anlatırken kendini kaybeden Morales, Tanrı’ya şükrediyor, “ağlamak istiyorum” diye haykırıyordu. Kendisini biraz toparladıktan sonra “hangi gezegenden geldin bu kadar İngiliz’i yolda bırakmak için” diye konuştuğu biricik yıldız için kullandığı “barrilete cósmico” ifadesini İspanyollar bile anlamıyordu. Onlar “fıçı” dedi zannededursun, Arjantin dilinde “barrilete” uçurtma demekti. Morales’in yaptığı da, Maradona henüz 16 yaşındayken hakkında yazılan ilk büyük haberin başlığına göndermeydi. O manşetin de bir tangodan geliyor olmasına şaşırmamalı, orası Arjantin’di!
Hurst’ün 1966 Dünya Kupası finalinde skoru 4-2’ye getiren şutu…
Horlanan, aşağı görülen, kendisinden usanılan; öte yandan gerçekten ihtiyaç sahibi olduğu bilindiğinde vicdani bir itkiyle el uzatılan toplumsal sınıf. Osmanlı döneminde kethüdaları, şeyhleri ve beslendikleri bir vakıfları dahi olmuş. Kimi zaman menedilmişler, kimi zaman kollanmışlar. Yüzlerce yıl sokaklarda aynı narayı vurmuşlar: Allah rızası için…
Türkçedeki iki atasözü, dilenciliğin kültürdeki algılanışını iyi açıklar:
“Dilenci bir (tek) olsa şekerle besleyeyim” ve “Dilencinin torbası dolmaz”. Çokluk, suistimal ve sınırsız istekler. Bunaltan bir yalvarış hâli.
Ortaçağ İslâm dünyasında dilencilere “benû sâsân” denirdi ki, dilenci, dolandırıcı ve şarlatan anlamlarının hepsini birden karşılıyordu. Peygamber, yeni Müslüman olacaklardan dilencilik yapmayacaklarına dair söz alıyor, en iyi kazancın alın teriyle elde edildiğini vurguluyordu (Müslim, Zekât, 108). Kuran, dilenciliği insan haysiyetiyle yakıştırmıyordu; Allah nasılsa her kula rızkını yazmıştı ve başka kullara el açmak yakışıksız bir işti. Ancak burada onurlu bir fakirlik övülmüş, Müslüman zenginlerin mallarında ihtiyaç sahibi dilencilerin belirli bir hakkı olduğu saptanmış (ez-Zâriyât, 19) ve “isteyeni azarlama” denilmiştir (ed-Duhâ 10). Bu sebepledir ki Osmanlı Türkçesinde “Sâile (isteyene) sual olunmaz” diye bir tabir de türemiştir.
Dilenciler esnafı 3. Murat’ın oğlu için tertip ettirdiği 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde sakatlar ve dilenciler. Dilenciler bu tarihlerde başlarında denetleyicileri olan bir kuruma sahipti ve devlet Şehzadebaşı’nda onlara bir vakıf tayin etmişti. İmparatorluğun tüm görkeminin ve esnaf ustalıklarının sergilendiği bu Surnâme’de dilenciler de ansızın belirip zıtlık oluşturarak önceki ve sonraki sahnelerin görkemini arttıran bir unsur gibi kullanılmış (İntizâmî, Surnâme-yi Hümayun, res. Osman, TSMK H. 1344).
Kimi Sûfî gruplar ise dilenmeyi nefsi terbiye etmek ve kibri kırmak için uygulamış, talebelere de bir ödev kılmışlardı. Farsça kökenli “derviş” kelimesi dilenci sözcüğüyle eşanlamlıdır. Tekke mensubu kimi dervişler, ellerindeki Hindistan cevizi veya abanozdan mamul, omuzlarına astıkları keşkül-i fukara ile dilenirler, bunlara para veya hububat koyarlardı.
Temelde dilenci olmayan ama işi oraya vardıran gruplar da türemişti. Kutsal aylarda “cerre çıkan” medrese talebesi köylerde ders veriyor, karşılığında halktan para istiyorlardı. Bu talepler kimi zaman bunaltıcı ısrarlara dönüşüyordu. Miskinler ise “hiç veya yeteri kadarmalı olmayan kimse, zelil, zayıf” diye tanımlanıyor ve bunlara ayrıcalıklı davranılıyordu; ihtiyaç içinde oldukları her hâllerinden belliydi. Osmanlı Türkçesinde “Eri sözünden, esbabı yüzünden, dilenciyi gözünden, tavşanı izinden, avradı kızından, kızı bezinden belle” diye bir deyiş de türemiştir. Yine Kuran’da da miskinlerin gözetilmeleri buyuruluyordu (Bakara, 83). Selçukluların cüzzam hastalarını tecrit ettikleri yerlere “miskinler tekkesi” adı verilmişti.
Daha çok Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra görülen “goygoycular” taifesi ise başka bir âlemdi. Anadolu’dan gelme ve çeşitli engelleri olan “goygoycular” Muharrem ayının başlamasıyla birlikte kendilerine vakfedilen Şehzâdebaşı Tabhâne’deki yuvalarından İstanbul sokaklarına dağılıyor, Kerbela hadisesinin yasını tutuyor, “hey kaygulu canım (goygoy canım)” diyerek İstanbul sokaklarını inletiyordu. Okudukları gazellere karşılık hububat ve hediyeler topluyor, bunları heybelerine güzelce diziyor, sonra da aşure yapıp halka dağıtıyorlardı. Galiba en gönlü bol dilenci takımıydılar.
Dilenci tek olsa… Muhtemelen Venedik balyosu veya buraya bağlı bir çalışan tarafından 17. yüzyılda, serbest Türk nakkaşlarına ısmarlanan bir minyatür albümü, İmparatorluk simalarını tek bir albümde özetlemeye çalışmaktaydı. Albüm, satın alma yoluyla Alman şarkiyatçı Franz Taeschner’in eline geçti ve 1925’te Alt-stambuler hof-und volksleben (Eski İstanbul Saray ve Halk Yaşamı) adıyla çoğu siyah-beyaz olarak yayımlandı. Eserin orijinali ne yazık ki 2. Dünya Savaşı sırasında kayboldu ve çoğu resmin gerçek rengini bilmiyoruz. Eserde, Osmanlı toplumuna dair büyük merak taşıyan sipariş sahipleri için 1 sayfa da bir dilencinin bir beyefendiye el açtığı sahneye ayrılmıştır. Burada sosyal konumu kadar büyük çizilen bey, tüm soğukkanlılığı ve merhametiyle dilenciye bakıyor ve iki elini de asasına dayadığına göre pek de pamuk elleri cebe atacak gibi değil. Belki İstanbul halkının bakışını özetleyecek biçimde “dilenci tek olsa şekerle besleyeyim be kuzum” diyor (İstanbul Saray ve Halk Yaşamı, çarşı ressamları, 1648- 87, haz. F. Taeschner, Alt-stambuler hof-und volksleben ein türkisches miniaturenalbum aus dem 17. Jahrhundert, c. I, Hannover 1925, res. no. 20. Renklendiren: Enes Söl).
Devlet arşivlerinde bulunan 28 Mayıs 1568 tarihli bir belgede Gülsuyucu oğlu gibi “haşere dilenci grupları”nın cenaze sahiplerini taciz ettikleri ve bunların engellenmesi buyuruluyordu. Kadılara bağlı subaşılar “dilenci başbuğu” oluyor ve dilenmeye uygun olanlarla olmayanları ayıklıyordu. 1574’te Divan-ı Hümayun, payitahta yönelen dilenci akınını, Arap fakirlerinin ve dervişlerin hücumunu önlenmeye çalıştı; çünkü bu sıralar şehirde nüfus yoğunluğu ve beslenme sıkıntısı vardı. 4 Temmuz 1736 tarihli bir defter, Üsküdar, Galata, Suriçi ve Boğaziçi’ndeki dilencilerin sıkı bir kaydını içeriyordu. 20 Eylül 1789 tarihli evrak ise, yaralı dilencilerin meskenlere yollanmasını, kazanca gücü yetenlerin dilencilikten menedilmesini uygun görmüştü.
Avusturya elçisi sıfatıyla 1554 ve 1556’da İstanbul’a gelen Busbecq, dilencilerin İstanbul’da kutsal haklara sahip olduklarını ve kimisinin kölelere malik olduğunu yazar! Onun kaydına göre, insanları yağ kandili, limon veya nar satın almaya zorlayan Arap dilenciler vardır. Busbecq, Türklerin sokak köpeklerini mahallenin malı sayıp ilgiyle beslediğini, dilencilere ise “Allah onlara akıl (kazanma imkânı) verdiği için” o kadar da acımadıklarını yazar.
Evliya Çelebi 17. yüzyılda dilenci esnafının iyice kurumsallaştığını haber verir. 7.000 neferlik bu sınıf sancak açarak gezer; sadaka ile ilgili ayetleri okuyarak inananların gönüllerini celbetmeyi dener; bilhassa gazadan ganimetle dönen gazileri sıkıştırıp “Şey’ullah” (Allah rızası için) sözü eşliğinde el açardı.
Nâzım Hikmet 1950 başlarında Bursa Cezaevi’ndedir. 1938’den beri, 12 yıldır hapistir; toplamda 28 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır. 8 Nisan 1950’de, serbest bırakılması için açlık grevine başlar. Dünyada ve Türkiye’de birçok yazar, biliminsanı ve sanatçı da şairin hapisten çıkması için uğraşır, imza toplar.
Nâzım Hikmet 30 Mart 1950’de Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar. 29 Ağustos 1938’deki Donanma Davası’nda 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan Nâzım Hikmet, 12 yılı aşkın süredir devam eden haksız mahkumiyetinin artık son bulması için 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlamıştır:
“Başka türlü hareket etmek kabil olmadığı için bu kararı verdim. Sizden yalnız bir şeye kayıtsız-şartsız inanmanızı istiyorum: bu kararım, herhangi bir yeis, bir yılgınlık, bir korkaklık, bir sabırsızlık neticesi değildir. Sabırlı, şuurlu, ümitliyim. Fakat hakkın ve hakikatin ortaya çıkması için meydana hayatımı atmaktan başka imkânım kalmadığına kaniim. Bundan dolayı bu son imkânımı şuurla, ümitle kullanıyorum. Hakkın ve hakikatin tecellisi uğrunda ölürsem de bu sizin babanıza lâyık bir ölüm olacaktır. Hepinizi hasretle kucaklarım. Babanız: Pirayenin, Mehmedin, İzgenin, Suzanın sabırlı, şuurlu, cesur ve ümitli babası”.
Paris’te şair Tristan Tzara öncülüğünde “Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Yapıtlarını Yayma Komitesi” kurulur. Albert Camus, Pablo Picasso, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Aragon ve Yves Montand platforma destek verir. Türkiye’de de aydınlar, açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet’in affedilmesi için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye ulaştırılmak üzere sssssimza toplarlar.
Bu girişim aynı zamanda cumhuriyetin ilk “aydınlar dilekçesi”, aydınların toplu olarak imza attığı ilk örgütlü manifestodur. Şimdiye dek belgesiyle tam listesine ulaşılamayan bu imzacılar listesi, Nâzım Hikmet’in tam aleyhindeki bir yazarın, Nihal Atsız’ın imzasını taşıyan bir belgeyle günyüzüne çıkıyor.
1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabında, “Komünist Donkişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa” başlığıyla Nâzım Hikmet’e oklarını yönelterek, dönemin Turancılarıyla ortak tavrını belli eden Atsız, “Liste” başlıklı 4 sayfalık daktilo metnin başlığını da kitabına göndermeyle atıyor: “Moskof Ajanı Komünist Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler”.
Atsız’ın daktilosundan çıkan listede 166 aydının ismi mesleklere göre sıralanıyor. Atsız, “Ülküdaş! İçinde yaşadığımız devir ve çevredeki herkes ve her şey sana unutmak yolunu açacak, unutmak telkini yapacaktır. Bil ki unuttuğun gün mahvolduğun, milletçe mahvolduğumuz gündür” diye başlıyor.
Orhan Veli’den Halide Edip Adıvar’a Oktay Rifat’tan Ahmed Hamdi Tanpınar’a, Neyzen Tevfik’ten Behice Boran’a 166 aydının sıralandığı 4 sayfalık daktilo metin, Atsız’ın “Tanrı Türk’ü Korusun” hitamıyla son buluyor.
İLK YAYIN:NİHAL ATSIZ’IN DAKTİLOSUNDAN!
Şairin serbest kalması için imza veren aydınların listesi
KRONOLOJİ
NÂZIM’IN AÇLIK GREVİ
Hastaydı ama direndi
30 Mart 1950
Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar.
8 Nisan 1950
Bursa Cezaevi’nde açlık grevine başlar.
9 Nisan 1950
Şair açlık grevine başlamasının ertesi günü Bursa’dan İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne nakledilir. 48 saatlik açlık grevinin ardından Nâzım Hikmet’in avukatı Mehmet Ali Sebük affı için olumlu gelişmeler olacağı ricası üzerine şairi ikna ederek açlık grevini sonlandırır.
11 Nisan 1950
Nâzım Hikmet, jandarma nezaretinde Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülerek muayene edilir. Muayene sonucunda kalbinden ve karaciğerinden rahatsız olduğu kesinleşir.
15 Nisan 1950
Millî Türk Talebe Birliği, Nâzım Hikmet’e af kampanyası yürütenlere ve imza toplayanlara karşı açıklama yapar.
2 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet, mahkumiyetine ilişkin olumlu bir gelişme olmadığı gerekçesiyle Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde tekrar açlık grevine başlar.
7 Mayıs 1950
Açlık grevinin 5. gününde “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini yazar.
9 Mayıs 1950
Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılır. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım da açlık grevine başlar; Karaköy İskelesi’nde oğlu için imza toplarken gözaltına alınır; gece savcılık sorgusunun ardından serbest bırakılır.
11 Mayıs 1950
Garip şiirinin üç genç temsilcisi Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat, Nâzım Hikmet için Ankara’dan İstanbul’a gelerek 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurur.
11 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet tekrar Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülür. Yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürür.
11 Mayıs 1950
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarmaya başlar. Dernek üyesi 19 kişi, “Nâzım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bir bildiri dağıtırken gözaltına ve sorguya alınır.
13 Mayıs 1950
Açlık grevinin 11. gününde 8 kilo veren ve Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılan Nâzım Hikmet’e serum bağlanır.
14 Mayıs 1950
Demokrat Parti genel seçimleri kazanır.
15 Mayıs 1950
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin Nâzım Hikmet’in açlık grevine destek için Laleli Çiçek Palas’ta düzenlediği toplantı, Millî Türk Talebe Birliği üyesi gençler tarafından basılır.
18 Mayıs 1950
9 şair, yazar ve ressam, Nâzım Hikmet’e bir çağrı mektubu gönderir ve “14 Mayıs seçimlerinin galibi Demokrat Parti kabine kuruncaya kadar açlık grevine ara verin” ricasında bulunur.
19 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet 2 Mayıs’ta tekrar başladığı ikinci açlık grevine 17 gün sonra ara verdiğini avukatına bildirir.
14 Temmuz 1950
Nâzım Hikmet’in serbest kalmaması için uğraşan gazeteler ve “milliyetçi” öğrenci dernekleri karşı kampanya başlatır. Millî Türk Talebe Birliği Başkanı Suphi Baykam, Nâzım Hikmet’in af dışı bırakılmasını isteyen bir dilekçeyi hükümete sunar. Nâzım Hikmet’in üçte birini yattığı toplam 28 yıl 4 aylık ağır hapis cezası hükmü, Demokrat Parti hükümetinin düzenlediği af yasası kapsamı dışında bırakılır; ancak “üçte iki oranında indirilecek cezalar” kapsamına alınır ve Nâzım Hikmet serbest bırakılır.
Dünyada her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesinde. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü yemeksiz bitiriyor. Pandemi ve savaş, market raflarındaki fiyatları yükseltince gıda krizi bir anda gündemin üst maddelerine taşındı. Ancak bir yanda iklim krizi, bir yanda üretim ve paylaşım sistemlerinin adaletsizliğiyle bugünlerin yaklaşmakta olduğunu söyleyenlere uzun yıllar kulak tıkanmıştı. Sömürgecilik yıllarından bugüne, sorunun köklerinden çözüm önerilerine gıda krizi.
Dünya yılı 2022. Gezegenimizin seyir defteri: Nehirlerin kuruduğu, somon balıklarının yumurtlamak için doğdukları yere dönemedikleri, nükleer santrallerin soğutma suyu olmadığı için durayazdığı, kömür mavnalarının elektrik santrallerine yakıt ulaştıramadığı, Avrupa’yı kasıp kavuran kuraklıktan kuruyan nehirlerin kenarlarında çok eskiden kalma Açlık Taşları’nın ortaya çıktığı yıl. Taşlar diyorlardı ki “Eğer beni okuyabiliyorsanız, Ağlayın!” Zira susuzluk demek, kıtlık demekti. Tuzukuru kimilerine göre dedelerden torunlara yapılan bu uyarıların artık gereği kalmamıştı. “Açlık da neymiş ki? O eskidendi. Ürettiğimiz ile yetinmek zorunda değiliz artık. Sende bu yıl kuraklık varsa, ürünü bol olan ülkeden parasıyla satın alırsın olur biter. Hem böyle kurak seneler müthiş şarap yapar. İçelim güzelleşelim o halde.” Ama bu sefer öyle olmayacak korkarım…
Raflardaki fiyatlara bakıp bakıp “İyiydik. Şimdi ne oldu ya hu?” diye şaşkınlık içinde kalakalmış milyonlarca insan var dünyada. Çok az kişi durumun ciddiyetini kavramış durumda. Yegane yuvamız olan mavi gezegenimizin sularının, toprağının, denizlerinin bizleri artık besleyemediği bir noktaya dayandık. Şu anda 8 milyarız. Her birimizin günlük bir buçuk kilo yiyecek ihtiyacı var doyarak, iyi beslenmek için. Mevcut gıda üretim sistemini adil olanıyla değiştirmeyi başarabilsek dünyamızın 11 milyarı bile besleyebileceği iddia ediliyor. Anahtar sözcükler, sistem ve değişim. Biri çok güçlü, diğeri ise şimdilik çok zor görünüyor.
Dünyadaki her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesinde. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü yemeksiz bitiriyor. Her dört aileden biri aç… Sorun nerede peki? Dünyada giderek artan açlıktan sorumlu olanlar kimler? Olay şu fıkrayı düşündürtüyor: Çok şişman bir adamla çok sıska biri yan yana gelir. Şişman, zayıf olana “Seni gören de dünya açlıktan kırılıyor sanacak” der. Zayıf olan da “Seni gören de nedenini şıp diye anlar!” diye cevabını yapıştırır. Eski bir fıkra. Çocukken hiç komik gelmemişti ama hatırımda yer etmiş. Bugün ise çok anlamlı geliyor.
Bugün hâlâ geçerli olan gıda, sermaye yapılanması, enerji kullanımı, çevre ve teknoloji bağlantılarının kurgusu geçen yüzyılın başlarına dayanıyor. Tarihin büyük bir bölümü boyunca sıradan halk, yakın çevresinde ne yetişiyorsa, ne avlayabiliyorsa onu yiyerek, yinelenen büyük kıtlık dönemlerini ise kayıplarla aşarak hayatta kaldı; 20. yüzyılın başına kadar geldi. Varsıl sınıflar için çok uzaklarda üretilip denizaşırı ticaret ile pazara sunulan baharat, şeker gibi değerli ürünler bulunuyordu. Hatta bunların tedariği, paylaşımı ve pazarlanmasından ibaret olan dünya ticaretinde üstünlük kurma isteği politik çekişmelerin temelinde yatan nedenlerin başında geliyordu.
Bugünün ve olasılıkla yarının yanlış sistemini yaratıp, dünyanın büyük bölümünü kıtlığa ve yoksulluğa mahkum eden sistemin tohumları yeni kıtaların keşfi ile kurulan kolonilerden, plantasyonlardan gelen egzotik ürünlerin Avrupa’ya akması ile atıldı. Bu tarihten itibaren insanların kurguladığı ya da kendini ister istemez içinde bulduğu belirli gıda sistemlerini dönemlere göre incelemeye çalışalım.
Koloniden al anavatana sat
Yeni kıtaların keşfi ile 1500- 1750 arası dönemde “ticarete dayalı merkantil bir gıda sistemi” oluşmuştu. Tahıl, süt ve et yine yakın çevreden sağlanırken yeni ve egzotik ürünler kolonilerden anavatanlarına yolculuk etmekteydi. Koruyucu vergilerle kolonilerin öncelikli olarak anavatanları ile ticaret yapmaları sağlanıyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde elindeki toprak ne üretiyorsa emip alan bu sömürgeci sistem yerini yeni kıtalara yerleşip tarım ve hayvancılık yapan insanların Avrupa pazarına pahalı, egzotik ürünlerin yanısıra buğday ve et ürünleri gibi temel gıda maddelerini de sağlamaya başladıkları döneme bıraktı. Karşılığında ise Avrupa’nın ürettiği malları, makineleri satın alıyorlardı.
Açlık taşları ve boş market rafları
Avrupa’da yaşanan sert kuraklık, Elbe Nehri’nin su seviyesini düşürerek, geçmişi 1600’lü yıllara dayanan “Açlık Taşları”nı bir kez daha günyüzüne çıkardı. Kuraklığa karşı insanları uyarmayı amaçlayan Almanca yazıtta “Beni görüyorsan, ağla” yazıyor (solda). Aynı dönemde Rusya’nın Ukrayna saldırısı ile Ortadoğu ve Afrika’da açlık derinleşirken Avrupa’da market rafları boşalıyordu.
1. Dünya Savaşı, 1930’da dünya borsalarının çökmesi ile yaşanan “Büyük Buhran” ve çok geçmeden her şeyi alt üst eden 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında dünya, üretim odaklı bir gıda sistemine yöneldi. Avrupa ve Amerika kendi üretimlerini korumaya aldılar ve sahneye gıda endüstrisinin dev kuruluşları çıktı.
Büyük Buhran, savaş ertesi kurulan Birleşmiş Milletler ve ona bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) bütün dünyanın bir gıda krizine hazırlıklı olması gerektiğine; açlık çekilmeyen bir dünya hayalinin hızlıca hayata geçirilmesine ihtiyaç duyulduğuna dikkati çekiyordu. Adaletsiz paylaşım, açlık ve kıtlıklar politik açıdan dünyanın elbirliği ile önlem alması gereken sorunlar olarak ortaya konulmuştu.
1951’de Rockefeller Merkezi’nin yayımladığı bir rapor, Dünya Gıda Sorunu’nun jeopolitik güvenliğin bir boyutu olduğunu, nüfus fazlasının doğurduğu açlık sorununun ülkelerde yaşanan siyasal istikrarsızlığın başlıca sebebi olduğunu ortaya koydu. “Yeşil Devrim” adı verilen program ile yüksek verimliliğe sahip ürün çeşitleri, suni gübre ve tarım ilaçları ile dünyanın gelişmekte olan kısmına yardım yapılmaya başlandı. Yeşil Devrim’lerin ne Hindistan’da ne de Afrika’da işe yaradığı herkesin malumu. Öyle ki Afrika’da açlığa karşı yeşil devrim paketine milyarlarca dolar yediren Rockefeller Vakfı ile Melinda ve Bill Gates Vakfı’nın ortak projesi AGRA, hükümetlerin olağanüstü desteğine rağmen 20 yıl sonra isminden “yeşil devrim” ibaresini, kuruluş amaçlarından da 30 milyon çiftçi ailesine yardım maddesini sessizce sildi. Taşıma su ile değirmen dönmüyor.
Bu üretim odaklı düzen 1970’lerde bugün anladığımız anlamda bir “küresel gıda krizi”nin baş göstermesiyle son buldu. Bu kriz içiçe geçmiş etkenlerin sonucuydu: El Niño’nun yarattığı garip iklim koşulları, üstüne petrol krizi ve dünyanın önde gelen devletleri arasındaki ticari ve finansal işlemlerde uyulması gereken kuralları belirleyen Bretton Woods Antlaşması’nın sonunun gelmiş olması ilk gıda krizini körüklemişti.
John Raphael Smith’in “Köle Ticareti” tablosu, 1762-1812 (üstte). Bugün kakao ürettiği hâlde kakaonun tadını bilmeyen onbinlerce tarım işçisine karşılık Maya döneminde kazanla kafasına dikenler (altta).
Neoliberal bir gıda düzeni
1970’lerden 80’lere kadar dünyanın bu belirsizliklerle boğuştuğu yılların deneyimi ile bu sefer neoliberal bir gıda düzeni kurgulandı. Bu dönemde çokuluslu şirketler ve kurumlar güçlenirken, ülkelerin ulusal ve kültürel mutfaklarının yerini şeker ve yağ açısından zengin, besleyiciliği düşük endüstriyel gıdalardan oluşan yeni bir küresel beslenme tipi aldı. 1975’den bu yana obezite oranının üçe katlanması bir tesadüf değil. Bugün dünyada bir milyardan fazla kişi obez. Yazıyı hazırladığım gün dünya nüfusu 8 milyar oldu. Sekizde birimiz obez ve her iki kişiden biri kilolu. Obezite salt gelişmiş ülkelerde değil, şeker ve yağ içeriği ile lezzetli ama besleyiciliği düşük olan, ucuz işlenmiş gıdalar neticesinde gelişmemiş ülkelerde de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Yine biraz geriye dönelim. 1800’lerin ikinci yarısı, bugünlerin tohumlarının atıldığı ilginç bir dönemdi. Bu dönemde dünya yiyecek üretimi Avrupa’nın, öncelikli olarak da İngiltere’nin ihtiyaçları çevresinde dönüyordu. Bu dönemde İngiltere önceleri gıda ürünlerinin gümrük vergilerinde saldırgan bir serbestleştirme politikası benimsemiş, Avrupa da arkasından aynı yolu izlemişti. Ama ekonomi rüzgarları değişince 1870’lerde tekrar korumacı politikalara dönülmüştü. Bu Britanya’yı 1800’lerin ikinci yarısında en önemli pazar hâline getirdi. 1860’larda mesela Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın ihracatının yarısı İngiltere’ye yapılmaktaydı. Bu gıda düzeni diğer üretici ülkeler aleyhine spekülasyona çok açıktı. Örneğin Liverpool mısır borsası 1883’te vadeli tüm işlemler ile ilgili denetimi elinde tutuyordu.
Bu sistem aynı zamanda endüstrileşmekte ve zenginleşmekte olan; iyi beslendiği için nüfus patlaması yaşayan Avrupa’yı doyurma görevini tüm dünyanın sırtına yıkıyordu. Avrupa geceleri hiç olmadığı kadar tok yatarken Hindistan, Çin, Kore, Brezilya, Rusya, Etiyopya ve Sudan’da kıtlık nedeniyle 50 milyon insan ölüyordu. Yaşanan bu kıtlıkların nedeni artık dünyanın önceden yaşadığı kıtlıklardan farklıydı ve öyle de kalacaktı. Önceden kuraklık veya beklenmedik doğa olayları veya savaş nedeniyle yerel üretimin yetmediği durumlarda kıtlık yaşanırken artık iklim, politika ve ekonomi üçlüsünün küresel etkisiyle tüm dünya açlık çekebiliyordu.
Ekofeminist Vandana Shiva, “Kendi ürettiğini neden yiyemiyor da aç kalıyor bu insanlar?” diye soruyor. Geçmişe bakalım yine: 1841’de İngiltere yediği buğdayın %80’ini kendi üretirken 1900’lerde bu oran %25’e düşmüştü. Demiryolları ve buharlı gemiler ile Montana ya da Kanada’da yetiştirilen buğdayı ithal etmek çok daha ucuza geliyordu. Telgraf da fiyat bilgilerini oradan oraya hızlıca iletir olunca ilk küresel anlamda entegre pazar ortamı doğmuş oldu. Herkes kazançlı çıktı mı bu düzenden? Ne gezer… Uluslararası tahıl ticareti birkaç büyük firmanın yönlendirdiği büyük sermayenin eline geçti.
Rio de Janeiro’da kahve hasadı sırasında köleler, 1882 civarı (üstte). “Büyük Buhran” başladığında üç hafta içinde 16 milyondan fazla Amerikalı işsizlik yardımı başvurusunda bulundu. İşsizlere bedava kahve, çorba ve çörek dağıtan restoranların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu (altta).
Gıda krizinin tohumları
Ve 1908’de Fritz Haber suni gübreyi buldu. Sağlanacak verimlilik artışıyla Almanya’nın gıda bağımsızlığını sağlayabileceğini, dışa bağımlılığın biteceğini düşünüyordu. İki savaş arası dönem Avrupa ulusları gıda anlamında kendilerine yeterli olabilme çabasına girdiler, zira savaş dönemi yaşanan kıtlık hafızalarda tazeydi. Buğday üretimi bugün olduğu gibi her zaman koşullara bağlı oynaklık gösteren bir ürün olduğundan kendi tarımsal üretiminin verimini artırmak önem taşımaktaydı.
Bir diğer ilginç değişim de ulusların et tüketimi üzerinden izlenebilir. Modern batı beslenme tarihinde artan et tüketimi bugün bize sorun yaşatan birçok durumun temelinde yer alıyor. Örneğin Almanya’nın 1820’de 20 kilo olan kişi başı et tüketimi 1900’lerde 50 kiloya yükselmiş. Ta mağara devrinden kalma algılarımız et tüketimini sembolik olarak eril ve beyaz ırkın gücü ile ilişkilendirir. Gelgelelim bu muktedir eril beyaz güç yediği eti memleketinde kendi besleyip yetiştiremez nedense. 1914’te İngiltere yediği etin yarısını ithal etmekteydi. İngiliz çayırları ne işe yarıyordu o zaman? 1854-1913 arası dünya et ticareti 17 kat artmıştı. Etin uzun mesafelerde ticareti soğuk zincir gerektiriyordu. Böylece Avrupa’nın soğuk hava depoları Arjantin ve Avustralya mezbahaları ile dünya arasında soğuk halkayı oluşturacaktı. Buzdolabının gelişmesiyle kurulan kontrollü soğuk ortamlar tüketicinin yıl boyu istediği zaman ete ulaşabilmesini sağlıyordu.
1936’da Dorothea Lange’nın California’da çektiği bu fotoğraf, Büyük Buhran’ın sembollerinden.Amerikalı karikatürist Arthur Young halen devam eden durumu özetliyor: “Meyveyi gümüş tepside sunar ve meyve suyunun sekizde birini alır”.
Bugünün gıda krizinin tohumları işte bu yıllarda atıldı. Zira kurgulanan sistem dünyanın belirli bölgelerinde ucuz üretim yaptırıyor, fosil yakıt kaynakları ile taşıma, saklama ve gübre üretimini sağlıyor. Diğer yandan her şey küresel olarak iyice girift şekilde birbirine bağlanmış ve üretim, dağıtım ve saklama her zamankinden daha fazla enerji-yoğun hâl almıştı. Sürdürülmesinin neden olanaksız olduğunun ipuçları burada.
Öncelikle, bugün ABD’nin enerji tüketiminin beşte biri gıdanın dağıtımı için yapılıyor. 1970’lerdeki petrol krizinin öncesinde bile gıda ve enerji sistemleri artık ayrılmaz şekilde içe geçmişti. Bu sistem Avrupa, Kuzey Amerika ve dünyanın geri kalanı arasında gerçek anlamda bir kalori uçurumu yarattı. Bir diğer önemli sorun ise üretilen gıda maddelerinin üçte birinin çöpe gitmesi. Edinburgh Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmaya göre “Gıda maddelerinin %44’ü, yani neredeyse yarısı tüketiciye ulaşamadan çöpe gidiyor.” Gelişmiş ülkelerde kaybın yarısı nihai satış noktasında, satılmayan yemek malzemesini atmaya zorunlu olan lokantalarda ve bizzat tüketicinin kendi buzdolabında olurken azgelişmiş ülkelerde tarımsal ürünün toplandığı tarladan işleneceği yere gidene kadar “yolda” kayıplar oluyor. O ülkelerde buzdolabına kadar yolunu bulmuş ise dar gelirli tüketici ne yapıp edip onu israf etmiyor demek.
Bu küresel krizin kolay kolay giderilemeyecek bazı kayıplara yolaçtığını görmek gerek. İklim krizi bir gerçek ve tüketim alışkanlıklarımız dünya kaynaklarını geri dönüşsüz biçimde harcayıp bitirdi. Denizlerde büyük balık kalmadı. Küçük balıklar ise yalnızlığımızı paylaşan tüylü ev arkadaşlarımıza mama, tarlalarda gübre olmak üzere işleniyor. İnsanları besleyebilecekken… Yalnız evcil hayvanlar da değil. 600 milyon hektara yakın arazide ethanol üretiminde kullanılmak üzere mısır, buğday, pirinç, sorgum, şeker kamışı, cassava ve şeker pancarı yetiştiriliyor ki azalan fosil yakıtlara karşı biyoyakıt bir seçenek olsun. Virginia Üniversitesi hesaplamış: Arabalar yerine 280 milyon insan beslenebilirmiş bu üretilenlerle. İşe bak. İnsanları değil otomobilleri besliyor dünya.
Suni gübrenin mucidi Alman kimyager Fritz Haber, aynı zamanda “kimyasal savaşın babası” olarak biliniyordu.
Ütopyalarımıza sarılalım
Susuzluk ve buna bağlı verimin azalmasının yanısıra politik yanlışlarla beslenen savaşlar, beslenmede cinsiyet ayrımı, gıda paylaşımında eşitsizlik gibi birçok değişik yüzü var bugünkü krizin. İdeal bir dünya düzeni kurgulanabilse, hiçbir yeni arazi tarıma açılmadan dahi dünyamız 9 milyar ton yiyecek yetiştirme kapasitesine sahip olabilirmiş. Bilim insanları bunun yöntemlerini tartışıyorlar. Makineleşmeyle mevcut ekeneklerin daha etkili tarım yöntemleri ile işlenmesi, daha iyi ve verimli tohumlar ile besleyici ürün seçimleri, daha etkin sulama çalışmaları ile bu mümkün olabilir. Ancak beslenme alışkanlıklarımızın yanısıra yaşam tarzlarımızı da değiştirmemiz kaçınılmaz olacak.
19. yüzyılda İngiliz toprak sahipleri arasında çiftliklerindeki hayvanların yağlı boya tablosunu yaptırma modası başlamıştı. Her zamankinden daha büyük ve daha besili hâle gelen hayvanlarıyla gurur duyuyorlardı. Bu ineğin adı “Patriot” konulmuş.
İklim değişiyor. Dünya değişiyor. Tarım da değişmeli. Üretim ve paylaşım sistemi de değişmeli. Çareleri biliyoruz. Artık sağır sultanın bile duyduğu bilinen “nedenleri” konuşmak yerine çözümlere odaklanmamız gerekli. Tek ürüne dayalı monokültür, tarım ilaçlarına bağımlı ve genetiği ile oynanmış kısır tohumlarla şirketleri zengin edecek tarım üretiminden vazgeçilip biyolojik çeşitliliği gözeterek üretim yapmamız lazım. Aynı miktar arazide besleyiciliği daha fazla ürünler yetiştirmek mümkün. Gıdayı dünyanın bir ucundan ötekine taşımak yerine eskiden olduğu gibi büyük bölümünü yetiştirildiği yerde tüketecek şekilde organize olmak gerek. Büyük şehirlerin kendi beslenme kaynaklarını yaratmaları lazım. Başından beri mantık bunu söylüyordu aslında ama üç kuruşa çalışan ve ucuz ürettiğini kendi yiyemeden tüccara teslim eden ve yine de borç batağından çıkamayan, aç uyuyan insanlar ve bu insanın ürettiğinin üçte birini çöpe atan sisteme sistem demeye utanır insan. Kakao yetiştirdiği hâlde ömründe çikolata tatmamış olur mu insan?
Yeşil Devrim’infos vaatleri Gates Derneği, Amerika, İngiltere ve Hollanda’nın da dahil olduğu kapitalist birçok devletle birlikte “Yeşil Devrim”e kaynak sağlıyor. “Yeşil Devrim” projesi Afrika’da çiftçilerin yönetimindeki tohum sistemini yok etmekle, tohum tekeli, arazi yağmaları ve genetiği değiştirilmiş organizmalara yol açmakla eleştiriliyor.
Bugün yediğimiz ekmek diliminin dünyanın öbür ucundaki çiftçiyle bağlantısı konusunda farkındalığımız artmış olabilir. Ancak modern dünyada uluslararası ilişkileri düzenleyen kurallar, hâlâ 1648’de imzalanan Westphalia Antlaşması’nın kuralları… Ulusal egemenlik, uluslararası arabuluculuk ve diplomasi bugün hâlâ 350 yıl önce ulusların biraraya gelerek hazırladıkları bu antlaşma temelindeki kabullere dayanıyor. Dünya Ticaret Organizasyonu’nun iki önceki başkanı Pascal Lamy “İnsanlığın uzun dönemde hayatta kalabilmesi için küresel sistemin öngördüğü herhangi bir müdahaleyi uluslar içişlerine ve(ya) ulusal çıkarlarına karşı görerek yok sayabiliyorlar” demiş. DTO’nun ulusların çıkarlarından çok ticaretin ve büyük küresel şirketlerin rahatını düşündüğü bilinen bir gerçek. Ancak bu lafın işaret ettiği acı gerçek şu ki dünya batsa uluslar ve onların kör politikacıları biraraya gelip de “haydi” diyemiyorlar. Açıktır ki bu düzen böyle gidemeyecektir ama sistemi kökünden değiştirmek için herhalde hepimizin açlıktan ölmesi ve geriye kalan bir avuç insanın avcı toplayıcı olarak silbaştan başlayıp, doğa ile barışması gerekecek.
Tohumların Gandhi’si Hint çevreci ve küreselleşme karşıtı Vandana Shiva, biyolojik çeşitliliğin ve geleneksel tohumların, çokuluslu biyogenetik şirketleri tarafından tahakküm altına alınmasına karşı yazdığı Çalınmış Hasat (2000) kitabıyla tanındı.
Bugün şehir bostanları ile aynı mantıkla bina tepelerinde bahçeler kuruyor, dikey susuz tarımla, aquaponik sistemlerle üretim yapan dev tesislere yatırım yapıyor büyük sermaye. İyi de yapıyor. Bu gerekli. Ancak gelişmiş ülkelerin kaynaklarını halen acımasızca tüketmekte olduğu coğrafyalarda yaşayan yoksul insanlarla onlardan şimdiye dek aldıklarının onda birini olsun geri vererek zenginliğini paylaşması gerekiyor artık. Yiyeceğin uluslararası politik manipülasyon unsuru olmaktan çıkıp insanlık hakkı olarak yeniden tanınması gerek. Çünkü komşusu aç iken tok yatana iyi gözle bakmamak gerekir. Kişisel olarak atabileceğimiz en önemli adım ise yiyecek seçimlerimizi yaparken onu üretene dair bir tanışıklık geliştirip, üreteni doğrudan desteklemeyi tercih etmemiz olacak. Zira ne yiyorsak oyuz ve yediğimizi üretenin biz tok yatarken aç yatmaması ve mutlu bir üretici olması en güzeli, en ideali olmaz mıydı? Tok, yeşil, sağlığına kavuşmuş ve eşitlikçi bir dünya düşü ile… Ütopyalar da bu nedenle var işte… Ütopyalarımıza sarılalım.
Akuaponik gibi yöntemler sayesinde evlerde de topraksız tarım yapılabiliyor (altta).
1.400 yıldır her türlü zorluğa-çileye rağmen diz çökmeyen; İstiklal Harbi’yle beraber yeniden yeni bir millet olan insanların öyküsü…
SUNUŞ
Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına…
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Kronik Yayınları’ndan çıkan kitabı Türklerin Tarihi, “büyük bir mirasa, güçlü bir yapılanmaya ve tarihî bir zenginliğe sahip bir millet”in Ortaasya’dan Anadolu coğrafyasına, oradan Avrupa’ya uzanan macerasını, en önemli dönüm noktalarıyla ele alıyor. Yaklaşık 1.400 yıldır süren bu varoluş ve egemenlik mücadelesinde parlak-tayin edici başarıların yanısıra çok ızdıraplı kayıplar ve izleri yıllarca silinmeyecek, kuşaktan kuşağa taşınacak acılar da var. İşte bu ağır, kimi zaman korkunç denebilecek koşullarda, dönemlerde bile enseyi karartmayan, umutsuzluğa kapılmayan; Anadolu’ya ilk gelişten Çanakkale muharebelerine ve İstiklal Harbi’ne uzanan bu büyük macerada tarihte iz bırakanlar…
Mustafa Kemal Paşa tam 100 yıl önce 6 Aralık 1922’de bir parti kurmaya karar verdiğini açıklamıştı. Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey o dönem yazdığı yazılarda, Paşa’nın parti kavgalarına girişmemesi ve milletin başında yol göstericilik rolünü devam ettirmesi gerektiğini yazmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliyye, Yeni Gün ve Öğüt gazetelerine 6 Aralık 1922 tarihinde verdiği bir demeçte, barışın sağlanmasından sonra “Halk Fırkası” adında bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Millî Mücadele’nin önderinin parti kurma kararı, izleyen ilk birkaç günde herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki oluşturmadı. Hatta konu, neredeyse sessizlikle karşılandı. Bu sessizliğin ilk ve en önemli nedeninin şaşkınlık olduğu kesindir. Ancak, bütün basının o günlerde Lausanne’da sürmekte olan barış görüşmelerine odaklanmış olduğunu da unutmamamız gerekir.
O günlerde Boğazlar meselesi, kapitülasyonların geleceği, Türk-Yunan nüfus mübadelesi ya da Rum Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’den çıkarılması gibi konular neredeyse bütün gazetelerin bütün sayfalarını kaplıyordu. Bunlara ek olarak bir de İstanbul gazetelerini -belki de okurlarının birçoğunun içinde bulundukları durum dolayısıyla- ilgilendiren, artık tarihe karışmış olan Osmanlı Devleti’nin memurlarının ne olacakları, nasıl maaş alabilecekleri meselesi vardı. O sıkıntılı ve heyecanlı bekleyiş ortamında Falih Rıfkı (Atay), Akşam gazetesinde “Halk Fırkası” başlıklı bir yazı yayımladı gerçi (10 Aralık); ama yazı Mustafa Kemal Paşa’yı hamasî bir biçimde öven ve daha önce verilmiş sözlere karşın bir türlü kavuşulamamış olan hürriyeti kazandırmak üzere Türk gençliğini seferber etmesini kendisinden isteyen bir yazıydı. Falih Rıfkı Bey, siyasal açıdan pek suya sabuna dokunmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey ile birlikte…
Bundan iki gün sonra, Vakit gazetesinin Ankara muhabiri Hakkı Tarık (Us) Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla yaptığı görüşme yayımlandı. Hakkı Tarık Bey, Halk Fırkası’na değinmesinin yanısıra, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin de bir soru sormuştu Gazi Paşa’ya. Kuracağı partinin özelliklerine ilişkin yeni bir şey söylemeyen Mustafa Kemal Paşa, seçim konusunda da Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun söylediklerini yinelemekle yetindi: Barışın sağlanmasıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi amacına ulaşmış olacak, dolayısıyla da yeniden seçim yapılacaktı.
Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey, birkaç gün sonra Ankara’ya gitti. Ancak Gazi Paşa’yla görüşüp görüşmediğini, görüştüyse de neler konuştuklarını bilemiyoruz. Gazetesinde böyle bir görüşmeye ilişkin bir haber olmadığı gibi, anılarında da Ankara’da kimlerle temas ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt bulunmuyor. Öyle anlaşılıyor ki Ahmet Emin Bey, Ankara’da genel havayı koklamış, mutlaka bazı kişilerle -bu arada Rauf Bey’le-görüşmüş, ama Mustafa Kemal Paşa’yla karşılıklı oturup parti konusunu konuşmamıştır.
İstanbul’a dönüşünden sonra Ahmet Emin Bey, Vakit gazetesinde üç önemli başmakale yayımladı. 21 Aralık’ta yayımlanan “Halk Fırkası” başlıklı ilk makale, ülkenin partilere ayrılmasının iyi bir şey olmadığını söylüyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın -“halk” sözcüğünü kullanmış olması nedeniyle- “sol bir parti” kurmak istemesini eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre yapılması gereken şey, bütün modernleşme ve ilerleme yanlılarını biraraya getirecek bir “sây (çalışma) mîsâk-ı millîsi” oluşturmaktı.
Basında ilk Halk Fırkası haberleri
7 Aralık 1922’de Hakimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Halk Fırkası nâmıyla siyasi bir fırka teşkili niyetindedirler” diyordu.
Bu makaleden tam bir hafta sonra yayımlanan ikinci başmakale “Millet rehbere muhtaçtır” başlığını taşıyordu ve dolaylı da olsa, gene Mustafa Kemal Paşa’nın particiliğe kalkışmasını eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre Paşa parti kavgalarına girişmemeli ve milletin başında, yol göstericilik rolü oynamalıydı.
Ahmet Emin Bey bu yazısında yakın gelecekteki ikinci dünya savaşını, bunun Türkiye’yi nasıl zor durumda bırakacağını, geçen yılların nasıl genel bir istikrarsızlık yaratacağını önceden görmüş gibidir. Az gelişmiş bir Türkiye’nin böyle bir ortamda savaşa girmese bile çok sıkıntılar çekeceğini de öngörmüştür. Bu durumda yapılacak tek şey Türkiye’nin bir an önce kalkınmasına çalışmaktı ve bu, Türkiye gibi bir ülkede, ancak uzak görüşlü bir önderin rehberliğinde gerçekleştirilebilirdi. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa particilik yapmamalı, particiliğe özgü kavgaların üzerinde, bir tür kural koyucu ya da hakem rolü üstlenmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa bu makaleyi okuduğunu üç hafta kadar sonra İstanbul gazetecileriyle yaptığı bir toplantıda söylemiştir. Ayrıca Ahmet Emin Bey’in ileri sürdüğü fikirlere tümüyle katıldığını da söylemiştir. Zira bu parlak gazetecinin satırlarından ortaya çıkan resim, yalnız iyi bir 1920’ler ve 30’lar Avrupa’sı betimlemesi değil, sonuç itibariyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programının da ta kendisiydi. Kendi payıma, Mustafa Kemal Paşa’nın Ahmet Emin Bey’in bu makalesini okurken gülümsediğini ve “ha şunu bileydin!” dediğini görür ve duyar gibiyim. Ancak Ahmet Emin Bey’in bu satırları yazarken göremediği çok önemli bir şey vardı: Mustafa Kemal Paşa, çok partili bir parlamenter ortamda reformcu bir parti kurmayı değil, devrim yapacak bir tek parti kurmayı tasarlıyordu.
Türkiye arkeolojisi 2022’de hareketli bir sezon geçirdi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun desteklediği yüzlerce kazıda antik kentler, höyükler, mağaralar, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve batıklar araştırıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve buluntular…
1-SAMSUN – İKİZTEPE (MÖ 3000) 5.000 YILLIK BİR KAP
Samsun ili Bafra ilçesi yakınlarında yer alan İkiztepe’de İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslıhan Yurtsever Beyazıt başkanlığında yeniden başlayan kazı çalışmalarında, Erken Tunç Çağı I dönemine (MÖ 3000) ait bir mezar ortaya çıkarıldı. İki bireyin gömülmüş olduğu mezarda saptanan çok sayıdaki hediye içinde, Doğu Anadolu kökenli pişirilmiş toprak bir kabın önemli olduğu düşünülüyor. Bölgelerarası ticari ve kültürel bağlantıları kanıtlayan kabın, Karaz kültürü ile ilişkili olduğu belirtildi.
Hitit Krallığı’nın ünlü başkenti Hattuşa’nın önemli yapılarından Yerkapı Tüneli’nde (potern) kök boya kullanılarak oluşturulmuş 250 hiyeroglif işaret keşfedildi. Ziyarete açık bir alanda saptanan hiyeroglif işaretlerin Geç Tunç Çağı’nda (MÖ 1500) yapılmış olduğu düşünülüyor. Kazı başkanı Prof. Dr. Andreas Schachner, işaretlerin deşifre edilmesi amacıyla çalışma başlatıldığını söyledi.
3-İZMİR – YASSITEPE (MÖ 1400) TAŞ SANDIK MEZAR
Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zafer Derin başkanlığında Yassıtepe’de yapılan kazılarda Miken uygarlığına ait olduğu düşünülen bir mezar ile çanak-çömlekler bulundu. Geç Tunç Çağı’na (MÖ 1400) tarihlendirilen taş sandık mezarın, Yunanistan’dan Anadolu’ya gelmiş Mikenli tüccarlara ait olduğu değerlendiriliyor.
Ankara’nın Polatlı ilçesinde bulunan Gordion’daki kazı çalışmalarında ilk defa Gordion ismi geçen yazıt bulundu. Yassıhöyük olarak anılan arkeolojik yerleşmenin Gordion ile eşitlenmesi 1900’lü yılların başında önerilmiş ve kabul görmüş olmasına karşın bugüne değin filolojik olarak kanıtlanamamıştı. Prof. Dr. C. Brian Rose’un başkanlığında sürmekte olan kazılarda açığa çıkarılan yazıtın Hellenistik Dönem’e (MÖ 3. yüzyıl) ait olduğu belirtildi.
5-TOKAT – ZİLE (1. – 3. YÜZYIL) VENI, VIDI VE TİYATRO
Roma diktatörü Jül Sezar’ın, 2. Pharnakes’i MÖ 47’de mağlup ettiği ve “veni, vidi, vici“(geldim, gördüm, yendim) sözlerini kaleme alarak Roma’ya ilettiği yer olan Zela’nın tiyatrosunda kazı çalışmaları başlatıldı. Tokat Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, bir kısmı açıkta olan tiyatro basamaklarının toprak altındaki bölümleri ortaya çıkarılıyor.
Bartın Üniversitesi’nden Doç. Dr. Fatma Bağdatlı Çam tarafından gerçekleştirilen Amastris kurtarma kazılarında piramit biçiminde obsidyenden şekillendirilmiş ünik bir amulet bulundu. Roma dönemine ait bir yapıda saptanan ve antik Mısırlılara ait olduğu değerlendirilen amuletin tabanında Mısır tanrısı Bes’in figürü yer alıyor. 2. yüzyıla tarihlenen ve tılsım olduğu düşünülen amuletin üst kısmında ise demotik harfler yer alıyor.
Van ili Erciş ilçesi yakınlarındaki Zernakitepe’de Van Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda kent surları ve Arami alfabesiyle yazılmış yazıtlar keşfedildi. Ünlü Demir Çağı uzmanı Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Erken Sasani Dönemi’ne tarihlenmiş olan Zernakitepe’de, sur duvarları üzerinde saptanan bu önemli yazıtlar üzerinde çalışmalar devam ediyor.
Adıyaman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kahraman Yağız’ın bilimsel koordinatörlüğünde devam eden Perre kazılarında, tunçtan yapılmış Medusa portreli bir askerî madalya bulundu. 2-3. yüzyıllara tarihlendirilen madalyanın bir askere ait olduğu ve bunu kazandığı bir başarı sonucu elde ettiği düşünülüyor.
9-KONYA – SAVATRA (10. – 11. YÜZYIL) ANADOLU’DA İLK TÜRK ADI
Savatra antik kentinde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar sırasında, kazı alanına civardaki bir kaleden getirildiği söylenen mimari bir parça üzerinde eski Yunanca harflerle yazılmış “Turkopol” (Türkoğlu) kelimesi saptandı. Orta Bizans Dönemi’ne (10. – 11. yüzyıllar) tarihlenen mimari unsurun üzerine kazınmış yazıtın, Anadolu’da Türk adının geçtiği en erken bulgu olduğu belirtiliyor.
10-EDİRNE – YENİ SARAY (15. YÜZYIL) KAYI BOYUNUN İŞARETI
Trakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Gülay Apa Kurtişoğlu başkanlığında yapılan Yeni Saray arkeoloji kazılarında, altıncı Osmanlı Padişahı 2. Murat döneminde Edirne’de darbedilmiş (1446-1451) Kayı boyu tamgalı bir mangır bulundu. Mangırın, Kayı boyu tamgası nedeniyle çok nadir bir eser olduğu söyleniyor.