Etiket: sayı:96

  • Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması, Ankara çevrelerinde Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüştü. Saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülü ise, 19 Temmuz 1922 tarihiyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilecekti.

    Yeni Türkiye Devleti’nin kurulması yolunda atı­lan ilk önemli adım, 1. Türkiye Büyük Millet Mecli­si’nin (TBMM) 1 Kasım 1922 gecesinde saltanatı kaldırma­sıdır. Bu önemli gelişmenin uzun zamandan beri oluşmuş bir nedeni bulunduğu gibi, Anadolu Savaşı’nın son saf­hasına yaklaşılırken Mustafa Kemal Paşa’nın geliştirdiği bir siyasal stratejinin de belirleyi­ci olduğunu söyleyebiliriz.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Osmanlı hanedanından son İslâm halifesi Abdülmecid Efendi.

    Saltanatın kaldırılmasın­da belki de en önemli neden, Sultan 6. Mehmet Vahdet­tin’in 1909’da yapılan anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan devlet sistemine karşı olma­sıdır. Bilindiği gibi 22 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren ana­yasa değişiklikleri, Osmanlı Devleti’ni, Büyük Britanya ve­ya İskandinavya krallıkları gi­bi parlamento üstünlüğü olan bir monarşiye dönüştürmüştü. Anayasa hukuku diliyle söyle­necek olursa, Osmanlı hüküm­darı hüküm sürüyor, ama artık hükümet edemiyordu. Vahdet­tin Efendi 1916’da veliaht ol­duğunda, Alman İmparatorlu­ğu’ndaki gibi hükümdarı halk oyuyla seçilmiş meclisin önüne geçiren bir düzenden yanaydı. Dolayısıyla, iktidardaki İttihat ve Terakki yöneticileri Vah­dettin’in tahta geçmesine en­gel olmanın yollarını aramaya başladı. Bu aşamada küçük bir azınlık tarafından dile getiri­len çözüm yolu cumhuriyetti. Büyük çoğunluk ise, Osmanlı veraset sistemini değiştirmek­ten ve sonuç olarak 5. Mehmet Reşat’ın büyük oğlunu veliaht yapmaktan yanaydı. Ancak, bu konuya ilişkin bir anayasa de­ğişikliği yapmak savaş zama­nında mümkün olmadığı için konu savaş sonuna bırakıldı; Sultan Reşat da savaş bitme­den önce vefat edince Vahdet­tin Efendi tahta geçti.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanatın son günleri
    Sultan Vahdettin, 1922’de İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın arka kapısından çıkarken. Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç gün sonra tahttan indirildi ve 17 Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisiyle Malta’ya, oradan da hayatının son günlerini geçireceği İtalya’nın San Remo kentine sürüldü.

    Sultan Vahdettin, gerek Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Hükümeti, gerekse de Ah­met Tevfik (Okday) Paşa Hü­kümeti sırasında Bakanların seçimine karışarak Anaya­sa’ya pek saygısı olmadığını göstermişti. 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı feshet­tikten sonra ise seçim çağrısı yapmadığı gibi, 4 Ocak 1919’da milletvekili seçimlerinin ba­rışın yapılmasından sonra­ya bırakıldığını ilan ettirerek anayasal düzene son vermiş oldu. Zira bu duruma göre ba­rış görüşmeleri, meclis dene­timi olmadan yapılacaktı. Ger­çi bu durum, Sivas Kongresi ertesinde “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin istifa etmek zo­runda kalması üzerine, sadece 9 ay sürdü. Sultan, Anadolu’da oluşmuş Müdafaa-i Hukuk ha­reketi karşısında “Damat” Fe­rit Paşa’yla aynı görüşte olma­dığını göstermek zorunda kal­dığı için, 7 Ekim 1919’da seçim çağrısı yaptırttı. Buna karşın, toplanan son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’nın Britanya­lılarca çalışamaz hâle getiril­mesine de ses çıkarmadı. An­kara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) ise kanun dışı ilan ederek, başta Mus­tafa Kemal Paşa olmak üzere birçok tanınmış vatanseveri ölüm cezasına çarptırdı.

    Ankara’da örgütlenerek Misâk-ı Millî sınırları içinde bağımsız bir Türkiye sağla­mak için çalışanların varoluş nedeni bir tek bu amaç değildi tabii. Önemli bir diğer amaç ise 1909 Anayasa değişiklikle­riyle ortaya çıkmış olan meş­rutiyet rejiminin, yani meclis üstünlüğü ilkesinin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Ancak bu, Vahdettin’in sultan olma­dığı bir meşrutiyet olacaktı. Millî Mücadele’yi gerçekleşti­ren nesil için Sultan Vahdet­tin’i tahttan indirmek hiç de zor olmazdı, zira bu nesil daha 10 yıl önce Sultan 2. Abdülha­mit’i tahttan indirmişti. Kaldı ki, askerî zaferin kazanılması halinde Ankara’daki yöneti­min toplum katındaki meşru­luğu hiç tartışma götürmeye­cek boyutlara ulaşmış olacak, bu da sözkonusu yönetime büyük bir hareket özgürlüğü sağlayacaktı. Öte yandan, Ana­dolu hareketine Sultan Vah­dettin gibi sert davranılmasını açıkça eleştirmiş olan Veliaht Abdülmecit Efendi, taht için gayet uygun bir adaydı.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanattan vazgeçmeyenler
    (Soldan sağa) Dr. Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi isimler saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Son Halife Abdülmecid Efendi, biat merasiminden sonra Fatih Camii’ne gelirken.

    Bu aşamaya kadar görülen­lerden yola çıkılarak, saltanat kurumuna ilişkin sabrı artık taşmış, dolayısıyla da cum­huriyet yönetimine geçmeyi ciddi olarak isteyen bireyle­rin sayısının arttığı kolaylık­la söylenebilir. Elimizdeki anı kitapları ve daha Anadolu Savaşı zaferle sonuçlanmadan önce üretilmiş birçok metin bu görüşü haklı kılıyor. Ancak bu çevrelerin henüz çoğun­lukta olmadıkları da kesindir. Ayrıca, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevre­sindeki birçok kişi cumhuri­yet yanlısı idiyseler de Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok Millî Mücadele kahra­manı da saltanat ve hilafet­ten vazgeçilmesine kesinlikle karşıydılar. Rauf Bey ve Refet Paşa, Ali Fuat Paşa’nın anı­larından anlaşıldığı kadarıy­la 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde yapılan bir toplantıda bu görüşlerini Mustafa Kemal Paşa’ya gayet açık bir dille aktarmışlardı. Ne var ki elimizdeki veriler, Büyük Taarruz’dan sonra bu görüşte ilginç bir değişiklik ol­duğunu gösteriyor.

    TBMM ordusunun İzmir’e girişinden 3 gün sonra, Daily Mail gazetesinin muhabiri Ge­orge Ward Price’a verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir halifesi bulunmalıdır” de­miş; 15 Eylül’de yayımlanan bu demeç Türkiye gazetele­rinde herhangi bir eleştiriyle karşılanmadığı gibi TBMM’de de tartışma konusu olmamış­tır. Ayrıca, TBMM Hüküme­ti’nin Mudanya’daki bırakışma görüşmelerine ilişkin olarak İtilâf Devletleri’ne gönderme­ye hazırlandığı cevabî nota 4 Ekim 1922 tarihli gizli celsede okunduğunda, metninde geçen “Hilâfet-i islâmiyenin makarrı olan İstanbul” sözleri de her­hangi bir itirazla karşılanma­mıştı.

    Ankara’nın politikası uya­rınca saltanat kurumunun kalkacağı ve halifenin devlet başkanı olacağının işaretleri, Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de İstan­bul’a gelen Refet Paşa’nın ağ­zından günyüzüne çıktı. Refet Paşa, kendisini karşılamaya gelen üst düzey yetkililer ara­sında bulunan padişah ve ve­liahdın yaverlerine teşekkür ederken ne “sultan” ne de “sal­tanat” sözcüklerini telaffuz etti. Sultan Vahdettin için “ha­life”, Veliaht Abdülmecit Efen­di için ise “hilafetin veliahdı” sözcüklerini kullandı. Paşa’nın 2 gün sonra İstanbul Hüküme­ti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtı­ra ise son noktayı koyuyordu: Saltanat kalkacak, halife dev­let başkanı olacak, ama eski­den sultana tanınan başbakan atama hakkı da olmayacak­tı. Başbakanı TBMM seçecek, halife de onaylayacaktı. İstan­bul Hükümeti istifa edecek, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’a bir vali atanacaktı!

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Sultan Vahdettin, İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi’nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile birlikte dua ederken.

    Bütün bunlar bize çok şey anlatıyor. İlk belirlenmesi ge­reken, saltanatın kaldırılma­sının Ankara çevrelerinde ilkesel anlamda yalnızca La­usanne’a yapılan çifte davet­ten, yani hem İstanbul hem de Ankara Hükümeti’nin davet edilmesiyle değil; Mudanya Bırakışması’nın imzalanma­sından bile önce kabul gör­müş olduğudur. Son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın barış konferansına İstanbul temsil­cilerinin de gitmesini isteme­sini belki bardağı taşıran son damla olarak görebiliriz, ama o kadar. Karar çoktan alınmış, iş yalnızca kararın resmîleş­tirilmesine kalmıştı. Ahmet Tevfik Paşa’nın TBMM tara­fından büyük kızgınlıkla karşı­lanan isteğinin milletvekilleri arasında hâlâ mütereddit olan birkaçının da karara katılma­sını sağladığını düşünebiliriz. Nitekim 1 Kasım gecesi yapı­lan oylamada saltanatın kaldı­rılmasına karşı yalnızca 1 oy çıkmıştır.

    Açıklamamız gereken ikin­ci önemli nokta da, saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülünün ne zaman ortaya atılmış olduğu­dur. Bizce bu formül, yukarıda değindiğimiz 19 Temmuz 1922 tarihli görüşmeyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede -en başta söyle­diğimiz gibi- Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilmiş­tir. Saltanat kurumunun sür­mesi konusunda ısrarcı olan mücadele arkadaşlarıyla açık bir sürtüşmeye girmek isteme­yen ve cumhuriyet taraftarı ol­masından tedirginlik duyulan Mustafa Kemal Paşa; bu for­mülü ortaya atarak cumhuri­yet yolunda önemli bir engel­den kurtuluyor, devletin biçi­mini daha sonra yapılacak bir anayasaya bırakıyordu. Nite­kim Refet Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu günlerde gazete­ler, Kanun-ı Esâsî’de yakında önemli değişiklikler olacağın­dan dem vuruyorlardı. Tabii Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım gecesi Rauf Bey ve Kâzım Ka­rabekir Paşa gibi mücadele ar­kadaşlarını saltanatın kaldırıl­ması lehinde oy kullanmalarını sağlayarak “atlatmış” oldu. Zira beklenen anayasa daha epey bir süre yapılmayacak ve Mus­tafa Kemal Paşa, 2. TBMM’nde sağladığı çoğunlukla cumhuri­yeti ilan edecektir. Rauf Bey, 31 Ekim 1923’te verdiği meşhur mülakatta cumhuriyetin ace­leye getirildiğini söylerken, ya­pılmasını beklediği bu anaya­sayı kastediyordu.

  • Türkiye Gazi’yi uğurluyor

    Atatürk 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefat ettikten sonra, naaşı 16 Kasım’da sarayın muayede salonuna yerleştirilen katafalka kondu; onu son defa selamlamak isteyen onbinler saraya koştu. 19 Kasım’da bayrağa sarılı tabut, Yavuz zırhlısı ile İzmit’e, oradan da trenle Ankara’ya nakledilerek Etnografya Müzesi’ndeki geçici istira­hatgahına yerleştirildi. İstanbullular Yavuz zırhlısı gözden kaybolana kadar Gazi’yi yaşlı gözlerle uğurladılar. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Gazi’yi taşıyan treni görmek isteyen insanlarla dolmuş, halk başkente doğru ilerleyen trendeki büyük devlet adamını saygıyla selamlamıştı.

    TUNCA ÖRSES KOLEKSİYONU

  • Andrea Doria: Hem denizde hem karada hüküm sürdü

    Türkiye’de 1538’de Barbaros’a karşı kaybettiği Preveze Muharebesi’yle bilinen Andrea Doria, Cenova kentinin uluslararası denizcisi, yöneticisi, politikacısıydı. Hayli uzun hayatı (94) sürekli değişen ittifaklar, komplolar, seferlerle geçti. “Cenova Çağı”nın (1557-1627) temelini atan Doria’nın yaptığı reformlar ve yenilikler, 1571’den itibaren Osmanlıların Akdeniz hakimiyetini yitirmesinde rol oynayacaktı.

    Barbaros Hayreddin’in Ba­tı’daki en büyük rakibi veya karşılığı olarak ad­landırılabilecek Andrea Doria… Hem çağdaşları hem de tarih­çiler tarafından en az Barbaros kadar iltifat görmüş/gören bir denizci… Yaşadığı döneme göre hayli uzun olan ömrüne sayısız başarılar sığdırmış, 84 yaşınday­ken bile Sirte’ye Berberî korsan­larına karşı sefer çıkmış, öm­rünün son aylarında ise küçük yeğeni Gianandrea’nın Cerbe’ye yapacağı seferin organizasyonu­nu yapmıştı. Bir condottiere (pa­ralı asker lideri) olsa da kendini Cenova’ya adamış; denizde uy­guladığı taktik-stratejik hamle­lerle önemli bir amiral olduğunu ıspat etmiş; şehrine getirdiği re­fah ve düzenle sıradışı bir devlet adamı olduğunu kanıtlamıştı.

    Ünlü Doria ailesinden geliyordu ama hayatı zorluklar içinde başladı

    Doria ailesi, Cenova’nın en kök­lü (10. yüzyıla kadar gittiği sa­nılmakta) ve denizci-tüccarlar çıkarmış en zengin ailelerinden biriydi. Andrea’nın babası, aile­nin Oneglia (Cenova yakınında bir kent) kolundan Ceva Doria, hayatının bir döneminde feodal unvanlarını ve mülklerini sat­mak zorunda kaldı. Hem Ceva Doria hem eşi nispeten erken yaşta ölünce Andrea Doria 17 yaşında öksüz ve yetim kaldı. Bir soylu olarak şartlarını düzelt­mek için önünde fazla seçenek yoktu; ama asker olarak birçok hedefe ulaşabilirdi. Dönemin ordularının çoğu, özellikle İtal­ya’daki şehir devletlerinde paralı askerlerden oluşmaktaydı. Doria da askerlik hizmetini, paralı as­ker/lejyoner olarak sunmuştu. Cenova için ise ilk önemli göre­vini Korsika’daki bir ayaklanma­yı bastırmak üzere amcası Gi­an Domenico Doria’nın yanın­da kumandan olarak üstlendi; 1503’te başlayan ayaklanmayı hem durdurdu hem de başında­ki kişiyi yakaladı. Bu, bir kırılma noktasıydı.

    Preveze -Aktium Osmanlılara on yıllarca sürecek Akdeniz hakimiyetini getiren Preveze Muharebesi, Epir kıyılarındaki stratejik Narda Körfezi’nin ağzındaki Preveze açıklarında yapılmıştı. Aynı yerde yüzyıllar önce, MÖ 31’de Marcus Antonius ile Octavianus (geleceğin Augustus’u) arasında Aktium Muharebesi yaşanmıştı.

    Amiral ama paralı asker ve devlet adamı

    Andrea Doria’nın yaşadığı dö­nem, Fransız krallarının baş­lattığı Büyük İtalyan Savaşları (1494-1559) ile şekillenen, de­ğişken ittifaklar çağıydı. Avru­pa’da önde gelen iki hanedanın yönettiği Fransa-İspanya/Avus­turya’nın (Valois-Habsburg) İtalyan çizmesindeki rekabeti, Cenova dahil buradaki tüm kü­çük şehir-devletlerinin bir tarafa yanaşmasını zorunlu kılıyordu. Bu şehirler askerî güçlerini, as­kerlik hizmetini toplu bir şekil­de sunan askerî müteahhitlere, yani condottiere’lere dayandır­maktaydı. Doria da Fransa Kralı 1. François’ya sunduğu hizme­tini, kralın Pavia Muharebesi’n­de (kralın annesinin Kanunî’ye mektup yazdığı meşhur hadise) 5. Karl’a (Şarlken) esir düşmesi sonrası Habsburglar’a sundu ve ömrünün sonuna dek İspanya/ Avusturya ile ittifakını sürdürdü.

    Önce Cenova’nın Fransa kontrolüne geçmesini ve 1528’de yeğeni Filipino Doria ile İs­panyol filosunu püskürtmesi­ni sağladı; aynı yıl 1. François ile sözleşmesi bitince İmparator 5. Karl’ın hizmetine geçti. Ceno­va’yı denizden kuşattı, buradaki Fransızlar karşı koymadan şeh­ri terkettiler. Böylelikle Andrea Doria, Cenova’yı tekrar “bağım­sızlığına” kavuşturdu. Yaptığı re­formlar ve anayasayla 28 alberg­hi, yani yönetici aile belirledi ve bundan itibaren kent oligarşik bir yapıya doğru evrildi. 1560’ta­ki ölümüne kadar kendisine ve ailesine karşı darbe girişimleri olsa da Cenova’nın altın çağını yaşamasını sağladı.

    Preveze’deki mağlubiyeti ile bilinse de Osmanlılara karşı birçok zafer kazanmıştı

    Andrea Doria bizim tarihimizde Papa’nın ve Habsburg impara­torunun topladığı büyük filo­yu Osmanlı donanmasına karşı Preveze Muharebesi’nde (1538) yöneten amiral olarak bilinir. İki büyük denizci şehir-devletini, Cenova ve Venedik’i yanyana ge­tiren bu büyük muharebede Os­manlıların kazandığı zafer Akde­niz’de hakimiyeti getirmiş, bu da İnebahtı Muharebesi’ne kadar sürmüştü. Preveze’deki Kutsal İttifak’ın başarısızlığının nedeni konusunda (Doria’nın kendi ge­milerini riske atmak istememesi gibi) tartışmalar olsa da, bu mağ­lubiyet Andrea Doria’nın ender yaşadığı bir neticeydi.

    Doria 54 yaşında 1520’de Sebastiano del Piombo tarafından yapılan resim.
    Arma Cenova’nın en köklü
    ailelerinden Doria’lar, her
    zaman kent yönetiminde
    söz sahibi oldular. Bugün
    hâlâ İtalya’nın birçok
    kentinde Doria ailesinin
    yaptırmış olduğu saraylar
    var.

    Doria karakter olarak kindar, açgözlü, zalim ve otoriter biriydi; sefere çıktığında her şeyi unutur, üstünü bile değiştirmezdi. Kendi çıkarını ve Cenova’nın çıkarını her zaman en önde tutar, antlaş­malarını bir işadamı gibi yapardı (Cenova’da gemiler Venedik’in tersine çoğunlukla özel mülki­yetindi ve kamunun hizmetine sunulurdu). Doria, Ceneviz’de­ki Galata Deniz Müzesi’nin mü­dürü Pierangelo Campodani­co’nun söylediği gibi “Akdeniz’in Steve Jobs’u” idi; işyerinde hem acımasız hem de yenilikleri de­neyen bir karakter… Topların ge­milerde kullanımıyla ilgili birçok düzenek geliştirmiş, özgür in­sanlar yerine köle ve savaş mah­kumlarını tayfa olarak almaya başlamıştı. 1532’de Ege kıyılarını yağmaladıktan sonra Çanakkale Boğazı’na kadar ulaştı; dönüşün­de ise Mora Yarımadası’nda Os­manlı kontrolündeki Koroni ve Patras kentlerini aldı. Ardından 1535’te 5. Karl ve müttefikleriyle Tunus’u kuşattı; Osmanlı-Fran­sız donanmasını mağlup ederek kenti ele geçirdi.

    Başarılıydı ama Cenova’da düşmanı çoktu

    Sampdoria 1890’larda kurulan Ginnastica Sampierdarenese ve Societa Andrea Doria isimli iki kulübün 1946’da birleşmesi oluşan U.C. Sampdoria, kentin gurur duyduğu Andrea Doria adını yaşatıyor.

    Cenova’nın altın çağını başlatan hatta tarihçi Braudel’in deyimiy­le “Cenova Çağı”nın (1557-1627) temelini atan, Andrea Doria’nın yaptığı ittifaklar ve reformlardı. Yeni Dünya’nın zenginliği (gü­müş) Habsburglar’ın liman kenti Sevilla’ya uğradıktan sonra yol­culuğunu Cenova’da tamamlı­yordu. 1528’de yine Doria’nın ge­tirdiği düzenle aileler arasındaki kavgalar azalmış ve kentin yöne­timindeki kaos bitmişti. Ancak bu refah ve düzen ortamı, diğer soylu aileler arasında kıskançlı­ğa yol açmıştı.

    1. François ile 5. Karl’ın ara­sındaki Crépy Barışı’nın (1544) ardından, Doria rahata erece­ğini düşünüyordu. En eski dört aileden biri olan Fieschiler’in üyesi Giovanni Luigi’nin komp­losu, kendisi kadırgaların üze­rindeyken zırhıyla beraber suya düşmesi ile beraber son buldu. Andrea Doria’nın varisi olarak gördüğü yeğeni Giannettino Do­ria kargaşa sırasında öldü. Başa­rısızlığa uğrayan darbe girişimi sonucu Luigi Fieschi’nin cesedi suyun derinliklerinden çıkarıla­rak limanda iki gün ibreti alem için çürümeye bırakıldı; Fieschi­ler’in tüm mülklerine el kondu; aile Cenova’nın yönetiminden kalıcı olarak çıkarıldı.

    Yine kentin soylu ailelerin­den Cybolar (yeğeni Peretta ile evli Giulio Cybo’nun da dahil ol­duğu) başarıya ulaşabilecek bir deneme yapsa da bunu erken haber alan Doria, darbeye katı­lan tüm muhalifleri yakalatarak idam ettirdi. 5. Karl, bu girişim­leri fırsat bilerek müttefikine koruma sunmayı, tabii yanında bazı önemli taleplerle beraber teklif etti. Andrea Doria, impa­ratorun bu teklifini reddetti ve yine kendisinin kurduğu büyük ve küçük meclisi yeniden dü­zenleyen garibetto (kibar/zarif) reformlarıyla kendisine karşı düzenlenecek komploların önü­ne geçti.

  • Aba-sopa-yasa

    Aba-sopa-yasa

    Siyasi otoritenin otorite niteliği, bilgi ve görgüsünden gelir. Daha doğrusu böyle olması gerekir. Zira belli sınırlar içerisinde, orada oturanların oylarıyla seçilmişseniz; bu insanları tüm farklılıkları, çeşitlilikleri, talepleri ve ihtiyaçlarıyla temsil etmeniz gerekir. Tüm bu faaliyetler de, tabii anayasadaki kurallara-kodlara göre gerçekleştirilir. Bu temel konumlandırma, adına demokrasi denilen siyasi rejimi tarif eder.

    Ülkemiz, hepimizin bildiği gibi “değişik” bir ülkedir. Ne Batı’dır ne Doğu’dur ne Ortadoğu’dur. Çevremizdeki, dünyadaki hadiselerden hem iktisadi hem siyasi olarak şüphesiz etkileniriz ama, yine kendimizce, kendimize özgü yollar veya yolsuzluklar bularak hayata devam ederiz. Bu durumun en bariz kanıtı, güzel Türkçemizde -diğer dillerde bu ölçekte olmayan- herhangi bir yabancı dile çevrilemeyecek çok sayıda ibare, deyim, atasözü bulunmasıdır. Bunlara karşılık düşen hareket, hâl ve davranışlar da yakın tarihimizde Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi az sayıda dâhi yazarımız tarafından kaydedilmiştir.

    Demokrasi kelimesi zaten Yunancadır; “kökü dışarda” olduğu gibi, pek de hoşlanmadığımız bir komşumuzun kültüründen gelmektedir. Her dönem, işimize geldiği-işimize yaradığı kadarını uyguladığımız bir ecnebi icadıdır.

    Bilindiği gibi “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 18 Ekim 2022 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Hayırlı olsun. Yine hepimizin bildiği gibi bu yasa, esas olarak sosyal medya alanındaki “dezenformasyon tehdidi”ne karşı düzenlendi. Tüm dünyada da son yıllarda konuyla ilgili düzenlemeler, yasalar yapılıyor. Ancak ülkemizin bu noktada da bir “biricikliği” var. Özellikle batıda Avrupa ve ABD’yle, doğuda Japonya, Çin, Hindistan’da yayımlanan, yani kağıda basılarak servis edilen gazetelerin-dergilerin satışları; sosyal medya iletişiminin yaygınlığına rağmen hâlâ çok yüksek. Bizde ise durum malum. Bu bakımdan yeni yasa, esas olarak cep telefonları üzerinden yürüyen iletişime yönelik.

    Peki neyin haber, neyin uydurma, neyin “gazlama” olduğuna karar verecek; muhtemel yeni davalarda “bilirkişi” olarak objektif karar verecek; siyasal-kişisel eğilimlerini bu süreçten vareste tutabilecek uzmanlar ülkemizde mevcut mu? Sorunun cevabı ne olursa olsun, bu yeni yasa “neme lazım, ben yine de susayım”ı sağlamak içindir. “Öyle her kafadan bir ses çıkmasın, aklınızı başınıza toplayın, yoksa…” yasasıdır.