Osmanlı gazeteciliği daha ilk adımlarını atarken otoritenin çatık kaşlarıyla karşılaşmıştı. Ama yine de 2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yayınların izinle çıkabildiği, sıkı sansüre tabi tutulduğu, matbaaların anında kapatıldığı bir rejime rağmen, hızla serpilip gelişmeyi başardı.
ÖZGÜR TÜRESAY
Osmanlı basınıyla siyasi iktidarlar arasındaki gerilimli ilişkinin tarihi, gazeteciliğin yeni geliştiği yıllara uzanır. 1866’da Girit krizi, basınla ilk çatışmadır. Namık Kemal, Tasvîr-i Efkâr’da, İstanbul Rumlarının krizde takındığı tavrı ve gerekli tutumu almayan hükümeti eleştirir. Ardından 1867’de Ali Suavi’nin çıkardığı Muhbir gazetesinin Girit krizi ve Belgrad kalesinden çekilen birlikler konusundaki yorumları hükümetle gerilimi tırmandırır. Ziya Bey Muhbir’de, bir meclis olması halinde, hükümetin böyle kararlar alamayacağını yazar. Basın kontrolden çıkmıştır. Muhbir kapatılır.
Fuad ve Âli Paşalar 12 Mart 1867 tarihli kararname-i âli ile yeni bir basın rejimi kurarlar. Hükümet artık gazeteleri kararname yoluyla kapatabilecektir. Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Bey Paris’e kaçarak Yeni Osmanlılar adıyla ve basın yoluyla muhalefetlerini Avrupa’da sürdürürler. Onlar yurtdışındayken Osmanlı basını nitelik değiştirir ve gelişir.
Nişan G. Berberyan’ın karikatürü 8 Şubat 1876’da Hayal’de yayımlandığında derginin yayıncısı Teodor Kasap, 3.5 yıl hapse mahkum oldu. Karikatürün altındaki diyalog şöyle: – Nedir bu hal Karagöz? – Kanun dairesinde serbesti Hacıvat! (Turgut Çeviker Koleksiyonu)
1873’te artık pek çok gazete ve dergi yayımlanmaktadır. Sürgünden dönen Yeni Osmanlılar çevresinin yayımladığı İbret, Sirac, Hadika gazeteleri ile bir mizah dergisi olan Diyojen muhalif bir çizgidedir. Gazeteler ardarda kapanır. Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre oyununun Veliaht Murad Efendi’yi tahta çıkarmaya yönelik bir harekete dönüşmesi üzerine, Nisan 1873’te Namık Kemal ve çevresi Kıbrıs, Rodos ve Akkâ’ya sürülürler. Osmanlı basınında bir dönem daha kapanmıştır.
Ebüzziya Tevfik, gazetesi Hadika’nın 14. sayısında (26 Kasım 1872) basının 1860- 1872 arasındaki bilançosunu çizen bir tablo yayımlar. Tablo gazeteleri dört kategoride ele alır: Hâlen yayımlananlar (berhayat olanlar), bir süre sonra kapatılacağı öngörülenler (hasta olanlar), artık çıkmayanlar (vefat edenler) ve çıkma izni bile edinemeyenler (cenîn-i sâkıt).
Her gazetenin adının karşısında Hadika’nın deyimiyle “yaralanma” yani alınan kapatılma cezalarının sayısı belirtilmiştir. Halen yayımlanan gazetelerin sayısı, biri resmî (Takvîm-i Vekayi), üçü yarı resmî (Takvîm-i Ticâret, Rûznâme, Basîret) ve altısı bağımsız (Hakayıkü’l-vekayi, İbret, Hadîka, Diyojen, Letâif-i Âsâr, el-Cevâib) olmak üzere 10’dur. Hadika’nın hükümetin sözcüsü olmakla suçladığı Hakayıkü’l-vekayi dışındaki beş bağımsız gazete, toplam 15 kez kapatılmıştır. Vefat edenlerin sayısı 24’tür. Hastalar yedi tanedir: Tasvîr-i Efkâr, Mecmua-i Fünûn, Rûznâme-i Mecmua-i Maârif, Mirat, Hülâsatü’l-ahbâr, Terakkî ve Mümeyyiz. Çıkma izni bile edinemeyenler, yani gazetenin deyimiyle “düşük” yüzünden yayın hayatına atılamayanlar ise İstikbâl, Sirâc ve Lisân-ı Sıdk’tır.
Tablonun sonundaki birkaç satırlık yorum basın-hükümet çekişmesinin gazetecilerce nasıl algılandığını gösterir: “Şu cedvele imâle-yi nigâh olunursa [tabloya bakılırsa] muharebeden kurtulmuş bir asker taburuna benzediği görülür. Şehîdlerle ümidsiz hâldeki yaralılar birleştirilirse sağ kalanı rub‘-ı mikdârıdır [dörtte biridir].”
Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü
Fransız Le Petit Journal dergisinde Bosna krizine dair bir karikatür. Bulgaristan bağımsızlığını ilan edip Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilirken 2. Abdülhamid çaresiz (18 Ekim 1908). 2. Abdülhamid, Osmanlı aleyhinde Avrupa gazetelerinde çıkan eleştirileri cevaplamak için Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü’nü kurmuştu.
2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) basın bir kez daha nitelik değiştirdi. Artık siyasi gazetecilik yapılmadığından, edebî ve kültürel konulara eğilen dinamik bir basın dünyası doğdu. 1890’ların sonuna doğru 2. Abdülhamid siyasi olmayan basını bile kabul edememekteydi. Bu dönemde ön sansür iktidarın basın üzerindeki hâkimiyetinin baş yöntemiydi. Gazete ve dergiler, yayımlayacakları yazıları sansür heyetine yolluyor, sansür memurları uygun görmedikleri paragrafları, cümleleri vs. işaretleyerek geri gönderiyorlardı. Bu konuda yazılı bir kural olmadığı halde, bazı kelimelerin (Murad, Yıldız, burun gibi) “yasak” olduğu söylentisi gazeteciler arasında yayılmıştı; bu gibi söylentilerin nedeni çoğu zaman kraldan çok kralcı kesilen sansür memurlarıydı.
Şemseddin Sami gibi ev hapsine mahkum edilenlerin yanısıra Ebüzziya Tevfik, Lastik Said Bey, Süleyman Nazif, Malumatçı Baba Tahir, Avanzade Mehmed Süleyman gibi isimler uzak vilayetlere sürüldü. Basının eski günlerine dönmesi ancak Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla mümkün olacaktı.
Yasaklanan Dua Fotoğrafı
Gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz, anılarında 1905 yılında atanan 2. Abdülhamid’in son matbuat müdürü, basın camiasının “kılkuyruk” adını taktığı Ebûlmukbil Kemal dönemindeki sansür uygulamasıyla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Hamidiye yani Kağıthane suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Doktor Besim Ömer Paşa sular üzerine bir makale yazmıştı. Yaşlı bir adamın çeşme başında dua edişini gösterir artistik bir renkli resim, makaleyle birlikte basılacaktı. Sansür buna sual işareti koyunca ben şaşırdım. Baş sansör Kara Kemal Bey’e bir yazı yazdım, gelen cevap şudur: Azizim, çeşme resmi çok güzel ve dua her insanın gözünde kuşkusuz ki kutsaldır. Ancak bu günlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, gazetelerde neyi bırakıp neyi çıkaracağımı belirlerken şaşkınlığa düşüyorum. İşte o kötü düşüncelilerin bu güzel resmi görür görmez, ‘Hah, bunu bu biçimde burada yayımlamak, üstü kapalı olarak işimizin duaya kaldığını anlatmaktır’ diye saçmalayacaklarını yakından bildiğimden sual işareti kullanmıştım”.
Ülkeyi yönetenler için basın, kontrol altında tutulmazsa serseri mayına dönüşebilecek bir güçtü. Kontrol mekanizmaları çok erken dönemde geliştirildi. İktidara gelmeden önce basın özgürlüğünden dem vuranların, iktidara geldikten sonra eski yöntemleri benimsedikleri görüldü. Buna karşılık basın, bazen iktidarla tam işbirliği yaptı, bazen zorla boyun eğdirildi, bazen de sesini yükseltti. İki güç arasındaki iplerin kopma noktasına geldiği kriz anlarıyla 120 yıllık dönemin özeti. Arşivimizden basın ve sansüre ilişkin seçmeler…
Türkiye’de iktidarın yazılı basınla ilişkisi her zaman biraz sancılı oldu. Gazetelerin kuruluşundan başlayarak, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde devleti yönetenler yazılı basına atfettikleri güçten kendi paylarına düşeni alma telaşında oldular. Bu çekişme yakın tarihlere kadar sürdü: Sansürler uygulandı, gazeteler toplatıldı, basın kuruluşları kapatıldı, hatta bu “savaş” mülkiyet yapılarına müdahale boyutuna dek vardı.
BÜLENT ÇAPLI
Dördüncü kuvvet basın, yazılı çağında kalıcı kanaatlerin oluşturulmasında tek başına o kadar da etkin değildi. İlk ezber radyo tarafından bozuldu, devlet-medya ilişkilerinde ilk kırılma onun hayatımıza girmesiyle yaşandı. Türkiye radyonun sesiyle 1927’de Atatürk’ün çağını aşan bir öngörüsüyle kurulan Telsiz Telefon Türk A.Ş.’nin yayıncılığa başlamasıyla tanıştı. Bu bir devlet teşebbüsü değil, 10 yıllık imtiyaza sahip özerk bir kuruluştu. Böylece Türkiye gelişmiş ülkelerle aynı zamanda yakaladı radyonun yükseliş dönemini. Halk okuryazar olmayı ve her gün para ödemeyi gerektirmeyen, üstelik kullanırken başka işler yapma özgürlüğü tanıyan elektronik medyanın bu “ilk sürüm”ünü sevmişti.
Fakat radyonun “özgür” günleri fazla uzun sürmedi. 1937’ye gelindiğinde radyo, devletin sesine dönüştürüldü. Millî Şef döneminde “devletin ağzı, milletin kulağı” olarak anıldı. Ispat kanunu gibi uygulamalarla yazılı basına boğucu bir baskının uygulandığı Demokrat Parti döneminde ise -özellikle 58’den sonra- radyo tam bir politik propaganda aracı haline getirildi. Partinin yandaşlarını politize etme amacıyla kurulan Vatan Cephesi’ne katılanların isimlerinin saatlerce yayınlanması, iktidar destekçilerini bile bıktırdı.
İlk televizyon denemesi TRT’nin 1964’te kurulmasından önce İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu, deneme yayınlarıyla Türkiye’nin ilk kez ekranla tanışmasını sağlamıştı.
1960 askerî müdahalesinin ardından esen özgürlük rüzgarıyla yayıncılık faaliyetinin ancak “özel, özgür ve özerk” bir kurum tarafından hayata geçirilebileceği gerçeği ortaya çıktı. Böylece 1964’te TRT kuruldu. Devletin medya algısı bağımsızlık lehine bir kere daha değişmişti. İTÜ’nün ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak eden yerel-deneysel televizyon yayıncılığını dışarıda tutarsak, Türkiye TRT’nin ilk dört yılı boyunca televizyonculuk konusunda tuhaf bir körleşme yaşadı. Oysa, Amerika’da televizyon patlamış, görsel iletişimin altın çağı başlamıştı. Türkiye radyoda yakalayıp sonradan boşa harcadığı fırsatı televizyonda daha baştan kaçırıyordu.
Ama TRT ismindeki ikinci T’yi 1968’de hatırladı ve Türkiye televizyon yayıncılığı konusunda 1971’e kadar sıradışı bir üç yıl geçirdi. Tarafsız yayıncılık anlayışıyla hazırlanan belgeseller, eğitici yapımlar, tartışma programları ekranlara alışılmadık bir özgürlük havası getirdi. 12 Mart 1971 muhtırasına kadar devam eden bu “devr-i saadet” 1972’deki anayasa değişikliğinde TRT’nin özerkliğini kaldıran 133. Madde’yle son buldu.
Devletin medya ile yaptığı yeni “mesafe ayarlaması”nın günümüze kadar devam eden sonucu, TRT’nin devlet yayıncısı algısından kurtulamaması oldu. TRT işini “devlet ciddiyeti”yle yaparken siyasal iletişimde katılımcılık, çokseslilik, tarafsızlık derslerinden hep sınıfta kaldı. Devlet-medya ilişkilerinde yeni bir kırılmanın yaşanacağı 1991 yılına kadar bu durum böyle devam etti.
Kırılma, özel televizyonların baskısıyla geldi. Önce ilerde Star adını alacak Magic Box Almanya’dan, ardından Show TV Fransa’dan, Kanal 6 ise İngiltere’den yayına başladı ve ezberler bir kez daha bozuldu. Türkiye’de ne devletin ne milletin alışık olduğu sıradışı içerikler, şaşırtıcı üsluplar, afallatıcı formatlar ekranların “korsan konuk”ları oldular. Televizyon kanallarına özel radyolar katılmakta gecikmedi.
1993’te yurtdışı frekanslarını kullanarak yayın yapan özel radyolar Çiller hükümeti tarafından kapatılınca geniş çaplı protesto eylemleri başladı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evlere, işyerlerine siyah kurdeleler bağlayan halk, özel radyoların kapatılmasını ülke çapında yankı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başardı. “Radyomu istiyorum!”, “Siyah Kurdele”, “Konuşan Türkiye!” isimleriyle anılan toplumsal eylemler iktidarı geri adım atmaya mecbur bıraktı.
Köylere televizyon kampanyası TRT’nin köylere televizyon kampanyası kapsamında 22 Ağustos 1972’de hak sahiplerine TV cihazları teslim ediliyor (üstte). Televizyon öncesi, radyo ise özellikle Demokrat Parti döneminde 1958 sonrası, politik propaganda aracı olarak kullanılıyordu (altta).
Avrupa’da daha önceleri gerçekleşen bir gelişme 90’lardan itibaren Türkiye’de de yaşanmaya başladı. O güne kadar basın dışı sektörlerde sermaye birikimi yapan işadamları, ilgilerini medyaya yöneltti. El değiştiren gazeteler, radyolar, televizyonlar; inşaat şirketleri ve finans kuruluşlarıyla birlikte holdinglerin çatıları altında toplandı. Artık çok katmanlı mülkiyet yapıları içerisinde yer alan medya, showroom ve vitrinlerini yani özellikle televizyonlarını kısmen de gazetelerini siyasal iktidarla pazarlık kozu olarak kullandı. Devletin ekonomide büyük ağırlığı vardı; devir ihaleler, teşvikler devriydi. Siyasal iletişimin ağır topları olan yüksek “rating”li kanallarla pazarlığa oturmak siyasal iktidarların da işine geldi. Üstelik “frekans tahsis ihaleleri” mevzuatını da düzenleyen 1994 yasası, elektronik medyayı “sağduyuya davet etme” konusunda hükümetlerin elini iyiden iyiye güçlendirmişti. Artık iktidarların damak zevkine uygun yayınları servis etmeyen kanallar, oyunun dışında kalma tehdidi altındaydılar.
Bu sorun halihazırda da Türkiye’nin elinde pimi çekilmiş bir elbombası gibi duruyor. Devlet-medya ilişkisindeki nihai kırılma, muhtemelen bu bombanın sosyal medya denen yeni aktörün “kışkırtmaları” sonucunda patlamasıyla yaşanacak ve belki de bir süre veya yıllar sonra yine bir tarih dergisine başka bir makale konusu olacak.
Bülent Çaplı’yla NTV Tarih’in Temmuz 2013 tarihli yayımlanmayan son Gezi sayısı için yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.
Bu topraklarda matbuat kurulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlamda belirlenen ilkeler çerçevesinde özgür olamadı. Ancak son dönemde önce medyadaki el değiştirmeler, ardından internet medyasının üzerinde artan baskılar ve son olarak başta gazeteciler olmak üzere birçok kesimin “sansür yasası” olarak andığı yasa değişikliği duruma yeni bir boyut katıyor. 20 yıllık sürecin özeti ve yeni yasanın getirecekleri…
FARUK EREN
Yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 28. maddesi şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez”. Şöyle devam eder: “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır!” İktidarın internet medyasına ilişkin düzenlemesi Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik tartışmaları bir defa daha gündeme getirdi. İktidarın “dezenformasyon yasası” dediği düzenlemeyi başta gazeteciler olmak üzere birçok kesim “sansür yasası” olarak anıyor.
İnternet’ten önce
Bu topraklarda matbuat kurulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlamda belirlenen ilkeler çerçevesinde özgür olamadı. Ayrıca Osmanlı Devleti zamanında başlayan gazeteci cinayetleri, cumhuriyet döneminde de sürdü ne yazık ki. Tabii gazeteciler sadece “öldürülerek terbiye” edilmeye çalışılmadı. En yaygın uygulama yargı eliyle cezalandırmaydı. Örneğin seçim vaatleri arasında basın özgürlüğü de bulunan Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarı, bugünkü AK Parti dönemine kadar, gazetecilerin cumhuriyet tarihinde en çok kovuşturmaya uğradığı, tutuklandığı dönem oldu.
Büyük bir çelişki ama, gazeteciler en önemli haklarına bir askerî darbeyle sahip oldu: 1960 darbesi! Ünlü 212 Sayılı Basın-İş Yasası, gazetecilere o zamana kadar görülmemiş büyük avantajlar sağlıyordu. Tabii yasa daha çıktığı andan itibaren gazete patronlarının hedefi haline geldi. Zamanla gazete (daha sonraki yıllarda medya) patronlarının isteği, iktidarların desteğiyle budandı ve neredeyse tamamen değiştirildi. Artık adı da 5953 Sayılı Yasa.
Murathan Mungan, Latife Tekin, Lale Mansur, Orhan Pamuk ve Orhan Alkaya, 1994 yılında Özgür Ülke gazetesine bombalı saldırı düzenlenmesi sonrası İstiklal Caddesi’nde gazete satarken…
İnternet çağı
Sadece gazetelerin ve devlet radyosu ile televizyonunun olduğu dönem çabuk değişti. Türkiye’de 1940’larla 1970’ler arasındaki dönemde doğanlar, insanlık tarihinin belki de en radikal teknolojik dönüşümüne tanıklık etti ve onu bizzat yaşadı. 90’lı yıllardan itibaren internet önemli bir yer edindi ve medya da buna göre şekillendi. Bugün ülkemizde kağıda basılan gazetelerin, TV ekranındaki kanalların internet medyası var. Ve bu mecralardan okuma-izleme oranları, gazete tirajlarından, TV kanallarının izlenme oranlarından çok daha fazla (TV kanallarının hâlâ özel bir durumu var ama o bir dizi dijital platform da onların pabucunu dama atmak üzere).
Sansüre giderken
Bugünkü siyasal iktidar öncesinde “merkez medya” tabir edilen yapı, oldukça problemli durumdaydı. Gazete, TV patronlarının yolsuzlukları, iktidarlarla girdikleri kirli ilişkiler ayyuka çıkmıştı. İktidara geliş sürecinde “merkez medya”dan büyük destek alan AK Parti iktidarları döneminde, medya sahipliği ve medya gruplarında önemli değişiklikler yaşandı. Yazılı-basılı medya ile TV kanalları çok büyük bir oranda tamamen siyasi iktidarların kontrolüne girdi. Ancak milyonlarca lira harcanan, büyük bölümü kamu kaynakları tarafından sübvanse edilen gazeteler ve haber kanalları etkisini yitirdi. Net satışlar ile okunma-izlenme oranlarında trajik düşüşler meydana geldi.
Yeni Medya
Bu süreçte yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Hatta bir dönem siyasi iktidara destek veren gazetecilerle bile “yollar ayrıldı”. Ancak artık eskiden olduğu gibi devasa dağıtım ağlarına, devasa baskı makinelerine ve o makineleri çalıştıranlara, büyük stüdyolara, pahalı kameralara, uydu kiralarına ihtiyaç çok azalmıştı. Dijital medya, klasik yayın organlarından çok daha fazla takip edilir oldu. Artık insanların çoğu haber almak için bu mecralara “bakmaya” başladı. İnternet’e doğan kuşak ise zaten konvansiyonel medyadan tamamen uzak durmuştu. Onlar için haber kaynağı, esas olarak sosyal medya platformlarıydı.
İnternet yasası
Bugün adına “dezenformasyon yasası” denilen yasa, özellikle elektronik ortam için bir dizi düzenleme getiriyor. Gerçekten de internet üzerinden yapılan yayınlar için bir yasal düzenleme gerekiyordu. Buradaki kimi siteler, sosyal medya platformları yalan bilginin, dezenformasyonun yayılmasına hizmet edebiliyor. Bu nedenle haberin doğruluğunu test eden çeşitli platformlar kuruldu. Birçok ülke bu konuda yasal önlemler de aldı. Ancak bu durumun basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlamanın bir bahanesi olarak kullanılması tabii farklı.
Muhalefetin protestosu Yasa görüşmeleri sırasında muhalefet vekilleri “Yalan haber kime göre, neye göre”, “Sosyal medyama dokunma”, “Basınsız basın yasasına hayır” pankartları açtı.
Havuç-sopa ilişkisi
Türkiye’de medyanın maruz kaldığı siyasi baskılar herkesin malumu. Uluslararası saygın kurumların yayınladıkları raporlarda Türkiye, basın ve ifade özgürlüğü alanında sicili en kötü ülkelerden biri. Son çıkan yasa, basın ve ifade özgürlüğü alanını daha da daraltıyor.
Her düzenlemede olduğu gibi, son çıkan yasada da maddelerin arasına “iyi şeyler” yerleştirildi.. Yasaya göre artık internet medyasında çalışanlar gazeteci sayılacak, basın kartı alabilecek, hatta Basın İlan Kurumu’nun dağıttığı resmî ilanlardan pay alabilecek. Ancak basın kartlarının bağlı olduğu İletişim Başkanlığı’nın kimi uygulamaları, “kimin gazeteci sayılacağına kimin gazeteci sayılmayacağına” dair çok tartışmalı, hatta kabul edilemez kararlar da içeriyor. Yılların gazetecilerinin kazanılmış hakkı olan “sürekli basın kartı” keyfiyetle iptal edilebiliyor.
Yasanın en çok tartışma çıkaran maddelerinden biri 29. Madde. Bu madde ile Türk Ceza Kanunu’na “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” cümlesi eklendi. Artık internet sitelerinde ya da sosyal medya platformlarında “halkı yanıltıcı bilgiyi yayanlar” 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanabilecek, hatta tutuklanabilecek.
Peki “halkı yanıltıcı bilgi”nin ne olduğuna, hangi haberin doğru, hangi haberin yanlış olduğuna kim karar verecek? Yaşadıklarımız, buna kimin karar vereceğini bize gösteriyor.
Yeni yasanın tepki çeken yönlerinden biri de sosyal medya platformlarından “uygun bulunmayan” içeriklerin kaldırılmasına imkan tanıması… Basın meslek örgütleri, sosyal medya üzerindeki artan baskıya karşı da seslerini yükseltiyor.
Enflasyon ne kadar?
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) her ay iktisadi veriler paylaşıyor; bunların arasında enflasyon oranı da var. Bir grup iktisatçının kurduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise gerçek enflasyonun TÜİK’in açıkladığının çok üstünde olduğu fikrinde. Resmî kurumlara göre ENAG yalan söylüyor. Bu konuda açılmış bir dava da var. Bu dava ilginç; zira mahkemeler gerçek enflasyonu bulmaya çalışacak! Ancak bu aşamada ENAG verilerini haber yapmak, paylaşmak bir “suç” sayılabilir. Yeni yasayla, bu verilerin paylaşılmasını engellenebilir.
Yasanın bir başka problemli yanı ise sosyal medya platformlarının neredeyse kapatılma noktasına gelmesi. “Uygun bulunmayan” içerikleri kaldırmayan sosyal medya platformlarının bant aralığı yüzde 90 oranında daraltılacak ki bu fiilen kapatma anlamına geliyor.
Türkiye bir seçim sürecinde. Geçen günlerde RTÜK’ün çeşitli medya kanallarına verdiği ekran karartma cezası ve çıkan son yasa, önümüzdeki seçim süreciyle ilgili bir mesaj veriyor. Yukarıdaki enflasyon örneğiyle bitirelim. Yasak konsa da, iktisadi verilerin haber yapılması, paylaşılması engellense de, sonuçta yurttaşlar çarşıya-pazara gidiyor; hakiki enflasyon oranını görüyor. Yasaklar bunu engelleyebilir mi?
AK Parti ve MHP’nin “dezenformasyonla mücadele yasası” olarak duyurduğu “Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Teklifi” artık hayatımızda. Bilgi akışını kontrol altına almak için çok güçlü araçlar sunan yasanın yazılı ve görsel basının yanında, internet medyası ve sosyal medyada da ifade özgürlüğü bakımından endişe verici sonuçları olabilir. Özellikle basın özgürlüğü karnesi tarihten bu yana zayıflarla dolu Türkiye’de… Geçmişten örneklerle Türkiye’de basın hürriyeti, sansür ve iktidarla ilişkiler…
AK Parti ve MHP’nin “dezenformasyonla mücadele yasası” olarak duyurduğu, muhalefetin ve basın meslek örgütlerinin “sansür yasası” olarak nitelendirdiği “Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Teklifi”, 13 Ekim’de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. Yasa değişikliği görüşmeleri sırasında CHP milletvekilleri ayağa kalkarak 10 dakika boyunca alkışlar eşliğinde “Sansüre Hayır” ve “29’a hayır” sloganları ile teklifi protesto etti. HDP milletvekilleri “Gazetecilik suç değildir, özgür basın susturulamaz” pankartı açtı. CHP Muğla Milletvekili Burak Erbay bu yasanın gençlerin özgürlüğünü ellerinden alacağını söyleyerek yanında getirdiği çekiçle Meclis kürsüsünde telefonunu kırdı. HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm ağzını bantlayarak kürsüye çıktı. Gazeteciler ise o sıralarda aylardır sokaklarda sürdürdükleri eylemlerin yanında sosyal medya üzerinden de #BuSansürHepimize ve #SusmakYok etiketleriyle tepkilerini paylaşıyorlardı.
Halkı yanıltıcı bilgi yayma suçunun belirsizliği
Yazılı ve görsel basının yanısıra sosyal medya ile internet medyasına da yeni düzenlemeler getiren yasa, 40 maddeden oluşuyor. Tartışmaların odağında, Türk Ceza Yasası’na “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”nun eklenmesini öngören ve “sansür düzenlemesi” olarak nitelendirilen 29. Madde ve bir haber veya sosyal medya paylaşımının “dezenformasyon” amaçlı olduğuna hangi merciinin karar vereceği var. 29. Madde “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır” diyor.
Ancak “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunun kapsamının tanımda verilmemesi nedeniyle, bu maddenin uygulamada nasıl kullanılacağıyla ilgili soru işaretleri sürüyor. Yasada “Dezenformasyon” içeren içeriklerle ilgili yaptırımlara, görevlendirilecek mahkemelerin karar vermesi öngörülüyor ancak “yalan haber”, “dezenformasyon”, “asılsız bilgi” ve “tahrif edilmiş bilgi” gibi kavramların hukuki tanımları yasada yer almıyor. “Güvenlik”, “kamu düzeni” ve “kamu barışı” gibi nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan kavramlar da muğlaklık yaratıyor.
Yasa ile internet haber siteleri Basın Yasası kapsamında “süreli yayın” olarak tanımlanıyor ve çalışanlarının basın kartı almalarının yolu açılıyor. Haber sitelerinin de diğer yayın organları gibi Basın İlan Kurumu’ndan resmî ilan alabilmesi öngörülüyor. Şimdiye kadar internet haberciliği “gazetecilik” olarak tanımlanmıyor, bu konuda kanuni bir düzenleme bulunmuyordu. Basın örgütleri internet haberciliği ile ilgili bir düzenleme olmamasının ve basın meslek yasasına dahil edilmemesinin çalışanlar açısından hak kaybı yarattığını belirtiyordu.
Meclise sunulan yasa teklifi bu açıdan olumlu görünse de internet haberciliğinin basın kanunu kapsamına alınması, internet siteleri için davalara boğulmalarına neden olabilecek ağır yaptırımlara da kapı açıyor. Kişilik hakkının zedelenmesi şikayetiyle içerik kaldırma kararı alındığında bu içerik artık her site ve platformdan çıkarılmakla kalmayacak, ayrıca haber siteleri düzeltme ve cevaplarla ilgili tekzipleri, hiçbir düzeltme ve ekleme yapılmaksızın, en geç bir gün içinde aynı puntolarla, ilk 24 saati ana sayfada olmak üzere 1 hafta boyunca yayımlamak zorunda olacak. İnternet sitelerindeki çok eski tarihli haberler için de suç ihbarı yapılabilecek.
Daha önce internet sitelerine erişimin engellenmesi ve içeriklerin kaldırılması 2007’de çıkartılan 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi” kanunu ile düzenleniyordu. Bu kanun ilk çıktığında ağırlıklı olarak çocukları koruma amacı taşıdığı söylenmişti. Suç olarak tanımlanan maddeler intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, müstehcenlik ve fuhuştu. Şimdiyse yapılan eklemelerle Millî İstihbarat Teşkilatı’nın faaliyetleri ve personeline yönelik suç teşkil eden içerikler, katalog suçlar kapsamına alınıyor; yurtiçi-yurtdışı fark etmeksizin erişim engelleme kararları alınabiliyor. 2021 sonu itibarıyla erişime engelli olan 5000’den fazla web sitesi ve alan adı ile 150 binden fazla haber ve içeriğe bakıldığında, yasanın ilk çıkarıldığı zaman söylenen amaçlardan oldukça farklı bir noktaya taşındığını görebiliriz.
Sosyal medya üzerinde artan baskılar
Yasanın bir başka tartışmalı kısmı, sosyal medya kullanıcılarını yakından ilgilendiriyor. Sosyal medya platformlarına Türkiye’de temsilci bulundurma zorunluluğu 2020’de getirilmiş, ancak şimdiye kadar bununla ilgili bir yaptırıma gidilmemişti. Artık bu temsilcilerin Türkiye’de yerleşik Türkiye vatandaşları olması şartı da eklendi ki çok daha hızlı harekete geçilebilsin. Ayrıca sosyal ağ sağlayıcılara “algoritmaların raporlanması zorunluluğu, içerik kaldırma, içerikler ve içerik oluşturana ilişkin bilginin yetkili kolluk birimleriyle paylaşılması, ek idari yaptırımlar” gibi düzenlemeler de getirildi. Bu şartların ardından hukuka aykırı içeriği en geç dört saat içinde kaldırmayan sosyal medya platformu, içerikten doğrudan sorumlu olacak.
Artık kurallara uymamaları hâlinde, hiçbir yargı kararı olmadan, Türkiye’deki gerçek ve tüzel kişilerin yurtdışı merkezli sosyal medya platformuna altı aya kadar reklam vermeleri yasaklanabilecek. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), yükümlülüklerini yerine getirmeyen sosyal medya platformlarına, bir önceki takvim yılındaki küresel cirosunun yüzde 3’üne kadar idari para cezası verebilecek; içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi kararının yerine getirilmesine kadar, internet trafiği bant genişliği %90’a kadar daraltılabilecek, ki bu fiilen o platformu kapatmakla eşdeğer.
“Şebekeler üstü hizmet sağlayacılar” olarak tanımlanan uygulamalar arasında telefon operatörleri ile Whatsapp, Signal, Skype gibi anlık mesajlaşma uygulamaları da var. Yasanın 36. ve 37. maddelerinde bu uygulamaların da BTK’ya aktif kişi ve kurumsal kullanıcı sayısı, sesli arama sayısı ve süresi, görüntülü arama sayısı ve süresi gibi bilgileri vermesi zorunlu hâle getirildi. Temmuz ayında Medyascope’tan Doğu Eroğlu, “Belgeleriyle BTK-Gate” başlıklı haberinde zaten girdiğimiz internet sitelerinden WhatsApp’ta kimlerle yazıştığımıza ve konum verilerimize birçok verinin internet servis sağlayıcıları tarafından her saat başı BTK’ya gönderildiğine dair belgeleri yayımlamıştı.
Tüm bu düzenlemeleri bir örnekle anlatmak gerekirse, artık resmî rakamlara uymayan bir enflasyon oranıyla ilgili tweet atıldığında, yetkililerin vereceği talimat ile o içeriğin 4 saat içinde kaldırılması gerekecek. Aksi takdirde platform idari yaptırımlarla karşı karşıya kalacak. Bu tweeti yayımlayanın yanında yeniden paylaşanların da bilgileri bu platformdan istenebilecek. Bütün bunların sosyal medya platformlarının Türkiye’de faaliyete devam etmekle ilgili kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden olabileceği düşünülüyor.
Gözaltılar, tutuklamalar… CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in hazırladığı rapora göre Türkiye’de 2022’in ilk 6 ayında gazeteciler 350 kez hakim karşısına çıktı, 56 gazeteci gözaltına alındı, 23 gazeteci ise tutuklandı.
Basın kartının keyfî dağıtımı
Yasayla, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın yönetmelikle uyguladığı “basın kartı” ile ilgili düzenlemeler artık yasal hâle getirildi. Dolayısıyla basın meslek örgütleri tarafından İletişim Başkanlığı aleyhine Basın Kartı Yönetmeliği nedeniyle açılmış davalar düşecek. Oysa meslek örgütleri, “basın ahlak esaslarına aykırı davranışlarda bulunulması” iddiasıyla keyfî gerekçelerle basın kartı iptali kararı alınabilmesine karşı çıkıyordu.
Yasadaki 14. maddeyle Basın Kartı Komisyonu’nun üye sayısı 9 kişiden 19 kişiye çıktı. Ancak Komisyon’un çoğunluğunu İletişim Başkanı’nın belirlemesi dolayısıyla iktidara yakın isimlerden oluşturulması özelliği korundu. İletişim Başkanlığı’nın doğrudan seçtiği üye sayısı, 5 kişiden 12 kişiye yükseltildi. Belirli suçlardan hüküm giyenler ve terör suçlarıyla medya dışında ticari faaliyette bulunanlara basın kartı verilmeyeceği belirtildi.
İletişim Başkanlığı’nın Dezenformasyon Bülteni
Yasayı Meclis’e getiren iktidar bloğu partileri, AK Parti ve MHP, bütün bu tepki ve çekincelere rağmen yasanın “dezenformasyon ve bilgi kirliliğiyle mücadele etmeyi” hedeflediğini, bir sansür yasası olmadığını, gazetecilik faaliyetlerinin yasanın kapsamı içinde değerlendirilmeyeceğini, benzer uygulamaların Batı’da da olduğunu söyleyerek teklifi savunuyorlar. Yasayı savunan isimlerin başında gelen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, sosyal ve dijital medyadaki “kuralsızlığın” demokrasiyi zehirlediğini ve toplumsal düzeni bozduğunu öne sürüyor. Altun, “Bu anlayışla biz dijital evreni ‘siber vatan’ olarak tanımlıyoruz. Nasıl ki gerçek dünyada bir egemenlik mücadelesi veriyorsak siber dünyada da bir egemenlik mücadelesi veriyoruz” diyor; “Daha güvenli bir medya için çalışmak, esasında bizim hakikat mücadelemizin de bir parçasıdır. Bu aynı zamanda Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısını yaptığı iletişim seferberliğimizin de bir cüzüdür” sözleriyle yasa teklifini savunuyor.
İletişim Başkanlığı bu “iletişim seferberliği”nin bir parçası olarak yakın zamanda bir “Dezenformasyon Bülteni” yayımlamaya başladı. Bu Bülten’de, İletişim Başkanlığı, basında ve sosyal medyada dolaşıma giren haberler arasında kendi açıklamasıyla “Yalan Haber” olan söylemleri ifşa ediyor ve ardından bu “yalan haberlerin”, kendi iddiaları çerçevesinde doğrularını yazıyor. Bültenin ikinci sayısında Amasra’daki maden kazasına ilişkin “Sayıştay Raporlarındaki Öneriler Dikkate Alınmadı İddiası”, “Soma ve Ermenek Kazalarından Sonra Gerekli İyileştirmeler Yapılmadı İddiası”, “Kurum Degaj Yönergesi Uygulanmadı İddiası” “haftanın yalan haberleri” olarak sıralandı. Bültende Sayıştay raporlarının “yanlış okunduğu” iddia edilerek, “Öneriler dikkate alınmış, hatta mevzuatın gerektirdiğinden fazla tedbir alınmıştır” denildi. Oysa bağımsız teyit platformu teyit.org, hükümet sözcüleri ve TTK’nın “dezenformasyon” dediği Sayıştay’ın 2019’da madenle ilgili yaptığı uyarıların ne anlama geldiğini incelediğinde, raporda iş güvenliği, kaza ve infilak riski konularında uyarılar yeraldığını vurgulamıştı. Bu, asli görevi “bağımsız kamu denetimi” olan basının işlevi, denetlenmesi gereken kurumlar tarafından üstlenildiğinde ortaya çıkabilecek garipliklerin yalnızca bir örneği…
‘Siber Vatan’anlayışı Yasayı savunan isimlerin başında gelen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Nasıl ki gerçek dünyada bir egemenlik mücadelesi veriyorsak siber dünyada da bir egemenlik mücadelesi veriyoruz” diyor.
AB ve ABD örnekleri
İktidar bloğunun yasayı savunurken kullandığı bir başka argüman, benzer yasaların yurtdışında da olduğu savı. TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Ahmet Özdemir; Avrupa Birliği, ABD ve Venedik Komisyonu temsilcileriyle yasayı görüştüklerini ifade etti. CHP ve İyi Partili milletvekillerinin “İcazet mi aldınız” tepkilerinin ardından Özdemir, “Onlar bizimle görüşmek istediler” sözlerini kullandı ve “Sonunda şunu söylediler, ‘Bizim dezenformasyon yasamızla sizin yasanız birebir örtüşüyor’ dediler” dedi. Özdemir konuşmasını “Niye bunu bizimle konuşuyorlar? Çünkü dünyaya örnek olacak bir sistem hazırlıyoruz” diyerek noktaladı.
ABD’de benzer bir yasa bulunduğu iddiası daha sonra ABD Büyükelçiliği tarafından yalanlandı; ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü, uygulanması hâlinde internet ve medya özgürlüğüne kısıtlama getirecek olan yasanın kabul edilmesinden derin endişe duyduklarını söyledi. Ayrıca BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Marta Hurtado, yasa değişikliğine ilişkin “Uluslararası insan hakları hukukuna göre ifade özgürlüğü ‘doğru’ bilgiyle sınırlı değildir, gerek çevrimiçi gerek çevrimdışında ‘her türden bilgi ve fikri’ kapsar. İfade özgürlüğüne kısıtlamalar sadece meşru ve gerekli durumlarda düşünülebilir” sözleriyle kaygılarını dile getirdi.
Temmuz 2010’da İstiklal Caddesi’nde düzenlenen “Sansürsüz İnternet” yürüyüşünden.
Gerçekten 40 maddelik yasa tasarısının bazı hükümlerinin, Avrupa içinde de tartışma yaratan Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR) ile uyumluluk sağlamak için tasarlandığı görülüyor. Dezenformasyon Yasası’nın Genel Gerekçe bölümünde de AB’nin Dijital Hizmetler Yasası örnek gösteriliyor ve ABD’de bu alanda yeni regülasyonlar hazırlandığı vurgulanıyor. Ancak, tüm dünyanın mücadele etmek için düzenleme getirmeye çalıştığı dezenformasyonun “düzenlenmesi” ile “kriminalize edilmesi” arasında ciddi bir fark var. Üstelik hapis cezası gibi ağır cezalar, yanlış bilgiyi ortadan kaldırmakta başarılı da görünüyor. Rusya, Çin, Burkina Faso, Kamboçya gibi “dezenformasyon yasaları” olan ülkeler; ifade, basın özgürlüğü ve medya okuryazarlığında öne çıkan ülkeler arasında anılmıyorlar.
AB’nin Dijital Hizmetler Yasası (DHY) ve Dijital Piyasalar Yasası (DPY) adlı iki yasayla kapsadığı interneti düzenleme çabası, aslında Avrupa Komisyonu’nun Aralık 2020’de sahte ürünlerin satışı, nefret söyleminin yayılması, siber tehditler ve piyasa dengesizlikleri gibi çeşitli zorlukların önüne geçmek üzere önerdiği geniş bir mevzuatın parçası. Temmuz başında bu iki yasa, “Dijital Hizmetler Paketi” adı altında birleştirildi. “Antitröst yasa tasarısı” olarak da nitelendirilen düzenlemenin ana amacı, dijital dünya dışında yasal olmayan fiillerin dijital ortamda da yasadışı olmasını sağlamak, ayrıca internet şirketlerini daha sıkı denetlemek ve daha fazla sayıda tüketiciyi usulsüzlüklerden koruyabilmek olarak belirtiliyor. Bunlar arasında AB’nin arama motoru pazar payının %92.04’üne sahip Google ve 309 milyon aktif kullanıcısı olan Facebook ilk sıralarda yer alıyor. Şirketlerin algoritmalarının nasıl çalıştığını açıklamasını gerektiren maddeler, DHY’yle Türkiye’nin “Dezenformasyon Yasası”nın ortak noktalarından.
İfade Özgürlüğü Derneği’nin “Üst Düzey Kamu Şahsiyetlerinin İncinen İtibar, Onur ve Haysiyet Yılı | EngelliWeb 2021” başlıklı raporuna göre erişime engellenen web siteleri ve erişime engellenen haberler…
Avrupa Komisyonu, ayrıca pandemi ve doğal afetler gibi olağanüstü durumlarda platformların dezenformasyon, aldatmaca ve manipülasyonlara karşı sorumluluğunu artırılmasını öngörüyor. Ancak AB Komisyonu “Bu önlemler, ifade özgürlüğü kısıtlamalarına karşı dikkatli bir şekilde dengelenmeli ve bağımsız denetimlere tabi olmalı” diye de ekliyor. Bunun yanısıra şirketler; nefret söylemi, şiddet çağrıları ya da terör propagandası gibi yasadışı içerikleri kendilerine haber verilir verilmez kaldırmak zorunda. Hangi içeriklerin terörist içerik veya yasadışı nefret söylemi olduğu da AB yasaları düzeyinde tanımlanıyor.
Ancak önemli bir fark, AB düzenlemelerinde cezaların sosyal medya platformlarına verilmesine karşılık, Türkiye’de cezaların yurttaşlara ve dolaylı olarak reklam veren yerel firmalara yönelik olması. Bu da “Dezenformasyon Yasası”nın yurttaşları korumaktan çok cezalandırmayı hedeflediğini düşündürüyor. Ayrıca DHY’de yasadışı içerikle zararlı içerik birbirinden ayrılıyor. İfade özgürlüğünün korunması için kullanıcılar, doğrudan platforma itiraz edebiliyor; mahkeme dışı bir çözüm kurumunu seçebiliyor veya yargı önünde tazminat talep edebiliyorlar. Türkiye’de ise ifade özgürlüğünün korunmasına ilişkin bu tür önlemler öngörülmüyor.
ABD’ye gelince, politikacılar, bölünmeleri körüklediği ve zararlı içeriğin yayılmasını kolaylaştırdığı gerekçesiyle sosyal medya şirketlerini uzun süredir eleştiriyor. Ancak bu eleştiriler, AB’nin aksine, tartışmanın ötesine henüz geçmedi. İnternet siteleri ve platformlar, kullanıcılarının yaptığı paylaşımlardan ya da ürettikleri içeriklerden sorumlu tutulmuyor.
Ancak Cumhuriyetçiler; özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump’ın hesaplarının askıya alınmasının ardından, Youtube, Twitter ve Facebook gibi platformların, muhafazakar kullanıcıların hesaplarını haksız yere kapattığını ve liberal sesleri öne çıkarttığını öne sürerek düzenleme talep ediyor. Eski Facebook çalışanı Francis Haugen’ın ifşaları, Covid-19 pandemisinde öne çıkan aşı karşıtlığı ve siyasi komplo teorilerinin yaygınlaşmasının ardından, Demokrat Parti’de de düzenleme çağrıları kuvvetlendi. Ancak bu tartışmalar da ifade özgürlüğünün garanti altına alınması ile sosyal medya platformlarına karşı yurttaşları koruma amacı çerçevesine ilerliyor.
Gazeteciler ve basın meslek örgütlerinin yeni yasaya karşı tepkileri, özellikle 29. madde üzerinde yoğunlaşıyor. 29. madde “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” diyor.
Eylül ayında başı açık olduğu için gözaltına alınan ve sonrasında hayatını kaybeden Mahsa Jîna Emînî, İran’da görülmemiş boyuttaki protestoları tetikledi. Ülkenin bütününe yayılan, farklı toplumsal kesimleri biraraya getiren, öndersiz ve kendiliğinden gelişen; yaş ortalaması 20 olan hareket; 1979’daki İslâm Devrimi’nden bu yana en kapsamlı toplumsal gösterilerle sürüyor.
İran’daki protestolar sırasında 18 Ekim 2022 itibarıyla, insan haklarını savunma gruplarının tahminine göre 28’i çocuk olmak üzere 240 kişi öldürüldü, 12.450 kişi gözaltına alındı. İranlı yetkililere göre, aynı süre içinde öldürülen güvenlik güçlerinin sayısı ise 24. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’na göre şu ana kadar 24, Sınır Tanımayan Gazeteciler’e göre 30 gazeteci gözaltında.
13 Eylül 2022’de ailesiyle Tahran’a gelen Seqiz kentinden 22 yaşındaki Mahsa Jîna Emînî, yakınlarının anlatımıyla metro çıkışında başörtüsüyle saçını usulünce örtmediği gerekçesiyle Geşt-i İrşad (irşad devriyesi-ahlak polisi) tarafından derdest edildi. Götürüldüğü polis noktasında komaya giren Emînî, 3 gün sonra Kasra hastanesinde hayatını kaybetti. Gazeteci Nilüfer Hamedi olayı açığa çıkartırken, kurbanın fotoğrafları kamuoyunu ateşledi. Cenazenin defnedilmesi sırasında haykırılan “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı, bölgenin yanısıra mevcut başkan İbrahim Reisi’nin memleketi, kutsal kent Maşhad’a kadar ülkenin dörtbir yanında yankılandı. Mezartaşında “Sevgili Jîna, asla ölmeyeceksin! Adın bir simge olacak” yazıyordu.
Hadiselerle birlikte İran’da “Z” kuşağı beklenmedik bir şekilde teokratik rejimin gayrimeşru karakterini açığa çıkardı. İslâm Devrimi’nden 43 yıl sonra gerçekleşen bu ayaklanma, öncekilerden farklı olarak şimdiden tarihte yerini almış durumda. Büyük bir ihtimalle 68’in “Gerçekçi ol imkansızı iste” sloganı gibi “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı da dönemin sembolü olacak.
İran’da göstericilerin ortalama yaşı 20. Ülkede nüfusun %70’i 25 yaşının altında olduğu için, rejimin (nizam) uzun vadeli bir meşruiyet krizinde olduğu söylenebilir. Yeni kuşakların, iktidardaki rejimin tarihi ile bir ilgisi yok. 1979 İslâm Devrimi’nin menkıbeleri de onları ilgilendirmiyor. Ailelerin çoğu ise nizamın vaatlerinden hüsrana uğramış durumda.
İstanbul’daki protestolardan Ozan Köse imzalı bir kare.
Gerçekten de 43 yıl önce rejimin toplumsal tabanı özellikle yoksul müminlerden oluşuyordu. Devrimden sonraki zaman içerisinde devletin yoksulların hizmetinde olması bir yana sadece kendini koruyacak bir kastın keyfi ile idare edilmesi, İslâm Cumhuriyeti’nin ideolojik meşruiyetini giderek kaybetmesine yolaçtı. Zenginler daha zengin oldular ve bunu rejimin otoriteleriyle ilişkileri sayesinde -özellikle de Ayetullahlara yakın olanlar-sağladılar.
İran’da gençliğin %27’si işsiz; enflasyon %40 ve diplomalılar da dahil olmak üzere önemli bir kesim kayıtdışı ekonomide çalışıyor; resmî istatistiklere göre nüfusun yarısı yoksulluk sınırının altında. 2020 raporlarına göre 7 milyonu tehlikeli işlerde olmak üzere 10 milyon “çalışan çocuk” var. Özetle bugün İranlılar daha az zenginler, daha az özgürler ve hiç şüphesiz 1979 öncesine kıyasla daha az dindarlar. Bazılarına göre İran, Şii din adamlarının yönettiği teokratik bir rejim olmaktan ziyade İslâm Devrimi Muhafızları (Pasdaran) tarafından yönetilen askerî bir devlet. Pasdaran, fabrikalar, şirketler, altyapı, bankalar, konut, havayolu şirketleri, turizm ve diğer sektörleri elinde tutan büyük bir güç. Yolsuzluk ayyuka çıksa da hükümete hesap vermek zorunda değil; doğrudan “yüce rehber”e bağlı.
Son 30 yılda neoliberal uygulamaların yarattığı sefalet, Amerikan emperyalizmi karşıtı ucuz söylemlerle örtülemiyor; egemen oligarşinin yarattığı toplumsal sorunlar iyice açığa çıkıyor. İnsanlar İslâm Devrimi’yle onlarca yılda elde ettikleri kazanımları yitirirken, yöneticiler lüks içinde yaşıyor; paralar İsviçre bankalarında, çocukları yurtdışında okusun diye Batı’ya gönderiliyor.
Tahran sokaklarında devam eden gösterilerde giderek daha fazla kadın başörtüsü takmayı reddediyor.
Gösterilerde rejimin kurucu babalarının (Humeyni ve Hamaney) portrelerinin yırtılması, İslâm Cumhuriyeti’nin teorisyeni Morteza Motahari’nin heykelinin yakılması, rejimle bir pazarlık arayışında olunmadığını göstermekte. Dolayısıyla önceki muhalefet hareketlerine kıyasla yapısal bir farklılık sözkonusu.
Çeşitli rejim muhalifi çevreler ise ülkedeki gösterileri kendilerine yontmakta. Oysa bu hareketin önderi, başı yok; kitlesel, kendiliğinden bir hareket sözkonusu. Tabii protesto hareketinin temel zorluğu, bir alternatif sunacak yapılanmış bir muhalefet oluşturmamasında. Rejim muhalifi partiler ve sendikalar hareketi desteklemekte ancak bunların da toplumsal karşılıkları oldukça zayıf. Öte yandan hareketin bu zayıflığı gücünü de oluşturuyor. Farklı kuşaklar, sınıflar, kadınlar başta olmak üzere gençler, liseliler ve çoğunluğu Sünni Kürtler başta olmak üzere farklı mezheptekiler; ülkedeki neredeyse bütün kesimleri ortaklaştıran bir protesto içerisinde.
Merkezden uzak bir yerde başlayan protestolar tüm ülkede, diğer etnik gruplarda da hemen yankı buldu; İran Azerbaycanı’na, gösterilerin sert bir şekilde bastırıldığı Belucistan’a yayıldı. Gösteriler Türkmenler, Azeriler, Kürtler, Beluciler, Araplar başta olmak üzere bütün İran halklarını derinden etkiledi. Bir başka deyişle laik ve İslâmcı feministler, Haft Tappeh (Ahvaz) sınai tarım kompleksi işçileri, Abadan’da petrol rafinerisi işçileri, Tahran ve çevresinde Vahed’deki otobüs şoförleri, öğretmen sendikaları, işsizler, liseliler rejimi ikna etmek yerine artık ona cepheden meydan okumayı tercih ettiler. Kadınların eşitlik talebi, halk egemenliği, laiklik, insan hakları, ifade ve düşünce özgürlüğü, sendikal ve siyasal haklar gibi toplumu cendereye alan sorunların etrafında yeni buluşmalara imkan hazırladı.
8 Mart, Tahran 8 Mart 1979’da “zorunlu örtünmeye hayır” demek için Tahran’da toplanan kadınlar (altta). Bir grup kadın 1980 yılında Tahran’daki başbakanlık ofisinin önünde peçe takmayı protesto ediyor (üstte).
1979 Devrimi’nden beri İslâmi rejim, ideolojik söyleminin temeline örtünmenin kutsanmasını koymuştu. Rıza Şah Pehlevi (1925-1941) döneminde modernlik karşıtı olarak nitelenerek yasaklanan örtünmenin kitlesel dönüşü, devrimin zaferinin bir nişanesi olarak görülmüştü. Üniversitelerde kadınlar siyah çadoru (çarşaf ) rejime muhalefetin bir simgesi olarak giymişlerdi. Şimdi ise tarihin bir ironisi olarak rejim karşıtlığının simgesi olarak çadorlar, başörtüler yakılmakta…
Örtünmenin araçsallaştırılmasının, örneğin Magrip’te, Mısır’da olduğu gibi 19. yüzyıldan kalma bir hikayesi var. Fransız ve İngiliz sömürge rejimleri, kendi toplumsal değerlerini ideal olarak sunmalarının bir tezahürü olarak kadınların başlarını açmasını onların kurtuluşu olarak sunuyordu. Bundan 1 asır sonra ise Humeyni’nin yakını Ayetullah Teleghani, İran’ın “bir devrim ve köklü bir değişim” geçirdiğinin dünyaya gösterilmesi için kadınları çador giymeye cesaretlendiriyordu. Kadınların giyim-kuşamı basit bir toplumsal denetim veya devletin meşru şiddet tekelinin ötesinde ülkenin karakterinde önemli bir değişikliğe, Pehlevi monarşisinden İslâm Cumhuriyeti’ne geçişi ifade ediyordu. O günden beri kadınlar, ülkenin içinde ve dışında rejimin mesajı açısından önemli bir rol oynadı. Anti-monarşist bir devrimle Batı’nın emperyalist sömürüsünden kurtulan ülkenin kimliği, kadınların bedeni üzerinden inşa edilecekti.
İran’da kadınların ülke ölçeğinde yaygınlaşan ve uluslararası ölçekte yankılanan gösterilerin başını çekmesi, onların ilk defa toplumsal hareketlere öncülük ettiği anlamına gelmiyor şüphesiz. Şah’ın devrilmesinden hemen sonra, Humeyni’nin kadınların başını örtmesini dayatmasından 3 gün önce, 8 Mart 1979’da Uluslararası Kadın Günü’nde kadınlar özgürlüklerini kısıtlayan şeriata ve cinsiyetçi baskının yeni biçimlerine karşı sokağa inmişlerdi. 3 gün boyunca 100 bin kişi “Eşitlik, eşitlik, ne çador ne başörtüsü” haykırışıyla alarm zillerini çaldı. “Devrimi, geriye gitmek için yapmadık” diye haykırdılar. Bu gösteriler sert bir biçimde bastırıldı; “muhalif erkekler” de kadınları desteklemek için fazla bir şey yapmadılar (Kadınlardan sonra Humeyni’nin gelişine karşı çıkan ikinci kesim Kürtler olacaktı). Siyasal ve toplumsal örgütlerin çoğu “bir karşı-devrime yol açabilir” diye kadınların gösterilerini desteklemedi. Humeyni’nin Amerikan karşıtlığı, Sol’un önemli kesimlerinin de elini kolunu bağlamıştı. Bu durumda kadınların taleplerinin bir önceliği yoktu!
1979 Devrimi’nden sonra kadınların İran toplumundaki konumu temelden değişti. Kadınların kazanmış olduğu bir dizi hak geri alındı. Eldeki medya, eğitim, siyasal merciler ve adli sistemle kadınların toplumsal rolleri sınırlanırken bunun bir göstergesi olarak “hicap” öne çıktı.
İslâm Devrimi’nden 3 yıl önce 1976’de kadınlar arasında okuma-yazma oranı %35 iken, faal nüfus içinde payları %12.9’du. Oysa 1986’da okuma-yazma oranı %52’ye çıkmış, faal nüfus içindeki payları ise %8.2’ye düşmüştü. Bu konuda eldeki son veriler 2016’ya ait: Okuma yazma oranı %82.5’a çıkmış, faal nüfus içindeki pay ise %14.9 olmuş! Üniversitede öğrencilerin %60’ı kadın ama, ayrımcılık, yolsuzluk ve sürekli özelleştirmelerle değişen çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok. Yıllar geçtikçe kadınların eğitim düzeyi yükselmiş ama yoksullaşan da onlar olmuş.
Kadınların iş ve eğitim hayatı 1979 İslâm Devrimi’nden önce laboratuvarda çalışan kadınlar… Devrim öncesi %35 olan okuma-yazma oranı 2016’da %82.5’e çıkmış, üniversite öğrencilerinin de %60’ı kadın, ancak çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok.
Öte yandan kadınlar, evlilik, boşanma ve çocuklarına sahip olma bakımından da eşit haklara sahip değil. Küçük yaşta evlilik yasallaşmış durumda. Çokeşlilik meşrulaşırken, evli bir kadının başka biri ile ilişki içinde olmasının cezası idam! İran’da başörtüsü artık bir tercih değil, baskının bir simgesi. Yani yakılan başörtüsü bu zorlamaya karşı bir tavır; yoksa bu gösterilere katılan insanların bir çoğu dindar. “Dinimizde zorlama olmadığına göre rejim ne cumhuriyet ne de İslâmi” diyorlar.
İslâm Devrimi’nden 2 yıl sonra kurulan ahlak polisi ise, son olayda da görüldüğü gibi sert önlemler alabiliyor ve rejimin meşruiyetini özellikle kadınların kılık-kıyafeti üzerinden sağlamaya çalışıyor.
2009, 2017 ve 2019’daki büyük gösterilerle 2022 karşılaştırıldığında, farklı dinamiklerin sözkonusu olduğu ortada. 2009’da Ahmedinecad’ın yeniden seçilmesindeki yolsuzluk üzerine patlak veren olaylar daha ziyade orta ve üst sınıfların hareketiydi ve insanlar oylarına sahip çıkmak istiyorlardı. Hadiselerin ancak 8. ayında “yüce rehber” Ali Hamaney hedef alınacaktı. 2017’de ise sadece ABD’nin yaptırımlarına bağlı olmayan ekonomik kriz, özellikle Tahran’ın güneyinde halkın sokağa dökülmesine yolaçtı ve ülkenin 100’e yakın küçük kentinde insanlar gösterilere katıldılar. 2019’da yine akaryakıt fiyatlarına yapılan zam, hükümetin kötü yönetimi, dinî lider Ali Hamaney ve o zamanki cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimindeki yaygın yolsuzluklara karşı bir tepki olarak, özellikle çalışan kesimler sokağa döküldü. Bugün ise yalnızca orta sınıflar değil alt sınıflar da sokağa dökülmüş durumda. Kadın hakları meselesinden başlayan hareket böylece toplumun bütün kesimlerini kucakladı. Hareketin temel özelliği artık devlet başkanına hitap etmemesi; doğrudan “yüce rehber”i hedef alması. “Kahrolsun diktatörlük! Kahrolsun İslâmi Cumhuriyet” sloganı, göstericilerin iktidardan bir beklentileri olmadığını gösteriyor.
Bugün kılık-kıyafet-peçe mecburiyetiyle sınırlı olmayan ve açıkça sisteme karşı çıkan göstericiler ve ayaklanma sınırlarını zorlayan bir hareket söz konusu. Başörtüsü ile başlayan hareket, artık sistemin meşruiyet merkezine yöneliyor. Gösterilere katılanlar yakalandıklarında başlarına gelebilecekleri bildikleri hâlde, haftalardır bunu sürüdürüyor. İlginç olan, hareketin en muhafazakar, en ücra kentlere kadar yayılması.
Devrimden bu yana ilkdefa orta sınıfların, işçilerin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve etnik azınlıkların bir bütün olarak rejime karşı çıktıklarına tanık olunuyor. Hareketin öndersiz olması, ordunun yekpare kalması gibi bir dizi nedenle iktidarın değişmesi zor; ancak tıpkı 68 gibi, iktidar olmasa da kalıcı değişikliklere, nizamda gediklere yol açabilecek bir mücadeleye tanık oluyoruz.
Bartın’ın Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait maden ocağında 14 Ekim’de meydana gelen patlama 41 maden işçisinin canına mâl oldu; ailelerini tarifsiz bir acıyla bıraktı. Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömürün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değildi Amasra. Maden işçilerinin yıllar içerisinde değişen çalışma koşulları, değişmeyen “kaderleri”…
Bartın’ın Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait maden ocağında 14 Ekim’de meydana gelen patlama, Türkiye’yi daha önceden de tanıdığı büyük bir acıyla yüzleştirdi: 41 madenci arkalarında eşlerini, kimisi kundakta bebeklerini, anne-babalarını, arkadaşlarını bırakarak, bir daha geri çıkmamak üzere toprağın altına girdi. Yine bir takım elbiseliler selinin omuzlarında taşındı cenazeler, resmî açıklamalar arka arkaya geldi. Kurtarma çalışmaları sürerken madende çalışan Çinli mühendise “Ailenizle nasıl hasret gideriyorsunuz? Çocuklarınız da mühendis olacak mı?” sorularını soran muhabirleri bile gördük bu sefer. Madenciler ise kendilerine uzatılan mikrofonları “Konuşmaya iznimiz yok” diyerek yutkunarak geri çevirdiler. Hayatını kaybeden işçilerin yakınlarından konuşanlar “Sansür yaparlar, siz yapmayın” diyerek başlıyorlardı söze.
2014’te Soma’da “işin fıtratı” olan Amasra’da “kader planı” oldu. “İşçilerin cenazesine 24 saat içerisinde ulaşıldığı için” şükredildi. “Kader planı”nın arkasında ihmal olup olmadığını soranlara ise cevap Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın yeni “Dezenformasyon Bülteni” aracılığıyla verildi. Bültene göre, Amasra’daki maden kazasına ilişkin “Sayıştay Raporlarındaki Öneriler Dikkate Alınmadı İddiası”, “Soma ve Ermenek Kazalarından Sonra Gerekli İyileştirmeler Yapılmadı İddiası”, “Kurum Degaj Yönergesi Uygulanmadı İddiası”; “haftanın yalan haberleri” arasındaydı. Bültende Sayıştay raporlarının “yanlış okunduğu” iddia edilerek, “Öneriler dikkate alınmış, hatta mevzuatın gerektirdiğinden fazla tedbir alınmıştır” deniyordu.
Okan Akgül, Şaban Yıldırım ve Mehmet Bulut’un cenaze töreninde aileleri uzun süre tabutun başından ayrılamadı (Fotoğraf: İbrahim Yayan)
Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömürün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değil Amasra faciası… 1992’de 262 maden işçisini yitirdiğimiz Zonguldak Kozlu, 2014’te 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma, ondan 6 ay sonra Ermenek’te su baskını sonucu madende mahsur kalarak hayatını kaybeden 18 maden işçisi yakın geçmişimizden acısı hâlâ taze birkaç örnek…
Biraz daha geriye gittiğimizde ise değil ölenlerin isimlerine, sayılarına bile ulaşamıyoruz. Kömür madenleri 1940’da devletleştirilmeden önce Türkiye’deki maden kazalarıyla ilgili düzenli bir kayıt tutulmamış. Tahminî bir rakam söylemek bile imkansız. 1941’den itibaren tutulan çeşitli kayıtlardan ve hazırlanan raporlardan 1941-2014 arası yaklaşık 4 bin madencinin iş kazalarında öldüğünü, 100 binden fazlasının yaralandığını söyleyebiliyoruz. Ancak bu rakamlar da pek güvenilir değil, zira madenci ölümleri, özellikle kaçak ocaklardaki ölümler her zaman kayıtlara geçmemiş.
Medyascope muhabiri İbrahim Yayan’ın sorularına karşılık arama ve kurtarmaya katılan maden işçileri “Biz açıklama yapamıyoruz. Lütfen şeflerimizle konuşun” cevabını verdi (üstte). İçişleri Bakanı Süleyman Soylu basın açıklaması sırasında (altta).
1975-2012 arasında aralıklarla Eurovision Şarkı Yarışması’nın sunuculuğunu üstlenen, “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a bir dönemin popüler kültür efsanelerine imza atan ünlü spiker Bülend Özveren, 18 Ekim’de öldü. Özveren ayrıca “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu.
Bir nesil, hatta birkaç nesil, Türkiye’nin Eurovision macerasını onun sesiyle özdeşleştirdi. “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a Türkiye’nin popüler kültür hafızasında kendine has bir yer edindi Bülend Özveren bu macera sayesinde. Yıllarca heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Eurovision’a katıldıkları yıllarda henüz genç ve deneyimsiz olan, bugünse birer stara dönüşmüş pek çok müzisyen, onun güven verici sunumu sayesinde kendilerinden emin adımlarla çıktılar sahneye.
Oylar üzerinden uluslararası siyasetin inceliklerine, tarihten kalma anlaşmazlıklara, coğrafi yakınlıklara ve tabii Avrupa’da yaşayan göçmenlere dair yaptığı yorumlar unutulmazlar arasına girdi. Sonunda Riga’da Sertab Erener’in seslendirdiği “Everyway That I Can” ile tarihimizin ilk Eurovision birinciliğine kavuştuğumuzda TRT mikrofonları aracılığıyla kurduğu “Ben yıllardır bu anı bekliyordum sevgili seyirciler” cümlesi de…
Bülend Özveren ismi Eurovision’la anılsa da aslında televizyonculuk tarihine geçen başka işler de yapmıştı. 1965’te TRT mesaisine başlayan usta sunucu, “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu. 1943’te İstanbul’da dünyaya gelen Özveren, liseyi Saint Benoît Fransız Lisesi ile Galatasaray Lisesi’nde okumuş İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştu.
Sevincin ve hüsranın sesi Bülend Özveren, yıllarca Eurovision için heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Sonunda Sertab Erener birinciliği Türkiye’ye getirdiğinde “Ben yıllardır bu anı bekliyordum” diyecekti.
SACHEEN LITTLEFEATHER (1946-2022)
Akademi nihayet özür diledi ama aradan 50 yıl geçmişti
1973 Oscar ödül töreninde Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünü reddetmek üzere sahneye çıkan Amerikan yerlisi oyuncu Sacheen Littlefeather, 2 Ekim’de 75 yaşında hayatını kaybetti.
Bundan iki hafta önce Akademi, Amerikan yerlilerine karşı eğlence sektöründe yer alan önyargıları eleştirmek üzere sahneye çıktığında yuhalamalar, ırkçı sözlerle karşılaşan ve ünlü Western yıldızı John Wayne tarafından sahneden indirilmek istenen Sacheen Littlefeather’dan 50 yıl sonra özür dilemek için Los Angeles’ta özel bir etkinlik düzenlemişti. Littlefeather, “Biz yerliler çok sabırlı insanlarızdır, sadece 50 yıl beklemek zorunda kaldım. Espri yeteneğimizi her zaman canlı tutmamız gerek, hayatta kalmamızın yolu bu” demişti.
Akademi, bir süredir meme kanseriyle mücadele eden Littlefeather’ın ölümünü kendi sözleriyle duyurdu: “Ben gittiğimde, gerçeğinizi savunduğunuz her defasında benim sesimi, uluslarımızın ve halkımızın sesini de yaşatacağınızı daima hatırlayın. Ben Sacheen Littlefeather olarak kalacağım. Teşekkür ederim”.
90’lı yıllara damgasını vuran “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinde her bölümde bir cinayeti çözen Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury, 11 Ekim’de 96 yaşında yaşamını yitirdi. Londra doğumlu yıldız, filmleriyle üç defa Oscar ödülüne aday olmuş; ayrıca 2013’te Oscar ödüllerinde yaşam boyu başarı ödülünü almıştı.
Bir dönem 1984-1996 arasında TRT ekranlarında da 264 bölümü yayınlanan “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinin yıldızı, her bölümde bir cinayetin esrar perdesini kaldıran, ustaca kurduğu oyunlarla katilin suçunu itiraf etmesini sağlayan Jessica Fletcher karakterini canlandıran Angela Lansbury, 96 yıllık uzun ve üretken bir hayatın sonunda uykusunda hayata gözlerini yumdu. Çocukluk ve gençlik yılları tek kanallı televizyonda onu izleyerek geçen pek çok kişi sanki ailelerinden birini kaybetmiş gibi hissetti. Daha genç nesiller ise, onu “Güzel ve Çirkin”deki Bayan Potts rolüyle keşfetmişti.
Yaklaşık 70 yıla yayılan, kusursuz performanslarla süslenmiş kariyerinin arkasında ise yetenek ve azmini besleyen iniş-çıkışlarla dolu bir hikaye vardı. 1925’de İrlandalı aktris Moyna Macgill ve politikacı Edgar Lansbury’nin çocuğu olarak Londra’da dünyaya gelen Lansbury’nin hayatını şekillendiren ilk deneyim, dokuz yaşındayken babasının mide kanseri yüzünden ölmesi olmuştu. Okula olan ilgisi azaldıkça sinemaya sığınan Lansbury, filmlere âşık olmuş; ailesi 1940’ta savaştan kaçıp ABD’ye taşındığında oyunculuğa adım atmıştı.
90’lı yıllarda TRT’de de yayımlanan “Cinayet Dosyası”nın Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury…
1944’te bir psikolojik manipülasyon öyküsü olan “Gaslight”taki hizmetçi Nancy rolü, ona ilk Oscar adaylığını getirmişti. 40’tan fazla filmde yaşının çok üstünde, kötü karakterleri canlandırdıktan sonra başrollerde görünmeye başlaması için 1960’lı yılları beklemesi gerekmişti. 41 yaşında “Mame”in başrolünü üstlenerek ilk Broadway Tony ödülünü kazandı, ancak Hollywood uyarlamasında aynı rolü Lucille Ball’a kaptırdı.
70’lerde Malibu’daki evlerinin yanması ve kızı Deidre’nin serikatil Charles Manson’la yakın ilişkisi nedeniyle aile Hollywood’dan elini ayağını bir süre çekse de 1971’de uzun süredir beklediği fırsat Disney’in “Bedknobs and Broomsticks”inde başrol teklifiyle geldi. Lansbury’nin amatör dedektif Jessica Fletcher rolüyle dünya çapında tanınmasını sağlayan dizi ise “Murder, She Wrote” (1984- 96) oldu.
Lansbury, her sezon için bir tane olmak üzere 12 dalda Emmy’ye aday gösterilerek bir rekora da imza attı. Ancak nihayet bu olana dek 59 yaşına gelmişti. Lansbury 90’lı yaşlarında halen oyunculuğa devam ediyordu.
Türkiye sanat, edebiyat ve düşünce tarihinin benzersiz isimlerinden Komet (Gürkan Coşkun), 25 Eylül’de 81 yaşında hayatını kaybetti. Hayalle gerçeği harmanladığı resim ve gravürleriyle tanınan ressam, yaşamını çoğunlukla İstanbul ve Paris’te sürdürdü. 2004’te Koşarak Geldim Çorabı Deldim adlı anı kitabını yayımladı; ayrıca şiir kitapları da vardı.
Komet’in resimlerine bakmak kendi gördüğünüz bir rüyayı bazen puslu bir camın arkasından, bazen bir çatlak ya da yarıktan gözetlemek gibiydi. Sanki ortak bilinçaltına açılan bir çatlak keşfetmiş, oradan sızıp gelen figürleri karanlık, büyülü bir sisle çerçeveleyip yanyana koymuştu. Bir söyleşisinde “resimde aradığınız nedir” sorusuna “şiir” diye cevap vermişti. Şiirde aradığı için ise “yaşadığım çağın tanıklığını, her türlü problemleri, düşünsel derinlikleri, güncel olayları, acı ve tatlısıyla zaptetmek. Kişiselden toplumsala, toplumsaldan kişisele giden hafızayı nakşetmek” diyordu.
Çorum’daki çocukluk yıllarından başlayarak -Adnan Çoker onun için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti- yazılmaya başlanan bu hafızaya İstanbul’da geçen ilkgençlik yılları, devlet bursuyla gittiği Paris’teki Akademi yılları eklenmişti. Kimlik ve isimlendirme konusu onun için önemliydi. Doğumunda ona verilen Gürkan Coşkun ismini bırakıp, Bill Haley & His Comets grubundan esinle Komet adını kullanmaya başlaması bunun en net göstergesiydi. Toplumun ve iktidarın ona bir kimlik vermesini, bir ad koyup belli bir kategorinin altına eklemesini, kendi kendine koyduğu isimle reddetmişti.
‘Çorum’dan çıkmış bir Dadacı’ Adnan Çoker, çocukluk yılları Çorum’da gençlik yılları Paris’te geçen Komet için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti.
Ne sanatında ne şiirinde ne de her anını bir performansa çevirdiği hayatında, 81 yıl boyunca özgünlüğünü yitirmeden varolmaya devam etmesini, kendisine kalıplardan, baskıdan uzak, özgürlük, düş ve gerçekten ibaret bir dünya kurmasına da borçluydu. “Hayatın acemisi olduğumu kabul ediyorum. Çünkü her gün her şeyi ilk kez görüyormuş gibiyim. Ve her şeye şaşırıyorum” diyordu. Orhan Veli’nin “Alıştığımız bir şeydi yaşamak” dizelerine göndermeyle “Alışamadığımız bir şeydi yaşamak” demişti 1967’de yazdığı bir şiirde (Olabilir Olabilir, 2. baskı, 160. Kilometre, s. 177). Acısı-tatlısıyla yaşamı büyülü bir gösteri gibi izlemiş, tuvaline ve şiirine de böyle çizmişti. Kendi sözleriyle şöyle anlatıyordu bu bağlantıyı:
“Sanatçı yalancı olamaz. Yalan söylediği zaman artık yaratamaz. Sanatçı, özgürlük koşucusudur. Hiçbir baskı veya yöneltim önünü kesemez. Ne devlete, ne de diğer iktidar odaklarına boyun eğmez. Dünyadaki canlı cansız bütün varlıklardan sorumlu olmasını isterim sanatçıdan. Onun aşırı ve aykırı, hatta vahşi eylemleri bile, gerekli bir iletiyi-mesajı veriyor olabilir. Korkmamalı bir sanatçı. Yaptığı şey’in gerektirdiği gibi davranmalı. Bu bir dinginlik de olabilir, bir coşkunluk-taşkınlıkla da kendini ortaya çıkarabilir”.
Velhasıl, Türkiye sanat sahnesinin en yaratıcı, en üretken, en coşkulu insanlarından birini yitirdik. Artık adı kitaplarının sonuna, yitirdiği yakın dostlarını anmak için eklediği “Kayıplar” listesinde onun da. Uzun yıllar eserleriyle yaşayacak; hiç kaybolmayacak.