Etiket: sayı:96

  • Sansür memurunun saltanatı

    Osmanlı gazeteciliği daha ilk adımlarını atarken otoritenin çatık kaşlarıyla karşılaşmıştı. Ama yine de 2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yayınların izinle çıkabildiği, sıkı sansüre tabi tutulduğu, matbaaların anında kapatıldığı bir rejime rağmen, hızla serpilip gelişmeyi başardı.

    ÖZGÜR TÜRESAY

    Osmanlı basınıyla siyasi iktidarlar arasındaki gerilimli ilişkinin ta­rihi, gazeteciliğin yeni geliştiği yıllara uzanır. 1866’da Girit kri­zi, basınla ilk çatışmadır. Na­mık Kemal, Tasvîr-i Efkâr’da, İstanbul Rumlarının krizde ta­kındığı tavrı ve gerekli tutumu almayan hükümeti eleştirir. Ardından 1867’de Ali Suavi’nin çıkardığı Muhbir gazetesinin Girit krizi ve Belgrad kalesin­den çekilen birlikler konu­sundaki yorumları hükümetle gerilimi tırmandırır. Ziya Bey Muhbir’de, bir meclis olması halinde, hükümetin böyle ka­rarlar alamayacağını yazar. Ba­sın kontrolden çıkmıştır. Muh­bir kapatılır.

    Fuad ve Âli Paşalar 12 Mart 1867 tarihli kararname-i âli ile yeni bir basın rejimi kurarlar. Hükümet artık gazeteleri ka­rarname yoluyla kapatabile­cektir. Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Bey Paris’e kaçarak Ye­ni Osmanlılar adıyla ve basın yoluyla muhalefetlerini Avru­pa’da sürdürürler. Onlar yurt­dışındayken Osmanlı basını ni­telik değiştirir ve gelişir.

    Nişan G. Berberyan’ın karikatürü 8 Şubat 1876’da Hayal’de yayımlandığında derginin yayıncısı Teodor Kasap, 3.5 yıl hapse mahkum oldu. Karikatürün altındaki diyalog şöyle: – Nedir bu hal Karagöz? – Kanun dairesinde serbesti Hacıvat! (Turgut Çeviker Koleksiyonu)

    1873’te artık pek çok gaze­te ve dergi yayımlanmaktadır. Sürgünden dönen Yeni Osman­lılar çevresinin yayımladığı İb­ret, Sirac, Hadika gazeteleri ile bir mizah dergisi olan Diyojen muhalif bir çizgidedir. Gaze­teler ardarda kapanır. Namık Kemal’in Vatan yahut Silist­re oyununun Veliaht Murad Efendi’yi tahta çıkarmaya yö­nelik bir harekete dönüşmesi üzerine, Nisan 1873’te Namık Kemal ve çevresi Kıbrıs, Rodos ve Akkâ’ya sürülürler. Osmanlı basınında bir dönem daha ka­panmıştır.

    Ebüzziya Tevfik, gazete­si Hadika’nın 14. sayısında (26 Kasım 1872) basının 1860- 1872 arasındaki bilançosunu çizen bir tablo yayımlar. Tablo gazeteleri dört kategoride ele alır: Hâlen yayımlananlar (ber­hayat olanlar), bir süre sonra kapatılacağı öngörülenler (has­ta olanlar), artık çıkmayanlar (vefat edenler) ve çıkma izni bile edinemeyenler (cenîn-i sâkıt).

    Her gazetenin adının kar­şısında Hadika’nın deyimiyle “yaralanma” yani alınan ka­patılma cezalarının sayısı be­lirtilmiştir. Halen yayımlanan gazetelerin sayısı, biri resmî (Takvîm-i Vekayi), üçü yarı resmî (Takvîm-i Ticâret, Rûz­nâme, Basîret) ve altısı bağım­sız (Hakayıkü’l-vekayi, İbret, Hadîka, Diyojen, Letâif-i Âsâr, el-Cevâib) olmak üzere 10’dur. Hadika’nın hükümetin sözcüsü olmakla suçladığı Hakayıkü’l-vekayi dışındaki beş bağımsız gazete, toplam 15 kez kapatıl­mıştır. Vefat edenlerin sayı­sı 24’tür. Hastalar yedi tane­dir: Tasvîr-i Efkâr, Mecmua-i Fünûn, Rûznâme-i Mecmua-i Maârif, Mirat, Hülâsatü’l-ah­bâr, Terakkî ve Mümeyyiz. Çık­ma izni bile edinemeyenler, ya­ni gazetenin deyimiyle “düşük” yüzünden yayın hayatına atıla­mayanlar ise İstikbâl, Sirâc ve Lisân-ı Sıdk’tır.

    Tablonun sonundaki birkaç satırlık yorum basın-hükümet çekişmesinin gazetecilerce na­sıl algılandığını gösterir: “Şu cedvele imâle-yi nigâh olunur­sa [tabloya bakılırsa] muha­rebeden kurtulmuş bir asker taburuna benzediği görülür. Şehîdlerle ümidsiz hâldeki ya­ralılar birleştirilirse sağ kalanı rub‘-ı mikdârıdır [dörtte biri­dir].”

    Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü

    Fransız Le Petit Journal dergisinde Bosna krizine dair bir karikatür. Bulgaristan bağımsızlığını ilan edip Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilirken 2. Abdülhamid çaresiz (18 Ekim 1908). 2. Abdülhamid, Osmanlı aleyhinde Avrupa gazetelerinde çıkan eleştirileri cevaplamak için Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü’nü kurmuştu.

    2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) basın bir kez daha nitelik değiştirdi. Artık siyasi gazetecilik yapılmadığından, edebî ve kültürel konulara eği­len dinamik bir basın dünyası doğdu. 1890’ların sonuna doğ­ru 2. Abdülhamid siyasi olma­yan basını bile kabul edeme­mekteydi. Bu dönemde ön san­sür iktidarın basın üzerindeki hâkimiyetinin baş yöntemiydi. Gazete ve dergiler, yayımlaya­cakları yazıları sansür heyetine yolluyor, sansür memurları uy­gun görmedikleri paragrafları, cümleleri vs. işaretleyerek ge­ri gönderiyorlardı. Bu konuda yazılı bir kural olmadığı halde, bazı kelimelerin (Murad, Yıl­dız, burun gibi) “yasak” olduğu söylentisi gazeteciler arasında yayılmıştı; bu gibi söylentile­rin nedeni çoğu zaman kraldan çok kralcı kesilen sansür me­murlarıydı.

    Şemseddin Sami gibi ev hapsine mahkum edilenlerin yanısıra Ebüzziya Tevfik, Las­tik Said Bey, Süleyman Nazif, Malumatçı Baba Tahir, Avan­zade Mehmed Süleyman gibi isimler uzak vilayetlere sürül­dü. Basının eski günlerine dön­mesi ancak Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla mümkün olacaktı.

    Yasaklanan Dua Fotoğrafı

    Gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz, anılarında 1905 yılında atanan 2. Abdülhamid’in son matbuat müdürü, basın camiasının “kılkuyruk” adını taktığı Ebûlmukbil Kemal döne­mindeki sansür uygulamasıyla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Ha­midiye yani Kağıthane suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Doktor Besim Ömer Paşa sular üzerine bir makale yazmıştı. Yaşlı bir adamın çeşme başında dua edişini gösterir artistik bir renkli resim, makaleyle birlikte basılacaktı. Sansür buna sual işareti koyunca ben şaşırdım. Baş sansör Kara Kemal Bey’e bir yazı yazdım, gelen cevap şudur: Azizim, çeşme resmi çok güzel ve dua her insanın gözünde kuşkusuz ki kutsaldır. Ancak bu günlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, gazetelerde neyi bırakıp neyi çıkaracağımı belirlerken şaşkınlığa düşüyo­rum. İşte o kötü düşüncelilerin bu güzel resmi görür görmez, ‘Hah, bunu bu biçimde burada yayımlamak, üstü kapalı olarak işimizin duaya kaldığını anlat­maktır’ diye saçmalayacaklarını yakından bildiğimden sual işareti kullanmıştım”.

  • Kılıç kalemi hep kesti ama fikirler öldürülemedi

    Ülkeyi yönetenler için basın, kontrol altında tutulmazsa serseri mayına dönüşebilecek bir güçtü. Kontrol mekanizmaları çok erken dönemde geliştirildi. İktidara gelmeden önce basın özgürlüğünden dem vuranların, iktidara geldikten sonra eski yöntemleri benimsedikleri görüldü. Buna karşılık basın, bazen iktidarla tam işbirliği yaptı, bazen zorla boyun eğdirildi, bazen de sesini yükseltti. İki güç arasındaki iplerin kopma noktasına geldiği kriz anlarıyla 120 yıllık dönemin özeti. Arşivimizden basın ve sansüre ilişkin seçmeler…

  • Halkın gözü kulağı, iktidarların iki dudağı

    Türkiye’de iktidarın yazılı basınla ilişkisi her zaman biraz sancılı oldu. Gazetelerin kuruluşundan başlayarak, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde devleti yönetenler yazılı basına atfettikleri güçten kendi paylarına düşeni alma telaşında oldular. Bu çekişme yakın tarihlere kadar sürdü: Sansürler uygulandı, gazeteler toplatıldı, basın kuruluşları kapatıldı, hatta bu “savaş” mülkiyet yapılarına müdahale boyutuna dek vardı.

    BÜLENT ÇAPLI

    Dördüncü kuvvet ba­sın, yazılı çağında kalıcı kanaatlerin oluşturul­masında tek başına o kadar da etkin değildi. İlk ezber radyo ta­rafından bozuldu, devlet-med­ya ilişkilerinde ilk kırılma onun hayatımıza girmesiyle yaşan­dı. Türkiye radyonun sesiyle 1927’de Atatürk’ün çağını aşan bir öngörüsüyle kurulan Telsiz Telefon Türk A.Ş.’nin yayıncı­lığa başlamasıyla tanıştı. Bu bir devlet teşebbüsü değil, 10 yıllık imtiyaza sahip özerk bir kuru­luştu. Böylece Türkiye gelişmiş ülkelerle aynı zamanda yakala­dı radyonun yükseliş dönemi­ni. Halk okuryazar olmayı ve her gün para ödemeyi gerektirme­yen, üstelik kullanırken başka işler yapma özgürlüğü tanıyan elektronik medyanın bu “ilk sü­rüm”ünü sevmişti.

    Fakat radyonun “özgür” gün­leri fazla uzun sürmedi. 1937’ye gelindiğinde radyo, devletin se­sine dönüştürüldü. Millî Şef dö­neminde “devletin ağzı, milletin kulağı” olarak anıldı. Ispat kanu­nu gibi uygulamalarla yazılı bası­na boğucu bir baskının uygulan­dığı Demokrat Parti döneminde ise -özellikle 58’den sonra- radyo tam bir politik propaganda aracı haline getirildi. Partinin yandaş­larını politize etme amacıyla ku­rulan Vatan Cephesi’ne katılan­ların isimlerinin saatlerce yayın­lanması, iktidar destekçilerini bile bıktırdı.

    İlk televizyon denemesi TRT’nin 1964’te kurulmasından önce İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu, deneme yayınlarıyla Türkiye’nin ilk kez ekranla tanışmasını sağlamıştı.

    1960 askerî müdahalesinin ardından esen özgürlük rüzga­rıyla yayıncılık faaliyetinin an­cak “özel, özgür ve özerk” bir kurum tarafından hayata geçi­rilebileceği gerçeği ortaya çıktı. Böylece 1964’te TRT kuruldu. Devletin medya algısı bağımsız­lık lehine bir kere daha değiş­mişti. İTÜ’nün ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak eden ye­rel-deneysel televizyon yayıncı­lığını dışarıda tutarsak, Türki­ye TRT’nin ilk dört yılı boyun­ca televizyonculuk konusunda tuhaf bir körleşme yaşadı. Oysa, Amerika’da televizyon patlamış, görsel iletişimin altın çağı başla­mıştı. Türkiye radyoda yakalayıp sonradan boşa harcadığı fırsatı televizyonda daha baştan kaçı­rıyordu.

    Ama TRT ismindeki ikinci T’yi 1968’de hatırladı ve Türki­ye televizyon yayıncılığı konu­sunda 1971’e kadar sıradışı bir üç yıl geçirdi. Tarafsız yayıncı­lık anlayışıyla hazırlanan belge­seller, eğitici yapımlar, tartışma programları ekranlara alışılma­dık bir özgürlük havası getirdi. 12 Mart 1971 muhtırasına kadar devam eden bu “devr-i saadet” 1972’deki anayasa değişikliğin­de TRT’nin özerkliğini kaldıran 133. Madde’yle son buldu.

    Devletin medya ile yaptığı yeni “mesafe ayarlaması”nın gü­nümüze kadar devam eden so­nucu, TRT’nin devlet yayıncısı algısından kurtulamaması oldu. TRT işini “devlet ciddiyeti”yle yaparken siyasal iletişimde ka­tılımcılık, çokseslilik, tarafsızlık derslerinden hep sınıfta kaldı. Devlet-medya ilişkilerinde yeni bir kırılmanın yaşanacağı 1991 yılına kadar bu durum böyle de­vam etti.

    Kırılma, özel televizyonların baskısıyla geldi. Önce ilerde Star adını alacak Magic Box Alman­ya’dan, ardından Show TV Fran­sa’dan, Kanal 6 ise İngiltere’den yayına başladı ve ezberler bir kez daha bozuldu. Türkiye’de ne devletin ne milletin alışık olduğu sıradışı içerikler, şaşırtıcı üslup­lar, afallatıcı formatlar ekranla­rın “korsan konuk”ları oldular. Televizyon kanallarına özel rad­yolar katılmakta gecikmedi.

    1993’te yurtdışı frekanslarını kullanarak yayın yapan özel rad­yolar Çiller hükümeti tarafından kapatılınca geniş çaplı protes­to eylemleri başladı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evle­re, işyerlerine siyah kurdeleler bağlayan halk, özel radyoların kapatılmasını ülke çapında yan­kı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başardı. “Radyo­mu istiyorum!”, “Siyah Kurdele”, “Konuşan Türkiye!” isimleriyle anılan toplumsal eylemler ikti­darı geri adım atmaya mecbur bıraktı.

    Köylere televizyon kampanyası TRT’nin köylere televizyon kampanyası kapsamında 22 Ağustos 1972’de hak sahiplerine TV cihazları teslim ediliyor (üstte). Televizyon öncesi, radyo ise özellikle Demokrat Parti döneminde 1958 sonrası, politik propaganda aracı olarak kullanılıyordu (altta).

    Avrupa’da daha önceleri ger­çekleşen bir gelişme 90’lardan itibaren Türkiye’de de yaşanma­ya başladı. O güne kadar basın dışı sektörlerde sermaye biriki­mi yapan işadamları, ilgilerini medyaya yöneltti. El değiştiren gazeteler, radyolar, televizyon­lar; inşaat şirketleri ve finans kuruluşlarıyla birlikte holding­lerin çatıları altında toplandı. Artık çok katmanlı mülkiyet ya­pıları içerisinde yer alan medya, showroom ve vitrinlerini yani özellikle televizyonlarını kısmen de gazetelerini siyasal iktidar­la pazarlık kozu olarak kullandı. Devletin ekonomide büyük ağır­lığı vardı; devir ihaleler, teşvik­ler devriydi. Siyasal iletişimin ağır topları olan yüksek “rating”li kanallar­la pazarlığa oturmak siyasal iktidarların da işine geldi. Üstelik “frekans tahsis ihaleleri” mevzuatını da düzenleyen 1994 yasası, elektronik medyayı “sağ­duyuya davet etme” konusunda hükümetlerin elini iyiden iyiye güçlendirmişti. Artık iktidar­ların damak zevkine uygun ya­yınları servis etmeyen kanallar, oyunun dışında kalma tehdidi altındaydılar.

    Bu sorun halihazırda da Tür­kiye’nin elinde pimi çekilmiş bir elbombası gibi duruyor. Dev­let-medya ilişkisindeki nihai kı­rılma, muhtemelen bu bomba­nın sosyal medya denen yeni ak­törün “kışkırtmaları” sonucunda patlamasıyla yaşanacak ve belki de bir süre veya yıllar sonra yine bir tarih dergisine başka bir ma­kale konusu olacak.

    Bülent Çaplı’yla NTV Tarih’in Temmuz 2013 tarihli yayımlanmayan son Gezi sayısı için yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.

  • Yasaklar gerçeğin önünde ne kadar durabilir?

    Bu topraklarda matbuat kurulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlamda belirlenen ilkeler çerçevesinde özgür olamadı. Ancak son dönemde önce medyadaki el değiştirmeler, ardından internet medyasının üzerinde artan baskılar ve son olarak başta gazeteciler olmak üzere birçok kesimin “sansür yasası” olarak andığı yasa değişikliği duruma yeni bir boyut katıyor. 20 yıllık sürecin özeti ve yeni yasanın getirecekleri…

    FARUK EREN

    Yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti Anaya­sası’nın 28. madde­si şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez”. Şöyle devam eder: “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlaya­cak tedbirleri alır!” İktidarın internet medyasına ilişkin dü­zenlemesi Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik tartışmaları bir defa daha gün­deme getirdi. İktidarın “de­zenformasyon yasası” dediği düzenlemeyi başta gazeteci­ler olmak üzere birçok kesim “sansür yasası” olarak anıyor.

    İnternet’ten önce

    Bu topraklarda matbuat ku­rulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlam­da belirlenen ilkeler çerçeve­sinde özgür olamadı. Ayrıca Osmanlı Devleti zamanında başlayan gazeteci cinayetle­ri, cumhuriyet döneminde de sürdü ne yazık ki. Tabii gaze­teciler sadece “öldürülerek terbiye” edilmeye çalışılmadı. En yaygın uygulama yargı eliy­le cezalandırmaydı. Örneğin seçim vaatleri arasında basın özgürlüğü de bulunan Demok­rat Parti’nin 10 yıllık iktidarı, bugünkü AK Parti dönemine kadar, gazetecilerin cumhu­riyet tarihinde en çok kovuş­turmaya uğradığı, tutuklandığı dönem oldu.

    Büyük bir çelişki ama, ga­zeteciler en önemli haklarına bir askerî darbeyle sahip oldu: 1960 darbesi! Ünlü 212 Sayılı Basın-İş Yasası, gazetecilere o zamana kadar görülmemiş büyük avantajlar sağlıyordu. Tabii yasa daha çıktığı andan itibaren gazete patronlarının hedefi haline geldi. Zamanla gazete (daha sonraki yıllarda medya) patronlarının isteği, iktidarların desteğiyle budan­dı ve neredeyse tamamen de­ğiştirildi. Artık adı da 5953 Sa­yılı Yasa.

    Murathan Mungan, Latife Tekin, Lale Mansur, Orhan Pamuk ve Orhan Alkaya, 1994 yılında Özgür Ülke gazetesine bombalı saldırı düzenlenmesi sonrası İstiklal Caddesi’nde gazete satarken…

    İnternet çağı

    Sadece gazetelerin ve devlet radyosu ile televizyonunun olduğu dönem çabuk değişti. Türkiye’de 1940’larla 1970’ler arasındaki dönemde doğanlar, insanlık tarihinin belki de en radikal teknolojik dönüşümü­ne tanıklık etti ve onu bizzat yaşadı. 90’lı yıllardan itibaren internet önemli bir yer edindi ve medya da buna göre şekil­lendi. Bugün ülkemizde kağı­da basılan gazetelerin, TV ek­ranındaki kanalların internet medyası var. Ve bu mecralar­dan okuma-izleme oranları, gazete tirajlarından, TV kanal­larının izlenme oranlarından çok daha fazla (TV kanalları­nın hâlâ özel bir durumu var ama o bir dizi dijital platform da onların pabucunu dama at­mak üzere).

    Sansüre giderken

    Bugünkü siyasal iktidar önce­sinde “merkez medya” tabir edilen yapı, oldukça problem­li durumdaydı. Gazete, TV patronlarının yolsuzlukla­rı, iktidarlarla girdikleri kirli ilişkiler ayyuka çıkmıştı. İkti­dara geliş sürecinde “merkez medya”dan büyük destek alan AK Parti iktidarları dönemin­de, medya sahipliği ve med­ya gruplarında önemli deği­şiklikler yaşandı. Yazılı-bası­lı medya ile TV kanalları çok büyük bir oranda tamamen siyasi iktidarların kontrolü­ne girdi. Ancak milyonlarca lira harcanan, büyük bölümü kamu kaynakları tarafından sübvanse edilen gazeteler ve haber kanalları etkisini yitirdi. Net satışlar ile okunma-izlen­me oranlarında trajik düşüşler meydana geldi.

    Yeni Medya

    Bu süreçte yüzlerce gazete­ci işsiz kaldı. Hatta bir dönem siyasi iktidara destek veren gazetecilerle bile “yollar ayrıl­dı”. Ancak artık eskiden oldu­ğu gibi devasa dağıtım ağları­na, devasa baskı makinelerine ve o makineleri çalıştıranlara, büyük stüdyolara, pahalı ka­meralara, uydu kiralarına ihti­yaç çok azalmıştı. Dijital med­ya, klasik yayın organlarından çok daha fazla takip edilir ol­du. Artık insanların çoğu ha­ber almak için bu mecralara “bakmaya” başladı. İnternet’e doğan kuşak ise zaten konvan­siyonel medyadan tamamen uzak durmuştu. Onlar için ha­ber kaynağı, esas olarak sosyal medya platformlarıydı.

    İnternet yasası

    Bugün adına “dezenformasyon yasası” denilen yasa, özellikle elektronik ortam için bir dizi düzenleme getiriyor. Gerçek­ten de internet üzerinden ya­pılan yayınlar için bir yasal düzenleme gerekiyordu. Bura­daki kimi siteler, sosyal med­ya platformları yalan bilginin, dezenformasyonun yayılma­sına hizmet edebiliyor. Bu ne­denle haberin doğruluğunu test eden çeşitli platformlar kuruldu. Birçok ülke bu konu­da yasal önlemler de aldı. An­cak bu durumun basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlamanın bir bahanesi olarak kullanılması tabii farklı.

    Muhalefetin protestosu Yasa görüşmeleri sırasında muhalefet vekilleri “Yalan haber kime göre, neye göre”, “Sosyal medyama dokunma”, “Basınsız basın yasasına hayır” pankartları açtı.

    Havuç-sopa ilişkisi

    Türkiye’de medyanın maruz kaldığı siyasi baskılar herke­sin malumu. Uluslararası say­gın kurumların yayınladıkla­rı raporlarda Türkiye, basın ve ifade özgürlüğü alanında sicili en kötü ülkelerden biri. Son çıkan yasa, basın ve ifade özgürlüğü alanını daha da da­raltıyor.

    Her düzenlemede oldu­ğu gibi, son çıkan yasada da maddelerin arasına “iyi şey­ler” yerleştirildi.. Yasaya gö­re artık internet medyasında çalışanlar gazeteci sayılacak, basın kartı alabilecek, hatta Basın İlan Kurumu’nun dağıt­tığı resmî ilanlardan pay alabi­lecek. Ancak basın kartlarının bağlı olduğu İletişim Başkan­lığı’nın kimi uygulamaları, “ki­min gazeteci sayılacağına ki­min gazeteci sayılmayacağına” dair çok tartışmalı, hatta ka­bul edilemez kararlar da içe­riyor. Yılların gazetecilerinin kazanılmış hakkı olan “sürek­li basın kartı” keyfiyetle iptal edilebiliyor.

    Yasanın en çok tartışma çı­karan maddelerinden biri 29. Madde. Bu madde ile Türk Ce­za Kanunu’na “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” cümlesi eklendi. Artık internet sitele­rinde ya da sosyal medya plat­formlarında “halkı yanıltıcı bilgiyi yayanlar” 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanabile­cek, hatta tutuklanabilecek.

    Peki “halkı yanıltıcı bilgi”­nin ne olduğuna, hangi habe­rin doğru, hangi haberin yanlış olduğuna kim karar verecek? Yaşadıklarımız, buna kimin karar vereceğini bize gösteri­yor.

    Yeni yasanın tepki çeken yönlerinden biri de sosyal medya platformlarından “uygun bulunmayan” içeriklerin kaldırılmasına imkan tanıması… Basın meslek örgütleri, sosyal medya üzerindeki artan baskıya karşı da seslerini yükseltiyor.

    Enflasyon ne kadar?

    TÜİK (Türkiye İstatistik Ku­rumu) her ay iktisadi veri­ler paylaşıyor; bunların ara­sında enflasyon oranı da var. Bir grup iktisatçının kurdu­ğu Enflasyon Araştırma Gru­bu (ENAG) ise gerçek enflas­yonun TÜİK’in açıkladığının çok üstünde olduğu fikrinde. Resmî kurumlara göre ENAG yalan söylüyor. Bu konuda açılmış bir dava da var. Bu dava ilginç; zira mahkeme­ler gerçek enflasyonu bulma­ya çalışacak! Ancak bu aşa­mada ENAG verilerini haber yapmak, paylaşmak bir “suç” sayılabilir. Yeni yasayla, bu ve­rilerin paylaşılmasını engelle­nebilir.

    Yasanın bir başka problem­li yanı ise sosyal medya plat­formlarının neredeyse kapatıl­ma noktasına gelmesi. “Uygun bulunmayan” içerikleri kaldır­mayan sosyal medya platform­larının bant aralığı yüzde 90 oranında daraltılacak ki bu fi­ilen kapatma anlamına geliyor.

    Türkiye bir seçim sürecin­de. Geçen günlerde RTÜK’ün çeşitli medya kanallarına ver­diği ekran karartma cezası ve çıkan son yasa, önümüzdeki seçim süreciyle ilgili bir mesaj veriyor. Yukarıdaki enflasyon örneğiyle bitirelim. Yasak kon­sa da, iktisadi verilerin haber yapılması, paylaşılması engel­lense de, sonuçta yurttaşlar çarşıya-pazara gidiyor; hakiki enflasyon oranını görüyor. Ya­saklar bunu engelleyebilir mi?

    *Faruk Eren: DİSK Basın-İş Genel Başkanı

  • @devlet adlı kişi sizi engelledi

    AK Parti ve MHP’nin “dezenformasyonla mücadele yasası” olarak duyurduğu “Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Teklifi” artık hayatımızda. Bilgi akışını kontrol altına almak için çok güçlü araçlar sunan yasanın yazılı ve görsel basının yanında, internet medyası ve sosyal medyada da ifade özgürlüğü bakımından endişe verici sonuçları olabilir. Özellikle basın özgürlüğü karnesi tarihten bu yana zayıflarla dolu Türkiye’de… Geçmişten örneklerle Türkiye’de basın hürriyeti, sansür ve iktidarla ilişkiler…

    AK Parti ve MHP’nin “de­zenformasyonla müca­dele yasası” olarak du­yurduğu, muhalefetin ve basın meslek örgütlerinin “sansür yasası” olarak nitelendirdiği “Basın Kanunu ve Bazı Kanun­larda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Teklifi”, 13 Ekim’de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. Yasa değişik­liği görüşmeleri sırasında CHP milletvekilleri ayağa kalkarak 10 dakika boyunca alkışlar eşli­ğinde “Sansüre Hayır” ve “29’a hayır” sloganları ile teklifi pro­testo etti. HDP milletvekilleri “Gazetecilik suç değildir, özgür basın susturulamaz” pankar­tı açtı. CHP Muğla Milletvekili Burak Erbay bu yasanın gençle­rin özgürlüğünü ellerinden ala­cağını söyleyerek yanında getir­diği çekiçle Meclis kürsüsünde telefonunu kırdı. HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm ağ­zını bantlayarak kürsüye çıktı. Gazeteciler ise o sıralarda ay­lardır sokaklarda sürdürdük­leri eylemlerin yanında sosyal medya üzerinden de #BuSan­sürHepimize ve #SusmakYok etiketleriyle tepkilerini paylaşı­yorlardı.

    Halkı yanıltıcı bilgi yayma suçunun belirsizliği

    Yazılı ve görsel basının yanı­sıra sosyal medya ile internet medyasına da yeni düzenleme­ler getiren yasa, 40 maddeden oluşuyor. Tartışmaların odağın­da, Türk Ceza Yasası’na “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”nun eklenmesini öngören ve “sansür düzenlemesi” olarak nitelendirilen 29. Madde ve bir haber veya sosyal medya pay­laşımının “dezenformasyon” amaçlı olduğuna hangi mercii­nin karar vereceği var. 29. Mad­de “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak sai­kiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis ceza­sıyla cezalandırılır. Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesin­de işlemesi hâlinde, birinci fık­raya göre verilen ceza yarı ora­nında artırılır” diyor.

    Ancak “halkı yanıltıcı bilgi­yi alenen yayma” suçunun kap­samının tanımda verilmemesi nedeniyle, bu maddenin uygu­lamada nasıl kullanılacağıyla ilgili soru işaretleri sürüyor. Ya­sada “Dezenformasyon” içeren içeriklerle ilgili yaptırımlara, görevlendirilecek mahkemele­rin karar vermesi öngörülüyor ancak “yalan haber”, “dezenfor­masyon”, “asılsız bilgi” ve “tah­rif edilmiş bilgi” gibi kavram­ların hukuki tanımları yasada yer almıyor. “Güven­lik”, “kamu düzeni” ve “kamu barışı” gibi ne­rede başlayıp nerede bittiği belli olmayan kavramlar da muğ­laklık yaratıyor.

    Yasa ile in­ternet haber siteleri Basın Yasası kapsamın­da “süreli yayın” olarak tanım­lanıyor ve çalışanlarının basın kartı almalarının yolu açılıyor. Haber sitelerinin de diğer yayın organları gibi Basın İlan Kuru­mu’ndan resmî ilan alabilmesi öngörülüyor. Şimdiye kadar in­ternet haberciliği “gazetecilik” olarak tanımlanmıyor, bu konu­da kanuni bir düzenleme bulun­muyordu. Basın örgütleri inter­net haberciliği ile ilgili bir dü­zenleme olmamasının ve basın meslek yasasına dahil edilme­mesinin çalışanlar açısından hak kaybı yarattığını belirtiyordu.

    Meclise su­nulan yasa teklifi bu açıdan olumlu görünse de internet haberciliğinin basın kanunu kapsamına alınması, internet siteleri için davalara boğulma­larına neden olabilecek ağır yaptırımlara da kapı açıyor. Kişilik hakkının zedelenmesi şikayetiyle içerik kaldırma ka­rarı alındığında bu içerik artık her site ve platformdan çıka­rılmakla kalmayacak, ayrıca haber siteleri düzeltme ve ce­vaplarla ilgili tekzipleri, hiçbir düzeltme ve ekleme yapılmak­sızın, en geç bir gün içinde ay­nı puntolarla, ilk 24 saati ana sayfada olmak üzere 1 hafta boyunca yayımlamak zorunda olacak. İnternet sitelerindeki çok eski tarihli haberler için de suç ihbarı yapılabilecek.

    Daha önce internet site­lerine erişimin engellenme­si ve içeriklerin kaldırılması 2007’de çıkartılan 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi” ka­nunu ile düzenleniyordu. Bu kanun ilk çıktığında ağırlıklı olarak çocukları koruma ama­cı taşıdığı söylenmişti. Suç olarak tanımlanan maddeler intihara yönlendirme, çocuk­ların cinsel istismarı, uyuş­turucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştır­ma, müstehcenlik ve fuhuştu. Şimdiyse yapılan eklemelerle Millî İstihbarat Teşkilatı’nın faaliyetleri ve personeline yö­nelik suç teşkil eden içerik­ler, katalog suçlar kapsamına alınıyor; yurtiçi-yurtdışı fark etmeksizin erişim engelleme kararları alınabiliyor. 2021 so­nu itibarıyla erişime engelli olan 5000’den fazla web sitesi ve alan adı ile 150 binden fazla haber ve içeriğe bakıldığında, yasanın ilk çıkarıldığı zaman söylenen amaçlardan oldukça farklı bir noktaya taşındığını görebiliriz.

    Sosyal medya üzerinde artan baskılar

    Yasanın bir başka tartışmalı kısmı, sosyal medya kullanıcı­larını yakından ilgilendiriyor. Sosyal medya platformlarına Türkiye’de temsilci bulundur­ma zorunluluğu 2020’de ge­tirilmiş, ancak şimdiye kadar bununla ilgili bir yaptırıma gi­dilmemişti. Artık bu temsilcile­rin Türkiye’de yerleşik Türki­ye vatandaşları olması şartı da eklendi ki çok daha hızlı hare­kete geçilebilsin. Ayrıca sosyal ağ sağlayıcılara “algoritmaların raporlanması zorunluluğu, içe­rik kaldırma, içerikler ve içerik oluşturana ilişkin bilginin yet­kili kolluk birimleriyle paylaşıl­ması, ek idari yaptırımlar” gibi düzenlemeler de getirildi. Bu şartların ardından hukuka aykı­rı içeriği en geç dört saat içinde kaldırmayan sosyal medya plat­formu, içerikten doğrudan so­rumlu olacak.

    Artık kurallara uymamaları hâlinde, hiçbir yargı kararı ol­madan, Türkiye’deki gerçek ve tüzel kişilerin yurtdışı merkezli sosyal medya platformuna altı aya kadar reklam vermeleri ya­saklanabilecek. Bilgi Teknoloji­leri ve İletişim Kurumu (BTK), yükümlülüklerini yerine getir­meyen sosyal medya platform­larına, bir önceki takvim yılın­daki küresel cirosunun yüzde 3’üne kadar idari para cezası verebilecek; içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi ka­rarının yerine getirilmesine ka­dar, internet trafiği bant genişli­ği %90’a kadar daraltılabilecek, ki bu fiilen o platformu kapat­makla eşdeğer.

    “Şebekeler üstü hizmet sağ­layacılar” olarak tanımlanan uygulamalar arasında telefon operatörleri ile Whatsapp, Sig­nal, Skype gibi anlık mesajlaş­ma uygulamaları da var. Ya­sanın 36. ve 37. maddelerinde bu uygulamaların da BTK’ya aktif kişi ve kurumsal kullanı­cı sayısı, sesli arama sayısı ve süresi, görüntülü arama sayısı ve süresi gibi bilgileri vermesi zorunlu hâle getirildi. Temmuz ayında Medyascope’tan Doğu Eroğlu, “Belgeleriyle BTK-Ga­te” başlıklı haberinde zaten gir­diğimiz internet sitelerinden WhatsApp’ta kimlerle yazıştı­ğımıza ve konum verilerimize birçok verinin internet servis sağlayıcıları tarafından her saat başı BTK’ya gönderildiğine dair belgeleri yayımlamıştı.

    Tüm bu düzenlemeleri bir örnekle anlatmak gerekirse, ar­tık resmî rakamlara uymayan bir enflasyon oranıyla ilgili twe­et atıldığında, yetkililerin vere­ceği talimat ile o içeriğin 4 saat içinde kaldırılması gerekecek. Aksi takdirde platform idari yaptırımlarla karşı karşıya kala­cak. Bu tweeti yayımlayanın ya­nında yeniden paylaşanların da bilgileri bu platformdan istene­bilecek. Bütün bunların sosyal medya platformlarının Türki­ye’de faaliyete devam etmekle ilgili kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden olabileceği düşünülüyor.

    Gözaltılar, tutuklamalar… CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in hazırladığı rapora göre Türkiye’de 2022’in ilk 6 ayında gazeteciler 350 kez hakim karşısına çıktı, 56 gazeteci gözaltına alındı, 23 gazeteci ise tutuklandı.

    Basın kartının keyfî dağıtımı

    Yasayla, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın yönetmelikle uyguladığı “ba­sın kartı” ile ilgili düzenlemeler artık yasal hâle getirildi. Dola­yısıyla basın meslek örgütleri tarafından İletişim Başkanlığı aleyhine Basın Kartı Yönetme­liği nedeniyle açılmış davalar düşecek. Oysa meslek örgütle­ri, “basın ahlak esaslarına aykırı davranışlarda bulunulması” id­diasıyla keyfî gerekçelerle basın kartı iptali kararı alınabilmesi­ne karşı çıkıyordu.

    Yasadaki 14. maddeyle Ba­sın Kartı Komisyonu’nun üye sayısı 9 kişiden 19 kişiye çık­tı. Ancak Komisyon’un çoğun­luğunu İletişim Başkanı’nın belirlemesi dolayısıyla iktida­ra yakın isimlerden oluşturul­ması özelliği korundu. İletişim Başkanlığı’nın doğrudan seçtiği üye sayısı, 5 kişiden 12 kişiye yükseltildi. Belirli suçlardan hü­küm giyenler ve terör suçlarıyla medya dışında ticari faaliyette bulunanlara basın kartı veril­meyeceği belirtildi.

    İletişim Başkanlığı’nın Dezenformasyon Bülteni

    Yasayı Meclis’e getiren ikti­dar bloğu partileri, AK Parti ve MHP, bütün bu tepki ve çekin­celere rağmen yasanın “dezen­formasyon ve bilgi kirliliğiyle mücadele etmeyi” hedeflediğini, bir sansür yasası olmadığını, ga­zetecilik faaliyetlerinin yasanın kapsamı içinde değerlendiril­meyeceğini, benzer uygulamala­rın Batı’da da olduğunu söyleye­rek teklifi savunuyorlar. Yasayı savunan isimlerin başında ge­len Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, sosyal ve dijital medyadaki “kuralsız­lığın” demokrasiyi zehirlediğini ve toplumsal düzeni bozduğunu öne sürüyor. Altun, “Bu anla­yışla biz dijital evreni ‘siber va­tan’ olarak tanımlıyoruz. Nasıl ki gerçek dünyada bir egemen­lik mücadelesi veriyorsak siber dünyada da bir egemenlik mü­cadelesi veriyoruz” diyor; “Daha güvenli bir medya için çalışmak, esasında bizim hakikat müca­delemizin de bir parçasıdır. Bu aynı zamanda Sayın Cumhur­başkanımızın çağrısını yaptığı iletişim seferberliğimizin de bir cüzüdür” sözleriyle yasa teklifi­ni savunuyor.

    İletişim Başkanlığı bu “ileti­şim seferberliği”nin bir parçası olarak yakın zamanda bir “De­zenformasyon Bülteni” yayım­lamaya başladı. Bu Bülten’de, İletişim Başkanlığı, basında ve sosyal medyada dolaşıma giren haberler arasında kendi açık­lamasıyla “Yalan Haber” olan söylemleri ifşa ediyor ve ardın­dan bu “yalan haberlerin”, kendi iddiaları çerçevesinde doğru­larını yazıyor. Bültenin ikinci sayısında Amasra’daki maden kazasına ilişkin “Sayıştay Ra­porlarındaki Öneriler Dikka­te Alınmadı İddiası”, “Soma ve Ermenek Kazalarından Sonra Gerekli İyileştirmeler Yapılma­dı İddiası”, “Kurum Degaj Yö­nergesi Uygulanmadı İddiası” “haftanın yalan haberleri” ola­rak sıralandı. Bültende Sayıştay raporlarının “yanlış okunduğu” iddia edilerek, “Öneriler dikkate alınmış, hatta mevzuatın gerek­tirdiğinden fazla tedbir alınmış­tır” denildi. Oysa bağımsız teyit platformu teyit.org, hükümet sözcüleri ve TTK’nın “dezen­formasyon” dediği Sayıştay’ın 2019’da madenle ilgili yaptı­ğı uyarıların ne anlama geldi­ğini incelediğinde, raporda iş güvenliği, kaza ve infilak riski konularında uyarılar yeraldığı­nı vurgulamıştı. Bu, asli göre­vi “bağımsız kamu denetimi” olan basının işlevi, denetlenme­si gereken kurumlar tarafından üstlenildiğinde ortaya çıkabi­lecek garipliklerin yalnızca bir örneği…

    ‘Siber Vatan’ anlayışı Yasayı savunan isimlerin başında gelen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Nasıl ki gerçek dünyada bir egemenlik mücadelesi veriyorsak siber dünyada da bir egemenlik mücadelesi veriyoruz” diyor.

    AB ve ABD örnekleri

    İktidar bloğunun yasayı savu­nurken kullandığı bir başka ar­güman, benzer yasaların yurt­dışında da olduğu savı. TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında, AK Parti Kahraman­maraş Milletvekili Ahmet Öz­demir; Avrupa Birliği, ABD ve Venedik Komisyonu temsilcile­riyle yasayı görüştüklerini ifade etti. CHP ve İyi Partili millet­vekillerinin “İcazet mi aldınız” tepkilerinin ardından Özde­mir, “Onlar bizimle görüşmek istediler” sözlerini kullandı ve “Sonunda şunu söylediler, ‘Bi­zim dezenformasyon yasamızla sizin yasanız birebir örtüşüyor’ dediler” dedi. Özdemir konuş­masını “Niye bunu bizimle ko­nuşuyorlar? Çünkü dünyaya ör­nek olacak bir sistem hazırlıyo­ruz” diyerek noktaladı.

    ABD’de benzer bir yasa bu­lunduğu iddiası daha sonra ABD Büyükelçiliği tarafından yalanlandı; ABD Dışişleri Ba­kanlığı’ndan bir sözcü, uygulan­ması hâlinde internet ve medya özgürlüğüne kısıtlama getirecek olan yasanın kabul edilmesin­den derin endişe duyduklarını söyledi. Ayrıca BM İnsan Hak­ları Yüksek Komiserliği Sözcü­sü Marta Hurtado, yasa değişik­liğine ilişkin “Uluslararası in­san hakları hukukuna göre ifade özgürlüğü ‘doğru’ bilgiyle sınırlı değildir, gerek çevrimiçi gerek çevrimdışında ‘her türden bilgi ve fikri’ kapsar. İfade özgürlüğü­ne kısıtlamalar sadece meşru ve gerekli durumlarda düşünüle­bilir” sözleriyle kaygılarını dile getirdi.

    Temmuz 2010’da İstiklal Caddesi’nde düzenlenen “Sansürsüz İnternet” yürüyüşünden.

    Gerçekten 40 maddelik yasa tasarısının bazı hükümlerinin, Avrupa içinde de tartışma ya­ratan Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR) ile uyumluluk sağlamak için tasarlandığı görülüyor. Dezen­formasyon Yasası’nın Genel Gerekçe bölümünde de AB’nin Dijital Hizmetler Yasası örnek gösteriliyor ve ABD’de bu alan­da yeni regülasyonlar hazırlan­dığı vurgulanıyor. Ancak, tüm dünyanın mücadele etmek için düzenleme getirmeye çalıştığı dezenformasyonun “düzenlen­mesi” ile “kriminalize edilme­si” arasında ciddi bir fark var. Üstelik hapis cezası gibi ağır ce­zalar, yanlış bilgiyi ortadan kal­dırmakta başarılı da görünüyor. Rusya, Çin, Burkina Faso, Kam­boçya gibi “dezenformasyon ya­saları” olan ülkeler; ifade, basın özgürlüğü ve medya okuryazar­lığında öne çıkan ülkeler arasın­da anılmıyorlar.

    AB’nin Dijital Hizmetler Yasası (DHY) ve Dijital Piyasa­lar Yasası (DPY) adlı iki yasayla kapsadığı interneti düzenleme çabası, aslında Avrupa Komis­yonu’nun Aralık 2020’de sahte ürünlerin satışı, nefret söylemi­nin yayılması, siber tehditler ve piyasa dengesizlikleri gibi çe­şitli zorlukların önüne geçmek üzere önerdiği geniş bir mevzu­atın parçası. Temmuz başında bu iki yasa, “Dijital Hizmetler Paketi” adı altında birleştirildi. “Antitröst yasa tasarısı” olarak da nitelendirilen düzenlemenin ana amacı, dijital dünya dışın­da yasal olmayan fiillerin dijital ortamda da yasadışı olmasını sağlamak, ayrıca internet şir­ketlerini daha sıkı denetlemek ve daha fazla sayıda tüketici­yi usulsüzlüklerden koruyabil­mek olarak belirtiliyor. Bunlar arasında AB’nin arama motoru pazar payının %92.04’üne sa­hip Google ve 309 milyon aktif kullanıcısı olan Facebook ilk sıralarda yer alıyor. Şirketlerin algoritmalarının nasıl çalıştığı­nı açıklamasını gerektiren mad­deler, DHY’yle Türkiye’nin “De­zenformasyon Yasası”nın ortak noktalarından.

    İfade Özgürlüğü Derneği’nin “Üst Düzey Kamu Şahsiyetlerinin İncinen İtibar, Onur ve Haysiyet Yılı | EngelliWeb 2021” başlıklı raporuna göre erişime engellenen web siteleri ve erişime engellenen haberler…

    Avrupa Komisyonu, ayrıca pandemi ve doğal afetler gibi olağanüstü durumlarda plat­formların dezenformasyon, al­datmaca ve manipülasyonlara karşı sorumluluğunu artırıl­masını öngörüyor. Ancak AB Komisyonu “Bu önlemler, ifade özgürlüğü kısıtlamalarına karşı dikkatli bir şekilde dengelenme­li ve bağımsız denetimlere tabi olmalı” diye de ekliyor. Bunun yanısıra şirketler; nefret söyle­mi, şiddet çağrıları ya da terör propagandası gibi yasadışı içe­rikleri kendilerine haber verilir verilmez kaldırmak zorunda. Hangi içeriklerin terörist içerik veya yasadışı nefret söylemi ol­duğu da AB yasaları düzeyinde tanımlanıyor.

    Ancak önemli bir fark, AB düzenlemelerinde cezaların sosyal medya platformlarına verilmesine karşılık, Türki­ye’de cezaların yurttaşlara ve dolaylı olarak reklam veren ye­rel firmalara yönelik olması. Bu da “Dezenformasyon Yasası”­nın yurttaşları korumaktan çok cezalandırmayı hedeflediğini düşündürüyor. Ayrıca DHY’de yasadışı içerikle zararlı içerik birbirinden ayrılıyor. İfade öz­gürlüğünün korunması için kul­lanıcılar, doğrudan platforma itiraz edebiliyor; mahkeme dışı bir çözüm kurumunu seçebili­yor veya yargı önünde tazminat talep edebiliyorlar. Türkiye’de ise ifade özgürlüğünün korun­masına ilişkin bu tür önlemler öngörülmüyor.

    ABD’ye gelince, politikacı­lar, bölünmeleri körüklediği ve zararlı içeriğin yayılmasını ko­laylaştırdığı gerekçesiyle sosyal medya şirketlerini uzun süredir eleştiriyor. Ancak bu eleştiriler, AB’nin aksine, tartışmanın öte­sine henüz geçmedi. İnternet siteleri ve platformlar, kullanı­cılarının yaptığı paylaşımlardan ya da ürettikleri içeriklerden sorumlu tutulmuyor.

    Ancak Cumhuriyetçiler; özellikle eski ABD Başkanı Do­nald Trump’ın hesaplarının as­kıya alınmasının ardından, You­tube, Twitter ve Facebook gibi platformların, muhafazakar kul­lanıcıların hesaplarını haksız yere kapattığını ve liberal sesle­ri öne çıkarttığını öne sürerek düzenleme talep ediyor. Eski Facebook çalışanı Francis Hau­gen’ın ifşaları, Covid-19 pande­misinde öne çıkan aşı karşıtlı­ğı ve siyasi komplo teorilerinin yaygınlaşmasının ardından, De­mokrat Parti’de de düzenleme çağrıları kuvvetlendi. Ancak bu tartışmalar da ifade özgürlüğü­nün garanti altına alınması ile sosyal medya platformlarına karşı yurttaşları koruma amacı çerçevesine ilerliyor.

    Gazeteciler ve basın meslek örgütlerinin yeni yasaya karşı tepkileri, özellikle 29. madde üzerinde yoğunlaşıyor. 29. madde “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” diyor.
  • İran’da kitle hareketi tüm kesimleri kucaklıyor ‘JİN, JİYAN, AZADİ’

    Eylül ayında başı açık olduğu için gözaltına alınan ve sonrasında hayatını kaybeden Mahsa Jîna Emînî, İran’da görülmemiş boyuttaki protestoları tetikledi. Ülkenin bütününe yayılan, farklı toplumsal kesimleri biraraya getiren, öndersiz ve kendiliğinden gelişen; yaş ortalaması 20 olan hareket; 1979’daki İslâm Devrimi’nden bu yana en kapsamlı toplumsal gösterilerle sürüyor.

    İran’daki protestolar sıra­sında 18 Ekim 2022 itiba­rıyla, insan haklarını sa­vunma gruplarının tahminine göre 28’i çocuk olmak üzere 240 kişi öldürüldü, 12.450 ki­şi gözaltına alındı. İranlı yet­kililere göre, aynı süre içinde öldürülen güvenlik güçlerinin sayısı ise 24. Uluslararası Ga­zeteciler Federasyonu’na göre şu ana kadar 24, Sınır Tanıma­yan Gazeteciler’e göre 30 gaze­teci gözaltında.

    13 Eylül 2022’de ailesiyle Tahran’a gelen Seqiz kentin­den 22 yaşındaki Mahsa Jîna Emînî, yakınlarının anlatımıy­la metro çıkışında başörtü­süyle saçını usulünce örtme­diği gerekçesiyle Geşt-i İrşad (irşad devriyesi-ahlak polisi) tarafından derdest edildi. Gö­türüldüğü polis noktasında ko­maya giren Emînî, 3 gün sonra Kasra hastanesinde hayatını kaybetti. Gazeteci Nilüfer Ha­medi olayı açığa çıkartırken, kurbanın fotoğrafları kamuo­yunu ateşledi. Cenazenin def­nedilmesi sırasında haykırılan “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı, böl­genin yanısıra mevcut başkan İbrahim Reisi’nin memleketi, kutsal kent Maşhad’a kadar ül­kenin dörtbir yanında yankı­landı. Mezartaşında “Sevgili Jîna, asla ölmeyeceksin! Adın bir simge olacak” yazıyordu.

    Hadiselerle birlikte İran’da “Z” kuşağı beklenmedik bir şe­kilde teokratik rejimin gayri­meşru karakterini açığa çıkar­dı. İslâm Devrimi’nden 43 yıl sonra gerçekleşen bu ayaklan­ma, öncekilerden farklı olarak şimdiden tarihte yerini almış durumda. Büyük bir ihtimal­le 68’in “Gerçekçi ol imkansı­zı iste” sloganı gibi “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı da dönemin sembolü olacak.

    İran’da göstericilerin orta­lama yaşı 20. Ülkede nüfusun %70’i 25 yaşının altında oldu­ğu için, rejimin (nizam) uzun vadeli bir meşruiyet krizinde olduğu söylenebilir. Yeni ku­şakların, iktidardaki rejimin tarihi ile bir ilgisi yok. 1979 İslâm Devrimi’nin menkıbe­leri de onları ilgilendirmiyor. Ailelerin çoğu ise nizamın va­atlerinden hüsrana uğramış durumda.

    İstanbul’daki protestolardan Ozan Köse imzalı bir kare.

    Gerçekten de 43 yıl önce rejimin toplumsal tabanı özel­likle yoksul müminlerden olu­şuyordu. Devrimden sonra­ki zaman içerisinde devletin yoksulların hizmetinde olması bir yana sadece kendini koru­yacak bir kastın keyfi ile idare edilmesi, İslâm Cumhuriye­ti’nin ideolojik meşruiyetini giderek kaybetmesine yolaçtı. Zenginler daha zengin oldular ve bunu rejimin otoriteleriy­le ilişkileri sayesinde -özellikle de Ayetullahlara yakın olanlar-sağladılar.

    İran’da gençliğin %27’si iş­siz; enflasyon %40 ve diplo­malılar da dahil olmak üzere önemli bir kesim kayıtdışı eko­nomide çalışıyor; resmî istatis­tiklere göre nüfusun yarısı yok­sulluk sınırının altında. 2020 raporlarına göre 7 milyonu tehlikeli işlerde olmak üzere 10 milyon “çalışan çocuk” var. Özetle bugün İranlılar daha az zenginler, daha az özgürler ve hiç şüphesiz 1979 öncesine kı­yasla daha az dindarlar. Bazıla­rına göre İran, Şii din adam­larının yönettiği teokratik bir rejim olmaktan ziyade İslâm Devrimi Muhafızları (Pasda­ran) tarafından yönetilen as­kerî bir devlet. Pasdaran, fabri­kalar, şirketler, altyapı, banka­lar, konut, havayolu şirketleri, turizm ve diğer sektörleri elin­de tutan büyük bir güç. Yolsuz­luk ayyuka çıksa da hükümete hesap vermek zorunda değil; doğrudan “yüce rehber”e bağlı.

    Son 30 yılda neoliberal uy­gulamaların yarattığı sefalet, Amerikan emperyalizmi karşı­tı ucuz söylemlerle örtülemi­yor; egemen oligarşinin yarat­tığı toplumsal sorunlar iyice açığa çıkıyor. İnsanlar İslâm Devrimi’yle onlarca yılda elde ettikleri kazanımları yitirir­ken, yöneticiler lüks içinde ya­şıyor; paralar İsviçre banka­larında, çocukları yurtdışında okusun diye Batı’ya gönderi­liyor.

    Tahran sokaklarında devam eden gösterilerde giderek daha fazla kadın başörtüsü takmayı reddediyor.

    Gösterilerde rejimin kuru­cu babalarının (Humeyni ve Hamaney) portrelerinin yırtıl­ması, İslâm Cumhuriyeti’nin teorisyeni Morteza Motaha­ri’nin heykelinin yakılması, rejimle bir pazarlık arayışın­da olunmadığını göstermekte. Dolayısıyla önceki muhalefet hareketlerine kıyasla yapısal bir farklılık sözkonusu.

    Çeşitli rejim muhalifi çev­reler ise ülkedeki gösterileri kendilerine yontmakta. Oysa bu hareketin önderi, başı yok; kitlesel, kendiliğinden bir ha­reket sözkonusu. Tabii protes­to hareketinin temel zorluğu, bir alternatif sunacak yapı­lanmış bir muhalefet oluştur­mamasında. Rejim muhalifi partiler ve sendikalar hareketi desteklemekte ancak bunla­rın da toplumsal karşılıkları oldukça zayıf. Öte yandan ha­reketin bu zayıflığı gücünü de oluşturuyor. Farklı kuşaklar, sınıflar, kadınlar başta olmak üzere gençler, liseliler ve ço­ğunluğu Sünni Kürtler başta olmak üzere farklı mezheptekiler; ülkedeki neredeyse bü­tün kesimleri ortaklaştıran bir protesto içerisinde.

    Merkezden uzak bir yer­de başlayan protestolar tüm ülkede, diğer etnik gruplar­da da hemen yankı buldu; İran Azerbaycanı’na, gösterilerin sert bir şekilde bastırıldığı Be­lucistan’a yayıldı. Gösteriler Türkmenler, Azeriler, Kürt­ler, Beluciler, Araplar başta ol­mak üzere bütün İran halkları­nı derinden etkiledi. Bir başka deyişle laik ve İslâmcı femi­nistler, Haft Tappeh (Ahvaz) sınai tarım kompleksi işçile­ri, Abadan’da petrol rafineri­si işçileri, Tahran ve çevresin­de Vahed’deki otobüs şoförleri, öğretmen sendikaları, işsizler, liseliler rejimi ikna etmek ye­rine artık ona cepheden mey­dan okumayı tercih ettiler. Kadınların eşitlik talebi, halk egemenliği, laiklik, insan hak­ları, ifade ve düşünce özgürlü­ğü, sendikal ve siyasal haklar gibi toplumu cendereye alan sorunların etrafında yeni bu­luşmalara imkan hazırladı.

    8 Mart, Tahran 8 Mart 1979’da “zorunlu örtünmeye hayır” demek için Tahran’da toplanan kadınlar (altta). Bir grup kadın 1980 yılında Tahran’daki başbakanlık ofisinin önünde peçe takmayı protesto ediyor (üstte).

    1979 Devrimi’nden beri İslâmi rejim, ideolojik söy­leminin temeline örtünme­nin kutsanmasını koymuştu. Rıza Şah Pehlevi (1925-1941) döneminde modernlik karşıtı olarak nitelenerek yasaklanan örtünmenin kitlesel dönüşü, devrimin zaferinin bir nişane­si olarak görülmüştü. Üniver­sitelerde kadınlar siyah çadoru (çarşaf ) rejime muhalefetin bir simgesi olarak giymişler­di. Şimdi ise tarihin bir ironisi olarak rejim karşıtlığının sim­gesi olarak çadorlar, başörtüler yakılmakta…

    Örtünmenin araçsallaştı­rılmasının, örneğin Magrip’te, Mısır’da olduğu gibi 19. yüz­yıldan kalma bir hikayesi var. Fransız ve İngiliz sömürge re­jimleri, kendi toplumsal de­ğerlerini ideal olarak sunma­larının bir tezahürü olarak kadınların başlarını açmasını onların kurtuluşu olarak sunu­yordu. Bundan 1 asır sonra ise Humeyni’nin yakını Ayetullah Teleghani, İran’ın “bir devrim ve köklü bir değişim” geçir­diğinin dünyaya gösterilmesi için kadınları çador giymeye cesaretlendiriyordu. Kadın­ların giyim-kuşamı basit bir toplumsal denetim veya dev­letin meşru şiddet tekelinin ötesinde ülkenin karakterinde önemli bir değişikliğe, Pehlevi monarşisinden İslâm Cumhu­riyeti’ne geçişi ifade ediyordu. O günden beri kadınlar, ülke­nin içinde ve dışında rejimin mesajı açısından önemli bir rol oynadı. Anti-monarşist bir devrimle Batı’nın emperyalist sömürüsünden kurtulan ülke­nin kimliği, kadınların bedeni üzerinden inşa edilecekti.

    İran’da kadınların ülke öl­çeğinde yaygınlaşan ve ulus­lararası ölçekte yankılanan gösterilerin başını çekme­si, onların ilk defa toplum­sal hareketlere öncülük ettiği anlamına gelmiyor şüphesiz. Şah’ın devrilmesinden hemen sonra, Humeyni’nin kadınların başını örtmesini dayatmasın­dan 3 gün önce, 8 Mart 1979’da Uluslararası Kadın Günü’nde kadınlar özgürlüklerini kısıtla­yan şeriata ve cinsiyetçi baskı­nın yeni biçimlerine karşı so­kağa inmişlerdi. 3 gün boyun­ca 100 bin kişi “Eşitlik, eşitlik, ne çador ne başörtüsü” hay­kırışıyla alarm zillerini çaldı. “Devrimi, geriye gitmek için yapmadık” diye haykırdılar. Bu gösteriler sert bir biçimde bastırıldı; “muhalif erkekler” de kadınları desteklemek için fazla bir şey yapmadılar (Ka­dınlardan sonra Humeyni’nin gelişine karşı çıkan ikinci ke­sim Kürtler olacaktı). Siyasal ve toplumsal örgütlerin çoğu “bir karşı-devrime yol açabi­lir” diye kadınların gösterileri­ni desteklemedi. Humeyni’nin Amerikan karşıtlığı, Sol’un önemli kesimlerinin de elini kolunu bağlamıştı. Bu durum­da kadınların taleplerinin bir önceliği yoktu!

    1979 Devrimi’nden sonra kadınların İran toplumunda­ki konumu temelden değişti. Kadınların kazanmış olduğu bir dizi hak geri alındı. Eldeki medya, eğitim, siyasal merci­ler ve adli sistemle kadınların toplumsal rolleri sınırlanırken bunun bir göstergesi olarak “hicap” öne çıktı.

    İslâm Devrimi’nden 3 yıl önce 1976’de kadınlar arasın­da okuma-yazma oranı %35 iken, faal nüfus içinde payla­rı %12.9’du. Oysa 1986’da oku­ma-yazma oranı %52’ye çık­mış, faal nüfus içindeki payları ise %8.2’ye düşmüştü. Bu ko­nuda eldeki son veriler 2016’ya ait: Okuma yazma oranı %82.5’a çıkmış, faal nüfus için­deki pay ise %14.9 olmuş! Üni­versitede öğrencilerin %60’ı kadın ama, ayrımcılık, yolsuz­luk ve sürekli özelleştirmeler­le değişen çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok. Yıllar geçtikçe kadınların eğitim dü­zeyi yükselmiş ama yoksulla­şan da onlar olmuş.

    Kadınların iş ve eğitim hayatı 1979 İslâm Devrimi’nden önce laboratuvarda çalışan kadınlar… Devrim öncesi %35 olan okuma-yazma oranı 2016’da %82.5’e çıkmış, üniversite öğrencilerinin de %60’ı kadın, ancak çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok.

    Öte yandan kadınlar, evli­lik, boşanma ve çocuklarına sahip olma bakımından da eşit haklara sahip değil. Küçük yaş­ta evlilik yasallaşmış durumda. Çokeşlilik meşrulaşırken, evli bir kadının başka biri ile ilişki içinde olmasının cezası idam! İran’da başörtüsü artık bir ter­cih değil, baskının bir simgesi. Yani yakılan başörtüsü bu zor­lamaya karşı bir tavır; yoksa bu gösterilere katılan insanların bir çoğu dindar. “Dinimizde zorlama olmadığına göre rejim ne cumhuriyet ne de İslâmi” diyorlar.

    İslâm Devrimi’nden 2 yıl sonra kurulan ahlak polisi ise, son olayda da görüldüğü gibi sert önlemler alabiliyor ve reji­min meşruiyetini özellikle ka­dınların kılık-kıyafeti üzerin­den sağlamaya çalışıyor.

    2009, 2017 ve 2019’daki büyük gösterilerle 2022 karşı­laştırıldığında, farklı dinamik­lerin sözkonusu olduğu ortada. 2009’da Ahmedinecad’ın yeni­den seçilmesindeki yolsuzluk üzerine patlak veren olaylar daha ziyade orta ve üst sınıfla­rın hareketiydi ve insanlar oy­larına sahip çıkmak istiyorlar­dı. Hadiselerin ancak 8. ayında “yüce rehber” Ali Hamaney hedef alınacaktı. 2017’de ise sadece ABD’nin yaptırımlarına bağlı olmayan ekonomik kriz, özellikle Tahran’ın güneyin­de halkın sokağa dökülmesine yolaçtı ve ülkenin 100’e yakın küçük kentinde insanlar gös­terilere katıldılar. 2019’da yine akaryakıt fiyatlarına yapılan zam, hükümetin kötü yöne­timi, dinî lider Ali Hamaney ve o zamanki cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimindeki yaygın yolsuzluklara karşı bir tepki olarak, özellikle çalışan kesimler sokağa döküldü. Bu­gün ise yalnızca orta sınıflar değil alt sınıflar da sokağa dö­külmüş durumda. Kadın hak­ları meselesinden başlayan ha­reket böylece toplumun bütün kesimlerini kucakladı. Hare­ketin temel özelliği artık dev­let başkanına hitap etmemesi; doğrudan “yüce rehber”i hedef alması. “Kahrolsun diktatör­lük! Kahrolsun İslâmi Cum­huriyet” sloganı, göstericilerin iktidardan bir beklentileri ol­madığını gösteriyor.

    Bugün kılık-kıyafet-peçe mecburiyetiyle sınırlı olmayan ve açıkça sisteme karşı çıkan göstericiler ve ayaklanma sı­nırlarını zorlayan bir hareket söz konusu. Başörtüsü ile baş­layan hareket, artık sistemin meşruiyet merkezine yöneli­yor. Gösterilere katılanlar ya­kalandıklarında başlarına ge­lebilecekleri bildikleri hâlde, haftalardır bunu sürüdürüyor. İlginç olan, hareketin en mu­hafazakar, en ücra kentlere ka­dar yayılması.

    Devrimden bu yana ilkdefa orta sınıfların, işçilerin, öğret­menlerin, öğrencilerin ve etnik azınlıkların bir bütün olarak rejime karşı çıktıklarına tanık olunuyor. Hareketin önder­siz olması, ordunun yekpare kalması gibi bir dizi nedenle iktidarın değişmesi zor; ancak tıpkı 68 gibi, iktidar olmasa da kalıcı değişikliklere, nizam­da gediklere yol açabilecek bir mücadeleye tanık oluyoruz.

  • Madencinin ‘kader planı’ hep kömür karası yazıldı

    Bartın’ın Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait maden ocağında 14 Ekim’de meydana gelen patlama 41 maden işçisinin canına mâl oldu; ailelerini tarifsiz bir acıyla bıraktı. Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömürün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değildi Amasra. Maden işçilerinin yıllar içerisinde değişen çalışma koşulları, değişmeyen “kaderleri”…

    Bartın’ın Amasra ilçesin­deki Türkiye Taşkömü­rü Kurumu’na ait ma­den ocağında 14 Ekim’de mey­dana gelen patlama, Türkiye’yi daha önceden de tanıdığı bü­yük bir acıyla yüzleştirdi: 41 madenci arkalarında eşlerini, kimisi kundakta bebeklerini, anne-babalarını, arkadaşları­nı bırakarak, bir daha geri çık­mamak üzere toprağın altına girdi. Yine bir takım elbiseliler selinin omuzlarında taşındı cenazeler, resmî açıklamalar arka arkaya geldi. Kurtarma çalışmaları sürerken maden­de çalışan Çinli mühendise “Ailenizle nasıl hasret gide­riyorsunuz? Çocuklarınız da mühendis olacak mı?” soru­larını soran muhabirleri bile gördük bu sefer. Madenciler ise kendilerine uzatılan mik­rofonları “Konuşmaya iznimiz yok” diyerek yutkunarak geri çevirdiler. Hayatını kaybeden işçilerin yakınlarından konu­şanlar “Sansür yaparlar, siz yapmayın” diyerek başlıyor­lardı söze.

    2014’te Soma’da “işin fıt­ratı” olan Amasra’da “kader planı” oldu. “İşçilerin cena­zesine 24 saat içerisinde ula­şıldığı için” şükredildi. “Ka­der planı”nın arkasında ihmal olup olmadığını soranlara ise cevap Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın yeni “Dezenformasyon Bülte­ni” aracılığıyla verildi. Bülte­ne göre, Amasra’daki maden kazasına ilişkin “Sayıştay Ra­porlarındaki Öneriler Dikka­te Alınmadı İddiası”, “Soma ve Ermenek Kazalarından Sonra Gerekli İyileştirmeler Yapıl­madı İddiası”, “Kurum Degaj Yönergesi Uygulanmadı İddia­sı”; “haftanın yalan haberleri” arasındaydı. Bültende Sayış­tay raporlarının “yanlış okun­duğu” iddia edilerek, “Öneriler dikkate alınmış, hatta mev­zuatın gerektirdiğinden fazla tedbir alınmıştır” deniyordu.

    Okan Akgül, Şaban Yıldırım ve Mehmet Bulut’un cenaze töreninde aileleri uzun süre tabutun başından ayrılamadı (Fotoğraf: İbrahim Yayan)

    Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömü­rün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değil Amasra faciası… 1992’de 262 maden işçisini yi­tirdiğimiz Zonguldak Kozlu, 2014’te 301 işçinin yaşamı­nı yitirdiği Soma, ondan 6 ay sonra Ermenek’te su baskı­nı sonucu madende mahsur kalarak hayatını kaybeden 18 maden işçisi yakın geçmişi­mizden acısı hâlâ taze birkaç örnek…

    Biraz daha geriye gittiği­mizde ise değil ölenlerin isim­lerine, sayılarına bile ulaşa­mıyoruz. Kömür madenleri 1940’da devletleştirilmeden önce Türkiye’deki maden ka­zalarıyla ilgili düzenli bir ka­yıt tutulmamış. Tahminî bir rakam söylemek bile imkan­sız. 1941’den itibaren tutulan çeşitli kayıtlardan ve hazır­lanan raporlardan 1941-2014 arası yaklaşık 4 bin madenci­nin iş kazalarında öldüğünü, 100 binden fazlasının yaralan­dığını söyleyebiliyoruz. Ancak bu rakamlar da pek güvenilir değil, zira madenci ölümle­ri, özellikle kaçak ocaklardaki ölümler her zaman kayıtlara geçmemiş.

    Medyascope muhabiri İbrahim Yayan’ın sorularına karşılık arama ve kurtarmaya katılan maden işçileri “Biz açıklama yapamıyoruz. Lütfen şeflerimizle konuşun” cevabını verdi (üstte). İçişleri Bakanı Süleyman Soylu basın açıklaması sırasında (altta).
  • Eurovision’un değişmez sesi bir dönemin son temsilcisi…

    1975-2012 arasında aralıklarla Eurovision Şarkı Yarışması’nın sunuculuğunu üstlenen, “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a bir dönemin popüler kültür efsanelerine imza atan ünlü spiker Bülend Özveren, 18 Ekim’de öldü. Özveren ayrıca “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu.

    Bir nesil, hatta birkaç ne­sil, Türkiye’nin Eurovi­sion macerasını onun sesiyle özdeşleştirdi. “Oylar yine komşuya gitti”den “Mer­haba, iyi akşamlar… Şiş ke­bap”a Türkiye’nin popüler kül­tür hafızasında kendine has bir yer edindi Bülend Özveren bu macera sayesinde. Yıllarca heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hisleri­ni kelimelere döktü. Eurovi­sion’a katıldıkları yıllarda he­nüz genç ve deneyimsiz olan, bugünse birer stara dönüşmüş pek çok müzisyen, onun güven verici sunumu sayesinde ken­dilerinden emin adımlarla çık­tılar sahneye.

    Oylar üzerinden uluslararası siyasetin inceliklerine, tarihten kalma anlaşmazlıklara, coğra­fi yakınlıklara ve tabii Avrupa’da yaşayan göçmenlere dair yaptığı yorumlar unutulmazlar arası­na girdi. Sonunda Riga’da Sertab Erener’in seslendirdiği “Ever­yway That I Can” ile tarihimizin ilk Eurovision birinciliğine ka­vuştuğumuzda TRT mikrofonla­rı aracılığıyla kurduğu “Ben yıl­lardır bu anı bekliyordum sevgili seyirciler” cümlesi de…

    Bülend Özveren ismi Eurovi­sion’la anılsa da aslında televiz­yonculuk tarihine geçen başka işler de yapmıştı. 1965’te TRT mesaisine başlayan usta sunucu, “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Jo­ker” programlarıyla da tanını­yordu. 1943’te İstanbul’da dün­yaya gelen Özveren, liseyi Saint Benoît Fransız Lisesi ile Galata­saray Lisesi’nde okumuş İstan­bul Üniversitesi, Hukuk Fakülte­si’nden mezun olmuştu.

    Sevincin ve hüsranın sesi Bülend Özveren, yıllarca Eurovision için heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Sonunda Sertab Erener birinciliği Türkiye’ye getirdiğinde “Ben yıllardır bu anı bekliyordum” diyecekti.

    SACHEEN LITTLEFEATHER (1946-2022)

    Akademi nihayet özür diledi ama aradan 50 yıl geçmişti

    1973 Oscar ödül töreninde Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünü reddetmek üzere sahneye çıkan Amerikan yerlisi oyuncu Sa­cheen Littlefeather, 2 Ekim’de 75 yaşında hayatını kaybetti.

    Bundan iki hafta önce Aka­demi, Amerikan yerlilerine karşı eğlence sektöründe yer alan önyargıları eleştirmek üzere sahneye çıktığında yuhala­malar, ırkçı sözlerle karşılaşan ve ünlü Western yıldızı John Wayne tarafından sahneden indirilmek istenen Sacheen Lit­tlefeather’dan 50 yıl sonra özür dilemek için Los Angeles’ta özel bir etkinlik düzenlemişti. Littlefeather, “Biz yerliler çok sabırlı insanlarızdır, sadece 50 yıl beklemek zorunda kaldım. Espri yeteneğimizi her zaman canlı tutmamız gerek, hayatta kalmamızın yolu bu” demişti.

    Akademi, bir süredir meme kanseriyle mücadele eden Littlefeather’ın ölümünü kendi sözleriyle duyurdu: “Ben gittiğimde, gerçeğinizi savun­duğunuz her defasında benim sesimi, uluslarımızın ve halkı­mızın sesini de yaşatacağınızı daima hatırlayın. Ben Sacheen Littlefeather olarak kalacağım. Teşekkür ederim”.

  • Başarıyı çok geç yakaladı bir daha da bırakmadı

    90’lı yıllara damgasını vuran “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinde her bölümde bir cinayeti çözen Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury, 11 Ekim’de 96 yaşında yaşamını yitirdi. Londra doğumlu yıldız, filmleriyle üç defa Oscar ödülüne aday olmuş; ayrıca 2013’te Oscar ödüllerinde yaşam boyu başarı ödülünü almıştı.

    Bir dönem 1984-1996 arasında TRT ekran­larında da 264 bölümü yayınlanan “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinin yıldızı, her bölümde bir cina­yetin esrar perdesini kaldı­ran, ustaca kurduğu oyunlarla katilin suçunu itiraf etmesini sağlayan Jessica Fletcher ka­rakterini canlandıran Ange­la Lansbury, 96 yıllık uzun ve üretken bir hayatın sonunda uykusunda hayata gözlerini yumdu. Çocukluk ve gençlik yılları tek kanallı televizyonda onu izleyerek geçen pek çok kişi sanki ailelerinden birini kaybetmiş gibi hissetti. Daha genç nesiller ise, onu “Güzel ve Çirkin”deki Bayan Potts ro­lüyle keşfetmişti.

    Yaklaşık 70 yıla yayılan, kusursuz performanslarla süs­lenmiş kariyerinin arkasında ise yetenek ve azmini besle­yen iniş-çıkışlarla dolu bir hi­kaye vardı. 1925’de İrlandalı aktris Moyna Macgill ve poli­tikacı Edgar Lansbury’nin ço­cuğu olarak Londra’da dünya­ya gelen Lansbury’nin hayatı­nı şekillendiren ilk deneyim, dokuz yaşındayken babasının mide kanseri yüzünden ölme­si olmuştu. Okula olan ilgisi azaldıkça sinemaya sığınan Lansbury, filmlere âşık olmuş; ailesi 1940’ta savaştan kaçıp ABD’ye taşındığında oyuncu­luğa adım atmıştı.

    90’lı yıllarda TRT’de de yayımlanan “Cinayet Dosyası”nın Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury…

    1944’te bir psikolojik ma­nipülasyon öyküsü olan “Gas­light”taki hizmetçi Nancy ro­lü, ona ilk Oscar adaylığını getirmişti. 40’tan fazla film­de yaşının çok üstünde, kötü karakterleri canlandırdıktan sonra başrollerde görünme­ye başlaması için 1960’lı yıl­ları beklemesi gerekmişti. 41 yaşında “Mame”in başrolünü üstlenerek ilk Broadway Tony ödülünü kazandı, ancak Holl­ywood uyarlamasında aynı ro­lü Lucille Ball’a kaptırdı.

    70’lerde Malibu’daki ev­lerinin yanması ve kızı De­idre’nin serikatil Charles Manson’la yakın ilişkisi ne­deniyle aile Hollywood’dan elini ayağını bir süre çekse de 1971’de uzun süredir bekledi­ği fırsat Disney’in “Bedknobs and Broomsticks”inde başrol teklifiyle geldi. Lansbury’nin amatör dedektif Jessica Flet­cher rolüyle dünya çapında tanınmasını sağlayan dizi ise “Murder, She Wrote” (1984- 96) oldu.

    Lansbury, her sezon için bir tane olmak üzere 12 dalda Emmy’ye aday gösterilerek bir rekora da imza attı. Ancak ni­hayet bu olana dek 59 yaşına gelmişti. Lansbury 90’lı yaşla­rında halen oyunculuğa devam ediyordu.

  • Bir ‘kuyrukluyıldız’ kaydı tuvalde ve şiirde izi kaldı

    Türkiye sanat, edebiyat ve düşünce tarihinin benzersiz isimlerinden Komet (Gürkan Coşkun), 25 Eylül’de 81 yaşında hayatını kaybetti. Hayalle gerçeği harmanladığı resim ve gravürleriyle tanınan ressam, yaşamını çoğunlukla İstanbul ve Paris’te sürdürdü. 2004’te Koşarak Geldim Çorabı Deldim adlı anı kitabını yayımladı; ayrıca şiir kitapları da vardı.

    Komet’in resimlerine bak­mak kendi gördüğünüz bir rüyayı bazen puslu bir camın arkasından, bazen bir çatlak ya da yarıktan gözetlemek gibiydi. Sanki ortak bilinçaltına açılan bir çatlak keşfetmiş, ora­dan sızıp gelen figürleri karan­lık, büyülü bir sisle çerçeveleyip yanyana koymuştu. Bir söyle­şisinde “resimde aradığınız ne­dir” sorusuna “şiir” diye cevap vermişti. Şiirde aradığı için ise “yaşadığım çağın tanıklığını, her türlü problemleri, düşünsel de­rinlikleri, güncel olayları, acı ve tatlısıyla zaptetmek. Kişiselden toplumsala, toplumsaldan kişi­sele giden hafızayı nakşetmek” diyordu.

    Çorum’daki çocukluk yılla­rından başlayarak -Adnan Çoker onun için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti- yazılmaya başlanan bu hafızaya İstanbul’da geçen ilkgençlik yılları, devlet bursuyla gittiği Paris’teki Aka­demi yılları eklenmişti. Kimlik ve isimlendirme konusu onun için önemliydi. Doğumunda ona verilen Gürkan Coşkun ismini bırakıp, Bill Haley & His Comets grubundan esinle Komet adını kullanmaya başlaması bunun en net göstergesiydi. Toplumun ve iktidarın ona bir kimlik verme­sini, bir ad koyup belli bir kate­gorinin altına eklemesini, kendi kendine koyduğu isimle reddet­mişti.

    ‘Çorum’dan çıkmış bir Dadacı’ Adnan Çoker, çocukluk yılları Çorum’da gençlik yılları Paris’te geçen Komet için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti.

    Ne sanatında ne şiirinde ne de her anını bir performansa çe­virdiği hayatında, 81 yıl boyunca özgünlüğünü yitirmeden varol­maya devam etmesini, kendisine kalıplardan, baskıdan uzak, öz­gürlük, düş ve gerçekten ibaret bir dünya kurmasına da borçluy­du. “Hayatın acemisi olduğumu kabul ediyorum. Çünkü her gün her şeyi ilk kez görüyormuş gi­biyim. Ve her şeye şaşırıyorum” diyordu. Orhan Veli’nin “Alıştığı­mız bir şeydi yaşamak” dizele­rine göndermeyle “Alışamadığı­mız bir şeydi yaşamak” demişti 1967’de yazdığı bir şiirde (Ola­bilir Olabilir, 2. baskı, 160. Kilo­metre, s. 177). Acısı-tatlısıyla ya­şamı büyülü bir gösteri gibi izle­miş, tuvaline ve şiirine de böyle çizmişti. Kendi sözleriyle şöyle anlatıyordu bu bağlantıyı:

    “Sanatçı yalancı olamaz. Ya­lan söylediği zaman artık yarata­maz. Sanatçı, özgürlük koşucu­sudur. Hiçbir baskı veya yönel­tim önünü kesemez. Ne devlete, ne de diğer iktidar odaklarına boyun eğmez. Dünyadaki canlı cansız bütün varlıklardan so­rumlu olmasını isterim sanatçı­dan. Onun aşırı ve aykırı, hatta vahşi eylemleri bile, gerekli bir iletiyi-mesajı veriyor olabilir. Korkmamalı bir sanatçı. Yaptığı şey’in gerektirdiği gibi davran­malı. Bu bir dinginlik de olabi­lir, bir coşkunluk-taşkınlıkla da kendini ortaya çıkarabilir”.

    Velhasıl, Türkiye sanat sah­nesinin en yaratıcı, en üretken, en coşkulu insanlarından birini yitirdik. Artık adı kitaplarının sonuna, yitirdiği yakın dostlarını anmak için eklediği “Kayıplar” listesinde onun da. Uzun yıllar eserleriyle yaşayacak; hiç kay­bolmayacak.

    Deniz Kaynak