Etiket: sayı:96

  • Yavuz: Parçalandı, jilet oldu Averof: Çalıştırıldı, müze oldu

    Ünlü geminin ünlü türküsü “Yavuz geliyor Yavuz da denizi yara yara/ Biz düşmanı yeneriz de başına vura vura” diyordu. Böyle olmadı. Tarihe damgasını vuran ünlü savaş gemisi önce hurdaya çıkarıldı, sonra parçalanarak kilosu 0.50 kuruşa satıldı! Aynı dönemin en az Yavuz kadar ünlü Yunan zırhlısı Averof ise tekrar çalıştırıldı ve müze olarak tarihe kazandırıldı. Düşmanı yendik, tarihimizi de tıraş ettik!

    Güzel bir bahar günü Atina’nın en güzel mu­hitlerinden olan Paleo Faliro’da bulunan Flisvos Ma­rina’da kahvemi yudumlarken, pahalı yatların direklerinin ar­dında görünen 3 büyük gri baca dikkatimden kaçmamıştı. Me­rakla yanına gittiğimde, daha dün denize indirilmiş kadar te­miz ve bakımlı görünen bu ge­minin, günümüzde Yunanistan ile zaman zaman yaşanan Ege Adaları geriliminin mimar­larından olan meşhur Averof zırhlısı olduğunu gördüm.

    Yunanlar tarafından “Şans­lı George”, Türkler tarafından “Şeytanın Gemisi” olarak anı­lan Averof, 1909’da İtalya’da yaptırıldı ve 24 milyon Drah­mi’ye satın alındı. Bede­lin üçte biri, bir Yu­nan işadamı Georgios Averoff’a ait vakıf tarafından ba­ğışlandı. Bu­nun karşılığı ise, 12 Mart 1910’da denize indirilen modern savaş gemisine ve­rilen isim olacaktı.

    Yavuz zırhlısı 70’lerin ortasında sökülürken.

    Averof’u bizim tarihimize sokan İmroz Deniz Muharebe­si, 1. Balkan Savaşı sırasında Seddülbahir Burnu ve İmroz Adası (Gökçeada) açıklarında Türk ve Yunan gemileri arasın­da yaşandı. 16 Aralık 1912’de Çanakkale Boğazı çıkışında­ki Yunan egemenliğini kırmak isteyen Ramiz Numan Bey ko­mutasındaki Osmanlı filosu, bölgede bulunan Pavlos Kun­duriotis komutasındaki Yunan filosuyla karşılaştı. Yaşanan muharebede Averof zırhlısı be­raberindeki es­ki gemilere göre daha hızlı olma­sının ve üstün atış yeteneğinin avantajını kul­lanarak filodan ayrıldı ve nispe­ten daha etkisiz Osmanlı gemile­riyle tek başına çarpıştı. Averof zırhlısı muharebede 5 büyük, 15 orta ve küçük çapta mer­mi isabeti aldı. 1 saatten biraz uzun süren ve iki tarafın gemi­lerinin de hasar aldığı muhare­bede Türk donanmasının tek kaybı Barbaros gemisinde gö­revli er Zonguldaklı Sait oğlu Arif olmuştu.

    Sonuçta Averof’un önder­liğindeki Yunan filosu, Türk­lerin Ege Denizi’ne açılması­nı önleyerek buradaki hakimi­yetini sürdürdü. Bölgede daha fazla adayı işgale yönlenen Yu­nanistan, Kuzey Ege’de kendi avantajındaki stratejik duru­mu günümüze dek korudu.

    Mondros Bırakışması’y­la başlayan işgal dönemin­de, Boğazlar’dan geçerek 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen ilk Yunan gemisi yi­ne Averof olmuştu. 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işga­linden kurtarılması üzerine Anadolu’dan kaçmak zorunda kalan Yunan askerlerinin ve gayrimüslim halkın Ege ada­larına taşınmasında da kulla­nılan Averof, sonraki yıllarda okul gemisine dönüştürültü; ancak 2. Dünya Savaşı’nın baş­lamasıyla tekrar Yunan donan­masında görev yaptı. 1 Ağustos 1952’de hizmetdışı bırakılan geminin hikayesi böyle bitmeyecekti.

    1984’te Yunan yetkilileri, ta­rihsel Yunan denizcilik gelene­ğini korumak ve gelecek nesil­leri buna teşvik etmek amacıyla Averof’u bir müze olarak restore etmeye karar verdi ve gemi aynı yıl Atina’daki Paleo Faliro’ya çe­kildi. Burada yıllarca ziyaretçi­lerini ağırladıktan sonra ülkede tarihî bir karar alındı: Averof’u dünyanın en eski operasyo­nel çelik savaş gemisi yapmak! Zırhlı tekrar çalışır hale geti­rilmesi için 26 Nisan 2017’de bulunduğu müze iskelesinden Elefsis’teki Skaramangas Ter­sanesi’ne çekildi ve burada son derece zor ve masraflı bir ba­kım ve onarımdan geçti. Sonun­da 5 Ekim 2017’de Averof’un buhar kazanları tekrar çalıştı ve rıhtımından ayrılan ihtiyar delikanlı gemi Selanik’e doğru ta­rihî seyrine baş­ladı.

    Averof gü­nümüzde halen çalı­şır durumda ve ziyaretçilerini ağırlamakta!

    Yavuz ardında şanlı bir geçmiş ve unutulmayacak türküler bıraktı.

    Ve Yavuz…

    Averof’u güneşin altında parla­yan gövdesi ve rengarenk fla­malar içinde gördüğümde, aynı zamanda doğumgünüm olan 8 Haziran 1973 tarihinde Hürri­yet gazetesinin devasa manşe­tini hatırladım hüzün içinde: “Elveda şanlı Yavuz…”

    Adına türküler yakılan, şi­irler yazılan Yavuz, Averof’tan daha mı önemsizdi ya da Tür­kiye ne derece yokluk içindeydi ki de ülke tarihine damgasını vurmuş olan bir değerden çı­kacak hurda demirin parasına ihtiyacı vardı? Hayır! Mesele sadece bakış, vizyon ve liyakat meselesiydi; günümüzde de ol­duğu gibi.

    Tarihimizde Osmanlı Dev­leti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokan gemi olarak anılan bu drednot, yaşadığı ve yaşattıklarıyla jilet olmayı asla hak etmiyordu. 28 Ağustos 1911’de Hamburg’ta SMS Goeben ismiyle denize in­dirilen Moltke sınıfı bu zırhlı, Alman donanmasına önemli bir güç katmıştı. Savaşın baş­lamasıyla Temmuz 1914’te Akdeniz’de SMS Breslau hafif kruvazörü ile İngiliz donanma­sından kaçarak İstanbul’a de­mirlemesi; ardından gemilerin Osmanlı hükümetince Yavuz ve Midilli isimleri verilerek sa­tın alındığının açıklanması, o dönem İtilaf Devletleri’ni tat­min etmemişti.

    Averof şu anda çalışır durumda ve ziyaretçilerini ağırlamakta

    29 Ekim 1914’de araların­da Yavuz’un da bulunduğu Os­manlı filosunun Karadeniz’e açılarak Rusların Odessa, Feo­dosya, Sivastopol ve Novoros­siysk’deki askerî tesis ve am­barlarını bombalaması ve bunu harp ilan etmeksizin yapması üzerine Rusya, 1 Kasım’da Os­manlı Devleti’ne savaş ilan etti. Böylelikle Yavuz, 600 yıllık bir imparatorluğun son savaşının sebeplerinden biri oluyordu.

    20 Ocak 1918’de Çanakka­le Boğazı’ndan çıkan Yavuz ve Midilli yanlarında dört torpi­do muhribi olmak üzere Gök­çeada’da demirli İngiliz savaş gemisi HMS Raglan ve M28 monitörünü batırdı ve Kefalos Burnu’ndaki telsiz istasyonu­nu imha etti. Ancak bu harekat esnasında her iki gemi de böl­gede bulunan mayınlara çarptı. Midilli’nin battığı bu görevde ağır yara alan Yavuz, Çanak­kale Nağra Burnu’na çekilerek baştan kara yapıldı.

    Averof zırhlısı müze olarak yeniden tarihe kazandırıldı.

    Yavuz, Averof’tan farklı olarak 1926’ya kadar İzmit’te terkedilmiş bir durumda kal­dı; sadece iki kazanı çalışır du­rumdaydı ve 1918’de çarptığı mayınlardan kalan hasar hâlâ tamir edilmemişti. Sonunda Yavuz’un onarımı için Alman­ya’dan 26 bin tonluk bir yüzer havuz satın alındı. Ancak bu­nun alımında yolsuzluk yapıl­dığı iddiasıyla açılan soruştur­ma sonunda Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz görevden alındı ve ardından Denizcilik Bakan­lığı lağvedildi. 1927’de Göl­cük Donanma Tersanesi’nde başlayan tamiratlar esnasın­da satın alınan yüzer havuzun bazı bölümleri çöktü. Bundan Yavuz’da nasibini alarak tek­rar hasar gördü; yüzer havuzun tamiratı ise geminin onarım sürecinin uzamasına sebep ol­du. Onarım sürecinde yapılan genel tamir işleminin yanında buhar kazanları da yenilendi ve ana topları için Fransa’dan alı­nan ateş kontrol sistemi kurul­du ve yenilenen Yavuz 1930’da cumhuriyetin yeni Türk do­nanmasına katılarak bayrak gemisi oldu. Aynı yıl alınan bir kararla zırhlının Yavuz Sul­tan Selim olan tam adı Yavuz Selim, 1936’da alınan yeni bir kararla da Yavuz olarak değiş­tirildi.

    Cumhuriyet döneminin ilk ve son Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz, anılarında Atatürk’ün Yavuz’u ziyaretinde söyledikle­rine şöyle yer vermişti:

    8 Haziran 1973 tarihli Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında Yavuz’un hurdaya çıkarılması haberi.

    “Biliyor musun? Vasıtala­rın da insanlar gibi kaderleri var. Kimisinin adı ona yad edil­meye layık hizmetlere imkân vermiş insanların isimleri ve emekleri unutulmasına rağ­men, hafızalarda baki kalıyor. Mesela Yavuz’u yapan mühen­dis, imkanı temin eden hükû­met, hatta onu bize kazandı­ranlar hatırlanmıyor da, güver­tesinde oturduğumuz bu gemi, hiçbir zaman ölmeyecek, kay­bolmayacak varlıkmışçasına hafızalarımızda…’ dedi. ‘Şimdi bu gemi, teşhisimizin hakikat abidesi oluyor. Çünkü içinde siz varsınız’ cevabını verdim. Gülümsedi ve ‘Bizler gelip ge­çiciyiz. Asıl mesele, böyle var­lıkları daima aranır, özlenir hâlde tutabilmekte… Tamir ta­mamlansın da uzun yolculuk yapmak isterim’ dedi”.

    Maalesef Atatürk’ün bu isteği ancak cenaze törenin­de gerçekleşecek; 19 Kasım 1938’de Haydarpaşa önünde demirli bulunan Yavuz’a nakle­dilen Atatürk’ün aziz naaşı, bu­radan İzmit’e taşınacaktı.

    Yavuz, 20 Aralık 1950’de aktif görevden alındı ve Ekim 1954’de donanma kadrosundan çıkarıldı. 9 sene sonra ise yü­rek burkan ilk olay gerçekleşti: Türk hükümeti 1963’te gemi­yi hurda fiyatına (2.5 milyon sterlin) Almanya’ya satma tek­lifinde bulundu. Amaç, bizim yapamadığımızı Almanların yapması ve geminin bir müze­ye dönüştürülmesiydi; fakat bu teklif kabul görmedi. Hamburg gazetesi 22 Ekim 1972 tarihin­de “Dünya’nın En Eski Kruva­zörü Hurda Oluyor” başlığıy­la Türk hükümetinin Yavuz’u sökülmek üzere Makine Kimya Endüstrisi’ne 20 milyon TL’ye sattığını haber veriyordu. 7 Ha­ziran 1973’te İzmit Seymen’de­ki söküm alanına çekilen Ya­vuz, Şubat 1976’da tam olarak sökülmüştü. Metalinin kilosu 0.50 kuruşa satılan efsane ge­mi, tüm dünya donanmaların­da kalan son drednot’tu. Ardın­da şanlı bir geçmiş ve unutul­mayacak türküler bıraktı.

    Türkler tarafından “Şeytanın Gemisi” olarak anılan Averof zor ve masraflı bir bakım ve onarımdan sonra bugün hala yaşıyor.

    Yavuz, Nusret, Muavenet-i Milliye ve Bandırma, ülkenin temellerinin atılmasında çok önemli yerleri olan yitik değer­lerimizden sadece birkaçı; top­lumsal hafızamızın zayıflığının denizler üzerine bir izdüşümü. Üzerinde gururla görev yapan onlarca isimsiz kahramanın anılarıyla beraber tarihe tanık­lık eden bu simgeleri koruya­madık. Tarihimizin tanıkları eskimiş gazete kupürlerinde tozlandıkça unutulurken; baş­ka ülkelerin özenle korunmuş tarihî simgelerini görmek ise belki en acısı.

    İstinye’de denize karşı kah­vemi yudumlarken gözlerimi kapatıyorum ve rengarenk fla­malar çekilmiş, pruva direğin­de Türk bayrağı dalgalanan şanlı Yavuz’u yıllarca sığınağı olmuş bu küçük limanda hayal ediyorum.

    Averof’u işgal yıllarında İstanbul’da betimleyen tablo.
  • Ada, deniz neme lazım, ben iyisi mi karada kalayım

    Ada fetihlerinin pahalıya malolması, 1565 Malta kuşatmasında Osmanlı deniz ilerleyişinin durması, Yeni Dünya keşiflerinde varlık gösterilememesi gibi olgular Osmanlıların denizler ve uzak ülkelerle başının hoş olmadığını gösterir. Bir yerde gerçekten de “imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış”tır. İslâm dünyasındaki ada/deniz öyküleri ise Türkçede erken bir romana ve görsel sanat üretimine ilham olabilecekken bu fırsat değerlendirilememiştir.

    Uzak sözcüğü, uzunluk sözcüğüyle ilintili ve ikisi de “uz” kökünden türüyor; “yırak” ve “yıramak” sözcükleri de dilimizde zamanla “ırak” sözcüğüne evrilmiş. Kara­coğlan aşkını anlatırken, “Iraktır yollarım dolandım geldim / Tat­lıdır dillerin eğlendim kaldım” diyor. Yunus Emre, “Haktan ge­len şerbeti / İçtik elhamdülillah / Şol kudret denizini / Geçtik el­hamdülillah / Şol karşıki dağları / Meşeleri bağları / Sağlık safa­lık ile / Aştık elhamdülillah” di­yerek Rum diyarlarına varmala­rına şükrediyor.

    1070’lerde namdar Selçuklu Beyi Afşin’in önü alınmaz akın­larını ancak Boğaz suları dur­durmuştu. 1086’da Antakya’yı fethedip Akdeniz’e ulaşan Bü­yük Selçuklu Sultanı Melikşah, kılıcını denize çalıp dünyanın sonuna ulaştığı yolunda naralar atıyordu. Çeşitli Beylikler deni­zi aşıp Balkan diyarlarına akın etmeyi denese de denizi nihai biçimde aşanlar Osmanoğulla­rı oldu. Göçebe bir topluluk için uzaklar şüphesiz erişilmez değil­di; ancak iş denizaşırı toprakla­ra erişmek olunca, ayağını yağız yere sağlam basmaya alışmış gö­çerler tereddüt ediyordu. 1354’te Trakya’da yaşanan “Tanrı vergi­si” deprem kaleleri sarsınca, Or­han’ın kardeşi Süleyman, Lapse­ki’de yaptırdığı gemilerle karşıya geçerek Gelibolu’yu kolayca aldı.

    Leğenden uzaklara Osmanlı Enderunu’nun en çok okunan hikayelerinden “Kırk Vezir Hikâyeleri” içiçe geçen öykü yapısıyla “Binbir Gece Masalları”nı andırır ve Hint, İran, Arap öykülerinin özelliklerini taşır. Hikayelerden birine göre Mısır şahı, Hz. Peygamber’in yedi kat semaya ve ötesine gidip geri döndüğü hâlde yatağının hâlâ sıcak olmasına akıl erdiremez. Kerametleriyle ünlü bir şeyh, şahın huzuruna gelir ve ona benzer bir ötelere/ uzaklara gitme deneyimi yaşatır. Kafasını bir leğen dolusu suya daldıran şah, kendisini bir denizin içinde bulur. Ulaştığı bilinmez diyarda bir hayat kurar. Sahnede de evleneceği kadını, kadınlar hamamı önünde aramaktadır. 7 yıl sonra yine şeyhin kerametiyle geri dönen şah, kafasını soktuğu leğenden henüz kaldırmıştır (“Kırk Vezir Hikayeleri”, Anonim, res. ?., 1586- 87. İsveç Uppsala Üni. Ktp., O Vet. 38.)

    Enderun’da 16. yüzyılda oku­tulan “Kırk Vezir Hikâyeleri”n­den birine göre, Miraç hadisesi­ne inanmayan bir Mısır hüküm­darına karşı bir şeyh huzura gelerek şahtan kafasını su dolu bir leğene sokmasını ister. Kafa­sını leğene sokup kaldıran şah, dağ kenarındaki bir denizdedir! Bir bezirgana gemisinin battığını söyleyerek ondan yardım ister, bu uzak ülkede bir aile kurar ve 7 yıl sonra gene şeyhin kerametiy­le geri getirilir; başını, daldırdığı leğenden henüz kaldırmıştır.

    İslâm dünyasında uzak ülke ve ada maceraları içeren hika­yeler İbn Sina (öl. 1037) ve En­dülüslü filozof İbn Tufeyl’in (öl. 1185) aynı adla yazdıkları sem­bolik “Hay bin Yakzan” öykü­süne kadar uzanır. İbn Sina’nın hikayesine göre deneyimli bir seyyah olan Hay bin Yakzan ken­disine danışan bir grup insana dünyayı tanıtır: Cihanın doğu ve batısında yer alan son iki bölge­nin sınırlarının ötesine geçebi­len arınmış ve mahir seyyahlar ancak uzakları görebilir. Daha uç noktalar insanların gireme­diği uçsuz bucaksız memleket­ler olup burada ruhani varlık­lar oturmaktadır. İbn Tufeyl’in öyküsünde ise uzak bir adada topraktan mayalanarak kendi kendine doğan Hay bin Yakzan isimli oğlan, doğayı ve gökyüzü­nü gözlemleyerek Tanrı’nın var­lığı ve birliği fikrine ulaşır; daha sonra tesadüfen adaya ulaşan Absal adındaki Müslümanla ta­nıştığında fikir ve inançlarının büyük ölçüde örtüştüğünü gö­rür. Biraz da abartıyla ilk felsefi roman ve “robinsonad” olarak değerlendirilen bu öykü, Tan­pınar’ın deyimiyle “Müslüman âleminin tek romanı”dır. Ancak Osmanlılar bu roman nüvesini değerlendirme fırsatına erişe­memiştir; zira bu eğitici, basit ama bir yandan ilham verici öy­küyle ancak imparatorluğun son yıllarında tanışabilmişlerdir.

    Her iki öyküye de kaynak­lık eden ve 9. yüzyılda Huneyn bin İshak (öl. 873) tarafından Yunancadan Arapçaya çevri­len Salaman ve Absal öyküsün­de ise iki âşıkın deniz ötesindeki uzak diyarlara kaçışını okuruz. Kadınlardan hoşlanmayan bir kral, büyü yoluyla sperminden bir bebek ürettirir. Bu bebek Sa­laman adındadır ve Absal isimli genç sütannesine âşık olmuş­tur. İki âşık, kraldan kaçmak için Mağrip denizinin arkasına kaçar fakat bir büyülü ayna yahut flüt yoluyla kral, oğlunun ve kadının yerini bulur, onları ayırır. Kadın ve oğlan elele kendilerini denize atarlar; Absal boğulur, Salaman ise kralın büyüsüyle kurtulur.

    Balık adam Ebussud’un öğrencisi Mehmed Suudi, Amerika kıtasına karşı geç kalan Osmanlıları 1583’te yazdığı kitapla şöyle bir dürtmeyi denemişti. Eserinde Amerika kıtasının keşfi, bitki örtüsü, hayvanları ve insanlarından bahseder, “İslâm güneşinin ışıklarının ve şeriat ayının parıltılarının, inançsızlık karanlığı ile dolu diğer adalar ve bölgelere de yayılması” için Allah’a yakarır. Sahnede biraz duyumlara dayalı olarak düşlenmiş bir balık adamın yerlilerle mücadelesi resmediliyor. Suudi, Avrupalıların Amerika, Hindistan ve Hürmüz’e yerleştiklerini, İslâm ülkelerini sıkıştırıp ticaretlerine zarar verdiklerini, Süveyş’te kurulacak bir donanma ile Avrupalıları Hint denizlerinden uzaklaştırmanın mümkün olacağını ve Süveyş Kanalı’nın açılması halinde bölgedeki ticari ürünlerin Osmanlı topraklarına getirilebileceğini söylemiştir! (Mehmed Suudi Efendi, Tarih-i Hind-i Garbi veya Hadis-i Nev, res. ?, 1583. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan 1488).

    Bilindiği kadarıyla tüm bu öykülerden pek azı Osmanlı sa­rayında okundu. Barbaros Hay­reddin Paşa (öl. 1546) ve başka birkaç ünlü kaptanın macera ve fetihleri sayılmazsa Osmanlıla­rın adalar ve denizaşırı ülkeler­le başı hoş olmadı. Rodos, Kıbrıs ve Girit pahalıya malolan kanlı ve uzun savaşlarla ele geçiril­di; Malta alınamadı. Hint deniz seferlerinde şansı yaver gitme­yen, bu yüzden başından olan Pîrî Reis (öl. 1553); Amerika kıtasındaki gariplikleri, kütüp­hane araştırmaları yaparak ve Kolomb’un bir adamından dinle­yerek incelemiş, Yeni Dünya’nın başarılı bir haritasını çıkarmıştı.

    Uzak deniz öyküleri 3. Murat gibi dünyanın tuhaf varoluşları hakkında merak sahibi sultanla­rın da ilgisini çekti. Ebussuud’un öğrencisi coğrafyacı ve şair Mehmed Suudi Efendi (öl. 1591) tarafından, devletçe yeni kıtada varlık gösterilmesini özendir­mek amacıyla yazılıp 3. Murat’a sunulan Tarih-i Hind-i Garbî/ Hadis-i Nev (Batı Hint Tarihi) adlı kitap en güzel örnektir. Bu kitapta yeni kıta, türlü tuhaflık­ları ve büyük ölçüde başarıyla aktarılan Portekizce-İspanyolca yer adlarıyla tanıtılıyor; efsanevi vakvak ağacına ve balık adamla­ra, Avratburnu ve Kazlimanı gibi yeni türetilmiş Türkçe yer adla­rına yer veriliyordu.

    Suudi’nin eseri ciddiye alın­mış ve gerekli şartlar oluşmuş olsaydı, Yeni Dünya’da sözgelimi Gümüşderesi adlı bir yer varo­labilir, ada ve deniz öyküleri bi­linmiş olsa 18. yüzyılda yazılan Robinson Crusoe’ya denk bir ma­cera romanı çok evvel Türk ede­biyatında yazılabilirdi. İşleri me­tinleri görselleştirmek olan nak­kaş ustalar ise resimlemek için daha fazla malzeme bulabilirler, görsel belleğimiz daha fazla kay­nağa sahip olabilirdi. Olmadı.

  • Osmanlılardan cumhuriyete yasaklanıp toplatılan 10 kitap

    Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın 80’lerde sahneye koyduğu “Yasaklar” oyunun meşhur şarkısı “Gel çık işin içinden, nasıl sıraya koysak, öyle çok yasak var ki, hangi birini saysak” diyordu. İşin içinden çıkılacak gibi değil, hele bir de konu kitap yasaklarıysa. Hangi birini saysak! Namık Kemal’den Marx’a, Rıfat Ilgaz’dan Abidin Dino’ya belgeleriyle yasaklanıp toplatılan 10 kitap.

    1 HEZELİYYÂT-I SÜRURÎ – 1874

    Müstehcenlik yüzünden toplatılan ilk kitaplardan

    19. yüzyılın başlarında yaşamış olan şair Sürûrî, şiirlerine tarih düşmesiyle ün salmış bir şair­dir. Sürûrî’nin yayınlanmış üç kitabında biri olan Hezeliyyât-ı Sürûrî, yaşadığı devrin şairle­rini hicvettiği, çoğu müsteh­cenlik içeren dizelerle doludur. Sürûrî’nin taş baskı tarihsiz kitabı 19. yüzyılın ikinci yarı­sı basılmıştır. İki baskısı olan eserin biri 189, diğeri 71 sayfa­dır. Müstehcen ifadeler içeren kitaba, 1874’te “caiz olunmadı­ğı” ifadesi düşülerek toplatma kararı çıkarılmıştır. Hezeliy­yât-ı Sürûrî, arşiv kayıtlarında müstehcen içeriği dolayısıyla hakkında toplatma kararı çıka­rılan ilk kitaplardan da biridir.

    2 CEZMİ – 1880

    İlk tarihî roman da yasaklılar listesinde

    Nâmık Kemal’in Türk edebi­yatının ilk tarihî romanı ka­bul edilen 1880 basımı Cezmi roma­nı yasaklı­lar listesinde yerini alan­lardandır. 2. Selim döne­minde İranlı­larla yapılan savaşta va­tansever as­ker Cezmi’nin başından geçenlerin anlatıldı­ğı dönem romanının, yasaklı olduğu yıllar­da Arakel Kü­tüphanesi’nde gizlice satıldı­ğı tespit edil­diği için Bab-ı Ali Nezareti Celile İdare­si’nin yazış­masına konu olmuştur. Ba­b-ı Ali Neza­ret-i Celile-i Dahiliye anteli 1895 yılına ait dönemin matbuat müdürü im­zalı belgede şu ifadelere yer verilmiştir: “Cezmi nam kita­bın Bab-ı Ali Caddesi’nde kain Arakel Kitaphanesinde hafi­yen füruht edilmekte olduğu (gizlice satıldığı) müfettiş ta­rafından rapor beyan ve ifade olunmakla muamele-i lüzu­munun icrası için maarif ve zabtı nezareti celilerine eş’ar-ı keyfiyet buyurulması emr-ü fermân hazreti men lehül em­rindir”.

    3 GEBE KALMAMAK İÇİN – 1927

    Nüfus siyasetine aykırı derhal toplansın!

    Sabiha Sertel ve Ze­keriya Sertel’in Re­simli Ay Matbaası’n­da 1927’de bastığı Gebe Kalmamak İçin kitabı dönemin nü­fus idaresinin pek de hoşuna gitme­mişti. Bizzat döne­min Sıhhiye Vekale­ti, aldığı kararla ki­tabın toplatılmasına karar verdirmişti: “Sevimli Ay’ın neşriyatından olmak üzere mevki-i intişa­ra vazedilip münderic teda­bir-i mani vasıtasıyla tevellü­datı tenkise ve ezhanı nüfus siyasetimiz icabatına makus bir vaziyete imaleye hadim ol­duğu anlaşılan ‘Gebe Kalma­mak İçin Ne Yapmalı’ unvan­lı eserin mevki-i füruhtunda bulunan nüshalarının derhal müsadere ve imhâsı (…) tasvib ve kabul olunmuştur”.

    4 MANİFEST – 1936

    Komoniz kitaba izin yok

    Komünist Manifesto 1923 yı­lında ilk kez eski harfli Türk­çe olarak Komünist Beyanna­me adıyla basıldı. Türkçede­ki ilk Komünist Manifesto ise 1936’da Kerim Sadi çevirisiy­le İnsaniyet Kütüphanesi’n­den Manifest ismiyle çıktı. Ancak Karl Marx ve Friedri­ch Engels’in başyapıtı Mani­fest “komoniz tahrikâtı” (ko­münist kışkırtıcılığı) yaptığı gerekçesiyle hızla Dahiliye Vekilliği’nin Matbuat Kanu­nu’nun 51. maddesine atıf yapılarak toplatılacaktır. O dönem toplatılan kitapların neredeyse tamamının gerek­çesindeki atıf bu 51. mad­dedir: “İstanbul’da Bozkurd Matbaasında basılan ve Ke­rim Sadi tarafından tercü­me edilen Karl Marks’ın eseri “Manifest” adındaki eserin, komoniz tahrikatı yapacak yazıları havi bulunmasın­dan, toplanmasına emir veril­miş olan bu kitabın, Matbuat Kanunu’nun 51’inci madde­si hükmüne göre toplattırıl­ması ve satışının yasak edil­mesi; Dahiliye Vekilliğinin 27/9/936 tarih ve 1360 sayı­lı tezkeresile yapılan teklifi üzerinde İcra Vekilleri Heye­tince 29/8/1936 da onanmış­tır”.

    5 MARKSİZMİN PRENSİPLERİ – 1936

    Fatma Nudiye Yalçı çevirisine toplatma

    1936’da Fatma Nudiye Yal­çı’nın Emekçi Kütüphane­si için Frederich Engels’ten çevirdiği Marksizmin Pren­sipleri kitabının akıbeti de Manifest’ten farksız olma­yacaktı. Kitap yine Matbuat Kanunu’nun aynı 51. mad­desi gereği alelacele toplatıl­mıştır: “Fr. Engels tarafından yazılan ve 1936 yılında Fat­ma Yalçı tarafından Türkçe­ye çevrilerek İstanbul’da Te­celli matbaasında basılmış olan (Marksizmin prensip­leri) adındaki eserin, zararlı yazıları taşıdığı görüldüğün­den, Matbuat Kanunu’nun 51’inci maddesine göre top­lattırılması…”

    6 KEL – 1944

    Abidin Dino’nun piyesi

    “Bir piyes düşünmüştüm, yaz­maya da başladım, ismi Kel… O piyesi, sonradan Adana’ya nakledince yazdım ve bas­tım. Türksözü Matbaası. Fakat ne yazık ki bir iki hafta sonra toplatıldı ve yok edildi. Kaldı böylece”. Abidin Dino Kel kita­bının hikayesini böyle özetler.

    Kel, Abidin Dino’nun 2. Dünya Savaşı sırasında Meci­tözü’nde sürgündeyken yazdı­ğı ve daha sonra Adana’da 500 adet bastığı tiyatro oyunudur. Kel kitabını Abidin Dino ken­di tasarlamış ve kutulu olarak özel bir şekilde okuyucula­rı sunmuştur. Öyle ki kitabın ve kutunun kapağındaki mavi fon üzerine beyaz “Kel” başlık yazısı bizzat Abidin Dino tara­fından hazırlanıp her nüshaya haricen bant şeklinde yapıştı­rılmıştır.

    Kitabın yayımlanmasın­dan hemen sonra dağıtılması yasaklanıp toplatılmış ve Di­no’nun yaşamı boyunca bir da­ha yayımlanmamıştır.

    7 MEDARI MAİŞET MOTORU – 1944

    Gerekçe: Hayatı toz pembe görmek

    11 Kasım 1949 tarihli Akşam gazetesine verdiği röportajda şunları söyler Sait Faik: “Meda­rı Maişet isimli bir hikâye kita­bı çıkarmıştım. Hayatı toz pem­be görüyorum diye mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazana­lım derken iki bin lira mahke­me masrafı ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!” Adı gibi kitap bir geçim derdine dönüşmüştür büyük yazar için.

    Sait Faik Abasıyanık 1940- 1941 yılları arasında Ye­ni Mecmua’da tefrika edilen Medarı Maişet Motoru’nu, 1944’te kendi olanaklarıyla ki­taplaştırmıştır. Romanı basa­cak bir yayıncı bulamayan ya­zar, annesinin maddi desteğiy­le Ahmet İhsan Basımevi’nde kitabını yayımlatmayı başarsa da bu başarı kısa sürecek; ki­tap 13 Aralık 1944 tarihli ka­rar gereğince toplatılacaktır. Bazı cümleler çıkarılarak se­kiz yıl sonra 1952’de Birtakım İnsanlar adıyla yeniden ya­yımlanan romandaki Medarı Maişet adlı balıkçı motorunun adı da Ceylanı Bahri olacaktır.

    Medarı Maişet Motoru’nda olup Birtakım İnsanlar’da yer almayan bir paragraf şöyledir: “Bir insanı yanında uşak gibi kullandıracak her işten sakın! İnsanoğlu birbirinin uşağı de­ğildir, olamıyor. Sen o uşak gibi gözükene bakma! Ben en köpek ruhlu insanın birdenbi­re köpürdüğünü, menfaatini ayaklar altına aldığını gözüm­le görmüşümdür. Hem bizim yaratılışımızdaki insanlar bir­birine sevgi için doğmuştur. Sana demiyorum ki bir su kı­yısında bir elli, yüz dönümlük arazi alma! Bir de iyi arkadaş bul yanına. Harmanını köy­lülerle beraber yap. Bir gün o harmanda sen çalışırsın, er­tesi gün, öteki köylünün har­manına gidersin. Şimdi köy­lüler böyle yapıyorlar, biliyor musun ? Ne hoş şey! Ha, değil mi?”

    8 TÜRKÇÜLÜĞE GİRİŞ – 1940

    Türkçülük de sansürden nasibini aldı

    Sadece sol, komüniz­mi öven yayınlar de­ğil Türkçü yayınlar da kitap sansürün­den ve toplatılmasın­dan nasibini alır. Re­ha Oğuz Türkkan’ın 1940’da yazdığı ka­pağında dönemin meşhur aylı kurtu bulunan Türkçülüğe Giriş kitabı 14 Şubat 1941 tarihinde Mat­buat Kanunu’nun meşhur 51. maddesi gereğince toplattırı­lır. Toplatma kara­rında “memleketin siyasetine dokunur yazılar taşıdığı anlaşıldığın­dan” ifadesi yer almaktadır.

    9 SINIF VE YAŞADIKÇA – 1944

    Rıfat Ilgaz’ın iki kitabı aynı kaderi paylaştı

    Sınıf Rıfat Ilgaz’ın 1944 yılı başlarında yayımlanan şiir ki­tabıdır. Kitap kırmızı kaplıdır ve Devrim Kitabevi’nce basıl­mıştır. 9 Mart 1944’te ise top­latılmıştır. Rıfat Ilgaz evinin önünde bekleyen polisleri gö­rünce tutuklanacağını anlayıp iki buçuk ay kaçak yaşamış­tır. Karartma Geceleri roma­nında Rıfat Ilgaz bu dönem­de ciğerlerinden hasta olduğu için doktordan iki aylık rapor aldığını ortamın daha uygun olduğunu düşündüğü bir dö­nemde teslim olup, askerî ce­zaevinde hücreye atıldığını yazar. Rıfat Ilgaz’ın bir başka şiir kitabı Yaşadıkça ise Sı­nıf’tan dört yıl sonra Sınıf’la aynı kaderi paylaşarak 10 Temmuz 1948 tarihli kararla toplatılacaktır.

    10 OĞLAK DÖNENCESİ – 1985

    Yayıncıların çözümü kurul raporunu basmak

    Henry Miller’ın 1938’de ya­yımlanan meşhur kitabı Oğ­lak Dönencesi, dünya üzerin­de yazarın memleketi ABD ve Türkiye dışında hiçbir yerde yasaklanmamasıyla ün yap­mıştır. 1964’e kadar ABD’de yasaklı kalan kitap, Türkiye’de 1985’de Can Yayınları tarafın­dan yayımlanmış, 1986 yılın­da çıkan kararla toplatılmıştır. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, kitabı “muzır ve müstehcen” bulup toplatılmasına karar vermiştir.

    Ada, Adam, Afa, Amaç, Ay­rıntı, BDS, BFS, Birey ve Top­lum, Boyut, Çaba, Çınar, De, Dost, El, Eleştiri, Gür, Habo­ra, Hil, Hüryüz, İletişim, İnter, Kalem, Kaynak, Kavram, Kıyı, Kuzey, Metis, Nisan, Oda, Öy­kü, Pan, Savaş, Söylem, Teori, Toros, V, Yaprak, Yazın ve Yön yayınevleri Oğlak Dönencesi’n­de sakıncalı bulunan yerleri siyah bantlı şekilde Can Yayı­nevi’ne destek olarak kolektif bir kitapla yayımlamıştı.

    Kitabın başında ise Muzır Kurulu raporu, savcılık iddia­namesi ve Can Yayınları sahi­bi Erdal Öz’ün savunması yer aldı. Kitapta müstehcen bulu­nan kısımlar kurul raporunda açık açık yazıldığı için, oku­yucu kitabın içindeki boş kı­sımları rahatlıkla doldurarak sansürü de delmiş oluyordu. Sansürü delen yayıncılar, bu zekalarının bedelini hakların­da dava açılmasıyla ödemek zorunda kalmıştı. Tüm yayın­cılar yargılanmış fakat mahke­me, bilirkişi raporu ve iddia­nameyi müstehcen bulmayıp beraat kararı vererek toplatıl­ma kararını kaldırmıştır.

  • En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    12 Eylül 1980 askerî darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. 10 yılda tam 3.000 gazeteci yargılandı.

    TRT spikeri Mesut Mertcan, 12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı ve yeni oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin başkanı Kenan Evren’in im­zasını taşıyan, “Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Par­lamento üyelerinin dokunul­mazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edil­miştir. Yurtdışına çıkışlar ya­saklanmıştır, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ko­nulmuştur” bildirisini oku­duğunda son askerî darbenin üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti.

    Darbeyle birlikte birçok in­san gibi gazeteciler için de kara günler başladı. Onlarca gazete­ci ve yazar mahkemeye çıkarıl­dı, birçoğu tutuklandı. Dışarıda kalanlar için de yayın yasakları ve sansür nedeniyle gazetecilik yapmak çok zorlaşacak, hemen her görüşten gazete ve dergi­ye kapatma cezası verilecekti. Dönemin Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürü olan Seçkin Türesay o günleri şöyle anlatı­yor: “Yazı işlerinde duvarda bir pano vardı. Bir telefon çalar, ‘Ben Onbaşı, Üsteğmen veya Yüzbaşı Mehmet Ali… Kahra­manmaraş’taki silahlı çatışma­nın haberinin yayımlanması yasaklanmıştır.’ Bu kadar. Bu mesajı alt rütbedekiler verir­di, basınla ilişkilerden sorum­lu albay çok önemli olaylarda çağırır, fırçalardı. Yazı işlerin­de mesajı alan, mesajı panoya yapıştırırdı.”

    a3e3063d-3b00-4a1b-a87e-cf4845d750b5
    Ankaralı gazeteciler, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından kabul ediliyor.

    1983 seçimlerinin ardın­dan sivil iktidar dönemi başla­dı ama Başbakan Turgut Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” ve “Gazete okumayın, yanlış yönlendirilirsiniz” söz­lerinden de anlaşıldığı gibi ga­zetecilerden pek hoşlanmazdı. Kendine yakın olanları el üs­tünde tutuyordu ama muhalif gazetecilere karşı çok sertti. Gazeteci Hıfzı Topuz’un ak­tardığı rakamlara göre 1980- 1990 arasında 2.000’in üzerin­de basın davası açıldı, 3.000 gazeteci, yazar ve yayıncı yar­gılandı. Yazı işleri müdürle­rine 5.000 yıldan fazla hapis cezası verildi. 1980’li yıllar, basın sektörünün yapısında da radikal değişikliklerin ol­duğu yıllardı. O zamana kadar büyük gazeteler, gazeteci aile büyüklerinin kurduğu aile şir­ketlerine aitti. 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’in tamamına sahip olması, değişimin ilk bü­yük adımıydı. Gazeteci köken­li olmayan işadamlarının pat­ron olması gazetelerin yüksek kâr odaklı işletmelere dönme­sinin de başlangıcı oldu. Artık tiraj ve reklam geliri, iyi ga­zetecilikten daha önemliydi. 1980’lerin ikinci yarısındaki promosyon savaşının başla­ma sebebi de tiraj kavgasıydı. Reklam gelirlerini artırmak için işdünyasıyla iyi geçinmek şart oldu. Basında 1970’lerde­kinden daha ağır bir depoliti­zasyon süreci başladı.

    EROL SİMAVİ’NİN MEKTUBU

    İktidarın kağıt silahı

    Hükümetlerin gazetelere karşı en büyük gücü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin tek kağıt kay­nağı olan kamuya ait SEKA kağıt fabrikalarıydı. Turgut Özal da bu silahı kullanıyor, basını cezaland­ırmak istediği zaman gazete kağıdına zam yapıyordu.

    Basınla iktidar arasındaki ilişki 29 Kasım 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazeteci­leri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak algılandı. Arkasından gelen kağıt zammıyla ortalık iyice karıştı. 17 Nisan’da tüm gazeteler, fiyatlarını 200 liradan 250 liraya çıkardıklarını bildirerek bunu ka­ğıda Aralık ve Ocak’ta yapılan iki SEKA zammına bağladılar. Ertesi gün, Özal bir gazetecinin “Kağıda yine zam yapılacak mı?” sorusuna “Yapıldı bile” yanıtını verdi. Hükü­met, gazetelerin fiyat artışının üze­rinden bir gün geçmeden, kağıda yüzde 35’lik yeni bir zam yapmıştı ve gazeteler bunu bir Pazar günü başbakanın ayaküstü yaptığı bir açıklamadan öğreniyorlardı.

    En çok öfkelenen Hürri­yet’in sahibi Erol Simavi oldu. 19 Nisan’da Hürriyet, sürmanşetini kaplayan “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektupla çıktı. Simavi, Özal’ı kuv­vetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türki­ye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikin­ci?” Ancak bu öfke çabuk söndü. Hürriyet’in Mayıs’ta kutladığı 40. yıldönümüne Başbakan da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı. Hürriyet’in bu fotoğrafı manşete taşıdığı birinci sayfasında, sürmanşette Özal’ın rakibi Demirel’in aleyhine bir başka haber vardı.

    58e4216e-ce3f-4c09-a136-b8e636e912c0
    Erol Simavi, Hürriyet’in kuruluş yıldönümünde Başbakan Turgut Özal’ı ağırlıyor.

  • Nazmiye Hanım’ın kunduracısı olayı

    1969’da Günaydın gazetesinde Başbakan Demirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazetenin arasında 12 Mart 1971 darbesine kadar süren bir kriz yarattı.

    15 Kasım 1969’da Günay­dın’ın Ankara baskısın­da çıkan Başbakan De­mirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazete arasında kriz yarattı. Sözkonusu habere gö­re, Nazmiye Demirel’in kun­duracısı Osman Nuri Tepe’nin öldüğü trafik kazası aslında bir cinayetti. Ölenin kardeşi, olayı ağabeyinin Nazmiye De­mirel’le tanışıklığına bağlıyor­du; ama bu bağın ne olduğu imalar ve dolambaçlı ifadeler­le dolu haberden tam anlaşıl­mıyordu. Ertesi gün habe­ri yazan Necdet Onur ve yazı işleri müdürü Rahmi Turan gözaltına alındı, gazete binası kurşunlandı, gazetenin patro­nu Haldun Simavi’nin evinde­ki mürebbiye Brenda, İngiliz casusu olduğu gerekçesiyle sı­nırdışı edildi.

    10 Şubat 1970, Günaydın.

    23 Kasım’da Günaydın “Bu Baskı Niye ve Kime?” başlığıy­la çıktı. O günden sonra aylar­ca birinci sayfasını Demirel’e ayırdı. Necati Zincirkıran anı­larında söz konusu haber için “Böyle bir haberi koymak el­bette bir gaftı…” diyecekti ama gazete, olay olduğu sırada ha­berden geri adım atmadı, gün­lerce devam ettirmeye çalıştı. 8 Şubat 1970’te oklarını Demi­rel ailesinin yolsuzluklarına çevirdi. Manşetler çok etkile­yiciydi. Necati Zincirkıran de­vamını şöyle anlatıyor: “Bu ta­lihsiz olay sonrasında Demirel aleyhinde başlattığımız büyük kampanya (…) sonucu iktidar sarsıntı geçirdi. 12 Mart Muh­tırası ile Demirel alaşağı edil­di. Aslında bu isteyerek yaptı­ğımız bir şey değildi…”

    Gazeteci Ahmet Kahraman ise kavganın sözkonusu ha­berden önce başladığını, asıl sebebinin Haldun Simavi’nin yurtdışından getirttiği ve gümrükte el konulan klozetini kurtarmak için yardım istediği Demirel’in ters cevap verme­si olduğunu yazmış ve kavgayı “helâ taşı kavgası” olarak ad­landırmıştı.

    1971 darbesinin ardından

    12 Mart 1971 darbesinin ardından çok sayıda gazeteci de tutuklandı ve bazı gazete ve dergilere kapatma cezası verildi. Tutuklanan gazetecilerin çoğu 1974’te af çıkana kadar cezaevinde kaldı. Eylül ayında anayasadaki gazete ve dergilerin ancak yargıç kararıyla toplatıl­masını öngören madde değiştiril­di ve savcılara da toplatma ye­tkisi verildi. Yeni yasa maddesi, tek parti ve DP dönemlerinin basın yasalarındaki yoruma açık maddeleri hatırlatan ifadelerle doluydu. Politik kutuplaşmanın arttığı ve toplumun iki kampa bölündüğü 1970’li yıllar, ente­resan bir şekilde büyük basının politikadan uzaklaştığı, gazeteci Orhan Koloğlu’nun “apolitik olmayı meziyet gibi sunuyor­lardı” diye tanımladığı bir dönem oldu. Ancak 1970’li yılların ikinci yarısındaki politik şiddet gazete­cileri de vurdu. Gazeteciler Cemi­yeti’nin verdiği rakamlara göre sadece 1978- 1980 yılları arasın­da sekiz gazeteci öldürüldü.

    Bunlardan biri de 1 Şubat 1979’da evine dönerken ara­basının içinde kurşunlanarak öldürülen Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’ydi. Türk basınına “çifte kontrol” ve çağdaş haber yazma teknikleri başta olmak üzere birçok yenilik getiren, kitle gazeteciliğine se­viye kazandıran, kendi ekolünü yaratan ve kendisinden önce birkaç kez yayına başlayıp başa­rısız olan Milliyet’i Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri yapan İpekçi, öldürüldüğünde 50 yaşındaydı.

  • Dokuz patron boykotu

    27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyan Millî Birlik Komitesi, 4 Ocak 1961’de 212 Sayılı Kanun’u çıkardı. Yasa, gazetecinin haklarını düzenliyordu. Bu durum gazete patronlarının hoşuna gitmemişti. Dokuz büyük gazetenin patronları, iktidara cephe alarak üç gün boyunca gazete çıkarmayacaklarını ilan ettiler.

    AYŞEGÜL PARLAYAN

    Demokrat Parti iktidarı­nın son dönemlerinde iktidarla aralarındaki gerilim had safhaya ulaşan mu­halif gazeteler 27 Mayıs 1960 darbesini sevinçle karşıladı. Hatta bazı DP yandaşı gazete­ler bile bir anda darbe yanlısı olmuştu. Gazeteci Oktay Ekşi, DP’ye yakın olan Hürriyet’in darbe haberini nasıl aktardığını şöyle anlatıyor: “O günkü nüsha asıl basılan gazete değildir. Asıl basılan gazete yok edilmiştir. O gazetede Menderes’in Eskişe­hir’de yaptığı konuşma manşete çekilmiştir. Hürriyet, ‘Türki­ye’nin önü açık’ gibi bir manşet­le çıkacakken geceyarısı darbe olunca basılan gazetelerin hepsi toplanmış, yakılmış ve ‘Ordumuz yöneti­me el koydu’ gibi bir manşetle çıkmıştır”.

    Yönetime el koyan Millî Birlik Komite­si’nin ilk işlerinden biri DP dönemindeki anti-demokratik basın yasasını kaldırmak oldu. Ardından resmî ilan dağıtımını düze­ne sokmak için Basın İlan Kurumu kuruldu, 4 Ocak 1961’de ise gazetecilerin haklarını ve işverenle ilişkilerini düzenle­yen 212 Sayılı Kanun çıkarıldı.

    10 Ocak 1961, Hürriyet

    Gazetecilere tanınan yeni haklar patronları kızdırmıştı. 10 Ocak 1961’de Akşam, Cumhuri­yet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin patron­ları, üç gün boyunca gazete çı­karmayacaklarını ilan etti. Bu eylem “Dokuz Patron Boykotu” olarak tarihe geçti. Gazetecile­rin büyük bölümü ise, patron­larına karşı iktidarın desteğini yanlarına aldı. Yürüyüşler yap­tılar ve boykot süresince 12, 13 ve 14 Ocak’ta Basın gazetesini çıkardılar.

    12 Ocak 1961, Basın gazetesi.

    Temmuz’da kabul edilen 1961 Anayasası ile örgütlen­menin ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller kısmen kal­dırılınca, politik yayıncılık atı­lım yaptı. Çok sayıda solcu, ül­kücü ve İslâmcı yayın piyasaya çıktı. Bu dönemin bir özelliği de dağıtım ağının genişlemesi oldu. Gameda (Gazete Mecmua Da­ğıtım Ltd Şti) ve Hür Dağıtım, artık gazete ve dergileri en ücra köşelere kadar taşıyordu. Bazı gazeteler Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum’da matbaalar kurup o bölgeye dağıtılacak gazeteleri buralarda bastılar. 1960’lı yıllar aynı zamanda basın teknoloji­sinin büyük gelişme gösterdiği yıllardı. 1968’de yayına başlayan Günaydın gazetesi, daha temiz baskı sağlayan ofset tekniğiyle hazırlanan ilk gazete oldu. Diğer büyük gazeteler de bu sisteme geçtiler.

    Yüksek teknoloji yüksek ya­tırım gerektiriyordu. Yatırım yapacak durumda olmayan pat­ronların gazetelerinin bir bölü­mü kapanırken bir bölümü ba­sın sektörü dışından sermaye sahiplerine satıldı.

    Aziz Nesin’lik olay

    27 Mayıs 1960’ı birçok gaze­teci heyecanla karşılamıştı ama iktidarın el değiştirmesi, gazeteci tutuklama uygula­masını yok etmemişti. Bu dersi ilk öğrenen, 27 Mayıs’ı sonuna kadar destekleyen Aziz Nesin olacaktı. 1 Mart 1961’de CHP’nin eski genel sekreteri Kasım Gülek, Tanin gazetesini çıkarmaya başladı. Aziz Nesin de burada yazıyordu. Ancak bir yazısı Millî Birlik Komitesi’nin hiç hoşuna gitmemişti. 18 Mayıs 1961’de yazı işleri müdürü İhsan Ada ile birlikte tutuklandı. Ertesi gün Kasım Gülek, Tan gazetesinde ilginç bir açıklama yayımladı: “Dün nezaret altına alınan mu­harrir Aziz Nesin’in bir hafta önce gazetemizle ilişkisi kesilmiştir. Esasen (…) bu yazarın son zaman­larda gazetemiz için yararlı olmadığına kanaat getirmiştik…” Aziz Nesin ve İhsan Ada sonunda bu davadan aklandılar.

  • 12’ye çeyrek var krizi

    1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı.

    Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ikti­dara gelmiş; yeni Basın Kanunu ile gazetecilere birta­kım liberal haklar sağlamıştı. 13 Haziran 1952’de “Basın Mes­leğinde Çalışanlar ile Çalıştı­ranlar Arasındaki Münasebet­leri Tanzim Eden Kanun”la da gazetecilere sosyal güvenlikleri verildi. Ama bu bayram havası uzun sürmedi. 1952’de “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlene­cek Cürümler” kanunu ile ger­ginlikler başladı. Bunu 6-7 Eylül 1955 Olayları’nın ardından ba­sına karşı alınan önlemler izle­di. Mahkumiyetler yoğunlaştı. Pulliam Davaları havayı büsbü­tün bulandırdı.

    HIFZI TOPUZ

    16 ay hapse mahkum olan Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman, İstanbul’a teslim olmaya giderken…

    Vatan gazetesi sahibi Ah­met Emin Yalman Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim adlı kitabında şunları anlatıyor: “Amerika’da Indianapolis ve Ari­zona Republic gazetelerini çıka­ran Eugene Pulliam eski bir dos­tumdu. 1958’de eşiyle Türkiye’ye geldi ve Menderes her an telefon edebilir diye üç gün Hilton’da­ki odasından kımıldamadı. Ni­hayet bir akşam şu haber geldi: ‘Başbakan yarın vapurla İzmir’e gidiyor, vapurda sizinle konuşa­cak.’ Pulliam ve eşi vapura koşa­rak mülakat istiyorlar. Mende­res, ‘Böyle bir görüşme isteğin­den haberim yok’ diyor. Kızan gazeteciler, Amerika’ya dönüşte hakkımızda iki zehirli yazı yazı­yorlar. Ben bunları Türkçeye çe­virdim ve bir de başyazı yazdım. Gazete ve dergiler bizden alıp sütunlarına geçirdiler. Hepimiz hakkında davalar açıldı.”

    72 Amerikan gazetesinde yayımlanan bu yazıyı Dünya, Ulus, Vatan ve Kervan gazetele­ri, Kim, Akis ve Altı Ok dergileri yayımladılar. Pulliam, yazısın­da Türkiye’deki politik gelişme­leri tehlikeli olarak niteliyordu. Başlıklardan biri de “12’ye Çey­rek Var”dı. Bir kıyamettir koptu. Yazıyı basan gazeteler hakkında davalar açıldı.

    Eugene Collins Pulliam,
    (1889-1975).

    1959 yılı boyunca gazeteler­de bu konuyla ilgili haberler gö­rünüyordu: Ulus iki ay, Akis bir ay çıkmayacak (27 Mayıs 1959). Ahmet Emin Yalman, Naim Ti­rali ve Selami Akpınar’ın 1-3 yıl hapsi istendi. Falih Rıfkı Atay, Bedii Faik, Yekta Ragıp Önen’in duruşmalarına devam edildi (29 Mayıs 1959). Kim mahkum oldu. Şahap Balcıoğlu 16 ay ha­pis yatacak, dergi bir ay kapa­nacaktı (16 Temmuz 1959). 17 Aralık’ta Vatan, 24 Aralık’ta Kim kapatıldı. Arka arkaya Şa­hap Balcıoğlu, Selami Akpınar, Naim Tiralı ve Ahmet Emin Yalman hapse girdi. Milliyet yazarı Abdi İpekçi de 31 Temmuz 1959’da şu açık mektubu yazmıştı: “Sayın Pul­liam, lütfen bir daha Türkiye hakkında yazı yazmayınız. Ger­çi sizin oralarda herkes düşü­nüp yazmakta serbesttir, basın hürdür. Ama bizim buralarda basının hâlâ hür olduğunu zan­neden bazı meslektaşlarımız var. Onlar bunları iktibas edi­yorlar. Aradaki fark şimdilik 6 yıl, 7 ay, 16 gün hapis, 19 bin 888 lira para cezası ve üç gazetenin kapatılıp yüzlerce gazetecinin işsiz kalması.”

    2 Mayıs 1959, Vatan.

    Boş beyaz sütunlar basının fiyakasıydı

    1954-60 arası açılan 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkumiyet kararı çıkmıştı. 1960’a doğru her gün sıkıyö­netimden gazetelere talimat geliyor, basın o sütunları boş bırakarak tepki gösteriyordu (Mütareke döneminde de aynı yöntem benimsenmişti). Nail Güreli şöyle anlatıyor: “Sıkıyönetimden telefonlar geli­yordu ‘bunları koymayın’ diye. Yerine başka haberi koymak mümkünken, yasak geldiğini belirtmek için, o haberin olduğu sütunlar frezeyle kazınır, beyaz bırakılırdı. ‘Geç geldi. Değiş­tirmeye imkan yok’ denilirdi.” Bedii Faik de şöyle diyor: “İlk biz başlamıştık beyaz sütun çı­karmaya. Doğan (Nadi) telefon etti, ‘Noluyor niye beyaz çıktı?’ diye. Ben de gülerek ‘bizim sizin gibi imkanlarımız yok son anda yazı koyamadık’ dediğimde çok hoşuna gitmişti. Onlar da beyaz çıkarmaya başladı. Bu bir fiyakaydı. Beyaz yerler sansüre uğradığımızın, eziyet gördüğü­müzün işaretiydi.”

    1960 yılında iktidarla basın arasında ipler tamamen koptu. Bazı gazeteler iktidarı protesto için Menderes’in mitinglerine, Meclis’te yaptığı konuşmalara geniş yer vermeme kararı aldı. Başbakanın sözleri ne kadar önemli olursa olsun ilk sayfada tek sütun olarak yer alacak veya iç sayfalarda görünmeyen bir yere konacaktı.

    DP iktidarı buna Nisan ayında savcı ve hakimlerin yetkisine sahip Tahkikat Komisyonu kurarak yanıt verdi. Hem muhalefetteki CHP’yi hem basını tamamen baskı altına almak amacıyla kurulan ve DP milletvekillerinden oluşan komisyona, yayın yasaklama, yayın organlarının basım ve da­ğıtımını durdurma ve her türlü belgeye el koyma yetkisi veri­liyordu. Komisyon, el koymak istediği belgeler için istediği her kurumu ve evi izinsiz basma yetkisine de sahipti. Ancak DP iktidarı Tahkikat Komisyonu’nu dilediği gibi kullanma fırsatı bulamadan 27 Mayıs Darbesi oldu ve Türkiye yeni bir döne­me girdi.

  • Gazetecinin zeki, çevik ve yandaşı

    Temmuz 1931’de hükümete gazete kapatma hakkı tanıyan Basın Kanunu, TBMM’de görüşüldü. Gazeteci milletvekilleri, yasaklarla dolu kanunu savunmak için birbiriyle yarıştı.

    Cumhuriyet’in ilanının ar­dından muhalif gazeteci­ler 1923 yılı sonunda ve 1925’te İstiklal Mahke­melerinde yargı­lanmışlardı. Mah­kemeler sonucu gazetecilerin bir bölümü hapis ve sürgün ce­zası alır­ken, bu cezalardan kur­tulanların da gazetecilik yapması engellenmişti. Geride kalan gazetelerin tamamı iktida­rı kayıtsız şartsız destekliyordu.

    1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulunca bu par­tiyi desteklemeye başlayan Ya­rın, Son Posta ve Hizmet (İzmir) gazeteleri bir anda müthiş satış rakamlarına ulaştılar. Ama üç ay sonra SCF feshedilip çokpartili sistem denemesinden vazgeçi­lince, bu gazetelerden Yarın ka­pandı, diğer ikisi de CHP çizgisi­ne dönüş yaptı.

    Cumhuriyet döneminin ilk basın yasası 1931’de çıkarıldı. Hakkı Tarık Us dışındaki gazete­ci milletvekillerinin de kabul oyu vererek çıkmasına katkı yaptığı yasa, hükümete “memleketin ge­nel siyasetine dokunacak yayın yapan” gazeteleri kapatma yet­kisi veriyordu. Yasaya 1938’de eklenen iki maddeyle gazete ve dergi çıkarmak için yüksek meb­lağlarda teminat mektubu ge­tirme şartı kondu ve “kötü ünlü kişilerin” gazetecilik yapması yasaklandı.

    “Kötü ünlü kişiler” ve “mem­leketin genel siyasetine dokuna­cak yayın” ifadeleri yoruma açık­tı ve yasayı uygulayanların keyfi hareket etmesine imkan veriyor­du. 2. Dünya Savaşı başlayınca baskı arttı.

    1930’ların gazetelerinden örnekler…

    İlginç bir şekilde, bu baskı döneminde basındaki düşün­ce yelpazesi genişledi. Gazeteler arasında da savaştaki gibi cephe­ler oluşmuştu. Almanya yanlısı Cumhuriyet ve Tasvir-i Efkâr’a karşılık Vatan, Akşam ve Tanin müttefikleri destekliyordu. Yine bu saftaki Tan gazetesi, daha ile­ri bir demokrasiyi savunuyordu ve müttefik ülkelerden Sovyetler Birliği’ne daha yakındı.

    Ancak savaşta tarafsızlık politikası yürüten iktidar, iki ta­raftaki gazetelere de müdahale etmedi. Eğer etseydi, diğer tara­fı destekliyor durumuna düşe­cekti. Savaşta taraf tutulabiliyor ama cephelerdeki gidişatla ilgili Anadolu Ajansı’ndan gelen ha­berler dışında haber yapılamı­yordu. İç politikaya ve ekonomik zorluklara dair haber yapmak zaten imkansızdı. Cumhurbaş­kanı İsmet İnönü ile ilgili AA’dan gelenler dışında haber yapmak da yasaktı. Basın Yayın Ge­nel Müdürlüğü’nden 14 Aralık 1940’ta gazetelere şu not gönde­rilmişti örneğin: “Reisicumhur İsmet İnönü, Ankara civarında küçük bir seyahat yapmak üzere Ankara’dan hareket etmiştir. Ga­zeteler bunun haricinde hiçbir şey yazamayacaklardır”.

    Hükümet, gazete kapatma yetkisini savaş süresince sık sık kullandı. Gazetenin neden ka­patıldığıyla ilgili bir açıklama yapma zorunluluğu yoktu. Basın Yayın Genel Müdürü, kapatıla­cak gazeteye telefon ediyor ve kapatma kararını ve süresini bil­diriyordu. Gazeteler tam olarak neden kapatıldıklarını bilmedik­leri için önlem de alamıyorlar­dı. Bunun sonucunda ortaya çok tuhaf bir durum çıktı ve gazete sahipleri sansür talep etmeye başladılar. Sansür yasası çıkarsa gazeteler baskıya gitmeden önce denetlenecek, böylece kapan­mayacak ve zarar etmeyecekler­di. Ancak basının iplerini zaten elinde tutan iktidar, sansürcü gi­bi görünmek istemiyor ve gaze­teleri önceden denetleme fikrine sıcak bakmıyordu.

    Vatan gazetesinin sahibi Ah­met Emin Yalman anılarında, dönemin başbakanı Şükrü Sa­raçoğlu’na “Apaçık sansür usu­lünü uygulasanız bizim hiçbir sorumluluğumuz kalmaz, so­rumluluk size geçer. Siz de rahat edersiniz biz de” dediğini, baş­bakanın ise kendisine “Ben san­sür koymam. Anayasa’nın dışına çıkmam. Fakat sen haddini bile­ceksin, haddini aşarsan cezanı göreceksin” cevabını verdiğini anlatır.

    Bu dönemin bir özelliği de radyo haberciliğinin basılı ga­zetelere üstünlük sağlamasıydı. Gazeteler zaten devlet radyo­sundan farklı bir haber veremi­yordu. Vatandaşlar da hiç değilse savaşla ilgili haberleri daha hızlı ve sık alabilmek için radyoya yö­neldi. İçerik kalitesi iyice dibe vuran, üstelik radyo gibi bir ra­kiple mücadele etmek zorunda kalan gazeteler, kağıt yokluğu nedeniyle sayfa sayısını da azalt­mak zorunda kalınca büyük tiraj kaybına uğradılar.

    4 ARALIK 1945

    Tan gazetesine baskın

    1945’te Boğazlar’da ortak de­netim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmuştu. Bu havaya rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştir­ilmesini savunan Tan gazetesi, bazı sağcı yazarların provoke ettiği ve CHP il başkanının harekete geçirdiği üniversiteliler tarafından 4 Aralık’ta yağmalanıp tahrip edildi. Gazetenin yakının­daki sol yayınlar satan kitapçıları ve Cağaloğlu’ndan yürüyerek çıktıkları Beyoğlu’nda üç solcu gazete ve dergiyi daha talan eden gruptan yakalanan olmadı. Diğer gazeteler ise Tan’a sahip çıkmak yerine Vatan gibi olayları komünizme karşı haklı bir tepki olarak değerlendirdi.

  • Gazi’ye çekilen özür telgrafları

    İstanbul basınıyla Ankara arasındaki gerginlik, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ile sona erdi. Çünkü gazeteciler tutuklanarak Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Mustafa Kemal’e çektikleri telgraflar sonucu affedildiler.

    Millî Mücadele döne­minde basın, İstanbul hükümetleri ve Mü­dafaa-i Hukukçular arasında­ki çatışmanın kurbanı oldu. Örneğin Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hu­kuk-ı Milliye Cemiye­ti’nin İstanbul’daki sesi olan Hâdisât gazete­si Damat Ferid Paşa Hükümeti’nin hışmı­na uğrayarak kapatılır­ken, Erzurum Kongre­si sonrasında Selâmet gazetesinde Müdafaa-i Hukukçulara muha­lif yazılar yazan Ömer Fevzi Bey, tutuklan­maktan kurtulmak için Trabzon’dan İs­tanbul’a kaçmak zo­runda kalmıştır.

    Anadolu zaferinden hemen sonra görülen özgürlük ortamı, İstanbul basınında Ankara’ya yöneltilen eleştiriler dolayısıy­la bozulmaya yüz tuttu. Cumhu­riyet’in ilanından sonra İstan­bul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, bir yazısı nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce beş yıl kürek cezasına mahkum edildiyse de sonra affedildi.

    12 Ağustos 1925‘te Cumhuriyet’te,
    gazetecilerin yargılanmasına
    başlandığı haberi.

    Basın özgürlüğü açısından dönüm noktasını, Şeyh Sait is­yanı oluşturdu. İsyan başladık­tan yaklaşık üç hafta sonra çı­karılan Takrir-i Sükûn Kanunu, TBMM’yi devre dışı bırakarak bakanlar kuruluna olağanüs­tü bir yaptırım gücü tanıdı. Bu kanuna dayanılarak bütün mu­halif gazeteler kapatıldı ve ara­larında Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Eşref Edip Fer­gan, Suphi Nuri İleri, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakon’un da bulunduğu ta­nınmış birçok gazeteci Şark İs­tiklal Mahkemesi’nde, Şeyh Sait isyanına yol açtıkları, isyancıla­ra cesaret verdikleri gerekçele­riyle yargılandılar. Mahkemeler, tabii, ciddi değildi; gazetecileri haftalarca kentten kente sürün­dürerek korkutmaktan başka bir amaçları yoktu. Nitekim bütün gazeteciler, Gazi Mustafa Ke­mal’e özürlerini sunan ve kendi­sinden af dileyen bir telgraf çek­tikten sonra beraat ettiler ve bir daha Ankara’yı eleştiren yazılar yayımlamadılar. 20. yüzyıl Tür­kiye basının en büyük isimlerin­den Ahmet Emin Yalman, ancak 1936’da, Atatürk’ün özel izniyle mesleğine dönebildi.

    Aynı dönemde, Ankara’yı candan desteklemelerine ve Şeyh Sait isyanını İngiliz emper­yalizminin etkinliklerine yorma­larına karşın, Türkiye Komünist Partisi’nin yayınları da yasaklan­dı. Ancak, bu çevrelerin gazete­cileri, Ankara İstiklal Mahke­mesi’nce çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaktan kurtulamadılar. Aynı mahkeme, 20. yüzyıl Tür­kiyesi’nin diğer bir büyük ga­zetecisi Hüseyin Cahit Yalçın’ı ise, Çorum’da müebbet sürgün cezasına çarptırdı. Ancak Yal­çın, bu kentte 1926 yılına kadar kaldı. 1933’e dek yazı yazma ya­sağı aldı.

    Af telgrafını imzalamadı

    Adana’da Toksöz gazetesini çıkaran Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey, Takrir-i Sükûn Kanunu çıkmadan önce yazdığı yazılardan ötürü yargılanıp mah­kum edilmişti. Kanun çıkınca o da Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Duruşmaların son evresinde 13 Eylül 1925’te gazeteciler toplu halde Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek af edilmelerini istediler. Taha Toros, “Yaman Bir Muhalif” adlı makalesinde, aralarından sadece Abdülkadir Kemali Bey’in bu telgrafa imza atmadığını belir­tiyor. Daha sonra Taha Toros’a anlattığına göre Abdülkadir Kemali diğer gazetecilere şöyle demişti: “Bu telgraftan bize yöneltilen suçun zımnen kabulü manası çıkıyor. Oysa bizim yayınlarımızda bir suç unsuru yok. Ben imza etmem.” Sonuçta diğer gazeteciler aklanırken, Abdülkadir Kemali Bey Ankara İstiklal Mahkemesi’ne gönderil­di, dört buçuk ay sonra siyasetle uğraşmayacağına dair bir senet vererek serbest bırakıldı.

  • İlk gazeteci cinayetleri

    İlk gazeteci cinayetleri

    1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildiğinde, en önemli kazanımlardan biri basın özgürlüğü olarak görülüyordu. Ancak yeni iktidarın da basına tahammül etmekte zorlandığı çok geçmeden görüldü.

    İkinci Meşrutiyet döneminin bir basın özgürlüğü dönemi olarak başladığı öne sürü­lebilir. Zaten dönemin hemen başında, 24 Temmuz 1908’de sansür kaldırılmıştı. Gerçi güç­lü bir yönetim yaratma yolun­da adımlar atılırken, İttihat ve Terakki ağırlıklı Meclis-i Me­busan, anayasa değişikliklerin­den bile önce bir Basın Kanu­nu çıkartarak basını denetim altına almaya çalıştı. Fakat 29 Temmuz 1909’da çıkan kanun, 2. Abdülhamid döneminde epey sıkıntı çekmiş hatta sürgüne gönderilmiş gazeteci ve yayın­cılardan Ebüzziya Tevfik Bey’in bile aşırı özgürlükçü bulduğu bir kanun oldu. Ne var ki bu du­rum, basının susturulması yolunda başka yollar aranmasına yol açtı. İttihat ve Terakki Ce­miyeti’nin tetikçileri 1909-1911 yıllarında muhalif gazeteciler Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler’i öldürdüler. Hasan Fehmi Bey 8 Nisan 1909’da öl­dürüldüğünde, katil kesin ola­rak bilinmiyor olsa da, bunu İt­tihatçıların yaptığından herkes emindi. Bu yüzden cinayet, 31 Mart Olayı’nı (13 Nisan 1909) harekete geçiren önemli geliş­melerden sayılır. Ahmet Samim Bey’in öldürülmesinde (9 Ha­ziran 1910) ise görgü tanığı bi­le vardı ve katilin İttihatçı bir jandarma subayı ve sonradan İzmir suikastı nedeniyle asılan, eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey olduğu biliniyordu. Katil, olaydan sonra yakındaki bir ka­rakola sığınmış, sonra da paçayı kurtarmıştı.

    hasan-fehmi-bey
    Hasan Fehmi Bey
    zeki-bey
    Zeki Bey
    ahmet-samim
    Ahmet Samim Bey

    2. Meşrutiyet dönemi­nin muhalif basını asıl sıkın­tıyı 1912’den itibaren birbiri­ni izleyen iktidar değişiklikle­ri sırasında çekti. 1912 yazında iktidardan düşen İttihatçıların en önemli gazetesi Tanin bir­çok kez kapatıldı. Gazete, her kapatılıştan sonra, hepsi kafi­yeli olan Renin, Senin, Metin gibi isimlerle çıkmayı sürdür­dü. Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te öldürülmesini izleyen dönemde ise roller de­ğişti. İttihat ve Terakki Cemi­yeti’nin diktatörlüğü altında geçen 1913-1918 döneminin he­men başlarında birçok gazete­ci kovuşturmaya uğradı, hapse mahkum oldu, sürgüne gönde­rildi veya yayın yapamaz oldu. 1. Dünya Savaşı’nda da ağır bir sansür rejimi vardı. O kadar ki, İttihatçıların İstanbul mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in gazetesi Tanin bile, Enver Pa­şa tarafından kapatıldı. Ancak basın 1918 başında göreli bir özgürlüğe kavuşmuş, hatta Os­manlı ordularının Azerbaycan’a giriştiği harekat da Halide Edip (Adıvar) Hanım’ın eleştirilerine hedef olabilmiştir.

    Ahmet Samim neden öldürüldü?

    Sada-yi Millet yazarı Ahmet Samim, İttihatçıların hedefiydi. 9 Haziran 1910 gecesi Bahçekapı’da öldürüldü. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi romanında onun için şöyle diyor: “Hele o günlerde en çok göze batması ve hükümetin kızgınlığını en çok harekete geçirmesi lazım gelen biri varsa, o da Ahmet Samim’di. Çünkü gerek Divanı Harbi Örfi’nin gizli işkence usullerine dair belgeleri ortaya atan, gerek Soma-Bandırma demiryolu imtiyazının içyüzünü açığa vuran tek gazeteci o idi…”