Kadim Türklerin tarihsel hareketleri, bize onların ortaya çıktıkları coğrafyanın bugünkü Moğolistan ile sınırlı olmadığını kanıtlar. Haritalarda imparatorluk hudutları, Kadim Türkler’in en yaygın olduğu zamanı gösterir; biz de bu sınırları hep böyle olmuş gibi algılarız. Ancak o dönemde step bölgelerinde sınır veya hudut değil, dağlar, nehirler, göller coğrafyayı belirlemiştir.
Son zamanlarda Kadim Türklerle ilgili anıt kompleksi, yazıt, taş baba, taş ana sayısının arttığına şahit oluyoruz. Bütün bunlar bize özellikle yeni bulguların tarihini belirlemede Kadim Türk coğrafyasını iyi tanımamız gerektiğini göstermektedir. Genelde Orhun Yazıtları’nın bulundukları bölge, zihnimizdeki tek merkez algısı ve Ötüken adının cazibesi ile uyanan hislerle, dikkatimizi bugünkü Moğolistan coğrafyası üzerine yoğunlaştırıyoruz. Bu bakış açısının doğru olmadığı ortadadır.
Konuyla ilgili dikkati çeken çalışma, bizde “50 yıllık esaret” diye bilinen dönemin (630-680) Moğolistan’da “başlamamış” olduğunu gösteren Fransız tarihçi Étienne de la Vaissière’e aittir (2015). Aslında Elteriş Kağan başkanlığındaki hareketin (681) başladığı yer, Sarı Nehir’in kıvrımının hemen dışında (kuzeyinde) bulunan Çoğay Kuzı (Yinshan) bölgesinde idi. Ancak ayaklanmanın başladığı yerin adını bilmemiz, bizim bu yer adını tarihî bağlam içinde değerlendirmemize yardım etmemiştir. Bu isim de bütün diğer coğrafi isimler gibi havada kalan bir kavram hâline gelmiştir.
Kadim Türklerin tarihsel hareketleri üzerinde kısa bir bakış bile, bize onların ortaya çıktıkları coğrafyanın hiç de bugünkü Moğolistan ile sınırlı olmadığını göstermektedir. Çin kaynaklarına göre Kadim Türk hâkim sülalesi Aşinalar hakkındaki ilk bilgiler, Çin’in Gansu eyaletindeki Pingliang ile ilgilidir. Daha sonra 439’da Tabğaçlar’ın (Kuzey Wei) bu bölgeyi ele geçirmeleri, onların meşhur “kurt hikayeleri” ile Tanrı Dağları’nın Hoço yöresini kendilerine yurt edinmelerine sebebiyet vermiştir. Daha önceki mekanları Gansu gibi Hoço da (bugünkü Turfan) tam ticaret yolları kavşağında idi. Bu bölge Rouranlar’ın eline geçince onların bu idare altında ve Altaylar’ın güneyinde demircilikle meşgul olduklarını görüyoruz.
Siyaseten ortaya çıkışları ise Rouranlar’a isyan etmeleri ile başlar (552). İşin ilginç yanı, isyan bayrağını kaldıran Bumin’in Rouran hükümdarı Anagui ile çarpıştığı yer Altaylar veya Moğolistan değildir; Yinshan Dağları’nın hemen kuzeyinde bulunan Huaihauang’dır. Ashinalar Altaylar’dan bu kadar güneye hangi yolla ne zaman inmişlerdir? Bu konuda pek bilgimiz yoktur.
Vaissière’in çalışması, aslında Kadim Türkler’in hareket sahasının uzun bir süredir kuzeyden güneye kaymış olduğunu gösterir. Bu yöneliş İşbara Kağan (581-587) ile belirginlik kazanır; İşbara Kağan’ın merkezi olan güneydeki Dujin Dağı bir yakıştırma ile kuzeydeki Ötüken olarak algılanmıştır. Elig (Xieli) Kağan da 630’da bu bölgede yenilmiştir.
Kısacası Bumin Kağan’dan sonra başa geçen Mukan ve Taspar Kağan zamanında Kadim Türkler’in Ötüken bölgesine kadar uzanmış olmaları, Bugut Yazıtı’nın bu bölgede bulunması ile belgelenir. Yatay ve dikey veraset konusunda anlaşmazlıklar ve bu bölgede Dokuz Oğuz, Uygur ve de Xie Yantuolar’ın güçlü bir varlık göstermeye başlamaları, merkezin (ordu) güneye yönelmesine sebebiyet vermiş; kağanlar uzun bir süre Ötüken yöresinde etkin olamamışlardır. Varlık gösterdikleri zaman da bu halklar “kiçik” (çebiş) kağanların yönetiminde olmuştur. Ötüken ancak Tunyukuk döneminde tekrar Kadim Türkler’in eline geçecektir. Büyük bir ihtimalle bu olay Elteriş Kağan zamanında (682-691), Shandong seferinden hemen önce (685-686) olmuştu.
Genelde biz Ötüken’in önemini sadece kutsallığında görürüz. Aslında bu bölge stratejik ve korunmalı konumu yanında at yetiştirmek için en elverişli yerlerden biri idi. Nitekim Mukan ve Taspar Kağan zamanında buradan yetişen atlar karşılığında Çin’den top top ipek alındığını biliyoruz. Daha sonra da bu bölgenin atlarını Uygurlar ipek karşılığı değerlendireceklerdir.
Kadim Türkleri zaman zaman çok uğraştıran Dokuz Oğuzlar, bu bölgenin asıl sakinleri olarak Çin’e elçiler gönderirler; ancak bütün bu değişimler ve hareketlilik haritalara yansımaz. Haritalarda imparatorluk hudutları Kadim Türkler’in en yaygın olduğu zamanı gösterir; biz de bu sınırları hep böyle olmuş gibi algılarız. Ancak o dönemde step bölgelerinde sınır veya hudut değil, dağlar, nehirler, göller coğrafyayı belirlemiştir. Tarih boyunca sınırlar kaygan, coğrafya ise sabit olmuş; tarihi öğrenmemizde nirengi noktalarını coğrafya tayin etmiştir.
17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.
Kralın biri tarlaya av köşkü kondurmuş, küçük gelince biraz daha büyütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardından gelen krallar da içinde büyük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadınlar toplaşıp ekmek için saraya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve yeni bir kral gelmiş; adı Louis-Philippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.
İşte 10 cümlede Versailles Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, yapanlar hiç yıkılmaz sanırlar. Ancak saraylar halkın parası ile yapıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.
Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktığında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelince 1631-34 arasında “château”ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Château de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğlu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliahta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı tahttan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaşma. Olan halka oluyor. Sen barıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona dememiş gibi Louis herkesle kapışmış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlenceye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Louis’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.
Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…
Gastronomi açısından beslenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geliyor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mutfağının temeli olduğuna inanılan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kitabındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleştirilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiştir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.
Çerçeve bu olunca 14. Louis’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasarlaması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Bataklık alanı ıslah ederek bahçeleri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce olgunlaştırmayı becermiş. “Espalier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana heykeli dikilmiş kendisinin.
Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konulardan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekleyiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan başka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuzlar, kanal, fıskiyeler, köşkler, kasırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesinin yeri ayrı. Yabancı misafirlerini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyvelerden yollarmış.
Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…
“Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarımsaklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.
Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasından iş çevirmesinler diye herkesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görürse, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamlaşırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele hele anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden birini kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etmeyi umarlarmış. Gündüz gel, gece eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.
Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşadığı bir otel gibi. Uşaklar gardroplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mutfak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.
“Boğaz hakkı” diyebileceğimiz, kralın cebinden yemek yeme hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini yemek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sarayın yöneticisi olan “majordomo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafirler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğleden sonra 22 kişilik sofra kuruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edilme şansı olanlara “Küçük Komün” denilen mutfaktan getirilen 6 çeşit yemek sunuluyor.
Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.
‘Boğaz Takımı’
Krala hizmet eden ekibe “Boğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve yeme-içme işlerine bakan en kalabalık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofrasına “Küçük Kuver”, akşam sofrasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitleri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise saat 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek odasında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masanın uzun kenarında, arkası şömineye dönük hafif bir yükseltinin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri rahatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı göremeyenler yandaki muhafızların odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakalamaya çabalarlardı.
Kral ile yemeğe davet edilmek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık yemeğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamusal alan sayıldığı için, başkasının evinde sofraya otururken çıkartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıydı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olursa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen yemek seçeneklerinden sevdiğini yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafızlar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden geçerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.
Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofralar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konulduğu bir düzene sahipti. Herkes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral çatalı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldırıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardinal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıranlardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten korkarmış). Ekmek ve et bu kör bıçaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.
Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir masada durur ve uşaklar isteyene servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Louis şarabı ve özellikle şampanyayı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına karşın yemek saatleri dışında hiçbir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkarken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, olmadık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediyeler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbiselerin içine lavanta torbaları dikilirmiş. Neyse, kapatalım.
Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.
Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masaya daha servis edilen bu yiyeceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa devredilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve düşük rütbeli kamu personeline satarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğrudan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.
Sıradan ve düşük rütbeli asillerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soylunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Düzenli yemek yiyebilmek için hoşsohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiyecek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzenlenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.
Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla alanı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon turist ağırlıyor. Bir adamın halkını yoksayan görkemli, yaratıcı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandırıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Valide Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!
Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz. Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilir.
SUHA ÇALKIVİK
Sözcüklerin cümle içinde yanlış yerde kullanılması şeklinde görülen anlatım bozukluğuna sözdizimi yanlışlığı diyoruz. “Gaz maskesiz binaya girmeyin” cümlesinde “gaz maskesiz” ifadesi yanlış yerde olduğu için binada gaz maskesi bulunması gerektiği anlamını çıkarırız. Oysa cümle, “binaya gaz maskesiz girmeyin” şeklinde kurulmalıdır. Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz.
Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Cümlede yargı bildiren öge yüklemdir ve cümle, yüklem üzerine kurulur.
“İkinci Yeni” örneğinde görüldüğü gibi edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilirler. Bu, ürettikleri edebî eserin estetiğiyle doğrudan ilgilidir.
Ece Ayhan “Ala Ala Hey”de,
“Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara
Yukarda parçalanmış yüzleri
Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp”
… derken, şiir okurunun genellikle “alıştığı sözdizimini” istemesinden rahatsızlık duyduğunu, bu bakımdan “işinin zor” olduğunu söylemiştir. Onlarca sözdizimi sapmasına rastladığımız Ece Ayhan şiirinde, sıfatları isimlerden sonra kullanma eğilimi ağır basar (Bakışsız Bir Kedi Kara kitabının isminde, “kara” sıfatının isimden sonra kullanılması gibi). Bu elbette Türkçenin sözdizimine aykırı bir durumdur. Ancak Ece Ayhan bu bilinçli sözdizimi bozumunu, “yerleşik sözdizimi ile yazılmayacak her şeyi sözdiziminden yararlanarak dile getirmek” olarak değerlendirmiştir. İkinci Yeni şairleri, sözdiziminde ve dil bilgisi kurallarında yaptıkları değişiklikleri, şiir dilinde yenilik olarak sunmuşlardır.
Edip Cansever’in, “Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”;
Cemal Süreya’nın, “Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürken”;
İlhan Berk’in, “Ben seni çıkarım, belki o balkonları”;
Turgut Uyar’ın, “herkes sevinç duydular yeni bir çiçeğin kokusuna”
… dizeleriyle karşılaşıldığında ilk anda şaşkınlığa uğrar ve tahminlerle anlamlandırmaya çalışırız. Oysa İkinci Yeni şiiri, geleneksel dil yürütmeleriyle çözülemez. Anlaşılması güç imgelerin kurulması, özel bir söz varlığına yer verilmesi ve sözdizimindeki sapmalar, bu şiirin en belirgin özellikleridir.
Ece Ayhan’ın sözdizimi ile bitirelim: “Bence bildiğimiz ‘insan’ sözcüğü bir ‘fiil’dir hem gerçekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zamanlarda bu ‘insan’ fiilini çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizimi ve yeni bir dil bilgisiyle”.
İki yıldan fazla bir zamandır başkonsolos olarak görev yapan Peter Ericson, 1989’dan bu yana Dışişleri’nde görev yapan deneyimli bir diplomat. Daha önce New York, Moskova, BM, NATO, Avrupa Konseyi’nde görev yapan Ericson, Vikingler’den bu yana 1.000 yıldır devam Türk-İsveç ilişkilerinin dünü ve bugününü değerlendirdi.
Sayın Başkonsolos, öncelikle bu güzel İsveç Başkonsolosluğu binasının tarihçesinden bahseder misiniz?
Mevcut binanın yapımı 1869- 1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış. Bugünkü İstiklal Caddesi üzerindeki yapı, büyükelçilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binasıdır. Günümüze gelelim: Binadaki katları restore etmek için devasa bir proje başlattık. Zeminin gıcırdama sesini duyabiliyordunuz. Parkeler çıkarılıp kutulara kondular ve Eylül 2019’da restorasyon için İsveç’e gönderildiler. Aslında işlemin 1 yıl sürmesi gerekirdi ama ne yazık ki araya pandemi girdi ve işler biraz uzadı. Artık orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş zeminden ses çıkmıyor. Kırık parçalar değiştirildi ve cilalandı.
İsveç Kralı XII. Karl ya da yeniçerilerin verdiği adla Demirbaş Şarl, tarihteki en cengaver krallardan biriydi (üstte). Jean Marc Nattier tarafından 1717’de yapılan Poltava Savaşı tablosu (sağda). Savaş, genel olarak, bu tabloda resmedilenin aksine çıplak arazide cereyan etti.
Eylül 2019’da İsveç’in İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?
Buraya, 4 yıl büyükelçi olarak görev yaptığım Moskova’dan geldim. Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya 1989’da başladım. Moskova, Brüksel, Stockholm ve sonra Washington’da 6 yıl, New York’ta 3 yıl görevlendirildim. 2010’dan 2015’e kadar Stockholm’de güvenlik politikası bölümünün başkanıydım. BM, NATO ve Avrupa Konseyi ilişkilerinden sorumluydum. Kariyerim boyunca Rusya-Avrupa güvenliği ve savunmasıyla ilgili uzun bir deneyime sahip oldum. Eşimle birlikte daha önce Türkiye ve Türk tarihi hakkında sınırlı bir bilgiye sahiptik. Tabii İstanbul’un çokkültürlü ve keşfetmesi heyecan verici muhteşem bir şehir olduğunu biliyorduk.
Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan büyük bir şehirde yaşamak nasıl bir duygu? İstanbul size ne hissettiriyor?
Bence harika. İtiraf etmeliyim ki her sabah Boğaz ve Anadolu yakası manzaralı büyük bir penceremizin olduğu banyoya giderim. Yani her sabah Anadolu üzerinde güneşin doğuşunu görüyorum ve harika. Her şeyin merkezindeyim. Dışarı çıkıp yürüyüş yapmak istediğimde harika bir mahalledeyim. Galata Köprüsü’nden yürüyerek Tarihî Yarımada’ya gidebiliyorum Açıkçası pandemi şehri keşfetmeyi zorlaştırdı ama artık çok daha iyi.
Ülkelerimizi en çok ilgilendiren tarihî dönüm noktaları olarak neleri sayabilirsiniz?
İsveç-Türkiye ilişkileri 1.000 yıldan daha eski. Vikingler 8. yüzyıldan itibaren Kostantiniyye’ye geldiler. 1.000 yıldan daha uzun bir süre önce oldukça yoğun ticari ilişkiler vardı ve bu Vikinglerin bir kısmı o sırada imparatorluk bünyesinde koruma-asker olrak görev yaptı. Ayasofya’nın balkonlarında 1.200 yıllık Runik harflerle kazınmış graffiti var. İşte bu, İsveç-Türkiye ilişkilerinin en eski kilometre taşıdır.
İsveç kralı 12. Karl (Demirbaş Şarl), 1700’de Narva’da Ruslara karşı büyük bir zafer kazandı. 1709’da Poltava (Ukrayna) Muharebesi’nden sonra Karl ve adamlarından bazıları güneybatıya doğru çekildiler ve o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Bender’de (Transdinyester Moldova) 3 yıl kaldılar. Daha sonra Edirne’nin batısına taşındı ve böylece Osmanlı toplumunda 5 yıl geçirdi.
Prut Savaşı’ndan sonra Osmanlı sultanı, İsveç’in İstanbul’da kalıcı bir elçilik açmasını önerdi.
1735’te İsveç burada kalıcı misyon açtı. Sonuçta İsveç 265 yıldır burada. 1926’da Ankara başkent olunca, yeni bir büyükelçilik inşa ettik ve 1934’te tamamlandı. İstanbul’daki bina ise yazlık rezidans olduktan sonra 1952’de yılında konsolosluk, 1965’te başkonsolosluk hâline geldi. Bugün elçilik ve başkonsoloslukta 60 çalışanımız var. Bunu Moskova’daki 63 kişilik büyükelçilikle karşılaştırmak bile, Türkiye’deki İsveç varlığının anlamının bir işareti. Türkiye bizim için önemli bir ülke.
Vikingler’den bu yana tanışan iki halk İsveç Başkonsolosu Peter Ericson, 1000 yıldan daha eskiye giden İsveç-Türkiye ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlattı.
Türkiye’de diğer kentleri gezme fırsatınız oldu mu? En etkileyici şehir veya bölgeler sizce hangileri?
Panedemi nedeniyle planladığımız veya düşündüğümüz kadar seyahat edemedik. Birkaç kez İzmir, Antalya ve Alanya’ya gittik ve Kapadokya’da uzun bir haftasonu geçirdik. Tabii Diyarbakır, Mardin ve Hatay’a da gittik; muhteşem olduğunu söylemeliyim. 1 ay kadar önce önce mutfak şefimizin memleketi Mengen-Bolu’daydım. Kendisi çok yetenekli ve dedesi Atatürk’ün aşçısıydı. Afgan Kralı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk, şefimiz Nusret Altundağ’ın dedesini kralla birlikte Kabil’e göndermiş ve 3 yıl orada çalışmış. Henüz Türkiy’nin doğusuna Doğu illerine ve Karadeniz’e henüz gidemedik. İlk fırsatta…
En ilginç bulduğunuz ve sizi etkileyen tarihî dönemler hangileri?
Washington’dayken Amerikan Devrimi, Kurucu Atalar ve erken cumhuriyet hakkında çok şey okudum. Askerlik ve sonrasında Rus ve Sovyet tarihi hakkında da epey bilgim var. Şimdilerde özellikle Türk-İsveç tarihi üzerine daha detaylı okumalar yapıyorum.
Ülkelerimiz arasındaki ticari ilişkileri daha da geliştirmek için stratejiniz nedir?
İsveç ve Türkiye arasındaki doğrudan ikili ticaret, her yönde yaklaşık 1.5 milyar Euro civarında ve dengeli. Mesela; IKEA, H&M ve hava yastıkları, emniyet kemerleri ve ayrıca direksiyon simidi yapan Autoliv var. IKEA ve H&M’in tasarladıklarını sunan bağımsız şirketler de mevcut. Her şey Stockholm’de tasarlanıyor, oradan geliyor ama Türkiye’de, Bangladeş’te ve dünyanın her yerinde üretiliyor. Türkiye hammadde bakımından zengin; IKEA’nın mobilya döşemelerinin neredeyse tamamı Türkiye’den geliyor. İsveçli şirketler buradan dünyanın her yerine mal gönderiyor çünkü dünyanın her yerine satış yapıyorlar; ancak bu, ikili ticaret rakamlarına yansımıyor. 2018 rakamlarına göre, İsveç şirketlerinin Türkiye’de doğrudan ve dolaylı olarak 62 bin kişiye istihdam sağladığını söyleyebilirim. 60’lı ve 70’li yıllarda Türkiye’den İsveç’e gelen çok sayıda göçmen vardı; şimdi ise durum daha farklı.
Bugün, odaklandığımız alanlardan biri inşaat. Türkiye’de çok iyi ve büyük inşaat firmaları var. İsveç’te büyük altyapı yatırımları sürüyor. Bu nedenle Türk şirketlerini İsveç’teki projelere teklif vermeye çekmek için İstanbul’daki Business Sweden iş toplantı ofisi ile birlikte çalışıyoruz. Mesela Stockholm’de hafif raylı sistem yapan Gülermak adında bir şirket var. Haliç üzerine Metro Köprüsü çaprazını yaptılar. Bu yüzden Türk şirketlerinin İsveç’te inşaat sekyörüne yardım etmesini istiyoruz. Ayrıca üçüncü ülkelerde de işbirliğini teşvik etmeye çalışıyoruz. Mesela Tanzanya’da, bir Türk şirket binası ile demiryolu projesi. Ayrıca İzmir’de yeni yüksek hızlı tren projemiz de var.
En eski İsveç Başkonsolosluğu İstiklal Caddesi üzerindeki İsveç Başkonsolosluğu’nun yapımı, 1869-1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış ve büyükelçilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binası…
Yüksek tansiyonlu şu dönemlerde, Türkiye ve İsveç’in Rusya ile ilişkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?
İsveç ve Türkiye’nin Rusya’ya ya da en azından savaşa karşı tutumu tamamen aynıdır. Helsinki Nihai Senedi’nden, Paris Antlaşması’ndan, yeni bir Avrupa için Paris Şartı’ndan bu yana Avrupa’da kabul ettiğimiz en önemli kural “komşularınıza saldırmak ve onların topraklarını ilhak etmek yasaktır”dır. Bence İsveç’in ve Türkiye’nin pozisyonları bu anlamda aynı. Yaptırımların uzun vadede Rusya’nın davranışını gerçekten değiştireceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin Ukrayna’nın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne desteği ve yaklaşımını takdir ediyorum. Rusya’nın işgali yasadışıdır ve 2014’ten beri işgal ettikleri Donbass ve Kırım’ın da dahil olduğu hiçbir toprak üzerinde hakları yoktur.
Umarım bu gidişat değişir ve Rusya da buna değmediğini anlar. Bu üzücü durumun ne kadar daha devam edeceğini göreceğiz.
Hile, sahtekarlık, şike ve haksızlık öteden beri var. Satrançta da var. Ancak bilgisayar kullanımı ve sonrasındaki sofistike yöntemler, artık en üst düzey profesyonel turnuvalarda ciddi bir sorun. Sufle vermekten derinin altına yerleştirilen transistörlere; istihbarat yöntemlerinden piyasanın devlerine; sportif faaliyetlerden iktidar ilişkilerine satrancın üzerindeki kara bulutlar.
Eylül ayında oynanan Sinquefeld Kupası’nda, Dünya Satranç Şampiyonu Magnus Carlsen’in genç Amerikalı Hans Moke Niemann’a kaybettikten sonra turnuvayı bırakması kamuoyunda büyük ilgi oluşturdu. Carlsen’in, Niemann’ın oyunda bilgisayar kullanarak hile yaptığını ima etmesi sonrası, “chess.com” isimli popüler oyun platformu da Niemann’ın sitelerinde hile yaptığı için iki defa yasaklandığını açıkladı. Hemen akabinde Carlsen, bu defa internet üstünde oynanan Julius Baer Nesiller Rapid Turnuvası’nın eleme turlarında önce Niemann’a karşı 2. hamle terketti; ardından turnuvayı kazandıktan sonra, Niemann’ın masa başında hile yaptığına inandığını açık olarak belirtti.
Carlsen-Niemann skandalı kamuoyunda patlarken, satranç hiç beklenmedik bir anda büyük ilgi gördü; ülkemizde bile satrancın bir spor olduğundan dahi habersiz bir kesim ve amatörler konuyla ilgili akıllarına ne gelirse söylemeye başladı.
Öncelikle satranç tarihinde hilenin hep varolduğunu söyleyelim; ancak bunu ikiye ayırmamız gerek: Öncesi devrin sufle ve şikeye dayalı aranje edilmiş turnuvaları ve diğer trükler; modernite sonrası devrin illeti bilgisayar, satranç motorları ve hatta yapay zeka kullanmak vasıtasıyla yapılan hileler.
Bilgisayarın insana üstünlük sağladığı andan, başka bir deyişle Deep Blue’nun Kasparov’u 3.5-2.5 yendiği 1997’den itibaren, ibre hep bilgisayardan yana oldu. Cep telefonları, küçük ve çok kuvvetli bilgisayarlara dönüştü. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki açık turnuvada, tuvalete cep telefonunu yerleştirip naklen yayından faydalanarak hamleyi bilgisayardan alan Gürcü Nigalidze; tuvalette çorap altına sakladığı cep telefonuna bakan aslen Kırım Tatarı Çek Rausis’in yakalanmasına kadar, sistem iyi-kötü anlaşılabiliyordu. Hatta bunun ötesinde, oldukça yaratıcı hilelerle dahi karşılaştık: Turnuva salonunu satranç tahtası gibi Cartesien tablosu şeklinde karelere bölünmesi; takım kaptanının dışarıda telefondan aldığı hamleyi salonda koordine edilmiş sektöre deplase olmak vasıtasıyla aktarması… (Fransız millî takım oyuncusu Feller’e verilen bu sistem, itiraf neticesinde yakalanmıştı).
Amatörleri sürekli olarak meşgul eden soru hilenin nasıl yapıldığıyken profesyonel göz, doğal hamleyle bilgisayar hamlesini ayırt edebilmekte olduğundan, yöntemi pek önemsememekte. Bugün geldiğimiz noktayı izah etmekte iki nokta önemli:
1. Bilinmeyen bir teknoloji. Genelde bu tarz buluşların askerî kökenli olduğunu hatırlayalım. Örneğin “internet” 1950’lerde keşfedilmişken, ancak 1990’ların ikinci yarısında kullanıma sunulmuştu. Satranç, bilgisayar teknolojisi için her zaman önem teşkil etmekteydi. Önce makinaların hatayı öğrenip öğrenmediği satranç oynamaları üzerinden ölçülürken; 2008’den itibaren Alpha0’nun “Stockfish” isimli bilgisayar programı satrancı kendi kendine öğrettikten sonra yapay zekaya ulaşıldığını ıspat etti. Sembiyotik olarak çalışan bir alet sadece metal detektörlerinden geçmekle kalmaz aynı zamanda içerden çalıştığı için naklen yayının geciktirilmesi gibi önlemleri de safdışı bırakabilir. Bu ihtimal Niemann’ın bir proje olduğunu, belki de deneyin neticelerinin satrançtan ziyade askerî alanda da kullanabileceği gerçeğini beraberinde getiriyor.
Geçen Eylül ayında oynanan uluslararası turnuvalarda Dünya Satranç Şampiyonu Magnus Carlsen (solda), Hans Moke Niemann’ın hile yaptığını söylemiş ve ortalık birbirine girmişti.
2. Tüm dünyanın gözünü satranca çevirdiği anda, Elon Musk, Twitter üzerinden Niemann’ın parti sırasında hile yaptığını söyleyen bir videoyu paylaşmış ve akabinde silmişti. Satranç konusunda başka paylaşımlar da yapan Musk’ın resmî hesabından “Talent hits a target no one else can hit, genius hits a target no one can see -cause it’s in ur butt” (Yetenek kimsenin vuramayacağı bir hedefi vurur, deha ise kimsenin göremeyeceği bir hedefi vurur -çünkü o hedef k.çınızdadır) diye yazılmıştı.
Uzun menzilli seks oyuncakları bir süredir gündemde. Oyuncağın işleyiş tarzı vibrasyon, yani titreşim üzerine olduğundan titreşim notasyona dönüşebiliyor. Örneğin satrançtaki c4 karesi “a, b, c =3 titreşim, stop, 4 titreşim” olarak koordine edildiğinde, program üzerinde benzer aleti bulunduran oyuncuya her konumda en iyi hamleyi vibrasyonla yollayabiliyor. Musk’ın beyanatı ciddiye alınmalı; zira hile aleti illa çok “kritik” bir yere saklanmak zorunda değil, herhangi bir deri altı aparatı transistör görevi üstlenebiliyor.
Hile tarih boyunca özendirilmiş. Bir tür “akıllılık” olarak görülmüş. Satrançta da hâl böyle olunca, dürüst mücadele edenler mücadele edemez oluyor. Hilenin en kolay şekilde yapıldığı internetteki satranç partilerinde tespit edilenler yasaklılar listesine giriyor, hesapları kapatılıyor. Ancak hem FIDE (Uluslararası Satranç Federasyonu) hem de lokal federasyonlar yetersizlikler yüzünden konunun üzerine gidemiyor. Niemann’ın “chess.com”da hile yapıp yakalandığını yukarda belirtmiştik. Son yıllarda bilgisayar hamlesiyle insan hamlesi arasındaki ilişki, Buffalo Üniversitesi’nden istatistik uzmanı IM Kenneth Regan tarafından olabilecek en iyi şekilde irdelendi. Ancak satrancın bir istatistik sporu olmadığını unutmayalım. Tam 40 hamle üstüste en iyi hamleyi oynadıktan sonra 1 hamlede mat olursanız, bu parti kayıtlara istatistiki olarak “0” diye geçer. Ayrıca hile yaparken bilgisayarın ilk tercihini değil de zaman zaman ikinci tercihini kullanan ve az sayıda hileli hamleye başvuranlara karşı Regan ve sistemi aciz.
Tüm bunlara karşı, satranç turnuvaları sırasında tek bir çıkar yol var: “Jammer” adı verilen sinyal boğucular. Ancak burada ciddi bir problem var. Zira naklen yayın, bilhassa pandemi sonrası satranç turnuvalarının vazgeçilmezi hâline gelmiş durumda. Bu jammer’lar da turnuva sırasında naklen yayına izin vermiyor.
Yakın tarihte Niemann öncesi hile konusundaki en önemli hadise Bulgar Borislav İvanov ile yaşanmıştı. Kendisi bundan yaklaşık 10 yıl evvel 2.200 ratinglik bir amatörken çok kısa bir süre içinde İspanya’da Benidorm, Hırvatistan’da Zadar ve yaşadığı şehir olan Blagoevgrad’daki açık turnuvalarda üstün başarılar elde etmiş; tanınmış büyükustaları bir çırpıda yenerek büyük şüphe uyandırmıştı. Birkaç ayda 150 rating kazanan sporcunun oyun esnasında odasına giren hakemlerin yaşadığı şaşkınlık büyük oldu; zira odada ne bilgisayar ne satranç takımı ne de satranç kitap ve defterleri vardı! Ancak Rus asıllı Amerikalı GM Maxim Dlugy, Bulgar İvanov’un diskalifiye olmasına vesile oldu. Kendisi de daha önce çeşitli şike, hile ve şaibeye bulaşmış olan eski ABD Satranç Federasyonu Başkanı Dlugy, Blagoevgrad Open’ın 7. turunda Ivanov’la eşleşince, Sofya’da güvenlik sistemlerinde çalışan eski KGB görevlisi Rus arkadaşını çağırdı. Tur öncesi hakemlerden hem kendisinin hem de Ivanov’un tam donanıma sahip bir uzman tarafından eşzamanlı olarak üst aramasına tabi tutulmasını talep etti. İlginç bir şekilde buna itiraz etmeyen İvanov, iş ayakkabılara gelince reddetti. Kısa bir süre sonra Bulgaristan Satranç Federasyonu tarafından çağrıldığı yalan makinesi testine de gelmeyince diskalifiye edildi ve satranç hayatı bitti.
Olayın ehemmiyeti bugünlerde biraz daha anlaşılır hâle geldi: Carlsen, Niemann ile ilgili demeçlerinde genç Amerikalının mentoru Dlugy’den iyi eğitim aldığını da belirttiğinde, birdenbire ikili arasındaki ilişki de ortaya çıkmış oldu. Bununla da kalmadı; Dlugy’nin de “chess.com” platformunda hile yaptığı kurumun yetkilisi IM Daniel Rensch tarafından açıklandı. Tabii ilginç olan, 2013’te GM Maxim Dlugy’nin küçük çaplı Blagoevgrad Turnuvası’na niye katıldığı. Acaba ne olursa olsun devrin büyük hilekarı Borislav İvanov ile tanışmayı ve sistemi öğrenmeyi mi amaçlıyordu?
Satrançta bilinen ilk elektronik hile vakası 1993’te Philadelphia’da oynanan geleneksel World Open’da yaşandı. Turnuvaya katılanlardan biri de 1957’de ölmüş Macar asıllı Amerikalı biliminsanı John Von Neumann’ın adını kullanan siyahi bir gençti. O yıllarda ABD turnuvalarında walkman dinlemek serbestti ve gencin örgülü uzun saçları resmi tamamlamaktaydı. Birçok oyuncuyu yenen, İzlandalı GM Helgi Olafsson’la berabere kalan genç, FM Daniel Shapiro’yla oynarken herhalde sistemin işlevsizliğinden hamle gelmeyince 9. hamlede zamandan kaybetti. Kategori ödülünü almaya gittiğinde organizatör Bill Goichberg ona bir sürpriz hazırlamıştı. “1 hamlede mat sorusunu çöz, ödülünü al” diyen Goichberg’e “bugün çok formsuzum” diye cevap veren siyahi genç hemen sırra kadem bastı.
Şampiyonluğun üstündeki gölge Satrançta hile, yıllardır en üst düzeydeki turnuvalarda ve dünya şampiyonalarında iddia edilen, kimi zaman gerçekten yaşanan bir olgu. Yakın tarihteki Fischer- Spaski, Karpov-Kasparov ve sonrasındaki birçok dünya şampiyonluğu unvan maçında hile yapıldığı iddia edilmişti.
Dünya satranç şampiyonaları esnasında en büyük hile iddiası ise, Rusya’nın otonom cumhuriyetlerinden Kalmukya’nın başkenti Elista’da 2006’da yapılan Kramnik-Topalov unvan maçında ortaya atıldı. 12 partilik maçın ilk oyunlarında genelde kötü konumlarda olmasına rağmen 3-1 önde giden Kramnik, parti başına 20-25 kez tuvalete gidip geliyordu. Watergate’e nazire olacak şekilde “Toiletgate” olarak adlandırılan hadisede, Topalov cephesi Rus oyuncunun tuvalet görüntülerini istedi. Gergin ortamda Kramnik maçın 5. oyununa çıkmayıp hükmen kaybetti. Görüntüleri sızdırdığı ilan edilen İtiraz Kurulu toptan değişti ve Topalov 2 oyun daha alıp maçı lehine çevirmesine rağmen 10. oyunu kaybedince maçın ilk bölümü 6-6 beraberlikle sonuçlandı. Uzatmada hızlı partilerde herhangi bir şaibe olmadan Kramnik kazanınca olay kapandı. Hile sadece teknoloji vasıtasıyla gelmez. Çağlar ilerledikçe kuralların ihlal şekli de değişti. Benim tarihte dikkatimi çeken ilk hile 1906’daki Rusya Birinciliği’ndendir. Salwe’nin arkasından ikincilik için çekişenlerden Blumenfeld, ajurne sırasında hasmı Rubinstein’ın rakibi Malyutin’e yardım etmekle kalmaz, oturum esnasında sessizliği de bozar. Malyutin kazanır ama centilmenlik dışı hareket itirazı üzerine Rubinstein’galip ilan edilir (O da bu biçimde kazanmak istemediğinden beraberlik teklif eder ve yılan hikayesine dönen parti böylece biter). Hilenin şekli her zaman teknik olmaz. Yine 1900’lerin başında Gürcü Prensi Dadiyani oyunlar-turnuvalar düzenleyip kendini satranççı ilan edince ilk itiraz devrin en büyüklerinden Çigorin’den gelir. Ancak bir çok turnuvanın sponsoru da olan Dadiyani, Çigorin’i 1903 Monte Carlo Turnuvası’nın katılımcı listesinden çıkarır. Yakın tarihte ise hilekarın korunmasının en iyi örneği, kağıt üzerinde inşa edilen Strumica 1995 turnuvasıyla 50 elo(!) kazanan Gürcü Azmayparaşvili’nin Avrupa Satranç Birliği Başkanlığı’na getirilişidir!
Fischer 1962 Curaçao Adaylar Turnuvası’nda Sovyet oyunculardan Petrosyan, Geller ve Keres’in “takım hâlinde oynadığını” söylediğinde; iddiasının kaynağı uzun turnuvada bu oyuncuların kendi aralarında kısa beraberliklerle enerjilerini saklamasıydı. FIDE şikayetleri dikkate aldı; Adaylar Turnuvası Aday Maçları’na dönüştürüldü. Aslında o yılların modası, düşüncelerin etki altına alınması, başka bir deyişle hipnozdu. Bled’de yapılan 1959 Adaylar Turnuvası’nın 14. turuna Tal’in rakiplerini bakışlarıyla etkilediğini iddia eden Benkö güneş gözlüğü takarak geldi! Lakin sonuç değişmedi.
Karpov-Korçnoy çekişmesi de bu anlamda her seferinde olaylı geçmiştir. Korçnoy ilk maçta (1974) casusluk şüphesiyle sekundantı Osnos’u eve yollamıştır; 1978’de ise Dr. Zukar’ın düşüncelerini etkilediğini iddia etmiştir. Daha sonra Batı’ya iltica eden Korçnoy’la, SSCB’nin simgesi Karpov arasında 6-5 Karpov’un lehine biten unvan maçı yine de akıllarda iyi oynanmış partileriyle kaldı.
Bilgisayar dehaya karşı 1985-93 arasında satrançta dünya şampiyonu unvanına sahip olan Gari Kasparov’un 1997’de Deep Blue’ya 3.5-2.5 yenilmesi bir dönüm noktası oldu.
Daha sonraki Karpov-Kasparov çekişmesi de farklı değildi. Yine casusluk iddiaları, Kasparov’un kendi kampından Vladimirov’u kovmasıyla neticelendi.
Bahis siteleri ve hile konusundaki en önemli kayıtlardan biri ise 2010’da Naiditsch-Mamedyarov ikilisinin çift turlu döner turnuvada kendi oyunlarını düzerek Siyah’ın kazanması üzerine müşterek para koyarak oynamaları iddiasıydı. Aslına bakılacak olursa, satrançta da hilenin ve şekillerinin sonu yok! İnsanın kötü doğasıyla örtüşen hile, kimi zaman güce güçlüye, hiyerarşiye başkaldırmanın simgesi de olmuş. Stefan Zweig’ın Die Schachnovelle (1943-Satranç) isimli popüler eserinde Dünya Şampiyonu Çentoviç’e karşı birlikte oynayan Mac Connor ve Dr. B’ye bir bakın!
ANALİZ
Hans Niemann’ın Carlsen’e karşı akıl almaz ve şüpheli performansı
GM Magnus Carlsen (2861) – Hans Niemann (2688), Saint-Louis 2022,Nimzo-Hint Savunması
1.d4 Af6 2.c4 e6 3.Ac3 Fb4 4.g3!? (Amatörler, basın konferansı niteliğindeki post mortem (oyun sonrası) analizde Niemann’ın oyundaki devamyoluna da hazırlıklı olduğu iddiasını çokca eleştirdi. Carlsen’in bu hamleyi hiç oynamamış olduğunu iddia edenler bile çıktı. Halbuki Norveçli Dünya Şampiyonu ağır partilerde Leko’ya karşı Moskova 2006 bu hamleyi oynarken amaçladığı 4…c5 5.Af3 sonrası gelen konumu bir düzineden fazla uygulamıştı. Niçin 4.g3? Carlsen 4.Af3 0-0 (4…c5 5.g3!) 5.Fg5 (5.g3?! Fc3 6.bc3 b6!) c5 varyantının teorik eşitliğinden kaçmak için hamle sırasını değiştirdi) 0-0 5.Fg2 d5 6.a3!? (6.Af3 dc4 7.0-0 Ac6! (7…c5?! 8.dc5!) ana varyant olduğundan Carlsen’in hamle sırası Ac6’lı tabyalara yönelik) Fc3 7.bc3 dc4 8.Af3!? (8.Va4 Fd7 9.Vc4 Fc6 10.f3 Vd5! Eri geri alır ama avantaj elde edemez) c5! (İlk sürpriz! Bence Carlsen’in hazırlığının en büyük bölümü hiç oynanmamış 8… Ac6 9.Kb1 Kb8?! 10.Fg5 h6 11.Fh4! g5 12.Ag5 hg5 13.Fg5 teması üzerineydi.9…a6 10.0-0,9…e5!? 10.0-0 da aysbergin su altındaki bölümü) 9.0-0 cd4 10.Vd4!?Yenilik (10.cd4 Fd7! bilinen ki fikir 11.Ae5 Ac6) Ac6 11.Vc4 e5! 12.Fg5 h6 13.Kfd1
19…Kc8! (19…Kd1? 20.Şd1 Beyaz tarafından savunulabilir) 20.Ad2 Fe6 21.c4! (21.Kc1 Şf8 çok tek taraflı olduğu için Carlsen bir er fedasıyla karşı şans arıyor) Fc4 22.Ac4 Kc4 23.Kd8 (23.Kd7? Kc1 24.Şd2 Ab3 25.Şe3 Ac5) Şg7 24.Fd5 Kc7 25.Ka8 a6! (25…b5? 26.Kb8 Kc5 27.e4 ,25…b6 26.e4 Beyazlara ere karşı kompansasyon verir) 26.Kb8 (26.e4 Ac4!) f5 27.Ke8?! (27.e4! ve Siyah ancak hafif üstün) e4! 28.g4? (28.f3! ef3 29.ef3! tek şanstı) Kc5! (28…Kc1 29.Şd2 Kc5 başka bir doğru fikirken,28…fg4? 29.Ke4 f5 30.Kf4 veya 30…h5 31.Ke5 ile Beyaz eşitlerdi) 29.Fa2 Ac4? (29… fg4 30.Ke7 Ac4! 31.Ke4 Aa3 veya 31…Ae5!? Siyahların 19. hamleden itibaren gösterdiği iyi oyunsonu tekniğinin devamı olurdu.) 30.a4? (Bana göre Carlsen’in oyundaki tek gafı. 30.Fc4!! Kc4 31.gf5 Ka4 32.Kb8 b5 33.Kb6! Ka3 34.Şd2
Magnus Carlsen son zamanların en iyi oyunsonu oyuncusu, fakat sadece kendisi üstünken. Bağlı geçerler Kale finallerinde kolay sürülemez ilkesiyle Siyah şahın durumu birleşince Beyazın beraberliği kaçırdığını görüyoruz: 34…Ka4 35.Şe3 b4 36.Şe4 a5 37.Şe5 Ka3 38.e4 b3 39.f4 a4 40.f6 Şg6 41.f5 Şg5 42.Kb7 potansiyel f geçeriyle Siyah için de tehlike arz ettiğinden 34…h5 36.h4 f6 statükoyu korur)
İlk defa 1770’de Viyana’da sergilenen Habsburglu mucit Von Kempelen’in otomatı “Türk”. İçerdeki mükemmel düzenek sayesinde göze görünen, makinenin kendinin oynadığıydı. Tabii içinde saklanan bir satranç oyuncusu vardı. Otomat 1855 Philadelphia yangınında kül oldu.
Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Thomas Mann’dan Orhan Pamuk’a, çocukluk-ilkgençlik dönemindeki “hâtıra defterleri”nden bugüne…
Orhan Pamuk’tan hâtıralar… Uzak Dağlar ve Hatıralar, yazarın “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılardan oluşuyor.
Thomas Mann’ın günlükleri 10 ciltte toplanıyor; S. Fischer Verlag’da. İlk cilt 1918-1921 arasını kapsıyor; sonrakiler 1933’te sürgüne çıkmasıyla başlıyor ve 1955’teki ölümüne dek hız kesmeden sürüyor -yaklaşık 8.500 sayfalık bir toplam. Yazarın gençlik yıllarının günlüklerini Los Angeles döneminde yokettiği biliniyor: Özel yaşamının dışarıdan görünüşünün tersine, girdaplarla ve sapkın tutkularına ilişkin tespitlerle dolu olduğu için onları ortadan kaldırdığına sonunda pişman olmuş muydu? 58’inden başlayarak günlüğünü benzer ayrıntılar doldurur; günlüğünün yayımlanmasını 25 yıl ertelemiş olmasının temel gerekçesi buydu herhalde.
Thomas Mann’ın günlüğüyle Goethe’nin günlüğü arasındaki belirgin koşutlar ve sözkonusu etkilenme süreci üzerinde çalışan Jochen Golz, günlük tutmanın ana iki eksenine gönderme yapar: Yaşam akışının kaydını tutmak ve itiraflarda bulunmak. Bu anlamda çoğu güncenin bir tür sırdaş olma özelliği barındırdığı söylenebilir.
Goethe’de, “ibadet de rezalet gibi gizli kalmalıdır” şiarının ağır bastığına dikkat çekiyor Golz: “Ne(ler) yaşadığım kimseyi ilgilendirmez. Usta, bir adım daha atmıştır: Olup bitenler hakkında ne düşündüğümü söylemek durumunda değilim”.
Duruşunda ve seçimlerinde Goethe’yi model olarak görüp izini sürmesine karşın, günlüklerinde o çizgiden geniş ölçüde uzak durur Thomas Mann: Tuttuğu kayıtlar birden fazla cephesini sergiler ve karmaşık, düpedüz paradoks yüklü bir bünye ortaya koyar. Tabloyu Mann “aile”sinin öbür üyeleriyle (Heinrich ve Nelly, Erika, Klaus, Golo…) birlikte okumak “itiraf” sınırları açısından verimli bir yol sayılabilir! Tek bir “aile”, Avrupa’nın en karanlık dönemlerinden birine, yazdıkları ve yaptıklarıyla, benzersiz bir tanıklık toplamı üzerinden ışık tutmuştur. Kaldı ki, 2. Dünya Savaşı yıllarının arka planını değerlendirmek yolunda başvurulan kaynaklar arasında Virginia Woolf ve Stefan Zweig gibi yazarların günlüklerini de saymak gerekir: Onlar, tıpkı Klaus Mann gibi, yaşanan yıkımın bedelini intihar etmeyi seçerek ödemişlerdir.
Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Günlük yazarı ânı ânına farketmeyebilir tuttuğu kayıtların o boyutunu; sonra, dönüp yazdıklarını okuduğunda kavrayacaktır bunu.
Ölümsüz… Thomas Mann (1875-1955) (solda), Virginia Woolf (1882-1941) ve Klaus Mann (1906-1949) (en üstte sağda ). Avrupa’nın en karanlık dönemine günlükleriyle de ışık tuttular.
Orhan Pamuk, yeni yayımlanan ‘resimli kitab’ının daha başlığında “hâtıra” kavramını kullanıyor: Uzak Dağlar ve Hatıralar (YKY). Seçtiği “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılar, araya zaman girince, kişisel “geçmiş”inden kesitler hüviyetine bürünmüş gerçekten de. Onları tuttuğu bir günlüğün parçaları olarak görmüyor mu yazar? Sözlüğü hiç kullanmamış kitabında, ama -örneğin- Virginia Woolf’un güncesinden de “hâtıra” diye sözettiğini, bir anı kitabı olan Walden’ı da benzer kategoriye soktuğunu görüyoruz. İşi daha da ileri götürerek, çocukluk-ilkgençlik dönemimizde revaçta olan “hâtıra defterleri” ile bir özdeşlik kuruyor kendi defterleri arasında. Yılların bütün “şimdi”leri artık bir “geçmiş”in ögeleri Pamuk’un gözünde; onun için de “hâtıra”yı kullanmayı yeğliyor.
Yazar olsun olmasın, kişi günlüğü içtenlik/sahihlik ekseninde turnesol işlevi de görür; bir bakıma denektaşıdır. Günlüklerini yazarken biri, yayına hazırlarken bir başkası olunabildiğini kanıtlayan örneklere rastlanır: Dönüp dönüştürmüş, “asıl”ı çarpıtmıştır kalem efendisi!
Günlükler, çoğu zaman yazarının etik duruşunun anahatlarını içerirler. Ernst Jünger’ın güncesi, özellikle de 2. Dünya Savaşı yıllarını kapsayan oylumlu dilimi sarsıcı modeller arasındadır: Bu derin, incelikli yazar, 3. Reich ordusunun önde gelen bir subayı olarak işgal Paris’inde görevdeyken savaşın amansız gerçekliğine farklı bir prizmadan bakmış, “dünyevi” keyiflerinin ağır basması yaşanan vandallığa sırt dönmesiyle sonuçlanmıştı -okurun soluğunu tıkayan bir perspektif tabii, gelgelelim canalıcı bir belge de.
Perdeyi, işbirlikçi Drieu la Rochelle’in yakıcı güncesiyle kapatabiliriz belki de.
Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerne yaptığı arşiv ve yayın çalışmalarıyla tanınan Erol Şadi Erdinç, modern dönemin müstesna kültür insanlarındandı. Birçok yayınevi ve kuruluşta emek veren, onlarca insan yetiştiren Erol Şadi, bugün referans kabul edilen eserleriyle yaşıyor.
İttihad ve Terakki tarihi konusunda bir başeser olan kitabın ilk cildi.
Türk siyaset tarihi yazımında çok önemli isimlerden, Tarık Zafer Tunaya hocanın haleflerinden Erol Şadi Erdinç’in ölümü üzerinden tam 10 yıl geçti.
Erol Şadi 1935’te İstanbul’da doğdu. Davutpaşa Ortaokulu’ndan sonra Pertevniyal Lisesi’ne devam etti. Daha lise yıllarında dayısı, Türkiye Sosyalist Partisi kurucularından Aziz Uçtay aracılığıyla sosyalist fikirlerle tanıştı. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Öğrenimi sırasında çeşitli gazetelerde çalıştı. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 788 numaralı üyesi oldu. Doğan Kardeş Yayınları’ndan sonra Yapı Kredi Bankası’nda Vedat Nedim Tör’le birlikte kültür ve sanat danışmanı olarak görev yaptı; bankanın desteği ile kurulan Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisi bünyesinde halk oyunlarının tespiti ve derlenmesi; Anadolu sanatlarına ilişkin sergilerin ve gösterilerin hazırlanması; Hasan Rıza Soyak’ın Anıları ve birçok kitabın yayımlanmasında çalıştı.
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın yanında yakın tarih araştırmalarına, özellikle 2. Meşrutiyet, Millî Mücadele gibi alanlara, İttihad ve Terakki’nin kuruluş ve gelişmesine ilişkin konulara yöneldi. 1974’te Akdeniz Haber Ajansı’na girdi; ardından Tercüman gazetesi bünyesindeki Kervan Yayınları’nın yöneticisi oldu. Bu dönemde 1001 Temel Eser başlığı altında pek çok Osmanlıca ve Osmanlı tarihine ilişkin çalışmanın Türkçeye çevrilerek basılmasına önayak oldu. Sermet Muhtar Alus, Ahmet Emin Yalman, Tarık Zafer Tunaya gibi isimlerin kitaplarının derlenmesi ve yayımlanmasını sağladı.
2007-2012 arasında tarih danışmanı olarak bulunduğu İş Bankası Kültür Yayınları’nda “Yakın Tarihten Temel Kaynaklar ve Belgeler” dizisinin danışmanlığını üstlendi; Haluk Oral ile birlikte Meclis-i Mebusan Birinci Dönem 1908-1911 (2008) ve Sabahattin Özel ile birlikte Gençler İçin Fotoğraflarla Nutuk (2010) kitaplarını yayına hazırladı. İttihad ve Terakki başta olmak üzere yakın tarihe ilişkin farklı konularda makaleler yazdı.
“İttihadcılık bir ruhtur” sözüyle tanındı.
Daima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi…
Uzun yıllar boyunca üzerinde çalıştığı, İttihad ve Terakki’ye ilişkin belgeler ve yargılamalar içeren eserini tamamlamak üzereyken 17 Ekim 2012’de hayatını kaybetti. Yıllarca üzerinde çalışıp belge topladığı, büyük bir arşiv ve külliyat oluşturduğu Türk siyasi hayatı, İttihad ve Terakki, siyasal partiler konusunda çalışmalarının çok küçük bir kısmı bilinen Erol Şadi’nin 3 ciltlik kitabı, ölümünden 6 yıl sonra 2018’de yayımlanabildi: Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti Yargılamaları başlığıyla üç cilt olarak İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan külliyat; “Meclis-i Mebusan Soruşturması, Divan-ı Harb-i Örfi Yargılaması, Ankara İstiklâl Mahkemesi ve Siyasî Yargılama” başlıklı ciltlerden oluşur. Bu 3 ciltlik çalışma çok önemli bir kaynak olup, Osmanlılar’ın son döneminde İttihad ve Terakki tarihi açısından muhteşem bir başvuru kitabıdır.
İttihad ve Terakki konusunda Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra İlber Ortaylı ile birlikte yapılmış bir söyleşi/belgesel kitap daha vardır. Alper Çeker tarafından hazırlanan kitap İttihad ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu’nda Gizli Örgütlenmeler ve Darbeler’dir. İnkılap Yayınları tarafında yayımlanan bu çalışmada Erol Şadi Bey’in arşivinden bazı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin eski Türkçe nizamnamelerinin tıpkı basımları da yer almaktadır.
Çok özel bir arşive ve kütüphaneye sahip olan Erol Şadi Erdinç’in dillere destan bir İttihad ve Terakki nizamnameleri, belgeleri koleksiyonu bulunmakta idi. Çok eski yıllarda bu arşivi oluşturmaya başlayan Erol Şadi Erdinç’in bu konulardaki ilk çalışması, 1980’li yıllarda basılmak üzere Türk Tarih Kurumu tarafından kabul edilmiştir. Nitekim Tarih Kurumu’nun 1988 yayın katalogunda basılmakta olan kitaplardan biri olarak “Birinci Dünya Savaşında İttihad ve Terakki Hükümetlerinin İcraatına Dair Meclis-i Mebusan Tahkikatı” başlıklı bir çalışmanın künyesi yazılıdır. Çeşitli sebeplerden dolayı bir türlü basılamayan bu eser hacim ve bilgi açısından büyüyecek ve ancak 2018’de basılacaktır.
Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra (2016) İlber Ortaylı ile yapılmış söyleşi/ belgesel kitabı.
Ölümünden sonra kitaplığı Eyüp Belediyesi tarafından 2022’de devralınmıştır. Eyüp Sultan’da eski karakol binasında kurulan “İstiklâl Kütüphanesi”, Erol Şadi Erdinç kitapları koleksiyonunu içeren bir başvuru merkezi olarak hizmet veriyor. Ciddi bir arşivi, daha yayımlanmamış çalışmaları vardır. Özellikle yıllardır bir dedektif gibi peşine düşerek topladığı İttihad ve Terakki nizamnameleri ve broşürleri hakkında çalışmaları yayımlanmayı beklemektedir.
Sahafların aziz dostu, her nesilden kitap meraklılarının Erol Şadi Bey’in Simurg’ta, Turkuaz’da, İşkültür’de yaptığı sohbetlerin tadı hâlâ akıllardadır. Daima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi ağabey, akademik kitapları satır satır okuyan, bulduğu hataları daima hatırlatan bir insandı. O sadece okumak, bilgilenmek ve bilim adına kitap toplardı. Bulunduğu yayıncılık mevkilerinde, günümüzde yüksek makam sahibi olan pek çok kişinin elinden tutmuştur. Onların henüz acemi oldukları dönemlerde kitaplarının basılmasını sağlamış, bu kişilerin önünü açmıştır.
Kitaplık Dergisi’nde onunla yaptığım “Erol Şadi Erdinç ile Geçmiş Zaman Sahafları ve Sahaflık” söyleşinde Sahaflar Çarşısı hatıralarını kayıt altına almıştık. Erol Şadi diyor ki: “Mesaisi erken biten herkes doğruca sahaflara gelirdi. Aradığımız kitabı kaçırmak endişesiyle sabah akşam mutlaka uğrardık. Bugün zaten sahaf da kalmadı. Eski kitap satanla sahafı birbirinden ayırmak lazım. Sahaf, kültür tarihini eğitimsiz bilen adamdır”.
Gerek sağlığında yaptıkları, gerekse ölümünden sonra basılan eserleri Erol Şadi Erdinç’in büyük bir kültür insanı “Son İttihatçı” olduğunun kanıtıdır. Hãtırası önünde saygıyla eğiliyorum, rahmet diliyorum.
Yakın tarihin en başarılı, unutulmaz tenisçilerinden Roger Federer, son 20 yıldır muhtaç çocuklara yaptığı yardımlarla biliniyor. Şu ana kadar 2 milyon civarında çocuğun eğitimine katkıda bulunan Federer Vakfı, 52 milyon USD’lik destekle spor alanında pek de görülmeyen bir sosyal sorumluluk projesine imza attı.
Teklerde 20’si Grand Slam’lerde olmak üzere 103 şampiyonluk; biri altın olmak üzere iki olimpiyat madalyası, omuzunda taşıdığı “310 hafta boyunca dünyanın 1 numarası” unvanı… Tarihin en iyi tenisçilerinden Roger Federer kortlara muhteşem bir şekilde veda etti. İspanyol Nadal’la birlikte oynadıkları çiftler maçından sonra beraber ağlamaları, şüphesiz spor tarihine geçti.
41 yaşındaki İsviçreli spor efsanesinin bazı rekorları bir bir kırılsa da o asla unutulmayacak. Neden mi? Yeryüzünün dörtbir köşesinde doğal felaketlerden etkilenen insanlar için yardım toplayan, açıkarttırmalarda raketini satan “Majesteleri” lakaplı sporcu, 2006’dan beri UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) İyiniyet Elçisi…
Yıllar önceydi. Bir avuç şanslı Güney Afrikalı çocuk, kahramanlarıyla buluşmak için sabırsızlanıyordu; saatler bir türlü geçmiyordu. Fakirliğin kol gezdiği mahallelerdeki bu öğrenciler için o eğitim programı iki öğün yemek, kılık-kıyafetten çok daha fazlası demekti; onlar için gelecekti… Derken kapı açılıyor, bekledikleri kişi sıcacık bir gülümsemeyle sınıfa giriyordu. Çocuklar nutku tutulmuş bir şekilde ona bakıyorlardı. O bir kağıdı kapıyor, adını soyadını üstüne yazıyordu: Roger Federer!
Annesinin doğduğu Güney Afrika hep ilgisini çekmişti. Güney Afrika’da çocuklar yararına yapılan projelere destek olmak amacıyla 2003’te kurulan Roger Federer Vakfı sonradan sınırları aştı; Botsvana, Zambiya, Malavi, Namibya ve Zimbabve’de faaliyet göstermeye başladı. 7 binden fazla okula 52 milyon Dolarlık destekle sayısız hayata dokunuldu. Vakıf bugüne kadar 2 milyon çocuğun eğitimine katkıda bulundu. Kortların gördüğü en zarif sporcuyu sadece tenisseverler değil, hayata tutunan yüzbinler de asla unutmayacak. Bu “öteki” çocukların gönlüne taht kurmak belki de “Tenisin Majesteleri” olarak anılmaktan bile kıymetli.
Roger Federer, 2003’te kendi ismini taşıyan bir vakıf kurmuş; önce Güney Afrika’da, sonra Afrika kıtasının diğer ülkelerinde 1.5 milyon çocuğun hayatına dokunmuştu. 2010’da Etiyopya’da…
22. FIFA Dünya Kupası, bu ayın 20’sinde başlıyor. Dört yılda bir yapılan, yaklaşık 1 ay sürecek organizasyon bu defa Katar’da düzenleniyor. 2002’dekinden sonra ikinci defa Asya kıtasında yapılacak büyük futbol şöleninde Türkiye yer almıyor. Başlangıcından bugüne, dünya futbolunda iz bırakan unutulmaz hadiseleriyle…
Yeryüzünün dörtbir köşesindeki sayısız futbolsever için 47 ayın sultanı Dünya Kupası, bu ayın 20’sinde Katar’da başlıyor. Yaklaşık 1 ay sürecek futbol bayramında, milyonlarca insan için zaman duruyor. Meşin yuvarlağın etrafında köprüler kuruluyor, düşmanlıklar unutuluyor.
Bu büyük serüvenin hikayesi 1920’de başlıyor. O dönem Avrupa’da yaşayan Uruguaylı zengin bir diplomat olan Enrique Buero, FIFA Başkanı Jules Rimet’ye değişik kıtaların temsilcilerinin katılacağı bir turnuva önerir. Sığır ticareti sayesinde çok zengin olan Güney Amerikalı futbol tutkunu, ayrıca Olimpiyat’ta ülkesinin kafile başkanıdır.
Bu düşünce henüz olgunlaşmamışken, diğer taraftan zamanın Fransa Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Henri Delaunay, 1916’dan bu yana kendi şampiyonasını düzenleyen Güney Amerika’dan esinlenerek Avrupa’nın da millî takımlar düzeyinde böyle bir organizasyonu olması gerektiğini hararetle başkanına anlatır. Ona o gün “hayır” diyen kişi, yine Rimet’den başkası değildir.
Henüz emekleme dönemindeki futbol için o günlerdeki tek uluslararası sahne Olimpiyat’tır. Nihayet 1928’deki FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Kupası’nın 1930’da düzenlenmesine karar verilir. Peki bu onur kime bahşedilecektir?
1929’daki FIFA Kongresi Barselona’dadır. Uruguay’ın dışında Macaristan, İtalya, Hollanda, İsveç ve İspanya da bu ilk büyük turnuvaya taliptir. Enrique Buero’nun maddi destek sözü verdiği Rimet çoktan kararını vermiş, Güney Amerika ülkesi için kulis yapmıştır. 18 Mayıs’taki oylama neticesinde şampiyonanın yapılacağı yerin adı konur: Uruguay. Son iki olimpiyatta altın madalya kazanan Uruguay, aynı zamanda bağımsızlığının 100. yılını da kutlayacaktır.
Türkiye’nin bugüne kadar sadece iki defa katılabildiği; buna rağmen son seferinde, 2002’de üçüncülük yaşadığı organizasyonun tarihinde kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.
1930 – URUGUAY
Evsahibi ilk sahibi oldu
Bir zamanların ünlü gemisiydi Conte Verde. O olmasa, şüphesiz 1930’daki ilk Dünya Kupası 13 takımla oynanmayacaktı. İtalyan saraylarının görkemini yansıtan transatlantiğin o meşhur yolculuğunda kimler yoktu ki… Belçika, Fransa, Romanya ve Brezilya kafileleri, turnuvada görev alacak hakemler, kazanana verilecek kupa ve FIFA Başkanı Jules Rimet o gemiyle Uruguay’ın yolunu tutmuştu. Yolculardan Fransız Lucien Laurent, şampiyona tarihinin ilk golünü atsa da Avrupalıların turnuva mesaisi kısa sürmüştü. Tek Yaşlı Kıta temsilcisi Yugoslavya da yarı finalde elenmişti. Komşusu Arjantin’i 4-2 yenen evsahibi şampiyon olmuştu. Conte Verde ise 1936’da Çin kafilesini Berlin Olimpiyat Oyunları’na taşıyacak, “Kristal Gece”den sonra Almanya ve Avusturya’yı terkeden 17 bin Yahudiyi Şangay’a taşıdıktan sonra 1949’da hurdaya ayrılacaktı.
İlk finalde Uruguay, komşusu Arjantin’i evinde yenerken, finalin seremonisinden geriye bu kare kalmıştı.İlk Dünya Kupası’na dört ülkeyi götüren Conte Verde.
1934 – İTALYA
Faşizmin futbol zaferi
İkinci turnuva Avrupa’daydı. Ancak kupa İtalya’ya gelse de şampiyon gelmemişti. Böylece Uruguay, unvanını korumayan tek muzaffer takım olmuştu. Futbolun bir propaganda aracı olduğunu farkeden Benito Mussolini, zafer için tüm gücünü seferber etmişti. Yoluna tartışmalı düdüklerle devam eden (o kadar ki çeyrek finaldeki olaylı İspanya maçını yöneten İsviçreli René Mercet, kendi ülke federasyonu tarafından hakemlikten ömürboyu men edilmişti) evsahibi, Çekoslovakya’yı yenerek mutlu sona ulaştı. Finalin hakemlerinin seremonide verdiği faşist selam, zamanın ruhunun özetiydi. Vittorio Pozzo’nun talebeleri, Il Duce’yi mest etmişti.
1934’te faşist selamı veren hakemler.
1938 – FRANSA
Yine yeniden İtalya
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına 1 yıl kala düzenlenen 1938 Dünya Kupası’nda 16 takım sahne alacaktı. Ancak Almanya, turnuvanın başlamasına kısa süre kala Avusturya’yı ilhak edince katılımcı sayısı eksilmişti. Böylelikle o dönem İtalya’nın bileğini bükebilecek tek ülke bir süreliğine tarihten silinmişti. 1930’larda Avusturya, futbolun harikasıydı; Almanya deseniz pek sıradandı. Avusturya organizasyonda yoktu fakat bazı futbolcuları vardı. Tüm baskılara rağmen şampiyonaya gitmeyen Matthias Sindelar, sivil itaatsizliğin kitabını yazmıştı. Almanya’ya 16 yıl sonra ilk dünya şampiyonluğunu kazandıracak teknik direktör Sepp Herberger’e Naziler formülü vermişti. 6 Alman, 5 Avusturyalı’dan mürekkep takım ilk turda İsviçre’ye boyun eğiyor; Adolf Hitler çok şeyler beklediği futboldan istediğini alamıyor; Mussolini’nin İtalya’sı Macaristan’ı devirerek kupayı kaldırıyordu.
Savaş bitmişti ve 1950 Dünya Kupası bu defa Brezilya’daydı. O zamanki statü gereği, şampiyon lig usulü oynanan maçlarla belli olacaktı ve Brezilya-Uruguay finalinde evsahibine beraberlik yetiyordu. Gazeteler manşetlerinde hız kesmiyor, hatta O Mundo karşılaşma günü şampiyonluk posteri veriyordu. FIFA Başkanı Jules Rimet de neticeden emindi; kendi adını taşıyan kupayı vereceği seremoni için sadece Portekizce konuşma hazırlamıştı. Brezilya Futbol Federasyonu daha da ileri gitmiş, muzaffer takıma verilecek madalyalara kendi futbolcularının adını yazdırmıştı. Ancak evdeki tüm bu hesaplar çarşıya uymayacak, 11 futbolcu tribünlerdeki 200 bin kişiyi altedecekti. Uruguaylı Alcides Ghiggia’nın galibiyet golü, futbolun en önemli mabetlerinden birine ölüm sessizliği getirmişti. Maracana, tarihinde bundan sonra iki defa daha susacaktı; Frank Sinatra konserinde ve Papa’nın ziyaretinde.
Ghiggia’nın Uruguay’a Maracana’da şampiyonluğu kazandırdığı gol.
1954 – İSVİÇRE
Küllerinden doğan Almanya
Dünya Kupası bu defa İsviçre’deydi. İlk defa organizasyonda boy gösteren Türkiye şanssızdı. Finalde kapışacak Federal Almanya ve Macaristan’la aynı gruba düşmüştük. Güney Kore’ye gol yağdırsak da Panzerler’e teslim olup yurda dönmüştük. Grup maçında Macaristan, eksik kadroyla sahaya çıkan Almanya’ya gol yağdırmıştı: 8-3. İki ekip sonradan finale yükselmiş; Bern’de 3-2’lik skorla gülen Almanya mucizeye imza atmıştı. Ferenc Puskás’ın önderliğindeki yenilmez armadanın bileği bükülmüştü. Kupa seremonisinden sonra omuzlarda taşınan kaptan Fritz Walter, savaşın yıkımlarından kurtulmaya çalışan bir ulusun özgüven kazanmasında pay sahibi olan figürlerden. Alman tarihçi Joachim Fest’e göre Federal Alman Cumhuriyeti’nin üç kurucusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Ludwig Erhard ve zihinsel olarak Fritz Walter.
Batı Almanya kaptanı Fritz Walter
1958 – İSVEÇ
Pele efsanesi!
Brezilya güle oynaya zafere ulaşmıştı. Sambacılar İsveç’te şampiyon olurken, manşetleri henüz reşit olmayan bir delikanlı süslemişti. İlk çeyrek finalde Galler ağlarını sarsan Pele, yarı finalde de Fransa karşısında hat-trick yapmıştı. Finalde Güney Amerikalıların rakibi, son şampiyon Almanya’yı deviren evsahibiydi. İsveç Kralı 6. Gustav maçtan önce oyuncularla tokalaşırken, 17 yaşındaki o çocuğun yüzüne bile bakmamıştı. İlk düdükten sonra o delikanlı sahada güneş gibi parlıyor; biri tarihe kazınan iki gole imzasını atıyordu: Brezilya 5 – İsveç 2.
İlk 1958’de Dünya Kupası’nı kazanan Pele, bu onuru üç kez yaşayan tek futbolcu durumunda.
1962 – ŞİLİ
Yine Brezilya
Dünya Kupası’nda oynanan bir maç var ki futbol literatüründe “Santiago Meydan Savaşı” olarak anılıyor. Tekmelerin-tokatların havada uçuştuğu Şili-İtalya karşılaşmasında yaşananlar tek kelimeyle skandaldı. Şili, 1960’da 5.000 kişinin canını alan 9.5 şiddetindeki depremin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Kimileri “turnuva başka bir yere alınsın” dese de organizasyon bir umuttu. Ülkenin başkentinde haber yapan iki İtalyan gazeteci, fakirliğin kol gezmesinden dem vurup bazı kadınların icra ettiği dünyanın en eski mesleğine gönderme yapınca, iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti; 2 Haziran’da sahada yaşananlar utanç vesikasıydı. Finalde ise sakatlanan Pele’nin yokluğunda Brezilya yine kazanacak, Çekoslavakya’yı 3-1 yenerek kupayı kaldıracaktı.
Çok sert geçen 1962 Dünya Kupası’nda Pele sakatlanmış, Garrincha ülkesini zafere taşımıştı.
1966 – İNGİLTERE
Üst direk, çizgi, gol!
Bundan 56 sene önce çekilen bir futbol fotoğrafı son aylarda çokça paylaşıldı. Kraliçe 2. Elizabeth’in kaptan Bobby Moore’a Jules Rimet Kupası’nı uzattığı an, şüphesiz spor tarihinin unutulmazlarındandı. Finalin tarihe geçen anı ise aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ tartışılıyor. Geoff Hurst’un üst direğe vurup kale çizgisiyle raks eden şutu sonrası Azeri yan hakem Tevfik Bahramov gol demiş, asla noktalanmayacak polemik o gün doğmuştu. Ancak turnuvanın gizli kahramanı bir köpekti. Şampiyonanın başlamasına kısa bir süre kala çalınan kupayı Pickles (Turşucuk) adında bir köpek bulmuştu. Finalde Batı Almanya’yı uzatmalarda 4-2 yenen İngiltere, kupanın sahibi olacaktı.
Dünya Kupası tarihinin hâlâ tartışılan pozisyonuna Azeri yan hakem gol demişti.
1970 – MEKSİKA
Tarihe yazılan futbol savaşı
Fransız heykeltıraş Abel Lafleur’ün zafer tanrıçası Nike tasviri, futbolun 1970’e kadar en büyük ödülüydü. 1946’da Jules Rimet’nin adı verilen kupayı üç defa kazanan ülke, ilaheye sonsuza kadar sahip olacaktı. 1970’te Pele ve arkadaşları Brezilya’ya o paha biçilemeyecek heykelciği getirmişti. O yıl düşman komşular Honduras ile El Salvador şampiyonaya katılmak için üç maça çıkmışlar, El Salvador turnuva vizesi aldıktan kısa süre sonra iki ülke arasında savaş başlamıştı. Tarihin tek futbol harbinin bilançosu ağırdı. Sadece 100 saatte 2.000’e yakın insan ölmüştü. Ateşkes ilan edilse de iki ülkenin devlet başkanları ancak 2006’da el sıkışabilecekti. Finalde İtalya’yı 4-1 mağlup eden Brezilya, 3. defa kazandı ve kupayı ilelebet evine götürdü (Ancak kupa 1983’te çalınacak ve replikası yaptırılacaktı!).
1974 – FEDERAL ALMANYA
Beckenbauer, Cruyff’e karşı
O yıl dördüncü defa bir evsahibi mutlu sona ulaştı. Panzerler’in Hollanda’yı devirdikleri finalde Hollanda henüz 1. dakikada penaltıyla öne geçmişti. Ancak Beckenbauer kaptanlığındaki Batı Almanya, Cruyff’lü Hollanda’yı 2-1 yenecekti. Bu turnuvanın unutulmazı, iki Almanya’nın buluşmasıydı. Batı’nın başbakanı Willy Brandt, danışmanı köstebek çıkınca istifa etmişti. Yeni Şansölye Helmut Schmidt, bakanlarıyla maça çıkarma yaparken, anamuhalefet lideri Helmut Kohl de oradaydı. Almanya’ların kapışmasında Doğu kazanmış, turnuvanın sonunda ise Batı taçlanmıştı.
Unutulmaz final öncesinde kaptanlar Cruyff (solda) ile Beckenbauer (sağda) seremonide.
1978 – ARJANTİN
Kanla karışık Arjantin
Dünya Kupası düzenlenme onuru Arjantin’e bahşedildiğinde, Juan Peron koltuğunda oturuyordu. 1976’da askerî cunta yönetime elkoyunca, bazı ülkeler endişelerini dile getirse de FIFA verilen taahhütleri yeterli görmüştü. Turnuvada iyi giden evsahibinin finale çıkabilmesi için Peru’ya en az dört fark atması gerekiyordu. Maç 6-0 bitmişti. Tesadüf bu ya, yarım düzine gol yiyen Peru’nun kalecisi Ramon Quiroga Arjantin’de doğmuştu! Soyunma odasını ziyaret eden cuntanın başı Jorge Rafael Videla istediğini almıştı. Tevatüre göre Henry Kissinger da yanındaydı… Bir tarafta sokak ortasında sırra kadem basanlar, gün ışığında buharlaşanlar, işkencede kaybedilenler, bir tarafta tribünlerden yükselen “ole”ler… Finalde Hollanda’yı uzatmalarda 3-1 yenen Arjantin ilk Dünya Kupası’na bu koşullarda uzanacak; o gün çocuklar gibi şen Videla, 7 sene sonra ömürboyu hapis cezasına çarptırılacaktı.
İtalya, Dünya Kupası’na ülkedeki kara bulutların gölgesinde geliyordu. “Totonero” (kara toto) skandalına karışan futbolcular maçlara fesat karıştırmış, sonuçları tayin etmişti. İşte onlardan biri Paolo Rossi’ydi. 3 yıl sahalardan uzaklaştırılan forvetin cezası şampiyona öncesinde iki seneye indirilmişti. Teknik direktör Enzo Bearzot’un ısrarla takımında istediği oyuncu, grup aşamasını pas geçtikten sonra attığı 6 golle gök-mavilileri zafere taşımıştı. Finalde Federal Almanya’yı 3-1 devirdiler. Şeref tribününde havalara zıplayan 85 yaşındaki cumhurbaşkanı Sandro Pertini… Takım kaptanı Dino Zoff… Kadronun en deneyimli isimlerinden Franco Causio… Ve muzaffer hoca Bearzot… Bu 4’lünün dönüş yolunda, kazandıkları Dünya Kupası’nın yanında iskambil oynadığı kare kültleşiyordu.
Muzaffer İtalya dönüş yolunda. Cumhurbaşkanı, hoca, kaptan ve deneyimli bir oyuncu iskambil oynarken…
1986 – MEKSİKA
‘Tanrı’nın Eli’ değince…
Şampiyona, tarihin gördüğü en destansı performansa sahne olmuştu. 5 gol atıp 5 de asist yapan Diego Armando Maradona, oldukça sıradan bir kadroya sahip Arjantin’i zafere taşırken, özellikle çeyrek finalde İngiltere’ye karşı olağanüstü oynamıştı. Arjantin, iki ülkeyi karşı karşıya getiren Falkland Savaşı’ndan 4 yıl sonra rövanşı böyle alıyordu. 4 dakika arayla iki defa ağları bulmuşlardı. İlkinde kendi deyişiyle “biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” vardı. İkinci golde Dünya Kupası tarihinin en güzel golünü atıyordu; kendi sahasından aldığı topla 5 rakip oyuncuyu çalımladıktan sonra fileleri sarsmıştı (Bu tarihî meşin yuvarlak, 2022 Dünya Kupası’nın başlangıcından 4 gün önce 16 Kasım’da açıkartırmaya çıkacak. Meraklılarına duyurulur). Çok sert geçen final mücadelesi sonunda, Batı Almanya’yı 3-2 yenen Arjantin kupayı alacaktı.
1990 – İTALYA
Almanya ama Kamerun
Dünya Kupası’na renk katan Kamerun, şüphesiz Türkiye’de de en sevilen takımların başında geliyor. Omam Bıyık’ın turnuvanın açılış maçında son şampiyon Arjantin’e attığı kafa golü hâlâ hafızaları süslüyor. O vuruşta forvet kuş misali havalanmış, yerçekimine adeta meydan okumuştu. Karşılaşmayı 9 kişi bitiren Afrika temsilcisi, tarihin en büyük sürprizlerinden birine imza atmıştı. Afrika’nın medar-ı iftiharı, çeyrek finalde İngiltere’ye elendiğinde ülkemizde de ağlayanlar çoktu! Finalde ise Arjantin’i 1-0 yenen Batı Almanya üçüncü defa kupanın sahibi olacaktı.
1990 Dünya Kupası’nın galasında Omam Bıyık, son şampiyon Arjantin’i böyle yıktı
1994 – ABD
Fonda Escobar, spotta Brezilya
Kolombiya, ABD’de düzenlenen 1994 Dünya Kupası’na gizli favori olarak gidiyordu. Ancak ülke için zor günlerdi. Hükümet uyuşturucu kartelleriyle savaşıyor, onlarca insan bozuk para gibi harcanıyordu. Grupta Romanya’ya kaybeden Kolombiya, ABD karşısında kazanmak zorundaydı; aksi takdirde turnuva onlar için erken bitecekti. Maçlara büyük paralar yatıran uyuşturucu kartelleri çok sinirlenmişti. Ölüm tehditleri yağıyordu. Bu şartlar altında oynanan maçta fatura, kendi kalesine gol atan Andrés Escobar’a kesilmiş; talihsiz stoper ülkesine döndükten 6 gün sonra gol naraları eşliğinde öldürülmüştü. Finalde ise golsüz biten ve uzatmalarda da değişmeyen skor sonrasında penaltılara geçilmiş; İtalya’ya üstünlük sağlayan Brezilya zafere ulaşmıştı.
1994’te kendi kalesine attığı golle Kolombiya’nın elenmesine neden olan Escobar, 9 gün sonra öldürüldü.
1998 – FRANSA
Zidane’ın yönetiminde…
Fransa, Zinedine Zidane’ın kusursuz orkestra şefliğiyle kendi ülkesinde taçlanırken, turnuvaya bambaşka bir maç damgasını vurmuştu. Yılın en uzun gününde yeryüzünün belki de tüm “ötekiler”in desteklediği İran, “ayaktopu”na o günlerde biraz yabancı olan ABD ile karşılaşmıştı. Maç öncesinde verilen beyaz güller, doğu komşumuzda barışı simgeliyordu. Lyon’daki Gerland Stadyumu’nda Yeni Dünyalılar direkleri döverken, goller Asya temsilcisinden geliyordu. İran’ın 2-1’lik unutulmaz galibiyeti tüm dünyada manşetleri süsleyecek; şampiyona tarihinin en politik randevusunun tarafları grup aşamasında elenecekti. Finalde Brezilya’yı 3-0 mağlup eden Fransa, bu büyük kupayı ilk defa kazanıyordu.
1998’de Fransa ilk kez kupa kaldırırken… Zidane (solda), Desailly (ortada), kaptan Blanc (sağda).
2002 – GÜNEY KORE / JAPONYA
Uzakdoğu’da bir Güneş
Türk futbolu için 1990’lar bir Rönesans’tı. 1993’teki Akdeniz Oyunları’nda gelen altını, 1996’da gidilen ilk Avrupa Şampiyonası takip etmişti. O organizasyonda “sıfır çeken” ay-yıldızlılar, Euro 2000’de gruptan çıkarak çeyrek final görmüştü. Aynı yıl kulüpler düzeyinde Galatasaray, önce UEFA, ardından Süper Kupa’yı kazanarak tarihe geçmişti. İşte o altın jenerasyon, asıl zirvesine 2002 Dünya Kupası’nda çıkıyordu. 48 yıllık hasreti dindiren Şenol Güneş’in talebeleri, yarı finalde şampiyonluk arifesindeki Brezilya’ya boyun eğmişti. Evsahiplerinden Güney Kore’yi yenerek üçüncü olan ay-yıldızlılar, isimlerini tüm dünyaya ezberletmişti. Finalde ise Almanya’yı 2-0 yenen Brezilya bir defa daha zirveye çıkıyordu.
2006 – ALMANYA
‘Kafa’ya rağmen yine İtalya
Yine bir şike skandalının gölgesinde Dünya Kupası’na gelen İtalya, bu şampiyonada muradına erecekti. İkinci turda Avustralya karşısında ecel terleri döken gök-mavililer, uzun süre 10 kişi oynadıkları karşılaşmayı Francesco Totti’nin penaltı golüyle kazanmayı bilmişlerdi. O gün atılan Marco Materazzi, finale damgasını vuracaktı. Yeryüzünün en büyüğü unvanı için oynanan müsabakada rakip Fransa’ydı. Uzun yıllar İtalya’da görev yapan Zidane, uzatmalarda Materazzi’ye kafa atmıştı. Organizasyonda harika bir görüntü çizmeyen Horozlar’ı adeta tek başına finale sürükleyen maestro, sinirlerine hakim olamamıştı. Penaltılarla İtalya gülerken, kariyerinin sonundaki Zizou tüm dünyada tartışılıyordu.
Zidane’ın Materazzi’ye kafa attığı an futbol tarihinin unutulmazlarından.
2010 – GÜNEY AFRİKA
İspanyol usulü
Sporcular, modern zamanların gladyatörleri… Milyonları eğlendirirken ölenler, aradan geçen yıllara rağmen asla unutulmuyor. 2007’de İspanyol Antonio Puerta, naklen yayında fenalaşmış, ama sahayı yürüyerek terk etmişti. Sonradan bilinci kapanan 22 yaşındaki futbolcu üç sonra ölmüştü. Euro 2008 zaferinden sonra Sergio Ramos, Sevilla altyapısından arkadaşı için giydiği tişörtle futbolseverleri ağlatmıştı. Üstünde “Siempre con nosotros” (Daima bizimle) yazan tişört, iki yıl sonraki Dünya Kupası finalinde de giyilmişti. İspanya Hollanda’yı 1-0 yenerken, ülkesine şampiyonluğu getiren golü atan Andrés Iniesta da başka bir meslektaşını anımsatmıştı. Barcelona efsanesi, o anda bir önceki yıl ölen ezeli rakipleri Espanyol’ün kaptanı Dani Jarque’e selam çakmıştı. Rakip öteki değil, bu oyunun anlamıydı…
Iniesta’nın Dünya Kupası’nı getiren golü.
2014 – BREZİLYA
18 dakikada 5 gol
Brezilya, 64 yıl sonra yine şampiyonayı düzenliyordu. 2002’de Dünya Kupası’nı kaldıran Sambacılar, favori olarak gösterildikleri organizasyonun yarı finalinde karşılarında Almanya’yı bulmuştu. Yıldızı Neymar’ın yokluğunda tarihinin en kötü maçını oynayan, en ağır yenilgisini alan Brezilya, 18 dakikada tam 5 gol yemişti! Futbolcular sahadan silinirken, taraftarların hâli içler acısıydı. 1950’deki felaketi unutmak isteyen Brezilyalılar, çok daha büyük bir felakete uğramışlardı. Karşılaşma sonunda tabelada yazan 7-1’lik skora inanmak imkansızdı. Finalde ise uzatmalarda Arjantin’i tek golle geçen Almanya zafere ulaşıyordu.
Almanya’nın Brezilya’yı 7-1 yendiği yarı final maçının skorbordu.
2018 – RUSYA
Marseillaise’in zaferi
La Marseillaise, dünyanın en bilinen millî marşlarından. Marsilya sokaklarında söylenmeye başlayan ezgi, 1795’te resmen millî marş oldu. Kimi dönemlerde yasaklansa da 1879’dan beri tartışılmaz konumda. La Marseillaise, Liszt’ten Berlioz’a, Schumann’dan Wagner’e birçok bestecinin yapıtlarında irili ufaklı bir şekilde kullanıldı. Çaykovski’nin “1812 Uvertürü”nde kendi zamanındaki Rus Millî Marşı ile birlikte kullanmasına kanmamalı; 1812’de Fransa ile Rusya’nın savaştığı Borodino Muhaberesi sırasında La Marseillaise yasaklıydı; Boje, Tsarya Hrani (Tanrı Çarı korusun) bestelenmemişti. Tesadüf bu ya o savaşın ardından Napolyon’un kısa bir süreliğine istila ettiği Moskova’da iki asır kadar sonra Fransa, Hırvatistan’ı güle oynaya 4-2 yenerek Dünya Kupası kazanacaktı. La Marseillaise, sonunda “1812 Uvertürü”nü alt etmişti!
Orta sınıfın kendi belirlediği sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor.
Gündüz kuşağı televizyon programlarını pek seyredemiyorum. O saatlerde yapacak daha iyi bir işim olduğundan da değil esasen. Genellikle o saatleri 1960-70 dönemi Yeşilçam filmleri izleyerek geçiriyorum; zira akşam eşim Arın eve geldiğinde onları izlememe izin vermiyor. Ancak yine de aradabir kopan tartışmalardan, eşin-dostun gönderdiği video parçacıklarından Müge Anlı ve programından haberim var.
Bilmeyen dört-beş kişi için kısaca özetleyeyim, Müge Anlı’nın programında genellikle taşrada Öklid geometrisinin tanımlamakta güçlük çekeceği, Gauss’a ilham verecek karmaşıklıkta aşk üçgenleri ve çokgenleri; FBI profiler’larının pes edip havlu atacağı cinayetler konu ediliyor. Genellikle küçük bir köyde yaşayan “n” sayıda insan, “n” üzeri 2 eksi 1 sayıda ilişki yaşıyor. Tam formülünü çıkarmıştım bir ara da unuttum.
İnsanlar genelde bu denli yoğun ve Hollywood Glam Rock partilerini anımsatan cinselliğe şaşırıyor da; ben de her seferinde insanların diğer insanlara şaşırmalarına şaşırıyorum. Zira ne bileyim, bu olaylar eline bir-iki tane Kemal Tahir romanı geçen kimsenin yabancısı değil. Bana ne zaman bu programdan bir hadise anlatsalar, Kemal Tahir’in hangi romanında benzer bir olay olduğunu hatırlayabiliyorum mesela.
Tabii bu orta sınıfın kendi belirlediği, özellikle cinselliğe dair sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor. Ama eğer yanlış hatırlamıyorsam Spartalıların da pek öyle günümüzün artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan cinsel normlarına uydukları söylenemez.
Aklımda kaldığı kadarıyla Spartalılar, bölgedeki en savaşçı şehir devleti. Hatta o kadar savaşçılar ki Spartalılarda tek meslek askerlik; diğer bütün işleri zaten köleler yapıyor. Bu Spartalı oğlanlar altı-yedi yaşına gelir gelmez ailelerinden alınıyor, doğrudan kışlaya götürülüyor. Kız çocuklarına evde biçki-dikiş öğretiyorlar herhalde ama oğlan çocukları istisnasız kışlada. Kışla tabii ne bizim parasız yatılıya ne de er eğitim tugayına benziyor: Bir kere öyle karavana falan yok. Çocuklar o yaştan kendi yemeklerini çalıp yemeye alıştırılıyor ama çalmak da yasak. Yani hem çalacaklar hem yakalanmayacaklar. Resmen ruh hastası bir eğitim.
Her neyse, bu şekilde büyüyen çocuklar, damatlık çağa gelince, bir hanım kızımızla görücü usulü evlendiriliyor. Bu evlilikte yürütülen seremoni ise ilginç: Genç kızımızın saçları, tıpkı kışladaki oğlanlar gibi sıfıra vuruluyor, kendisine kışladaki oğlanların giydiği kıyafetler giydiriliyor ve gelinimizle damadımız bu şekilde birbirlerini ilk defa görüyorlar. Amaç ise esasen hayatı boyunca kız yüzü görmemiş Spartalı oğlanı yumuşak geçişle kadın-erkek ilişkilerine hazırlamak. Evet bildiniz; bunlar kışlada sadece birbirleriyle oluyorlar; evlenince yabancılık çekmesin diye kızcağıza da gelinlik yerine asker kıyafeti giydiriyorlar.
Tabii bunlar o zaman ayıp değil, günah değil ama yüzlerce yıl sonra film çekerken Spartalılar herkesin eşcinselliğiyle alay eden toksik erkeklik abideleri olarak resmedilebiliyor. Yahu herif gitti elçiyi kuyuya attı, olacak iş değil!
Kısacası orta sınıf olarak hem zaman hem anlayış hem de mesafe olarak uzağımızdakilerin de vazgeçilmez kabul ettiğimiz değerlere, kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğunu varsayıyoruz. O yüzden bir 18. yüzyıl hükümdarının, 14. yüzyıl kralının, 4. yüzyıl değirmencisinin cinsel hayatları, ilk kez okuyan birisinde Müge Anlı etkisi yaratabiliyor.
Bu biraz da yorum hatasından ileri geliyor olabilir. Misal, elimizdeki bazı belgelere göre yasak olan şeyler var. Diyelim ki 19. yüzyılda sokakta sekerek yürümek yasaklanmış. Kimileri bunu “19. yüzyılda sokakta sekerek yürünmezdi” diye yorumlasa da işin aslı böyle bir yasağı yazıya dökecek kadar yüründüğü, yasağın da zaten bu iş yapıldığı için getirildiğidir. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi olmasın ama, bugün Alaska’da geyiklere içki içirmek yasak, ancak bizde böyle bir yasak yok. Ben kendi payıma Türkiye’de hele % 500 ÖTV’li içkisini geyiklerle paylaşan hiçkimse olduğunu sanmıyorum. Ancak Alaska’da böyle bir yasak koyulduysa aklıma gelen tek şey, birtakım Alaskalı derbederin geyiklere içki içirmek gibi bir eğlencesi olduğu. Yani bir şey yasaklandıysa (yasaklayan kurum ne olursa olsun), o şeyin yapıldığı sonucuna varmak kaçınılmaz.