Etiket: sayı:96

  • Kadim Türk coğrafyası: Hareket eden sınırlar…

    Kadim Türklerin tarihsel hareketleri, bize onların ortaya çıktıkları coğrafyanın bugünkü Moğolistan ile sınırlı olmadığını kanıtlar. Haritalarda imparatorluk hudutları, Kadim Türkler’in en yaygın olduğu zamanı gösterir; biz de bu sınırları hep böyle olmuş gibi algılarız. Ancak o dönemde step bölgelerinde sınır veya hudut değil, dağlar, nehirler, göller coğrafyayı belirlemiştir.

    Son zamanlarda Kadim Türklerle ilgili anıt kompleksi, yazıt, taş baba, taş ana sayısı­nın arttığına şahit oluyoruz. Bütün bun­lar bize özellikle yeni bulguların tarihini belir­lemede Kadim Türk coğrafyasını iyi tanımamız gerektiğini göstermektedir. Genelde Orhun Ya­zıtları’nın bulundukları bölge, zihnimizdeki tek merkez algısı ve Ötüken adının cazibesi ile uya­nan hislerle, dikkatimizi bugünkü Moğolistan coğrafyası üzerine yoğunlaştırıyoruz. Bu bakış açısının doğru olmadığı ortadadır.

    Konuyla ilgili dikkati çeken çalışma, bizde “50 yıllık esa­ret” diye bilinen dönemin (630-680) Moğolistan’da “başla­mamış” olduğunu gösteren Fransız tarihçi Étienne de la Va­issière’e aittir (2015). Aslında Elteriş Kağan başkanlığındaki hareketin (681) başladığı yer, Sarı Nehir’in kıvrımının hemen dışında (kuzeyinde) bulunan Çoğay Kuzı (Yinshan) bölgesin­de idi. Ancak ayaklanmanın başladığı yerin adını bilmemiz, bizim bu yer adını tarihî bağlam içinde değerlendirmemize yardım etmemiştir. Bu isim de bütün diğer coğrafi isimler gi­bi havada kalan bir kavram hâline gelmiştir.

    Kadim Türklerin tarihsel hareketleri üzerinde kısa bir bakış bile, bize onların ortaya çıktıkları coğrafyanın hiç de bugünkü Moğolistan ile sınırlı olmadığını göstermektedir. Çin kaynaklarına göre Kadim Türk hâkim sülalesi Aşinalar hakkındaki ilk bilgiler, Çin’in Gansu eyaletindeki Pingliang ile ilgilidir. Daha sonra 439’da Tabğaçlar’ın (Kuzey Wei) bu bölgeyi ele geçirmeleri, onların meşhur “kurt hikayeleri” ile Tanrı Dağları’nın Hoço yöresini kendilerine yurt edinmele­rine sebebiyet vermiştir. Daha önceki mekanları Gansu gibi Hoço da (bugünkü Turfan) tam ticaret yolları kavşağında idi. Bu bölge Rouranlar’ın eline geçince onların bu idare al­tında ve Altaylar’ın güneyinde demircilikle meşgul oldukla­rını görüyoruz.

    Siyaseten ortaya çıkışları ise Rouranlar’a isyan etmeleri ile başlar (552). İşin ilginç yanı, isyan bayrağını kaldıran Bu­min’in Rouran hükümdarı Anagui ile çarpıştığı yer Altaylar veya Moğolistan değildir; Yinshan Dağları’nın hemen kuze­yinde bulunan Huaihauang’dır. Ashinalar Altaylar’dan bu ka­dar güneye hangi yolla ne zaman inmişlerdir? Bu ko­nuda pek bilgimiz yoktur.

    Vaissière’in çalışması, aslında Kadim Türkler’in hareket sahasının uzun bir süredir kuzeyden güne­ye kaymış olduğunu gösterir. Bu yöneliş İşbara Ka­ğan (581-587) ile belirginlik kazanır; İşbara Kağan’ın merkezi olan güneydeki Dujin Dağı bir yakıştırma ile kuzeydeki Ötüken olarak algılanmıştır. Elig (Xie­li) Kağan da 630’da bu bölgede yenilmiştir.

    Kısacası Bumin Kağan’dan sonra başa geçen Mu­kan ve Taspar Kağan zamanında Kadim Türkler’in Ötüken bölgesine kadar uzanmış olmaları, Bugut Yazıtı’nın bu bölgede bulunması ile belgelenir. Yatay ve dikey veraset konusunda anlaşmazlıklar ve bu bölgede Dokuz Oğuz, Uygur ve de Xie Yantuolar’ın güçlü bir varlık göstermeye başlamala­rı, merkezin (ordu) güneye yönelmesine sebebiyet vermiş; ka­ğanlar uzun bir süre Ötüken yöresinde etkin olamamışlardır. Varlık gösterdikleri zaman da bu halklar “kiçik” (çebiş) ka­ğanların yönetiminde olmuştur. Ötüken ancak Tunyukuk dö­neminde tekrar Kadim Türkler’in eline geçecektir. Büyük bir ihtimalle bu olay Elteriş Kağan zamanında (682-691), Shan­dong seferinden hemen önce (685-686) olmuştu.

    Genelde biz Ötüken’in önemini sadece kutsallığında gö­rürüz. Aslında bu bölge stratejik ve korunmalı konumu ya­nında at yetiştirmek için en elverişli yerlerden biri idi. Ni­tekim Mukan ve Taspar Kağan zamanında buradan yetişen atlar karşılığında Çin’den top top ipek alındığını biliyoruz. Daha sonra da bu bölgenin atlarını Uygurlar ipek karşılığı değerlendireceklerdir.

    Kadim Türkleri zaman zaman çok uğraştıran Dokuz Oğuzlar, bu bölgenin asıl sakinleri olarak Çin’e elçiler gönde­rirler; ancak bütün bu değişimler ve hareketlilik haritalara yansımaz. Haritalarda imparatorluk hudutları Kadim Türk­ler’in en yaygın olduğu zamanı gösterir; biz de bu sınırları hep böyle olmuş gibi algılarız. Ancak o dönemde step bölge­lerinde sınır veya hudut değil, dağlar, nehirler, göller coğ­rafyayı belirlemiştir. Tarih boyunca sınırlar kaygan, coğraf­ya ise sabit olmuş; tarihi öğrenmemizde nirengi noktalarını coğrafya tayin etmiştir.

  • Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.

    Kralın biri tarlaya av köş­kü kondurmuş, küçük gelince biraz daha bü­yütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardın­dan gelen krallar da içinde bü­yük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadın­lar toplaşıp ekmek için sara­ya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve ye­ni bir kral gelmiş; adı Louis-Phi­lippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.

    İşte 10 cümlede Versail­les Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, ya­panlar hiç yıkılmaz sanırlar. An­cak saraylar halkın parası ile ya­pıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.

    Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktı­ğında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelin­ce 1631-34 arasında “château”­ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Châte­au de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğ­lu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliah­ta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı taht­tan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaş­ma. Olan halka oluyor. Sen ba­rıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona deme­miş gibi Louis herkesle kapış­mış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlence­ye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Lou­is’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…

    Gastronomi açısından bes­lenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geli­yor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mut­fağının temeli olduğuna inanı­lan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kita­bındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şe­kerli, pahalı baharatlı tatları­na veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleşti­rilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiş­tir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, ka­rarında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.

    Çerçeve bu olunca 14. Lou­is’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasar­laması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Ba­taklık alanı ıslah ederek bahçe­leri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce ol­gunlaştırmayı becermiş. “Espa­lier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana hey­keli dikilmiş kendisinin.

    Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konular­dan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekle­yiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan baş­ka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuz­lar, kanal, fıskiyeler, köşkler, ka­sırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesi­nin yeri ayrı. Yabancı misafirle­rini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyve­lerden yollarmış.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…

    “Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarım­saklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.

    Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasın­dan iş çevirmesinler diye her­kesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görür­se, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamla­şırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele he­le anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden biri­ni kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etme­yi umarlarmış. Gündüz gel, ge­ce eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.

    Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşa­dığı bir otel gibi. Uşaklar gard­roplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mut­fak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.

    “Boğaz hakkı” diyebileceği­miz, kralın cebinden yemek ye­me hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini ye­mek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sara­yın yöneticisi olan “majordo­mo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafir­ler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğ­leden sonra 22 kişilik sofra ku­ruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edil­me şansı olanlara “Küçük Ko­mün” denilen mutfaktan getiri­len 6 çeşit yemek sunuluyor.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.

    ‘Boğaz Takımı’

    Krala hizmet eden ekibe “Bo­ğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve ye­me-içme işlerine bakan en kala­balık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofra­sına “Küçük Kuver”, akşam sof­rasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitle­ri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise sa­at 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek oda­sında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masa­nın uzun kenarında, arkası şö­mineye dönük hafif bir yükselti­nin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri ra­hatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı gö­remeyenler yandaki muhafızla­rın odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakala­maya çabalarlardı.

    Kral ile yemeğe davet edil­mek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık ye­meğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamu­sal alan sayıldığı için, başkası­nın evinde sofraya otururken çı­kartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıy­dı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olur­sa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen ye­mek seçeneklerinden sevdiği­ni yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafız­lar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden ge­çerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.

    Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofra­lar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konul­duğu bir düzene sahipti. Her­kes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral ça­talı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldı­rıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardi­nal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıran­lardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten kor­karmış). Ekmek ve et bu kör bı­çaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir ma­sada durur ve uşaklar isteye­ne servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Lou­is şarabı ve özellikle şampanya­yı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına kar­şın yemek saatleri dışında hiç­bir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkar­ken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, ol­madık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediye­ler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbisele­rin içine lavanta torbaları diki­lirmiş. Neyse, kapatalım.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.

    Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masa­ya daha servis edilen bu yiye­ceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa dev­redilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve dü­şük rütbeli kamu personeline sa­tarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğru­dan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.

    Sıradan ve düşük rütbeli asil­lerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soy­lunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Dü­zenli yemek yiyebilmek için hoş­sohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiye­cek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzen­lenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.

    Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla ala­nı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon tu­rist ağırlıyor. Bir adamın halkı­nı yoksayan görkemli, yaratı­cı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandı­rıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Vali­de Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!

  • Sözdizimi yanlış olunca: ‘Ben çok denizde yüzerim’

    Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz. Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilir.

    SUHA ÇALKIVİK

    Sözcüklerin cümle içinde yanlış yerde kullanılması şeklinde görülen anlatım bozukluğuna sözdizimi yanlış­lığı diyoruz. “Gaz maskesiz bi­naya girmeyin” cümlesinde “gaz maskesiz” ifadesi yanlış yerde olduğu için binada gaz maske­si bulunması gerektiği anlamı­nı çıkarırız. Oysa cümle, “binaya gaz maskesiz girmeyin” şeklinde kurulmalıdır. Sözdizimine gös­terilen özen, iletimizin hedef ta­rafından doğru algılanması bakı­mından önem taşıyor şüphesiz.

    Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cüm­le kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bu­lunmasıdır. Cümlede yargı bil­diren öge yüklemdir ve cümle, yüklem üzerine kurulur.

    “İkinci Yeni” örneğinde gö­rüldüğü gibi edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapma­ları yapabilirler. Bu, ürettikleri edebî eserin estetiğiyle doğru­dan ilgilidir.

    Ece Ayhan “Ala Ala Hey”de,

    “Bütünleyemez mi sanıyor­sunuz çalışır bir şiir kara

    Yukarda parçalanmış yüzleri

    Türkiye mezarlığının derin­liklerinden çıkarıp”

    … derken, şiir okurunun ge­nellikle “alıştığı sözdizimini” is­temesinden rahatsızlık duydu­ğunu, bu bakımdan “işinin zor” olduğunu söylemiştir. Onlarca sözdizimi sapmasına rastladığı­mız Ece Ayhan şiirinde, sıfatları isimlerden sonra kullanma eğili­mi ağır basar (Bakışsız Bir Kedi Kara kitabının isminde, “kara” sıfatının isimden sonra kullanıl­ması gibi). Bu elbette Türkçenin sözdizimine aykırı bir durum­dur. Ancak Ece Ayhan bu bilinçli sözdizimi bozumunu, “yerleşik sözdizimi ile yazılmayacak her şeyi sözdiziminden yararlana­rak dile getirmek” olarak değer­lendirmiştir. İkinci Yeni şairleri, sözdiziminde ve dil bilgisi kural­larında yaptıkları değişiklikleri, şiir dilinde yenilik olarak sun­muşlardır.

    Edip Cansever’in, “Sizi gör­müyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”;

    Cemal Süreya’nın, “Denge­sini uzun bıyıklarına borçlu yü­rürken”;

    İlhan Berk’in, “Ben seni çıka­rım, belki o balkonları”;

    Turgut Uyar’ın, “herkes se­vinç duydular yeni bir çiçeğin kokusuna”

    … dizeleriyle karşılaşıldığın­da ilk anda şaşkınlığa uğrar ve tahminlerle anlamlandırmaya çalışırız. Oysa İkinci Yeni şiiri, geleneksel dil yürütmeleriyle çözülemez. Anlaşılması güç im­gelerin kurulması, özel bir söz varlığına yer verilmesi ve sözdi­zimindeki sapmalar, bu şiirin en belirgin özellikleridir.

    Ece Ayhan’ın sözdizimi ile bitirelim: “Bence bildiğimiz ‘in­san’ sözcüğü bir ‘fiil’dir hem ger­çekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zaman­larda bu ‘insan’ fiilini çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizi­mi ve yeni bir dil bilgisiyle”.

  • ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    İki yıldan fazla bir zamandır başkonsolos olarak görev yapan Peter Ericson, 1989’dan bu yana Dışişleri’nde görev yapan deneyimli bir diplomat. Daha önce New York, Moskova, BM, NATO, Avrupa Konseyi’nde görev yapan Ericson, Vikingler’den bu yana 1.000 yıldır devam Türk-İsveç ilişkilerinin dünü ve bugününü değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu güzel İsveç Başkonsolosluğu binasının tarihçesinden bahseder misiniz?

    Mevcut binanın yapımı 1869- 1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış. Bugünkü İstiklal Cad­desi üzerindeki yapı, büyükel­çilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binasıdır. Günümüze gelelim: Binadaki katları restore etmek için deva­sa bir proje başlattık. Zeminin gıcırdama sesini duyabiliyordu­nuz. Parkeler çıkarılıp kutulara kondular ve Eylül 2019’da res­torasyon için İsveç’e gönderildi­ler. Aslında işlemin 1 yıl sürmesi gerekirdi ama ne yazık ki araya pandemi girdi ve işler biraz uza­dı. Artık orijinaline sadık kalına­rak restore edilmiş zeminden ses çıkmıyor. Kırık parçalar de­ğiştirildi ve cilalandı.

    054_07_2009
    İsveç Kralı XII. Karl ya da yeniçerilerin verdiği adla Demirbaş Şarl, tarihteki en cengaver krallardan biriydi (üstte). Jean Marc Nattier tarafından 1717’de yapılan Poltava Savaşı tablosu (sağda). Savaş, genel olarak, bu tabloda resmedilenin aksine çıplak arazide cereyan etti.

    Eylül 2019’da İsveç’in İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Buraya, 4 yıl büyükelçi olarak görev yaptığım Moskova’dan geldim. Dışişleri Bakanlığı’n­da çalışmaya 1989’da başladım. Moskova, Brüksel, Stockholm ve sonra Washington’da 6 yıl, New York’ta 3 yıl görevlendi­rildim. 2010’dan 2015’e kadar Stockholm’de güvenlik politi­kası bölümünün başkanıydım. BM, NATO ve Avrupa Konse­yi ilişkilerinden sorumluydum. Kariyerim boyunca Rusya-Av­rupa güvenliği ve savunmasıy­la ilgili uzun bir deneyime sahip oldum. Eşimle birlikte daha ön­ce Türkiye ve Türk tarihi hak­kında sınırlı bir bilgiye sahiptik. Tabii İstanbul’un çokkültürlü ve keşfetmesi heyecan verici muh­teşem bir şehir olduğunu bili­yorduk.

    Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan büyük bir şehirde yaşamak nasıl bir duygu? İstanbul size ne hissettiriyor?

    Bence harika. İtiraf etmeliyim ki her sabah Boğaz ve Anado­lu yakası manzaralı büyük bir penceremizin olduğu banyoya giderim. Yani her sabah Anado­lu üzerinde güneşin doğuşunu görüyorum ve harika. Her şeyin merkezindeyim. Dışarı çıkıp yürüyüş yapmak istediğimde harika bir mahalledeyim. Gala­ta Köprüsü’nden yürüyerek Ta­rihî Yarımada’ya gidebiliyorum Açıkçası pandemi şehri keşfet­meyi zorlaştırdı ama artık çok daha iyi.

    Ülkelerimizi en çok ilgilendiren tarihî dönüm noktaları olarak neleri sayabilirsiniz?

    İsveç-Türkiye ilişkileri 1.000 yıldan daha eski. Vikingler 8. yüzyıldan itibaren Kostantiniy­ye’ye geldiler. 1.000 yıldan daha uzun bir süre önce oldukça yo­ğun ticari ilişkiler vardı ve bu Vikinglerin bir kısmı o sırada imparatorluk bünyesinde koru­ma-asker olrak görev yaptı. Aya­sofya’nın balkonlarında 1.200 yıllık Runik harflerle kazınmış graffiti var. İşte bu, İsveç-Türki­ye ilişkilerinin en eski kilomet­re taşıdır.

    İsveç kralı 12. Karl (De­mirbaş Şarl), 1700’de Narva’da Ruslara karşı büyük bir zafer kazandı. 1709’da Poltava (Uk­rayna) Muharebesi’nden sonra Karl ve adamlarından bazıları güneybatıya doğru çekildiler ve o dönemde Osmanlı İmparator­luğu’na bağlı Bender’de (Trans­dinyester Moldova) 3 yıl kaldı­lar. Daha sonra Edirne’nin batı­sına taşındı ve böylece Osmanlı toplumunda 5 yıl geçirdi.

    Prut Savaşı’ndan sonra Os­manlı sultanı, İsveç’in İstan­bul’da kalıcı bir elçilik açmasını önerdi.

    1735’te İsveç burada kalıcı misyon açtı. Sonuçta İsveç 265 yıldır burada. 1926’da Anka­ra başkent olunca, yeni bir bü­yükelçilik inşa ettik ve 1934’te tamamlandı. İstanbul’daki bi­na ise yazlık rezidans olduktan sonra 1952’de yılında konsolos­luk, 1965’te başkonsolosluk hâ­line geldi. Bugün elçilik ve baş­konsoloslukta 60 çalışanımız var. Bunu Moskova’daki 63 kişi­lik büyükelçilikle karşılaştırmak bile, Türkiye’deki İsveç varlığı­nın anlamının bir işareti. Türki­ye bizim için önemli bir ülke.

    image000301660825177078
    Vikingler’den bu yana tanışan iki halk İsveç Başkonsolosu Peter Ericson, 1000 yıldan daha eskiye giden İsveç-Türkiye ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlattı.

    Türkiye’de diğer kentleri gezme fırsatınız oldu mu? En etkileyici şehir veya bölgeler sizce hangileri?

    Panedemi nedeniyle planladı­ğımız veya düşündüğümüz ka­dar seyahat edemedik. Birkaç kez İzmir, Antalya ve Alanya’ya gittik ve Kapadokya’da uzun bir haftasonu geçirdik. Tabii Di­yarbakır, Mardin ve Hatay’a da gittik; muhteşem olduğunu söy­lemeliyim. 1 ay kadar önce ön­ce mutfak şefimizin memleketi Mengen-Bolu’daydım. Kendi­si çok yetenekli ve dedesi Ata­türk’ün aşçısıydı. Afgan Kralı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk, şefimiz Nusret Altun­dağ’ın dedesini kralla birlikte Kabil’e göndermiş ve 3 yıl ora­da çalışmış. Henüz Türkiy’nin doğusuna Doğu illerine ve Ka­radeniz’e henüz gidemedik. İlk fırsatta…

    En ilginç bulduğunuz ve sizi etkileyen tarihî dönemler hangileri?

    Washington’dayken Amerikan Devrimi, Kurucu Atalar ve er­ken cumhuriyet hakkında çok şey okudum. Askerlik ve sonra­sında Rus ve Sovyet tarihi hak­kında da epey bilgim var. Şimdi­lerde özellikle Türk-İsveç tarihi üzerine daha detaylı okumalar yapıyorum.

    Ülkelerimiz arasındaki ticari ilişkileri daha da geliştirmek için stratejiniz nedir?

    İsveç ve Türkiye arasındaki doğ­rudan ikili ticaret, her yönde yaklaşık 1.5 milyar Euro civa­rında ve dengeli. Mesela; IKEA, H&M ve hava yastıkları, emni­yet kemerleri ve ayrıca direk­siyon simidi yapan Autoliv var. IKEA ve H&M’in tasarladıkla­rını sunan bağımsız şirketler de mevcut. Her şey Stockholm’de tasarlanıyor, oradan geliyor ama Türkiye’de, Bangladeş’te ve dün­yanın her yerinde üretiliyor. Türkiye hammadde bakımın­dan zengin; IKEA’nın mobilya döşemelerinin neredeyse tama­mı Türkiye’den geliyor. İsveçli şirketler buradan dünyanın her yerine mal gönderiyor çünkü dünyanın her yerine satış ya­pıyorlar; ancak bu, ikili ticaret rakamlarına yansımıyor. 2018 rakamlarına göre, İsveç şirket­lerinin Türkiye’de doğrudan ve dolaylı olarak 62 bin kişiye is­tihdam sağladığını söyleyebili­rim. 60’lı ve 70’li yıllarda Türki­ye’den İsveç’e gelen çok sayıda göçmen vardı; şimdi ise durum daha farklı.

    Bugün, odaklandığımız alanlardan biri inşaat. Türki­ye’de çok iyi ve büyük inşa­at firmaları var. İsveç’te büyük altyapı yatırımları sürüyor. Bu nedenle Türk şirketlerini İs­veç’teki projelere teklif vermeye çekmek için İstanbul’daki Bu­siness Sweden iş toplantı ofisi ile birlikte çalışıyoruz. Mese­la Stockholm’de hafif raylı sis­tem yapan Gülermak adında bir şirket var. Haliç üzerine Metro Köprüsü çaprazını yaptılar. Bu yüzden Türk şirketlerinin İs­veç’te inşaat sekyörüne yardım etmesini istiyoruz. Ayrıca üçün­cü ülkelerde de işbirliğini teşvik etmeye çalışıyoruz. Mesela Tan­zanya’da, bir Türk şirket bina­sı ile demiryolu projesi. Ayrıca İzmir’de yeni yüksek hızlı tren projemiz de var.

    image000261660825177076
    En eski İsveç Başkonsolosluğu İstiklal Caddesi üzerindeki İsveç Başkonsolosluğu’nun yapımı, 1869-1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış ve büyükelçilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binası…

    Yüksek tansiyonlu şu dönemlerde, Türkiye ve İsveç’in Rusya ile ilişkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

    İsveç ve Türkiye’nin Rusya’ya ya da en azından savaşa karşı tutumu tamamen aynıdır. Hel­sinki Nihai Senedi’nden, Paris Antlaşması’ndan, yeni bir Av­rupa için Paris Şartı’ndan bu yana Avrupa’da kabul ettiğimiz en önemli kural “komşularını­za saldırmak ve onların toprak­larını ilhak etmek yasaktır”dır. Bence İsveç’in ve Türkiye’nin pozisyonları bu anlamda aynı. Yaptırımların uzun vadede Rus­ya’nın davranışını gerçekten değiştireceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin Ukrayna’nın bağım­sızlığına ve toprak bütünlüğü­ne desteği ve yaklaşımını takdir ediyorum. Rusya’nın işgali ya­sadışıdır ve 2014’ten beri işgal ettikleri Donbass ve Kırım’ın da dahil olduğu hiçbir toprak üze­rinde hakları yoktur.

    Umarım bu gidişat değişir ve Rusya da buna değmediği­ni anlar. Bu üzücü durumun ne kadar daha devam edeceğini gö­receğiz.

  • Bilgisayarlar, çipler ve satrançta yaygınlaşan hile

    Hile, sahtekarlık, şike ve haksızlık öteden beri var. Satrançta da var. Ancak bilgisayar kullanımı ve sonrasındaki sofistike yöntemler, artık en üst düzey profesyonel turnuvalarda ciddi bir sorun. Sufle vermekten derinin altına yerleştirilen transistörlere; istihbarat yöntemlerinden piyasanın devlerine; sportif faaliyetlerden iktidar ilişkilerine satrancın üzerindeki kara bulutlar.

    Eylül ayında oynanan Sinquefeld Kupası’nda, Dünya Satranç Şampi­yonu Magnus Carlsen’in genç Amerikalı Hans Moke Nie­mann’a kaybettikten sonra turnuvayı bırakması kamu­oyunda büyük ilgi oluşturdu. Carlsen’in, Niemann’ın oyun­da bilgisayar kullanarak hile yaptığını ima etmesi sonra­sı, “chess.com” isimli popüler oyun platformu da Niemann’ın sitelerinde hile yaptığı için iki defa yasaklandığını açıkladı. Hemen akabinde Carlsen, bu defa internet üstünde oyna­nan Julius Baer Nesiller Rapid Turnuvası’nın eleme turla­rında önce Niemann’a kar­şı 2. hamle terketti; ardından turnuvayı kazandıktan sonra, Niemann’ın masa başında hile yaptığına inandığını açık ola­rak belirtti.

    Carlsen-Niemann skanda­lı kamuoyunda patlarken, sat­ranç hiç beklenmedik bir anda büyük ilgi gördü; ülkemizde bile satrancın bir spor oldu­ğundan dahi habersiz bir ke­sim ve amatörler konuyla ilgili akıllarına ne gelirse söylemeye başladı.

    Öncelikle satranç tarihin­de hilenin hep varolduğunu söyleyelim; ancak bunu ikiye ayırmamız gerek: Öncesi dev­rin sufle ve şikeye dayalı aran­je edilmiş turnuvaları ve di­ğer trükler; modernite sonrası devrin illeti bilgisayar, satranç motorları ve hatta yapay zeka kullanmak vasıtasıyla yapılan hileler.

    Bilgisayarın insana üstün­lük sağladığı andan, başka bir deyişle Deep Blue’nun Kaspa­rov’u 3.5-2.5 yendiği 1997’den itibaren, ibre hep bilgisayar­dan yana oldu. Cep telefonları, küçük ve çok kuvvetli bilgisa­yarlara dönüştü. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki açık turnu­vada, tuvalete cep telefonu­nu yerleştirip naklen yayından faydalanarak hamleyi bilgisa­yardan alan Gürcü Nigalidze; tuvalette çorap altına sakladığı cep telefonuna bakan aslen Kı­rım Tatarı Çek Rausis’in yaka­lanmasına kadar, sistem iyi-kö­tü anlaşılabiliyordu. Hatta bu­nun ötesinde, oldukça yaratıcı hilelerle dahi karşılaştık: Tur­nuva salonunu satranç tahtası gibi Cartesien tablosu şeklin­de karelere bölünmesi; takım kaptanının dışarıda telefondan aldığı hamleyi salonda koor­dine edilmiş sektöre deplase olmak vasıtasıyla aktarması… (Fransız millî takım oyuncusu Feller’e verilen bu sistem, itiraf neticesinde yakalanmıştı).

    Amatörleri sürekli olarak meşgul eden soru hilenin na­sıl yapıldığıyken profesyonel göz, doğal hamleyle bilgisayar hamlesini ayırt edebilmekte ol­duğundan, yöntemi pek önem­sememekte. Bugün geldiğimiz noktayı izah etmekte iki nokta önemli:

    1. Bilinmeyen bir teknolo­ji. Genelde bu tarz buluşların askerî kökenli olduğunu ha­tırlayalım. Örneğin “internet” 1950’lerde keşfedilmişken, an­cak 1990’ların ikinci yarısın­da kullanıma sunulmuştu. Sat­ranç, bilgisayar teknolojisi için her zaman önem teşkil etmek­teydi. Önce makinaların hatayı öğrenip öğrenmediği satranç oynamaları üzerinden ölçülür­ken; 2008’den itibaren Alp­ha0’nun “Stockfish” isimli bil­gisayar programı satrancı ken­di kendine öğrettikten sonra yapay zekaya ulaşıldığını ıspat etti. Sembiyotik olarak çalışan bir alet sadece metal detektör­lerinden geçmekle kalmaz aynı zamanda içerden çalıştığı için naklen yayının geciktirilmesi gibi önlemleri de safdışı bıra­kabilir. Bu ihtimal Niemann’ın bir proje olduğunu, belki de de­neyin neticelerinin satrançtan ziyade askerî alanda da kulla­nabileceği gerçeğini beraberin­de getiriyor.

    Geçen Eylül ayında oynanan uluslararası turnuvalarda Dünya Satranç Şampiyonu Magnus Carlsen (solda), Hans Moke Niemann’ın hile yaptığını söylemiş ve ortalık birbirine girmişti.

    2. Tüm dünyanın gözünü satranca çevirdiği anda, Elon Musk, Twitter üzerinden Nie­mann’ın parti sırasında hile yaptığını söyleyen bir videoyu paylaşmış ve akabinde silmiş­ti. Satranç konusunda başka paylaşımlar da yapan Musk’ın resmî hesabından “Talent hits a target no one else can hit, ge­nius hits a target no one can see -cause it’s in ur butt” (Ye­tenek kimsenin vuramayacağı bir hedefi vurur, deha ise kim­senin göremeyeceği bir hedefi vurur -çünkü o hedef k.çınız­dadır) diye yazılmıştı.

    Uzun menzilli seks oyun­cakları bir süredir gündemde. Oyuncağın işleyiş tarzı vib­rasyon, yani titreşim üzerine olduğundan titreşim notasyo­na dönüşebiliyor. Örneğin sat­rançtaki c4 karesi “a, b, c =3 tit­reşim, stop, 4 titreşim” olarak koordine edildiğinde, program üzerinde benzer aleti bulun­duran oyuncuya her konumda en iyi hamleyi vibrasyonla yol­layabiliyor. Musk’ın beyanatı ciddiye alınmalı; zira hile aleti illa çok “kritik” bir yere saklan­mak zorunda değil, herhangi bir deri altı aparatı transistör görevi üstlenebiliyor.

    Hile tarih boyunca özen­dirilmiş. Bir tür “akıllılık” ola­rak görülmüş. Satrançta da hâl böyle olunca, dürüst müca­dele edenler mücadele ede­mez oluyor. Hilenin en kolay şekilde yapıldığı internette­ki satranç partilerinde tespit edilenler yasaklılar listesine giriyor, hesapları kapatılıyor. Ancak hem FIDE (Uluslararası Satranç Federasyonu) hem de lokal federasyonlar yetersizlik­ler yüzünden konunun üzerine gidemiyor. Niemann’ın “chess.com”da hile yapıp yakalandı­ğını yukarda belirtmiştik. Son yıllarda bilgisayar hamlesiyle insan hamlesi arasındaki iliş­ki, Buffalo Üniversitesi’nden istatistik uzmanı IM Kenneth Regan tarafından olabilecek en iyi şekilde irdelendi. Ancak satrancın bir istatistik sporu olmadığını unutmayalım. Tam 40 hamle üstüste en iyi hamle­yi oynadıktan sonra 1 hamlede mat olursanız, bu parti kayıt­lara istatistiki olarak “0” diye geçer. Ayrıca hile yaparken bil­gisayarın ilk tercihini değil de zaman zaman ikinci tercihi­ni kullanan ve az sayıda hile­li hamleye başvuranlara karşı Regan ve sistemi aciz.

    Tüm bunlara karşı, satranç turnuvaları sırasında tek bir çı­kar yol var: “Jammer” adı veri­len sinyal boğucular. Ancak bu­rada ciddi bir problem var. Zira naklen yayın, bilhassa pandemi sonrası satranç turnuvalarının vazgeçilmezi hâline gelmiş du­rumda. Bu jammer’lar da tur­nuva sırasında naklen yayına izin vermiyor.

    Yakın tarihte Niemann öncesi hile konusundaki en önemli hadise Bulgar Borislav İvanov ile yaşanmıştı. Kendi­si bundan yaklaşık 10 yıl evvel 2.200 ratinglik bir amatörken çok kısa bir süre içinde İspan­ya’da Benidorm, Hırvatistan’da Zadar ve yaşadığı şehir olan Blagoevgrad’daki açık turnu­valarda üstün başarılar elde etmiş; tanınmış büyükustaları bir çırpıda yenerek büyük şüp­he uyandırmıştı. Birkaç ayda 150 rating kazanan sporcunun oyun esnasında odasına giren hakemlerin yaşadığı şaşkınlık büyük oldu; zira odada ne bil­gisayar ne satranç takımı ne de satranç kitap ve defterleri var­dı! Ancak Rus asıllı Amerikalı GM Maxim Dlugy, Bulgar İva­nov’un diskalifiye olmasına ve­sile oldu. Kendisi de daha önce çeşitli şike, hile ve şaibeye bu­laşmış olan eski ABD Satranç Federasyonu Başkanı Dlugy, Blagoevgrad Open’ın 7. turun­da Ivanov’la eşleşince, Sof­ya’da güvenlik sistemlerinde çalışan eski KGB görevlisi Rus arkadaşını çağırdı. Tur öncesi hakemlerden hem kendisinin hem de Ivanov’un tam donanı­ma sahip bir uzman tarafından eşzamanlı olarak üst araması­na tabi tutulmasını talep etti. İlginç bir şekilde buna itiraz etmeyen İvanov, iş ayakkabı­lara gelince reddetti. Kısa bir süre sonra Bulgaristan Satranç Federasyonu tarafından çağrıl­dığı yalan makinesi testine de gelmeyince diskalifiye edildi ve satranç hayatı bitti.

    Olayın ehemmiyeti bugün­lerde biraz daha anlaşılır hâle geldi: Carlsen, Niemann ile il­gili demeçlerinde genç Ameri­kalının mentoru Dlugy’den iyi eğitim aldığını da belirttiğin­de, birdenbire ikili arasında­ki ilişki de ortaya çıkmış oldu. Bununla da kalmadı; Dlugy’nin de “chess.com” platformunda hile yaptığı kurumun yetkili­si IM Daniel Rensch tarafın­dan açıklandı. Tabii ilginç olan, 2013’te GM Maxim Dlugy’nin küçük çaplı Blagoevgrad Tur­nuvası’na niye katıldığı. Acaba ne olursa olsun devrin büyük hilekarı Borislav İvanov ile ta­nışmayı ve sistemi öğrenmeyi mi amaçlıyordu?

    Satrançta bilinen ilk elekt­ronik hile vakası 1993’te Phi­ladelphia’da oynanan gelenek­sel World Open’da yaşandı. Turnuvaya katılanlardan biri de 1957’de ölmüş Macar asıl­lı Amerikalı biliminsanı John Von Neumann’ın adını kulla­nan siyahi bir gençti. O yıllarda ABD turnuvalarında walkman dinlemek serbestti ve gencin örgülü uzun saçları resmi ta­mamlamaktaydı. Birçok oyun­cuyu yenen, İzlandalı GM Hel­gi Olafsson’la berabere kalan genç, FM Daniel Shapiro’yla oynarken herhalde sistemin iş­levsizliğinden hamle gelmeyince 9. hamlede zamandan kay­betti. Kategori ödülünü almaya gittiğinde organizatör Bill Goi­chberg ona bir sürpriz hazırla­mıştı. “1 hamlede mat soru­sunu çöz, ödülünü al” diyen Goichberg’e “bugün çok form­suzum” diye cevap veren siyahi genç hemen sırra kadem bastı.

    Şampiyonluğun üstündeki gölge Satrançta hile, yıllardır en üst düzeydeki turnuvalarda ve dünya şampiyonalarında iddia edilen, kimi zaman gerçekten yaşanan bir olgu. Yakın tarihteki Fischer- Spaski, Karpov-Kasparov ve sonrasındaki birçok dünya şampiyonluğu unvan maçında hile yapıldığı iddia edilmişti.

    Dünya satranç şampiyo­naları esnasında en büyük hi­le iddiası ise, Rusya’nın oto­nom cumhuriyetlerinden Kal­mukya’nın başkenti Elista’da 2006’da yapılan Kramnik-To­palov unvan maçında orta­ya atıldı. 12 partilik maçın ilk oyunlarında genelde kötü ko­numlarda olmasına rağmen 3-1 önde giden Kramnik, parti ba­şına 20-25 kez tuvalete gidip geliyordu. Watergate’e nazi­re olacak şekilde “Toiletgate” olarak adlandırılan hadisede, Topalov cephesi Rus oyuncu­nun tuvalet görüntülerini is­tedi. Gergin ortamda Kramnik maçın 5. oyununa çıkmayıp hükmen kaybetti. Görüntüleri sızdırdığı ilan edilen İtiraz Ku­rulu toptan değişti ve Topalov 2 oyun daha alıp maçı lehine çevirmesine rağmen 10. oyunu kaybedince maçın ilk bölümü 6-6 beraberlikle sonuçlandı. Uzatmada hızlı partilerde her­hangi bir şaibe olmadan Kram­nik kazanınca olay kapandı. Hile sadece teknoloji vasıta­sıyla gelmez. Çağlar ilerledikçe kuralların ihlal şekli de değişti. Benim tarihte dikkatimi çeken ilk hile 1906’daki Rusya Birinci­liği’ndendir. Salwe’nin arkasın­dan ikincilik için çekişenlerden Blumenfeld, ajurne sırasın­da hasmı Rubinstein’ın rakibi Malyutin’e yardım etmekle kal­maz, oturum esnasında sessiz­liği de bozar. Malyutin kazanır ama centilmenlik dışı hareket itirazı üzerine Rubinstein’ga­lip ilan edilir (O da bu biçim­de kazanmak istemediğinden beraberlik teklif eder ve yılan hikayesine dönen parti böylece biter). Hilenin şekli her zaman teknik olmaz. Yine 1900’lerin başında Gürcü Prensi Dadiyani oyunlar-turnuvalar düzenleyip kendini satranççı ilan edince ilk itiraz devrin en büyüklerinden Çigorin’den gelir. Ancak bir çok turnuvanın sponsoru da olan Dadiyani, Çigorin’i 1903 Monte Carlo Turnuvası’nın katılımcı listesinden çıkarır. Yakın tarih­te ise hilekarın korunmasının en iyi örneği, kağıt üzerinde in­şa edilen Strumica 1995 turnu­vasıyla 50 elo(!) kazanan Gürcü Azmayparaşvili’nin Avrupa Sat­ranç Birliği Başkanlığı’na geti­rilişidir!

    Fischer 1962 Curaçao Adaylar Turnuvası’nda Sovyet oyunculardan Petrosyan, Gel­ler ve Keres’in “takım hâlin­de oynadığını” söylediğinde; iddiasının kaynağı uzun tur­nuvada bu oyuncuların kendi aralarında kısa beraberlikler­le enerjilerini saklamasıydı. FIDE şikayetleri dikkate aldı; Adaylar Turnuvası Aday Maç­ları’na dönüştürüldü. Aslında o yılların modası, düşüncele­rin etki altına alınması, başka bir deyişle hipnozdu. Bled’de yapılan 1959 Adaylar Turnu­vası’nın 14. turuna Tal’in ra­kiplerini bakışlarıyla etkiledi­ğini iddia eden Benkö güneş gözlüğü takarak geldi! Lakin sonuç değişmedi.

    Karpov-Korçnoy çekişme­si de bu anlamda her seferin­de olaylı geçmiştir. Korçnoy ilk maçta (1974) casusluk şüphe­siyle sekundantı Osnos’u eve yollamıştır; 1978’de ise Dr. Zu­kar’ın düşüncelerini etkiledi­ğini iddia etmiştir. Daha sonra Batı’ya iltica eden Korçnoy’la, SSCB’nin simgesi Karpov ara­sında 6-5 Karpov’un lehine biten unvan maçı yine de akıl­larda iyi oynanmış partileriy­le kaldı.

    Bilgisayar dehaya karşı 1985-93 arasında satrançta dünya şampiyonu unvanına sahip olan Gari Kasparov’un 1997’de Deep Blue’ya 3.5-2.5 yenilmesi bir dönüm noktası oldu.

    Daha sonraki Karpov-Kas­parov çekişmesi de farklı de­ğildi. Yine casusluk iddiaları, Kasparov’un kendi kampından Vladimirov’u kovmasıyla neti­celendi.

    Bahis siteleri ve hile konu­sundaki en önemli kayıtlardan biri ise 2010’da Naiditsch-Ma­medyarov ikilisinin çift turlu döner turnuvada kendi oyunla­rını düzerek Siyah’ın kazanma­sı üzerine müşterek para koya­rak oynamaları iddiasıydı. Aslına bakılacak olursa, satrançta da hilenin ve şekil­lerinin sonu yok! İnsanın kö­tü doğasıyla örtüşen hile, kimi zaman güce güçlüye, hiyerar­şiye başkaldırmanın simgesi de olmuş. Stefan Zweig’ın Die Schachnovelle (1943-Satranç) isimli popüler eserinde Dün­ya Şampiyonu Çentoviç’e karşı birlikte oynayan Mac Connor ve Dr. B’ye bir bakın!

    ANALİZ

    Hans Niemann’ın Carlsen’e karşı akıl almaz ve şüpheli performansı

    GM Magnus Carlsen (2861) – Hans Niemann (2688), Saint-Louis 2022,Nimzo-Hint Savunması

    1.d4 Af6 2.c4 e6 3.Ac3 Fb4 4.g3!? (Amatörler, basın konferansı niteliğindeki post mortem (oyun sonrası) analizde Niemann’ın oyundaki devamyoluna da hazırlıklı olduğu iddiasını çokca eleştirdi. Carlsen’in bu hamleyi hiç oynama­mış olduğunu iddia edenler bile çıktı. Halbuki Norveçli Dünya Şampi­yonu ağır partilerde Leko’ya karşı Moskova 2006 bu hamleyi oynarken amaçladığı 4…c5 5.Af3 sonrası gelen konumu bir düzineden fazla uygula­mıştı. Niçin 4.g3? Carlsen 4.Af3 0-0 (4…c5 5.g3!) 5.Fg5 (5.g3?! Fc3 6.bc3 b6!) c5 varyantının teorik eşitli­ğinden kaçmak için hamle sırasını değiştirdi) 0-0 5.Fg2 d5 6.a3!? (6.Af3 dc4 7.0-0 Ac6! (7…c5?! 8.dc5!) ana varyant olduğundan Carlsen’in hamle sırası Ac6’lı tabyalara yönelik) Fc3 7.bc3 dc4 8.Af3!? (8.Va4 Fd7 9.Vc4 Fc6 10.f3 Vd5! Eri geri alır ama avantaj elde edemez) c5! (İlk sürp­riz! Bence Carlsen’in hazırlığının en büyük bölümü hiç oynanmamış 8… Ac6 9.Kb1 Kb8?! 10.Fg5 h6 11.Fh4! g5 12.Ag5 hg5 13.Fg5 teması üzeri­neydi.9…a6 10.0-0,9…e5!? 10.0-0 da aysbergin su altındaki bölümü) 9.0-0 cd4 10.Vd4!?Yenilik (10.cd4 Fd7! bilinen ki fikir 11.Ae5 Ac6) Ac6 11.Vc4 e5! 12.Fg5 h6 13.Kfd1

    13…Fe6! (13…Ve7 14.Ff6 Vf6 15.Ad2-e4 manevrası c5 karesini kullanacak Beyaza avantaj sağlardı)

    14.Kd8 (14.Vb5 Va5! püf nokta­sı.) Fc4 15.Ka8 Ka8 16.Ff6 gf6 17.Şf1 Kd8 18.Şe1 Aa5 19.Kd1

    19…Kc8! (19…Kd1? 20.Şd1 Beyaz tarafından savunulabilir) 20.Ad2 Fe6 21.c4! (21.Kc1 Şf8 çok tek taraflı olduğu için Carlsen bir er fedasıyla karşı şans arıyor) Fc4 22.Ac4 Kc4 23.Kd8 (23.Kd7? Kc1 24.Şd2 Ab3 25.Şe3 Ac5) Şg7 24.Fd5 Kc7 25.Ka8 a6! (25…b5? 26.Kb8 Kc5 27.e4 ,25…b6 26.e4 Beyazlara ere karşı kompansasyon verir) 26.Kb8 (26.e4 Ac4!) f5 27.Ke8?! (27.e4! ve Siyah ancak hafif üstün) e4! 28.g4? (28.f3! ef3 29.ef3! tek şanstı) Kc5! (28…Kc1 29.Şd2 Kc5 başka bir doğru fikirken,28…fg4? 29.Ke4 f5 30.Kf4 veya 30…h5 31.Ke5 ile Beyaz eşitlerdi) 29.Fa2 Ac4? (29… fg4 30.Ke7 Ac4! 31.Ke4 Aa3 veya 31…Ae5!? Siyahların 19. hamleden itibaren gösterdiği iyi oyunsonu tekniğinin devamı olurdu.) 30.a4? (Bana göre Carlsen’in oyundaki tek gafı. 30.Fc4!! Kc4 31.gf5 Ka4 32.Kb8 b5 33.Kb6! Ka3 34.Şd2

    Magnus Carlsen son zamanların en iyi oyunsonu oyuncusu, fakat sadece kendisi üstünken. Bağlı geçerler Kale finallerinde kolay sürü­lemez ilkesiyle Siyah şahın durumu birleşince Beyazın beraberliği ka­çırdığını görüyoruz: 34…Ka4 35.Şe3 b4 36.Şe4 a5 37.Şe5 Ka3 38.e4 b3 39.f4 a4 40.f6 Şg6 41.f5 Şg5 42.Kb7 potansiyel f geçeriyle Siyah için de tehlike arz ettiğinden 34…h5 36.h4 f6 statükoyu korur)

    30…Ad6 31.Ke7 (31.Kd8 e3! 32.fe3 (32.Kd6 Kd1 33.Kd1 Kd1! 34.Şd1 ef2 Vezir çıkar) Ae4 oyuna benzer) fg4 32.Kd7 e3! 33.fe3 Ae4 34.Şf1 Kc1? (34…Kf5 sonrası 35… b5 sağlam kazanç yolu) 35.Şg2 Kc2 36.Ff7 (36.Kf7 Şg6) Ke2 37.Şg1 Ke1 38.Şg2 Ke2 39.Şg1 Şf6 40.Fd5?! (40. Kb7 Ag5 41.Fh5!! Af3 42.Şf1 Ka2 43.h4!!= insanın bulacağı cinsten bir savunma mekanizması değil!) Kd2! (41…Ag5? 42.Fg2!= Carlsen’in Atın f3 ve h3 ayaklarını kesme fikriydi) 41.Kf7 Şg6! (41…Şe5? 42.Fe4 Şe4 43.Kb7=) 42.Kd7? (Son direnç fırsatı 42.Kf4 Ag5 (42…Kd5 43.Ke4 Şg5 44.h3!!=) 43.Fg2 Şh5 44.Kb4 idi.

    42…Ag5! (Son darbe!) 43.Ff7 Şf5 44.Kd2 Af3 45.Şg2 Ad2 (Kale finallerinin aksine hafif taş finali prensip olarak kayıp) 46.a5 (46. Fd5 b5) Şe5! (46…Ae4? 47.Fd5 Ac5 48.Şg3 Şg5 49.h4=) 47.Şg3 Af1! 48.Şf2 (48.Şg4 Ah2!(48…Ae3? 49.Şh5=) 49.Şg3 Af1 50.Şf2 Ad2 kazanır.) Ah2 49.e4 Şe4 50.Fe6 Şf4 51.Fc8 Af3 52.Fb7 Ae5 53.Fa6 Ac6 54.Fb7 Aa5 55.Fd5 h5 56.Ff7 h4 57.Fd5 ve Beyaz terkeder.

    (Son konum Siyahlar için kolayca kazançtır, örneğin: 57… Şe5 58.Fa8 Ac4 59.Şg2 Şf4 60.Fc6 h3 61.Şh2 Ae5 62.Fd5 Af3 63.Şh1 g3) 0-1

    OTOMAT

    Meşhur ‘Türk’ ve içine saklanan satranç ustası

    İlk defa 1770’de Viyana’da sergilenen Habsburglu mu­cit Von Kempelen’in otomatı “Türk”. İçerdeki mükemmel düzenek sayesinde göze görünen, makinenin kendinin oynadığıydı. Tabii içinde saklanan bir satranç oyuncusu vardı. Otomat 1855 Philadelphia yangınında kül oldu.

  • Günlük: Eskiden şimdiki bugün ise geçmiş zaman

    Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Thomas Mann’dan Orhan Pamuk’a, çocukluk-ilkgençlik dönemindeki “hâtıra defterleri”nden bugüne…

    Orhan Pamuk’tan hâtıralar… Uzak Dağlar ve Hatıralar, yazarın “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılardan oluşuyor.

    Thomas Mann’ın gün­lükleri 10 ciltte topla­nıyor; S. Fischer Ver­lag’da. İlk cilt 1918-1921 arası­nı kapsıyor; sonrakiler 1933’te sürgüne çıkmasıyla başlıyor ve 1955’teki ölümüne dek hız kesmeden sürüyor -yaklaşık 8.500 sayfalık bir toplam. Ya­zarın gençlik yıllarının gün­lüklerini Los Angeles döne­minde yokettiği biliniyor: Özel yaşamının dışarıdan görünü­şünün tersine, girdaplarla ve sapkın tutkularına ilişkin tes­pitlerle dolu olduğu için on­ları ortadan kaldırdığına so­nunda pişman olmuş muydu? 58’inden başlayarak günlüğü­nü benzer ayrıntılar doldurur; günlüğünün yayımlanmasını 25 yıl ertelemiş olmasının te­mel gerekçesi buydu herhalde.

    Thomas Mann’ın günlü­ğüyle Goethe’nin günlüğü ara­sındaki belirgin koşutlar ve sözkonusu etkilenme süreci üzerinde çalışan Jochen Golz, günlük tutmanın ana iki ekse­nine gönderme yapar: Yaşam akışının kaydını tutmak ve iti­raflarda bulunmak. Bu anlam­da çoğu güncenin bir tür sır­daş olma özelliği barındırdığı söylenebilir.

    Goethe’de, “ibadet de reza­let gibi gizli kalmalıdır” şiarı­nın ağır bastığına dikkat çeki­yor Golz: “Ne(ler) yaşadığım kimseyi ilgilendirmez. Usta, bir adım daha atmıştır: Olup bitenler hakkında ne düşün­düğümü söylemek durumun­da değilim”.

    Duruşunda ve seçimle­rinde Goethe’yi model olarak görüp izini sürmesine karşın, günlüklerinde o çizgiden ge­niş ölçüde uzak durur Tho­mas Mann: Tuttuğu kayıtlar birden fazla cephesini sergiler ve karmaşık, düpedüz para­doks yüklü bir bünye ortaya koyar. Tabloyu Mann “aile”si­nin öbür üyeleriyle (Heinrich ve Nelly, Erika, Klaus, Golo…) birlikte okumak “itiraf” sınır­ları açısından verimli bir yol sayılabilir! Tek bir “aile”, Av­rupa’nın en karanlık dönem­lerinden birine, yazdıkları ve yaptıklarıyla, benzersiz bir ta­nıklık toplamı üzerinden ışık tutmuştur. Kaldı ki, 2. Dünya Savaşı yıllarının arka planını değerlendirmek yolunda baş­vurulan kaynaklar arasında Virginia Woolf ve Stefan Zwe­ig gibi yazarların günlüklerini de saymak gerekir: Onlar, tıp­kı Klaus Mann gibi, yaşanan yıkımın bedelini intihar etme­yi seçerek ödemişlerdir.

    Günlük, öbür yazı türlerin­den farklı olarak bir “şimdi”­de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitleri­ne dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Günlük yazarı ânı ânına farketmeyebilir tuttuğu kayıtların o boyutunu; sonra, dönüp yazdıklarını okuduğun­da kavrayacaktır bunu.

    Ölümsüz… Thomas Mann (1875-1955) (solda), Virginia Woolf (1882-1941) ve Klaus Mann (1906-1949) (en üstte sağda ). Avrupa’nın en karanlık dönemine günlükleriyle de ışık tuttular.

    Orhan Pamuk, yeni yayım­lanan ‘resimli kitab’ının da­ha başlığında “hâtıra” kavra­mını kullanıyor: Uzak Dağlar ve Hatıralar (YKY). Seçtiği “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazı­lar, araya zaman girince, kişi­sel “geçmiş”inden kesitler hü­viyetine bürünmüş gerçekten de. Onları tuttuğu bir günlü­ğün parçaları olarak görmü­yor mu yazar? Sözlüğü hiç kullanmamış kitabında, ama -örneğin- Virginia Woolf’un güncesinden de “hâtıra” diye sözettiğini, bir anı kitabı olan Walden’ı da benzer kategoriye soktuğunu görüyoruz. İşi da­ha da ileri götürerek, çocuk­luk-ilkgençlik dönemimizde revaçta olan “hâtıra defter­leri” ile bir özdeşlik kuruyor kendi defterleri arasında. Yıl­ların bütün “şimdi”leri artık bir “geçmiş”in ögeleri Pa­muk’un gözünde; onun için de “hâtıra”yı kullanmayı yeğliyor.

    Yazar olsun olmasın, kişi günlüğü içtenlik/sahihlik ek­seninde turnesol işlevi de gö­rür; bir bakıma denektaşıdır. Günlüklerini yazarken biri, yayına hazırlarken bir başkası olunabildiğini kanıtlayan ör­neklere rastlanır: Dönüp dö­nüştürmüş, “asıl”ı çarpıtmış­tır kalem efendisi!

    Günlükler, çoğu zaman ya­zarının etik duruşunun ana­hatlarını içerirler. Ernst Jün­ger’ın güncesi, özellikle de 2. Dünya Savaşı yıllarını kap­sayan oylumlu dilimi sarsı­cı modeller arasındadır: Bu derin, incelikli yazar, 3. Rei­ch ordusunun önde gelen bir subayı olarak işgal Paris’inde görevdeyken savaşın amansız gerçekliğine farklı bir prizma­dan bakmış, “dünyevi” keyif­lerinin ağır basması yaşanan vandallığa sırt dönmesiyle sonuçlanmıştı -okurun solu­ğunu tıkayan bir perspektif tabii, gelgelelim canalıcı bir belge de.

    Perdeyi, işbirlikçi Drieu la Rochelle’in yakıcı güncesiyle kapatabiliriz belki de.

  • Ölümünün 10. yılında ‘son İttihatçı’ Erol Şadi

    Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerne yaptığı arşiv ve yayın çalışmalarıyla tanınan Erol Şadi Erdinç, modern dönemin müstesna kültür insanlarındandı. Birçok yayınevi ve kuruluşta emek veren, onlarca insan yetiştiren Erol Şadi, bugün referans kabul edilen eserleriyle yaşıyor.

    İttihad ve Terakki tarihi konusunda bir başeser olan kitabın ilk cildi.

    Türk siyaset tarihi yazı­mında çok önemli isim­lerden, Tarık Zafer Tu­naya hocanın haleflerinden Erol Şadi Erdinç’in ölümü üzerinden tam 10 yıl geçti.

    Erol Şadi 1935’te İstanbul’da doğdu. Davutpaşa Ortaokulu’n­dan sonra Pertevniyal Lisesi’ne devam etti. Daha lise yıllarında dayısı, Türkiye Sosyalist Parti­si kurucularından Aziz Uçtay aracılığıyla sosyalist fikirler­le tanıştı. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hu­kuk Fakültesi’ne girdi. Öğreni­mi sırasında çeşitli gazetelerde çalıştı. Türkiye Gazeteciler Sen­dikası’nın 788 numaralı üyesi oldu. Doğan Kardeş Yayınları’n­dan sonra Yapı Kredi Bankası’n­da Vedat Nedim Tör’le birlikte kültür ve sanat danışmanı olarak görev yaptı; bankanın desteği ile kurulan Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisi bünye­sinde halk oyunlarının tespiti ve derlenmesi; Anadolu sanatlarına ilişkin sergilerin ve gösterilerin hazırlanması; Hasan Rıza So­yak’ın Anıları ve birçok kitabın yayımlanmasında çalıştı.

    Prof. Dr. Tarık Zafer Tuna­ya’nın yanında yakın tarih araş­tırmalarına, özellikle 2. Meşruti­yet, Millî Mücadele gibi alanlara, İttihad ve Terakki’nin kuruluş ve gelişmesine ilişkin konulara yöneldi. 1974’te Akdeniz Haber Ajansı’na girdi; ardından Tercü­man gazetesi bünyesindeki Ker­van Yayınları’nın yöneticisi oldu. Bu dönemde 1001 Temel Eser başlığı altında pek çok Osman­lıca ve Osmanlı tarihine ilişkin çalışmanın Türkçeye çevrilerek basılmasına önayak oldu. Ser­met Muhtar Alus, Ahmet Emin Yalman, Tarık Zafer Tunaya gibi isimlerin kitaplarının derlenme­si ve yayımlanmasını sağladı.

    2007-2012 arasında tarih danışmanı olarak bulunduğu İş Bankası Kültür Yayınları’nda “Yakın Tarihten Temel Kaynak­lar ve Belgeler” dizisinin danış­manlığını üstlendi; Haluk Oral ile birlikte Meclis-i Mebusan Bi­rinci Dönem 1908-1911 (2008) ve Sabahattin Özel ile birlikte Gençler İçin Fotoğraflarla Nu­tuk (2010) kitaplarını yayına ha­zırladı. İttihad ve Terakki başta olmak üzere yakın tarihe ilişkin farklı konularda makaleler yazdı.

    “İttihadcılık bir ruhtur” sö­züyle tanındı.

    Daima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi…

    Uzun yıllar boyunca üzerin­de çalıştığı, İttihad ve Terakki’ye ilişkin belgeler ve yargılamalar içeren eserini tamamlamak üze­reyken 17 Ekim 2012’de hayatını kaybetti. Yıllarca üzerinde çalı­şıp belge topladığı, büyük bir ar­şiv ve külliyat oluşturduğu Türk siyasi hayatı, İttihad ve Terakki, siyasal partiler konusunda ça­lışmalarının çok küçük bir kıs­mı bilinen Erol Şadi’nin 3 ciltlik kitabı, ölümünden 6 yıl sonra 2018’de yayımlanabildi: Osman­lı İttihad ve Terakki Cemiyeti Yargılamaları başlığıyla üç cilt olarak İş Bankası Kültür Yayın­ları tarafından basılan külliyat; “Meclis-i Mebusan Soruşturma­sı, Divan-ı Harb-i Örfi Yargıla­ması, Ankara İstiklâl Mahkeme­si ve Siyasî Yargılama” başlık­lı ciltlerden oluşur. Bu 3 ciltlik çalışma çok önemli bir kaynak olup, Osmanlılar’ın son döne­minde İttihad ve Terakki tarihi açısından muhteşem bir başvu­ru kitabıdır.

    İttihad ve Terakki konusun­da Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra İlber Ortaylı ile birlikte ya­pılmış bir söyleşi/belgesel kitap daha vardır. Alper Çeker tara­fından hazırlanan kitap İttihad ve Terakki, Osmanlı İmparator­luğu’nda Gizli Örgütlenmeler ve Darbeler’dir. İnkılap Yayınları ta­rafında yayımlanan bu çalışma­da Erol Şadi Bey’in arşivinden bazı İttihad ve Terakki Cemiye­ti’nin eski Türkçe nizamname­lerinin tıpkı basımları da yer al­maktadır.

    Çok özel bir arşive ve kütüp­haneye sahip olan Erol Şadi Er­dinç’in dillere destan bir İttihad ve Terakki nizamnameleri, bel­geleri koleksiyonu bulunmak­ta idi. Çok eski yıllarda bu arşivi oluşturmaya başlayan Erol Şadi Erdinç’in bu konulardaki ilk ça­lışması, 1980’li yıllarda basılmak üzere Türk Tarih Kurumu tara­fından kabul edilmiştir. Nitekim Tarih Kurumu’nun 1988 yayın katalogunda basılmakta olan kitaplardan biri olarak “Birinci Dünya Savaşında İttihad ve Te­rakki Hükümetlerinin İcraatına Dair Meclis-i Mebusan Tahki­katı” başlıklı bir çalışmanın kün­yesi yazılıdır. Çeşitli sebepler­den dolayı bir türlü basılamayan bu eser hacim ve bilgi açısından büyüyecek ve ancak 2018’de ba­sılacaktır.

    Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra (2016) İlber Ortaylı ile yapılmış söyleşi/ belgesel kitabı.

    Ölümünden sonra kitaplı­ğı Eyüp Belediyesi tarafından 2022’de devralınmıştır. Eyüp Sultan’da eski karakol binasında kurulan “İstiklâl Kütüphanesi”, Erol Şadi Erdinç kitapları ko­leksiyonunu içeren bir başvuru merkezi olarak hizmet veriyor. Ciddi bir arşivi, daha yayımlan­mamış çalışmaları vardır. Özel­likle yıllardır bir dedektif gibi peşine düşerek topladığı İttihad ve Terakki nizamnameleri ve broşürleri hakkında çalışmaları yayımlanmayı beklemektedir.

    Sahafların aziz dostu, her ne­silden kitap meraklılarının Erol Şadi Bey’in Simurg’ta, Turku­az’da, İşkültür’de yaptığı sohbet­lerin tadı hâlâ akıllardadır. Da­ima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi ağabey, akademik kitapları satır satır okuyan, bulduğu hata­ları daima hatırlatan bir insandı. O sadece okumak, bilgilenmek ve bilim adına kitap toplardı. Bu­lunduğu yayıncılık mevkilerin­de, günümüzde yüksek makam sahibi olan pek çok kişinin elin­den tutmuştur. Onların henüz acemi oldukları dönemlerde ki­taplarının basılmasını sağlamış, bu kişilerin önünü açmıştır.

    Kitaplık Dergisi’nde onun­la yaptığım “Erol Şadi Erdinç ile Geçmiş Zaman Sahafları ve Sahaflık” söyleşinde Sahaflar Çarşısı hatıralarını kayıt altına almıştık. Erol Şadi diyor ki: “Me­saisi erken biten herkes doğruca sahaflara gelirdi. Aradığımız ki­tabı kaçırmak endişesiyle sabah akşam mutlaka uğrardık. Bugün zaten sahaf da kalmadı. Eski ki­tap satanla sahafı birbirinden ayırmak lazım. Sahaf, kültür ta­rihini eğitimsiz bilen adamdır”.

    Gerek sağlığında yaptıkları, gerekse ölümünden sonra bası­lan eserleri Erol Şadi Erdinç’in büyük bir kültür insanı “Son İtti­hatçı” olduğunun kanıtıdır. Hãtı­rası önünde saygıyla eğiliyorum, rahmet diliyorum.

  • Federer: Kortta büyük kort dışında daha da büyük

    Yakın tarihin en başarılı, unutulmaz tenisçilerinden Roger Federer, son 20 yıldır muhtaç çocuklara yaptığı yardımlarla biliniyor. Şu ana kadar 2 milyon civarında çocuğun eğitimine katkıda bulunan Federer Vakfı, 52 milyon USD’lik destekle spor alanında pek de görülmeyen bir sosyal sorumluluk projesine imza attı.

    Teklerde 20’si Grand Slam’lerde olmak üzere 103 şampiyonluk; biri altın olmak üzere iki olimpiyat madalyası, omuzunda taşıdığı “310 hafta boyunca dünyanın 1 numarası” unvanı… Tarihin en iyi tenisçilerinden Roger Federer kortlara muhteşem bir şekilde veda etti. İspanyol Nadal’la birlikte oynadıkları çiftler maçından sonra bera­ber ağlamaları, şüphesiz spor tarihine geçti.

    41 yaşındaki İsviçreli spor efsanesinin bazı rekorları bir bir kırılsa da o asla unutulma­yacak. Neden mi? Yeryüzünün dörtbir köşesinde doğal fe­laketlerden etkilenen insan­lar için yardım toplayan, açı­karttırmalarda raketini satan “Majesteleri” lakaplı sporcu, 2006’dan beri UNICEF (Bir­leşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) İyiniyet Elçisi…

    Yıllar önceydi. Bir avuç şanslı Güney Afrikalı çocuk, kahramanlarıyla buluşmak için sabırsızlanıyordu; saatler bir türlü geçmiyordu. Fakirliğin kol gezdiği mahallelerdeki bu öğrenciler için o eğitim progra­mı iki öğün yemek, kılık-kıya­fetten çok daha fazlası demek­ti; onlar için gelecekti… Derken kapı açılıyor, bekledikleri kişi sıcacık bir gülümsemeyle sı­nıfa giriyordu. Çocuklar nutku tutulmuş bir şekilde ona bakı­yorlardı. O bir kağıdı kapıyor, adını soyadını üstüne yazıyor­du: Roger Federer!

    Annesinin doğduğu Güney Afrika hep ilgisini çekmişti. Güney Afrika’da çocuklar ya­rarına yapılan projelere destek olmak amacıyla 2003’te kuru­lan Roger Federer Vakfı son­radan sınırları aştı; Botsvana, Zambiya, Malavi, Namibya ve Zimbabve’de faaliyet gösterme­ye başladı. 7 binden fazla okula 52 milyon Dolarlık destekle sa­yısız hayata dokunuldu. Vakıf bugüne kadar 2 milyon çocu­ğun eğitimine katkıda bulundu. Kortların gördüğü en zarif sporcuyu sadece tenisseverler değil, hayata tutunan yüzbin­ler de asla unutmayacak. Bu “öteki” çocukların gönlüne taht kurmak belki de “Tenisin Ma­jesteleri” olarak anılmaktan bi­le kıymetli.

    Roger Federer, 2003’te kendi ismini taşıyan bir vakıf kurmuş; önce Güney Afrika’da, sonra Afrika kıtasının diğer ülkelerinde 1.5 milyon çocuğun hayatına dokunmuştu. 2010’da Etiyopya’da…
  • 92 yıl önce başladı tüm dünyayı futbola bağladı

    22. FIFA Dünya Kupası, bu ayın 20’sinde başlıyor. Dört yılda bir yapılan, yaklaşık 1 ay sürecek organizasyon bu defa Katar’da düzenleniyor. 2002’dekinden sonra ikinci defa Asya kıtasında yapılacak büyük futbol şöleninde Türkiye yer almıyor. Başlangıcından bugüne, dünya futbolunda iz bırakan unutulmaz hadiseleriyle…

    Yeryüzünün dörtbir kö­şesindeki sayısız fut­bolsever için 47 ayın sultanı Dünya Kupası, bu ayın 20’sinde Katar’da başlıyor. Yak­laşık 1 ay sürecek futbol bayra­mında, milyonlarca insan için zaman duruyor. Meşin yuvarla­ğın etrafında köprüler kurulu­yor, düşmanlıklar unutuluyor.

    Bu büyük serüvenin hika­yesi 1920’de başlıyor. O dönem Avrupa’da yaşayan Uruguaylı zengin bir diplomat olan En­rique Buero, FIFA Başkanı Ju­les Rimet’ye değişik kıtaların temsilcilerinin katılacağı bir turnuva önerir. Sığır ticareti sayesinde çok zengin olan Gü­ney Amerikalı futbol tutkunu, ayrıca Olimpiyat’ta ülkesinin kafile başkanıdır.

    Bu düşünce henüz olgun­laşmamışken, diğer taraftan zamanın Fransa Futbol Fede­rasyonu Genel Sekreteri Hen­ri Delaunay, 1916’dan bu yana kendi şampiyonasını düzenle­yen Güney Amerika’dan esin­lenerek Avrupa’nın da millî takımlar düzeyinde böyle bir organizasyonu olması gerek­tiğini hararetle başkanına an­latır. Ona o gün “hayır” diyen kişi, yine Rimet’den başkası değildir.

    Henüz emekleme dönemin­deki futbol için o günlerdeki tek uluslararası sahne Olimpi­yat’tır. Nihayet 1928’deki FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Kupa­sı’nın 1930’da düzenlenmesine karar verilir. Peki bu onur kime bahşedilecektir?

    1929’daki FIFA Kongresi Barselona’dadır. Uruguay’ın dı­şında Macaristan, İtalya, Hol­landa, İsveç ve İspanya da bu ilk büyük turnuvaya taliptir. Enrique Buero’nun maddi des­tek sözü verdiği Rimet çoktan kararını vermiş, Güney Ame­rika ülkesi için kulis yapmıştır. 18 Mayıs’taki oylama netice­sinde şampiyonanın yapılacağı yerin adı konur: Uruguay. Son iki olimpiyatta altın madalya kazanan Uruguay, aynı zaman­da bağımsızlığının 100. yılını da kutlayacaktır.

    Türkiye’nin bugüne ka­dar sadece iki defa katılabildi­ği; buna rağmen son seferinde, 2002’de üçüncülük yaşadığı organizasyonun tarihinde kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.

    1930 – URUGUAY

    Evsahibi ilk sahibi oldu

    Bir zamanların ünlü gemisiydi Conte Verde. O olmasa, şüphe­siz 1930’daki ilk Dünya Kupası 13 takımla oynanmayacaktı. İtalyan saraylarının görkemini yansıtan transatlantiğin o meşhur yolculu­ğunda kimler yoktu ki… Belçika, Fransa, Romanya ve Brezilya kafileleri, turnuvada görev alacak hakemler, kazanana verilecek kupa ve FIFA Başkanı Jules Rimet o gemiyle Uruguay’ın yolunu tut­muştu. Yolculardan Fransız Lucien Laurent, şampiyona tarihinin ilk golünü atsa da Avrupalıların turnu­va mesaisi kısa sürmüştü. Tek Yaşlı Kıta temsilcisi Yugoslavya da yarı finalde elenmişti. Komşusu Arjan­tin’i 4-2 yenen evsahibi şampiyon olmuştu. Conte Verde ise 1936’da Çin kafilesini Berlin Olimpiyat Oyunları’na taşıyacak, “Kristal Gece”den sonra Almanya ve Avus­turya’yı terkeden 17 bin Yahudiyi Şangay’a taşıdıktan sonra 1949’da hurdaya ayrılacaktı.

    İlk finalde Uruguay, komşusu Arjantin’i evinde yenerken, finalin seremonisinden geriye bu kare kalmıştı.
    İlk Dünya Kupası’na dört ülkeyi götüren Conte Verde.

    1934 – İTALYA

    Faşizmin futbol zaferi

    İkinci turnuva Avrupa’daydı. Ancak kupa İtalya’ya gelse de şampiyon gelmemişti. Böylece Uruguay, unvanını korumayan tek muzaffer takım olmuştu. Futbolun bir propaganda aracı olduğunu far­keden Benito Mussolini, zafer için tüm gücünü seferber etmişti. Yo­luna tartışmalı düdüklerle devam eden (o kadar ki çeyrek finaldeki olaylı İspanya maçını yöneten İsviçreli René Mercet, kendi ülke federasyonu tarafından hakem­likten ömürboyu men edilmişti) evsahibi, Çekoslovakya’yı yenerek mutlu sona ulaştı. Finalin hakem­lerinin seremonide verdiği faşist selam, zamanın ruhunun özetiydi. Vittorio Pozzo’nun talebeleri, Il Duce’yi mest etmişti.

    1934’te faşist selamı veren hakemler.

    1938 – FRANSA

    Yine yeniden İtalya

    İkinci Dünya Savaşı’nın başlama­sına 1 yıl kala düzenlenen 1938 Dünya Kupası’nda 16 takım sahne alacaktı. Ancak Almanya, turnu­vanın başlamasına kısa süre kala Avusturya’yı ilhak edince katılımcı sayısı eksilmişti. Böylelikle o dönem İtalya’nın bileğini bükebilecek tek ülke bir süreliğine tarihten silinmiş­ti. 1930’larda Avusturya, futbolun harikasıydı; Almanya deseniz pek sıradandı. Avusturya organizasyon­da yoktu fakat bazı futbolcuları var­dı. Tüm baskılara rağmen şampiyonaya gitmeyen Matthias Sindelar, sivil itaatsizliğin kitabını yazmıştı. Almanya’ya 16 yıl sonra ilk dünya şampiyonluğunu kazandıracak teknik direktör Sepp Herberger’e Naziler formülü vermişti. 6 Alman, 5 Avusturyalı’dan mürekkep takım ilk turda İsviçre’ye boyun eğiyor; Adolf Hitler çok şeyler beklediği futboldan istediğini alamıyor; Mussolini’nin İtalya’sı Macaristan’ı devirerek kupayı kaldırıyordu.

    1938’de unvanını koruyan İtalya, Mussolini’nin huzurunda.

    1950 – BREZİLYA

    Maracana’da Uruguay

    Savaş bitmişti ve 1950 Dünya Kupası bu defa Brezilya’daydı. O zamanki statü gereği, şampi­yon lig usulü oynanan maçlarla belli olacaktı ve Brezilya-Uruguay finalinde evsahibine beraberlik yetiyordu. Gazeteler manşetlerin­de hız kesmiyor, hatta O Mundo karşılaşma günü şampiyonluk posteri veriyordu. FIFA Başkanı Jules Rimet de neticeden emindi; kendi adını taşıyan kupayı vereceği seremoni için sadece Portekizce konuşma hazırlamıştı. Brezilya Futbol Federasyonu daha da ileri gitmiş, muzaffer takıma verilecek madalyalara kendi futbolcularının adını yazdırmıştı. Ancak evdeki tüm bu hesaplar çarşıya uymayacak, 11 futbolcu tribünlerdeki 200 bin kişiyi altedecekti. Uruguaylı Alcides Ghi­ggia’nın galibiyet golü, futbolun en önemli mabetlerinden birine ölüm sessizliği getirmişti. Maracana, ta­rihinde bundan sonra iki defa daha susacaktı; Frank Sinatra konserinde ve Papa’nın ziyaretinde.

    Ghiggia’nın Uruguay’a Maracana’da şampiyonluğu kazandırdığı gol.

    1954 – İSVİÇRE

    Küllerinden doğan Almanya

    Dünya Kupası bu defa İsviç­re’deydi. İlk defa organizas­yonda boy gösteren Türkiye şans­sızdı. Finalde kapışacak Federal Almanya ve Macaristan’la aynı gruba düşmüştük. Güney Kore’ye gol yağdırsak da Panzerler’e teslim olup yurda dönmüştük. Grup ma­çında Macaristan, eksik kadroyla sahaya çıkan Almanya’ya gol yağ­dırmıştı: 8-3. İki ekip sonradan fina­le yükselmiş; Bern’de 3-2’lik skorla gülen Almanya mucizeye imza atmıştı. Ferenc Puskás’ın önderli­ğindeki yenilmez armadanın bileği bükülmüştü. Kupa seremonisinden sonra omuzlarda taşınan kaptan Fritz Walter, savaşın yıkımlarından kurtulmaya çalışan bir ulusun özgüven kazanmasında pay sahibi olan figürlerden. Alman tarihçi Joachim Fest’e göre Federal Alman Cumhuriyeti’nin üç kurucusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Ludwig Erhard ve zihinsel olarak Fritz Walter.

    Batı Almanya kaptanı Fritz Walter

    1958 – İSVEÇ

    Pele efsanesi!

    Brezilya güle oynaya zafere ulaşmıştı. Sambacılar İsveç’te şampiyon olurken, man­şetleri henüz reşit olmayan bir delikanlı süslemişti. İlk çeyrek finalde Galler ağlarını sarsan Pele, yarı finalde de Fransa karşısında hat-trick yapmıştı. Finalde Güney Amerikalıların rakibi, son şampiyon Almanya’yı deviren evsahibiydi. İsveç Kralı 6. Gustav maçtan önce oyuncu­larla tokalaşırken, 17 yaşındaki o çocuğun yüzüne bile bakmamış­tı. İlk düdükten sonra o delikanlı sahada güneş gibi parlıyor; biri tarihe kazınan iki gole imzasını atıyordu: Brezilya 5 – İsveç 2.

    İlk 1958’de Dünya Kupası’nı kazanan Pele, bu onuru üç kez yaşayan tek futbolcu durumunda.

    1962 – ŞİLİ

    Yine Brezilya

    Dünya Kupası’nda oynanan bir maç var ki futbol literatü­ründe “Santiago Meydan Savaşı” olarak anılıyor. Tekmelerin-tokat­ların havada uçuştuğu Şili-İtalya karşılaşmasında yaşananlar tek kelimeyle skandaldı. Şili, 1960’da 5.000 kişinin canını alan 9.5 şiddetindeki depremin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Kimileri “turnuva başka bir yere alınsın” dese de organizasyon bir umuttu. Ülkenin başkentinde haber yapan iki İtalyan gazeteci, fakirliğin kol gezmesinden dem vurup bazı kadınların icra ettiği dünyanın en eski mesleğine gönderme ya­pınca, iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti; 2 Ha­ziran’da sahada yaşananlar utanç vesikasıydı. Finalde ise sakatlanan Pele’nin yokluğunda Brezilya yine kazanacak, Çekoslavakya’yı 3-1 yenerek kupayı kaldıracaktı.

    Çok sert geçen 1962 Dünya Kupası’nda Pele sakatlanmış, Garrincha ülkesini zafere taşımıştı.

    1966 – İNGİLTERE

    Üst direk, çizgi, gol!

    Bundan 56 sene önce çeki­len bir futbol fotoğrafı son aylarda çokça paylaşıldı. Kraliçe 2. Elizabeth’in kaptan Bobby Moore’a Jules Rimet Kupası’nı uzattığı an, şüphesiz spor tarihinin unutulmazlarındandı. Finalin tarihe geçen anı ise aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ tartı­şılıyor. Geoff Hurst’un üst direğe vurup kale çizgisiyle raks eden şutu sonrası Azeri yan hakem Tevfik Bahramov gol demiş, asla noktalanmayacak polemik o gün doğmuştu. Ancak turnuvanın gizli kahramanı bir köpekti. Şampiyo­nanın başlamasına kısa bir süre kala çalınan kupayı Pickles (Tur­şucuk) adında bir köpek bulmuştu. Finalde Batı Almanya’yı uzatma­larda 4-2 yenen İngiltere, kupanın sahibi olacaktı.

    Dünya Kupası tarihinin hâlâ tartışılan pozisyonuna Azeri yan hakem gol demişti.

    1970 – MEKSİKA

    Tarihe yazılan futbol savaşı

    Fransız heykeltıraş Abel Laf­leur’ün zafer tanrıçası Nike tas­viri, futbolun 1970’e kadar en büyük ödülüydü. 1946’da Jules Rimet’nin adı verilen kupayı üç defa kazanan ülke, ilaheye sonsuza kadar sahip olacaktı. 1970’te Pele ve arkadaşları Brezilya’ya o paha biçilemeyecek heykelciği getirmişti. O yıl düşman komşular Honduras ile El Salvador şampiyonaya katılmak için üç maça çıkmışlar, El Salvador turnuva vizesi aldıktan kısa süre sonra iki ülke arasında savaş başlamıştı. Tarihin tek futbol harbinin bilançosu ağırdı. Sadece 100 saatte 2.000’e yakın in­san ölmüştü. Ateşkes ilan edilse de iki ülkenin devlet başkanları ancak 2006’da el sıkışabilecekti. Finalde İtalya’yı 4-1 mağlup eden Brezilya, 3. defa kazandı ve kupayı ilelebet evine götürdü (Ancak kupa 1983’te çalınacak ve replikası yaptırılacak­tı!).

    1974 – FEDERAL ALMANYA

    Beckenbauer, Cruyff’e karşı

    O yıl dördüncü defa bir evsahibi mutlu sona ulaştı. Panzerler’in Hollanda’yı devirdikleri finalde Hol­landa henüz 1. dakikada penaltıyla öne geçmişti. Ancak Beckenbauer kaptanlığındaki Batı Almanya, Cruyff’lü Hollanda’yı 2-1 yenecek­ti. Bu turnuvanın unutulmazı, iki Almanya’nın buluşmasıydı. Batı’nın başbakanı Willy Brandt, danışmanı köstebek çıkınca istifa etmişti. Yeni Şansölye Helmut Schmidt, bakan­larıyla maça çıkarma yaparken, anamuhalefet lideri Helmut Kohl de oradaydı. Almanya’ların kapışma­sında Doğu kazanmış, turnuvanın sonunda ise Batı taçlanmıştı.

    Unutulmaz final öncesinde kaptanlar Cruyff (solda) ile Beckenbauer (sağda) seremonide.

    1978 – ARJANTİN

    Kanla karışık Arjantin

    Dünya Kupası düzenlenme onu­ru Arjantin’e bahşedildiğinde, Juan Peron koltuğunda oturuyor­du. 1976’da askerî cunta yönetime elkoyunca, bazı ülkeler endişelerini dile getirse de FIFA verilen taahhüt­leri yeterli görmüştü. Turnuvada iyi giden evsahibinin finale çıkabilme­si için Peru’ya en az dört fark atması gerekiyordu. Maç 6-0 bitmişti. Te­sadüf bu ya, yarım düzine gol yiyen Peru’nun kalecisi Ramon Quiroga Arjantin’de doğmuştu! Soyunma odasını ziyaret eden cuntanın başı Jorge Rafael Videla istediğini almış­tı. Tevatüre göre Henry Kissinger da yanındaydı… Bir tarafta sokak ortasında sırra kadem basanlar, gün ışığında buharlaşanlar, işken­cede kaybedilenler, bir tarafta tribünlerden yükselen “ole”ler… Finalde Hollanda’yı uzatmalarda 3-1 yenen Arjantin ilk Dünya Ku­pası’na bu koşullarda uzanacak; o gün çocuklar gibi şen Videla, 7 sene sonra ömürboyu hapis cezasına çarptırılacaktı.

    1978’de Arjantin zafere ulaşırken, kupayı diktatör Videla takdim etmişti.

    1982 – İSPANYA

    Bella ciao!

    İtalya, Dünya Kupası’na ülkedeki kara bulutların gölgesinde ge­liyordu. “Totonero” (kara toto) skandalına karışan futbolcular maçlara fesat karıştırmış, sonuç­ları tayin etmişti. İşte onlardan biri Paolo Rossi’ydi. 3 yıl sahalardan uzaklaştırılan forvetin cezası şampiyona öncesinde iki seneye indirilmişti. Teknik direktör Enzo Bearzot’un ısrarla takımında istediği oyuncu, grup aşamasını pas geçtikten sonra attığı 6 golle gök-mavilileri zafere taşımıştı. Finalde Federal Almanya’yı 3-1 devirdiler. Şeref tribününde havalara zıplayan 85 yaşındaki cumhurbaşkanı Sandro Pertini… Takım kaptanı Dino Zoff… Kad­ronun en deneyimli isimlerinden Franco Causio… Ve muzaffer hoca Bearzot… Bu 4’lünün dönüş yolun­da, kazandıkları Dünya Kupası’nın yanında iskambil oynadığı kare kültleşiyordu.

    Muzaffer İtalya dönüş yolunda. Cumhurbaşkanı, hoca, kaptan ve deneyimli bir oyuncu iskambil oynarken…

    1986 – MEKSİKA

    ‘Tanrı’nın Eli’ değince…

    Şampiyona, tarihin gördüğü en destansı performansa sahne olmuştu. 5 gol atıp 5 de asist yapan Diego Arman­do Maradona, oldukça sıradan bir kadroya sahip Arjantin’i zafere taşırken, özellikle çeyrek finalde İngiltere’ye karşı olağanüstü oynamıştı. Arjantin, iki ülkeyi karşı karşıya geti­ren Falkland Savaşı’ndan 4 yıl sonra rövanşı böyle alıyordu. 4 dakika arayla iki defa ağları bulmuşlardı. İlkinde kendi de­yişiyle “biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” vardı. İkinci golde Dünya Kupası tarihinin en güzel golünü atıyordu; kendi sahasından aldığı topla 5 rakip oyuncuyu çalımladık­tan sonra fileleri sarsmıştı (Bu tarihî meşin yuvarlak, 2022 Dünya Kupası’nın başlangıcından 4 gün önce 16 Kasım’da açıkartırmaya çıkacak. Meraklılarına duyurulur). Çok sert geçen final mücadelesi sonunda, Batı Almanya’yı 3-2 yenen Arjantin kupayı alacaktı.

    1990 – İTALYA

    Almanya ama Kamerun

    Dünya Kupası’na renk katan Kamerun, şüphesiz Türki­ye’de de en sevilen takımların başında geliyor. Omam Bıyık’ın turnuvanın açılış maçında son şampiyon Arjantin’e attığı kafa golü hâlâ hafızaları süslüyor. O vuruşta forvet kuş misali havalanmış, yerçekimine adeta meydan okumuştu. Kar­şılaşmayı 9 kişi bitiren Afrika temsilcisi, tarihin en büyük sürprizlerinden birine imza atmıştı. Afrika’nın medar-ı iftiharı, çeyrek finalde İngilte­re’ye elendiğinde ülkemizde de ağlayanlar çoktu! Finalde ise Arjantin’i 1-0 yenen Batı Almanya üçüncü defa kupanın sahibi olacaktı.

    1990 Dünya Kupası’nın galasında Omam Bıyık, son şampiyon Arjantin’i böyle yıktı

    1994 – ABD

    Fonda Escobar, spotta Brezilya

    Kolombiya, ABD’de düzenle­nen 1994 Dünya Kupası’na gizli favori olarak gidiyordu. Ancak ülke için zor günlerdi. Hükümet uyuşturucu kartelleriyle savaşıyor, onlarca insan bozuk para gibi harcanıyordu. Grupta Romanya’ya kaybeden Kolom­biya, ABD karşısında kazanmak zorundaydı; aksi takdirde turnuva onlar için erken bitecekti. Maçlara büyük paralar yatıran uyuşturucu kartelleri çok sinirlenmişti. Ölüm tehditleri yağıyordu. Bu şartlar altında oynanan maçta fatura, kendi kalesine gol atan Andrés Escobar’a kesilmiş; talihsiz stoper ülkesine döndükten 6 gün sonra gol naraları eşliğinde öldürül­müştü. Finalde ise golsüz biten ve uzatmalarda da değişmeyen skor sonrasında penaltılara geçilmiş; İtalya’ya üstünlük sağlayan Brezil­ya zafere ulaşmıştı.

    1994’te kendi kalesine attığı golle Kolombiya’nın elenmesine neden olan Escobar, 9 gün sonra öldürüldü.

    1998 – FRANSA

    Zidane’ın yönetiminde…

    Fransa, Zinedine Zidane’ın kusursuz orkestra şefliğiyle kendi ülkesinde taçlanırken, turnu­vaya bambaşka bir maç damgasını vurmuştu. Yılın en uzun gününde yeryüzünün belki de tüm “öteki­ler”in desteklediği İran, “ayakto­pu”na o günlerde biraz yabancı olan ABD ile karşılaşmıştı. Maç ön­cesinde verilen beyaz güller, doğu komşumuzda barışı simgeliyordu. Lyon’daki Gerland Stadyumu’nda Yeni Dünyalılar direkleri döverken, goller Asya temsilcisinden geli­yordu. İran’ın 2-1’lik unutulmaz galibiyeti tüm dünyada manşetleri süsleyecek; şampiyona tarihinin en politik randevusunun tarafları grup aşamasında elenecekti. Fi­nalde Brezilya’yı 3-0 mağlup eden Fransa, bu büyük kupayı ilk defa kazanıyordu.

    1998’de Fransa ilk kez kupa kaldırırken… Zidane (solda), Desailly (ortada), kaptan Blanc (sağda).

    2002 – GÜNEY KORE / JAPONYA

    Uzakdoğu’da bir Güneş

    Türk futbolu için 1990’lar bir Rönesans’tı. 1993’teki Akdeniz Oyunları’nda gelen altını, 1996’da gidilen ilk Avrupa Şampiyonası takip etmişti. O organizasyonda “sıfır çeken” ay-yıldızlılar, Euro 2000’de gruptan çıkarak çeyrek final görmüştü. Aynı yıl kulüpler düzeyinde Galatasaray, önce UEFA, ardından Süper Kupa’yı kazanarak tarihe geçmişti. İşte o altın jenerasyon, asıl zirvesine 2002 Dünya Kupası’nda çıkı­yordu. 48 yıllık hasreti dindiren Şenol Güneş’in talebeleri, yarı finalde şampiyonluk arifesin­deki Brezilya’ya boyun eğmişti. Evsahiplerinden Güney Kore’yi yenerek üçüncü olan ay-yıldız­lılar, isimlerini tüm dünyaya ezberletmişti. Finalde ise Alman­ya’yı 2-0 yenen Brezilya bir defa daha zirveye çıkıyordu.

    2006 – ALMANYA

    ‘Kafa’ya rağmen yine İtalya

    Yine bir şike skandalının gölgesinde Dünya Kupası’na gelen İtalya, bu şampiyonada muradına erecekti. İkinci turda Avustralya karşısında ecel terleri döken gök-mavililer, uzun süre 10 kişi oynadıkları karşılaşmayı Francesco Totti’nin penaltı golüyle kazanmayı bilmişlerdi. O gün atılan Marco Materazzi, finale damgasını vuracaktı. Yeryüzünün en büyüğü unvanı için oynanan müsabakada rakip Fransa’ydı. Uzun yıllar İtalya’da görev yapan Zidane, uzatmalarda Materazzi’ye kafa atmıştı. Organizasyonda harika bir görüntü çizmeyen Horoz­lar’ı adeta tek başına finale sürükleyen maestro, sinirlerine hakim olamamıştı. Penaltılarla İtalya gülerken, kariyerinin sonundaki Zizou tüm dünyada tartışılıyordu.

    Zidane’ın Materazzi’ye kafa attığı an futbol tarihinin unutulmazlarından.

    2010 – GÜNEY AFRİKA

    İspanyol usulü

    Sporcular, modern zamanların gladyatörleri… Milyonları eğlendirirken ölenler, aradan geçen yıllara rağmen asla unutul­muyor. 2007’de İspanyol Antonio Puerta, naklen yayında fenalaş­mış, ama sahayı yürüyerek terk etmişti. Sonradan bilinci kapanan 22 yaşındaki futbolcu üç sonra ölmüştü. Euro 2008 zaferinden sonra Sergio Ramos, Sevilla altyapısından arkadaşı için giydiği tişörtle futbolseverleri ağlatmıştı. Üstünde “Siempre con nosotros” (Daima bizimle) yazan tişört, iki yıl sonraki Dünya Kupası finalinde de giyilmişti. İspanya Hollanda’yı 1-0 yenerken, ülkesine şampi­yonluğu getiren golü atan Andrés Iniesta da başka bir meslektaşını anımsatmıştı. Barcelona efsanesi, o anda bir önceki yıl ölen ezeli rakipleri Espanyol’ün kaptanı Dani Jarque’e selam çakmıştı. Rakip öteki değil, bu oyunun anlamıydı…

    Iniesta’nın Dünya Kupası’nı getiren golü.

    2014 – BREZİLYA

    18 dakikada 5 gol

    Brezilya, 64 yıl sonra yine şampiyonayı düzenliyordu. 2002’de Dünya Kupası’nı kaldıran Sambacılar, favori olarak gösteril­dikleri organizasyonun yarı finalinde karşılarında Almanya’yı bulmuştu. Yıldızı Neymar’ın yokluğunda tarihi­nin en kötü maçını oynayan, en ağır yenilgisini alan Brezilya, 18 dakikada tam 5 gol yemişti! Futbolcular saha­dan silinirken, taraftarların hâli içler acısıydı. 1950’deki felaketi unutmak isteyen Brezilyalılar, çok daha büyük bir felakete uğramışlardı. Karşılaşma sonunda tabelada yazan 7-1’lik skora inanmak imkansızdı. Finalde ise uzatmalarda Arjantin’i tek golle geçen Almanya zafere ulaşıyordu.

    Almanya’nın Brezilya’yı 7-1 yendiği yarı final maçının skorbordu.

    2018 – RUSYA

    Marseillaise’in zaferi

    La Marseillaise, dünyanın en bilinen millî marşlarından. Marsilya sokaklarında söylenme­ye başlayan ezgi, 1795’te resmen millî marş oldu. Kimi dönemlerde yasaklansa da 1879’dan beri tartı­şılmaz konumda. La Marseillaise, Liszt’ten Berlioz’a, Schumann’dan Wagner’e birçok bestecinin yapıtlarında irili ufaklı bir şekilde kullanıldı. Çaykovski’nin “1812 Uvertürü”nde kendi zamanın­daki Rus Millî Marşı ile birlikte kullanmasına kanmamalı; 1812’de Fransa ile Rusya’nın savaştığı Borodino Muhaberesi sırasında La Marseillaise yasaklıydı; Boje, Tsarya Hrani (Tanrı Çarı korusun) bestelenmemişti. Tesadüf bu ya o savaşın ardından Napolyon’un kısa bir süreliğine istila ettiği Moskova’da iki asır kadar sonra Fransa, Hırvatistan’ı güle oynaya 4-2 yenerek Dünya Kupası kaza­nacaktı. La Marseillaise, sonunda “1812 Uvertürü”nü alt etmişti!

    Fransa tarihinde ikinci zaferine Rusya’da ulaştı.
  • Alaska’da geyiklere içki yasağı, Sparta’da toksik erkekler, FBI’ın pes edeceği cinayetler…

    Orta sınıfın kendi belirlediği sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor.

    Gündüz kuşağı televiz­yon programlarını pek seyredemiyorum. O saatlerde yapacak daha iyi bir işim olduğundan da değil esa­sen. Genellikle o saatleri 1960-70 dönemi Yeşilçam filmleri izleyerek geçiriyorum; zira ak­şam eşim Arın eve geldiğinde onları izlememe izin vermiyor. Ancak yine de aradabir kopan tartışmalardan, eşin-dostun gönderdiği video parçacıkla­rından Müge Anlı ve progra­mından haberim var.

    Bilmeyen dört-beş kişi için kısaca özetleyeyim, Müge An­lı’nın programında genellikle taşrada Öklid geometrisinin tanımlamakta güçlük çeke­ceği, Gauss’a ilham verecek karmaşıklıkta aşk üçgenleri ve çokgenleri; FBI profiler’la­rının pes edip havlu atacağı cinayetler konu ediliyor. Ge­nellikle küçük bir köyde yaşa­yan “n” sayıda insan, “n” üzeri 2 eksi 1 sayıda ilişki yaşıyor. Tam formülünü çıkarmıştım bir ara da unuttum.

    İnsanlar genelde bu den­li yoğun ve Hollywood Glam Rock partilerini anımsatan cinselliğe şaşırıyor da; ben de her seferinde insanların diğer insanlara şaşırmalarına şaşı­rıyorum. Zira ne bileyim, bu olaylar eline bir-iki tane Ke­mal Tahir romanı geçen kim­senin yabancısı değil. Bana ne zaman bu programdan bir ha­dise anlatsalar, Kemal Tahir’in hangi romanında benzer bir olay olduğunu hatırlayabiliyo­rum mesela.

    Tabii bu orta sınıfın kendi belirlediği, özellikle cinselli­ğe dair sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Za­ten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çiz­giromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldür­meden önce durduk yere Ati­nalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval geti­riyor. Ama eğer yanlış hatırla­mıyorsam Spartalıların da pek öyle günümüzün artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan cinsel normlarına uydukları söylenemez.

    Aklımda kaldığı kadarıy­la Spartalılar, bölgedeki en savaşçı şehir devleti. Hatta o kadar savaşçılar ki Spartalı­larda tek meslek askerlik; di­ğer bütün işleri zaten köleler yapıyor. Bu Spartalı oğlanlar altı-yedi yaşına gelir gelmez ailelerinden alınıyor, doğru­dan kışlaya götürülüyor. Kız çocuklarına evde biçki-dikiş öğretiyorlar herhalde ama oğ­lan çocukları istisnasız kışla­da. Kışla tabii ne bizim parasız yatılıya ne de er eğitim tuga­yına benziyor: Bir kere öyle karavana falan yok. Çocuklar o yaştan kendi yemeklerini çalıp yemeye alıştırılıyor ama çalmak da yasak. Yani hem ça­lacaklar hem yakalanmaya­caklar. Resmen ruh hastası bir eğitim.

    Her neyse, bu şekilde bü­yüyen çocuklar, damatlık ça­ğa gelince, bir hanım kızımız­la görücü usulü evlendiriliyor. Bu evlilikte yürütülen seremo­ni ise ilginç: Genç kızımızın saçları, tıpkı kışladaki oğlan­lar gibi sıfıra vuruluyor, kendi­sine kışladaki oğlanların giy­diği kıyafetler giydiriliyor ve gelinimizle damadımız bu şe­kilde birbirlerini ilk defa görü­yorlar. Amaç ise esasen hayatı boyunca kız yüzü görmemiş Spartalı oğlanı yumuşak geçiş­le kadın-erkek ilişkilerine ha­zırlamak. Evet bildiniz; bunlar kışlada sadece birbirleriyle oluyorlar; evlenince yabancı­lık çekmesin diye kızcağıza da gelinlik yerine asker kıyafeti giydiriyorlar.

    Tabii bunlar o zaman ayıp değil, günah değil ama yüz­lerce yıl sonra film çekerken Spartalılar herkesin eşcinsel­liğiyle alay eden toksik erkek­lik abideleri olarak resmedile­biliyor. Yahu herif gitti elçiyi kuyuya attı, olacak iş değil!

    Kısacası orta sınıf olarak hem zaman hem anlayış hem de mesafe olarak uzağımızda­kilerin de vazgeçilmez kabul ettiğimiz değerlere, kuralla­ra sıkı sıkıya bağlı olduğunu varsayıyoruz. O yüzden bir 18. yüzyıl hükümdarının, 14. yüz­yıl kralının, 4. yüzyıl değir­mencisinin cinsel hayatları, ilk kez okuyan birisinde Müge Anlı etkisi yaratabiliyor.

    Bu biraz da yorum hatasın­dan ileri geliyor olabilir. Misal, elimizdeki bazı belgelere göre yasak olan şeyler var. Diyelim ki 19. yüzyılda sokakta sekerek yürümek yasaklanmış. Kimi­leri bunu “19. yüzyılda sokak­ta sekerek yürünmezdi” diye yorumlasa da işin aslı böyle bir yasağı yazıya dökecek kadar yüründüğü, yasağın da zaten bu iş yapıldığı için getirildiği­dir. Eşeğin aklına karpuz ka­buğu düşürmek gibi olmasın ama, bugün Alaska’da geyik­lere içki içirmek yasak, ancak bizde böyle bir yasak yok. Ben kendi payıma Türkiye’de hele % 500 ÖTV’li içkisini geyikler­le paylaşan hiçkimse olduğunu sanmıyorum. Ancak Alaska’da böyle bir yasak koyulduysa ak­lıma gelen tek şey, birtakım Alaskalı derbederin geyiklere içki içirmek gibi bir eğlence­si olduğu. Yani bir şey yasak­landıysa (yasaklayan kurum ne olursa olsun), o şeyin yapıldığı sonucuna varmak kaçınılmaz.