Etiket: sayı:95

  • İran rejiminin ‘Aşil topuğu’: Başörtüsü ve kadın direnişi

    İran’da 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından hayatını kaybetmesine tepkiler giderek büyüyor. Ülkenin zorunlu başörtüsü politikasının uzun bir tarihi var, ancak baskının hikayesi her zaman direnişin hikayesiyle birlikte örülüyor. 20. yüzyıl başından bu yana kadınların başı çektiği mücadeleler ve rejimin tepkileri…

    İran’da 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin ahlak polisi ta­rafından gözaltına alınma­sının ardından 3 gün koma­da kaldıktan sonra 16 Eylül’de hayatını kaybetmesi, ülkenin neredeyse yarısına yayılan protestoların fitilini ateşle­di. Sosyal medya ve basının üzerindeki yasaklara rağmen, görebildiğimiz kareler hem heyecan verici hem de doku­naklı: Genç kızlarının yanın­da yasaklara meydan okuyarak başını açan bir anne; eşarpla­rını alevlere atanlarla omuz omuza duran başörtülü kadın­lar; matemlerini ve öfkelerini saçlarına makas vurarak dışa vuranlar ve polisin tüm sert müdahalelerine rağmen cesa­retle “Bizden alınan özgürlüğü geri istiyoruz” diyen, kaybede­cek bir şeyi kalmamış onbin­ler…

    Amini’nin gözaltına alın­dıktan sonra ahlak polisi tara­fından dövüldüğü ve işkence­ye maruz kaldığı, bu nedenle komaya girdiği iddia edilir­ken, Tahran polis şefi Hüseyin Rahimi “Ölümüyle ilgili her türlü suçlama kesinlikle ya­landır” diye cevap veriyor ve Amini’nin ölüm nedenini ani kalp yetmezliği olarak açıklı­yor. Rahimi, Amini’nin polis karakolundaki “rehberlik der­sinde” yere yığıldığını göste­ren kapalı devre görüntülerin daha uzun bir versiyonunu da gösteriyor; ancak bu görün­tülerin eksik olduğunu kabul ederek…

    Kanada’da yaşayan sanatçı Leena Manimekali, bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşırken “Kesilmişsaçlardan bu bayrak,
    yüzyılın fotoğrafı olacak” notunu ekledi.

    Bu açıklamalar, Mahsa Amini’nin babasının anlattık­larıyla taban tabana zıt. Ba­ba Emcet Amini, Hammihan gazetesine verdiği röportaj­da, “Hastaneye götürüldüğün­de hemşirelere Mahsa’nın so­kakta bulunduğu söylenmiş” diyor. Polisin vücut kamerası görüntülerinin olup olmadığı sorulduğunda, polis şefi, nor­mal şartlar altında ahlak poli­sinde bulunan bu kameraların bu olayda çalışmadığını, nede­nin de “pillerinin bitmesi” ol­duğunu söylüyor. Baba, kızının otopsi raporunu görmesine izin verilmediğini, ama Mahsa Amini’nin herhangi bir sağlık sorunu olmadığını ve gözaltı­na alındığı sırada yanlarında olan oğlunun ablasının dövül­düğüne şahit olduğunu da ifa­de ediyor. Tespit için yalnızca yüzüne ve ayaklarına bakma­sına izin verilmiş. “Ayakların­da yara izleri vardı” diyor.

    Daha önce benzer neden­lerle gözaltına alınmış kişiler -ya da akrabaları, eşleri veya arkadaşları gözaltına alınmış olanlar- Mahsa Amini olayı­nın münferit bir durum değil sistematik bir sorun olduğunu düşünüyor; Amini’nin gözaltı­na alınmasını gerektirecek bir suç işlemiş olamayacağını sa­vunuyorlar.

    Kadınların başını çektiği, ancak erkeklerin de katıldığı protestolarda öncelikli talep, başörtüsünün tamamen or­tadan kaldırılması değil; ba­şörtüsü dayatmasına bir son verilmesi. Bu konuda İran, gel-gitlerle örülmüş bir tarihe sahip. 1898’de Babiya hare­ketinin liderlerinden Tahira Qara Al-Ain’in zorunlu başör­tüsüne karşı çıkmak için pe­çesini kaldırarak düzenlediği protesto, kamusal alanda bir ilkti. 1918’de, bu defa yüzler­ce kadın, zorunlu başörtüsünü protesto için Tahran’da bir ca­mide oturma eylemi düzenle­mişti. Aynı yıllarda başörtüsü zorunluluğunu eleştiren dergi­ler kapatılmış; yazarları ölüm­le tehdit edilir, saldırıya uğrar olmuştu.

    1930’larda Rıza Pehlevi dö­neminin en çok tartışılan ic­raatlarından biri, bu sefer ka­dınlara tesettürü yasaklayan kıyafet değişikliği politikala­rıydı. Hükümetin yaptırım­larını protesto etmek için bir oturma eylemi düzenleyen ka­labalığın askerler tarafından şiddetle bastırıldığı, müdahale sırasında pek çok kişinin ha­yatını kaybettiği gün olan 13 Temmuz 1935, İran rejimi ta­rafından daha sonra “Tesettür ve İffet Günü” olarak adlandı­rılmaya başlandı. 1941’de Rıza Şah rejiminin düşmesiyle te­settür yasağı da iptal edildi ve oğlu Muhammed Rıza Şah’ın döneminde kadınlar, kamu­sal alana örtülü ya da örtüsüz kendi tercih ettikleri şekilde çıktılar.

    İran’da protestolar bir hafta geçmeden ülkenin neredeyse yarısına yayıldı

    1979 Devrimi’nin daha ilk günlerinde ise dönemin dinî ve siyasi lideri Ayetullah Hu­meyni’ye yakın kesimler, ka­dınların başlarını örtmesini zorunlu hâle getirecek düzen­lemeler talep etmeye başladı. Gazeteler konuyu tartışadur­sun rejim tarafından kurulan “İslâmcı Devrimci Komite­ler”in örtünmemiş kadınlara şiddet uyguladığıyla ilgili ha­berler yayılıyordu.

    8 Mart 1979 Dünya Kadın­lar Günü, Tahran’da binlerce kadın “zorunlu örtünmeye ha­yır” demek için biraraya geldi. Orada toplanan kadınları ob­jektifiyle ölümsüzleştiren fo­toğrafçı Hengame Gülistan o günü şöyle anlatıyor: “Yüzle­rinden görebiliyorsunuz neşe­lerini, nasıl güçlü hissettikle­rini. (…) O gün 20 rulo film bi­tirdim. Tarihî bir şeye tanıklık ettiğimi biliyordum. Oradaki tüm kadınlarla öyle gurur du­yuyordum ki bizi en iyi şekilde göstermek istedim. Sonra an­laşıldı, kadınların Tahran’da başörtüsüz dolaşabildikleri son günlerdi bunlar”. Belki de en acı olan, protestoya katılan kadınların çoğunun Şah’a kar­şı devrimi desteklemiş olma­sıydı. Sloganlarından biri olan “Biz bu devrimi geriye gidelim diye yapmadık” bu hayalkırık­lığını yansıtıyordu. Eylemlere katılmayanlar da başörtüsü­nün zorunlu hâle getirilebile­ceğine bir an bile inanmadık­larından orada değildi.

    Oysa bugün 78 yaşında olan insan hakları avukatı ve aktivist Mehrangiz Kar, o gün­leri “Hiçbir şey bir gecede ol­madı” diye anlatıyor: “Devrim­den hemen sonra sokaklarda, ellerinde hediye paketine sarı­lı başörtüler olan kadın ve er­kekleri görmeye başladık. Bu örtüleri hediye gibi kadınlara veriyorlardı”.

    Türkiye’den eylemlere destek İran’da kadınların başını çektiği protestolar Türkiye’de de yansımasını buldu. Beyoğlu’ndaki protesto polis tarafından engellendi, iki İranlı kadın gözaltına alındı.

    Zorunluluğa karşı çıkan kadınlar, yaklaşmakta olanı eylemleriyle bir süre ertelese­ler de İran’da değişim başla­mıştı bile. 1980’de başörtüsü zorunluluğuna ilişkin ilk hü­kümet direktifleri yayımlan­mış; kadınlar işlerini kaybet­mek pahasına günlerce çalış­tıkları yerlere siyah kıyafetler giyerek gitmişti. 1 yıl geçme­den “Erdem Teşviki ve Ahlak­sızlığın Önlenmesi Bakanlığı” kurulmuştu. Artık kadınlara yönelik tutuklamalar, kırbaç cezaları, kezzapla yakma, cin­sel şiddet gibi muameleler çok daha yaygın görülüyordu. 1981’de kadınlar ve kız çocuk­larının “İslâmi tarzda” giyin­me zorunluluğu kanunlara eklendi. 1983’te parlamento­dan çıkan bir kararla, kamusal alanda saçlarını tamamen ka­patmayan kadınların 74 kırbaç darbesiyle cezalandırılabile­ceği belirtildi. Buna yakın za­manda 60 gün hapis cezası da eklendi. Her geçen gün yaşam alanları daralıyor, kadınların hakları biraz daha budanıyor­du. Ancak baskı karşısında kaybedecek çok az şeyi kalan­ların, direnişi de aynı oranda güçlüydü. 1993’te başörtüsüne karşı bir konuşma yaptıktan sonra Tahran’ın bir meydanın­da kendini yakan Homa Dara­bi son olmayacaktı.

    Bu yıllarda polis güçleri de yasaları uygulamakta zor­lanıyor, her adımda kadınla­rın karşı çıkışlarıyla karşıla­şıyordu. Baştakilerin tavrına göre, polisin sertlik kullanımı da değişiyor gibi görünüyor­du. İşte bu aşamada devreye “Gaşte Erşad” veya ahlak po­lisi girdi. Ahlak Polis Merkezi ve devriyeleri, 1980’li yıllar­dan itibaren farklı format­larda faaliyet gösteriyor olsa da bu isim altında çalışmaya 2006’da başladılar. Polis güç­lerinin eski komutanı İsma­il Ahmedi Moghadam, ahlak polisinin, Muhammed Ha­temi devletinin faaliyetinin son günlerinde Yüksek Dev­rim Konseyi’nde onaylanan ve Ahmedinejad’ın yönetiminin başlarında uygulanan bir ka­rara dayandığını açıklamıştı. Yani İran rejimi tarihinin “en rahat zamanı” olarak anılan Hatemi döneminde bile kadın­ların örtünmesi, hükümet için temel meselelerden biri olarak kalmıştı.

    Ahlak polisinin görevinin, başörtüsü ve örtünme kural­larına uymayanları “uyar­mak” olduğu söylenmişti. 1 ay geçmeden de 63.693 kadının “uyarıldığı” açıklanmıştı.

    8 Mart 1979, Tahran 8 Mart 1979’da “zorunlu örtünmeye hayır” demek için Tahran’da toplanan kadınlar, bunların İran’da başörtüsüz dolaşabildikleri son günler olduğunu bilmiyordu. Hengame Gülistan, o tarihî günü objektifiyle ölümsüzleştirmişti (altta ve üstte).

    Ancak sonraki aylarda tu­tuklamalar arttı, müdahale­ler sertleşti, sosyal medyanın etkisiyle hem polisin davra­nışları hem de tepkiler yayıl­dı. Özellikle 2009’daki Yeşil Hareket’in ardından zorunlu başörtüsüne yönelik eleşti­riler de daha aleni şekiller­de dillendirilmeye başlandı. #Benimgizliözgürlüğüm ve #BeyazÇarşamba gibi hash­tagler eşliğinde daha fazla ka­dının başörtülerini çıkararak kamusal alana çıktığı videolar ve fotoğraflar görmeye başla­dık. Son günlerde din adamla­rı ve muhafazakar politikacı­lar bile kıyafet yönetmeliğinin uygulamasını sorguluyordu. Ancak Cumhurbaşkanı İbra­him Reisi de geçen yıl iktidara geldikten sonra 15 Ağustos’ta bir kararname imzalayarak ye­ni birtakım kısıtlamalar getir­di. Bunların içinde sokaklara çok sayıda kamera yerleştire­rek kadınları takip etmek, ba­şını düzgün şekilde örtmeyen kadınlara daha ağır cezalar vermek ve “danışmanlık ver­mek için” karakola götürmek, internet ortamında başörtüsü karşıtı herhangi bir paylaşım yapanlara hapis cezası gibi uy­gulamalar da var.

    Bugün yaşanan süreç, he­nüz yorumlamak için çok er­ken olsa da, 2009 protesto­larından farklı bir görünüm arzediyor. Siyasi liderliğini Musavi ve Kerrubi’nin, ma­nevi liderliğini de Muntaze­ri’nin yaptığı 2009 protestola­rı, şu ana kadar kendiliğinden bir görüntü arzeden bugünkü hareketten hedefi bakımından da ayrılıyordu. O zaman seçim sonuçları üzerinden Ahmedi­nejad’ın istifa etmesi ve Musa­vi’nin cumhurbaşkanı olması gibi somut ve net bir talep var­ken, bugün sokaklarda “İslâm Cumhuriyeti istemiyoruz”­dan “Hamaney ve Reisi istifa” sloganlarına, Amini’nin etnik kimliği üzerinden Kürt hakla­rının vurgulanmasına ve ahlak polisinin lağvedilmesine pek çok farklı talep dile getiriliyor.

    Rejimin tepkisi ise şu ana kadar Amini’nin ölümüyle il­gili suçlamaları reddetmek ve protestolar için “Batı’nın iki­yüzlülüğü”nü hedef göstermek oldu. Yine alışılageldik şekilde sosyal medya yasakları geti­rildi ve polisin müdahaleleri sertleşmeye başladı. Eylemle­rin birinci haftası geride kal­mışken en az 40 kişinin haya­tını kaybettiği bildirilmişti.

    Zorunlu başörtüsünün, İs­lâm Cumhuriyeti için “Aşil’in topuğu” olduğunu ve yasak kalkarsa, hükümetin ideolojik olarak boşa düşeceğini dikkate aldığımızda, hem eylemcilerin hem de hükümetin tepkisinin nereye uzanacağını görmek şu an için zor.

    Devrimden önce


    1979 İslam Devrimi’nden
    üç yıl önce 1976’da, tatil
    olan Cuma gününü piknik
    yaparak geçiren kadınlıerkekli
    bir aile.

  • Yeni Dalga’nın putkırıcısı: Sinemayı yıktı, baştan kurdu

    Sinemaya sürekli yeni bir perspektiften bakmayı asla bırakmayan, ölene kadar üreten, Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcisi usta yönetmen Jean- Luc Godard, 13 Eylül 2022’de 91 yaşındayken yaşamaktan “sıkıldı”. Onsuz bir sinemayı hayal etmek çok zor olsa da, bu yeri dolmaz yönetmenin filmleri daha uzun yıllar yeni sinemacılara rehberlik edecek.

    SEVİN OKYAY

    Aslında bizi vedalar ko­nusunda uyarmış sa­yılırdı. 2021 Mart’ının başında Hindistan’daki Ulus­lararası Kerala Film Festiva­li’nde uzun bir konuşma ya­pan (85 dakikaymış) Jean-Luc Godard (JLG), elindeki iki se­naryo bitince kendini emekli­ye ayıracağını duyurdu. Neye uğradığımızı şaşırdık! Godard, Yeni Dalga’nın yıldızıydı. Eli­mizde kalmış tek genç asiydi. Ve gerçek bir öncüydü. Oysa o sıralar, bir buçuk yıl sonra ona ağıtlar yakacağımız, hayli ileri yaşına rağmen aklımızdan bile geçmiyordu. Zaten onsuz bir sinema düşünmek de zordu.

    “Film hayatımı –evet, film yapma hayatımı– yazdığım iki senaryoyla sonlandırıyorum” demişti. “Ardından da, ‘hoşça kal, sinema’ diyeceğim”. Se­naryolardan biri Avrupa kamu hizmetleri kanalı Arte ile çeki­liyordu, diğerinin adı ise “Fun­ny Wars”du. Ancak bir sonraki Eylül’ün ortasında, İsviçre’de Rolle’deki evinde bizimle büs­bütün vedalaşacağını sanmam ki düşünmüş olalım. Vazgeçil­mez kalın çerçeveli gözlükle­ri ve ağzından düşmeyen si­garası ya da purosuyla, çeşitli rahatsızlıkları yüzünden ölme hakkını kullanmayı seçti; genç Jean-Luc’ün de yapabilece­ği gibi…

    Uzun süredir hukuk danış­manı olan Patrick Jeanneret, yaptığı şeyleri yapamaz hâle gelince ölmeyi istediğini söy­lüyor. Karısı Anne-Marie Mié­ville ise kestirmeden gitmiş: “Hasta değildi, canı sıkıldı”. Bunu anlıyoruz işte.

    İflah olmaz bozguncu! Vazgeçilmez kalın çerçeveli gözlükleri ve hınzır bakışlarıyla, Jean-Luc Godard, sinemada da hayatta da her daim yeninin peşinde alışıldık olan her şeyi yıkmaktan çekinmedi. Kendi arzusuyla çekilmeyi seçtiği hayatı da buna dahildi…

    1930’da Paris’te doğan Je­an-Luc Godard, 1960’lara ve sonrasına damgasını vuran Fransız Yeni Dalgası’nın (La Nouvelle Vague) öncü isimle­rinden biriydi. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macronna Twitter’da “Yeni Dalga si­nemacılarının putkırıcı olanı” diye veda etti. Godard, döne­minin yönetmen ve film ku­ramcılarından André Bazin, François Truffaut, Eric Roh­mer, Jacques Rivette ve Clau­de Chabrol gibi isimlerle Pa­ris’te Cahiers du Cinéma der­gisine yazılar yazdı. “A Bout de Souffle”, “Une Femme est Une Femme”, “Pierrot le Fou”, “Vivre sa Vie”, “Le Mépris”, “Bande à Part” gibi filmler­le tanındı. Pek çok ödülün ya­nısıra 2010’da Akademi Onur Ödülü’ne de layık görüldü.

    1950’de Gazette du Cinéma ve 1952’de Cahiers du Ciné­ma için yazdığı yazılarla hem saygın bir film uzmanı hem de Yeni Dalga’nın önderlerin­den biri olarak kabul edildi. İlk kısa filmi “Opération Beton”u 1954’te yaptı. 5 yıl sonra ise adını Yeni Dalga dahilinde, ül­kesinde ve uluslararası sine­ma çevrelerinde duyuran, bu­gün de unutulmamış olan “A Bout de Souffle” (Nefes Nefe­se) ile yükseklere bir çıta dik­ti. O yıllarda sinemayı seven ve bilen bu genç eleştirmenler artık kendi filmlerini yapmak istiyorlardı ama paraları yok­tu. Küçük bir mirasa konan Claude Chabrol onlara yardım ediyordu. Hâli vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan Go­dard ise ailesinden, arkadaşla­rından ve işyerlerinden, aslın­da mümkün olan her yerden para tırtıklayarak hem kendi film yapıyor, hem de Cahiers tayfasına film yapmaları için yardımcı oluyordu. 2007’de Guardian’ın onunla yaptığı bir söyleşide, “Film izlemek ve film yapmak için para çalıyor­dum” diyecekti.

    Kameranın isyanı Godard, elinde kamerasıyla 7 Mayıs 1968’de öğrenci eylemlerini filme alıyor.

    Daha sonra “Breathless” adıyla Richard Gere’li bir Amerikan versiyonu da yapı­lan “A Bout de Souffle”un ba­şarısında, Yeni Dalga’nın sa­vunduklarını uygulamalı ders olarak gösteren yönetmenin iki genç başrol oyuncusu Je­an-Paul Belmondo ile Jean Seberg’in gençleri etkileyen sihrinin de payı vardı şüphe­siz. Ancak sokaklara inmiş o sinema enerjisi, atlamalar, sı­ra bozmalar, hakim sisteme olabilecek her noktada karşı çıkmalar ve göz kamaştıran doğallık, iki kelimeyle Yeni Dalga, Godard’ın öncülüğünde yükseldi. Keşfetmekten, yeni­yi bulmaktan asla vazgeçme­yerek çok sayıda film yapan Godard film eleştirmeni, aka­demisyen ve sinemacı olma­nın ötesinde, 1972’deki “Tout va Bien”e kadar “Dziga-Ver­tov” grubu ile birlikte üretim ve dağıtım sistemini prole­taryaya yayma amacını güden “sosyalist sinema”nın savunu­cusu bir siyasi eylemci olarak da adını duyurdu. Sevmediği­miz dönemleri mutlaka vardır ama, onun emsalsiz sinema anlayışının ürünleri hâlâ yeni ve sinemaseverler için büyük değer taşıyor.

    Bağımsız Amerikalı sine­macı Hal Hartley, hayran ol­duğu Godard ile 1994’te yap­tığı bir söyleşide, Fransız yö­netmenin öz-portresi “JLG”ye giderken yanında bir arkada­şını da götürdüğünden söze­diyor: “Ben filmlerinizi çok beğenirim ama o çok azını görmüştü. Martin Donovan, sıkça birlikte çalıştığım bir aktör. Sürekli güldü”. Godard da gülüyor. Hartley, “Sinema­dan çıktığında sizin Groucho Marx’tan bu yana gördüğü en komik kişi olduğunuzu düşü­nüyordu” diye ekleyince üstat, “Bence bu bir iltifat” demiş.

    Sağı-solu belli olmayan bir sanatçı işte. Groucho Marx gi­bi olmayı gülerek kabul ediyor. Kapısına vurduğunda o kapıyı açıp seni bağrına basabilir, bir tekmede merdivenlerden aşa­ğı da yuvarlayabilir. Çok eski arkadaşı Agnès Varda uzaklar­dan kalkıp da onun Rolle’deki evine yemek saatinde geldi­ğinde uzun uzun kapıyı çaldığı hâlde açmamış. Sonunda Var­da geri dönmüş ama tatlı çö­reklerini de kapıya bırakmış. Bu anekdotu da son dönemin­deki kişisel belgesellerinin bi­rinde nakletmiş.

    “A Bout de Souffle”un efsanevi başrol oyuncuları Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg.

    Bir de şahsi anektod. Ne olsa yaşım buna müsait. Yıl­lar, yıllar önce Ankara’daki bir Yeni Dalga retrospektifin­de; Godard’ın “Le Carabiniè­res”inin (Jandarmalar) gös­teriminde görevliler maka­raları karıştırıp da ilk yarıda ölen iki adam ikinci yarıda ölü olduklarını bilmiyormuş gibi ortada dolaşmaya başlayınca, filmin çoğu genç olan izleyici­leri durumu rahatlıkla kabul etmişlerdi: “Godard bu, vardır bir bildiği”. Demek ki “sinema, kahramanlarını koruyor” diye düşünmüştüm. Ne de ol­sa filmlerde kronolojik sırayı sevmeyen, her fırsatta bozan da JLG’nin kendisiydi.

    André Bazin, genç yoldaş­ları Godard ve François Truf­faut’nun (ki naçizane en sev­diğimdir) bir kamera-stilo ile yazarmışçasına kameralarıyla filmi yazdıklarını söylemişti. Yeni Dalga ise (Fransız Yeni Dalga’sı) 1950’lerin sonundaki kimi genç film yönetmenleri­nin fevkalade bireysel üslup­larının ortak adıydı. Godard, Louis Malle, Chabrol, Truf­faut, Alain Resnais, Eric Ro­hmer, Agnès Varda ve Jacqu­es Demy’nin çoğu Cahiers du Cinéma kökenliydi. Dergi bazı yönetmenlerin aslında filmle­rine o filmin yazarı sayılacak kadar hakim olduklarını savu­nan “auteur” teorisini benim­semişti. Dönemdaşları olan Fransızlar ve hatta Krzysztof Kieślowski gibi Fransız olma­yan yönetmenler bu ilkeleri yüzyılın sonuna taşıdılar.

    Cannes’da kargaşa 68 isyanında Godard, François Truffaut’yla 1968 Cannes Festivali’nin iptal edilmesine neden olan protestolara öncülük etti. Sahnede çıkan arbedede en önde…

    Luc Besson, Patrice Lecon­te, Laurent Cantet ve Claire Denis sinemalarıyla Godard’ın ve Yeni Dalga’nın ilkelerini 21. yüzyıla götürdü. Yeni Dalgacı­lar konularını gölgelediği id­dia edilen yepyeni, pırıl pırıl bir teknik kullandı. Bir filmin hem ticarî, hem sanatsal başa­rı kazanabileceğini kanıtladı­lar. Sadece Fransa ile kalma­yıp, pek çok ülkenin sineması­na da o ülkenin adıyla anılan “yeni dalgalar” armağan etti­ler. Torino’daki bir retrospek­tifte filmlerinin çoğunu gör­müş olduğum yaratıcılarının huzurunda (başta Věra Chy­tilová olmak üzere) izlediğim Çek Yeni Dalgası ya da Prag Baharı’nı, Fransa’dan sonra ilk sıraya koyarım.

    Ezcümle, yeri dolmaz bir sinemacıyı kaybettik!

    Dostoyevski’nin Ecinniler’inden uyarlanan “La Chinoise”dan bir sahne.

    ARDINDAN NELER DEDİLER?

    Büyük yönetmenlerin vedası: ‘Onun gidişiyle yoksullaştık’

    Sinemanın bugününü şekillendiren önemli yönetmenler, çalışmayı hiç bırakmayan 91 yaşındaki Godard’ın ardından, onun kendileri üzerindeki etkisini anlattı. Mike Leigh’ten Martin Scorsese’ye, Claire Denis’den Abel Ferrara’ya…

    Onun filmlerini ilk kez 1960 Londra’sında 17 yaşında bir Salford’lu olduğu yıllarda izleyen ve Godard’ın ilk filminin onu gerçekten “Ne­fessiz” bıraktığını söyleyen İngiliz yönetmen Mike Leigh, bu kaybın ardından “nostaljik bir hüzün”le başbaşa kaldığını ifade ediyor. Martin Scorsese ise kimsenin onun kadar cü­retkar olmadığını hatırlatıyor, “‘Nefes Nefese’den itibaren bir filmin ne olduğunu ve nere­lere uzanabileceğini yeniden tanımladı” sözleriyle. “Onun filmlerini izlerken bir andan diğer âna, hatta bir kareden diğerine ne bekleyeceğinizi bilemezsiniz” derken onu canlı hissetmek için Godard’ın film­lerinin şimdi daha da gerekli olduğunu belirtiyor.

    Avrupa’nın en iyi (ve korkusuz) yönetmenlerinden biri saydığım Claire Denis “Ar­kadaşlarıma benim yaşadığım ama Jean-Luc’un terk etmiş olduğu bir dünyada yaşamayı hayal edemem derdim. Varlığı bana cesaret veriyordu. Filmle­ri bana sinema inancı aşılama­dı (çünkü zaten inanıyordum) ama kıt yeteneklerimle bile yolumu nasıl bulacağımı gös­terdi” diyor.

    Paul Schrader ise “Sine­mada Godard’dan önce ve Godard’dan sonra vardır. 15 yıl boyunca kendi Rubik kübü hâline gelene kadar sinemayı demonte etti, yeniden monte etti ve yeniden demonte etti” sözleriyle anıyor onu.

    Kelly Reichardt, Andy Warhol’dan önce ve sonra dünyanın farklı göründüğünü söyleyenlere Godard’ı düşü­nerek hak veriyor: “Öyle üret­kendi ve öyle uzun bir ömrü oldu ki! Suyunu içmeye devam ettiğimiz derin bir kuyu”.

    “Nefret verici” bulunmak­ta Pasolini ile yarışan ve onun çırağı olmakla iftihar eden Abel Ferrara, “Film yapmaya 1967’de 16 yaşındayken baş­ladım ve Hollywood dışında da filmler olduğunu keşfettim” diyor. “Bir seferinde büyük bir yöntemeni yer yutar, nesi varsa izler ve ilerlerdim ama onu hiç geçip ilerleyemedim” derken, eşsiz Terence Davies Godard yalnızca o zamanki yönetmenler üstünde değil, yeni senarist ve yönetmenler üzerindeki gücünü de vurgu­luyor: “Etkisi ve vahşi tutkusu çok yukarıda kalıyor bize göre. Ancak onu anar ve bu yansıyan görkemin tadını çıkarabiliriz. Gidişiyle yoksullaştık”.

    John Boorman ise Can­nes’da filmi olduğu zaman basın toplantılarının nasıl tıklım tıklım dolduğunu hatırlıyor: “Filmler hakkında konuşurken, yaparken olduğundan daha iyiydi ama büyük bir yenilikçiy­di. Film sanatını sınırlarına, hat­ta o sınırların ötesine uzattı”.

  • SSCB’nin mezar kazıcısı mı, Batı’nın barış güvercini mi?

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı, Batı’nın barış güvercini mi?

    20. yüzyılın en tartışmalı simalarından, SSCB’nin son lideri Mihail Gorbaçov 30 Ağustos 2022’de öldü. Arkasından kimileri “sosyalizmin mezar kazıcısı” olarak lanet okurken, kimileri de “dünyaya barış getirdiği için” teşekkür etti. Oysa “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganının hayal olduğu, bürokratik kastın hayat tarzının Batı’daki zenginleri aratmadığı bir dönemde, Gorbaçov ne SSCB’yi parçalamayı ne de kapitalizmi yeniden kurmayı amaçlamıştı.

    Kuzey Kafkasya’da 1931’de doğan Miha­il Gorbaçov, ülkenin başına geçene kadar siyasi kariyerinde dikkati çekici bir hadise bulunmayan bir genç­ti. Kendi anlatımına göre bel­leğine kazınmış önemli bir an, 1937’deki “Büyük Temizlik” sırasında yaşanmıştı. Dedesi 14 aylık işkenceden sonra giz­li bir örgüt kurduğu iddiasıy­la ölüme mahkum edilecekken dosyası yeniden incelenmiş; herhangi bir cürmünün bulun­madığı anlaşılarak serbest bı­rakılmıştı.

    Hukuk öğrenimi sırasında gelecekteki eşi Raisa Titaren­ko ile tanışmıştı. 1950’de ön­ce Konsomol’a ve daha sonra Parti’ye üye olmuş; 60’lı yıl­larda tarım üzerine uzmanlaş­mıştı.

    KGB şefi Yuri Andropov ve onun akıl hocası ideolog Mi­hail Suslov sayesinde siyaset­te hızla yükselmeye başladı. O dönem için oldukça genç sayı­labilecek yaşlarda basamakla­rı tırmandı. Uzun süreden beri iktidar piramidinin tepesine çöreklenmiş gerontokrasi­nin (yaşlılar yönetimi) dışın­dan, nispeten genç bir adam­dı. Hatta onlara göre biraz taşralıydı. Yine de 40 yaşında Merkez Komite’ye, 49 yaşında Siyasi Büro’ya seçildi. Tercih edilme nedenlerinden biri de o güne kadar nomenklatura’nın (bürokrasi eliti) dehlizlerin­den uzak kalabilmiş olmasıydı.

    İktidara gelene kadar pek de dikkati çekici bir siyasi kariyeri olmayan Mihail Gorbaçov, bürokratik kastın dehlizlerinden uzak kalabildiği için SBKP’nin önde gelenlerinin inisiyatifiyle başa geçmişti.

    Yuri Andropov’un ölümün­den sonra Konstantin Çernen­ko’nun son “ihtiyar” olarak 1 yıl daha iktidarda kalmasının ardından, Gorbaçov 1985’te SSCB’nin en yüksek görevi olan Sovyetler Birliği Komü­nist Partisi (SBKP) Genel Sek­reterliği’ne ve 1988’de de Dev­let Başkanlığı’na getirildi.

    SBKP’nin önde gelen gru­bunun inisiyatifi ile başa ge­çen Gorbaçov, 1987-88’in si­yasi ve reformcu dönüşünü başlatmadan önce, partinin 27. Kongresi’nden (1986) sonra liberalleşme ve rejim değişik­liği yönelimi hızlandı. 1990’da Gorbaçov dönemi sürerken Komünist Parti’nin siyasi te­keli kaldırıldı, özel mülkiyet girişimine yeşil ışık yakıldı ve sınırlar sermaye hareketine açıldı. 1991’den sonra “liberal” olarak bilinen Boris Yeltsin’in başa gelmesiyle Sovyet siste­minin dağılışı tamamlandı ve büyük özelleştirmeler yapıldı.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı

    Gorbaçov, Soğuk Savaş’ın iki askerî blokunun (NATO ve Varşova Paktı) dağıtılmasını ve sistemlerin bir Avrupa “or­tak evi” çerçevesinde “barış içinde birarada yaşamasını” amaçlamıştı. Almanya şansöl­yesi Helmut Kohl ile pazarlık etmeye gelmiş; Duvar’ın yıkı­lışını kabul etmişti. Birleşik Devletler, birleşik bir Alman­ya’nın NATO’ya dahil edilme­si için bastırıyordu. Gorbaçov, NATO’nun Almanya’nın ötesi­ne geçmeyeceği vaadine daya­narak bu durumu kabul etmek zorunda kaldı. 1991’de Varşova Paktı feshedildiği için bu va­atler tutulmayacaktı. ABD’nin takıntılı olduğu hedef, SSC­B’nin ve buradaki mülkiyet sisteminin sonunun gelmesiy­di. Bu hedeflerin esas aktö­rüyse Boris Yeltsin’di. Yelt­sin, Aralık 1991’de Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın KP liderle­riyle müzakere edilen ve Gor­baçov’un istifa etmesine ne­den olan bir anlaşma yoluyla SSCB’nin dağıtılmasını orga­nize etti.

    Gorbaçov’un devraldığı miras

    SSCB’nin bir cennet veya bir cehennem olduğunu sanan­lar için Gorbaçov, çöküşün baş sorumlusu olarak görülür. Oy­sa o bir mezar kazıcı değildi. Devletten değil de devrimden, yani Sovyetler’de örgütlenmiş olan kitlelerin iradelerinden sözedilecekse, çok uzun za­mandır devrimin “Bütün İk­tidar Sovyetler’e” sloganı ha­yal olmuş; Batı’daki zenginle­ri aratmayan hayat tarzlarıyla bürokratlar, tasarruf ettikleri iktidar sayesinde devlet mül­kiyetinin nimetleri ile sınırlı kalmayacak bir dönüşümün, özel mülkiyetin iktidarına im­kan verecek radikal bir değişi­min peşine düşmüştü.

    İçeriden bakıldığında sis­tem tıkanmaya başlamıştı. Kimsenin SSCB’yi parçalamak veya kapitalizmi ihya etmek gibi bir niyeti yoktu. Her ne kadar Çin yavaş yavaş kendisi­ni bugüne taşıyacak olan yeni güzergahını belirliyor olsa da, o vakitler onlar da hamlelerini ayakta kalmak üzere planla­mışlardı.

    Gidişatı düzenlemek için başa geçirilen Gorbaçov, her ne kadar piyasa reformları­nı planlı ekonomiye yedire­cek (perestroyka/dönüşüm) ve bürokrasinin konumunu meşrulaştıracak demokratik diye takdim edilen reformla­rı (glasnost/açıklık) gündeme alacaksa da, böylesi köklü bir dönüşüm için aşağıdan, yani halktan bir baskı veya destek görmemişti. Yani kararı veren­ler, eski yönetici kliğin ta ken­disiydi.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı
    Kardeşe bir öpücük Nisan 1986’da Gorbaçov, Doğu Almanya’nın Komünist lideri Erich Honecker’in yeniden seçilmesinden dolayı onu yürekten kutlarken (üstte). Honecker, Ocak 1989’da bile duvarın “100 yıl sonra bile” ayakta kalacağını söyleyerek övünüyordu. 10 ay sonra duvar yıkıldı ve Gorbaçov buna yardımcı olduğu için Batı tarafından övgüyle anıldı.

    Öte yandan Gorbaçov’un üstesinden gelmeye çalıştı­ğı zorluklar saymakla bitmi­yordu.

    2. Dünya Savaşı’nın gali­bi olmanın prestijine daya­nan Rusya, örneğin Polonya’da ulusal ve Katolik bir mahiyet arzeden, ancak işçi sendikala­rına dayalı Solidarność’ın (Da­yanışma-Polonya’daki Gdańsk Tersanesi işçilerinin kurduğu sendika) karşısına General Ja­ruzelski’nin darbesiyle karşı çıktığında, sözü edilen presti­jin çok da yüksek olmadığını anlamıştı. Böylece Orta Avru­pa’da Sovyet hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğu gö­rüldü. Bütün bu blok, aslında kendini Rusya’dan ziyade Av­rupa’ya yakın görüyordu.

    Rusya’nın öbür ucundaki Afganistan işgalinin maliyeti ise daha iyi biliniyor. ABD’nin Vietnam’da başına gelene benzer bir durum, burada ABD eliyle Rusya’nın başına geldi. Sonunda genel olarak anti-emperyalist güçler nez­dinde itibar kaybı yaşanırken, Müslüman dünya da bu işgali hiç iyi karşılamadı.

    Silahlanma yarışı, Rus­ya’nın millî geliri için­de askerî harcama payının ABD’nin iki katı olmasını zo­runlu kıldığında durum sür­dürülemez bir hâl aldı. Gıda sorunu Rusya’nın en kritik dertlerinden biriydi. Tahıl ha­sadı nüfus artışının çok geri­sindeydi. 1960’dan 1980’e, 20 yılda nüfusun üçte biri, yani 100 milyon insan kırdan ken­te göç etti. Bu “kentleşme”, Batı’daki kentleşmeden fark­lıydı. Belli bir eğitim, okur­yazarlığa sahip gruplar top­lumun kimyasını değiştirdi, insanlar resmî görüşlerinin yanısıra örtük veya açık çok farklı görüşleri (liberal, ileri­ci, geleneksel, dinsel) daha zi­yade kültür alanında edinme­ye başladı.

    SSCB’nin çöküşü, dünya ölçeğinde sosyalist hareke­tin gerilemesine bir gerekçe olarak gösterilir. Oysa 60’lı yıllardan itibaren Moskova’ya körü körüne bağlı Sol hare­ketlerin yerini Çin gibi onu düşman belleyen merkezlerin alması; en yakın kitlesel par­tilerin bile kendi gerçekleri­ni önde tutarak Moskova’nın dümen suyundan uzaklaşma­sı da SSCB’nin dünya ölçeğin­deki konumunu zayıflatan bir unsur olmuştu.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı
    1989’da Gorbaçov, Küba devriminin lideri Fidel Castro tarafından Havana’da karşılandı. Ancak, sadece iki yıl sonra SSCB’nin çöküşü, Özgürlük Adası’nı ana müttefiksiz bıraktı.

    Gorbaçov’a atfedilen “me­zar kazıcısı” ibaresi, o iktida­ra geldiğinde zaten kapitalist­ler gibi yaşayan bir bürokrat katmanının “devrim” ya da “sosyalizm” davasının önder­leri sanılmasındandır.

    Gorbaçov başa geçirildi­ğinde, tarihin sunduğu iki ih­timal vardı: Ya Ekim 1917’nin Sovyet demokrasisine dönüş yapılacak ya da bürokratların kapitalistlere dönüşümünü tamamlayacak olan ulusla­rarası sermaye ile bütünleşi­lecekti. Rusya’da ilk ihtimal için gerekli sosyal ve siyasal güçler on yıllarca süren rejim sırasında varolma imkanı bu­lamamıştı.

    Paradoksal olarak Gor­baçov’un derslerini, Rusya ile neredeyse düşmanca sayılabi­lecek bir ilişki içinde olan Çin Komünist Partisi de çok iyi öğrenmiş ve perestroyka’ya, yani kapitalizmle bütünleş­meye doğru tam gaz ilerlenir­ken; glasnost’a yani saydam­lık denen siyasal reformlara kapılar sıkı sıkıya kapatılmış­tı. Belki de 1989 Tiananmen Meydanı olayları bunun en iyi ve sembolik örneği oldu.

    Aynı dersi Putin de öğ­renmiş ve bürokrasinin dev­let mülkiyetine el koyabilme­si için oligarkların sultasını sürdürmesini mümkün kılan siyasi ortamı katı bir dikta­törlükle sağlamıştı.

    Sonuç olarak Gorbaçov’u halk değil, sistemi çöküş­ten kurtarmak isteyen “yaşlı adamlar kliki” iktidara getir­mişti. Ancak çöküşün kaçı­nılmaz olduğunu da görüyor­lardı. Gorbaçov’un tasarısı, planlı ekonomiyi (perestroy­ka) harekete geçirmek için piyasa reformlarını ve bürok­rasinin gücünü meşrulaştı­racak demokratik reformları (glasnost) gerçekleştirmek­ti; SSCB’yi parçalamak ya da kapitalizmi yeniden kurmak değil…

  • Mudanya Bırakışması: Zaferden sonra ilk adım

    Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…

    Büyük Taarruz’un Ana­dolu’daki Yunan Or­dusu’nun kesin yenil­gisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bil­meyenlere Mudanya Bıra­kışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönü­münü kutladığımız Mudan­ya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğu­nu en basit biçimde vurgula­yabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay son­ra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.

    Sözkonusu ettiğimiz kriz­lerin birincisi, TBMM ordula­rının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdür­mesiyle başladı. Yunan işga­linde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyor­du. Bu nedenle İtilaf, Anka­ra Hükümeti’nden askerle­rini bu bölgeye sokmaması­nı istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığı­nı, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyur­du. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan asker­lerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türkle­rin sınırı geçmeye çalışmala­rı halinde silah kullanma emri verdi.

    İsviçre gazetesi Schweizer
    Illustrierte Zeitung, 14
    Ekim 1922 tarihli sayısının
    kapağına İsmet Paşa
    ve Mustafa Kemal’in bu
    karesini “İsmet Paşa,
    Mudanya Konferansı’nda
    Kemalistlerin çıkarlarını
    temsil etmiştir” notuyla
    taşımıştı.

    Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Fi­listin ve Irak cephelerinde Os­manlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu ne­denle Mondros Bırakışması’n­dan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Or­dusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yö­resine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandı­rıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalan­dırılmamış olacağını varsay­malarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşma­ya kararlıydı.

    Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükle­yecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi iliş­kiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devlet­leri arasında hummalı bir dip­lomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fran­sız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin ge­leceği ise barış görüşmeleri­ne bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşma­sı’nın baş mimarı, Fransız dip­lomat Henry Franklin-Bouil­lon İzmir’e geldi ve 28 Ey­lül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anado­lu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğaz­lar’a da hakim olacağını söyle­yerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakış­ma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.

    Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceği­miz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 al­baydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama top­lantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmele­rin uzamasına neden olacak­tı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetle­riyle görüşmek zorunda kal­dıklarını, bunun da görüşme­leri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Or­dusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britan­yalılar, Doğu Trakya’nın Tür­kiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferan­sına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.

    Konferansın üçüncü gü­nünde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Do­ğu Trakya’nın Ankara Hü­kümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olma­sı nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Anka­ra’nın Misâk-ı Millî sınırların­dan herhangi bir ödün ver­meyeceği ve ancak bu sınırla­rın sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile geti­rilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlat­mış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu ko­nuda hükümetlerine danışma­ları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamı­na kadar durdurulmasını is­tediler ve o gün öğleden son­ra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim saba­hında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hü­kümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüş­melere ilişkin olarak elimiz­de bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğili­minde olduklarını gösteriyor.

     Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı

    Aynı süre boyunca Musta­fa Kemal Paşa da Batı Cephe­si Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantı­da Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilme­mesi halinde Batı Cephesi’n­deki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerek­tiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır ol­maması, Edirne’nin mahalle­si niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölge­nin 30 gün içinde tahliye edil­mesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalan­masından sonra iade edilmesi­ni istiyordu.

     
    1879 Kararnâme
    Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir.
    Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır.
    9/10/338

    6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delege­si General Ernesto Mombel­li, sonra da Fransız delege­si General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla ka­bul ettiklerini açıkladılar. An­cak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyeme­di ve toplantı sona erdi. Harin­gton ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Po­incaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britan­ya, 8 Ekim sabahı Doğu Trak­ya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz da­ha çıktı: Karaağaç konusu ba­rış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.

    Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şart­ları 9 Ekim’de kabul ettiği an­laşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Ku­rulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşa­mında yapılan bazı değişik­lerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudan­ya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasın­daki savaş resmen bitmişti.

    Mudanya Bırakışması sa­vaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hüküme­ti’ne savaşsız olarak kazandır­mış oluyordu. Bölgede bulu­nan Yunan yöneticiler yetki­lerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bı­rakacaklar, bunlar da yöne­timi hemen Türk yetkilileri­ne teslim edeceklerdi. Anka­ra Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gü­cü bulunduracak, barış yapıla­na kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde ka­lacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.

    Sonuç olarak Mudanya Bı­rakışması’nın Anadolu Sava­şı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferan­sına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağla­mına bakıldığında gayet man­tıklıdır; zira Türkiye’nin önün­de hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.

    11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.

    VAKİT GAZETESİ – 1922

    ‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’

    Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edir­ne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.

    Bâzı gazetelerin Edirne Vâlî­liğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.

    İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.

  • ‘Gazi Paşa Hazretleri’nin Manisa’yı teşrifleri hâtırası’

     Mustafa Kemal’in cumhuriyetin ilanından sonra Manisa’ya ilk gelişi. Gazi ilk olarak 26 Ocak 1923’te Manisa’ya gelmiş ve büyük bir ilgi ve tazahüratla karşılanmıştı. Cumhuriyetin ilanından iki sene sonra ise şehre trenle gelen Mustafa Kemal’in yanında Ali Said, Fahreddin ve Ali Hikmet paşalarla milletvekilleri hazır bulunmuştu. Mustafa Kemal Manisa’ya geldiğinde şapka takıyordu ve yanında yine şapkalı Belediye Başkanı Bahri Sarıtepe vardı. Yaptığı konuşmada “… Felaketler insan­ları, akılları başında olan milletleri daima azimkar hamlelere sevkeder ve işte siz de o hamleleri yapmaktasınız… Azminizin çok az zamanda çok feyizli neticeler vereceğine emin olarak sizi tekrar hürmetle selam­larım…” demişti.

    AHMED HAMDİ

  • Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu

    Yakın tarihteki en büyük insanlık suçu Holokost’un mimar ve uygulayıcılarından Hermann Göring, Nazi yükselişinin 2 adamı olarak ünlendi. Savaş sırasında gözden düşmeye başlayan, unvanı bol ama işlevi az bir konuma inen Göring; savaş sonrası Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanacak, ölüme mahkum olacak ve idamından önce siyanür içerek intihar edecekti.

    Almanya’da 30’lardan itibaren Nazi yükselişinin başlıca karakterlerinden Hermann Göring, partinin tepe yönetiminde sosyo-ekonomik olarak iyi bir aileden gelen ender isimlerdendi. Henüz Münih Teknik Üniversitesi’nde bir öğrenci iken NSDAP (Nazi Partisi) ile tanışmış; Hitler’in başarısızlığa uğrayan “Birahane Darbesi”(8-9 Kasım 1923) girişimine katılmış; o tarihten itibaren Hitler’in en güvendiği kişilerden olmuştu. Öncesinde, 1. Dünya Savaşı’nda hava kuvvetleri henüz emekleme aşamasındayken savaş pilotu olarak Prusya Liyakat Nişanı almıştı. Madalya, unvan, mücevher ve sanat eserlerine düşkün Göring ile bu nedenle çokça alay edilmiş, kendisine “Lametta-Heini” (kabaca: yaldızlı herif ) ve “altın sülün” lakabı takılmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Hitler’in gözünden düşen Göring görevden alındı, ancak Hitler’in intiharı sonrası bu karar yürürlüğe giremedi; yakalandı ve ardından Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılandı; ölüme mahkum oldu; idamından önce siyanür içerek intihar etti.

     1. “Yahudi sorununun nihai çözümü” emrini veren Göring’in vaftiz babası Yahudi kökenliydi

    Göring’in babası Heinrich Gö­ring, hukukçu ve Almanya’nın güneybatı Afrika’daki kolonilerinde valilik yapmış bir dip­lomattı. Göring ailesi de He­inrich’in konumu dolayısıyla dönemin önemli şahsiyetle­riyle içli dışlıydı; bunlardan biri de askerî doktor ve daha sonra iş insanı olan Hermann Epenstein idi. Aileyle öylesine yakındı ki Göring’in hem isim hem de vaftiz babası olmuştu.

    Hermann Göring 30 yaşın­dayken Münih’teki “Biraha­ne Darbesi”ne katıldı ve uyluk kemiğine isabet eden bir kur­şunla ağır şekilde yaralandı. Göring’e ilk müdaheleyi orada bulunan Yahudi kökenli Al­man Robert Ballin yapmıştı. Göring, başarısız darbe girişi­minin ardından çocukluğunda yazlarını geçirdiği vaftiz baba­sı Epenstein’ın Mauterndorf Kalesi’ne sığınmıştı (2. Dünya Savaşı sonunda da yine bura­ya kaçmayı planlamıştı). Her­mann Epenstein, 1934’te ölü­münden sonra kaleyi Göring­lere devretti.

    Ballin ise ailesiyle birlikte, Kasım Pogromu’nun ardın­dan Dachau Çalışma Kam­pı’na gönderildi. Ancak Gö­ring’le olan yakınlığı nede­niyle kamptan geri çağrıldı ve ailesiyle birlikte Britanya’ya göçederek Holokost’tan kur­tulabildi.

    Göring ise tanıdığı ve hatta hayatını kurtaran Yahudi kö­kenli Alman bir aileyi kurta­rırken, milyonlarca tanımadı­ğı insanı ölüme yollayacaktı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    1942’ye gelindiğinde, Göring artık ultra lüks bir hayat sürmekteydi. Bir zamanların incecik savaş pilotu artık iyice kilolanmıştı. Göring hakkında şöyle bir şarkı türetilmişti: “Sağ yaldızlı, sol yaldızlı / Ve göbek sürekli daha yağlı…”.

    2. Kardeşi ünlü bir Nazi karşıtıydı

    Hermann Göring’in kendisinden iki yaş küçük kardeşi Albert ile ağabeyi­nin politik görüşlerini taban tabana zıttı. Nazi rejiminden rahatsız olduğu için 1933’ten sonra Avusturya vatandaşlı­ğına geçmişti (Avusturya’nın ilhakından sonra mecburen tekrar bu rejim altında yaşa­dı). Birçok Yahudi kökenli ve­ya rejime muhalif tanıdığına 3. Reich’dan kaçabilmesi için yardım etmişti. Ardından Çe­koslovakya’daki araba/askerî araç fabrikasında (Skoda) ça­lışırken rejim karşıtı eylemle­rini artırmış, küçük sabotajla­rı teşvik etmiş ve Çek direniş hareketiyle temasa geçmişti. Ayrıca Yahudi kökenlilerin ve muhaliflerin Nazi soykırım ve katliamlarından kaçabilme­si için birçok defa ağabeyinin imzasını taklit ederek onlara pasaport düzenlemişti. Fab­rikaya işçi temini için topla­ma kamplarından kamyonla insan topluyor; sonra onları kaçabilecekleri uygun alanlara bıraktırıyordu. Bazı eylemleri Gestapo tarafından tespit edil­di, ama Hermann Göring’in nüfuzunu kullanarak bu suçla­malardan kurtuldu. Nürnberg Mahkemeleri’nde Müttefikler tarafından Nazi destekçisi ol­duğu zannedilse de sanıkların kendi lehine verdikleri ifade­ler sayesinde yargılanmadı.

    3. Rakipleri Himmler ve Goebbels’e karşı zayıflamıştı

    Hermann Göring her ne ka­dar Nazi rejimindeki etkinli­ğiyle bilinse de savaşın hemen öncesinde ve savaş sırasın­da ön planda değildi. Biraha­ne Darbesi girişiminden beri Hitler’in ardından Göring’in Nazi rejimindeki ikinci adam görüntüsü, Himmler ve Goeb­bels’in daha etkin rol oyna­maya başladığı savaşın hemen öncesine kadar sürdü. 2. Dün­ya Savaşı’nın başladıktan son­ra Fransa’nın kısa sürede işgal edilmesi Göring’e ordudaki en üst rütbe olan Reichsmar­schall (imparatorluk mareşa­li) titrini getirdiyse de bunun emir-komuta zincirinde bir geçerliliği yoktu. Britanya Ha­va Muharebesi ve Stalingrad Kuşatması’ndaki büyük ba­şarısızlıklar, bir zamanların ikinci adamını iyice gözden düşürdü. 1942-43’den itibaren biraz parti baskısıyla biraz da kendi tercihiyle sanat eserle­rini çalarak, yağmalayarak ve bazen de satın alarak gösteriş yaptı ve iyiden iyiye lükse düş­kün bir hayat sürmeye başladı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    Adolf Hitler’i çıldırtan mesaj Göring, 1945 Nisan sonunda sığınağına gizlenen Hitler’e bir telgraf yolladı ve yakalanma ihtimali olduğu için tüm görevleri devralabileceğini belirtti. Bu telgraf Führer’i kızdırmamak için özenle yazılmış olsa da Hitler’i çıldırtacaktı.

    4. Savaş bitmeden tüm görevlerinden alınmıştı

    Her ne kadar Göring’in etkin­liği giderek azalmış olsa da Hitler, Haziran 1941’de (Bar­barossa Harekatı’ndan hemen önce) eğer kendisinin başına bir şey gelirse yerine geçecek kişinin Göring olduğunu belir­ten gizli bir kararname çıkar­mıştı. 1939’da Polonya işgalin­den önce de bir konuşmasında yine aynı şeyi belirtmişti. 21 Nisan 1945’e gelindiğinde ise Sovyet Ordusu, Berlin’e kadar ilerlemişti; tüm büyük yenilgi­lerine rağmen Nazilerin mağ­lup olduğunu kabul etmeyen Hitler bile generallerine açık­ça savaşın kaybedildiğini söy­lüyordu. Hitler, Martin Bor­mann ve Goebbels ile birlikte Führer Sığınağı’nda (Führer­bunker) bulunurken, Göring kaçarak Bavyera Alpleri’ndeki mülküne sığınmıştı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    Göring, 1. Dünya Savaşı yıllarında pilot üniformasıyla, 1916.

    Göring tüm bu şartları de­ğerlendirerek, 1941’teki gizli kararnameye gönderme yapa­rak ve Hitler’i kızdırmamak için (!) dikkatli bir şekilde kelimeleri seçerek 23 Nisan 1945’te Führer Sığınağı’na bir telgraf yolladı. Eğer saat 22.00’ye kadar cevap gelmezse Führer’in hareket özgürlüğü­nün kısıtlandığını varsayarak, onun vekili olduğu için maka­mı devralacağını belirtti. Hit­ler bunun üzerine psikolojik bir çöküntüye girdi; Göring’in darbe yaptığını, bunun en ağır ihanet olduğunu söyledi. 25 Nisan’da Göring’e bir cevap yazarak ağır bir ihanet içe­risinde bulunduğunu belirt­ti. Hitler’in yanında bulunan Bormann ise SS’lere Göring’in tutuklanmasını emretti. 29 Nisan’da Hitler’in son dileği ve vasiyetine göre Göring, Na­zi Partisi’nden atıldı; Hitler’in varisi olma konumu iptal edil­di ve tüm görevlerinden alındı. Hitler intiharından önce siya­si verasetini Joseph Goebbels ve Karl Dönitz arasında pay­laştırdı.

  •  Yüksek ve yürekli insanlarla… 

     Yüksek ve yürekli insanlarla… 

    Her yılın sonbaharında “bu kış çok zor geçecek” lafları sıklıkla duyulur ama, bu defa hiç geçmeyecek bir “kış” kapıda. İnsani, iktisadi ve siyasi anlamda yeni “Küçük Buz Çağı”, dünyanın neredeyse bütün ülkelerindeki normal-işinde gücünde insanları tehdit ediyor. Açlık ve soğukla iyice beslenen, korku ve şiddetle katmerlenen, adaletsizlik hatta kaosla iğreti dengesini de yitiren kötülük; bilimkurgu senaryolarını gerçeğe doğru itekliyor. 

    Kendi geçmişinde olumlu-gurur verici ve olumsuz-utanç verici hadiseleri birlikte hatırlamayan milletlerin; kalıcı bir kültür oluşturması ve kaliteli insanlar yetiştirmesi mümkün değildir. Zira bu toplumlar, hem kendi insanına hem de insanlığa evrensel katkı sağlayacak bir “mal” ortaya koyamazlar. Geçici-dönemsel iktidarların tarihte iz bırakmayacak sahipleri, ancak ve ancak reaksiyonla, “ona-buna-şuna karşı olmak”la beslenen obez şahsiyetlerdir. Türkiye’de yükselen tehdit, bu yapının, daha doğrusu bu yapısızlığın artık sadece iktidar sahipleriyle sınırlı kalmaması; sınıf-seviye-para-pul tanımadan toplumun bütün kesimlerine yayılmaya başlamasındadır. Bu durumu sadece aktüel siyasetin kodları ve kişileri ile açıklamaya çalışmak da akut problemleri daha ağır ve çözülemez bir hâle sürüklemektedir. 

    Tarih-coğrafya ikilisinin bize sunduğu veriler, ancak ve ancak alanında uzmanlaşmış insan evlatlarının bilgi ve üretimiyle hakiki bir refah-zenginlik-mutluluk ekseni oluşturabileceğini gösterir. Bu da ancak ilgili topluluğun-milletin temel bir konuda, yani kendi varlığı ve geleceği konusunda bir ülkü birliği içine girmesiyle; eğitimin yüksek kalitesiyle ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle mümkün olabilir. 

    Bu kısa yurttaşlık bilgisi dersini, hâlâ okullarımızda veriyoruz diye umuyorum. Ancak yaşanan günlük, gülünç ve trajik hadiseler, ahlaki normlarını neredeyse tamamen yitirmiş insanımsılar ve sosyal medya düzensizliğinden yayılan kepazelikler… Hayır, umudumuzu asla kıramıyor ama, kötümserliğimizi kronik hâle getiriyor. Yine de bu sayımızda ele aldığımız Moğolistan’da tekrar ortaya çıkan kadim Türklere dair izler; erken cumhuriyet devrinde ve sonrasında gördüğü onca zulme rağmen pes etmeyen Sabiha Sertel’ler; rüşvet ve yolsuzluğun yol olduğu Osmanlı döneminde buna karşı mücadele eden sultanlar-bürokratlar; arkalarında bıraktıkları eserlerle yolumuzu gösteren ve onu aydınlatan sanatçılar-hocalar; tüm bunları takdir eden, “sıradan” denilen ama yüksek ve yürekli insanlar, hepimizin enerjisini-umudunu canlı tutuyor.